// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2025

"İmge, Artık İmajlara Dönüştü" Onur Sakarya Röportajı (28.01.2025)


 








-Bir zamanlar sert kıyılardan geçip kırmızı tuborg içerken kırık şairler okunduğu kadar o şiirin sertliğine,bizi ne kadar yamulttuğuna dair hislerimiz bizi duvara toslattırmıştı. Sokağın dilinin kanla başladığı yerde de bazı hissiyatlar devreye girer. 20’li yaşların başlarında da Onur Sakarya, benim için sokağın dilini sertçe ve sahici dille haykıran bir şairdi kendi adıma. Ağdasız, sert, imgeye girmeden bodoslama mevzularından yola çıkan “hayatım neyse, şiirim de o oldu” sözünden yola çıkarak yokuşlar kadar sıkıntılı bir şiiri temsil ediyordu. 20’li yaşlardan sonra, 30’ların ortalarına ulaşıldığında Onur Sakarya ile bu röportaj tarihe not düşsün diyerek kendi adıma mevzuya daldım. 

________________________________________________

 CEM: Klasik bir soru olacak olsa da; aslında insanın kendini tanıması da, kendini aşağı yukarı anlatması da zor bir mesele. Her neyse; burayı kısa kesecek olursam; Onur Sakarya’nın hikâyesi nerde ve nasıl başladı?

Onur Sakarya: Hikâyem ortaokul yıllarına kadar dayanır. Halamın şiirini yürütüp benim şiirim diye sınıfta okumamla başladı. Asıl hikâyeyse, Ankara’da, Feyzi Halıcı ile tanışmam, ki henüz lisedeydim, ve ilk şiirimin Çağrı Dergisi’nde yayımlanmasıyla başladı. Adana’dan Ankara’ya taşınmamız benim için şiirimde milat olmuştur. Esaslı okumalara başladığım zamanlar yani. Henüz reşit olmadığım yıllar. Ankara’da attığım kültürel adımlar. Adana’dan Ankara’ya taşınmak bir ergen için taşradan metropole taşınmak gibi bir şeydi. Aslında ben ve şiirim Ankara’da vücut bulduk. Üniversitede Eskişehir’de ise bu vücuda ruh üfledik. Biraz böyle. Feyzi Halıcı’nın bana en büyük katkısı şiirde ses ve ritm olmuştur tıpkı Attilâ İlhan gibi. Düşünsene lisede aruz falan yazıyordum. Ve yazdığım şiirleri şiir günlerinde okuyordum. Tecrübeler böyle yavaş yavaş oluyor.  

-Kendi gençliğimin ilk dönemlerinde kırmızı tuborg’un ucuz zamanlarında şiirin biraz daha sıkı ve sert olarak keşfettiğim birçok isim vardı. Bu isimlerden biri Onur Sakarya İdi. Bununla birlikte kendimce o bir boksörün sert yumruğunu kendisinin şiirinde hissetmek benim için yeterliydi. Zaten şiir de benim için ağdasız, yalın, duvara toslamak gibi ağır olmalıydı. Pek çok kişi illa ki sormuştur; bütün bunları düşününce aklımda beton gibi sert şiir gelir aklıma. Benim de sorum Onur Sakarya’nın şiirle derdi ne?

Şiirle bir derdim var. Şiir benim için kurtarıcı. Bu olmasaydı muhtemelen delirmiştim ve kıçımı devirip bir odada öylece hiç konuşmadan yatıyordum. Kaldığım akıl hastanelerinde bunu gördüm. Kendini ifade edemeyen ve hiçbir zaman edemeyecek olan adamlar üç beş ilaçla tüm gün yatıyorlar. Ama ben öyle yapmadım. Sadece hastalığımın ilk dönemleri hariç. Bir buçuk yıl tuvaletle odam arasında mekik dokuyordum. Ve sadece acı çekiyordum. 

Bir gün doğruldum ve “ne yapıyorsun lan sen” dedim. İnanın şu anda neredeyse yirmi ilaç içiyorum günde ama ayaktayım. Çalışıyorum. Eşimle oğlumla gayet mutluyum. Buraya gelene kadar çok çabaladım. Çabalamadan olan şeyler uçar. Bu kanun gibidir. Şiir bana eşlik ederek önümü açtı. Şiirle derdim budur. Bana şifa oldu. Beni taşıdı. Ha dersin ki şiir o kadar masum mu? Değil. Çünkü bu bok hem zehir, hem şifa. Hem zehirlenmeden hem de mutluluk kibri edinmeden bir cambaz gibi yürümelisin. İpin üstünde ve sakin. Belki de bilmiyorum. Bu benim yolum. Senin yolun yılanlıktır. Zehir saçmaktır. Ben zehir saçtığımı düşünmüyorum. On sene evvel belki. Ama şimdi denge önemli. Ya da saldır. O senin bileceğin iş.    

- Herkesin sorusu illa ki farklı olacaktır, ama bu memleketin en büyük icraatlarından biri olarak düşündüğüm “Kaburga Zine” ’da bulunmuş birçok insanla birlikte müthiş bir mevzu başlatılmıştı. Onur Sakarya’yı ilk orada tanımasam da, üçüncü sayıda yazdığı “kırmızı tuborg içicisi” hakkında “Ve her şey tam da burada başladı. Üzerine bir sürü söz söylendi, üzerinde bir sürü şey denendi, hatta ırzına geçildi, kurşuna dizildi, diri diri gömüldü, yetmedi mezarına işendi. Ama o bir şekilde kendi yatağını buldu“  sözlerini okuduğumda da gerçekliğin fazlası demiştim kendi kendime.  Burada farklı bir hikâye var demiştim. Bunun olayı nedir?

Burada şiirin ve insan onurunun ya da onurlu insanın ama en çok da onurlu şiirin yolculuğuna gidiyorsun. Ama o bir şekilde yatağını bulur. Buldu. Bu hep böyle olmadı mı? Niçe aklıma geliyor. Bodler aklıma geliyor. Birçok yazar/çizer filozof aklıma geliyor. Bütün bunlar neden erdemle kafayı bozmuş diye sürekli sorular sordum kendime. Bir sürü erdem tarifi. Erdemle ilgili onlarca paragraf şiir filan. En boktan mahallelerde yaşadım. En boktan takılmalardaydım. Terk edilmiş evlerden villalara. Kıçını dolarla silenlerden kıçını taşla silenlere kadar. Farklı gruplarda bulundum. Farklı evlerde uyudum. Neydi bu erdem? Erdem neydi biliyor musun dostum. Günün sonunda erdem yürekti. Yürekteki saf bilgiydi. Yani hiçbir kötülükle karışıp gitmemiş bir davranış biçimi. Şiir de bu muydu? Buydu. Samimiyet yani şiirin ve insanın samimiyeti buradan geliyor. Erdemden. Yürekten. Birtakım kafa karıştırıcı metafordan değil. Dilin erdemle yoğrulması gibi. Diğerleri ne derler bilmem ama ben buna vardım. Ama buna varırken şiire varmadım. Şiir benim bebek halimdi.

- Belki yalpak bir soru olabilir ama yine de haklı bir soru da olabilir. Belki her kuşağın, her dönemin, her çağın farklı bir bitişi var. Sorular bazen değişir ya da değişmez. Şiir; şimdi nerede, savaşıyor mu gibi sorular illa ki bu çağın sorusu olabilir. Sence şiir nerede şimdi?

Tarihsel olarak şiirin ne durumda olduğunu ve bugününü inan bilmiyorum. Bundan elli yıl sonra ne olur onu da bilemem. Fakat çağ hızlı. Çağ hızlandıkça akılla ilgili sorunlar çıkıyor. Nereye varır bilmiyorum. Nerede bilmiyorum. Sadece hissettiğim bir şey var. Şu aralar yazılan şiirden elli yıl sonra kalacaklar olur. Her dönem kendi hitini yaratır. Kendi mitini de yaratır. Bundan eminim. Güzel olacak. Kendi adıma nerede olduğumu biliyorum. Önceden bilmezdim. Şu anda biliyorum. Benim şiirimin üstü sürekli karalansa bile kalacak. Bunu biliyorum. Deneyecekler yok etmeyi ama nakşı yok edemezsin. Zor.

-Şiir meselesinde diğer mevzu belki çok üstünde durulmasa da birincisi; kafiye ile alakalı, ikincisi de imge. Bir şair olarak kafiyeye bakışın nedir?

Kafiye kullandığım ve şiire yedirdiğim bir şey. Eski aruzculardan ve hececilerden olduğum doğrudur. Ses ve ritm buralara kadar dayanır. İlkokulda rap şarkılar yazıyordum sonra sınıfta bu komikli şarkıları okuyordum. Hep beraber gülüyorduk. Komik hececi şiirler yazardım ortaokulda. Gülüşürdük. Hatta alakası yok ama lisede arkası yarın hikâyeler yazardım. Her gün bir bölüm. Sınıfta okurdum ve arkadaşlarım sonrasını merak ederdi. İmge ise; imgeye boğulmuş şiirleri sevmiyorum. İmgeyi kullanmanın da yeri zamanı var. Çorbaya gerek yok. Bir sürü çorbayı karıştırmaktan bahsediyorum. Tek çorba yeter kanımca. Bir de imgeye boğulan şiirin yükseldiği hiçbir dönemde görülmedi. İkinci Yeni bile bunları doğru yerde kullandı. Epik şiirleri sevmiyorum. Bana sahte geliyor. İmge artık imajlara dönüştü. İmajları kullananlar ve bunun hakkını verenler yükseliyor. Parlıyor. Yoksa çorbaların çorbası hep bulunduğu yeri eşelemeye devam ediyor. Bu.  

- Onur Sakarya; Mersin doğumlu ve dönemsel olarak da tam cereyan eden bir dönemde doğuyor. Ahmet Erhan’da tam da döneminin içinden ”Mersin” adını verdiği şiirleriyle de acı bir coğrafyaya eşlik ediyordu. Onur Sakarya’nın şiirinde kan izlerine rastlamak mümkün ve okuduğunuzda hem coğrafya gereği hem de şiir gereği Ahmet Erhan şiirinden bir ceza sahasına giriş mümkün gelmişti bana. Coğrafya, şiir, kelimeler birleşince Ahmet Erhan’ın Onur Sakarya’nın şiirinde bir yeri var mıdır?

Doğrudan değil ama okuduğum şairlerden biri olarak Ahmet Erhan elbet etkilemiştir. Yoksa şiir dili bakımından Ahmet Erhan’la çok farklı bir yerde duruyoruz. O daha yere basıyor. Benim şiirlerim daha büyülü. Daha sihirden geliyor. Ahmet Erhan 80’lerin sonrasından geliyor. Ben 90’ların sonundan ve 2000’lerin soluğundan. Ahmet Ağbiyle sağlığında Facebook üzerinden yazışmıştım. Sohbetlerimiz oldu. Kırılgan ve kibar bir adam olduğunu düşündüm hep. O yüzden tespit yapar ve kırılır. Sürekli bir hüzün dolaşır şiirini. Bende hüzün fondur. Soundtrack’tir. Somutlaşmaz. Ahmet Erhan çok iyi bir şairdir. Mersinlidir. Ben de Mersin doğumluyum ama Adana’da büyüdüm. Onun için sorana Çukurova diyorum. Ya da Adana-Mersin hattı filan diyorum. Yani bu Çukurova’da da bir şey var. Ona inandım en sonunda. Havası mı suyu mu bir şey var gerçekten.  

- Bu memleketin en nitelikli işlerinden biri olarak düşündüğüm hem İngilizce hem Türkçe olarak yayımlanan Subpress’in müthiş işi olarak tanımladığım “Anadolu Ekspresi”:  Yeni Türk Şiiri” adlı külliyat belki de pek çok kimsenin atladığı bir eserdir. Şenol Erdoğan bununla ilgili “Kitapsız Çocuklar” tanımını yapar. Bu dev eserde senin de şiirin var. “Kaptan!/ İnsan bir nefesten ibaret dersin” Kısaca; bu çıkan Anadolu Eksprese Yeni Türk Şiiri külliyatı hakkında orada yazılanlar bir nevi şiirin gerçek dilinin yansımasıdır bana kalırsa. Kitabın arka kapağında yazan; “ Bugüne kadar Övgü, Ödül, ve Kayda Değer kişilerin elinden çıkan değerlendirmelerle kendisine yer edinen “Şiir” in sonuna gelmiş bulunmaktayız” ifadesi de bir kadar bir manifesto niteliğindedir nerden baksak. Kısaca toparlarsam; bu eserle ilgili ne düşünüyorsun?

Ben bu kitabın bir gün tekrar ortaya çıkıp konuşulacağına inanıyorum. Ne zaman olur bilmem ama olacak. Bu girişim içeriğindeki şairler bakımından esaslı sahi bir şiir girişimiydi. Kitap da samimi ve essahtı. Doğruydu. Bir manifestoydu evet. Oldu ve olması gerekendi. Ama bunu bile anlamazlar hiçbir şeyi anlamadıkları gibi. Hoş, ben onları zerre takmıyorum. Taksaydım zaten tökezlerdim bir yerde. Ama bak buradayım. Fakat benim endişem o kitapta bulunan bazı şair arkadaşlarımın durması oldu. Stopa bastılar. Kendi kontaklarını kapattılar. Yapmamak lazım. İnatla gitmek lazım. Lazımdı. Ne olursa olsun şiir dedim. Bu benim yaşamım evet. Ama şiir demek lazım. Sonuna kadar gitmek lazım. Takmadan ve devam ederek. Yine de vakti geldiğinde bu kitap tekrar ortalarda gezecek. Bunu bilin.

- Onur Sakarya külliyatı ve dünyasının en büyük işlerinden biri bana kalırsa “Yancının Aşkı”  işiydi ki kırık bir kuşağın anlayacağı dildendi bu ve herkese göre değildi bana kalırsa.”Korkumu yenmek için karanlığı tükettim, üstüne cigara yaktım, dumanı içime çektim.”  cümleleri de yutulur cinsten değil, harbici kuşağın sözüydü  “Yancının Aşkı”nasıl bir dönemde ortaya çıktı?

Yancının Aşkı, Mersin Demirtaş Mahallesi’nde takılırken doğdu. Yaklaşık bir yıl kadar o mahallede takıldım. İşim yoktu, ailemle kalıyordum, bir geleceğim yoktu, bir umudum yoktu, hastaydım, tedavi oluyordum ve her şey bok gibi gidiyordu. Henüz o mahalleli diziler, rap şarkıları yoktu. Dili kendiliğinden gelişti. Coşkun Ağbi vardı. Soyadını hatırlamıyorum. Tetikçiydi. Hapishaneden yeni çıkmıştı. Onla beraber bir odada oturur müzik dinler sohbet filan ederdik. Öğlen acıkınca işportadan tantuni yerdik. Sanki bana vahiy geldi vallaha billaha. Birden şiir oldular. Ve not defterime döküldüler. İlginçti. Yancının Aşkı kitabının Mahalle bölümü böyle yazıldı. Siyah Ot ve Yakaza, evde kendim çoğalttığım iki fanzin kitap adıydı. Onları da sonuna ekledim ve bu kitap doğdu. Kömür kokusu. Her yerde tek katlı sobalı evler. Yola inmiş is. Mahalleyi kaplayan sis. Kesif bir koku. Soğuk. Elektrikli ısıtıcılar. Soba olmayan odalar. Donuk. Battaniyeler. Kaybolup gitmiş birçok hayat. Bulvarda üç takla attıktan sonra bir daha o mahalleye gitmedim ama anısı kaldı işte. O da bir kitap zaten. Böyleydi.

  -Onur Sakarya’ya aşina olduğum zamandan beri Türkiye’den Sait Faik, Vüs’at O. Bener, Orhan Kemal yakın gördüklerim olmuştu. Bunlar da sahici işlerin peşinde koşanlardı benim için. Bu isimler üzerinden bir değerlendirme yapacak olsaydın; Türkiye’de öykücülüğün gidişatı hakkında ne düşünüyorsun?

Bu isimlerin hepsini okudum. En çok yakın bulduğum Orhan Kemal’dir. Yeni çıkan öyküleriyse dergilerde denk geldikçe okuyorum. Yeni öykücülerle aram da hiç iyi değil gibi. Birkaç kez sosyal medyadan da yazdım. Yeni öyküleri ancak dergilerde görünce takip ediyorum. Doğrusunu istersen çok da umurumda değil. Kendi adıma denemelerim oldu. Ama onlara öykü diyemem metin diyebilirim. Benimkiler de genelde kısa ve öz. Bilmiyorum. Öykü, şiir ve romanın yanında çok sihirli etkiler yaratmıyor bende. Kısaca öykünün gidişatı umarım iyi olur. Ne diyebilirim ki.  

-Şiir, Öykü haricinde sormak istediğim bir diğer soru aslında Onur Sakarya’nın çevirmen oluşu. Subpress aracılığıyla Muhammed Ali şiirleri, Richard Sıken ve bununla beraber pek çok önemli işler çevirdi. Bana kalırsa şiirin çevrilme durumu en zor hadiselerden biri. Bu konuda da şiirin çevirebilirliğine katkı sağlayan bir “Ahmet Cemal” ve Cevat Çapan gerçeği var Türkiye’de.  Onur Sakarya şiirin çevrilebilir ya da çevrilmeyebilir meselesine nasıl bakıyor?

 Aslında “çevirme” demiyorum ona. Türkçeleştirmek diyorum. Direkt çeviremezsin zaten. Kültürel normlar ve farklar buna izin vermez. Her dilin kendine ait özel ve yıkılamaz bir dünyası var. Birebir çevirmek imkânsız. Türkçeleştirirsen bak o olur. En azından Türkçeye en yakın bu dersin. O ruhu vermeye çalıştım filan dersin. Ben öyle diyorum sen de biliyorsun zaten. Birebir çevirmeye kalkarsan da Google Translate oluyor. Komik duruyor. Bayağıdır çeviri işi almadım elime. Neredeyse dili unutacağım. Ama çevirdiğim zamanlar hep şunu diyorum kendime. Türkçede nasıl olurdu? Nasıl işlenirdi bu dize? Bu soruyla gidiyorum ama Can Yücel kadar değil. Bir yandan da diyorum ki kendi kültürel formunu kaybetmemeli. Bu başlı başına bir iş. Zor bir süreç. Özellikle de şiir. Yoksa düzyazı daha kolay. Şiirde pencereyi genişletmen lazım. Bakıp işlemen lazım. Bunlar hep belirleyici etkenler.  

- Son olarak Onur Sakarya’nın başka projeleri var mıdır ve son sözleri alalım?

Şu aralar bitmiş ve yayımlanmayı bekleyen “Gökada” dosyam var. Şiir. Başka bir projem yok. Kafayı dinlendiriyorum. Uzun süredir de tek şiir yazmadım. Bir de üniversitede yazdığım bir öykü dosyam var ya da metin dosyam her neyse. Ona da oturup çalışmam lazım ama tembellik hakkımı kullanıyorum. Son olarak kafa sağlığınıza dikkat edin. Kendinize iyi bakın!

Not: Fotoğraf, Onur Sakarya'nın "facebook" sayfasından alıntıdır. 

 Cem Kurtuluş, OCAK 2025 (ONUR SAKARYA RÖPORTAJI)

17 Ocak 2021

Vaykorus Tapes Adına 90'lara Yolculuk " Tolga Havran İle Röportaj " (17.01.2021)

 












Cem: Selamlar Tolga. Klasik bir soruyla başlamak en iyisi olacaktır. Pandemide  hayat nasıl gidiyor? Neler yapıyorsun?

-Tolga Havran:  Selamlar.. Pandemide hayat; gayet iyi gidiyor. Vaykorus Tapes'e dair, aylar öncesinden verdiğim haberlere dair detaylar, gelişmeler, gelişememeler ve kayıtlar ile ilgili zaman sıkıntısı tahmin edileceği üzere çok oluyor ve pandemi benim gidişatımı hiç etkilemedi neredeyse. Zaten, kayıtları yaparken çok fazla zamanımı evde geçirmek zorunda kalıyordum ve benim "kaset hapsi" dediğim konseptte eve kapanıp, gece/gündüz kayıt yapmalarım ile hiç bir şey değişmedi hayatımda. Tek kötü yanı, 21:00 sonrası dışarıya çıkılamaması üzerine Ödemiş'de olan bir kaç yakın arkadaşım ile görüşemiyor, gündüzleri de işte oldukları için haftada 1 güne indirgediğimiz görüşmeler yapmamızın dışında, evde olmayı seviyorum lakin günlük 15-20 km yürüyüşler yapmayı da ihmal etmiyorum. Rutinim kısacası bu; çok uzun aylardır.

Cem: Hemen başka soruya dalmak istiyorum tabiri caizse.  Blogspot’un peşinde koşmuş olanlar iyi bilecektir, ben de seni oralardan keşfeden insanlardan biriydim. Blogspottan buralara kadar büyük özveriyle çalışan insanlardan biri oldun her zaman benim için. Klasik bir tabirle “ Tolga Havran “ kimdir? Bu işlere ne zaman girdi? Kısaca bahseder misin?

Tolga: Ekim, 2007 yılında ilk ve son bloğum olan Ychorus'u kurdum. ychorus.blogspot.com adresinden yüzlerce albüm için kritik, tanıtım ve upload yapıp, download linkleri verdim. Son senelerde artık eski verimim ve belkide heyecanımı yitirdim.. Blog sahibi olmak yada blogları takip etmek bence bir kültür. Eskiye odaklı her işe dair garip bir sadık yapım var. Kasetler, bloglar, Soulseek programı, teyp, müzik seti ve orjinal CD, müzik dergileri, fanzinler.. o kültürün adı her ne ise kendimi o kültüre ait buluyorum diyebilirim kısacası. Çocukluğumdan beri çok ilgi duyuyordum kasetlere ve bu hiç değişmedi. Bağımsız, kaset basan bir label kurma fikrim son 10 senedir çokça pekişmişti lakin bundan 5 sene öncesi aldığım kaset deck sorunlu çıkınca, ardından başka bir deck alıp, o da sorunlu çıkınca ve buralarda tamir ettirebileceğim bir usta bulamyınca, bulduklarım, sorunu halledemeyince ve buna benzer bir sürü şey yüzünden.. 1 Mayıs 2020 tarihinde, açık, sade ve samimi bir şekilde Vaykorus Tapes'i kurdum. Destekçilerim ve takipçilerim hatta abonelik sistemime dahil olmak isteyen insanlar oldu.. İlgi, aşırı büyük değil lakin zaten kasetleri limited edition anlayışı ve konsepti ile insanlara sunduğum için yoluma devam ediyor, edebiliyorum.

Cem: Amatör ruhun ve nostalji kuşağının benim gözümde yıkılmayan kalelerinden birisi olarak görüyorum seni,belki abartmış olabilirim. Kasetle tanışman ilk ne zaman oldu?

Tolga: Kasetlerle ilk tanışmam muhtemel yıl 1988 dönemi. Zor şartlarda büyüdüm. Babamın, 80'li yıllarda aldığı kasetleri koyduğu aluminyum bir leğen vardı. Düzensizce konulmuş olan leğenin içinde ki bu kasetlere dair hiç bir fikrim yoktu. Dönemin, Arabesk-Pop-Protest diyebileceğimiz türden kasetleriydi. O leğen, boyumun yetişmediği bir yerde duruyor ve onlara bakabilmek için bir şeylerin üzerine çıkıyor ve o leğen ile bir nevi arkadaşlık kuruyordum. Kaset kapaklarında, gülümseyen insanların fotoğraflarına bakıp, içeriği, ne demek istediklerini anlamaya çalışıyordum ki; henüz okuma/yazma bilmiyordum. Oyuncaklara hiç bir zaman ilgi duymadım diyebilirim. Her daim kasetlere ilgi duydum ve benim için çok cezbedici bir yanı vardı; fiziki ve içerik bakımından. 1993'ün baharında ilk kasetimi, babamdan gizlice, bir arkadaşıma aldırdım ve bana hediye etmesini ve bunu babama söylemesini söyledim.

Cem: Benim kuşağım senden sonraki kuşak, bu camiada da ender görülen bu kültürü yaşatan nadir insanlardansın. Bana öyle geliyor ki her şeyin başladığı yer önce tutku, sonrasında da samimiyettir. Müziğe dair ve hayata dair tutku ve samimiyet arasındaki bağlantıyı nasıl yorumlarsın?

Tolga: Eskiden atari salonlarına giderdik, bilirsin. Benim 2 alan ile ilgili arkadaşlarım oldu; Müziğe ilgi duyanlar ve 90'larda Atari salonlarında olup da , öz güven patlaması yaşamayan/yaşayamayan çocuklar. Halen görüştüğüm insanlar, o döneme aittir. 25 yıllık dostluklar, arkadaşlıklar kurdum. Az ama öz sayıda. Müziğe ilgi duyan herkes ile her kesimden insan ile ortak bir dilimiz olduğunu düşünüyorum; hissi bağlamda ve öyle insanların samimiyetinden zerre kuşku duymadım/duymuyorum. Bazen, Arabesk dinleyen arkadaşlarımda oldu/oluyor ama içlerindeki müzik aşkı, evlenseler bile değişmemiş ve değişmesin diye istikrarla devam ediyorlar lakin evliliklerinde hep bir sorun oluyor be müzik aşkı, sevdası, tutkusu.. adı her ne ise o duygu. Müziğin içine fazladan gömülen ve gömülmek isteyen herkes bence çokça yalnız kalmış yada yalnızlığı seven insanlar olduğunu düşünüyorum. Çocukluğumdan beri insanları gözlemlemek, en büyük hobimdir. Kafamda yarattığım karakter listelerinde ki sonuç hep aynı.. Tezlerim hep kendi içimde başarıyla sonuçlandı. Bunları düşünüp, yoluma ve arkadaşlıklara devam ediyorum. Kısacası; samimiyet ve müzik aşkı, çok ortak bir konu ve konum.

 Cem: Benim merak ettiğim diğer bir konu aslında; 90 kuşağından gelen bir insansın,sormak istediğim soru da 90’lara dair.   O dönemin ruh olayını, insanların birbirleriyle haberleşmelerini, konser konusunda yardımlaşmaları ve birçok olay geliyor akla.  Fanzinlerin bazen de kalemle yazıldığı bir dönem de olmuştu diye biliyorum sanki. 90’lara dair senin için akılda kalan pek çok şey vardır ama en mutlu an’ı değil de o dönem için senin için en sarsıcı şey ne oldu?

Tolga: Bu ağır bir soru.. 90'lara ilgi duyan ve o dönemde, anlatması zor bir biçimde kalmış bir kaç arkadaşım var. Onlarla misal saatlerce, günlerce, haftalar ve aylarca konuştuk her buluşmamızda ve konuşuyoruz da. 90'lar benim için çok fazla konuda bir tutku yada yaşama biçimi diyebilirim. Çok değişimi seven bir değilim ama yine de, elimden geldiğince ayak uydurmaya çalışıyorum o kadar. Özümde ki kıvam, tamamen 90'lara aittir.. Bahsettiğin şeylere dair; yani, ulaşması zor, çok çok zor, hatta gidişat/maddiyat/olanak yönünden imkansıza yakın şeylere dair insanların yinede "bir şeyler" yapma isteğinin parıltısı, göz kamaştırıcılığı, günümüzde çokça var olan, insana, maddeye, hissiyata ve müziğe dair olan hızlı tüketimi..ve getirdiği kayıpların düşündüğümde, aslında günümüze geri dönüyor, 90'ları yad etmekten ziyade, şu an ki gidişatı düşünüp, daha çok üzülüyorum.. Değişim; "hayat değişmeli ve bir yerinden tutmalı" mottosu ile yaşamlarına devam eden ve çevresindekileri de sürükleyen anlayış hem çok doğru, hem de çok yanlış. Bu detayı, detaylandırmayacağım ama zaten anlatmak istediğimi anlayacağını biliyorum. Sarsıcı şey ise.. bilemiyorum. Muhtemelen, babamın, bende ki müzik aşkını farkedip, beni ondan uzaklaştırmak için elinden gelen her şeyi ardına koymaması ve benden bambaşka bir şey yaratmaya çalışmasına karşılık "benim için hayatın anlamı ve akışı bu değil" düşünce yapısında, babama ve öyle düşünenlere karşı ısrar etmem ve sonucunda oluşan psikolojik çöküşler, yitmeler, tedirginlikler, öz güven kayıpları ve bu zincire dahil olabilecek "her şey" benim için en sarsıcı şeydir..

Cem: Vaykorus Tapes’a dönecek olursak; pek çok kısa süre içinde harikulade işler çıkardın,bizler de senin takipçin olduk buralarda, oralarda. Bu emeğin benim için kült seviyede, eminim pek çok kişi benim için aynı düşünüyordur. Hatta kaset ruhunu tekrardan canlandırmadın desem yalan olur benim için. Kasetleri basma sürecin, kişilerle bağlantın ve pek çok şey. Aslında burada sorulması gereken pek çok soru var. Ama işin zor yanları nedir, nasıl ilerliyor?

Tolga: İşin, çok zor yanı var. Öncesi, senin böyle hissetmene sevindim. Ayrıca benimle birlikte yola baş koyduğun ve bunu başardığın içinde tebrik ederim. Zor yanları.. gruplara ulaşmaya çalışmak genelde çok zor olabiliyor. Günlerce, haftalar sürebiliyor ulaşabilmem ve bazen hiç ulaşamıyor ve farklı insanların, kişi önermeleri ile, daldan dala giden bir yazışma sonunda, sonuca ulaşıyor ve kasetleri sizlere sunabiliyorum. Kayıt süreci çok meşakatli bir iş. İnanılmaz bir sabır gerekiyor. Haddinden fazla bir sabır.. günlerce, tek başına her kaydın ve daha pek çok şeyin peşinden koşturmak; matbaa, ofset, ambalajlama vs. için verdiğim efor ve kasetlerle çok alakasız kişilerle iş birliği yapma zorunda kalmam.. çok yorucu; her anlamda. Kargolama kısmından sonra gelen tepkiler ve destek mesajları ile mutlu olabiliyor ve gülümseme ile odanın içinde kayıtlara devam edebiliyorsun. Başka bir çok zor yanı ise boş kaset bulmak.. Türkiye'de büyük sorunlardan biri aslında. Herkes fahiş fiyatlara boş kasetleri satmaya çalışırken, makul fiyatlarda kasetleri dinleyicilere, arşivcilere sunabilmek büyük bir başarı istiyor inan ki.. çok zorlanıyorum pek çok konuda. Şimdilik böyle devam ediyor gidişatım ve gittiği yere kadar dayanmak, tek büyük amacım.

Cem:  Seni yakalamışken sormak istediğim sorulardan biri “ Uzay Heparı “ nın ölümü. Öldüğünde ne hissettin? Bu camianın kalbur üstü insanlarından biriydi benim için ve herkes için eminim öyledir. Bu konuda ne düşünüyorsun?

Tolga: Uzay Heparı, yaş olarak; öldüğü yaşı düşündüğümde inanılmaz geliyor; yaptıklarına baktığımda. Harika bir yeteneği vardı. Üretkenliği.. Çok büyük bir kayıp.. Benim için 1 numaralı kayıp, bu ülkenin müzikalitesini çok yükselttiğini düşündüğüm; düzenlemeleriyle parmak ısırtan Onno Tunç'tur.. uçak kazası haberi geldiğinde, şaşkınlıktan ve aslında ülkenin, müzikal açıdan nerelere doğru kayacağını tam tahmin edememiştim ama özellikle 2000 başlarında ki herkesin garip bir şekilde arabesk kokulu şarkılar yapıp, buna hiç kimsenin tepki vermemesine hatta şarkıcıların daha da ilgi görmesine hiç bir zaman alışamadım.. Rock müzik bir yana, Pop müzik berbat bir hal aldı bana göre; Onno Tunç sonrası ki keza Uzay Heparı'da listede 2. sırada yer alıyor zaten.. Gökhan Semiz'i anmadan da geçmek istemem. Çok fazla üzülmüştüm.. yaşam enerjisi ve kafa yapısı ile beni hep cezbetmişti; 1990 yılından beri.

Cem: Müzik yelpazen çok geniş ve bu konuda benim aklıma “ iyi müzik/kötü müzik vardır “ sözünü hatırlatıyorsun. Bugünlere gelmende, müzik kültürünün bu denli oluşmasında neler etkili oldu?

Tolga: Ödemiş gibi ufak ve müzik ile çok alakasız bir yerde büyümek ve bu konuma erişmek gerçekten, oldukça güç.. hele ki; internetin gelişmemesi, hatta olmamasını da sayarsak; 90'larda, her şey çok fazla güçleşiyordu. 2005 yılında  itibaren müzik bloglarına çok fazla abandım ve 16 yıldır da hiç ara vermeden neredeyse her gün onca albümden peşinden koştum, koşuyorum. Müzik dergileri çok önemliydi. En sevdiğim dergi açık ara Lull dergisidir. Koara, Roll, Jazz, Non Serviam, Şebek, Köprüaltı, Top Pop, Popsi ve onlarca Metal müzik dergisi ile gelişimim çok hızlı oldu diyebilirim. Heyecanım çok fazla olduğu için müziğe dair.. oburca araştırmalar ve denemeler yaptım; gruplara, şarkıcılara, müzisyenlere dair.. ve o aşk hiç bitmedi, bitmeyecek gibi geliyor.

Cem:Hardcore/grindcore ve bunun haricinde pek çok konser düzenledin. Bu olaylar nasıl gelişiyordu,o günlerden bahseder misin?

Tolga: Basit aslında. Gruplara ulaşıyorum ve x grupla konser yapmak isteyip, istemeyeceğini konuşuyorum ve sonra mekanlara, proje ile gidiyordum. Pandemi yüzünden pek çok etkinlik projem iptal oldu ama yinede durumlar düzelince, kaldığım yerden devam etmeyi hayal ediyorum.. bakalım. 11 yıldır epey konser organize ettim haklısın. Tribute gecelerde yapmak, o gruplara duyduğum saygıya dair herkese bir anı kalsın istememle alakalı idi. Cocteau Twins, Sonic Youth, The Cure, The Smiths.. gibi gruplara dair geceler düzenledim ve canlı performanslar eşiliğinde, gelen herkese ve bana da, unutulmayacak bir gece yaşatmaya çalıştım, çabaladım; kendimce.. She Past Away, DDR, Toz ve Toz, H.İ.S., Haossaa, kim ki o, The Raws, Daire 2: General Gramofon, Kutu, gibi gruplar sahne aldılar. Çok keyifli günlerdi..

 Cem: Belki basit bir soru olacak;ama unutamadığın bir konser anını anlatır mısın?

 Tolga: 2002, Şubat'tı sanırım. Ödemiş'den, trenle, kalkıp gitmiştik Black Metal gruplarının sahne aldığı bir etkinliğe; İzmir'e. Konserin sonuna doğru polis baskın yapmıştı ve sahnede çalan grubu aniden durdurmuş ve konserin bittiği söylemişlerdi. Elbette ki satanizm furyası ile herkesin karakola götürüldüğü, siyah giyen herkesin zan altında kaldığı o dönemlerden geçiyorduk. Akşam haberlerinde ATV'den izlemişler hatta mekanın kapısından çıktığımız anı, bahsedenler olmuştu. Halbuki hepimiz, tamamen müzik aşkı ile oradaydık ama bunu kime anlatıyorduk.. Daha sonra garip şok içinde Alsancak tarafına doğru yürüdüğümüzü ve Rock mekanı diye tabir edilen yerlere de baskınlar yapıldığını ve mekanların hep boş olduğunu gördüğümüzü hatırlıyorum. Çok keyifli başlayan, çok keyifsiz bir gündü.. derdimizi yada müziğe dair duyduğumuz şevki kime, nasıl anlatacaktık.. kim anlayacaktı.. bu soru işaretleri ile geçen ömürde 2021'i buldu.

Cem: “Vaykorus Tapes “  (Vaykorus  Records )gidişatı hakkında neler söylemek istiyorsun? Gelen tepkiler nasıl ?  Gidişattan memnun musun?

Tolga: Gidişattan memnunum lakin pek muhabbetin dönmemesi beni üzüyor ve aslında birazda, bu kasetlere saygı niteliğinde bastığım onca eski kasete dair heyecanın hem var hem de sönük yada heyecansız olmasına biraz kuşku ve üzülerek bakıyorum.. Bir şeyleri anlatamadığımı düşünüyor yada anlamadıklarını kabul etmek istiyor ama yine de devam etmeye çalışıyorum.. Henüz havlu atmadım, dayanmaya çalışıyorum.. zor oluyor; her anlamda.

 Cem: Benden şimdilik bu kadar.  Son olarak neler söylemek istersin?

 Tolga: Umulmadık, güzel ve ahenkli sürprizlerin bol olduğu bir yeni yıl diliyorum herkese.. Vaykorus Tapes'e dair yeni haberlerde görüşmek ümidiyle.. ödemiş'den sevgiler…

 Cem Kurtuluş, 2021


23 Mayıs 2020

Metalium Röportajı (23.05.2020)













Cem: Selamlar, ben konuya bodoslama girmek istiyorum. 80’lerin ortalarına doğru bazı thrash metal  grupları ortaya çıkmıştı. Bildiğim kadarıyla ilk thrash metal gruplarından biri Kronik idi. Darbenin sonralarına denk geliyordu bu durum. Metalium’un hikayesi nasıl başladı?  Grubun ortaya çıkış  sürecinden bahseder misiniz?

Tabi her şey dinleyerek başlıyor ve bir süre sonra artık yetmiyor ve çalmak istiyorsun. Konserlerine gittiğin gruplar gibi sen de sahnede olmak istiyorsun. Biz; yani ben, Kerim ve Mehmet Ali üniversite arkadaşıyız. Önce ders aralarında takılıp ,müzik dinleyip bolca dergilere bakıyorduk sonra biz de kuralım bir grup dedik. 1985 yılı önce adını koyduk ki M.Ali'nin bulduğu bir ad ,sonra da yine onun çizdiği logo ile işin önemli kısmını tamamlamıştık. Sonra enstrümanlarımız üzerinde çalışmaya başladık ustalaşmak için ki bu bitmeyen bir süreç tabi ki ömür boyu. Sonra yavaştan parçalar çıkmaya başladı. Ufaktan prova yapmaya da başlamıştık Kadıköy'de Çatı Stüdyosunda. O zaman bir şeylere ulaşmak ,bir şeylere imkanın olması o kadar zordu ki belki de o yüzden elde ettiğimiz her şey çok değerli ve korunması gereken şeylerdi bu bizi müthiş motive ediyordu. Kısaca hikaye böyle başladı.

C: 1989’da “ Servants of Death “ adında demo çıkardınız.  Bir sene sonra da  Behind The Power çıkmıştı.  Benim merak ettiğim diğer bir konu bu albüm Uzelli Müzik tarafından kaset formatında basılmıştı.  Adnan Şenses, Müslüm Gürses, Selda Bağcan ve bunun yanında sizin gibi formatta Kesmeşeker,Objektif rock gruplarına yer veren bir şirketin size bakışı nasıldı ya da o yıllarda bu konuda  ayrım yapılıyor muydu?

Servants of Death'i kendi olanaklarımızla kaydettik ve çıkardık. Ama bir albüm için mutlaka bir şirket gerekiyordu ve bu da o günlerin şartlarında çok zordu. Uzelli'nin 2. kuşağı İsmail ve Metin Uzelli bir proje yapmışlar ve o zaman Akbaba'nın menajeri Tuncay Özkınay ile görüşmüşler. Biz o dönem Akbaba'nın işlettiği bir stüdyoda prova yapıyoruz ve aynı binadaki cafesinde de takılıyoruz. Bir gün Tuncay bu projeyle geldi. Adamlar seri olarak Türk Rock gruplarıyla albüm yapmak istiyorlardı. O şartlarda neredeyse bulunmaz nimet tabi bu teklif hemen kabul ettik. Bütün prodüksiyon Uzelli'nindi ve gerçekten yaklaşımları da çok iyiydi. Rahat bir kayıt süreci geçirdik ama tabi ki kayıt esnasında belli bir zaman sınırlaman oluyor böyle durumlarda ve ilk ciddi kaydın bu yüzden bizim bir anlamda çıraklık dönemimiz oldu ama ilk albümdü ve anlamı bir başka tabi.

C: Eski kafalı biri olduğum için müzik konusunda konuya eskilerden girmek istiyorum. Çoğu kişinin yaşına denk “ Suffer “ albümü  benim için bu toprakların thrash/death metal sentezi altında  en gaddar kayıtlarından biri. O dönemler hatırladığınız kadarıyla bu albümün kayıt sürecinden  bahseder misiniz?  O döneme göre 90’ların başından itibaren dünyayı saran death metal ateşini bu albümde birebir hissediyorduk. Albüme tepkiler nasıldı?

Behind sonrası daha çok konserlerle geçti bir de bir takım değişiklikler oldu grupta. Behind kayıtları devam ederken Özgünay(Bas) ile ayrılmıştık ve Hakan gelmişti. Albüm sonrası bir kaç konser sonrasında da Melih(Davul) ile yolları ayırdık ve Ayhan geldi. Bu arada yeni parçalar vardı ve bir albüm çıkaracak kadar da malzeme oluşmuştu. Tabi yine kayıt ve prodüksiyon maliyeti vs. araştırmaya başlamıştık. Behind kayıtlarını yaptığımız SKS stüdyolarına kayıt maliyeti konuşmak için gittik orada Doruk Onatkut ile konuşurken bize albümün prodüksiyonunu kendi üstlenmek istediğini söyledi ve bu teklife hayır diyemezdik tabii kabul ettik. Yine aynı stüdyoda 2.albümümüzü yapacaktık ve bu bir avantajdı aslında.Biz de biraz daha ne istediğimizi biliyorduk ve daha fazla hazırdık ilk albüme göre. Klasik gece yapılan kayıtlar falan sanırım 1 hafta sonunda mix,mastering aşamasına gelmiştik. Ve kesinlikle sonuç o şartlar için gayet iyiydi ve içimize çok sinmişti. Evet o yıllarda Death Metal kasıp kavuruyordu ve biz de kayıtsız değildik ,dinliyorduk elbet.Bu Suffer'ın soundunda etkili olmuştur mutlaka.Yani Oldschool Thrash ve Death kendi içimizde harman olmuştu zaten ve parçalara da ve özellikle albüm sounduna yansımıştı. Gelen tepkiler olumluydu gayet hem kayıt anlamında hem parça yapıları ve sound.Bir nevi ustalık dönemi işi olarak görülüyordu. Hala bu ülkede yapılan en önemli albümlerden biri olarak gösterildiğine göre demek iyi bir iş çıkmış.

C: “Suffer”  albümüne dair ortalıkta bir dönem Circle of Despair’a dair klip çekildiği ama bu klipten haberdar olmadığı yazılmıştı bazı yerlerde, klibinde Ankara’da çekildiği söylenmişti. Bu konunun aslı nedir?

Evet o parça için bir klip çektik doğru Ankara'da. Fakat çekimler istediğimiz gibi olmamıştı bu yüzden de montajlamadan projeyi iptal ettik başka da bir klip çekimi vs olmadı. İşin aslı budur.

C:“Suffer”  albümüne dair Metalium liriklerinde dünyanın başına gelmiş sorunlardan  bahsediyordu. Aynı zaman diliminde dünyada  Bosna katliamı gibi bir gerçek vardı ve Metalium bunu kapağında yansıtıyordu.  Albümün geneli için konuşursak bu  lirikler savaşın devam ettiği yıllarda mı yoksa daha öncesinde mi yazılmıştı?

Suffer'daki lirikler hem daha önceleri hem de o yıllarda yazıldı aslında yani tam olarak belli bir dönemi yansıtmıyor.Her şarkı kendi döneminden etkilenerek yazıldı tabi ki ama şunu söylemeliyim bahsettiğimiz şeyler aslında dünyanın her döneminde yaşanabilen ve yaşanabilecek konular. Yani sorunlar her zaman var, insanlar her zaman o bahsedilen duygulara sahip olabiliyor.Mesla o sözleri şu anda da yazsak sırıtmazdı yine denk düşerdi bu döneme de. Ama evet kapak o dönem güncel olduğundan Bosna'daki o manzarayı içeriyor ve hala beni etkileyen bir manzaradır. Bir çocuk hiç bir zaman bunu hak etmiyor.

C: Metalium, Suffer’dan 15 yıl sonra “ Tenebris “ ile geri döndü. Albüm kapağını gördüğümde konsept albüm hissiyatı oluşmuştu benim için.  Albümün ismi nereden geliyor, albüm içeriği dahil kayıt sürecinden bahseder misiniz?

Önce adından başlayalım. Albüm içerik itibariyle karanlık bir dönemden ,distopik bir dünyadan ve kıyamete yakın gibi bir çağdan bahsediyor.Bu anlam etrafında isimler aradık herkes bir şeyler önerdi tam bir beyin fırtınası yani. Sonunda Ayhan bir gün Tenebris dedi ve daha iyisi de çıkmadı. Albümü gayet iyi anlatıyordu çok yalın "Karanlık". Latince oluşu benim ayrıca hoşuma gitmişti bu arada ve hepimiz fikir birliğine vardık. Konsept olayına gelince albüm tabi ki konsept bir albüm değil ama dediğim gibi içerik yani sözler,sound,kapak vs bakınca bir bütünlük var bu da başta söylediğim dünyanın karanlık ve sonuna yakın bir dönemini anlatıyor. Böyle bir anlam bütünlüğü mevcut.

C: Albümü ilk dinlediğimizden itibaren  alışagelmişin dışında  hem klasik hem de modern bir karışım söz konusu. Thrash sounduna sadık hem de içine yedirilmiş modernlik hakim.  15 yıl sonra geri dönüşte “Tenebris “  albümü hakkında aldığınız tepkiler nasıl?

Evet tam da böyle. Çünkü hem oldschool hem de yeni,modern soundları dinliyoruz. Mutlaka hepsi sizi etkiliyor ve yaptığınız işlere de yansıyor. Bir de şu var oldschool havayı kaybetmeden yeni ve modern bir şekilde yansıtmak istiyorduk bütün kitleyi, bütün jenerasyonları kapsayabilmek için. Sonuçta içinizden ne geliyorsa o çıkıyor aslında ortaya ve aldığımız tepkiler de albüm çıktığından beri bu yönde ,çok iyi tepkiler.Sonuçta biz hissettiğimiz ve istediğimiz şeyi yapıyoruz ve sunuyoruz bunun da olumlu karşılık görmesi çok sevindirici.

C:Albümün çıkış süreci tam da dünyayı saran Covid -19 salgınına denk geldi.  Bir lansman konseri olacaktı, virüsten ötürü olamadı. Bildiğim kadarıyla kaset basımı da olacaktı. Bu süreci atlattıktan  sonra konser,vs bizleri  neler bekliyor?

Maalesef öyle oldu ve Nisan ayında yapmayı düşündüğümüz lansmanı erteledik. Tabi gelişmelere göre bakacağız şu anda uzunca bir süre konser olamayacak gibi. Fiziksel kopyaları da lansmanda çıkaracaktık fakat bununla ilgili yeni bir planlama yapıyoruz. Sadece kaset değil tabi plak ve CD de var. Hatta başka materyallerin de olduğu bir Box-Set hazırlıyoruz. En uygun zamana ulaştığımızda albüm yeni çıkmış gibi bir re-lansman olacak.

C:Metalium’un daimi üyelerinden biri oldunuz hep.  Tenebris albümünde de gördüğümüz üzere o enerjiden bir şey kaybetmemişsiniz.  Gerçeği söylemek gerekirse ilerleyen yaşınıza rağmen  bu enerjiyle  bu coşkuyla devam etmeyi neye borçlusunuz?

Genler sağlam herhalde hahahaah...Valla seviyoruz bu müziği ve çalmayı,sahnede olmayı.Bunlar insanı müthiş motive ediyor ve işte o dediğin enerjiyi yüksek tutuyor.Ve ilk günkü gibi bu heyecanı hissediyoruz.

C:Bundan 10 sene öncesine dönmek istiyorum. Stüdyo Live konseri bizler için heyecanın tavan yaptığı bir konserdi.  “ 90’ların ruhunu burda görüyorum” diye seyirciye seslenmiştiniz o gün yanlış hatırlamıyorsam.  Yaş ortalamasının yüksek, bir o kadar sözün tabiriyle müziğe doyumsuz insanlardan oluşmaktaydı. O gün sizin için durumlar nasıldı?

Evet aynen o cümleyi kurmuştum ve gerçekten öyleydi.Ve belki de o gördüğümüz manzara bizi konserden sonra düşünmeye ve devam etmeye itti.O geceye mutlaka parantez açmam lazım burada çünkü bizi "Tenebris" e götüren yolun başlangıcıdır.O kadar etkilenmiştik ki o geceki enerjiden aslında hep içimizde olan çalma ve sahnede olma isteğini ortaya çıkarmıştı.Burada gecenin mimarı Şener Çetin'den bahsetmeden olmaz tabi ki tekrar teşekkürler.

C: 90’ların başından itibaren demo,albüm doyuruculuğu yönünden dönemsel olarak bütçelerin kısıtlı olduğu,   üretkenliğin zirvede olduğu yıllardı.  2000’ler için baz alırsak thrash metal grupları   bu üretkenlikten uzak bir görüntü çiziyor.  Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Her dönem kendi içinde bazı gerçekleri ve gelişmeleri barındırıyor tabi. Bunun cevabını herkes kendine göre farklı verebilir belki mesela daha az zaman ayırabilmek ,daha az bir araya gelmek veya her şeye daha kolay ulaşıp, daha çabuk tüketiyor olmak.Ve tabi ki her dönem müzikte çok farklı soundlar ve türler hakim olabiliyor ve ayrıca üretkenlik bunlardan etkilendiği gibi kendi içinde de körelebiliyor. Bütün bunlar bir araya gelince sanırım bahsettiğin sonuç ortaya çıkıyor.Ama yine de üretebiliyor olmak bence önemli olan bu, durmadan üretebilmek.

C:Benim sorularım bu kadar.  Virüsle boğuştuğumuz şu günlerde Tenebris’i dinlerken Metalium konserini  sabırsızlıkla bekliyoruz.   Son olarak ne söylemek istersiniz?

Şu süreçte yapılabilecek en iyi şey zaten dinlemek,bol bol dinleyelim ve normale dönüp konserler başladığında "Tenebris" i hep birlikte söyleyelim. Biz çok özledik sahneyi,herkes kendine çok dikkat etsin ve sağlıklı kalsın...

Cem Kurtuluş, 2020 Mayıs / Metalium Röportajı

30 Mart 2015

Söyleşi: Fenerbahçe Tribün Emekçisi Ercan Erel (Canadian) ile Fenerbahçe Tribünü Üzerine



















Eski tribün adamları  bir nevi dava adamlarıydı. Takımları uğruna koşmadıkları deplasman, girmedikleri mevzu ve sabahlamadığı gece kalmamıştı. İnandıkları dava uğruna Yara almış, yara vermiş, Mertçe dövüşmüşlerdi hepsi. Kahpelik içlerinde yoktu. Kim necidir herkes tanırdı o dava adamlarını. Bir de o dönemin canlı olaylarına şahit olmuş, sabahlamış,ama isim olarak geride olanlar vardı. Fenerbahçe tribünlerinden tanıdığımız Ercan Erel (Abi) diğer deyimle tribün dergiden tanıyanlarca Canadian. Ercan abiyle o dönemlere dair ben sordum, Ercan abi cevapladı. Kapalı kapma mevzuları, spor sergi, passolig’e bakış açısı ve birçok şey. Söyleşi tadında iyi bir şey ortaya koyabildiysek ne mutlu bize. Sözü Ercan Abiye bırakıyorum şimdi. 


Cem: Fenerbahçe tribünlerinde emekçi olarak değerlendireceğim birkaç kişiden birisiniz.  Fenerbahçe tribününü ilk ne zaman adımını attınız?

Ercan:  İlk olarak 1984 yılında Fenerbahçe stadına adım attım. Ama ilk maçım 70’lerin sonunda eski açıkta bir Fenerbahçe-Beşiktaş maçıyla oldu.

C: Mevzu Fenerbahçe tribünü olunca konu 80’li yıllara tekabül eden kapalı kapma mevzularına geliyor. O dönemi yaşamayanlar için sabahlamalar hakkında tribün gençlerini bilgilendirir misiniz?
E:O dönemler biraz farklıydı tabii. O günlerde Beşiktaşın kapalıyı vermeyi istememe durumu söz konusuydu. Ağabeylerimiz önderliğinde bu tahakküm kırılmıştı. Akabinde bu köşe kapmaca diyebileceğimiz süreç sürdü gitti karşılıklı.

C: Sabahlama dönemlerine dair  birkaç büyüğümden Beşiktaş’ın Kadıköy’e gelemediğini, tribüne giremediğini duymuştum. Bu rivayet mi, yoksa böyle bir şey oldu mu?

E: 90-93 yılları arasında Beşiktaş Kadıköy’de hiç varlık gösteremedi. Bahsettiğim Beşiktaş kapalısı. Yoksa polis destekli seyircileri elbette statta takımlarını izlemiştir ama bizim seyirciyle bir işimiz olmadığından muhatabımız değillerdi.

C:Sizin döneminizde mertçe mücadeleler olurdu. İnsanlar belaltına çalışmazdı. Yara verir  ama öldürmezdi. Fenerbahçe Tribününde sizin gözünüzde canlı şahit olduğunuz birkaç mevzuyu anlatır mısınız?
E:Bu konulara pek değinmek istemem belli sebeplerden. Tek diyebileceğim Fenerbahçe tribünleri bu günlere gelebildiyse o dönemin büyük Fenerbahçe sevdalılarının sayesindedir. Bu bayrak yarışını ilk nesil bizlere aktarmış biz de akabinde gelen kuşağa emanet etmişizdir.

C:Sizin döneminizde biletler semtlere gelirdi, başkanlar otobüs kaldırırdı. Ama takım, formanın hakkını vermiyorsa kralı olsa tepki verilirdi. O dönemde böyle bir ortam nasıl oluştu?

E:Valla ben hiç bedava bilet görmedim, almadım. Öyle bir ilişkim olmadı tribünde. Hatta Pazar günü oynanacak maçın biletlerini teberrulu şekilde Dereağzı’ndaki binadan parayla satın aldık hep. Kime ne geldiğine dair bilgim yok yani. O sebeple ben tepki koyduğumda kimseyle bir çıkar ilişkim olmadığından dolayı son derece müsterih bir şekilde hareket ettim. Sorunun asıl muhattapları bilet alanlar, ki bunu ayıplamam.

C:1980 darbesinin gelmesiyle pek çok konuda olduğu gibi futbolda da, tribünlerde de değişim oldu. Benim merak ettiğim Fenerbahçe tribününün o dönem polise karşı bakış açısı nasıldı?

E:Fenerbahçe tribünü daha ziyade milliyetçi hayat görüşüne sahipti. Lakin, ben sol tandanslı biriyim. Bu durum arkadaşlarım arasında hiç sıkıntı yaratmadı. Hep beraber polisle çatıştık. O dönemde milliyetçi gençler 12 Eylül darbecilerinin kendilerini kollaması gerektiğini düşünmüş ama darbeciler öyle davranmayınca büyük hayal kırıklığı yaşamışlardı. O sebeple sanırım tepkisiz asla kalmadılar. Ama her şeyden öte söz konusu Fenerbahçe olduğunda siyaset hep arka planda kalmıştır bizim tribünde.

C:Son senelerde Türkiye’deki tribün liderlerinin polise karşı yakınlaşmasını nasıl yorumlarsınız?

E:Ülkenin genel gidişatından çok ayrı tutmuyorum bu durumu. Kombine kartların çıkması ve yaygınlaşmasının ardından stat içinde onlarca kameradan sonra hızlı ve heyecanlı gençlerin önünde hep el freni olmuştur tribün liderleri. Ama onların da psikolojisini anlayabilirim bir nebze. Senin yahut benim yapacağım hareketin ceremesini karakol köşelerinde onların çekmesine de gönlüm razı değil. Zaten tribün mü kaldı ki lideri olsun !

C:Spor Sergi dönemlerini yaşamış biri olarak o dönemki tribünleri kısaca özetleyebilir misiniz?

E:Eskiden Fenerbahçe’nin çok iyi ve bilinçli basketbol taraftarı vardı. Beşiktaşlılar goool diye basketlere sevinirken biz hatalı yürümeyi ayıklardık. Ayrıca, sabahlama döneminde Spor Sergi içinde büyük mücadeleler olmuştur. Arşivimdeki bir takım görüntüleri izlemenizi öneririm. Orada lebaleb dolu tribünlerde hakiki taraftar vardır.

C:Eskiden yeni döneme geçecek olursak deplasman yasakları-pankart yasakları bir ton yasak geldi. En son da  devlet büyüklerinin sözde şiddeti önlemek amacıyla Passolig ( E-bilet ) çıkarıldı. Passolig’e bakış açınız nedir?

E:Passolig almadım, almayacağım ve elimden geldiğince almaya meyyal insanları yollarından döndürmeye çalışıyorum. Ama passolig’in asıl çıkış sebebinin tribünlerde gezi süreci sonrası hükümete duyulan öfkeyle yapılan protestolar olduğunu ve buna hükümetin önlem almaya gayreti olarak bakıyorum. Yoksa tribünlerde ortalığı vaveylaya verecek bir karmaşa yıllardır yok. Bu fırsatı ganimet bilen başta aziz yıldırım gibiler statlara “makbul” yahut kendilerince “muteber” bir kitleyi çekmek için açılan kapıdan bodoslama daldılar. Amaçları daha fazla endüstriyel futbol batağına kitleleri çekmek ve işi eğlence sektörüne çevirmek. Ürün satalım, daha konforlu statlar yapalım, yanına avm konduralım vs. Bu hengamede kimin umurunda giden ve yiten ruh yada pankartlar ?

C:Fenerbahçe tribününün baskıcı Aziz Yıldırım faktörüne rağmen tribün olarak geleceğini eski kuşaktan gelmiş biri olarak nasıl görüyorsunuz?

E:Karanlık görüyorum. Bu günleri mumla arayacağımızı düşünüyorum. Bu yoldan dönüş olmaz.

C:Bu soruların haricinde herkesin merak ettiği bir soru var. Sizi çoğu kişi tribündergi’den “ Canadian “ ismiyle tanıyor, bu isim nereden geliyor?

E:Kanada’da uzun yıllar yaşadığımdan bir anda aklıma geldi. Uzun uzadıya düşünmüş değilim. Ama çabuk adapte oldum ve başka bir mahlas düşünemiyorum.

C:Son olarak  eski kuşaktan gelme biri olarak Fenerbahçe tribünlerine neler söylemek istersiniz?
Üzgünüm diyebilirim ancak. Doğru düzgün bir ortam kalmadı onlara. Umarım geçmişi yalan yanlış ve efsaneleşmiş şekliyle değil, doğru ve yanlışlarıyla, eksikleriyle öğrenirler. Ve Fenerbahçe tribünlerinde yine eski canlılık ve ruh geri döner.


CEM KURTULUŞ, MART 2015


18 Ocak 2011

Exciter Röportajı (13 OCAK 2011)














1978'de kurulan ve 1980'de thrash/speed tarzının ilk örneklerini veren Kanadalı dev grup Exciter adeta yıllara meydan okuyor. Yaşıtların emekliliği, türdeşleri ise tarz değiştirmeyi seçerken Exciter Death Machine ile sahalarda yıkıma devam etmekte. Kurucu gitarist John Ricci ile thrash metalden, Kanada müzik sahnesine varana kadar herşeyin konuşulduğu bol alkol soslu keyifli bir söyleşi yaptık. Buyrun,


CEM @ ROCK VAULT: Merhabalar! İsmim Cem ve ilk olarak sizinle konuşmanın benim için bir onur olduğunu belirtmem gerek. Şu sıralar Exciter cephesinde hayat nasıl gidiyor?

JOHN RICCI @ EXCITER: Merhaba Cem, ilk olarak güzel sözlerin için teşekkürler. Şu sıralar herşey harika gidiyor, dünyanın farklı yerlerinde vereceğimiz konserleri planlıyoruz.

Basın ve hayranlar yeni albüm Death Machine için neler söyledi? Albüm için eleştiriler ne yönde? Ben bir önceki çalışmanız  Thrash Speed Burn  ü daha çok seviyordum zira o albümde daha old school bir hava vardı.

Kritiklerin çoğunda çok yüksek puanlar aldık ve hayranlarımız Itunes benzeri platformlarda şarkılarımızı indiriyorlar. Sonuçtan çok memnunum. Bence Death Machine bir önceki çalışma Thrash Speed Burn'e nazaran daha oldschool bir albüm. Thrash Speed Burn'deki şarkılar daha progresif yapıya sahipti, Death Machine 80'lerdeki Exciter'a adaha yakın.

Exciter şarkı sözleri neye dayanıyor? Ve seni en çok etkileyen müzisyeni bana söyler misin?

Exciter şarkı sözleri ağırlık olarak savaş, yıkım, şeytan ve işkence üzerine. Bence şarkı sözlerinde agresiflik müziğin agresifliğini dengelemeli aksi takdirde zayıf şarkılar yazmış olursun. Zaten heavy metal gruplarındaki ana konula belli.

Benim tek bir favori müzisyenin var. O da Black Sabbath'tan Tony Iommi. O tüm rifflerin efendisi. Metal tarihinin en önemli gitar rifflerini yazmasının yanında yazdığı herşey son derece karanlık, azdırıcı ve akılda kalıcı. Bence heavy metaldeki heavy kelimesi Tony Iommi tarafından yaratıldı. 


 Bana biraz Kanada'daki metal sahnesini anlatır mısın? Favori Kanadalı grubun kim? Ve seni en çok hayal kırıklığına  uğratan Kanadalı grup kim? (Benim soruya cevabım Annihilator çünkü onlar asla debut albümlerini aşamadılar)

Kanada sahnesi berbat durumda. Burada bir metal sahnesi yok. Müzik endüstrisi asla burayı desteklemedi. Bu müzik tarzı için genell bir ilgisizlik var. Menajerler ve ajanslar buradaki yetenekli isimleri ve potansiyeli olacak grupları desteklemediler. Bunun yanında Kanada potansiyelini hiçbir zaman kullanamadı. Benim hiçbir favori Kanadalı grubum yok. Özellikle Annihilator'a karşı hiçbir ilgim yok.

Şu anki speed /thrash sahnesi için neler söylersin? Birkaç yıldır süregelen "thrash metalin ikinci baharı" furyası hakkında ne söylemek istersin?

Gerçektende etrafta harika genç thrash grupları var. Desteklediğim ve özellikle izldiğim bir grup ismi veremem, zira tüm gün internette gezip grupları taramaya zaman ayırmıyorum. Thrash metalin tekrar hatırlanması Exciter adına güzel bir gelişme çünkü hayranlar bu müziğin köklerinin nereye dayandığını görüyorlar.

Favori Exciter albümün hangisi ve neden?

Favori albümüm son çalışmamız Death Machine çünkü hem klasik Exciter tarzını yansıtıyor hemde enstruman hakimiyeti konusundaki olgunluğumuzu yansıtıyor. İlk dönemlerde ne yaptığımızı bilmiyorduk tek amacımız iyi heavy metal şarkıları yazmaktı. Şarkı yazımında o zamanlar bir anlamda masumiyet söz konusu idi. Bugün ise ne yaptığımızı ve ne sonuç alavağımızı biliyoruz.

Şimdi dilersen 80'lerin başına geri dönelim. Kariyerinizin ilk yıllarında plak firmalarının size yaklaşımı nasıldı? Şu sıralar internet tüm müzik endüstrisini kökünden değiştirse de plak firmaları hakkında ne düşünüyorsun?

Kariyerimizin başında Shrapnel, Megaforce ve Music For Nations ile çalıştık ve tüm bu firmalar bize son derece iyi davrandılar. Bizi Califorina'da keşfeden Shrapnel Records'tan Mike Varney'dir. Mike'a 1980 yılında içinde World War 111'in de bulunduğu dört parçalık bir demo göndermiştik. Demoyu çok sevmiş ve Heavy Metal Maniac albümünde yeralan hiçbir şarkıyı dinlemeden bize albüm teklif etmişti. Bence 80'lerde plak firmaları yeni gruplara herhangi bir hit şarkı duymadan bile grubu hitap ettiği pazara duyurmak adına şans veriyordu. Şimdi ise firmalar gurplardan kendilerine yalvarmalarını bekliyorlar. Zira başlangıçtan itibaren bir grubu desteklemek adına ciddi zmana ve para gerekli.

Heavy Metal Maniac onca zaman geçmesine rağmen hala kült bir albüm. Albüm çıktığı zaman hayranlar ne tepki vermişti? Ve albümü yazarken bir klasik yarattığınızın farkındamıydınız?

Heavy Metal Maniac albümünü bizim ses teknisyenimizin bordumunda kaydetmiştik. İlk olarak plak firmalarına göndermeyi hedeflemiş ve dokuz parçalık bir demo planlamıştık. Shrapnel ile anlaşma imzalamadan Kanadalı plak firmaları ve menajerlere demoları gönderdik ama kimse ilgilenmedi. Bu daha önede söylediğim durumu doğruluyor. Kanada'daki müzik endüstrisi kendi ülkesindeki yeteneklerin ve potansiyelin farkında değil. Şaka gibi adamım !! Bu nedenler Kanada dünya müzik piyasasında dikkata alınacak bir ülke değil!


Punk müzik hakkında neler düşünüyorsun? Punk sizin için bir esin kaynağımıydı?

Şarkı yazmaya başladığımdan beri 70'lerin punk akımında etkileniyorum. Exciter'ın stili 70'lerin klasik heavy metali ve punkın birleşimidir. Exciter rifflerinin kaynağı o punk enerjisidir.

Kurulduğumuz 1978 yılından beri pek çok efsanevi grup ile turladınız. En unutamadığınız yol anınız hangisi?


1985 yılında Motörhead ile çıktığımız turdaki son konser Montreal'da idi ve hepimiz aynı otelde kalıyorduk. Odamızdaki minibar kilitli değildi ve bizde  Lemmy ile Phil Campbell 'ı bize katılmak için davet ettik. Gecenin sonunda minibarı adeta kuruttuk. Bira, viski, rom ne varsa içtik. Otelden ayrılırken içkilere dair herhangi bir öçdeme yapmadık. Otel yönetimi bizi polise şikayet etmiş. Polisler konserimizi bastı zira otel odası rezervasyonu adıma yapılmıştı. Gecenin sonunda 25.000 Kanada doları (39.000 TL) ödeme yapmıştım.

Pek çok eleman değişikliği yaşadınız. Cevaplaması zor bir soru olacak fakat favori Exciter kadronda kimler var?

Bence en sıkı kadro ben, Rik Charron, Clammy ve Kenny Winter'dan oluşan kadro favorim. Çünkü birbirimizle çok fazla zaman geçirdik ve birbirimize saygı duyuyoruz.

Siyaset hakkında ne düşünüyorsunuz?

Cem doğruyu söylemek gerekirse politikayı hiç takip etmiyorum. Politik dünyada çok fazla çürüme ve kirlilik var.

Konser DVD si yayınlama planlarınız var mı? Eğer cevabın evet ise bunu ne zaman izleyebiliriz? Ve daha da önemlisi bizi süpriz ekstra görüntüler bekliyor mu? (30 yıllık kariyerinde epeyce ekstra olmalı)


Yerel bir film şirketi olan Neuron Mirror ile bir belgesel üzerinde çalışıyoruz. Dediğin gibi konser kayıtları, röportajar ve ekstalara olacak. Ama proje ağır ilerlediğinden iki yıldan önce birşey beklemeyin derim.

Boş zamanlarınızda neler yapıyorsunuz?

Vokalistimiz Kenny New York'ta yaşıyor, yan projelerinin yanında yerel gruplar ile çalıyor. Davulcumuz Rick'in bir ailesi var ve arabalar ile ilgili. Bass gitaristimiz Clammy motor tutkunu ve bir Harley Davidson'ı var. Ben bir müzik dükkanında çalışıyorum ve hobi olarak antika arabaları onarıyorum.

Ülkem Türkiye hakkında neler biliyorsun? Daha önce bir Türk grubu dinleme şansın oldu mu?


Üzgünüm ama Türkiye ve Türk gruplar hakkında çok fazla bir bilgim yok.



Gelecek Exciter'a ne getirecek. Birgün sizi burada izleme şansımız var mı?

Türkiye'den hiç davet almadık. Gelecekte olabilir bakarsın.

Sırada klasik Rock Vault sorusu. Unutamadığın bir alkol anını bizimle paylaşır mısın?


80'lerin ortasında Megadeth ile çıktığımız turnede çok fazla kadın ve alkol vardı. Bir gece otel odasında kendimi üç kadın ve 24 biranın arasında bulmuştum! Entresan bir geceydi!  he ! he !

Bu röportajı okuyan hayranlarınıza kapanışta ne söylemek istersiniz?

Dünyadaki hayranlarımız olmasaydı Exciter bugün burada olamazdı! Hayranlarımızın hepsine çok teşekkür ederiz! Exciter kendi yolunda yürümeye geçen zamana rağmen yolunda yürümeye devam !!! LONG LIVE METAL !!!

Not: Rock Vault için yaptığımız bu röportajda çevirilerde yardımcı olan soruları gruba yolladığı için Baran Şahin'e teşekkür ederim. 

Cem Kurtuluş & Baran Şahin/ Rock Vault, 2011

 

06 Aralık 2009

Gökalp Baykal Röportajı (06.12.2009)



Kent ozanı sıfatını kimlere yakıştırırsınız bilmem, fakat Rock Vault yazarlarının hiç düşünmeden "kent ozanı" payesini vereceği iki isimden biridir Gökalp Baykal. (merak eden dostlarımız için diğer isim de Cenk Taner) 1980 yılında beste yapmaya başlayan Baykal 29 yıllık müzikal yolculuğuna altı albüm, dokuz demo ve sayısız konser sığdırdı. Büyük usta ile hayata ve müziğe dair söyleştik.


 CEM KURTULUŞ @ ROCK VAULT : Öncelikle Rock-Vault Ailesi adına selamlar ben Cem. Hayat nasıl gidiyor nelerle uğraşıyorsunuz şu sıralar?

GÖKALP BAYKAL : Daha kötü günler de gördük... (hehe hehe
) Üniversiteler büyük ölçüde vaktimi ve enerjimi alıyor. Yorgunum aslında... Bilgisayar kitaplarının yazımı da tahmin edersin vakit istiyor. Bu günlerde müzik çalmaktan çok dinlemeye odaklandım. Hiç tanımadığım grupların albümleri geçti elime son dönemde, onları dinliyorum. Bildiğimden çok daha fazla bilmediğim olduğunu bir kez daha anlıyorum. Milyonuncu kez belki de.

Müzik serüveniniz nasıl başladı. Müzikal yolculuğunuzda esin kaynaklarınız kimlerdi?

İlkokulda bile harçlığından artırıp 45'lik plaklar alan bir arıza çocuktum. İlk ilahım Cem Karaca idi, sonra Barış Manço. Ailecek müzikli gazinolara gidilirdi, günümüzün müzikhollerinden farklıydı. Canlı izlediğim tüm sanatçılara aşıktım sanki. Vasfi Uçaroğlu Orkestrası ve solisti Başar Tamer. Rock’n’roll kralı Erkut Taçkın... Sonra Durul Gence orkestrası... Onlar, hepsi çok farklıydılar. Düşünsene daha ilkokuldayım o yıllarda. The Beatles dağılmamış ve müzik yapıyordu. Ne tür müzik yaptıklarını bilmiyordum, umurumda bile değildi, sadece müzik çok güzeldi. Rock and roll pek de bildiğim ve çevremden öğrenebileceğim bir şey değildi. Elvis Presley en büyüktü... Rock dışında Frank Sinatra beni çok etkilemişti, o nasıl bir sesti... Onun da ne yaptığını anlayacak kapasitede değildim; sadece benim için çok güzeldi. Saydıklarım halen de çok güzel gelir kulağıma. Müziğin benim için sadece güzellik olduğu yıllar, ilkokul yıllarım. İlk gençlik yıllarımda Paul Simon, Leonard Cohen, Dylan, CSNY, Led Zeppelin, Lynyrd Skynyrd... Fransızlardan Michel Sardou, Johhny Hallyday... Ne bulursam dinliyordum aslında. Çok da fazla bir şey bulunamıyordu ya neyse...

Müziğe başladığınız ilk yıllara geri dönüp, neler olduğunu bize anlatabilir misiniz? İlk yıllara en zor yıllar derler ne de olsa.

O yıllar bir çok açıdan zordu, çünkü öncelikle enstrüman bile bulmak mümkün değildi. Paran olsa da mümkün değildi, çünkü zaten var olan iki üç dükkanda da yoktu. Ayrıca çoğumuzun cebinde para da yoktu. Stüdyolarda yüzüne bakmazlardı, parasını ödesen bile ki zaten o kadar para da yoktu. İtip kakarlardı seni, sanki bir şey bilirmişler gibi. Yıllar geçti sonra... Plak firmaları daha da kötüydü, bir de onlar tarafından itilip kakılırdın ki asla albümünü basmak bir yana, telefonuna bile çıkmazlardı. Şimdi farklı mı bilemem. Değiştiyseler bile artık çok geç, MP3 onları da bitirdi. Bağımsız firmalar da bir yere kadar tırmanabildi, sonuç ortada. Yeni başlayanlar için şimdi de kolay değil tabii... 

Biyografinizde müzikal çalışmalara 1980 yılında başladığınız yazıyor. Derken 1986 yılında Kedilerin Günü ve 1992 yılında Evimde demoları raflarda yerini alıyor. Malum çalışmalara tepkiler nasıldı? 90'lı yıllarda rock müzik türevleri plak firmalarınca desteklenmiyordu, fakat ilk albümünüzün çıkışı 1997 yılını buldu. Bu gecikmenin sebebi neydi?

Raflar mı? Alemsin Cem... O demolar ancak sahaf dükkanlarında rafa çıkmıştı. Aileden bağımsız bir hayat sürdürmek için iş hayatında başarılı olmak, yani double-time çalışmak gerekiyordu. Müzik bir süre hobiye dönüşmek zorunda kaldı, ama hep şarkı yazdım o dönemlerde de. Nadiren de sahneye çıkıyordum gerçi, nadiren para bile kazandığım oluyordu. Tabii yıllar çabuk geçti. Bir gün işadamlığı hayatıma noktayı koyup, sadece yazarlık ve müzisyenlik yapmaya karar verene değin. Yine de eşim iteklemese ilk albüm olmazdı. Sabih Cangil’in desteği olmasa da olmazdı tabii. Baksana sonra kaç tane albüm çıktı. Gerçi yasal albümlerim çalıştığım firmalar tarafından pek fazla yayılamadı. Sonuçta bağımsız küçük firmalardı. Tamam raflarda yer aldılar da duyurusunu tanıtımını adam gibi yapmazsan rafta kalır ve sadece meraklısı arar bulur. Aslında uzun hikaye...

İlk albümünüz ve arkasından yayınlanan E.P. çalışmasını kendiniz finanse ettiniz. Diğer albümlerde plak firmalarının size bir desteği oldu mu?

Kod Müzik ilk albümümü basmıştı, sağ olsunlar. Aslında o bir demo kasetti, ama albüm olarak bastılar. Zihni Müzik kendi yayımladığı albümlerde stüdyo ve basım desteği verdi, Yabancılar ve Her Zaman Bir Şarkı albümlerim için. Akustik Anılar AEC adlı bir bilgisayar firmasının bana hediyesi idi. Eksik olmasınlar hiç biri. Roll Reklam firması albüm kapaklarının tasarımı, hatta Yağmuru Beklerken in tüm kapak üretimi için destek oldu. Komple benim prodüksiyonum da olsa Arkaplan ile çalışmak çok keyifliydi, ama erken kapattılar... Ülkemiz için bir kayıptır öyle bir firmayı kaybetmek.

Bob Dylan’ın Gökalp Baykal için anlamı nedir? Bildiğim kadarı  ile Dylan üstüne yayınladığınız üç kitap var. Gökalp Baykal, Bob Dylan ile ne zaman tanıştı?

Dostluğumuz eskilere dayanır (hehe hehe
). Gerçek tanışmamız ise onu 80’lerin sonunda Açık Hava Tiyatrosunda sahnede gördüğüm andı. Çok büyülenmiştim, büyüleyiciydi, başka kelime bulamıyorum şu anda. Halen o konserin kaydını dinlediğimde o geceye dönerim. Yoksa 70'lerin ortalarında dinlemeye başlamıştım Dylan'ı. Ama sahnede gördüğüm aynı şey değildi. Vites değişmişti. İstanbul konserinin kaydını yıllar sonra buldum. Dylanseverlerle paylaşmalıyız bence. 
Son albüm Yağmuru Beklerken 2007 yılında yayınlandı. Yakın zamanda yeniden konserlere başladınız. Peki yeni dönemde albüm ve konser planları var mı?

Albüm için bir şey demek zor. Şarkılar var, ama albüm kaydı için enerjimi toplamalıyım. Sonuçta sahneye çıkıp çalmak kolay, çalacağız yine dur bakalım...

Pek çok kişinin (hatta Turkrock röportajına göre sizin de) favori çalışmanız 1999 Yılında Yabancılar. Peki o albümü çıkardığınızda dinleyicilerden aldığınız tepkiler nasıldı?

Tek kelimeyle harikaydı. O albüm sayesinde bir metrobüs dolusu dost edinmişimdir.

Malum albümde  “Senin Gibi Bir Kadın” pek çok kişiyi etkileyen bir şarkı  ve insan sormadan geçemiyor, bu sözleri Baykal'a hangi kadın yazdırdı diye?

Üzgünüm Cem, ama bana bu şarkıyı hiç bir kadın yazdıramazdı. Eğer öyle bir kadın varsa da aynen o şarkıda anlattığım kadın olmalı. Henüz benim karşıma öyle bir kadın çıkmadı. Kimse alınmasın lütfen (hehe hehe
).
Şarkı sözlerinizi yazarken özellikle etkilendiğiniz, beslendiğiniz, yakın hissettiğiniz yerli ve yabancı şairlerden, şarkı sözü yazarlarından bahsedebilir misiniz.

Bu soruya çok cevap vermişimdir, isim atlamak istemem, ama tek isim diye sorarsan en çok Neil Young diyebilirim. Onun gerçek bir hayranıyım. Bizden de tabii ki önce Cem Karaca; keşke tırnağı olabilseydim.

Şimdi piyasaya dönelim. Pek çok müzisyenin karşı çıktığı MP3 olgusuna sizin bakışınız nasıl? 2001 yılında pek çok kişi bu olguya yabancı iken siz Serkan Beyde ile yaptığınız röportajda albümünüz İnternet üzerinden dağıtmaktan bahsediyordunuz?

MP3'e karşı değilim. Bedava dağıtıma da karşı değilim. Örneğin Zardanadam bunu mükemmel yapıyor. Onlarla bu sayede tanıştım ve şimdi beş adet sağlam dostum var. Sonuçta albümün çıktı diyelim, kaç para kazanacaksın ki? Şaka gibi... Aslında, eski albümlerimi yayınlayan firmalar onaylarsa, tümünü İnternet üzerinden bedava kullanıma açmayı düşünüyorum. Belli ki biliyorsun, ben Akustik Anılar albümümü yıllar önce internete koymuştum, CD'si çıkmadan önce. Bu bir yana, Yağmuru Beklerken albümüm, çıktığının üçüncü günü Rapidshare'deydi, yapımcım bulmuş, beni aradı. Kim, ne zaman ve hangi hızla yaptı? Halen merak ediyorum...
Türk yeraltı  piyasasının mevcut en büyük artısı ve en büyük eksisi sizce nedir?

Günümüzde yeraltı ile kastedileni çok iyi bilemiyorum, ama etrafta çok sayıda grup olması güzel bir şey. Rock açısından söylüyorum tabii... Benim gençliğimde bu kadar grup ve müzisyen yoktu. Gencecik çocuklar görüyorum, mükemmel çalıyorlar. Eksisine gelince, bunu cevaplamak kolay değil, ama sanki daha mı özenli olunmalı? Daha mı az pop etkileri olmalı? Taklitten daha uzak mı durulmalı? Bilemiyorum, ne desem boş aslında... Her dönemin kendi akımı ve akışı var. Yeni müzik anlayışından biraz uzak kaldım son yıllarda. Sonuçta çalıp eğleniyor ve insanlarda da seni bir daha izleme isteği oluşturabiliyorsan mesele yok. Çok mu basite indirgedim? Ama bu iş böyle...

Yeni grupları  ve kişileri takip ediyor musunuz?

Doğrusu etmiyorum artık... Kulağıma çalınanlara bakıyorum, Radyo Eksen falan... Daha çok eski müzikleri dinleyip, eksiklerimi kapatmaya çalışıyorum. 

Zardanadam ve Sabih Cangil ile yakın zamanda yeni bir işbirliği var mı?

Görünen herhangi bir proje yok ortada, ama bilinmez. Sabih ile ben, birlikte çalmasak bile çok şey öğrendiğim ve ne yapsam ilk danıştığım dostumdur. Zardanadamlar ise zaten malumunuz.

Kemancı’da 23 Ekim'de  verdiğiniz konser harikaydı. Rock’n Roll’a doyduğumu söyleyebilirim. Sizinle tanışmak büyük bir zevkti Gökalp Hocam. Siz bu konu hakkında  neler  söylemek istersiniz?

Bu sayede bir dost daha edinmem yeterli kazanımdır benim için. Eğlendiyseniz ne mutlu. Biz çok eğlendik çünkü. Her zaman bekliyorum. Şimdi, biz grup olarak rock’n’roll’a gönül vermiş insanlarız. Modern bir müzik çalmıyoruz, rock’n’roll müziği daha bir sert biçimde çalıyoruz. Ancak çaldığımızı çok severek çalıyoruz. İşin özü bu. Gerisi ayrıntıdan başka bir şey değil.

Rock Vault'a göz attıysanız fikirlerinizi duymak hepimizi çok memnun eder?

Rock-Vault gençler tarafından hazırlanmış gayet dinamik bir site. Çok sevdim ve beğendim. Hani bir deyim vardır "Bu pilav daha çok su kaldırır" diye. Bu ülke de böyle daha çok siteler üretebilir. Üretilmeli, bunu da gençler yapacak, benim yapacak halim yok ya. Sevgili Cem, tam öğretmen ağzı oldu benimki yaaa... Ne yapayım alışkanlık işte (hehe hehe). Benim siteme  de beklerim... 


Cem Kurtuluş, 2009 / Rockvault