// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Söyleşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Söyleşiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2025

"İmge, Artık İmajlara Dönüştü" Onur Sakarya Röportajı (28.01.2025)


 








-Bir zamanlar sert kıyılardan geçip kırmızı tuborg içerken kırık şairler okunduğu kadar o şiirin sertliğine,bizi ne kadar yamulttuğuna dair hislerimiz bizi duvara toslattırmıştı. Sokağın dilinin kanla başladığı yerde de bazı hissiyatlar devreye girer. 20’li yaşların başlarında da Onur Sakarya, benim için sokağın dilini sertçe ve sahici dille haykıran bir şairdi kendi adıma. Ağdasız, sert, imgeye girmeden bodoslama mevzularından yola çıkan “hayatım neyse, şiirim de o oldu” sözünden yola çıkarak yokuşlar kadar sıkıntılı bir şiiri temsil ediyordu. 20’li yaşlardan sonra, 30’ların ortalarına ulaşıldığında Onur Sakarya ile bu röportaj tarihe not düşsün diyerek kendi adıma mevzuya daldım. 

________________________________________________

 CEM: Klasik bir soru olacak olsa da; aslında insanın kendini tanıması da, kendini aşağı yukarı anlatması da zor bir mesele. Her neyse; burayı kısa kesecek olursam; Onur Sakarya’nın hikâyesi nerde ve nasıl başladı?

Onur Sakarya: Hikâyem ortaokul yıllarına kadar dayanır. Halamın şiirini yürütüp benim şiirim diye sınıfta okumamla başladı. Asıl hikâyeyse, Ankara’da, Feyzi Halıcı ile tanışmam, ki henüz lisedeydim, ve ilk şiirimin Çağrı Dergisi’nde yayımlanmasıyla başladı. Adana’dan Ankara’ya taşınmamız benim için şiirimde milat olmuştur. Esaslı okumalara başladığım zamanlar yani. Henüz reşit olmadığım yıllar. Ankara’da attığım kültürel adımlar. Adana’dan Ankara’ya taşınmak bir ergen için taşradan metropole taşınmak gibi bir şeydi. Aslında ben ve şiirim Ankara’da vücut bulduk. Üniversitede Eskişehir’de ise bu vücuda ruh üfledik. Biraz böyle. Feyzi Halıcı’nın bana en büyük katkısı şiirde ses ve ritm olmuştur tıpkı Attilâ İlhan gibi. Düşünsene lisede aruz falan yazıyordum. Ve yazdığım şiirleri şiir günlerinde okuyordum. Tecrübeler böyle yavaş yavaş oluyor.  

-Kendi gençliğimin ilk dönemlerinde kırmızı tuborg’un ucuz zamanlarında şiirin biraz daha sıkı ve sert olarak keşfettiğim birçok isim vardı. Bu isimlerden biri Onur Sakarya İdi. Bununla birlikte kendimce o bir boksörün sert yumruğunu kendisinin şiirinde hissetmek benim için yeterliydi. Zaten şiir de benim için ağdasız, yalın, duvara toslamak gibi ağır olmalıydı. Pek çok kişi illa ki sormuştur; bütün bunları düşününce aklımda beton gibi sert şiir gelir aklıma. Benim de sorum Onur Sakarya’nın şiirle derdi ne?

Şiirle bir derdim var. Şiir benim için kurtarıcı. Bu olmasaydı muhtemelen delirmiştim ve kıçımı devirip bir odada öylece hiç konuşmadan yatıyordum. Kaldığım akıl hastanelerinde bunu gördüm. Kendini ifade edemeyen ve hiçbir zaman edemeyecek olan adamlar üç beş ilaçla tüm gün yatıyorlar. Ama ben öyle yapmadım. Sadece hastalığımın ilk dönemleri hariç. Bir buçuk yıl tuvaletle odam arasında mekik dokuyordum. Ve sadece acı çekiyordum. 

Bir gün doğruldum ve “ne yapıyorsun lan sen” dedim. İnanın şu anda neredeyse yirmi ilaç içiyorum günde ama ayaktayım. Çalışıyorum. Eşimle oğlumla gayet mutluyum. Buraya gelene kadar çok çabaladım. Çabalamadan olan şeyler uçar. Bu kanun gibidir. Şiir bana eşlik ederek önümü açtı. Şiirle derdim budur. Bana şifa oldu. Beni taşıdı. Ha dersin ki şiir o kadar masum mu? Değil. Çünkü bu bok hem zehir, hem şifa. Hem zehirlenmeden hem de mutluluk kibri edinmeden bir cambaz gibi yürümelisin. İpin üstünde ve sakin. Belki de bilmiyorum. Bu benim yolum. Senin yolun yılanlıktır. Zehir saçmaktır. Ben zehir saçtığımı düşünmüyorum. On sene evvel belki. Ama şimdi denge önemli. Ya da saldır. O senin bileceğin iş.    

- Herkesin sorusu illa ki farklı olacaktır, ama bu memleketin en büyük icraatlarından biri olarak düşündüğüm “Kaburga Zine” ’da bulunmuş birçok insanla birlikte müthiş bir mevzu başlatılmıştı. Onur Sakarya’yı ilk orada tanımasam da, üçüncü sayıda yazdığı “kırmızı tuborg içicisi” hakkında “Ve her şey tam da burada başladı. Üzerine bir sürü söz söylendi, üzerinde bir sürü şey denendi, hatta ırzına geçildi, kurşuna dizildi, diri diri gömüldü, yetmedi mezarına işendi. Ama o bir şekilde kendi yatağını buldu“  sözlerini okuduğumda da gerçekliğin fazlası demiştim kendi kendime.  Burada farklı bir hikâye var demiştim. Bunun olayı nedir?

Burada şiirin ve insan onurunun ya da onurlu insanın ama en çok da onurlu şiirin yolculuğuna gidiyorsun. Ama o bir şekilde yatağını bulur. Buldu. Bu hep böyle olmadı mı? Niçe aklıma geliyor. Bodler aklıma geliyor. Birçok yazar/çizer filozof aklıma geliyor. Bütün bunlar neden erdemle kafayı bozmuş diye sürekli sorular sordum kendime. Bir sürü erdem tarifi. Erdemle ilgili onlarca paragraf şiir filan. En boktan mahallelerde yaşadım. En boktan takılmalardaydım. Terk edilmiş evlerden villalara. Kıçını dolarla silenlerden kıçını taşla silenlere kadar. Farklı gruplarda bulundum. Farklı evlerde uyudum. Neydi bu erdem? Erdem neydi biliyor musun dostum. Günün sonunda erdem yürekti. Yürekteki saf bilgiydi. Yani hiçbir kötülükle karışıp gitmemiş bir davranış biçimi. Şiir de bu muydu? Buydu. Samimiyet yani şiirin ve insanın samimiyeti buradan geliyor. Erdemden. Yürekten. Birtakım kafa karıştırıcı metafordan değil. Dilin erdemle yoğrulması gibi. Diğerleri ne derler bilmem ama ben buna vardım. Ama buna varırken şiire varmadım. Şiir benim bebek halimdi.

- Belki yalpak bir soru olabilir ama yine de haklı bir soru da olabilir. Belki her kuşağın, her dönemin, her çağın farklı bir bitişi var. Sorular bazen değişir ya da değişmez. Şiir; şimdi nerede, savaşıyor mu gibi sorular illa ki bu çağın sorusu olabilir. Sence şiir nerede şimdi?

Tarihsel olarak şiirin ne durumda olduğunu ve bugününü inan bilmiyorum. Bundan elli yıl sonra ne olur onu da bilemem. Fakat çağ hızlı. Çağ hızlandıkça akılla ilgili sorunlar çıkıyor. Nereye varır bilmiyorum. Nerede bilmiyorum. Sadece hissettiğim bir şey var. Şu aralar yazılan şiirden elli yıl sonra kalacaklar olur. Her dönem kendi hitini yaratır. Kendi mitini de yaratır. Bundan eminim. Güzel olacak. Kendi adıma nerede olduğumu biliyorum. Önceden bilmezdim. Şu anda biliyorum. Benim şiirimin üstü sürekli karalansa bile kalacak. Bunu biliyorum. Deneyecekler yok etmeyi ama nakşı yok edemezsin. Zor.

-Şiir meselesinde diğer mevzu belki çok üstünde durulmasa da birincisi; kafiye ile alakalı, ikincisi de imge. Bir şair olarak kafiyeye bakışın nedir?

Kafiye kullandığım ve şiire yedirdiğim bir şey. Eski aruzculardan ve hececilerden olduğum doğrudur. Ses ve ritm buralara kadar dayanır. İlkokulda rap şarkılar yazıyordum sonra sınıfta bu komikli şarkıları okuyordum. Hep beraber gülüyorduk. Komik hececi şiirler yazardım ortaokulda. Gülüşürdük. Hatta alakası yok ama lisede arkası yarın hikâyeler yazardım. Her gün bir bölüm. Sınıfta okurdum ve arkadaşlarım sonrasını merak ederdi. İmge ise; imgeye boğulmuş şiirleri sevmiyorum. İmgeyi kullanmanın da yeri zamanı var. Çorbaya gerek yok. Bir sürü çorbayı karıştırmaktan bahsediyorum. Tek çorba yeter kanımca. Bir de imgeye boğulan şiirin yükseldiği hiçbir dönemde görülmedi. İkinci Yeni bile bunları doğru yerde kullandı. Epik şiirleri sevmiyorum. Bana sahte geliyor. İmge artık imajlara dönüştü. İmajları kullananlar ve bunun hakkını verenler yükseliyor. Parlıyor. Yoksa çorbaların çorbası hep bulunduğu yeri eşelemeye devam ediyor. Bu.  

- Onur Sakarya; Mersin doğumlu ve dönemsel olarak da tam cereyan eden bir dönemde doğuyor. Ahmet Erhan’da tam da döneminin içinden ”Mersin” adını verdiği şiirleriyle de acı bir coğrafyaya eşlik ediyordu. Onur Sakarya’nın şiirinde kan izlerine rastlamak mümkün ve okuduğunuzda hem coğrafya gereği hem de şiir gereği Ahmet Erhan şiirinden bir ceza sahasına giriş mümkün gelmişti bana. Coğrafya, şiir, kelimeler birleşince Ahmet Erhan’ın Onur Sakarya’nın şiirinde bir yeri var mıdır?

Doğrudan değil ama okuduğum şairlerden biri olarak Ahmet Erhan elbet etkilemiştir. Yoksa şiir dili bakımından Ahmet Erhan’la çok farklı bir yerde duruyoruz. O daha yere basıyor. Benim şiirlerim daha büyülü. Daha sihirden geliyor. Ahmet Erhan 80’lerin sonrasından geliyor. Ben 90’ların sonundan ve 2000’lerin soluğundan. Ahmet Ağbiyle sağlığında Facebook üzerinden yazışmıştım. Sohbetlerimiz oldu. Kırılgan ve kibar bir adam olduğunu düşündüm hep. O yüzden tespit yapar ve kırılır. Sürekli bir hüzün dolaşır şiirini. Bende hüzün fondur. Soundtrack’tir. Somutlaşmaz. Ahmet Erhan çok iyi bir şairdir. Mersinlidir. Ben de Mersin doğumluyum ama Adana’da büyüdüm. Onun için sorana Çukurova diyorum. Ya da Adana-Mersin hattı filan diyorum. Yani bu Çukurova’da da bir şey var. Ona inandım en sonunda. Havası mı suyu mu bir şey var gerçekten.  

- Bu memleketin en nitelikli işlerinden biri olarak düşündüğüm hem İngilizce hem Türkçe olarak yayımlanan Subpress’in müthiş işi olarak tanımladığım “Anadolu Ekspresi”:  Yeni Türk Şiiri” adlı külliyat belki de pek çok kimsenin atladığı bir eserdir. Şenol Erdoğan bununla ilgili “Kitapsız Çocuklar” tanımını yapar. Bu dev eserde senin de şiirin var. “Kaptan!/ İnsan bir nefesten ibaret dersin” Kısaca; bu çıkan Anadolu Eksprese Yeni Türk Şiiri külliyatı hakkında orada yazılanlar bir nevi şiirin gerçek dilinin yansımasıdır bana kalırsa. Kitabın arka kapağında yazan; “ Bugüne kadar Övgü, Ödül, ve Kayda Değer kişilerin elinden çıkan değerlendirmelerle kendisine yer edinen “Şiir” in sonuna gelmiş bulunmaktayız” ifadesi de bir kadar bir manifesto niteliğindedir nerden baksak. Kısaca toparlarsam; bu eserle ilgili ne düşünüyorsun?

Ben bu kitabın bir gün tekrar ortaya çıkıp konuşulacağına inanıyorum. Ne zaman olur bilmem ama olacak. Bu girişim içeriğindeki şairler bakımından esaslı sahi bir şiir girişimiydi. Kitap da samimi ve essahtı. Doğruydu. Bir manifestoydu evet. Oldu ve olması gerekendi. Ama bunu bile anlamazlar hiçbir şeyi anlamadıkları gibi. Hoş, ben onları zerre takmıyorum. Taksaydım zaten tökezlerdim bir yerde. Ama bak buradayım. Fakat benim endişem o kitapta bulunan bazı şair arkadaşlarımın durması oldu. Stopa bastılar. Kendi kontaklarını kapattılar. Yapmamak lazım. İnatla gitmek lazım. Lazımdı. Ne olursa olsun şiir dedim. Bu benim yaşamım evet. Ama şiir demek lazım. Sonuna kadar gitmek lazım. Takmadan ve devam ederek. Yine de vakti geldiğinde bu kitap tekrar ortalarda gezecek. Bunu bilin.

- Onur Sakarya külliyatı ve dünyasının en büyük işlerinden biri bana kalırsa “Yancının Aşkı”  işiydi ki kırık bir kuşağın anlayacağı dildendi bu ve herkese göre değildi bana kalırsa.”Korkumu yenmek için karanlığı tükettim, üstüne cigara yaktım, dumanı içime çektim.”  cümleleri de yutulur cinsten değil, harbici kuşağın sözüydü  “Yancının Aşkı”nasıl bir dönemde ortaya çıktı?

Yancının Aşkı, Mersin Demirtaş Mahallesi’nde takılırken doğdu. Yaklaşık bir yıl kadar o mahallede takıldım. İşim yoktu, ailemle kalıyordum, bir geleceğim yoktu, bir umudum yoktu, hastaydım, tedavi oluyordum ve her şey bok gibi gidiyordu. Henüz o mahalleli diziler, rap şarkıları yoktu. Dili kendiliğinden gelişti. Coşkun Ağbi vardı. Soyadını hatırlamıyorum. Tetikçiydi. Hapishaneden yeni çıkmıştı. Onla beraber bir odada oturur müzik dinler sohbet filan ederdik. Öğlen acıkınca işportadan tantuni yerdik. Sanki bana vahiy geldi vallaha billaha. Birden şiir oldular. Ve not defterime döküldüler. İlginçti. Yancının Aşkı kitabının Mahalle bölümü böyle yazıldı. Siyah Ot ve Yakaza, evde kendim çoğalttığım iki fanzin kitap adıydı. Onları da sonuna ekledim ve bu kitap doğdu. Kömür kokusu. Her yerde tek katlı sobalı evler. Yola inmiş is. Mahalleyi kaplayan sis. Kesif bir koku. Soğuk. Elektrikli ısıtıcılar. Soba olmayan odalar. Donuk. Battaniyeler. Kaybolup gitmiş birçok hayat. Bulvarda üç takla attıktan sonra bir daha o mahalleye gitmedim ama anısı kaldı işte. O da bir kitap zaten. Böyleydi.

  -Onur Sakarya’ya aşina olduğum zamandan beri Türkiye’den Sait Faik, Vüs’at O. Bener, Orhan Kemal yakın gördüklerim olmuştu. Bunlar da sahici işlerin peşinde koşanlardı benim için. Bu isimler üzerinden bir değerlendirme yapacak olsaydın; Türkiye’de öykücülüğün gidişatı hakkında ne düşünüyorsun?

Bu isimlerin hepsini okudum. En çok yakın bulduğum Orhan Kemal’dir. Yeni çıkan öyküleriyse dergilerde denk geldikçe okuyorum. Yeni öykücülerle aram da hiç iyi değil gibi. Birkaç kez sosyal medyadan da yazdım. Yeni öyküleri ancak dergilerde görünce takip ediyorum. Doğrusunu istersen çok da umurumda değil. Kendi adıma denemelerim oldu. Ama onlara öykü diyemem metin diyebilirim. Benimkiler de genelde kısa ve öz. Bilmiyorum. Öykü, şiir ve romanın yanında çok sihirli etkiler yaratmıyor bende. Kısaca öykünün gidişatı umarım iyi olur. Ne diyebilirim ki.  

-Şiir, Öykü haricinde sormak istediğim bir diğer soru aslında Onur Sakarya’nın çevirmen oluşu. Subpress aracılığıyla Muhammed Ali şiirleri, Richard Sıken ve bununla beraber pek çok önemli işler çevirdi. Bana kalırsa şiirin çevrilme durumu en zor hadiselerden biri. Bu konuda da şiirin çevirebilirliğine katkı sağlayan bir “Ahmet Cemal” ve Cevat Çapan gerçeği var Türkiye’de.  Onur Sakarya şiirin çevrilebilir ya da çevrilmeyebilir meselesine nasıl bakıyor?

 Aslında “çevirme” demiyorum ona. Türkçeleştirmek diyorum. Direkt çeviremezsin zaten. Kültürel normlar ve farklar buna izin vermez. Her dilin kendine ait özel ve yıkılamaz bir dünyası var. Birebir çevirmek imkânsız. Türkçeleştirirsen bak o olur. En azından Türkçeye en yakın bu dersin. O ruhu vermeye çalıştım filan dersin. Ben öyle diyorum sen de biliyorsun zaten. Birebir çevirmeye kalkarsan da Google Translate oluyor. Komik duruyor. Bayağıdır çeviri işi almadım elime. Neredeyse dili unutacağım. Ama çevirdiğim zamanlar hep şunu diyorum kendime. Türkçede nasıl olurdu? Nasıl işlenirdi bu dize? Bu soruyla gidiyorum ama Can Yücel kadar değil. Bir yandan da diyorum ki kendi kültürel formunu kaybetmemeli. Bu başlı başına bir iş. Zor bir süreç. Özellikle de şiir. Yoksa düzyazı daha kolay. Şiirde pencereyi genişletmen lazım. Bakıp işlemen lazım. Bunlar hep belirleyici etkenler.  

- Son olarak Onur Sakarya’nın başka projeleri var mıdır ve son sözleri alalım?

Şu aralar bitmiş ve yayımlanmayı bekleyen “Gökada” dosyam var. Şiir. Başka bir projem yok. Kafayı dinlendiriyorum. Uzun süredir de tek şiir yazmadım. Bir de üniversitede yazdığım bir öykü dosyam var ya da metin dosyam her neyse. Ona da oturup çalışmam lazım ama tembellik hakkımı kullanıyorum. Son olarak kafa sağlığınıza dikkat edin. Kendinize iyi bakın!

Not: Fotoğraf, Onur Sakarya'nın "facebook" sayfasından alıntıdır. 

 Cem Kurtuluş, OCAK 2025 (ONUR SAKARYA RÖPORTAJI)

15 Ocak 2025

"KÖPEKLER HUZURSUZ" CHAOSDOGS RÖPORTAJI (15.01.2025)


 








CEM: Selamlar. Klişe konulardan ziyade direkt mevzuya girmek daha yerinde olacak. “Chaosdogs” un isim hikayesi nasıl başladı?

Ahmet: Selamlar Cem! "Chaosdögs" isminin hikayesi aslında biraz şaibeli. Grubu 2023 yazında Ankara'dan bir arkadaşımla kurmuştum ve o zamanlar ismi "Disrelish" idi. Daha sonra birkaç defa eleman değişikliği yaşadık ve şu an ki "kemik" line-up (Doruk a.k.a Jagöff ve Tuna a.k.a. G.G. Kush) oluştu. Grubun ismi hakkında daha çok bizi yansıtan ve vurucu bir isim arıyorduk ve bu yolda "Dispöser" ve "Nekröprofane" gibi isimler düşündük fakat bizi tatmin etmedi. Daha sonrasında Rötbrains'in "Köpekler Huzursuz" şarkısını dinlerken kendi kendime "Kesinlikle grubun isminde Dogs ibaresi geçmeli.” dedim ve diğer ilham aldığımız gruplar arasında da bulunan Sordid Dogs ve Raw Dögs'ten esinlenerek grubun adının "Chaosdögs" olmasına karar verdik. Özellikle sevgili okurlarımızın dikkatini çekerse diye de bir dipnot ekleyeyim, seçtiğimiz isimlerdeki "o" harfini "ö" harfine çevirmemizdeki inadımızın başını Motörhead ve Rötbrains çeker hahaha!

 Doruk: Şahsen grubun isminin "Dis" ekiyle başlamasını istemiyordum, fazla klişe geliyordu. Çeşitli isimler üzerinde durduktan sonra Chaosdögs adını buldum ve gruba sundum. Kelimeler bitişik mi ayrı mı, ö olacak mı olmayacak mı onun karar verilmesi bile birkaç gün sürdü. Tuna  başta ısınmasa da sonra kabullendik.

 - Chaosdogs’u ilk keşfettiğimde uzun zamandır “black’n roll” arayışındaydım ya da bunu“crust punk” olarak da söyleyebiliriz. Chaosdogs’un müziğinde de fazlasıyla İsveç’in osoğuk havasının leşliğiyle bile kavrulan sıkı soundu görmek mümkün. Bir yerde de “Dismember” dahil birçok gruptan etkilendiğinizi okumuştum. Bu müziğe başlarken doğrudan etkilendiğiniz gruplar hangileri oldu?

Ahmet: Kısa bir cevap vermek isterdim fakat sound hakkındaki fikirlerimin epey derinlemesine olduğunu fark ettim. İsveç soundu (Swedish Death Metal, Rå Punk, Swedish Black Metal) ile tanışmam aslında Rötbrains’e dayanıyor. Rötbrains'in albümlerinde kullandığı HM-2 (Boss Heavy Metal-2) pedalını araştırıp bunun İsveç'in çiğ sesinin temeli olduğunu öğrenmem ile birlikte karşılaştığım Bastard Priest, sizin de bahsettiğiniz gibi Dismember, Entombed (Nihilist), Necrot ve Carnal Tomb ile tanıştım ve bayıldım! O zamanlar Chaosdögs gibi bir grup kurma fikrim yoktu fakat sound olarak buna bayıldığıma ve kesinlikle kullanmam gerektiğine emindim!

İlk albümümüz olan "Profane Charge" için ilham aldığımız grupları da kısaca özetleyecek olursam; Rötbrains, Hellsodomy, Whiskey Ritual, Public Acid, Sordid Dogs, Bastard Priest, Toxic Holocaust,  Shitfucker (Spiter) ve Dishönor diyebilirim. Upuzun bir yelpazeden, favori gruplarımız ve ilham aldığımız işler bunlardı. (Dipnot: GG Allin!).

2025'in ilk yarısında yayımlanacak olan yeni albümümüzde bize yön gösteren gruplar ise: Young And In The Way, All Pigs Must Die, Craft, Hellsodomy, Urgehal, Mgła (Kriegsmaschine), Converge ve (İlk albümümüz için de geçerli olacak şekilde) Nuclear Death Terror diyebilirim. Yeni albümümüzde daha fazla Black yönümüzü yansıtmak istedik ve bunu başardığımızı düşünüyorum!

 Doruk: Rötbrains bu sound'u sevmemizde üçümüz için en büyük etken diyebilirim. Grupta Ahmet daha çok black/death metal, ben daha çok Crust Punk/Grindcore, Tuna ise Metalcore/Progresif işleri seviyor. Diğerlerine defalarca bu grup saf black metal işi olursa çalmak istemediğimi de belirttim, işin içinde black n roll ve punk unsurlarını bulundurmakta direttiğim için de bu soundu yakalıyoruz diyip kendime biraz kredi vereceğim hahahaha. İlham olarak verebileceğim diğer birkaç grup: Discharge, Napalm Death ve Lord GG Allin.

 - Chaosdogs hakkında pek çok güncel bilgi yok aslında. Bu konu pek kişisel olsa da; bilmeyenler için Chaosdogs’un yaş ortalaması ne civarlarda?

Ahmet: Chaosdögs'ün yaş ortalaması epey genç aslında. Ben (Ritim Gitar, Vokal.) 18 yaşımdayım. Doruk (Bass, BackVokal) 20, Tuna (Davul, Add. Vokal) 22 yaşında.

 - İlk albümünüz “Profane Charge” hakkında konuşmak istiyorum. Albümü dinlediğimizde de korkusuzca yazılan lirikler ve soundun güçlülüğü ile balyözle kafalarına indirmek gibi ifadeleri kullanmak benim için en hafif tabir olur. Albümün çıkış hikayesi nasıl oldu?

Ahmet: Albümün çıkış hikayesi şu şekilde; Doruk ve Tuna gruba dahil olmadan önce "Gospel of Hell" şarkımızı yazmıştım, grubun temasında din karşıtlığı fikri daha ağır basıyordu ve grubun temelleri onun üzerine oluştu diyebilirim. Doruk ve Tuna katıldıktan sonra grubumuzun temasına mizantropi, anarko-primitivizm ve okültizm gibi konular da eklenmiş oldu.

Chaosdögs, kaos kavramını temel alarak dinlerin, modern ahlakın ve etik anlayışın "medeniyetin" sonunu getirdiğine inanıyor. Medeniyet kavramının çöküşünün teknolojinin bu denli gelişmesiyle de birebir olduğunu düşünüyoruz, o yüzden temamızda anarko-primitizm havası ve söz/müzik içeriğimizde de Ted Kaczynski'ye bolca atıflar bulunuyor. Şahsi olarak dünyanın şu anki hali beni, iç dünyamda optimistik nihilist düşüncelere itti. Nietzche'nin de dediği gibi, "Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz.".

 -Albümden yola çıkıp o fikirden devam edersem; albümün içindeki liriklerde radikalleşmiş ülkenin izlerini net olarak görüyoruz. Özellikle hukuksuzluğun kol gibi yürüdüğü ülke ve sokaklarda daha çok söz söylenebilir. Bu durum hakkındaki düşünceniz nedir?

Ahmet: Bu konudaki şahsi fikrim herhangi bir vatandaşın düşüncelerinden farksız değil. Ulusalcılık veya “devlet yapısı” çok değer verdiğim sistemler değil. Sadece vatandaşı olduğum, doğup büyüdüğüm, arkadaşlarımın ve ailemin olduğu bu ülkede kendimden önce az evvel saydığım insanların refahı benim için daha önemli, ve etki-tepki yasasına sosyal hayatta çok inanan birisiyim. Dolayısıyla ben de sesimi en güçlü duyurabileceğim yol olan sanatta bunları yapmayı denedim, fakat gördüm ki insan gerçekten iflah olmaz ve aciz bir canlı. Dolayısıyla artık sanatımda böyle politik konulara yer vermeyi pek düşünmüyorum. Sanatın fazlasıyla öznel olduğunu düşündüğüm için kendi yarattığım eserlerde kendi iç dünyamı anlatmaya daha yatkınlaştım, bu sebepten ötürü artık grupça yarattığımız işlerde bile din karşıtlığı ve doğa teması daha önde.

 - GG ALLIN’e saygı adı altında “Live Fast, Die Fast” şarkısını yorumladınız, gayet de klas bir iş çıkardınız. Bunun gibi gelecekte pek çok old school şarkıların yorumunu görecek miyiz?

Ahmet: Evet! 2025’in ilk yarısında yayımlanacak albümümüzden sonra çok sevdiğimiz bir grup ile split albüm yapma fikrimiz var. Sürpriz olsun diye şimdi hangi grup olduğunu söylemeyeyim hahaha! Split'e koyacağımız şarkılardan bir tanesi büyük ihtimalle Discharge'ın erken demolarından birinin yorumu olacak. Beklemede kalın!

 - İlk konseriniz Woodstock’ta gerçekleşti, azınlık olmasına rağmen canavarca taviz vermeden çaldınız. Bununla birlikte Cenazede Erekteyim ve Dethkrüsh de vardı. Sizin açınızdan konser nasıldı?

Ahmet: Gelen herkesin enerjisine bayıldık! Son birkaç haftada yaşanan hem grup içi hem organizasyon sorunlarına rağmen, mükemmel bir konser geçirdik! Gelip destekleyen herkese çok teşekkürler! Cenazede Erekteyim ve Dethkrüsh ise özel hayatlarımızda da çok sevdiğimiz insanlardan oluşuyor. Konser yapmaya kurumsal veya maddi gözle yaklaşmayan, sadece eğlenip ortalığı yıkmaya dayalı fikirlerle çalışan insanlara bayılıyoruz!

 Doruk: Konser benim açımdan büyük bir rahatlama oldu. Ekim ayından beri mail'leşmeler yapıyordum ve 1 ay kala grup içi ve grup dışı büyük değişiklikler oldu. Yaşadığımız stresin ardından çalıp iyi dönütler almak fevkalade bir motivasyon kaynağı.

- Liriksel açıdan da, duruş olarak da sözünüzü sakınmayan bir grupsunuz bana kalırsa.İlk çıkacağınız konserdeki mekan bildiğim kadarıyla KARGA idi, daha sonra değiştirilmişti. Ülkenin adam kayırmacılık vs durumu buraya da mı sıçradı gibi sorusormak en doğalı olacaktır benim için. KARGA sahnesindeki mevzunun özeti neydi?

Ahmet: Karga ile bir mevzu bizim açımızdan yaşanmadı diyebiliriz, kendileri daha farklı nedenlerden bize başka olanaklarla yaklaştılar fakat biz Rötbrains (Cenazede Erekteyim) ile ilk konserimizi yapmakta ısrarcı olduğumuzdan hem Karga tarafınca hem bizim tarafımızca hoşgörüyle karşılandı.

 Doruk: Karga meselesini Ömer abilerin de ağzından ele almak lazım aslında. Gelecek tepkilerden çekindikleri için çıkardıkları grubun yerine gelen gruplardan birinin şarkılarını sadece ismen 5 dakika inceleseniz de durumun çok komünitelerle alakalı olmadığını yordayabilirsiniz. Adam kayırma durumununsa underground müzikte uzun süredir yer aldığını, sosyal medyada gördüğümüz sözde "Türkiye'nin en büyük metal oluşumu" tekelcilerinin getirdiği yurt dışı gruplarının ya da yurt içi konserlerin line-uplarına baktığımızda anlamak çok da zor değil.

 - (İKİ SORU BİR ARADA) Son zamanlarda sıkı işler çıktı ortamda. Hem Punk, hem metal, hem de başka işler dinleyiciyi konserlere getirmeyi bildi. Kadıköy’de bir hareketlilik olduğu herkesin malumu olsa da; Kadıköy’deki genel ortam hakkında ne düşünüyorsunuz? /   “Profane Charge” devamında yeni albümde yer alacak “Divine Order” şarkısını çaldınız konserde. Yeni albümün gidişatı yine gaddarca, tehditkar, toplumsal gerçekleri avlayan lirikler kıvamında mı olacak? Bizi neler bekliyor?

 Ahmet: Son zamanlarda çıkan işlere pek hakim olmamakla birlikte (Dead Groan, Bestial Strike ve Hazardous'un son 2 single'ı hariç, onlara bayıldım!) Kadıköy'ün gidişatını ve genel ortamı hakkında fikirlerimizi ilk albümümüzde yer alan "Era of Arrogancy" şarkımızda belirtmiştik ve fikirlerimiz aynı şekilde ilerliyor (Merak edecek olanlar sözlere chaosdogs.bandcamp.com üzerinden ulaşabilir). 

Yeni albümün gidişatı ise söylediğiniz üzere gaddarca ve tehditkar, fakat bu sefer toplumsal olayları daha çok doğa teması üzerinden anlatmayı tercih ettik. Lirikler kesinlikle daha vahşi ve pis ondan emin olabilirsiniz!

 Doruk: Yeni albümümüzde natüralizmin dibine daha metaforik olarak vurduğumuz, sosyolojik çürümenin ve milyarların inandığı mitolojik safsatanın bokluğuna primitivist hatta paganist bir yaklaşımla ele aldığımız bir iş yapmaya çalıştık. Sadece günümüzü değil, insanlık tarihindeki cadılık, okültizm ve kafirlik olaylarını da soğuk ve melodik tınılarla hatırlatıyoruz.

 -Sorularımı bitirmeden önce; yakın zamanda bir konser planlaması var mı ve son sözlerinizi alalım?

Ahmet: Şubat'ın ortası veya sonunda Ankara'dayız! 2025, Chaosdögs için yoğun bir yıl olacak gibi! Son sözlerim olarak da, röportaj için ve diğer tüm desteklerin için teşekkür ederiz Cem Kurtuluş! Daha kötü günlerde görüşmek üzere!

Doruk: Albüm incelemesi, röpörtaj  ve tüm katkıların için teşekkür ederiz Cem. Konserlerde ve kulaklıklarınızda görüşmek dileğiyle.

 Cem Kurtuluş, 2025 OCAK (CHAOSDOGS RÖPORTAJI) 

23 Mayıs 2020

Metalium Röportajı (23.05.2020)













Cem: Selamlar, ben konuya bodoslama girmek istiyorum. 80’lerin ortalarına doğru bazı thrash metal  grupları ortaya çıkmıştı. Bildiğim kadarıyla ilk thrash metal gruplarından biri Kronik idi. Darbenin sonralarına denk geliyordu bu durum. Metalium’un hikayesi nasıl başladı?  Grubun ortaya çıkış  sürecinden bahseder misiniz?

Tabi her şey dinleyerek başlıyor ve bir süre sonra artık yetmiyor ve çalmak istiyorsun. Konserlerine gittiğin gruplar gibi sen de sahnede olmak istiyorsun. Biz; yani ben, Kerim ve Mehmet Ali üniversite arkadaşıyız. Önce ders aralarında takılıp ,müzik dinleyip bolca dergilere bakıyorduk sonra biz de kuralım bir grup dedik. 1985 yılı önce adını koyduk ki M.Ali'nin bulduğu bir ad ,sonra da yine onun çizdiği logo ile işin önemli kısmını tamamlamıştık. Sonra enstrümanlarımız üzerinde çalışmaya başladık ustalaşmak için ki bu bitmeyen bir süreç tabi ki ömür boyu. Sonra yavaştan parçalar çıkmaya başladı. Ufaktan prova yapmaya da başlamıştık Kadıköy'de Çatı Stüdyosunda. O zaman bir şeylere ulaşmak ,bir şeylere imkanın olması o kadar zordu ki belki de o yüzden elde ettiğimiz her şey çok değerli ve korunması gereken şeylerdi bu bizi müthiş motive ediyordu. Kısaca hikaye böyle başladı.

C: 1989’da “ Servants of Death “ adında demo çıkardınız.  Bir sene sonra da  Behind The Power çıkmıştı.  Benim merak ettiğim diğer bir konu bu albüm Uzelli Müzik tarafından kaset formatında basılmıştı.  Adnan Şenses, Müslüm Gürses, Selda Bağcan ve bunun yanında sizin gibi formatta Kesmeşeker,Objektif rock gruplarına yer veren bir şirketin size bakışı nasıldı ya da o yıllarda bu konuda  ayrım yapılıyor muydu?

Servants of Death'i kendi olanaklarımızla kaydettik ve çıkardık. Ama bir albüm için mutlaka bir şirket gerekiyordu ve bu da o günlerin şartlarında çok zordu. Uzelli'nin 2. kuşağı İsmail ve Metin Uzelli bir proje yapmışlar ve o zaman Akbaba'nın menajeri Tuncay Özkınay ile görüşmüşler. Biz o dönem Akbaba'nın işlettiği bir stüdyoda prova yapıyoruz ve aynı binadaki cafesinde de takılıyoruz. Bir gün Tuncay bu projeyle geldi. Adamlar seri olarak Türk Rock gruplarıyla albüm yapmak istiyorlardı. O şartlarda neredeyse bulunmaz nimet tabi bu teklif hemen kabul ettik. Bütün prodüksiyon Uzelli'nindi ve gerçekten yaklaşımları da çok iyiydi. Rahat bir kayıt süreci geçirdik ama tabi ki kayıt esnasında belli bir zaman sınırlaman oluyor böyle durumlarda ve ilk ciddi kaydın bu yüzden bizim bir anlamda çıraklık dönemimiz oldu ama ilk albümdü ve anlamı bir başka tabi.

C: Eski kafalı biri olduğum için müzik konusunda konuya eskilerden girmek istiyorum. Çoğu kişinin yaşına denk “ Suffer “ albümü  benim için bu toprakların thrash/death metal sentezi altında  en gaddar kayıtlarından biri. O dönemler hatırladığınız kadarıyla bu albümün kayıt sürecinden  bahseder misiniz?  O döneme göre 90’ların başından itibaren dünyayı saran death metal ateşini bu albümde birebir hissediyorduk. Albüme tepkiler nasıldı?

Behind sonrası daha çok konserlerle geçti bir de bir takım değişiklikler oldu grupta. Behind kayıtları devam ederken Özgünay(Bas) ile ayrılmıştık ve Hakan gelmişti. Albüm sonrası bir kaç konser sonrasında da Melih(Davul) ile yolları ayırdık ve Ayhan geldi. Bu arada yeni parçalar vardı ve bir albüm çıkaracak kadar da malzeme oluşmuştu. Tabi yine kayıt ve prodüksiyon maliyeti vs. araştırmaya başlamıştık. Behind kayıtlarını yaptığımız SKS stüdyolarına kayıt maliyeti konuşmak için gittik orada Doruk Onatkut ile konuşurken bize albümün prodüksiyonunu kendi üstlenmek istediğini söyledi ve bu teklife hayır diyemezdik tabii kabul ettik. Yine aynı stüdyoda 2.albümümüzü yapacaktık ve bu bir avantajdı aslında.Biz de biraz daha ne istediğimizi biliyorduk ve daha fazla hazırdık ilk albüme göre. Klasik gece yapılan kayıtlar falan sanırım 1 hafta sonunda mix,mastering aşamasına gelmiştik. Ve kesinlikle sonuç o şartlar için gayet iyiydi ve içimize çok sinmişti. Evet o yıllarda Death Metal kasıp kavuruyordu ve biz de kayıtsız değildik ,dinliyorduk elbet.Bu Suffer'ın soundunda etkili olmuştur mutlaka.Yani Oldschool Thrash ve Death kendi içimizde harman olmuştu zaten ve parçalara da ve özellikle albüm sounduna yansımıştı. Gelen tepkiler olumluydu gayet hem kayıt anlamında hem parça yapıları ve sound.Bir nevi ustalık dönemi işi olarak görülüyordu. Hala bu ülkede yapılan en önemli albümlerden biri olarak gösterildiğine göre demek iyi bir iş çıkmış.

C: “Suffer”  albümüne dair ortalıkta bir dönem Circle of Despair’a dair klip çekildiği ama bu klipten haberdar olmadığı yazılmıştı bazı yerlerde, klibinde Ankara’da çekildiği söylenmişti. Bu konunun aslı nedir?

Evet o parça için bir klip çektik doğru Ankara'da. Fakat çekimler istediğimiz gibi olmamıştı bu yüzden de montajlamadan projeyi iptal ettik başka da bir klip çekimi vs olmadı. İşin aslı budur.

C:“Suffer”  albümüne dair Metalium liriklerinde dünyanın başına gelmiş sorunlardan  bahsediyordu. Aynı zaman diliminde dünyada  Bosna katliamı gibi bir gerçek vardı ve Metalium bunu kapağında yansıtıyordu.  Albümün geneli için konuşursak bu  lirikler savaşın devam ettiği yıllarda mı yoksa daha öncesinde mi yazılmıştı?

Suffer'daki lirikler hem daha önceleri hem de o yıllarda yazıldı aslında yani tam olarak belli bir dönemi yansıtmıyor.Her şarkı kendi döneminden etkilenerek yazıldı tabi ki ama şunu söylemeliyim bahsettiğimiz şeyler aslında dünyanın her döneminde yaşanabilen ve yaşanabilecek konular. Yani sorunlar her zaman var, insanlar her zaman o bahsedilen duygulara sahip olabiliyor.Mesla o sözleri şu anda da yazsak sırıtmazdı yine denk düşerdi bu döneme de. Ama evet kapak o dönem güncel olduğundan Bosna'daki o manzarayı içeriyor ve hala beni etkileyen bir manzaradır. Bir çocuk hiç bir zaman bunu hak etmiyor.

C: Metalium, Suffer’dan 15 yıl sonra “ Tenebris “ ile geri döndü. Albüm kapağını gördüğümde konsept albüm hissiyatı oluşmuştu benim için.  Albümün ismi nereden geliyor, albüm içeriği dahil kayıt sürecinden bahseder misiniz?

Önce adından başlayalım. Albüm içerik itibariyle karanlık bir dönemden ,distopik bir dünyadan ve kıyamete yakın gibi bir çağdan bahsediyor.Bu anlam etrafında isimler aradık herkes bir şeyler önerdi tam bir beyin fırtınası yani. Sonunda Ayhan bir gün Tenebris dedi ve daha iyisi de çıkmadı. Albümü gayet iyi anlatıyordu çok yalın "Karanlık". Latince oluşu benim ayrıca hoşuma gitmişti bu arada ve hepimiz fikir birliğine vardık. Konsept olayına gelince albüm tabi ki konsept bir albüm değil ama dediğim gibi içerik yani sözler,sound,kapak vs bakınca bir bütünlük var bu da başta söylediğim dünyanın karanlık ve sonuna yakın bir dönemini anlatıyor. Böyle bir anlam bütünlüğü mevcut.

C: Albümü ilk dinlediğimizden itibaren  alışagelmişin dışında  hem klasik hem de modern bir karışım söz konusu. Thrash sounduna sadık hem de içine yedirilmiş modernlik hakim.  15 yıl sonra geri dönüşte “Tenebris “  albümü hakkında aldığınız tepkiler nasıl?

Evet tam da böyle. Çünkü hem oldschool hem de yeni,modern soundları dinliyoruz. Mutlaka hepsi sizi etkiliyor ve yaptığınız işlere de yansıyor. Bir de şu var oldschool havayı kaybetmeden yeni ve modern bir şekilde yansıtmak istiyorduk bütün kitleyi, bütün jenerasyonları kapsayabilmek için. Sonuçta içinizden ne geliyorsa o çıkıyor aslında ortaya ve aldığımız tepkiler de albüm çıktığından beri bu yönde ,çok iyi tepkiler.Sonuçta biz hissettiğimiz ve istediğimiz şeyi yapıyoruz ve sunuyoruz bunun da olumlu karşılık görmesi çok sevindirici.

C:Albümün çıkış süreci tam da dünyayı saran Covid -19 salgınına denk geldi.  Bir lansman konseri olacaktı, virüsten ötürü olamadı. Bildiğim kadarıyla kaset basımı da olacaktı. Bu süreci atlattıktan  sonra konser,vs bizleri  neler bekliyor?

Maalesef öyle oldu ve Nisan ayında yapmayı düşündüğümüz lansmanı erteledik. Tabi gelişmelere göre bakacağız şu anda uzunca bir süre konser olamayacak gibi. Fiziksel kopyaları da lansmanda çıkaracaktık fakat bununla ilgili yeni bir planlama yapıyoruz. Sadece kaset değil tabi plak ve CD de var. Hatta başka materyallerin de olduğu bir Box-Set hazırlıyoruz. En uygun zamana ulaştığımızda albüm yeni çıkmış gibi bir re-lansman olacak.

C:Metalium’un daimi üyelerinden biri oldunuz hep.  Tenebris albümünde de gördüğümüz üzere o enerjiden bir şey kaybetmemişsiniz.  Gerçeği söylemek gerekirse ilerleyen yaşınıza rağmen  bu enerjiyle  bu coşkuyla devam etmeyi neye borçlusunuz?

Genler sağlam herhalde hahahaah...Valla seviyoruz bu müziği ve çalmayı,sahnede olmayı.Bunlar insanı müthiş motive ediyor ve işte o dediğin enerjiyi yüksek tutuyor.Ve ilk günkü gibi bu heyecanı hissediyoruz.

C:Bundan 10 sene öncesine dönmek istiyorum. Stüdyo Live konseri bizler için heyecanın tavan yaptığı bir konserdi.  “ 90’ların ruhunu burda görüyorum” diye seyirciye seslenmiştiniz o gün yanlış hatırlamıyorsam.  Yaş ortalamasının yüksek, bir o kadar sözün tabiriyle müziğe doyumsuz insanlardan oluşmaktaydı. O gün sizin için durumlar nasıldı?

Evet aynen o cümleyi kurmuştum ve gerçekten öyleydi.Ve belki de o gördüğümüz manzara bizi konserden sonra düşünmeye ve devam etmeye itti.O geceye mutlaka parantez açmam lazım burada çünkü bizi "Tenebris" e götüren yolun başlangıcıdır.O kadar etkilenmiştik ki o geceki enerjiden aslında hep içimizde olan çalma ve sahnede olma isteğini ortaya çıkarmıştı.Burada gecenin mimarı Şener Çetin'den bahsetmeden olmaz tabi ki tekrar teşekkürler.

C: 90’ların başından itibaren demo,albüm doyuruculuğu yönünden dönemsel olarak bütçelerin kısıtlı olduğu,   üretkenliğin zirvede olduğu yıllardı.  2000’ler için baz alırsak thrash metal grupları   bu üretkenlikten uzak bir görüntü çiziyor.  Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Her dönem kendi içinde bazı gerçekleri ve gelişmeleri barındırıyor tabi. Bunun cevabını herkes kendine göre farklı verebilir belki mesela daha az zaman ayırabilmek ,daha az bir araya gelmek veya her şeye daha kolay ulaşıp, daha çabuk tüketiyor olmak.Ve tabi ki her dönem müzikte çok farklı soundlar ve türler hakim olabiliyor ve ayrıca üretkenlik bunlardan etkilendiği gibi kendi içinde de körelebiliyor. Bütün bunlar bir araya gelince sanırım bahsettiğin sonuç ortaya çıkıyor.Ama yine de üretebiliyor olmak bence önemli olan bu, durmadan üretebilmek.

C:Benim sorularım bu kadar.  Virüsle boğuştuğumuz şu günlerde Tenebris’i dinlerken Metalium konserini  sabırsızlıkla bekliyoruz.   Son olarak ne söylemek istersiniz?

Şu süreçte yapılabilecek en iyi şey zaten dinlemek,bol bol dinleyelim ve normale dönüp konserler başladığında "Tenebris" i hep birlikte söyleyelim. Biz çok özledik sahneyi,herkes kendine çok dikkat etsin ve sağlıklı kalsın...

Cem Kurtuluş, 2020 Mayıs / Metalium Röportajı

10 Ocak 2016

Bir ülkede düşünsel ortam ne kadar yoksul olursa, onu yansıtan yayıncılık faaliyeti de o kadar kısırlaşır: Yordam Kitap Röportajı


















Nitelikli yayınevi olmak zor bir iştir. Çevirilerin titizlikle incelenmesi, bu çevirilerin okuyucuya temiz bir şekilde iletilmesi okuyucu için önem taşıdığı kadar yayınevi için de önem taşır. “ Yordam Kitap “ bu parolayla yola çıkan nitelikli işlere imza atan bir yayınevi olarak öne çıkıyor. Sosyalist mücadeleye yön veren, çıkardığı Marksist kitaplarla okuyucusunu büyüleyen ve aynı zamanda okuyucuyla kendi arasında samimi bir bağ kuran Yayıneviyle kısa bir söyleşi gerçekleştirdik, sözü Yordam Kitap’a bırakarak köşemize çekiliyoruz.
_____________________________________________________________

CEM: Merhaba, Yordam Kitap son zamanlar çıkardığı iyi işlerle kendinden söz ettiren bir yayınevi oldu. Özellikle titizlikle çıkardığı Marksist eserlerle öne çıktı. Bu konulara girmeden önce sizi tanıyabilir miyiz? Yordam Kitap hakkında biraz bahseder misiniz bize?

Yordam Kitap:  Yordam Kitap, sosyalist mücadeleye düşünsel-kültürel alandan bir katkı sunmak üzere 2006’da kuruldu. Marksizm, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını izleyen on yıl boyunca (bu dönem neoliberalizmin de şahlandığı yıllardı) hayli hırpalanmış, itibarı azalan bir düşünce hareketi durumuna düşmüştü. Marksizmi savunmak, bu savunmayı temellendirmek, kapitalizmin insanlığın gelişimi önündeki temel engel olduğunu, bugün yaşanan savaşların, açlığın ve yoksulluğun, çevre felaketlerinin kaynağında tüm heybetiyle kapitalizmin bulunduğunu göstermek dönemsel bir görevdi. Bu mücadeleye biz de bir ucundan katılmak için Yordam Kitap girişimini başlattık.

CEM: Gerek Marksist eserlerle, gerek edebiyat anlamında Yordam Kitap’ın çıkardığı kitapların  titizlikle incelenen kitaplar olduğunu fark ettik . Bu anlamda Yordam Kitap’ın tam olarak misyonu nedir?

Yordam Kitap: Biz sosyalizm mücadelesine düşünsel-kültürel bir katkı sunabilmek için çıktık yola. Girişimimiz son derece net, son derece keskin ve uzlaşmazdı. Bizim için bu, tartışılmaz, olmazsa olmaz bir ilkeydi. Ne var ki,  yayıncılığın temel standartlarını ihmal etmek de aklımızdan geçmiyordu. Sol yayıncılığa ilişkin bir algı, pompalanan bir kanaat vardı: Sol yayınevleri, kapağı-sayfa düzenini, kaliteyi önemsemez; çevirileri bozuk, Türkçeleri özensizdir. Yani sol yayıncılığa adeta “merdiven altı işletme” muamelesi yapılıyordu.  Bu kanaatin oluşmasına sol yayıncılığın zaaflarının da katkısı vardı. Sol yayınevleri de sanki itildikleri bu ikinci sınıf konumu kabullenmişlerdi. Biz, sosyalizm düşüncesinin kendisine yakışır bir parlaklıkla sunulabileceğini düşündük: iyi çeviri, düzgün Türkçe, modern kapak ve iç tasarım, olabildiğince yaygın dağıtım ve tanıtım...

Marksist-sol düşünceyi hayatın her alanında yeniden üretmek ve geniş kitlelere yaymak, böylece politik mücadele için toprağı hazırlamak ve politik mücadeleye nitelik kazandırmak, çok kapsamlı bir görev. Bunu tek başına bir yayınevinin, tek başına bir siyasal hareketin üstlenmesi mümkün değil. Umuyor ve diliyoruz ki, bu mücadele cephesi genişler, aktörleri çoğalır, serpilip gelişir. Yordam Kitap, bu geniş mücadele cephesinin mütevazı bir bileşeni olmak için çalışıyor.

CEM: Yayınevi olarak önemli kitaplar çıkardınız. “ Darağacından Notlar “  , “ Yarım Kalmış Bir Şarkı” ,“ Germinal “ bu kitaplardan birkaçı benim için önemli olanlardandı. Özellikle Yayınevlerinin kapatıldığı bir çağda Germinal’i n gelirini Soma Madencilerine adadınız ve bununla birlikte birçok kişiye burs sağlandı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 Yordam Kitap: Evet, saydığınız kitaplar yayınladığımız için bizi özel olarak mutlu eden kitaplar. Yarım Kalmış Bir Şarkı’yı yayınladıktan sonra, yazarını Türkiye’de ağırladık. Orada gördük ki, yeni nesil Bobby Sands’i pek tanımıyor. Kitabımızın buna bir vesile olması bizim için önemli. Darağacından Notlar, bir nesile “damgasını vurmuş” bir kitap. Özellikle bugünlerde umut etmemiz için bize bir dayanak oluşturuyor. Sevgili Celal Üster’İn en az kitap kadar güzel çeviri hikâyesi ile eser bizim için ayrı bir anlam kazandı.

Ve Germinal… Tarihin en büyük madenci kıyımının yaşandığı o korkunç olay, bu kitabı Hamdi Varoğlu çevirisiyle yayın programımıza aldığımız yıl gerçekleşti. Ölen bunca madencinin ardından neler yapabileceğimizi düşündük. Bu kitabın madenci çocuklarına eğitim bursu olarak gitmesinin en doğru adım olduğuna karar verdik. Kampanyamıza pek çok okurumuz dayanışma ile sahip çıktı, yaygınlaştırdı. Dört kız çocuğumuz Germinal’den elde edilen gelir ile okuyor. Kampanya ile ilgili bilgiler sosyal medya hesabımızda bulunuyor ve her zaman, her türlü bilgi paylaşımında bulunmaya hazırız. Sizin vesilenizle de bunu tekrar hatırlatmış olalım.

CEM: Çeviri meselesine değinmek istiyorum. İncelediğim kitaplarda yapılan çevirilerin ne kadar başarılı olduğuna kanaat getirdim.  Onca çeviri hatası okuduğumuz kitaplarda sizin çeviriye bu denli önem vermeniz, titizlikle bir kitabı aceleye getirmeden okuyucuya sunmanız okuyucu gözünde iyi bir hareket. Bu konuda görüşleriniz nelerdir?

Yordam Kitap: Sosyalizm düşüncesi nasıl ikinci sınıf bir düşünce değilse, sosyalist yayıncılık da ikinci sınıf bir iş olamaz. Özenli kitap seçimi, kaliteli işçilik ve etkili bir sunumla, sosyalist yayıncılık hak ettiği konuma taşınabilirdi. Çeviri konusundaki titizliğimiz de bundan kaynaklanmakta. Eğer çeviri bir kitap yayınlıyorsak, bu kitap yayınlanmadan önce pek çok süzgeçten geçmeli; okuyucuya en yalın, anlaşılır ve doğru çeviriyle ulaştırılmalı.

CEM: Çeviri kitap konusundan konu açılmışken; Türkiye’de bunca yayınevinin çıkardığı hatalı çevirilere göre Yordam Kitap’ta böyle bir şeye  pek rastlayamıyoruz. Sizce  Türkiye’deki eski/yeni çevirmenler bu konuda yeterli donanıma sahipler mi?

Yordam Kitap:  Pek çok hatalı kitap var; bu hatalar çevirmenlerin yetersizliğinden daha ziyade  “piyasa” odaklı yayıncılık yapma anlayışından veya  yayınevi özensizliğinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Sahip olduğumuz yayıncılık geleneğini, eski-yeni çevirmenlerimizin donanımını yetersiz görmüyoruz açıkçası…

Bunun dışında yayınevi ve çevirmen işini dikkatle yapıyor da olsa mutlaka gözden kaçmalar, eksikler, fark edilmeyen hatalar oluyor. Bizim de var elbette… Ancak okuyucunun güvenini kazandığınızda, size müsamaha gösteriliyor. Bizim okuyucularımız, bize her zaman bu anlamda destek olan okurlar. Gün geliyor, ciddi hatalarımızı bulup bizi uyaran okurlarımız oluyor. Bu durum gelişmemizi  ve daha dikkatli olmamızı sağlayan bir müdahale de aynı zamanda…

CEM: Diğer yayınevlerine göre Yordam Kitap okuyucularla arasında samimiyet bağı olan bir yayınevi. Bu samimiyet çoğu yayınevinde göremediğimiz bir şey. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Yordam Kitap: Özellikle sosyal medya hesaplarımız aracılığıyla bunu fazlasıyla hissediyoruz. Elbette çok seviniyoruz.
Yordam Kitap kurulduğunda, henüz doğru düzgün kitap bile basamıyorken pek çok aboneye sahip oldu. Cağaloğlu’ndaki büromuzda bize yardıma gelen üniversiteli pek çok arkadaşımız oldu. Bunun yanı sıra, yayıncılıkta bizi cesaretlendiren, düşünmeden kitaplarının yayın haklarını veren ya da çevirmenlik yapabileceğini söyleyen pek çok hocamız da oldu. Bugün, bir samimiyet varsa, bu geçmişte kurulan bağın uzantısı. Sadece “müşteri”-yayınevi ilişkisi değil; sol kültür içinde, karşılıklı olarak dayanışma ve dostluk bağı da kuruyoruz. Tüm okurlarımıza minnet duyarak bakıyoruz.

CEM: Çoğu yayınevinin kapandığı bir ortamda yayınevleri nasıl ayakta kalıyor sorusu herkesi düşündüren bir konu. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Ayakta kalabilmek, sürdürülebilirlik, Yordam Kitap için de önemli bir sorun. Bir kuşatma altında yayıncılık yapmaya çalıştığımızı söylemek abartma olmaz. Devlet baskısı, akademideki özgürlüksüzlük, kültürel ortamın gericileştirilmesi çabaları; sosyalist, ilerici, nitelikli kitapların yayılma alanını sınırlıyor. Buna, dağıtım ve satış “piyasa”sında karşılaştığımız sorunları da eklediğimizde ilerici yayıncılık, engelli bir yürüyüş haline geliyor. Ama yukarıda andığımız yazar ve okur desteği, bu engelleri aşmamızı mümkün kılıyor. Koşullar çetin ama onları aşma olanakları da var. “Her şey ve herkes bize karşı” diye yakınarak olası başarısızlıkları mazur gösteremeyiz. Türkiye’de büyük bir ilerici-demokratik birikim var, geniş bir duyarlı okur kitlesi var. Yaratıcı, güven verici, istikrarlı bir yayıncılık faaliyetinin devamlılığını sağlamak mümkün.

CEM:  Konuşmak ve sormak istemesek de memleketin son durumu vahim bir durumda. Sol düşünceyi benimseyen bir yayınevi olarak memleketin bu durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yordam Kitap: Elbette, memleketin durumunu gözetmeden 2016 Türkiye’sinde yayıncılık yapmak mümkün değil. Bir ülkede düşünsel ortam ne kadar yoksul olursa, onu yansıtan yayıncılık faaliyeti de o kadar kısırlaşır.  Düşünce ve kültür ortamının ağır baskılar altında yoksullaşmaya zorlandığı bir dönemden geçiyoruz. 12 Eylül döneminde kitap televizyonda suç aleti olarak teşhir edilmişti. Bugün de AKP iktidarı bunu sürdürmekte.

Çok sayıda gazeteci ve yazar hapiste. Yayıncılar yargılanıyor ve cezalandırılıyor. Ama bu cezalandırmalar, ortama hâkim olan korkunun yanında önemsiz kalıyor. Burada asıl mesele, “tehlikeli alanlara girersek başımıza ne gelir?” kaygısının ortama hâkim olması. Böylesine kuşatıldığımız bir dünyada, ne kadar çok araçla mücadele edebilirsek o kadar başarılı olabiliriz. Bu araçlar bizim için kitaplarımız ve okurlarımız, yayıncı dostlarımızla beraber geliştirebileceğimiz ortak tavır. Gücümüzün yettiği kadarıyla ideolojik mücadelede bir yer tutmaya çalışıyoruz.

CEM: Son olarak; Röportaj için teşekkür etmekle birlikte; Yordam Kitap’ın Yordam Kitap sevenlerine sürprizleri olacak mı? Ya da okuyucularına Yordam Kitap son olarak neler söylemek ister?

Yordam Kitap: Önce size hem röportaj yapmak istediğiniz için hem de cevapların gelmesini büyük bir anlayış ve sabırla beklediğiniz için teşekkür ederiz. Bu yıl Yordam Kitap’ın 10. yılı; Ekim ayında 10 yılı geride bırakmış olacağız. Özel bir etkinlikle geride bıraktığımız 10. yılımızı kutlayacağız. Bunun dışında da okurlarımıza çeşitli 10. yıl sürprizlerimiz olacak. Ancak şu an ipucu dahi veremeyiz. Son olarak, okurlarımıza, 2016 yayın programımızın duyurusunu yapalım. Zor bir yıl bizi bekliyor, henüz çok başındayız ama ne kadar zor geçebileceğini şimdiden görebiliyoruz. Umut etmekten vazgeçmeyelim. Dayanışma duygularımızla…

Cem Kurtuluş, Ocak 2016 / Yordam Kitap Röportajı



14 Ekim 2014

Vurdu Gol Oldu: KAAN KOÇ Röportajı




















“ Vurdu gol oldu” bir futbol terimi olsa da bunu bazı şairler için kullanmak doğru olacaktır. Kaan Koç bu isimlerden biri. Edip Cansever ,Turgut Uyar’dan beslenen, aynı zamanda Camus’un”  “Hayatta ne öğrendiysem futboldan öğrendim ; çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi. “ sözüyle 90+'larda gol atan bir isim Kaan Koç.  Başka biri Kaan Koç için “ Rövaşata atan Şair” tanımını yapmıştı, çok haklı bir tespit. Benim içinse vurdu gol oldu sözü Kaan Koç için anlaşılabilir olacaktır. Rövaşata Atan Şairle futboldan, deplasmandan, edebiyat ile futbol ilişkisinden, yeni kitabından ve  bir ton mevzudan konuştuk. Sözü şimdi Rövaşata Atan Şaire bırakıyorum.

___________________________________________________

CEM:  Kaan Koç şiiri nasıl tanımlıyor? Anlaşılınca mı şiir yerinde, anlaşılmadığı zaman mı?

KAAN KOÇŞiir bahsinde anlaşılmak ya da anlaşılmamak kelimeleri geçersizdir. Şiir kısaca bir oluş ve hissediş halidir. Anlamın ötesinde, sırların arasındadır şiir. “Okyanusu içebilir misin?” sorusu “şiir anlaşılır mı?” sorusuyla eşdeğer. Evetini içinde taşıyan, taşıran bir hayır. Hayırını kıyıya vurup atan bir serin evet.


CEM: Kaan Koç’un şiirini daha çok Edip Cansever, Turgut Uyar’dan izler taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Kaan Koç bunu nasıl değerlendiriyor?

KAAN;Okuyup sevdiğim her şair, yazardan; bakıp gördüğüm her ressam, mimar ve heykeltraştan; karşılaştığım her çocuk ve ihtiyardan; her şeyden izler taşıyorum diyebilirim. Söyleyebilmek için ve susabilmek için bu şart zaten bence.

CEM:  Şiirden devam etmek gerekirse; herkesin zorlandığı zamanlar olmuştur.  İlk yazdığın şiir nasıl oldu?  “  ulan bırakayım, pes edeyim  “ gibi bir düşüncen oldu mu? 

KAAN: İlk yazdığım şiir 4 dize bir şeydi, hayli de kötü bir deneyişti. Bırakayım demedim hiç ama çok yorulduğum anlar hep oldu, oluyor da. Yazarsın, tamam şimdi olacak dersin ama bir şiiri bitirdiğinde yine aynı hüsran duygusuyla karşılaşırsın; yine olmadı. Bu döngü 10 yılı aşkın süredir devam ediyor ve sanırım yazdıkça da devam edecek. Oldu dediğin an yazmayı bırakırsın zaten, bitmiş, tamamlanmıştır. Ama tabii ki yorucu bir döngü bu. Yıpratıcı.


CEM: Kitap mevzusuna dönmek istiyorum. “ Çok Tanrılı Sular “ ilk kitabındı. Kitabı okuyamasam da internetten bulduğum “ Ayrılığa Başkaldırı “ şiirin beni oldukça etkilemişti. ‘atların kırıldıysa bacakları, bize oturacak tek sofra kalmadı demektir. ‘  sadece şu söz çok şeyi anlatmaya yetmişti benim için. Bu kitap senin için nasıl bir dönemde çıktı anlatır misin?

KAAN: Filizlenmeye çalıştığım bir dönemdi; dosyam ödül almış fakat hiçbir yayınevine göndermemiştim. 3 yıl durdu benimle. Sonra basılmasını arzu ettim ve basıldı. Kitabımın basılmasıyla birlikte de hem sevincim ve coşkum hem de huzursuzluğum arttı.

CEM:   İkinci kitabınız “ Biraz Konuşmasak “ Altıkırkbeş yayınlarından çıktı. Yaklaşık 6 yıl sonra çıktı, bu zaman zarfında  kitabın çıkış sürecini  anlatır mısın?


KAAN: Aslında çok kitaba özel bir süreçten bahsedemeyiz; ilk gün lise sıralarında nasıl yazdıysam hala aynı biçimde yazıyorum. Bir tünelden geçer gibi ben devam ediyorum, ederken de etrafa bir şeyler sıçratıyorum işte. Ama iyi ama kötü. Birkaç sene epey geri çekmiştim kendimi, ne dergilerde göründüm ne kitap yayınladım. Ama son 2 senedir tekrar görünüyorum diyebilirim. Biraz Konuşmasak'ı da 2 dosyayı parçalayıp tek bir dosya haline getirerek oluşturdum. İçinde 3 sene öncesine ait şiirler de var geçen seneye ait de. Bu yıldan, son şiirlerden pek almadım. Sıralı gitmek istiyorum ki dilimin serüvenini hem ben hem okuyucu net görebilsin.

CEM:  " Biraz Konuşmasak” ismi nereden geliyor? Kitabın isminin senin için nasıl bir anlamı ya da nasıl bir  tanımı var?

KAAN: İlk ismi başkaydı dosyanın, değiştirdim sonra. Kitaptaki 2013 Haziran şiirinde geçen bir ricadır “Biraz Konuşmasak.” İnsanlar her ortamda herkese karşı hep aynı istikrar ve cümle ortalamasıyla konuşkanlık sergileyebiliyorlar. Ben bunu anlayamıyorum. İnsan herkesle, her ortam ve konuda aynı konuşma performansını nasıl tutturur? Çağ zaten iyice geveze, neredeyse saçımızı kurutan fön makinası bile dile gelip “öyle değil böyle kurula” diyecek. Yorulmadık mı? Biraz susup kendimizle konuşmanın vakti gelmedi mi? Kendiyle konuşmayan insan, gerçekten konuşmayı bilir mi? O yüzden biraz konuşmasak hepimize iyi gelecek.

CEM: Yayınevlerinin şiire yaklaşımı ne derecede iyi? “ Ne kadar satarsa bizim için o kadar iyi” diyenler yüzünden mi bu memlekette çok şiir çıkmıyor sence?

KAAN: Bu her devirde tartışılmış bir mesele ama bir yere varacağı yok. Nitelik nicelik meselesi. Yayınevlerinden yeni çocuk sahibi olmuş ailelere kadar herkes suçlu bu konuda. Neden bu kadar çorak ve derinliksiz kaldık? Bunu düşünüp harekete geçen her birey devrimcidir. Şiir de devrimcilerin işidir.

CEM: Gereksiz olarak gördüğün şair/ yazar sıralaması yapsan ilk sırayı senin için kim alır?

Karl Marx. Aklımıza karpuz kabuğunu soktu. Uykumuzu en tatlı yerinde böldü.

CEM: Altay Öktem bir twitinde şöyle yazmıştı “İki kelimeyi bir araya getiremeyenler çok satıyor iyi yazarlar fanzin çıkartıyor blog açıyor.”  Buna ne diyorsun?

KAAN: Devrin iletişim enstrümanları, yayınevlerinin politikaları ve okuma modaları daha kısa ve net özetlenemezdi herhalde.

CEM:Yeraltı edebiyatı mevzusuna dönmek istiyorum .Şenol Erdoğan yeraltı edebiyatı mevzusuna “ bir edebiyat türü olarak yeraltı edebiyatı yoktur, lakin bir Pazar-market olarak mevcuttur” yorumunu yapmıştı.  Her şeyin tüketildiği topraklarda bu olaya nasıl bakıyorsun?

KAAN: Şenol haklı. Türkiye'de “ben yeraltı edebiyatı yapıyorum” diyen adamların hemen hepsi niteliksiz, ipe sapa gelmez ve komik işler yapıyor. Bir diğer çelişki de bu kişilerin kendilerini pazarlamak için “yeraltı edebiyatçısıyım ben aga” jargonunu kullanması. E yeraltı edebiyatı nasıl vitrine “yeraltı edebiyatı yapıyoruz gel” diye yazar? Dostoyevski yeraltı edebiyatçısıydı mesela. Öyle değil böyle olunur yani. Yerin altı, yeraltı edebiyatçılarının sandığından çok daha aşağılarda.



CEM: Futbol ile Edebiyat ilişkisini güzel  harmanlayıp iyi hikayeler çıkarttın. Bu mevzuya değinmeden önce senin de bildiğin gibi Camus’un bir sözü var . “Hayatta ne öğrendiysem futboldan öğrendim ; çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi. “ Camus'un hayatındaki yeri nedir" 

KAAN: Camus benim ilk abimdi. Biz iki kardeşiz; Doğukan ve ben. Kitabımı ithaf ettiğim Doğukan'dan 5 yaş büyüğüm. Hep bir abim olsun isterdim çocukken. Sonra Camus'yle tanıştım ve bana sigara içmesini de, yolda yürümesini de, insanları sevmeyi ama onların düşüşünü görmeyi de hep Camus öğretti.

CEM: Bazı yazarlar  Futbolun beyini uyuşturduğunu düşünür. Tutku, heyecan, coşkuya futbolun yer vermediğini söylerler. Ama sendeki durum böyle değil?  Çoğu yazında önemli futbol efsanelerine yer vererek futbolun birleştirici unsur olduğunu savundun,iyi hikayelerle okuyucuya seslendin.  Bazı yazarların bu “ Futbolun beyni  uyuşturuyor” diye tarif ettiği bakış açısı  nasıl açıklanabilir sence?

KAAN: Herhangi bir şeyin “beyni uyuşturduğunu” söylemek için uyuşuk bir beyne sahip olmak gerekir. İnsan bataklığın içine de girse, sorgulama yetisi varoldukça düşünür. Bu yetisi kuvvetli olmayan kişi ise futbolla olmazsa lüks bir arabayla, güzel bir kadın ya da erkekle yine uyuşturur beynini. Bunlar heybetli görünen boş laflar. Salazar'ın futbolu afyon olarak kullandığına bakarlar da Cemal Süreya'nın Memet Fuat'ın Orhan Kemal'in şimdiki adıyla Saracoğlu'nun çimlerinde yaptığı maçları bilmezler. Yusuf Atılgan spor yazarlığı yapmak isterken ona “koca Atılgan futbol yazar mı?” diyenlerdir bunlar. Bana da Hürriyet'te futbol yazmaya başladığımda biri çıkıp yazı yazmıştı, “Şair Rövaşata Atar mı?” diye. Atar. Cantona şairdir, İbrahimovic de şairdir. Şiir sırf dize yazmaktan ibaret de değildir. Bir oluş halidir şiir. İlhamın en duru halidir. Ezcümle, futbol her sınıftan kitleyi, her yaştan insanı bir araya getirip bir amaç ve aşk uğruna bağlı olmayı anlatır. Saf tutkudur. Camus “hayat hakkında düşünmekten sadece futbol oynarken kurtulabiliyorum” diyor. Bu vecd halini hakir görmek için uyuşuk beyinli olmak gerek. Kusura bakılmasın.

CEM: Tribünsel mevzulara girmek gerekirse; iyi bir Fenerbahçe taraftarısın. Tribüne ne zaman girdin, tribündeki coşkuyu nasıl tarif edersin?

KAAN: İlk ortaokulda gitmiştim, okuldan kaçıp. Sonra sürekli maçlara gitmeye başladım. Yıllarca da tribünün gediklilerinden oldum. Tribündeki coşkuyu biraz yukarıda açtım ama ufak bir ekleme yapayım; öyle bir sevgi ki tarif edilmez...

CEM: Tribünsel mevzulardan devam edecek olursak; bir deplasman anını anlatır mısın?

KAAN: Tribün, deplasman anısı çok ama bir ara bir yazımda naklettiğim Sakarya anım vardı. O bana çok şiirsel gelir. Şöyle anlatmıştım;

            Hani bu hayatta herkesin bir cennet anı olduğunu söylerler ya, ben onu bir maçta yaşadım. 2005 yılında şampiyonluğa gitmek için mutlak kazanmamız gereken bir maça, Sakarya deplasmanına gitmiştik. Kale arkasına sıkıştırılmış yüzlerce Fenerbahçeliden biriydim. Maç öyle sıkışık ve sıkıntılı geçiyordu ki umutlar azalmaya başlamış, “tribün totemleri” tükenmişti artık. Fakat 90+3’te bir korner kazandık. Önümde tribünü sahadan ayıran beton setin üzerine çıkmış iki arkadaşım vardı, bir an onlara baktım. Ben onlara bakarken de Serhat Akın topu öptü ve korneri kullanmak üzere çeyrek daireye dikti. Önümde duran iki arkadaşımın arasına girip tellere yapışmak istedim. Bu öyle yoğun bir istekti ki hemen önümüzde yaşanacak “son gol şansı”mızda takımla birlikte o ceza sahasında olmak istiyordum. Kornerden gelen topla bir karambol doğabilirdi ve ben hemen araya girip golü atabilirdim! Ama dur dedim kendime, dur Kaan. “Birazdan gol olacak” ve “o tellere golden sonra atlayacaksın!”. “Acele etme!”. Ben bunları hissederken Serhat korneri kullandı ve top bembeyaz bir bulut gibi havada süzülüyordu. Her şey bir ağır çekim anından ibaretti. Top altıpasın üstüne geldi ve Luciano bütün heybetiyle bir Spartan gibi yükselip topu kaleye yolladı! İşte o an çıldırmıştım. Sonra ne oldu, nerede ve nasıldım hiç hatırlamıyorum… Şampiyon olmuştuk artık. Bu şampiyonluk golümüzdü ve bütün kudretiyle hissetmiştim onu. O golde benim de payım vardı!

CEM: Anılardan gitmişken; Unutamadığın alkol anını anlatır mısın bize?

KAAN: Ona girersek çıkamayız. 5-6 yaşlarımdayken epey kolonya içmişim. Öyle yudum falan da değil, bildiğin şişeyi kafaya dikiyordum. Sonra sonra şişeleri saklamaya başladılar benden. O gün bugündür hayat hep bir sarhoşluk anısı zaten bende.

CEM: Kitap mevzusuna yeniden geri dönmek gerekirse; birçok sitede kitap eleştirilerini okuduk. Son okuduğun kitapları ve tavsiye edeceğin kitapları söyler misin?

KAAN: Futbol da konuştuk, bir futbol kitabıyla başlayayım; Maradona'nın otobiyografisi El Diego'yu futbol seven sevmeyen herkese tavsiye ederim. Kitap listesi yapmayayım şimdi, çok kitap var hangi birini saysam bilemiyorum çünkü. Sosyal ağlardan paylaşıyorum sürekli sevdiğim şair, yazar ve kitapları zaten.

CEM: Son olarak röportaj teklifimi kabul ettiğin için teşekkürler Kaan.  Okurlarına son olarak  neler söylemek istersin?

KAAN: Rica ederim, teşekkür benden, incelik gösterdin. Su içsinler. Sağlığa faydalıdır.


CEM KURTULUŞ / EKİM 2014