// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Film Eleştirileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film Eleştirileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

09 Ocak 2022

Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz (2021)


 









Sinema için “ Aşk “ kavramı derin işlenebilirse ve hikayesinde yatan derinlik yedirilebilirse müthiş bir duygu yoluna gidebilir. Aşk kavramı herkes için aynı anlama gelmese  de  “ ilk görüşte aşk “ dediğimiz durum belki var olan bir şeydir,belki de yanılsamadan ibarettir. Alexandre Koberidze’ nin son filmi olan “Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz? – Ras vkhedavt, rodesac cas vukurebt” aşk fikriyle yola çıksa da asıl meselesinde aşkın olmadığıyla ilgili evresensel bir yapıda ilerleyeceğinin sinyalini veriyor.

 Başlangıç sahnesinden itibaren bir okul bahçesindeki ders öncesi masum çocukları merkeze koyuyor film, daha sonra birbirlerine çarpan aşık olmaya yakın iki çifti  koyuyor merkeze. Başlangıçtan itibaren de “ şans güvenilirdir “ sözüne yer veriyor. Hikayenin kahramanlarını ilk başta sadece ayaklarıyla görüyoruz. Filmin ilk yarısından itibaren hikaye yer yer şiirsel bir dil olarak altmetinden aktarılıyor. Anlatılan bu şiirsel dil de anlatıcı da yönetmendir,kendi sesinden aktarılır bu bize. Şiirsel dilden ziyade roman vari bir anlatım tercih edilir. Lisa ve Giorgi karakterlerinin iki defa kendileriyle çarpışması sonucu; başka yerde randevulaşıyorlar. İlk başta kendileri de isimlerini bilmezler.  Bunun kendileri için büyüleyici bir durum olduğu aktarılır bize; ama üzerlerinde bir lanet ve bir kara büyü yapılıyor. Bu da kendileri için bir nevi acı çekmeleri için yapılıyor olduğunu söylüyor hikaye.

Filmin ilk yarım saatinde renk tonlamalarının büyüsüne kapılınıyor bir yandan. Atmosfere şiir diliyle katkıda bulunuluyor. Lisa ve Giorgi karakterlerinin kara büyüye karşı neler beklediğini roman vari şekilde anlatıyor film ilk yarım saatinde.  Yüzler,bakışlar,gülüşler filmin bu çeyreğinde anlamını konuşturmasını biliyor. Film ağır ağır ilerlerken hikayeyi şiirsel anlatılarla sunması kimilerini sıkabilir,kimilerine kendini sevdirebilir de. Ağır ağır randevulaştıkları yere nişanlıyor bizi film. Önce bir karaktere,sonra diğer karakterin dilini konuşturarak veriyor.

“ Sevdiğin zaman böyle olur,endişelenirsin “ cümlesini de sonrasında ekliyor. Filmin hikayesinde Lisa ve Giorgi karakteri hikayenin kahramanları olsalar da hikayenin bütünlüğünde çok fazla görülmüyorlar. Yaptıkları işler;kendilerinin etrafında kendilerine iş olanağı sağlayanlar hikayenin içine yediriliyor. Filmin başından itibaren Lisa ve Giorgi birbirine hem uzak,hem yakındır;hikayenin daha sonraki bölümünde ise Giorgi mecburi nedenden ötürü Lisa’nın çalıştığı yerde olacaktır.

Filmin anlatı dili daha çok başlangıçta başlayan Lisa ve Giorgi aşkına ilk başta göz kırparken; ilerleyen bölümlerinde dünya kupası,futbol,köpeklerin dünyası,insanların yüzlerindeki ifadeler üzerine yoğunlaşıyor;filmin içindeki müziklerle de bir sessizlik tufanı oluşturuyor.Giorgi’nin hayatının temelinde Arjantin’e bağlılığı olsa da Arjantin şampiyon olsa dahi, Giorgi bir süreliğine de olsa bunu rafa kaldırdığını hissettiriyordu film.

Filmin başında belki de iki defa Lisa ile çarpışmaları buna işaret olarak gösterebilirdi. Bununla birlikte Arjantin’in dünya kupasından başlayarak çocukların “ Messi “ sevgisine film ayrı parantez açıyor film. Aynı zamanda filmin isminin “ Gökyüzüne Baktığımızda Ne Görüyoruz “ olması sorusu üzerine Messi üzerinden gidecek olursak Alexandre Koberidze bununla ilgili de “Messi de gol attığında gökyüzüne bakar “ yanıtını veriyor. Kısacası herkes gökyüzüne bakar,ama gördüğü başkadır.

Bütün insanlığın gördüğü aynı olamaz sorusu yatar bir yanda filmin genel içeriğinde. Filmin hikayesiyle ilgili cevaplara filmin içinde olan anlatıcı yardımcı oluyor.  Filmde futbola dair yönetmenin gözünden bakıyoruz. Yönetmeninde kendi hayatından yola çıkarsak; kendisi de sinema ve futbol ile ilgili bağlantısı bugüne kadar fazla olmuş. Bunu da filmde paralellik kurmasıyla daha iyi anlıyoruz.

Senaryoya gelecek olursak; Alexandre Koberidze hem yazan,hem yöneten konumunda bu filmde. Senaryoda ilk başta konu “ ilk görüşte aşk “ olarak başlasa da, başladığı gibi devam etmeyerek katmanlı şekilde hikayeye evriliyor.  Futbol ve sinema üzerine paralellik, büyü konusundan başlayıp yıllar sonra şans eseri bir yerde birleşen çift gibi. Oyunculuklara gelirsek; Lisa karakterine can veren “Ani Karseladze” daha önce kısa filmlerinde oynayan bir oyuncu, bu film aynı zamana ilk uzun metrajlı filmi oluyor, Giorgi karakterine can veren  Giorgi Bochorishvili dizilerde oynamış daha sonralarında birkaç filmde oynamış. Filmde de olgun bir karakterde oynasa da, belki de rol ve senaryo gereğinden fazlasıyla etkili bir performansa imza atamıyor. Film adına görüntü yönetmeni  Faras Fesharaki mekanları ve renk tonlamaları, karanlık adına çıkardığı atmosferi fazlasıyla taşıyor.

 Sonuç olarak; Gürcistan/Almanya yapımı ve  hikayesinin özünde “ ilk görüşte aşk “ barındıran “ Gökyüzüne Baktığımızda Ne  Görüyoruz  - Ras vkhedavt, rodesac cas vukurebt”  iki buçuk saat zaman diliminde süresi aza indirgenen bir yapım olabilirmiş dedirten;aynı zamanda hikayenin özünden saparak içinde evrenselliği barındıran pek çok konuya odaklanan bir takım çeşitlendirmeleri yediren bir film oluyor. Belki kült bir olmayı başaramıyor; yüzlerdeki masumluk ifadesini idrak ettiğinizde ve buna yaklaştığınızda neyle karşı karşıya olduğunuzu anlıyorsunuz. Yine de filmin anlatı dilinde,hikayeyi aktarmada bir sıkıntı hissiyatıyla karşı karşıya kalmanız kaçınılmaz oluyor,bir nevi hikayenin temeline inememek ve aslında birden fazla hikayeyi anlatma arzusu içerisinde oluyor. Bir kent portresini iyi çiziyor; şehrin genelinde dolaştırıyor; tutkusal bir yolculuğa doğru adım atıyor.

 

Herkes gökyüzüne bakar,ama her bakan gökyüzünü aynı görmez. Belki de filmin derdi budur.

 

Yönetmenin mütevaziliğinin altında yatan bir cümleyle bitiriyorum

 

“ Kendimi sinemanın ne olduğunu anlamaya  yeni başlayan biri olarak görüyorum” 

( Alexandre Koberidze )

 


Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim 

 

“ Giorgi, arka arkaya birayı ilk kez 18 yaşında içmişti “

 

 

“ sevdiğin zaman böyle olur,endişelenirsin.”


Cem Kurtuluş,2021


01 Ocak 2022

" En Büyük Çatlak İçimizde " Çatlak (2020)

 









Bazı filmlerin girişiyle itibaren başlangıç yaptığı yerlerde “bu hikaye girişi etkili bir anlatım olur“ diye kendi kendinize söylenirsiniz,ya da bunu kendim mi yaparım tam emin değilim.Bazı filmler bunu açıkça ele verir. Hikayenin karakterlerine doğru inişlerse bu çizgide fazlasıyla önem taşır.  Fikret Reyhan’ın “ Çatlak “ filmi yönetmenin tam da dediği g ibi “ en büyük çatlak içimizde “ cümlesinin farklı bir etkisi var,oysa çatlağın pek çok anlamı var dilimizde. “ Çatlamış olan” dan gelip, pek çok anlama gelmesi en olası ihtimaldir. Fikret Reyhan hakkında kısa bilgi vermek gerekirse; kendisi buralara  fizik mühendisliğinden gelip daha sonrasında öğretmenliğe geçiş evresi ve en sonunda hayatı sinemayla kesişiyor.Meraksı durumundan ötürü buralara kadar gelip öğreniyor Fikret Reyhan. Diğer anlamda öğrenmek deyiminden fazlası var.

 Fazla uzatmamak gerekirse; Fikret Reyhan’ın yarattığı “Çatlak“ bir nevi toplumsallıktan kaçamadığımız bir Çatlak.Öncesinde “ Çatlak “  2019 da trafik kazasında hayatını kaybeden gazeteci ve aynı zamanda sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan’a ithaf edilmiş ve kendisinin anısına olduğu üzerine filmin başında not düşülüyor.

Hikayeye dönecek olursak;  İngiltere’de işçi olarak çalıştıktan sonra yakın arkadaşı Ayhan’ı yanına olan Fatih’in hikayesine odaklanıyor Çatlak. Baştan itibaren baba figürüyle karşımıza çıkan,daha olgunluğun sinyallerini veren “Muhittin“ karakteri filmin içinde mesajını da kapalı üstü bazı cümleleler veriyor. “ Bizimkiler dururken Suriyelilere kaptırmayalım burayı “ günümüzün sorunlarına bir mesaj ve bununla beraber “ hizmeti burnunun dibine kadar getirmişsin hala zam gelmiyor   sözü de bir o kadar daha filmin başından itibaren zihnimize yerleşiyor.Daha sonra Fatih ve Cengiz’in de Fatih’in evine başlayan hikaye bir oda hikayesi olarak tek mekanda gerçekleşiyor. “Ölmüyoruz buna da şükür de “ diyen Baba’nın bu söylediği sözün altındaki insanın kıt kanaat geçindiğine dair söylemek istediğini söylüyor film en baştan. Daha sonra film bizi; devamlı Baba’nın konuştuğu karşı tarafın dinlediği;daha sonra ana hikayenin “ borç “ üzerinden ilerlediğini gösteriyor. 

 Borcun talep edilmesi üzerine aile arasındaki çatışmaları da hikayenin derin işleyen diyaloglarıyla yerine getiriyor “ Çatlak” . Çatlak bir nevi aslında bu borç üzerine çatırdamak sözünü anımsatıyor diğer yandan. Filmin dilinin gerçekciliğini, senaryodaki diyaloglar tek mekanda öyle işleniyor ki bir nevi oda sinemasının gereğini yerine getiriyor Fikret Reyhan. Yazının bu bölümünde bunu söylemek erken olsa da ; az olay,bol diyalog istenileni filmin ilk yarısında karşılıyor.

 “ Borç,yiğidin kamçısıdır sözü de bir yandan akıllara gelirken Fatih’in aldığı borç herkesin derdi oluyor. Annesinin dediği “ borç,hepimizin borcu değil mi “ cümlesi de bu noktada bir nevi “ aile “ kavramına değindiriyor. Filmin ilk yarısında erkek karakterlerin gözüktüğü sahnelerden sonra,film bir süre sonra seyrini kadın karakterlere çeviriyor. İğneleyici cümleler sırada oluyor. Filmin ikinci yarısında ailenin yemekte buluşmasıyla başlayan süreçte herkesin kendine göre bir derdi var; ara cümlelerde kendi akrabasını işten çıkarıp ucuz maliyetli işçiyi çalıştıranı da ara cümlelerde konuşturuyor “ Çatlak “  Paranın ve borcun bir nevi aile arasındaki ayrılıklara nasıl yol açacağını, çatışmaların nasıl büyüdüğünü, herkesin birbirini iğneleyerek üste çıkma çabalarını da görüyoruz filmin ikinci yarısında. Filmin dili buna fazlasıyla müsait oluyor.

 Aile meclisinin gencinden,yaşlısından,erkeğinden,kadınına herkesin kendine göre söyleyecek bir sözü oluyor. Çatışmalar sonunda borçlardan geriye kalan “ yalanlar “ kalıyor. Cafer karakterinin “ sizin aranızda ne işim var lan benim”  söylemi de bir o kadar hakikat oluyor bir nevi. Filmin ilk yarısında borcu olan Fatih’in konusu anlatılırken,ikinci yarısında kalan duygu ailenin bu borç üzerinde yaşadığı sarsıntı oluyor.

 Senaryoya değinecek olursak; Fikret Reyhan hem yönetiyor,hem yazıyor. Yazdığı hikayede akış öyle işleniyor ki aile arasındaki çatlaklıkları,çatışmaları,sarsıntıyı ince ince işliyor. “ Borç” kavramının daha fazlasını söylüyor. Tam da Fikret Reyhan röportajda “ En Büyük Çatlak içimizde “ sözünü, bir nevi bu filmiyle uygulamaya geçiriyor. Oyunculuklara gelirsek; yönetmen bütün oyuncuları kullanıyor.Genci,yaşlısı,çocuk karakteri ve yan karakterleri. Muhittin karakterine can veren ve baba figürüyle daha çok diyaloglarda gözüken Hakan Salınmış müthiş bir performansa imza atıyor,bunun yanında çok rol almasa da Cafer karakterine can veren  Giray Altınok;anlık tepkileri,öfkeleri,devamlı kendisine laf söylenmesine karşı verdiği refleksler film adına ayrı etkili.Filmin diğer önemli noktalarından biri “ Sarı Sıcak “ filminde de kendisiyle çalışan Fikret Reyhan’ın bu filmde de görüntü yönetmeni olarak Marton Miklauzic ile çalışması bir o kadar klaslığı gösteriyor.

 Sonuç olarak; “ Çatlak “ Fikret Reyhan’ın içimizdeki çatlaklara,çatışma yoluyla gitmesini sallayan hikayenin nasıl anlatılması gerektiğine dair  tek mekana başarılı bir şekilde yansıyan ve izlediğinizde ikinci defa izlenmeyi hak eden yapımlar arasını yerini alıyor. Şu da var ki; başarılı senaryo kadar bir hikayeyi nasıl anlattığın daha da önemli olduğunu Fikret Reyhan fazlasıyla gösteriyor.

 Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim;

 “ takım bu haldeyken FENER’e iddaa oynuyorsun helal sana. “

 "tek dertleri işte eşşek gibi çalışıp para biriktirmek “ 

 

 “ bizimkiler dururken Suriyelilere kaptırmayalım burayı”

“ hizmeti burnunun dibine kadar getirmişsin hala zam gelmiş diyor “

 “ cengiz sen ne iş yapıyorsun

Öğretmenim ben

En kıyak meslek seninki hee. Sırtını devlet babaya dayamışsın mis “

“ dünya yansın maaş her ay cepte “


Cem Kurtuluş,2021


11 Haziran 2015

Bende Öğrendim Artık Bu Düzende Yaşamanın Sırrını: Asiye Nasıl Kurtulur ( 1973 & 1986)



















Her dönemin kendine has bir özelliği vardır.  Bu dönemler siyasi, ekonomik ve benzeri şekilde kategorize edilebilir. Bu açıdan düşünecek olursak Yeşilçam dönemine  ayrı parantez açmaz gerekir. Yeşilçam'da bu dönemler kendi içinde dönemlere ayrıldı.  Seks Furyası, Fantastik filmler, Kovboy filmleri vs…

 Mevzu bahis konumuz dönemine damga vuran, kimlik bunalımı gibi sorunlarına yön veren iki versiyonuyla görücüye çıkan “ Asiye Nasıl Kurtulur “ filmi.  “ Asiye Nasıl Kurtulur “ Vasıf Öngören tarafından 1969 yılında yazıldı, bu oyun daha sonrasında  1970 yılında Vasıf Öngören rejisi ile Ankara Birliği Sahnesinde görücüye çıktı. Filmin iki versiyonu sonrasında beyazperdeye taşındı. Bu iki versiyondan birincisi 1973 yılında Türkan Şoray’ın başını çektiği,  Nejat Saydam Filmi. 

Diğer versiyona geçmeden bu versiyon hakkında birkaç söz söylemek gerekir. 

 1973 yapımı Türkan Şoray’ın başrol oynadığı yapımda  tiyatro havasında değil, film havasında geçiyor her şey. Türkan Şoray o dönemlerin masumane kızları rolünde burada. Annesinin fahişe olduğunu öğrenmesiyle büyük bir yıkım yaşıyor. Filmde her sahne ince ayrıntısına kadar inceleniyor. İlk filmde klasik anlatı kullanılırken, ikincisinde çağdaş anlatıya yer veriliyor. 1973 yapımı “ Asiye Nasıl Kurtulur “ versiyonunda Asiye’nin nereye giderse gitsin yakasının kötülükten kurtulmadığını, her çalıştığı yerde erkekler tarafından tacize uğradığını, bu namussuz hayatta  namuslu yaşama çabasını izliyoruz.  

 Filmin en hüzünlü sahnelerinden biri; kimsesi kalmayan Asiye’nin bir delikanlıyla nişanlandığı sahnede, nişanlısının ailesinin Asiye’nin annesinin fahişe olduğunu öğrenmesiyle Asiye saf bir kız olmasına rağmen Annesinin bedelini kendi ödüyor. Suçu olmamasına rağmen annesinin fahişe olmasından dolayı suçlu yine kendisi oluyor. Bu saatten sonra ne kalacak bir yeri oluyor, ne de gidecek kimsesi. En son çare olarak Asiye, kurtuluşu eski öğretmenin evine giderken arıyor. Asiye bu defa bu evde paylaşmayı, sevmeyi, iyi insanların bu dünyada halen olduğunu düşünüyor, ama aralarında güzel bir yuva hasretini gördüğü delikanlının bir süre sonra evli olduğunu öğrenci yine yıkıma uğruyor ve sonra birbirini seven iki genç hapse mahkum oluyor.  Film boyunca hep darbe yiyor, namuslu yaşıyor. Kendisine dokundurtmuyor, kendisine tehlikeli olacağını düşündüklerinden kaçıyor.


 Yönetmen bu filminde namuslu bir kadının namusuna nasıl düşkün olduğunu gösteriyor seyirciye. Hapiste bir süre kalan Asiye’nin hayatı içerde kendisini kollayan “ dışarıya çıkınca bana gel “ diyen kadın tarafından yeniden bozguna uğruyor. Bu da Yeşilçam sinemasının karakteristik özelliklerinden biri olarak yansıtılıyor bize.  Asiye hep kaçmak zorunda bırakılıyor. Kadınları pazarlayan bu kadının tuzağına düşen Asiye’nin bu tuzaktan kurtulması uzun zaman alıyor.  Hastanedeki hayat kadınları gibi olmadığını, muayene esnasında döktüğü gözyaşlarıyla ne kadar masum olduğunu görüyoruz Asiye’nin, sonra yine Fuhuşla mücadeleden gelmiş bir kadınla tanışıyor, inanıyor ama yine darbe yiyor.  Çünkü bütün umutları yok oluyor.  Ne kadar kaçsa da Asiye yine kurtulamıyor beladan, bela peşini bırakmıyor.   Filmin finaline doğru sevdiği delikanlı Asiye’yi günlerdir arayıp sonunda bulsa da Asiye, kendini namussuzluğa bulaştıran Kara Mustafa’ya faturayı kesiyor, sonunda elinde bıçağıyla polise teslim oluyor.   

Oyunculuk adına Türkan Şoray’ın  ne kadar drama yaşattığını çıplak gözlerle izliyoruz film boyunca. Masumane rolünü öyle etkileyici oynuyor ki kelimeler kıfayetsiz kalıyor kendisi karşısında.  Orçun Sonat’ta filmde Türkan Şoray’a başarılı bir şekilde eşlik ediyor hiç sırıtmıyor bu rolde, hatta bunun üstesinden fazlasıyla geldiğini söylemek gerekir.

 











Asiye Nasıl Kurtulur’un 1986’da çekilen versiyonunda  hayata kötü başlayan bir kadının nasıl ayakta kaldığı anlatılıyor. Kabataslak konuya girmek gerekirse; filmin başlarından itibaren karşımıza çıkan Nazlı’nın hikayesi filmin ilerleyen zamanlarında Asiye’nin hayatına dönüşüyor, çünkü Asiye’nin nasıl kurtulacağı bu oyun sonucu belli olacaktır. Filmin bu versiyonu Bir tiyatro sahnesinde oynanan oyun olarak gösteriliyor  bize.  Bütün oyuncular yerlerini alıyor. 

 

Kötü kadınlar, kötü erkekler, pezevenkler, bu bataklıktan Asiye’leri kurtarmak için görevlendirilenler burada var. Var olan sistemden kurtulmanın bir yolu olmadığını söylüyor film, hatta bu sistemden kurtulmanın tek yolunun  bu sistemle devam etmek olduğunu söylüyor. 80'lerin seks furyası olduğu zamanlar olduğunu düşünürsek Asiye Nasıl Kurtulur'un 1986 versiyonu 80'ler atmosferini yansıtıyor. Fuhuş batağında olan Asiye'yi müzikal açıdan  şu sözlerle anlatıyor film

 

“ Biz aşk satarız, sermayedir etimiz.

Biz aşk satarız, emeğimiz terimiz.

Artık aşk paradır,

Gönlümüzde yaradır,

Alnımızda karadır,

BİZİM GİBİLER İÇİN.

Biz et satarız.’’

 Anlatıcı olarak Ali Poyrazoğlu Ve Nuran Aktar anlatıyor bu filmi bize. Çünkü Asiye’nin hayatı böyle şeklini alıyor. Filmin 1973 versiyonunda Türkan Şoray üzerinden anlatılan film bu versiyonunda tek bir kişi ağzından anlatılmıyor, yardımcı oyunculara da yer veriyor. Müjde Ar, Ali Poyrazoğlu, Hümeyra Akbay’ın  başrol oynayan filmde en az onlar kadar yan rolde oynayan oyuncular muhteşem bir performans sergiliyor.  Diyaloglar, müzikler, film içindeki danslar filmin puanını daha da yükseklere çıkartmayı başarıyor.  Filmde eksiklikler de yerini koruyor. 

 İlk filmde Asiye’nin ne tür zorluklarla karşılaştığına dair daha çok yer veriliyor, ama ikinci filmde Asiye’nin hayatı bir oyun üzerinden anlatıldığı için fazla düşünülmüş olabilir. Filmin ilk versiyonunda Asiye namusunu koruyup namusuna leke sürmeye çalışan Kara Mustafa’yı öldürüp hapse girerken, ikinci filminde Asiye bu hayattan nasıl kurtulacak diye soru yöneltiliyor, bu soru yöneltilirken Asiye bu hayattan kurtulmak isterken zengin bir adamın paralarına çöküyor. İki Asiye arasındaki fark burada belli oluyor.

 İki filmde de “ Kara Mustafa” karakterini oynayanlar arasında ben tercihimi  Yaman Okay tarafından kullandım. Hikmet Taşdemir’den daha iyi oyunculuk sergilediğini, diyaloglarla ve  mimikleriyle tam kabadayı rolüne yakıştığını söylemek yanlış olmaz. İki film arasında farklılıklar bulmamız kaçınılmaz oluyor. Oyuncu farkı, müzik farkı, diyalog farkı vs sıralayabiliriz.  Düzene dair bir çok şey sıralıyor, filmin ilk versiyonu değil de Atıf Yılmaz imzalı ikinci versiyonu politikliğini daha çok konuşturuyor. Yazımı bitirmeden film adına düzenle ilgili birkaç sözünün olduğunu şu sözlerle haykırıyor film.  

 “ Bende kurtuldum işte. Bende öğrendim artık bu düzende yaşamanın sırrını, karınların nasıl doyduğunu, sırtların nasıl pekleştirildiğini, yarın korkusu olmadan kimlerin  yaşayabildiğini nasıl yaşayabildiğini biliyorum artık. Bu düzende yaşamanın sırrı. Davrananı yok edin, direneni gebertin. Ezin, vurun,öldürün devam etsin bu hayat. Bende kurtuldum işte. Bende öğrendim artık nereden geldiğini değirmenin suyunun, nerelere para yatırmak gerektiğini, ve bir seferde kolay yoldan bilmem şu kadar paranın nasıl kimlerin cebine girdiğini biliyorum artık. Bu düzende yaşamanın sırrı.” 

Cem Kurtuluş, 2015

25 Şubat 2015

Birdman (Cahilliğin Umulmayan Erdemi) (2014)



















Bazı sinema yorumlarında, bazı filmlerin sinemada izlenince seyircide bıraktığı etkinin daha farklı olduğunu söylenir. Bu her ne kadar tercih meselesi olsa da böyle söylenmesinin altında yatan bir gerçeklik var. Sinema ile internette izlediğimiz filmlerin bizde bıraktığı etki bu açıdan farklılık gösterebiliyor. 2014 senesinde iki film öne çıkmıştı. Bunlardan biri 12 yıl gibi sürede çekilen “ Boyhood” diğeri Birdman idi. Bu iki filmden biri önce girdi vizyona, diğeri daha sonra yerini aldı.

“ Birdman “ (Atmaca), Eskiden Birdman adlı  süper kahramanı canlandıran Riggan Thomson ’un New York’ta bir oyun çıkarmasını anlatıyor. Bu oyunda Kahramanımız Riggan’ıneski şöhretine yeniden kavuşmak için Broadway’de Raymond Carver tarafından yazılmış “ What We Talk About When We Talk About Love”  adındaki kısa hikayesinin tiyatro uyarlamasını sergilemeye karar vermesiyle  film başka bir boyuta geçiyor.

Kahramanımız Riggan’ın  provalarda iş kazası yerine kovduğu karakterin yerine  Mike adında başka bir karakter geliyor. Riggan tekrardan eskisi gibi iyi iş çıkartmak için yapıyor bunları. Bir Hollywood starının tekrardan kavuşmak istediği ünü anlatıyor film, bu ünü anlatırken Kahramanımız Riggan’e bir ses onu yönlendiriyor. Ne yapması gerektiğini ona o ses söylüyor.

Filmde her türlü karaktere rastlamak mümkün. Baba problemi olan sorunlu bir kız, kendini tiyatroda kanıtlamaya çalışan eski bir Hollywood starı, kendini sahne dışında özgür hissetmeyen bir tiyatrocu, Tiyatro izlemeden izlemediği tiyatroyu yerin dibine sokan eleştirmen…

 “ Birdman”   birkaç sahneyi saymazsak  tiyatro kulisinde gerçekleşiyor.  Kapalı mekandan çıkılmayan, bütün oyuncuların çabalarını sarf ettiği bir kulis tarafından yönetiliyoruz filmin çoğu sahnesinde. Bu sahnelerde Edward Norton ve Michael Keaton filme sınıf atlatmayı başarıyorlar. Her ne kadar Michael Keaton gerçek bir kahraman sıfatıyla karşımıza çıksa da , Edward Norton’ da kendisinden aşağı kalmıyor, iyi bir ikili oluyorlar. Bunun yanında  Michael Keaton’un kızını oynayan Emma Stone’u (Sam)   ve Riggan Thomson’un işlerini üstlenen menajer rolüyle karşımıza çıkan  Zach Galifianakis   film boyunca başarılı buldum.

Michael Keaton Birdman  filminin teklifi kendisine geldiğinde şu ifadelere yer veriyor;

 Alejandro ile 2012 yılında bir yemekte karşılaşmıştık. Bana filmden bahsetmişti. Senaryosu hazırlık aşamasındaydı. Ne kadar güzel bir konu dedim. Bayılmıştım, bir an için aklımdan, ‘keşke beni çağırsa ve rol için görüşse’ diye geçirdim. 63 yaşındayım, ve dedim ki ‘benim gibi bir adamı bu filmde oynatıp ne yapsın?’. Bütün bunları kafamdan tam 11 saniyede geçirdim ve Gonzalez bana, “Birdman sen olur musun?” dedi. Bu orijinal hikayede kim olmak istemez ki. Çok riskli bir işe giriştiğimin farkındaydım.”

Gişe filmlerine ve  seyircilerine söyleyecek bir çok şeyi var  Birdman’in. Ayrıca oturduğu yerden ahkam kesen, sadece eleştirmek için eleştiren eleştirmenlere de ayar vermeyi unutmuyor Birdman.  Popülerite konusunda “Her zaman biz olacağız kardeşim! Popülarite, prestijin kıçı kırık kuzenidir kardeşim!” repliği hafızamızda yerini koruyor.

Özellikle eleştirmenler konusunda daha ağır ifadeler kullanılması şaşırtmazdı beni, çünkü filmi, tiyatroyu ya da başka şeyleri izlemeden yorum yapmakla, bir sanatçının sahnede verdiği emek arasında çok fark olduğunun da altını çiziyor Birdman.

Ayrıca sosyal medya  (Twitter,facebook) konusuna  değinmeyi unutmuyor, Ve Birdman’i ayıran diğer özelliklerden biri  tek planda çekilmesi. Bu açıdan zor bir işe imza atıyor Birdman, çünkü bir hata yapıldığı takdirde bütün işin çöpe atılmama ihtimalini kim söyleyebilir? İşte filmi izlerken seyirci bu zorluklarla karşılaşıyor.

Film sırasında  günümüz popüler sinemasında ikonların ismini filmin başlarından itibaren duyuyoruz. Iron Man Ve Justin Bieber göndermeleri komikti.  Filmde bir sistem eleştirisi olduğu bariz belli oluyor. Oturdukları yerden izlemediği filmleri yerin dibine sokan eleştirmenler her türlü ayarı yiyor filmden. Oscar ödüllerinin benim için önemi olmasa da en iyi film ödülünün  Birdman’e gittiğinin, en iyi yönetmenin   Alexjandro Gonzalez Inarritu   olduğunu, olduğunu, en iyi görüntü yönetmeninin Emmanuel Lubezki) altını çizmek gerekir. Bu ne kadar önemli bilmiyorum ama özellikle Emmanuel Lubezki’nin görüntü yönetmenliğindeki başarısını ileride tekrarlayacağı kimseyi şaşırtmaz. 

Sonuç olarak ; Üstünde ne kadar konuşursak konuşalım, bizim konuştuklarımızın öneminin olmayacağı bir film olarak karşımıza çıkan   “ Birdman “  ile İnarritu sözü olduğunu, sözsüz kalmayacağını kanıtlıyor. Bunu kanıtlarken popüler kültüre ayarı veriyor, genel sistem eleştirisi getiriyor.  Başka bir yönetmen olsaydı bu işin üstesinden gelir miydi bilmiyorum ama Inarritu bu işin üstesinden gelmeyi fazlasıyla  başarmış.


Vizyon Tarihi: 27 Şubat 2015
Süresi: 119 dakika
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Oyuncular: Michael Keaton, Zach Galifianakis, Edward Norton
Ülke: ABD
Yapım Yılı: 2014



 Cem Kurtuluş, Şubat 2015

23 Şubat 2015

Kara Kentin Çocukları (1999)












90’lar,  leş ortamlar, karanlık Beyoğlu sokakları, underground ruh, amatörlük.. 

90’lar deyince birçoğumuzun aklına yeraltı kuşağına seslenen karanlık ortamlarda çekilen, ağız dolusu küfürlerin edildiği, samimiyetin ön planda olduğu filmler  gelir. Çoğu filmden kendimize dair bir şeyler buluruz, kolay kolay sansür uygulandığı görülmemiştir bu tür filmlerde, hepsi nerdeyse dar bütçelerle çekilmiştir.  Mevzu bahis konumuz  “ Kara Kentin Çocukları “ adlı yeraltı kuşağına seslenen film.

 Film  Kara Kentin Piçleri ismiyle çekilmiş sonrasında bazı sıkıntılar göz önünde bulundurulup Kara Kentin Çocukları olarak değiştirilmiş.  90’larda Beyoğlu sokaklarında hippi olarak takılan, içip, hiçbir halta yaramayan, ahlak kurallarını hiçe sayan  bir arkadaş grubunu  ele alan “ Kara Kentin Çocukları “ 90’lar atmosferini filmin başından itibaren seyirciye yaşatıyor. Çoğu zaman oyunculuklar sınıfta kalsa da,  90’ların Beyoğlu/Cihangir taraflarında takılan Mine Ve Kürşat’ın aykırı arkadaş grubuna filmin başından itibaren tanıklık ediyoruz.

Mine Ve Kürşat’ın birbirlerini sevmesi sonucu makaradan da olsa evleniyor, arkadaş grubu da bu iki çifti yalnız  bırakmıyor. Aralarında birçok mevzu dönüyor, alkoller ve cigaralar içiliyor, kafalarına göre takılıyor bu arkadaş grubu. Kimseyi siklemiyorlar sözü dönemin o underground, leş kokan ortamlarını bize anımsatıyor. 

Mevzular birden el değiştiriyor, evli olan çiftin evine askerler tarafından baskın yapılıyor Kürşat askere alınıyor, kız da hayatını tek başına sürdürmek zorunda kalıyor. Bu zorlu zamanlarda birçok şey geliyor başına. Beyoğlu sokaklarına tecavüze uğrayan kadınların başına ne geliyorsa Mine’nin başına da o geliyor. Sarkıntılık eden erkekler çoğalıyor. Filmin kahramanlarından biri sapık rolüyle karşımıza çıkan Peker Açıkalın. Psikopat rolünün anasını ağlatıyor, seyircide iz bırakıyor, Mine rolünü oynayan Nilüfer Açıkalın da başarılı performans sergiliyor.


90’ların o underground ortamlarında erotik bazlı yayın yapan kuşağı selamlıyor aynı zamanda film. Yeraltı özgür Tv radyosuna kayıyor bir müddet sonra her şey. Televizyon; manyakların, gaylerin, sapıkların, ve orospuların televizyonu “ olarak sesleniyor dinleyicisine. Mine de bu televizyonun hastası oluyor. Sapık özgür karakteri Mine’yi kendi evinde izliyor, yavaş yavaş Mine’yi bu televizyon ortamına sokmaya çalışıyor, bunu ileriki zamanlarında başarıyor.  Filmde çok uzun süre olmasa da Ogün Şanlısoy’u görüyoruz. Fazla gözükmese de ona da ufak bir rol biçilmiş, sırıtmıyor oynadığı rol boyunca.

 Filmde komşu karakterleri olmasa da olurmuş dedirtiyor, ama o sahnelerde cigara ve alkol içip komşunun kızına sarkma sahneleri film adına başarılı şekilde yansıtılmış. Orhan Oğuz bu filmi  parası olmadan çekimlere başlıyor, 90’lar ortamının en önemli karakteristik özelliklerinden biri bu. Parası olmadığı halde amatör şekilde çekilen filmlerin sayısı az değil.  Dönem içinde film için oyuncuların para talep etmediğini söylüyor Orhan Oğuz.  Beyoğlu’nun arka sokaklarını, o ortamları dönen işleri izledim diyor aynı zamanda Orhan Oğuz, filmi de böyle yaratmış. Filmin ilerleyişleri, kurgu bozuklukları, oyunculukları  izleyenlerin pek umrumda mı bilmiyorum ama filmi bunlardan ayrı tutarsanız izlemeniz daha da kolaylaşır. 

 Sonuç olarak “ Kara Kentin Piçleri “ olarak çekilmesi planlanan ama bu isimden sıkıntıya düşecek bir film olan  “ Kara Kentin Çocukları “  sert, karanlık Beyoğlu sokaklarını selamlayan, ahlak kurallarını hiçe sayan, dönemin underground ruhuna sahip çıkmış bir yapım. 

Filmin Adı: Kara Kentin Piçleri ( Kara Kentin Çocukları)
Film Süresi: 110 Dakika 
Yönetmen: Orhan Oğuz
Senaryo : Orhan Oğuz
Yapımcı: Orhan Oğuz
Görüntü Yönetmeni: Orhan Oğuz
Oyuncular: Peker Açıkalın, Nilüfer Açıkalın, Toprak Sergen, Mehmet Esen, Uğur Çavuşoğlu, Alp Yurdakul, Ogün Şanlısoy 


Cem Kurtuluş, 2015

19 Ocak 2015

Dostluk Engel Tanımaz: Can Dostum - The Intouchables (2011)


















“ Benim asıl engelim tekerlekli sandalyeye sahip olmam değil, onsuz sahip olmam…”   The Intouchables

Bazı filmleri izlerken içinde gerçeklik ararız, bu gerçeklik karşısında  konuşmak anlamsız olur. Çünkü film gerçekliğin ötesinde seyirciye hem güldürüp, hem dramı yaşatıyorsa o film adına çok ders çıkarabiliriz. Fransız sinemasının gerçek hikayeye dayanan, hem dramı yaşatıp hem de güldürmeyi başaran yapımlarından biri “ The Intouchables “ hapishaneden çıkan bir siyahi ile zengin ve üst tabakada yaşayan felç hastası bir adamı konu alıyor.  

Can Dostum’un ilk sahnesi lüks bir arabanın içinde banliyö delikanlısı Driss’in hız yapması, sınırları zorlaması ve bu sınırları zorlamasıyla polislerin arkalarına takılmasıyla karşımıza çıkıyor, sonradan ikisi için bunun eğlence olduğunu anlıyoruz, sonrasında film başa sarıyor, hikayeyi baştan anlatmaya odaklanıyor. Filmin başından itibaren Aristokrat ve zengin bir adam olan Philippe’nin yamaç paraşütü yaparken geçirdiği felç sonucu hikayesine odaklanıyoruz.

Hikaye;  banliyö delikanlısı, hapishaneden çıkan Driss sosyal yardım almak için Philippe ile görüşmesiyle boyut değiştiriyor. Bu zaman diliminden sonra iki zıt adamın sıradışı dostluğuna tanıklık ediyoruz.  Bu dostlukta bir çok şey var, Driss rolünü oynayan Omar Sy espirileriyle, Amerikan vari hareketleriyle dikkat çekiyor, Philippe’nin hayatı Driss’i tanıdıktan sonra değişiyor. Her şeyleri zıt olan iki adamın tek ortak noktası arkadaşlık bağları, birbirine güvenmeleri ve sadık olmaları… Bu arkadaşlıkta evine dönmek zorunda olmasından dolayı Philippe'in yaşadığı hayal kırıklığı kameraya yansıyor.

 İki zıt adamın sıradışı dostluğunu anlatan “ Can Dostum” hem güldürüyor, hem de filmin içinde bulunduğu dramı yaşatmayı başarıyor. 2 saat boyunca film seyirciyi sıkmıyor, özellikle Omay Sy espirileriyle filmin kahramanı olduğunu kanıtlıyor. Bunun yanında Omay Sy bu filmdeki performansıyla en iyi oyuncu ödülü sahibini alıyor. Can Dostum’un Fransa’da çekilmiş en yüksek hasılata sahip olan  filmlerden biri olduğunun da  altını çizmek gerekir. Filmde eksiklik olarak göze çarpan Paris sokaklarında dolaşamıyor oluşumuz oluyor.  Eyfel kulesini görememek “ Gerçekten bu bir Fransız filmi mi “ dedirtiyor. Filmin finali bir arkadaşın bir arkadaşa yaptığı kıyak olarak bitiyor.

Sonuç olarak: filmin yönetmenleri Olivier Nakache ve Eric Toledano’nun bize sunduğu “ Can Dostum “ gerçekliğe dayanan bir hikayeyi hem güldürerek, hem de içine dram ekleyerek anlatıyor, bunun yanında  müzikler ve oyunculuklar filme damgasını vuruyor!

Vizyon Tarihi: 11 Mayıs 2012
Yapımı : 2011 – Fransa
Tür : Biyografi ,  Dram ,  Komedi
Süre: 112 Dak.
Yönetmen : Olivier Nakache,  Eric Toledano
Oyuncular : Omar Sy ,  François Cluzet ,  Anne Le Ny ,  Alba Gaïa Kraghede Bellugi ,  Audrey Fleurot
Senaryo : Eric Toledano ,  Olivier Nakache

Hasılat:  426.588.510

Cem Kurtuluş, 2015

14 Ocak 2015

Davul Çalmak İstiyorsan Ellerini Kanatmalısın : Whiplash (2014)


















Davul çalmayı  seviyorsunuz ve ilerde bir grupta çalarken sonrasında kendinizden söz edilmesini istiyorsunuz. Elleriniz kanıyor, trafik kazası geçiriyor, ailenizden destek almıyor ve sınırları zorlamak istiyorsunuz. “ Whiplash “  adlı uzun metrajlı filmini çekmeden önce  kısa film çekip  çekip  Sundance Film Festivali’nde  ödül kazanan “ Whiplash “  2014 yılının   Film Ekiminin gözdelerinden ve  29 yaşında Damien Chazelle adında genç bir yönetmenin elinden çıkan bir film.   

 Filmin yönetmeni Damien Chazelle bu filmi çekebilmek için pek çok sıkıntı çekiyor, ilk önce para bulamadığı için  bu filmin kısa filmini çekiyor. Kısa filmde  Miles Teller yer almıyor. Filmin çekimleri 19 gün sürdü, 19 gün süre bir film için az bir süre. Filmde yaşanılanlar gerçekten de yapılıyor. Milles Teller’in  davul çalarken ellerinin kanaması çekimler sırasında  olmuştur. Tekrardan filme dönecek olursak; “ Whiplash“  New York'ta dünyanın en iyi müzik okullarından birinde davul (bateri) eğitimi alan Andrew'un (Miles Teller) hikayesini ele alıyor. 

 “ Whiplash “ Andrew’un davul çalmak için girdiği odada  Okulda orkestra çalıştıran tecrübeli öğretmen Fletcher’in Andrew’i keşfetmesiyle başlıyor. Çalışkan isimleri bünyesine katan, ilk zamanlarda iyi izlenim veren Fletcher daha sonralarında bir şeytana dönüşüyor. Filmin ilk yarım saatinde inandığı şeyler uğruna neleri yapabileceğini gösteren genç bir çocuğun dramını çıplak gözlerle izletiyor seyirciye.  

 Tecrübeli öğretmen Fletcher’in ağzı bozuk, küfürbaz, öğrencilerini bu meslekten bunaltan bir kişiliğe sahip olduğuna tanıklık ediyoruz, ama bu küfürbaz hareketleri Andrew üzerinde o kadar etkili olmuyor. Andrew ne kadar baskı hissetse de üstünde inandığı uğruna nelerden vazgeçebileceğini gösteriyor seyirciye, ailesinin desteğini görememesine rağmen azimle çalışıyor.

 Filmde caz müzik üzerinden konuya dalmak istense de asıl mesele öğretmen-öğrenci ilişkisi ve öğretmenin öğrenci üzerinde uyguladığı sert metodlar. Andrew’ın pes etmesi için tecrübeli öğretmen bir çok yol deniyor, Andrew’i kendisinden nefret etmesini sağlıyor. Öğretmen gerçek yeteneği ortaya çıkarmak için öğrencilerini en iyisini yapmalarını istiyor, uyguladığı yöntemde de buna inanıyor.

 Eğer sınırları zorlarsanız her şeyin üstesinden gelebilirsiniz mesajı veriyor “ Whiplash “ bu mesajı verirken çoğu sahnede Andrew’in azimle çalışarak,parmaklarını kanatarak nasıl sınırı zorladığını seyirciye gösteriyor. Karakterimiz Andrew en usta davulcu olabilmek için bütün sınırları zorluyor. Elini kanatıyor, daha hızlı çalmak için uğraşıyor, “ Ben usta olmak istiyorum “ deyip kız arkadaşından ayrılıyor, trafik kazası yapmasına rağmen gideceği yarışmaya yetişmeye çalışıyor,  ailesi destek olmamasına rağmen inandığı yoldan gidiyor.

 Filmin ikinci yarısında Andrew, davul ile bir yarış içine giriyor, davulu kendi yönlendiriyor, sonunda Andrew “ Azimle çalışırsanız en yetenekli siz olabilirsiniz “ dedirtiyor seyirciye.  Kendi kurallarını kendi koyuyor, öğretmen Fletcher’in metodları Andrew’e geçiyor.  Andrew Karakterini oynayan  Miles Teller oynadığı süre içinde etkili bir izlenim bırakıyor seyircide. Ayrıca Miles Teller’in bu rolde bu denli etkili oynayabilmesi haftada 3 gün 4 saat aldığı derslerle mümkün olduğunun altını çizmek gerekir, davul sahnelerinde ellerinin kanaması da, tecrübeli öğretmen Fletcher tarafından dayak yemesi de gerçekten yapılmış.

 Sonuç olarak; Bir insanın başarı uğruna ne kadar ileri gidebileceğini ve sınırları zorlayarak yeteneğini ortaya çıkarabileceğini  gösteren   “ Whiplash “ muhteşem kurgusuyla, gerilime tırmandırmasıyla, J.K Simmons Ve Miles Teller’ın etkileyici oyunculuklarıyla azmin zaferini bize yaşatıyor.

 


Altını Çizdiklerim:

“ Arkadaşın var mı Andy
Yok
Niye
Hiçbir yararını görmedim.”

Not: Bir takım bilgiler için yararlandığım Filmegitmedenönce.com'a ayrıca teşekkürler

Yönetmen: Damien Chazelle
Senaryo: Damien Chazelle
Oyuncular: J.K Simmons, Milles Teller, Melissa Benoist
Müzik: Justin Hurwitz
Görüntü Yönetmeni: Sharone Meir
Kurgu: Tom Cross
Süre: 106 Dakika
Ülke: ABD 



Cem Kurtuluş, 2015

10 Aralık 2014

“ Bu savaş! Bunu hissedebiliyor musun? “ FURY (2014)












Savaşların altın kuralı  “ yaşamak için öldürmelisin “ sözüdür. Sen öldürmezsen, o seni öldürür ve seni bok çukuruna yollar. Ne kadar vicdan mahkemesi yapsan da kendi içinde yaşatmak için öldürmek gerçeği hiçbir zaman değişmez savaşlarda. Savaşlarda bu işler böyle yürümüştür. Savaşların kazananı olmadığı gibi;  hayatta kalanı ve toprak altında gömülü olanları vardır. İşte bu savaşın gerçekliğidir. Mevzumuz Savaş, bu savaşsa İkinci Dünya savaşı. Cesetlerin toprak altına gömüldüğü, tankların insanları et parçalarına dönüştürdüğü bir savaş.

İkinci dünya savaşı hakkında bir sürü film çekildi, bir sürü kitap yazıldı ve halen kitaplar yazılmaya, filmler çekilmeye devam ediyor.  “ Fury “  David Ayer’in yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu yazdığı Amerika’lılarla Nazilerin mücadelesini anlatan bir film.  “ Fury” Amerika’dan gelen tank birliğiyle olaya yaklaşıyor.  Filme “ Fury” verilmesinin nedeni Amerikan birliğinin kullandığı Tank.  Türkçe’ye öfke olarak çevrilen Fury filmde de öfke görevi görüyor.  Her şeyden geriye kalan bu Tank oluyor. “ Fury “  adında tankın içinde bulunan 5 Amerikan Askerinin ölümle iç içe olan yaşamları ele alınıyor, ama bunun öncesinde filmi başa sarmak gerekiyor.

 Film, 1945’li yılları anlatan klasik alt metin yazılarıyla açılıyor, Nazilerin savaş için her türlü unsuru kullandığından da dem vuruyor.  Brad Pitt’in  Don Wardaddy' Collier ' rolünde oynadığı “ Fury” filmin başlarından itibaren Almanların, Amerikalıların etrafını saran sözlerle ilerliyor.  Bu sözlerden sonra Norman Ellison’la tanışıyoruz. Norman Ellison acemi, merhamet dolu, hızlı yazı yazma eğitimi alan, orduya yeni katılmış biri. Orduya katılmasından itibaren her şeye şaşıran bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Sanki savaşta değilmiş, oyundaymış gibi bir izlenim yaratıyor.

 Norman Ellison’un merhametli olduğuna  çavuş Collier’in öldürme emri verdiği Nazi için öldüremediğinde tanıklık ediyoruz.  Merhamet duygularından arınamıyor Norman.   Çavuş Collier’in ekibi sayesinde bunu atlatıyor, bunlar olurken bazı arkadaşlarının ölümüne tanıklık ediyor. Bunlara tanıklık ederken daha ekiple yeni tanıştığında Tank’ın içine giren Norman’ın kusma sahnesi de diğer askerlere göre geride olduğunu seyirciye ispatlıyor.

 Film bize Norman Ellison gözünden aktarılıyor. Filmi savaş, yemek sahnesi, ve 5 Amerikan Askerinin ölümle iç içe yaşamaları olarak üç bölüme ayırmak mümkün.  Bu bölümlerde Norman’ın diğer askerlere göre iyimser olduğu bize aktarılıyor. Almanların, Amerikalılara saldırması sonucu her şey yerle bir oluyor, Norman Ellison değer verdiği kız arkadaşını kaybediyor.  Öldüren Nazilere karşı insan öldüremeyen Norman Ellison birden yaşamak için öldürmenin gerekliği savunup, filmin ilerleyen zamanlarında bir kahramana ve ölüm makinesine dönüşüyor.  Filmin finali klasik Amerikan filmlerine benzediğinin altını çizmek gerekir, 5 Amerikan askeri 300 askere karşı eldeki silahları az olsa da kahramanlık yapıyor. Bu sahnesiyle gerçekten uzak bir görüntü çiziyor .

Norman Ellison rolündeki Logan Lerman karakterinin tüm psikolojik unsurlarını etkileyici bir şekilde canlandırıyor. Etkileyici bir şekilde canlandırırken Brad Pitt’ten daha iyi oyunculuk sergilediğiyle ilgili anket yapsak Logan Lerman’ın öne çıkması kimseyi şaşırtmaz. Sonuç olarak David Ayer’in “ Fury “ filmi her ne kadar içinde abartıları barındırsa da Amerikan Sinemasının başarılı savaş filmi örneklerinden. Band Of Brothers veya Er Ryan’ı kurtarmak gibi kıyaslanacak örneklerden değil, ama diyalogları ve aksiyon dolu bir yapım.

Yönetmen: David Ayer
Senaryo: David Ayer
Oyuncular: Brad Pitt, Logan Lerman, Shia Labeouf
Müzik: Steven Price
Görüntü Yönetmeni: Roman Vasyanov
Kurgu: Jay Cassid, Dody Dorn
Süre: 134 Dakika

Ülke: ABD

CEM KURTULUŞ, 2014

24 Kasım 2014

Acı Hissedilmeyi Talep Eder: The Fault In Our Stars (2014)











Bir ilişki yaşıyorsunuz, ilişki süresince ölümcül bir hastalığınız var ve  yine de arzuladığınız şeyleri yapmaktan vazgeçmiyorsunuz.  Her ne kadar ölümcül hastalığınız olsa da bunları yapıyorsunuz. Mevzu bahis konumuz  John Green’in aynı isimli gençlik romanından Josh Boone yönetiminde beyazperdeye uyarlanan filmi  “ The Fault  In Our Stars”  ( Aynı Yıldızın Altında )

“ The Fault In Our Stars “  oksijen tüpü çantasıyla gezen akciğer kanseri genç kız Hazel ile  geçirdiği operasyon sonucu sağ bacağını kaybetmiş Augustus’un hikayesini anlatıyor.  Filmin başlarından itibaren  “ Acıklı hikayeleri nasıl anlatacağımız bize kalmıştır”. Sözüyle film bizi acıya davet ediyor. Kanser hastası olan, ölümcül hastalığını yenemeyeceğine inanan Hazel Grace Lancaster’in  hayatı destek grubunda karşısına çıkan Augustus  Waters ile değişiyor, kendisi için umut oluyor.

Augustus’un eğlenceli ve pozitif bakış açısı bir süre sonra Hazel Grace Lancaster’ı değiştiriyor, böylelikle birbirlerini tamamlıyorlar.  Birbirlerini tanıma süreci kendileri için uzun sürüyor, çünkü karşısında ölüme karşı yenilen Hazel Grace Lancester gerçeği var, bir nevi Hazel Grace için umut Augustus Waters oluyor. Birbirlerini tanıma süreçlerinde iki karakter arasında bilgi alışverişi oluyor, birbirlerine kitap hediye ediyorlar. Augustus Waters’ın Hazel Grace’dan aldığı kitap sonrasında filmin boyutu  kitabın yazarının hikayesine odaklanıyor . Hikayeye odaklanma sürecinde Augustus Waters’ın yazar Peter Van Houten’la mesajlaşarak görüşme ayarlaması Hazel Grace Lancester için tarifi olmayan bir mutluluk oluyor.  

Augustus Waters,  Hazal Grace’ın en büyük hayali olan kitabın yazarı Van Houten ile Amsterdam’a doğru ailesiyle yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuk filmin ikinci bölümünde küstah bir yazarın macerası olarak yansıtılıyor seyirciye.  Peter Van Houten’in hikayeye hiçbir şey katmaması filmin hayal kırıklığıydı, aynı zamanda   Peter Van Houten’i canlandıran Willem Dafoe perde de fazla gözükmemesi film adına eksiklik olarak göze çarpıyor.

 Filmin ilk yarısı Augustus Waters’ın Hazel Grace’dan kitap  ödünç alıp okuduğu kısımda ilerliyor, filmin ilerleyen zamanlarında yönetmen bizi acıya davet ediyor. Bunları yaparken hem güldürüyor, hem üzmeyi başarıyor.  Yazar Peter Van Houten için gittikleri Amsterdam’da gençlerin hayal kırıklığına uğramasının film adına beni de hayal kırıklığına uğrattığını söylemeliyim.  İlk günden beri bu anı bekleyen, kitabın sonunu merak eden gençlerin bu hayal kırıklığı ancak o sahneyle anlaşılabilir.

Amsterdam yolculukları her ne kadar Augustu Waters ve Hazel Grace ikilisi için hayal kırıklığıyla sonuçlansa da onlar için mutluluk verici olan ilişkilerini ileri boyuta taşımaları oluyor.  Amsterdam dönüşlerinde ise iki genç hastadan biri ölüme yaklaşıyor, bu gençlerden biri Augustu Waters. Ölümü arzulayan, ölüm kelimesi ağzından düşmeyen Hazel Grace’ın ölmemesi şaşırtıyor seyirciyi.  Hazal Grace’in Augustu Waters’a okuduğu William Carlos Williams  şiiri  ve Filmin bitimine yakın kilise de Augustu Waters’e ölmeden önce okuduğu mektuplar etkileyici sahneler arasında yerini alıyor.


İki Kanser hastası genci etkili bir şekilde oynayan Shailene Woodley ve Ansel Elgort  film adına iyi bir iş çıkarıyorlar, ama ebeveyn görevi gören karakterler olmak üzere diğer yan karakterler de filmin geri planında kalıyor.  Anne görevini etkileyici biçimde oynadığını düşündüğüm  Laura Dern ‘de filmde rolün hakkını veren karakterlerden. Müziklerin iyi seçildiğinin, filme uyum sağladığını söylemek gerekir. John Green’in The Fault In Out Stars kitabını okumamış olanlar için film seyirciyi etkilemeyi başarırken kitaptan alıntılar sunmayı unutmuyor. Ayrıca  senaryoda katkısı bulunan Scott Neustadter ve  Michael H. Weber ikilisini es geçilmemelidir! 
  
Özetlemek gerekirse;  Drama ve trajik olaylardaki durumu zaman zaman mizahi anlatımla sunan  “ The Fault  In Our Stars”   başrollerde  Shailene Woodley ve Ansel Elgort  ikilisinin müthiş uyum sağladığı yer yer mizah örneği sunan dram yapımlarından. 

 Altını Çizdiklerim:

“ Öyle bir zaman gelecek ki hepimiz bir gün öleceğiz. İnsanların olmadığı zamanlar vardı , insanlık sonrası zamanlar olacak. Kim bilir belki yarın, belki bir milyon yıl sonra.Bu gerçekleştiğinde kimse hatırlanmayacak. Ne Kleopatra, Ne Muhammed Ali, ne Mozart, ne de buradakiler.”

“ Yağmur suyuyla parlamış kırmızı el arabasının
Ne çok şey yığılmış üstüne beyaz tavukların yanında
Ağaçlarının dallarının arasından çıkan gökyüzünün
Ne çok şey yığılmış üstüne
Mavi dudaklı bir çocuğun
Karnında fırlayan borunun
Ne çok şey yığılmış üstüne
Bu evren gözlemleyicisinin ne çok şey yığılmış üstüne”

“ Kanser janrının  en boktan olmayan geleneklerinden biri de  ‘ Son iyi gün ‘ olarak bilinen gelenektir.  Kişinin amansız kötüye  gidişatının birden durduğu  acının bir dakikalığına da olsa  dayanılabilir olduğu zamandır. Tabii ki bunda ki eksi de son iyi gününüzün  son iyi gün olduğunu bilemiyorsunuz.Onu yaşadığınız anda sizin için normal bir gündür. “

“ Acilde size sordukları ilk şeylerden biri de  acınızı bir ile on arasında derecelendirmeniz olur. Bu soruya yüzlerce kez maruz kaldım ve bir keresinde nefesimi toplayamamıştım ve sanki göğsüm cayır cayır yanıyordu. Hemşire acıyı derecelendirmemi istedi. Konuşamasam da dokuz parmağımı kaldırmıştım. Durumum biraz daha iyi olunca hemşire geldi bana ‘ savaşçı ‘ diye hitap etti. ‘ Nereden biliyorum,biliyor musun’ diye sordu. 10’luk bir acıya 9 dedin. Ama doğru değildi. Cesur olduğum için dokuz dememiştim. Dokuzla derecelendirmemin sebebi 10’u sonraya saklıyor olmamdı ve bu da oydu. Büyük, korkunç 10 buydu.”

“ Önemli mi bilmiyorum onun kız arkadaşıydım. Gus’ın evinde şöyle bir söz vardı;  ‘ Gökkusağı istiyorsan ıslanmasını bileceksin’ son günlerinde bile tek kelimesine inanmamıştım. Her zaman gülebilmesini becermişti. Ama önemli değildi. Çünkü doğru şeyin bu olduğunu biliyordum. Cenazelerin ölü için olmadığına karar verdim. Kalanlar içindi. “

Vizyon Tarihi: 27 Haziran 2014
Yapımı: 2014 – ABD
Tür: Dram
Süre: 126 Dak.
Yönetmen: Josh Boone
Oyuncular: Shailene Woodley, Ansel Elgort, Willem Dafoe, Nat Wolff, Laura Dern
Senaryo: Scott Neustadter, Michael H. Weber
Yapımcı: Wyck Godfrey, Marty Bowen


CEM KURTULUŞ