// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

31 Ağustos 2011

Fenerbahçe Yönetiminin Suskunluğu Ve Üzerimize Oynanan Senaryolar


Bir süredir ortalıkta senaryolar dönüyor fakat belgeler ve kanıtlar yok. Erman Toroğlu,Ahmet çakar, Mehmet Baransu, Rasim ozan Kütahyalı daha bir çok yazar Fenerbahçe’yi  nasıl suçlarım diye adeta sıraya girmişler. Gelişmeleri uzun zamandır takip ediyoruz. İlk zamanlar Mehmet ali aydınlar farklı konuşurken şimdi ne oldu da u dönüşü yapar oldu? Eee Hukuk’uda hiçe saydığını bizlere gösterdi TFF.Hani hep hukuktan bahseden TFF.  Uefa onlara ne derse onun izinden gitmeye kararlılar belge ve kayıt olmasa da. İspatlanan bir şey olmasa da.

 Ve Mehmet ali aydınların’ın açıklamaları gülünç. Beşiktaş’ı iyi niyetinden dolayı bu olaylarla ilgisi olmadığını söylemiş ve olayların arka perdeleri de var. Bursaspor’un cezası kalktı,Trabzon başkanı sadri şener’in yurt dışı yasağı kaldırıldı ve Fenerbahçe şampiyonlar liginden men edildi Fenerbahçe yerine Trabzon şampiyonlar ligine gitti. Ve biz soruyoruz Şampiyonlar liginden men ediyorsun neden Türkiye liginde bizi oynatıyorsun? TFF ,cevap veremiyor.

 TFF,üst makamdakilere boyun eğdiği için böyle bir sonuç ortaya çıkıyor. Senaryo böylece güzelce işleniyor bunu uygulayanlar güzelce keyiflerini yapıyorlar. Trabzonspor taraftarı ise yerel gazetelerinde yaşasın adalet başlığını atıyor. Şampiyonlar ligi kararını onlar da beklemiyorlardı.

 Sonra seslerini çıkaramaz oldular zaten ‘’Yaşasın adalet ‘’ başlığından her şey anlaşılıyordur. Adalet bu ülkede bazılarına daha fazladır ama Adalet’in bize hiçbir zaman uğramadığı malum . Lobisi güçlü olan Trabzon bu işlerin üstüne iyi gidiyor doğrusu. Fenerbahçe yönetimi sınıfta kalmıştır. Sadece Ali Koç açıklamaları yapmıştır.

 Nihat Özdemir istifasını yönetime sunmuş kabul edilmemiştir ama o gün bugündür kulübe uğramamıştır. Bizleri bugünler de yalnız bırakanlar hiçbir zaman unutulmayacaktır. Santos,lugano yönetim kurulu  kararıyla satılmıştır. Lugano’nun 3.5 milyon Euro maddesi vardı onu anlarım,fakat santos’u 7 milyon euro’ya satılması hiç doğru değildir.

 Arda Turan’ın 12 milyon Euro ettiği bu piyasada santos’un 10 milyon Euro etmemesi garip olurdu. Ama yönetim’in bu konular da becerikli olması gerekir. Daha önceden yönetimin böyle hataları vardı ve bu hataları yapmaya devam ediyor. Taraftar da başka deyişle yönetimin bu suskunluğuna dayanamıyor. 

Taraftar kart’a destek denildi ama futbolcular satılmaya başlandı. Yanlış olan şeyler ortada da doğru olan bir şey yok ortada. Yönetim takımın düşürüleceğini biliyorsa bunu taraftara neden açıklamıyor. Çok büyük sorunlar var ortada ama taraftardan sessiz mi yürütülüyor bu. Taraftar,isyan ediyor ama yönetim Taraftar’ın yürüyüşlerini  resmi siteden  kınıyor.


Her şeye rağmen diyeceğim şudur ki kişiler gelip geçer ''FENERBAHÇE''her zaman dimdik ayakta kalır.

Yazan:Cem Kurtuluş

22 Ağustos 2011

Futbol'un Tarihi!
















Futbolun tarihi senelerdir tartışılır.  Kim çıkarmıştır kim ilk oynamaya başlamıştır vs.. Herkes bunun hakkında bir şeyler söylemiştir. Ben bu konuyu araştırmadan önce ya Yugoslavlar ya da İngilizlerin futbolu ortaya çıkardığını düşünürdüm.  Ama İnsanoğlunun top ile oynamaya başlamasının tarihi çok eskiye dayanıyor. Edindiğim bilgiye göre şöyle bir şey var.

‘’ Mısır'da mezarlardaki duvar resimlerinde ayakla top oynayan insan figürlerine rastlanmıştır. Hatta bu zamandan kalma, 7.5 cm çapında deri veya ketenden yapılmış toplar 2500 yıl önceden günümüze kadar ulaşmıştır ve kimi müzelerde sergilenmektedir. Homeros da "Odiesa"da top oyunlarından bahseder. M.Ö 2500 yıllarında da Çin'de yere dikilmiş iki mızrak arasından bir topu tekmelemek suretiyle geçirmeye çalışarak talim yapıldığı bilinmektedir’’

Ama bugünkü şeklini 17.Yy da  İngiltere’de almıştır. Futbol topunun tam bir küre biçimin olmasının kabulü 1841 yılıdır. Sonra kurallar koyulur, ilk futbol maçı meşhur Cambridge’de öğrenciler arasında oynanır. Böylece futbol tanınmaya başlar. İngiltere’de ilk futbol kulübü Sheffield Club kurulur. Bu kulüp  kurulduktan sonra her şey daha hızlı ilerlemeye başlar.


 Modern futbol böylece doğmuştur. 1872 yılında İngiltere ve İskoçya ilk milli maç olarak kabul edilir. 1876 yılında Korner kuralı kabul edilir.  Böyle ,böyle yeni kurallar ortaya  çıkmıştır. Türkiye’de ise  1877 yılında Bornova  çayırlarında  maçlar yapılmıştır. İstanbul’da  futbol oynanmaya başlanması 1895 yılında Kadıköy ve Moda’da gerçekleşmiştir. Sonra Futbol kulüpleri kurulmuştur.

 Kadınlar da futbol konusunda oldukça yeteneklidir. 1895 yılında kuzey Londra’da oynamaya başlamışlardır. 1970’lerde bu değişmeye başlamıştır. Bir çok ülkede Futbol kadınlar için önemli bir spor haline gelmeye başlamıştır.

Futbolun tarihi hakkında kabataslak bir şeyler anlatmaya çalıştım. Futbolun tarihi için elbette daha geniş yazılması gerekiyor,ama bu bilgiler de bilmeyenleri bilgilendirir diye düşünüyorum. Yazının içeriğinde bazı yerlerden alıntılar da yaptım.  Yazımı bitirmeden önce  Bill Shankly’ nin o meşhur sözünü hatırlatmak istiyorum.



"Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir"

Albert camus’un Futbol hakkında yaptığı tespiti de atlamamak gerekir.



“ Ahlâka dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köseden gelmedi.”

Futbol'un tarihi elbette bu yazdıklarımıza sığmaz sadece bunlar temel bilgiler ve bildiklerimiz. Ama şu bilinmelidir ki Futbol çok şeydir.  Son dakikada gelen bir golün taraftara verdiği coşku, tribünlerin yarattığı ambians ve golden sonra tribüne koşan Futbolcu futbolun güzellikleri arasında yerini alır


Yazan:Cem Kurtuluş



20 Ağustos 2011

bugün doğum günün evlat


Bugün doğduğun gün evlat
Sen bile bilmiyorsun aslında bunu
Bilmek de gerekmiyor aslında
Sıradan bir gün sadece
Ve yarın gelecek
Bugün de bitecek
Bunu da anlıyorsundur zaten
Bir gün’ün önemi ne kadar büyük olabilir ki
Hayat,çok çabuk geçiyor
Anlamak için fazla çabaya da  de gerek yok
Ama birileri eksik hala
Evet evlat doğduğun günü bile unutmuştun
Bir sabah kalkarken sana bugün doğum günün demişlerdi öyle hatırlamıştın
Uyu bir daha uyanma…

 Yazan:Cem Kurtuluş

18 Ağustos 2011

Her günün aynı olduğunu düşün dur!


 Ye
İç
Sıç
Geç kalk
Geç yat
Yatakta debelen
Beyninde solucanlar dolaşsın
Karanlıkta birileriyle yüzleş
Müzik dinle
Odanın etrafında dolan
Dört duvar arasında sıkış
Farklı şeyler yapmaya çalış
Arada hava al
Sonra geri dön yatağına
Yaptıkların bunlar olsun sadece
Kitap oku
yazı yaz
düzüşen tipleri düşün
düzüş
Her gün yaptıklarını
Tekrarla
Başka bir şey yapma
Ve her gün’ün aynı olduğunu düşün

Yazan:Cem Kurtuluş


15 Ağustos 2011

CANLAR VAR VERİLMEYE FENERBAHÇE'YE:14 AĞUSTOS 2011















14 ağustos geldi çatmıştı herkes bugünü bekliyordu bütün Fenerbahçeliler.  Herkes internet aracılığıyla örgütlenmişti. Çevik kuvvet tarafından buluşma noktaları kontrol altına alınmış Fenerbahçe formaları olanlar Taksim’e giremiyordu. Bunun daha öncesinden bahsetmek gerekirse bu organizasyonu 12numara.org adlı bir site düzenliyordu. Valilikten izin çıkmamış onlar organizasyonlarını iptal etmişti.




 Ama eylem’in internetten değil sadece sokakta yapılacağına bizler inanmıştık. Saat 13.00 gibi Kasımpaşa tekke parkında toplandık. Fenerbahçe tribünü oradaydı. 80’lerde Fenerbahçe tribünü için mücadele eden,savaşan Fenerbahçe’yi karşılıksız seven insanlar orada toplanmıştı. Küçük,büyük önemli değildi önemli olan Fenerbahçeli olmalarıydı onların. Ama orada yaklaşık 1 saat bekledik ve bu bekleyiş bizim için hiç iyi olmadı çünkü daha sonra çevik kuvvet etrafımızı sarmıştı.


 Taksim’e gitmemize izin vermiyordu. Benim bulunduğum arkadaş grubu taksim’e gitmeyi gözüne koymuştu. Tek çare Taksim’di. 3’er 5’er taksilere binmiş taksim’e doğru yola çıkmıştık ama hiçbir taksi durmuyordu. Bazılarımız ayrı ayrı gruplara ayrılmış Şişli Etfal’a gitmişti ama burada amaç polisleri şaşırtmaktı  Taksilerden inmiş  tek başımıza yürüyorduk dikkat çekmeden.


 Taksim’de Galatasaraylılar da vardı. İyi ki karşılaşmamıştık. Çünkü iyi şeyler olmazdı.  Her köşe başında Fenerbahçeli tanıdıklarımızı görüyorduk.  Tünel’in sonuna gidene kadar. 150-200 kişi vardı baktığımda ama daha sonra bu daha da artmaya başlamıştı.

 İstiklal caddesinde sıradan bir gün. Ve ansızın gök gürültüsü gibi bir ses. FENERBAHÇEEEE SEN ÇOK YAŞAAAA..!!!! işte aynen böyleydi.


 Çevik kuvvet’in bize izin vermeyeceğini coplayacağını biliyorduk bunu herkes biliyordu.  Ama biz vazgeçmeyecektik bu yoldan. Fenerbahçe sen çok yaşa sesimizi kimse kısamazdı .  Sonra " ararım,sorarım ararım seni her yerde sorarım ıssız gecelerde cimbom bom nerede diye girmemiz efsaneydi. Aynı 20 yıl önceden olduğu gibi. Kol kola Fenerbahçe diye haykırarak yürüyorduk.  Çevik kuvvet ve amirleri coplayarak insanları geçiyordu bana vurduklarında kendimi savunup bende onlara müdahalede bulundum. Ama onlar acımıyordu. Sonra sokaklara dağıldık bu kaçtığımızdan değildi elbette.


 Sayıca bizden fazlalardı.  Nefes nefese kaldık. Sonra ikinci defa toplandık. Vazgeçmek yoktu. Sonra yine " hiçbirşeye değişilmez senin sevgin bu dünyada" diye girdik yine polisler karşımızdaydı bizim. Ama vazgeçmek yok demiştik. Yine copla müdahale de bulundular. Bir dönerciye sığınmak zorunda kalmıştım ve 5 polis  zapt etmek istiyordu.  İçeri girdiler beni almışlardı alınma nedenim polise müdahale de bulunmamdı.   Polis tarafından alınmıştım emniyet’e götürülecektim. 1 saat kadar bekledik otobüste. Ve otobüste çevik kuvvetin diyalogları şuydu bana karşı


‘’Gebersin ibneler klimayı açmayın’’
‘’konuşmak isteyenin sesini kesmeleri’’
‘’en ağır küfürleri etmeleri’’
‘’kendini padişah gibi hisseden çevik kuvvetler’’

Bunun gibi daha da şeyler ve yazımı bitirmeden önce spor büro amirlerinin bana karşı söylediği bir şey vardı.

"Fenerbahçe senin karnını mı doyuruyor
Ulan ben hayata karnımı doyurmak için mi geldim"


Bir daha olsa yürür müsün dedi adam evet yürürüm dedim. Fenerbahçe sana ne veriyor? Paranın üstün güç olduğu şu dünyada bir şey vermesine gerek yok tarifi edilemez verdiği şeyin ama bunu herkes anlamaz tabii. Ve güldüğünüz de bile gülmek yasaktır orada..

Ne diyelim Senin için Fener senin için…



Yazan:Cem Kurtuluş

13 Ağustos 2011

Tribünlerde ''Reis''Kavramı Üzerine



Reisçilik Kavramı tribünlerde çok tartışılan bir kavram. Reis kime denir? Reis denilen kişi kimden emir alır ?neye hitap eder? bunlar sorgulanması gerekenler. Türkiye tribünlerinde ise durum  gayet açık.  Bu bir iki takımı kapsamıyor çoğu tribün de görülen bir şey olarak gözümüze çarpıyor. 

Eskiden Reis kavramı daha önemliydi. Reis,bir önder bir lider demekti o zamanlar sözü geçen kişi anlamına gelir yaşça küçük kardeşlerini maça sokar en son kendi girerdi. ‘’Reis’’ kavramıyla hiçbir zaman ilgim olmadı.
Benden yaşça büyük, Tribünler de kendi takımı için mücadele etmiş, başkalarından emir almayan,rantın peşinde koşmayan kişilere " Abi’’ diye hitap etmişimdir her zaman. Günümüzde reislik kavramına değinmeye çalışacağım kısa da olsa. . 

Derbi maçı olduğunda akşamdan adamlarını bilet sırasına yollar adamları orada sabahlar. Bu adamları maçta pek göremezsiniz. Biletlerin kişi başı 1 tane verildiğini düşünürsek ya da 2 diyelim o koyduğu adamlardan biri küçük çocukları toplar ve onlara bilet aldırırlar.  Biletleri erkenden alırlar sonra bakarsınız bilet kalmamıştır. Biletleri 3-4 katına kendi takımına gönül vermiş kişilere satarlar, kendi çarklarını döndürürler.

  Tribünde en önemli şey kimseye itaat etmemek çünkü herkes gelip geçer. Reis kısacası eskilerde bütün sorumluluğu üstüne alan olayların yükünü çeken kişidir. Ama Bu kavram’da tarihe karıştı. Çünkü işin içine Rant girdi para girdi cemaat girdi siyaset girdi bir şeyler girdi…

Cem Kurtuluş, 2011

08 Ağustos 2011

Memduh Bey'in Kürtlere Ağır Hareket Yazısı Hakkında


Bugün Memduh Bayraktaroğlu’nun Kürtlere ağır hareket adlı  yazısını okudum. Çokça ileri demokrasiden bahsetmiş. Kürt halkına haklardan bahsetmiş. Kendi diliyle eğitim istemekten,kendi tarihini öğrenememekten,kendi kendini yönetemeyen bir halk özgür olabilir mi demiş.  BDP’den bahsetmeyi unutmamış. Onların kendilerine ayrı bir devlet kuracağından bahsetmemiş.  Hep düşünmüşümdür altında son model Jeep’lerle gezen kürt iş adamlarının çocukları neden hastane köşelerinde bekler? Bu hep benim kafamı kurcalamıştır. Neden sadece acaba BDP ve yanlıları böyle şeyler ister. Kürtlerin aciz görülmesinden bahsetmiş ama böyle bir şey söz konusu değil. Neden Karadenizli vatandaşlarımız,Trakyalı vatandaşlarımız böyle isteklerde bulunmaz. Doğu’ya yatırım yapılmamıştır doğru bir tespittir bu,fakat kürt iş adamları son model jeepleri ile gezerken oradaki bölgelere yardım etmeyi hiç mi düşünmez. Ağalık sistemi neden devam eder? Ahmet Türk’ün ağalık düzenine karşı olmasından bahsetmiş ama Ahmet türk daha çok ağalık düzenine yardım da bulunan biri.  Barış mesajlarıyla ortalığı neden karıştırırlar?  Kürtler aşağılanıyor derken  Memduh bey ,ben Kürtlerin  aşağılandığını ya da ‘’Türkiye Zencisi’’ olarak görüldüğünü zannetmiyorum. Öyle bir şey olsaydı eğer Kürtler sokakta dolaşamaz sınır dışı edilir ve minibüslerde kendi dilini özgürce konuşamazdı. Ama herkes özgürce dilini konuşabiliyor. Arnavut kökenli olan Arnavutça ,Boşnak kökenli olan Boşnakça Kürt kökenli olan Kürtçe konuşabiliyor. Kürtler hak istiyor diye bahsetmiş o zaman diğer azınlıkların da fazlaca hak talep etmesi gerekiyor. Memduh Bey’in yazısını şiddetle kınadığımı belirtmek isterim. Ve bu kişiler yüzünden insanlar Kürtlere önyargı ile davranıyor...

Yazan:Cem Kurtuluş

06 Ağustos 2011

Bir Ultras Projesi:ULTRAS PROJECT

















Ultras Project, bağımsız bir sokak markası ve projesidir diye yazıya giriş yapayım.  Bu projeyi hayata geçiren üç arkadaştır. Tasarımlarını da bu üç arkadaş yaparlar. Amaçları sadece aynı kafadan insanları bir arada toplayıp onlara güzel bir hizmet sunmak. Sınırlı sayıda tişörtlerden üretiyorlar. Reklam olsun diye yapmıyorlar tişörtleri de. Sınırlı sayıda tişörtlerden bugün Kadıköy’e giderek aldım. Onların ilham aldıkları dinledikleri şarkılar,okudukları yazarlar ve sokaklar.  Uzun süredir böyle bir projenin olmasını istiyordum açıkçası ve bu da oldu. Bu arkadaşlar yakın zamanda farklı ürünlerle karşımızda olacaktır. Tüketici değil üreticilerdir.  Bu 3 arkadaşın amacı dediğim gibi köşeyi dönmek değil. Holigan filmlerinde hep görmüşsünüzdür. Awayday adlı filmde adidas ayakkabıları dikkat çekmektedir.  Ayrıca ürettikleri her tişörtün kendine ayrı bir hikayesi var. Bu da projeyi daha anlamlı kılıyor. Ultraslar her zaman takımın peşinden gider ve kişilere bağlı olmadan yola çıkarlar. Ve bu Ultras Project adlı 3 arkadaşın oluşturduğu proje daha çok iyi işler çıkaracaktır. Yazımı bitirmeden önce şunu da söylemek istiyorum Ultraslar için.

‘’Bazen nereye gittiğinin pek önemi yoktur sadece yola çıkmak yeterlidir’’.



03 Ağustos 2011

Fenerbahçeli Yazarların Fenerbahçe'yi Savunamaması

Şike soruşturmaları hakkında yazılar yazılmaya devam ediyor. Biz de yazılanları dikkatle izliyoruz. Bir Fenerbahçeli olarak eleştireceklerim var. Daha önce eleştirdim ama ne kadar eleştirsek az. Ve asıl bahsedeceğim konuya gelelim. Fenerbahçe üstünden prim yapan yazarlar şimdi ne oldu da susar oldu. Kendini Fenerbahçe olarak tanıtan yazarlar ne oldu da saklandılar? Fenerbahçe’nin haklarını kimler savunacak? Fenerbahçeliyim diyebilmek hakları savunmak değil midir? Savunmamak Fenerbahçe’ye ihanet etmektir. Bazı kişilerden izin almak değildir yazarlık. Eğer Fenerbahçe yazarı olarak tanınıyorsan haklarını savunacaksın ve bunu yapamıyorsan daha sonra Fenerbahçe’nin arkasına saklanmayacaksın.  Fenerbahçe maç kaybetti mi eleştirirsin bu doğaldır. Fenerbahçe yener översin bu da doğaldır. Ama haksızlık karşısında sesini çıkarmıyorsan bu iş’te bir iş var derler. Şu an Fenerbahçe’yi savunan fazla kişi yok. Lube ayar var benim gördüğüm. Gördüklerini söylüyor.  Ogün altıparmak televizyon’a çıkarak bu yaşında neler olduğunu söylemişti en son.  Ama hala susan yazarlar var. Yazıyı bitirmeden önce Fenerbahçe’nin yöneticileri de susuyor. Hasan ali atasoy yöneticileri suskunlar tekkesi olarak nitelendirmişti. Ee haksız da sayılmaz..

Yazan:Cem Kurtuluş

01 Ağustos 2011

Bir Dostluk Hikayesi: Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011)



















Emrah Serbes bir kitabında “Barış Bıçakçı’nın en iyi kitabı, Aramızdaki en kısa mesafe. Ama o bunun farkında değil.”  diyordu. Bu tespitini ilk okuduğumda doğru bulmuştum Emrah Serbes’in. Yazarlar kendi yazdıkları kitapları bazen görmezden gelebiliyordu, “ Aramızdaki en kısa mesafe” haricinde Barış Bıçakçı’nın  diğer iyi kitabı “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”  Yakın zamanda erken yaşta kaybettiğimiz Seyfi Teoman’ın sinemalaştırdığı bir eser “ Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Kitaptan  uyarlanan bu eser Seyfi Teoman’ın ikinci filmi, ve  (bu yazı yazıldıktan 1 sene sonra kendisinin ölüm haberi aldığımız için, maalesef kendisinin  son filmi oldu.)

Bizim Büyük Çaresizliğimiz’e Türk Sinemasının kayda değer işlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar çoğu filmde olduğu gibi kitaptan sinemaya uyarlanan eserlerde eksiklikler olsa da film bir açıdan bize görüntüyü,belli yere kadar hissi verir, hiçbir şey kitabın yerini derinlemesine anlatamaz,geriye sizin hissettikleriniz kalır.

 Bizim En Büyük Çaresizliğimiz” çaresizliği merkeze yerleştiren   bir cenaze evi  sahnesiyle başlıyor. Bu esnada her şeyden habersiziz, filmin kahramanları ortalıkta yok.  Annesi ve babasını yitiren Nihal’ın nerede kalacağı mevzu bahis oluyor. Bu esnada Nihal’in abisi  Fikret’in  “ napıcaz şimdi? Herkes evine, hayatına dönecek. Ben bile cümlesi” ise kritik bir hüzün cümlesi oluyor. Filmin ilk yarısında kendimizi   Nihal’in Ender Ve Çetin’in yanına bir akşamüstü sarhoşken geldiğinde anlıyoruz durumu.

 Nihal’in  arkadaşlarıyla içtiği bir akşam sonrası Ender ve Çetin’in evine bırakılıp “ bana sakın iyi davranmayın “ cümlesi ise Nihal’den kalan bir cümle oluyor. İki erkeğin hüzün dolu ve yalnız dünyasına böylelikle bu sayede Nihal eklenmiş oluyor. İçine kapanan, akşamüstü yemeklerine katılmayan Nihal’ın Ankara’nın karlı görüntüsünde Çetin ve Ender’in arasına katılmasıyla film böylelikle şeklini almış oluyor. Filmin başlangıcında sorduğumuz soru ise “ Ender ve Çetin arasında sıkı bağ bozulur mu” dan ibaret oluyor. Yıllardır hayal ettikleri evde yaşamayı istemeleri bir yana, bir kadının bir eve gelmesiyle düzen de yavaştan değişmiş oluyor.

Ender’in Nihal ile adeta bir mektup edasıyla konuştuğu sahnede Çetin ile arkadaşlığına vurguyu Ender “Çetin, İstanbul’a gittikten sonra  tanıştığım,yakınlaştığım erkek ya da kadın herkeste onu aradım” cümlesiyle yapıyor. Ender’den cümleler akıp giderken film aynı zamanda “Fareler ve İnsanlar “ kitabındaki müthiş dostluk hikayesindeki aptal görünümlü Lennie’den bahseder. Bir kadının bir eve girmesi bir düzen yaratıyor olsa da iki erkek içinse bir kafa bulanıklığına yol açtığını film kestirme yoldan hissettirmesini biliyor.

 Araya bir kadın girse de iki arkadaşın dostluğu zedelenmiyor. Rakı içilen bir gün batımında Nihal’e ikisinin de aşık olduğuna tanıklık etmiş oluyoruz. Ama ikisinin dostluğu öylesine kuvvetli ki geriye kalan tek cevap “ ne olacaktı ki zaten “ cümlesinden ibaret oluyor. Filmde daha çok Ender ve Nihal arasındaki diyaloglar daha güçlü oluyor. Konuşmalar;edebiyat vari tümceler Nihal ve Ender arasında,bazı yaşantılar ise Çetin arasında gerçekleşiyor.   

 Filmde her ne kadar Ender ve Çetin ikilisinin Nihal’e aşık olmalarındaki çaresizlik aktarılsa da, asıl çaresizlik aslında Nihal’in Ender ve Çetin gibi dosta sahip olamaması asıl çaresizlik. Film boyunca aşk mevzuları ağırlıkta olduğu hissiyatı aktarılmaya çalışsa da  Ender Ve Çetin’in sıkı dostluğunu görüyoruz. Nihal’in “ Ender,ben seni özledim “ cevabına karşın, “ biz de seni özledik “ cevabı ise filmde beklenen cevap oluyor. Evin içinde paylaşılan duyguların çıktığı adres de tam burası oluyor.

Oyunculuklara gelirsek… Ender karakteriyle karşımıza çıkan İlker AksumÇetin karakteriyle karşımıza çıkan Fatih Al iki sıkı arkadaş nasıl olur sorusuna cevabını oynadıklarıyla performansla yeterince vermiş durumdalar. İki erkek karakterin yanında filmde tek kadın olarak gözüken Nihal karakterine can veren  Güneş Sayın  rol olarak mimikleriyle,bakışlarıyla iyi bir performans çıkarsa da başka bir oyuncu tercihi yapılabilirmiş dedirtiyor. Bunların yanında yan karakter olarak kısa performansıyla Murat karakterine can veren Taner Birsel; o kısa sürede oyunculuğunun hakkını veren isimlerden oluyor.

 Filmdeki Ankara manzarasındaki samimiyet ise sıcak anlatımına yansıyor.  Seyfi Teoman’ın böylesine ince ve samimi aktarımında akılda kalan pek çok görüntü oluyor. Kahvaltı sahnesi,kokoreç ve bira, dans sahnesi; Ender, Nihal,Çetin üçlüsünün gözlerini kapatıp yürüme sahnesi hafızalarda yerini koruyor.

 Senaryosunu ortaklarından Barış Bıçakçı’nın aynı adlı kitabından uyarlanan, erken yaşta trafik kazasında kaybettiğimiz Seyfi Teoman’ın sıkı dostluk hikayesini anlattığı  “ Bizim Büyük Çaresizliğimiz” aşk çaresizliğinden çok, bir dostluk hikayesi. Bu dostluk tam anlamıyla Behzat Ç-Hayalet-Harun-Akbaba karakterlerinde güçlü bağ gibi yansıtılıyor. Ama Çetin ve Ender’in dostluğu eşsiz görülebilecek dostluklardan. Bir kadının bir dostluğa parçalamayacağını, alt edemeyeceğini gözünüze sokuyor Seyfi Teoman.   Bu dünyada böyle güçlü dostluklar var mı dedirten bir eseri sunuyor bize.  Seyfi Teoman’dan kalan kıymetli bir yapıt elinizdeki film Çok kez Ender ve Çetin’i kendinizde görebileceksiniz.

 Son olaraksa iyi bir film kriteri Seyfi Teoman’a göre " Benim için iyi film kriterleri; samimi olması, dürüst olması, herhangi bir hesap içermemesi. "  diyordu ve bu hikayede de bunu sade, yalın şekilde anlatarak geriye müthiş bir eser bırakıyor Seyfi Teoman.

Belki de her şey filmin başında da , sonunu gösterdiği gibidir. Bir gün herkes bizi bırakacak, ve biz de Çetin ve Ender gibi kendi hüznümüzle başbaşa kalacağız.

 

 İzlerken Altını Çizdiklerim;

 “napıcaz şimdi

Herkes evine,hayatına dönecek

Ben bile”

 “Çetin’le nasıl tanıştınız

Her iyi arkadaş gibi kavga ederek tanıştık”

“Çetin, İstanbul’a gittikten sonra  tanıştığım,yakınlaştığım erkek ya da kadın herkeste onu aradım”

 “okumak kimilerine yazmayı öğretti, banaysa yazmamayı”

 “önemli olan yatıp yatmadığım değil,sevip sevmediğim”

 “ Nihal hakkında ne düşünüyorsun?

Ben ona aşık oldum Çetin

Bende be Bende “

 “ Nihal: Seni özledim ender

Ender: Bizde seni özledik, aile gibi olduk. Alışmışız sana. “

 “ Bana yalnızca insan kendini anlayabilir gibi geliyor. O da zaman zaman”


Cem Kurtuluş, Ağustos 2011