// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Türkrock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkrock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Ocak 2025

Hazardous - Highly Contagious (2023)


 











80’lerin Thrash Metal sahnesi dünyada pek çok kişiye  grup olma yolunda  ilham olmuştur ve olmaya devam ediyor.Türkiye’de sayısı azımsanacak şekilde thrash metal olduğunu düşünürsek halen bu işi inatla sürdüren birileri var. Yıllardır bu alanda üreten bir “THRASHFIRE” gerçeği var. Bununla birlikte ruhu delişken, bu işi kovalayan bir isimden bahsetmek yerinde olacaktır.

“HAZARDOUS”  20’lerde kanı thrash ile kaynayan ilk başta Ankara’da kurulup daha sonra da Kadıköy’de aynı ortamda takılan gençlerin gruba dahil olmasıyla ve sonrasında   80’leri kendine dert edinmiş,müziğine bunu yedirmiş ve müziklerindeki inatçılığı konserde de gösteren bir grup oldu benim için. Ekibin kadrosu Eradicate’den bildiğimiz Eray’ın da gelmesiyle son halini aldı. 

Lafı yerinde kesmek  gerekirse; yakın zamanda 4 şarkılık “Highly  Contagiaous” adında EP’leri ile  hızlı bir giriş yaptılar. Grubun  etkilendiği dönem 80 ve sonrası dönemin old school ve bununla birlikte liriklerde de klasik korku sineması ağırlıklı lirikler içeriyor. Grup, EP’nin da buna adandığını söylüyor.  

Bütün saldırganlığıyla, thrash metal kaosunun içine çeken ve giriş parçası olan EP’yi ismini veren “Highly Contagiaous”  beyninizde ayrı bir delik açarcasına, gitarlar ve davulların saldırganlığı noktasıyla, vokalin de o saldırganlığa aynı şekil cevap vermesiyle kaosun ortasında bulunmak kaçınılmaz oluyor. Ortalara doğru klasik old school thrash temposunun artmasıyla saldırma hissinin bütün emirleri yerine getiriliyor.”Long Live The New Flesh”  saldırganlıkta tempoyu azaltmadan, baş vokalin haricinde destek vokallerin artmasıyla atmosferin kaos içinde olduğunu gösteriyor. Başlangıç şarkısıyla başlayan davul atakları kaldığı yerden devam ediyor.

Öfke tufanını işaret eden, kaosa çeken “Fear  The Old Blood” ruhtaki kanı hissetmenin açlığına sert bir tokat, hızıyla ve saldırganlığıyla ve riffsel yönden yer yer death/thrash ortaklığını gösteriyor. “Feel the blood around you” nakaratıyla da belirleyici ve olması gereken adrese mesaj gidiyor.

Albümün kapanış şarkısı “Shapeshifter” saldırganlıktan geri kalmadığını ağır şekilde gösteriyor. “Kaçacak delik olmadığını gücündeki kanına güven“ mesajı veriyor. Başka bir konuya geçmek gerekirse; EP hakkında çok konuşulan konu ise grubun vokali. Grubun ilk malzemesine göre Avrupa’da pek çok kritikte grubun vokali Hamit’i bir yerme söz konusu oluyor, ama Crossover/Thrash açlığınız varsa kendinizi sadece soundun öfkesine kaptırıyorsunuz. Asıl mevzuya, ana temaya odaklanıp sounda kendinizi kaptırırsanız kaosun içine dalıyorsunuz.

Mevzuyu kısa kesmek gerekirse… Thrash Metal’in üvey evlat muamelesi gördüğü ve unutulmadığı yüz tuttuğu günümüz piyasasında Hazardous, genç yaşın getirdiği dinamitlikle Thrash’ın o sert ve saldırgan ataklarını”Highly Contagiaous” kafalara balyoz indirir gibi gösteriyor. Temponun saldırganlıkla yorulduğu, Crossover/Thrash atakların kesilmediği anda bir kargaşa ortamına giriyorsunuz.

Kaostan,saldırganlıktan geri kalmamak için albümün içine dalın!

 Kadro:

 Hamit – Vokal,Gitar (ritim)Bass

Eray Han – Davul

Deniz Ege Aydın – Gitar (Lead)

Kuzey Alemdar- Bass

Cem Kurtuluş, Ocak 2024

15 Ocak 2025

"KÖPEKLER HUZURSUZ" CHAOSDOGS RÖPORTAJI (15.01.2025)


 








CEM: Selamlar. Klişe konulardan ziyade direkt mevzuya girmek daha yerinde olacak. “Chaosdogs” un isim hikayesi nasıl başladı?

Ahmet: Selamlar Cem! "Chaosdögs" isminin hikayesi aslında biraz şaibeli. Grubu 2023 yazında Ankara'dan bir arkadaşımla kurmuştum ve o zamanlar ismi "Disrelish" idi. Daha sonra birkaç defa eleman değişikliği yaşadık ve şu an ki "kemik" line-up (Doruk a.k.a Jagöff ve Tuna a.k.a. G.G. Kush) oluştu. Grubun ismi hakkında daha çok bizi yansıtan ve vurucu bir isim arıyorduk ve bu yolda "Dispöser" ve "Nekröprofane" gibi isimler düşündük fakat bizi tatmin etmedi. Daha sonrasında Rötbrains'in "Köpekler Huzursuz" şarkısını dinlerken kendi kendime "Kesinlikle grubun isminde Dogs ibaresi geçmeli.” dedim ve diğer ilham aldığımız gruplar arasında da bulunan Sordid Dogs ve Raw Dögs'ten esinlenerek grubun adının "Chaosdögs" olmasına karar verdik. Özellikle sevgili okurlarımızın dikkatini çekerse diye de bir dipnot ekleyeyim, seçtiğimiz isimlerdeki "o" harfini "ö" harfine çevirmemizdeki inadımızın başını Motörhead ve Rötbrains çeker hahaha!

 Doruk: Şahsen grubun isminin "Dis" ekiyle başlamasını istemiyordum, fazla klişe geliyordu. Çeşitli isimler üzerinde durduktan sonra Chaosdögs adını buldum ve gruba sundum. Kelimeler bitişik mi ayrı mı, ö olacak mı olmayacak mı onun karar verilmesi bile birkaç gün sürdü. Tuna  başta ısınmasa da sonra kabullendik.

 - Chaosdogs’u ilk keşfettiğimde uzun zamandır “black’n roll” arayışındaydım ya da bunu“crust punk” olarak da söyleyebiliriz. Chaosdogs’un müziğinde de fazlasıyla İsveç’in osoğuk havasının leşliğiyle bile kavrulan sıkı soundu görmek mümkün. Bir yerde de “Dismember” dahil birçok gruptan etkilendiğinizi okumuştum. Bu müziğe başlarken doğrudan etkilendiğiniz gruplar hangileri oldu?

Ahmet: Kısa bir cevap vermek isterdim fakat sound hakkındaki fikirlerimin epey derinlemesine olduğunu fark ettim. İsveç soundu (Swedish Death Metal, Rå Punk, Swedish Black Metal) ile tanışmam aslında Rötbrains’e dayanıyor. Rötbrains'in albümlerinde kullandığı HM-2 (Boss Heavy Metal-2) pedalını araştırıp bunun İsveç'in çiğ sesinin temeli olduğunu öğrenmem ile birlikte karşılaştığım Bastard Priest, sizin de bahsettiğiniz gibi Dismember, Entombed (Nihilist), Necrot ve Carnal Tomb ile tanıştım ve bayıldım! O zamanlar Chaosdögs gibi bir grup kurma fikrim yoktu fakat sound olarak buna bayıldığıma ve kesinlikle kullanmam gerektiğine emindim!

İlk albümümüz olan "Profane Charge" için ilham aldığımız grupları da kısaca özetleyecek olursam; Rötbrains, Hellsodomy, Whiskey Ritual, Public Acid, Sordid Dogs, Bastard Priest, Toxic Holocaust,  Shitfucker (Spiter) ve Dishönor diyebilirim. Upuzun bir yelpazeden, favori gruplarımız ve ilham aldığımız işler bunlardı. (Dipnot: GG Allin!).

2025'in ilk yarısında yayımlanacak olan yeni albümümüzde bize yön gösteren gruplar ise: Young And In The Way, All Pigs Must Die, Craft, Hellsodomy, Urgehal, Mgła (Kriegsmaschine), Converge ve (İlk albümümüz için de geçerli olacak şekilde) Nuclear Death Terror diyebilirim. Yeni albümümüzde daha fazla Black yönümüzü yansıtmak istedik ve bunu başardığımızı düşünüyorum!

 Doruk: Rötbrains bu sound'u sevmemizde üçümüz için en büyük etken diyebilirim. Grupta Ahmet daha çok black/death metal, ben daha çok Crust Punk/Grindcore, Tuna ise Metalcore/Progresif işleri seviyor. Diğerlerine defalarca bu grup saf black metal işi olursa çalmak istemediğimi de belirttim, işin içinde black n roll ve punk unsurlarını bulundurmakta direttiğim için de bu soundu yakalıyoruz diyip kendime biraz kredi vereceğim hahahaha. İlham olarak verebileceğim diğer birkaç grup: Discharge, Napalm Death ve Lord GG Allin.

 - Chaosdogs hakkında pek çok güncel bilgi yok aslında. Bu konu pek kişisel olsa da; bilmeyenler için Chaosdogs’un yaş ortalaması ne civarlarda?

Ahmet: Chaosdögs'ün yaş ortalaması epey genç aslında. Ben (Ritim Gitar, Vokal.) 18 yaşımdayım. Doruk (Bass, BackVokal) 20, Tuna (Davul, Add. Vokal) 22 yaşında.

 - İlk albümünüz “Profane Charge” hakkında konuşmak istiyorum. Albümü dinlediğimizde de korkusuzca yazılan lirikler ve soundun güçlülüğü ile balyözle kafalarına indirmek gibi ifadeleri kullanmak benim için en hafif tabir olur. Albümün çıkış hikayesi nasıl oldu?

Ahmet: Albümün çıkış hikayesi şu şekilde; Doruk ve Tuna gruba dahil olmadan önce "Gospel of Hell" şarkımızı yazmıştım, grubun temasında din karşıtlığı fikri daha ağır basıyordu ve grubun temelleri onun üzerine oluştu diyebilirim. Doruk ve Tuna katıldıktan sonra grubumuzun temasına mizantropi, anarko-primitivizm ve okültizm gibi konular da eklenmiş oldu.

Chaosdögs, kaos kavramını temel alarak dinlerin, modern ahlakın ve etik anlayışın "medeniyetin" sonunu getirdiğine inanıyor. Medeniyet kavramının çöküşünün teknolojinin bu denli gelişmesiyle de birebir olduğunu düşünüyoruz, o yüzden temamızda anarko-primitizm havası ve söz/müzik içeriğimizde de Ted Kaczynski'ye bolca atıflar bulunuyor. Şahsi olarak dünyanın şu anki hali beni, iç dünyamda optimistik nihilist düşüncelere itti. Nietzche'nin de dediği gibi, "Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz.".

 -Albümden yola çıkıp o fikirden devam edersem; albümün içindeki liriklerde radikalleşmiş ülkenin izlerini net olarak görüyoruz. Özellikle hukuksuzluğun kol gibi yürüdüğü ülke ve sokaklarda daha çok söz söylenebilir. Bu durum hakkındaki düşünceniz nedir?

Ahmet: Bu konudaki şahsi fikrim herhangi bir vatandaşın düşüncelerinden farksız değil. Ulusalcılık veya “devlet yapısı” çok değer verdiğim sistemler değil. Sadece vatandaşı olduğum, doğup büyüdüğüm, arkadaşlarımın ve ailemin olduğu bu ülkede kendimden önce az evvel saydığım insanların refahı benim için daha önemli, ve etki-tepki yasasına sosyal hayatta çok inanan birisiyim. Dolayısıyla ben de sesimi en güçlü duyurabileceğim yol olan sanatta bunları yapmayı denedim, fakat gördüm ki insan gerçekten iflah olmaz ve aciz bir canlı. Dolayısıyla artık sanatımda böyle politik konulara yer vermeyi pek düşünmüyorum. Sanatın fazlasıyla öznel olduğunu düşündüğüm için kendi yarattığım eserlerde kendi iç dünyamı anlatmaya daha yatkınlaştım, bu sebepten ötürü artık grupça yarattığımız işlerde bile din karşıtlığı ve doğa teması daha önde.

 - GG ALLIN’e saygı adı altında “Live Fast, Die Fast” şarkısını yorumladınız, gayet de klas bir iş çıkardınız. Bunun gibi gelecekte pek çok old school şarkıların yorumunu görecek miyiz?

Ahmet: Evet! 2025’in ilk yarısında yayımlanacak albümümüzden sonra çok sevdiğimiz bir grup ile split albüm yapma fikrimiz var. Sürpriz olsun diye şimdi hangi grup olduğunu söylemeyeyim hahaha! Split'e koyacağımız şarkılardan bir tanesi büyük ihtimalle Discharge'ın erken demolarından birinin yorumu olacak. Beklemede kalın!

 - İlk konseriniz Woodstock’ta gerçekleşti, azınlık olmasına rağmen canavarca taviz vermeden çaldınız. Bununla birlikte Cenazede Erekteyim ve Dethkrüsh de vardı. Sizin açınızdan konser nasıldı?

Ahmet: Gelen herkesin enerjisine bayıldık! Son birkaç haftada yaşanan hem grup içi hem organizasyon sorunlarına rağmen, mükemmel bir konser geçirdik! Gelip destekleyen herkese çok teşekkürler! Cenazede Erekteyim ve Dethkrüsh ise özel hayatlarımızda da çok sevdiğimiz insanlardan oluşuyor. Konser yapmaya kurumsal veya maddi gözle yaklaşmayan, sadece eğlenip ortalığı yıkmaya dayalı fikirlerle çalışan insanlara bayılıyoruz!

 Doruk: Konser benim açımdan büyük bir rahatlama oldu. Ekim ayından beri mail'leşmeler yapıyordum ve 1 ay kala grup içi ve grup dışı büyük değişiklikler oldu. Yaşadığımız stresin ardından çalıp iyi dönütler almak fevkalade bir motivasyon kaynağı.

- Liriksel açıdan da, duruş olarak da sözünüzü sakınmayan bir grupsunuz bana kalırsa.İlk çıkacağınız konserdeki mekan bildiğim kadarıyla KARGA idi, daha sonra değiştirilmişti. Ülkenin adam kayırmacılık vs durumu buraya da mı sıçradı gibi sorusormak en doğalı olacaktır benim için. KARGA sahnesindeki mevzunun özeti neydi?

Ahmet: Karga ile bir mevzu bizim açımızdan yaşanmadı diyebiliriz, kendileri daha farklı nedenlerden bize başka olanaklarla yaklaştılar fakat biz Rötbrains (Cenazede Erekteyim) ile ilk konserimizi yapmakta ısrarcı olduğumuzdan hem Karga tarafınca hem bizim tarafımızca hoşgörüyle karşılandı.

 Doruk: Karga meselesini Ömer abilerin de ağzından ele almak lazım aslında. Gelecek tepkilerden çekindikleri için çıkardıkları grubun yerine gelen gruplardan birinin şarkılarını sadece ismen 5 dakika inceleseniz de durumun çok komünitelerle alakalı olmadığını yordayabilirsiniz. Adam kayırma durumununsa underground müzikte uzun süredir yer aldığını, sosyal medyada gördüğümüz sözde "Türkiye'nin en büyük metal oluşumu" tekelcilerinin getirdiği yurt dışı gruplarının ya da yurt içi konserlerin line-uplarına baktığımızda anlamak çok da zor değil.

 - (İKİ SORU BİR ARADA) Son zamanlarda sıkı işler çıktı ortamda. Hem Punk, hem metal, hem de başka işler dinleyiciyi konserlere getirmeyi bildi. Kadıköy’de bir hareketlilik olduğu herkesin malumu olsa da; Kadıköy’deki genel ortam hakkında ne düşünüyorsunuz? /   “Profane Charge” devamında yeni albümde yer alacak “Divine Order” şarkısını çaldınız konserde. Yeni albümün gidişatı yine gaddarca, tehditkar, toplumsal gerçekleri avlayan lirikler kıvamında mı olacak? Bizi neler bekliyor?

 Ahmet: Son zamanlarda çıkan işlere pek hakim olmamakla birlikte (Dead Groan, Bestial Strike ve Hazardous'un son 2 single'ı hariç, onlara bayıldım!) Kadıköy'ün gidişatını ve genel ortamı hakkında fikirlerimizi ilk albümümüzde yer alan "Era of Arrogancy" şarkımızda belirtmiştik ve fikirlerimiz aynı şekilde ilerliyor (Merak edecek olanlar sözlere chaosdogs.bandcamp.com üzerinden ulaşabilir). 

Yeni albümün gidişatı ise söylediğiniz üzere gaddarca ve tehditkar, fakat bu sefer toplumsal olayları daha çok doğa teması üzerinden anlatmayı tercih ettik. Lirikler kesinlikle daha vahşi ve pis ondan emin olabilirsiniz!

 Doruk: Yeni albümümüzde natüralizmin dibine daha metaforik olarak vurduğumuz, sosyolojik çürümenin ve milyarların inandığı mitolojik safsatanın bokluğuna primitivist hatta paganist bir yaklaşımla ele aldığımız bir iş yapmaya çalıştık. Sadece günümüzü değil, insanlık tarihindeki cadılık, okültizm ve kafirlik olaylarını da soğuk ve melodik tınılarla hatırlatıyoruz.

 -Sorularımı bitirmeden önce; yakın zamanda bir konser planlaması var mı ve son sözlerinizi alalım?

Ahmet: Şubat'ın ortası veya sonunda Ankara'dayız! 2025, Chaosdögs için yoğun bir yıl olacak gibi! Son sözlerim olarak da, röportaj için ve diğer tüm desteklerin için teşekkür ederiz Cem Kurtuluş! Daha kötü günlerde görüşmek üzere!

Doruk: Albüm incelemesi, röpörtaj  ve tüm katkıların için teşekkür ederiz Cem. Konserlerde ve kulaklıklarınızda görüşmek dileğiyle.

 Cem Kurtuluş, 2025 OCAK (CHAOSDOGS RÖPORTAJI) 

08 Ocak 2025

"Her şey yalan üzerine/ iktidarın sallansın" : Chaosdögs - Profane Charge (2024)


 










Bazı icralar ve diğer adıyla icraatlar tam anlamıyla korkusuz ve tutkulu şekilde olmalıdır. Bunu radikalleşmeye giden bir ülkede yapabilmek ise tamamen cesaret işidir.”Chaosdögs”/Chaosdogs” tam anlamıyla bunun icraasını Blackened /punk ile harmanlayıp “Profane Charge” ile ortaya döküyor.

“Era of Arrogancy” ile albümün açılışı yapılırken “kutsal Cuma akşamı/ geldi 7 günün sultanı” ile adrese mesajı Ortadoğu’da inceden mesajlara yer vererek söylüyor ve sonunda da şımarıkça yetiştirilen, düşünmekten yoksun ve tabiri caizse kimseyi iplemeyen  kuşağa “Sıfır akıl, içi boşlar, bunun adı, sikik z kuşağı” lirikleriyle neşteri vuruyorlar.

“Gospel of Hell” bir türlü Kadıköy’de yeraltında bir dönemki sokaktaki takılmalarıyla birlikte arkadaşlık bağını oluşturan insanlara saygı babında olarak hissettiriyor kendini. “Kadıköy’den yeraltına keder dolu sözlerle cehennemin en dibinden çıkageldim bak şimdi” lirikleriyle nokta atış yapıyorlar. “Blood Friday” ve  Middle Eastshithole” tam da adına yakışır şekilde radikalleşmiş Türkiye şartlarında giden ORTADOĞU gerçeğini sunan sıkı şarkılar.

“Whiskey Cult” tam olarak kaosa girmek için adanan şarkılardan, “get drunk and start a fight “ lirikleriyle birlikte  kavgaya girmek için hazır olan kitleyi hareket ettirecek bir tribün organizasyonu gibi adeta. GG ALLIN’e saygı babında “Live Fast Die Fast” adına yakışır “hızlı  yaşa hızlı öl” nakaratlarına sahip klasikleşmiş bir şarkı olmasına rağmen Chaosdogs bunu oldukça  klas ve o “blackened metal” adlı leşliğe yoğurarak yorumlamış.

Albümün finaliyle sonlanan; Uğur Mumcu’yu hem anmakla hem de Uğur Mumcu’nun “halk,din sömürüsünü affetmiyor” sözleriyle açılan “Ahiretin Bedeli”   her şey yalan üzerine olduğunu haykıran toplumdaki bütün pisliklere dair perde aralıyor. “Her şey yalan üzerine/iktidarın sallansın” sözüyle de nokta atış yapıyor.  Fizikel kopyanın içerisinde iki kayıt var; biri sadece leşlikle yoğrulmuş kayıttan canlı kayıt ve daha çiğ,daha leş, daha da içine çıkıyor.

Albümün mix ve master işleri Kadıköy’de sıkı işlere destek vermesiyle tanıdığımız Erhan Kabakçı’nın elinden çıkıyor,bununla birlikte Anti-Zine’da underground işlerle bizleri buluşturan Bekir Akman’da albüm kapağında klas iş çıkarıyor.

 Kadıköy’de "Born to kill ,live for total chaös” parolasıyla yola çıkan “Chaosdogs” Dismember,Bastard Priest,Toxic Holocaust gibi eski/yeni karışık ekol gruplardan beslenen bunu “Profane Charge “ ile ne kadar sıkı iş çıkardığını tabiri caizse cümle aleme gösteriyor.

Ortadoğu’da dönen pisliklere,bir ülkenin radikalleşmesini giden yolda sözünü cesurca söyleyen birileri var!

Halen “Underground “ diye bir iş yapmak istiyorsanız ilk işiniz bu albümü alıp bu genç ve icraat işlere imza atan çocuklara destek çıkmanızla olur.

 

STAY UNDERGROUND!


Kadro:

Noisebringer: Guitar&Vox
G.G. Cush: Drums
Jagöff: Bass&BackVox

Cem Kurtuluş Ocak 2025

23 Ekim 2022

"Bir İntihar Öyküsü" Asafated - Bileklerimi Keserken (2022)












İnsanın en büyük üretkenlik noktalarından biri melankolidir. Kendi içindeki hüznünü notalara taşırsa tehlikeli yollara girmesi kaçınılmaz. Bu tehlikeli yol ise depresiflik,melankolik,hüzün üçgeninde birleşmesi de yolun sonunda kendisini bekleyendir. Hüznün merkezindeki melodileri ruhuyla harmanlayıp servis etmek müziğin en zor işlerinden biridir.

Asafated’in 23 yıl sonra sessizliğini bozduğu, “Tout va Bien”  in devamı olan hissiyatla melankoli zehrini merkeze yerleştiren  “ Bileklerimi Keserken “ kaydı 90’ların ruhuna bir ağıt, melankolinin tırmandığı ve Tanju Can’ın dediği gibi “ Bir intihar öyküsü “ ve bu öykü 7 bölüme ayrılıp  23 dakikaya tek bir parça halinde yayılıyor.  

Albümün kaseti ilk başta sınırlı sayıda çıktığı. Albümün hem kaset versiyonun hem  CD kapağında “Sevgi ile “ notu bırakılıp Metal müzik ortamlarının emekçilerinden Çağlan Tekil ve ortamların hızlı metalcilerinden ve emektarlarından Parkinson Şeref anılıyor.

EP, eski  metal ortamlarının unutulmazlarından Parkinson Şeref’i unutmadığını gösteren Tanju Can ve Parkinson Şeref /Şeref Görülmüş) arasında 45 saniyelik telefon konuşmasındaki bir intro ile açılıyor . “Acayip mutluyum ağa. Son iki yılım kaldı” sözü bir o kadar hüznün saf hali, her melodi her notada kendini tekrarlamanız ve hissiyat olarak derin melankoli izi sizi baştan kendinize çekiyor.  

“Bileklerimi Keserken”  EP’ye adını veren şarkı ince dokunuşlarla ve “uzaklaştı her şey, gökyüzü deniz…” cümlesiyle melankoli ve depresif havayı soluyoruz. Hüznü insanın kendisine yollayan “Keder”   Mert Yıldız’ın hafif klavye dokunuşlarıyla  “Gecenin sessiz sohbetimde ben mecnuni bir vahim” sözleriyle vurucu ve duygusal,ballad niteliği taşıyan kuş ötmeleriyle açılan depresifliğe ayrı yelken açıyor. Atilla Tutumlu/Mert Yıldız imzası taşıyor. “Hayaller “ kuş seslerinin etrafa yayılmasıyla, melankoli zehrinin ruhlara enjekte edilmesiyle kapalı odalarda ağır bir tahribat oluşturuyor insanın kendine. İlk yarısının Enstrümantel şekilde sürmesiyle bir yerden bir yere savrulmak da çabası olsa da sözünü “vazgeçme hayalinden ölüm olsa bile“ cümlesiyle nokta atış yapıyor.

Bass’ın duygusunun ağır bastırıldığı, duygusal dokunuşlarını ağırlıkta olduğu “Tanrı” kısa vurucu sözlerle dibe gitmemize yol gösteriyor. 

 “Yıllar” ile keskin,melankoli, Tanju Can’ın iç yakan sesiyle melodilerin hüznü ile birlikte ağır ağır, atmosferin kasveti yıllara meydan okuyor. 

Albümün/ EP’nin genel kasvetli dokunuşlarında gitarda Atilla Tutumlu’nun yarattığı o atmosfer aslında bildiğimiz Asafated’in  ruhun kuytusunda olan bireyin yalnızlığıyla alakalı hissiyatına dair bir şey söylüyor.

Sonuç olarak; hissiyatıyla, ruhuyla, melankolinin yüksek basamaklarında dolandıran "Bileklerimi Keserken  yalnızlığın derin kuyularında kendiyle savaşan nesil için ağır hüzün ifade edecektir. Tanju Can'ın dediği " bir intihar öyküsü " sözü de ruhuyla,hissiyatıyla,melankolinin tırmanmasıyla bu sözü harfiyen yerine getiriyor!

Cem Kurtuluş,2022 Ağustos

15 Nisan 2022

Saints 'N' Sinners - Rise Of The Alchemist (2022)


 










Maziye dönecek olursam;yıl 2008, Masstival’de Whitesnake ve üstüne Def Leppard izliyorum, bununla birlikte nitelik anlamında da epey doyurucu grup çıkıyor ve  sonra o zamana kadar isimlerini duysam da canlı dinlemeye tanıklık etmediğim bir gruba denk geliyorum. Saints ‘N’ Sinners  adında büyülü bir grup çıkıyor, hiç tanıklık etmediğim ergenlik çağının diğer evresine geçişte bir şok yaratmışlardı bana. Sahnede yarattığı enerjisiyle heavy metal’in o güçlü yanını fazlasıyla yansıtıyorlardı. Kendileri de bir o kadar  Whitesnake ve Def Leppard gibi grupların hastası da olduklarından müziklerinde de bu etki bariz hissediliyordu. O soundda olmasa da harmanlamayı fazlasıyla iyi biliyorlardı.

 Konuyu kısa kesmek gerekirse; 2013’de  kendi isimleriyle çıkardıkları albümden bu yana dokuz sene gibi bir süre geçti. Yeni albüm hazırlığındayken grup teklilerini piyasaya sunmuştu albümün gidişatıyla ilgili de Deniz Tuncer “Bir önceki albümle bu albüm arasında büyük bir sıçrama var. Yeni şarkılar başlı başına senfonik olmasalar bile, adeta bir film müziğinden fırlamış ve metale dönüşmüş gibi geliyor kulağa” yorumunu yapmıştı. Bu, bir grup için uzun süre olsa da bunun sahaya etkilerinin farkında olacağı malumudur,ki grup “Rise of the Alchemist“ ile sahalara geri dönüş yaptı.

 Albüm kritiklerinde pek çok albüm kritiğinin aksine lirikler önde önem verdiğim konu olsa da bu albümde müzisyen olmasam da heavy metalin zirvesine doğru adım atan değil,aslında günden güne çıtayı yükselten bir albüme ağırlık vermek olacak bunun adı. Albümün açılış parçası “As Above So Below”  hikaye vari bir girişle daha sonra katmanlı şekilde güçlü şekilde rotayı belirleyen bir çizgide belirliyor.Vokalde Mehmet Kaya’ya parantez açmak kimseyi şaşırtmayacaktır; vokal kullanımının yazılan melodilere göre uyumundaki akışkanlık da Mehmet Kaya’nın güçlü ve dinamik vokali bir kez daha ortaya çıkıyor. Klişe bir tabirle dinleyenlerin tabiriyle “ insana ülkesini şaşırtan“ cümlesi de Saints ‘’N” Sinners grubu için kullanılabilir. Çünkü ülke standartlarının üzerinde bir soundun fazlasını görmek mümkün.

 Sign of Things to Come” oyun vari melodilerle süslenerek apayrı hava katarak marş vari şekilde ilerliyor. Klavye kullanımının etkisi, melodinin coşkusu, dinamik rifflerle gitarların güçlülüğü ile gelen vokalin hikayeyi anlatır havada ilerleyip daha sonrasında tempoyu arttırarak koro vari stadyum konserlerinde seslendirecek ambiansa sahip. Mehmet Kaya’nın avrupa standartları üstüne yakın performansı şapka çıkarılacak cinsten. Vokalin nasıl kullanıldığında nasıl etki bırakır sorusunun cevabını bırakıyor, bu da müziğin ve bestelerin düzenlemesiyle vokaliste yol açar. Klavyenin etkili kullanıldığını “Sacred Ground“ da bir daha tanıklık ediyoruz, melodinin akışına göre giden kısımlarda vokalin hünerlerini sergilediği anlar büyüleyici. Belki abartı kaçmış olabilir;ama böylesine vokali etkili ve doğru kullanabilmek müziğin insanın içindeki sihirde saklıdır.

 “ Saviour of the Damned” girişi itibariyle düşük tempolu bir parça olarak başlıyor, atağa geçerek sol gösterirken sağ ile yapacağını yapmasını biliyor. Dinlerken Helloween ve Edguy arası dinliyor olmanız kaçınılmaz. Özellikle Helloween’ın ilk dönemlerine bir selam niteliğinde hissiyatı da oluşmuyor değil.

 “Dreamer” dokunaklı,duygulu klavye dokunuşlarıyla ve sonrasında Mehmet Kaya’nın kadife sesiyle duygusal yolculuğa çıkarıyor. Aor’un o ballad halinin bir tık fazlası bu şarkıda  görmek mümkün. Edebi terimle uzaklara gidişin habercisi minvalinde bir çağırışım olarak da adlandırabilir.  Klavye demişken; kendi isimlerini yayınladıkları albümde klavyede Melih Yüzer yer alırken bu albümde klavye görevi Kıvanç Kaytanlı’ya emanet.

 “Death Comes In Winter “ ismiyle birlikte girişiyle ürkütücü tonlara sahip. Değişken vokal oynamalarıyla Mehmet Kaya’nın yarattığı iş hafife alınacak gibi değil, bu da bunun en doğrulayıcı örneği oluyor.İlerleyen bölümlerde tempo artarak;heavy metal’in o lezzetli soloları ve bununla birlikte artan tempoda gitarların saldırganlığı üzerine yoğunlaşılıyor.

 Queen of the Nile” girişiyle sanki daha önce dinlemiş olduğum ya da tanıdık gelen riffleri hatırlatıyor bir yandan. “ Ivory Tower” güçlülüğü,dinamikliği avrupa standartlarını sollayacak cinsten melodileriyle akıllara kazınıyor. Edguy,Helloween,Gamma Ray gibi ekole yakınlığı da şaşırtıcı değil. Türkiye’de heavy metalin geriye gittiği dönemde kendi alanında ise fazlasıyla sıyrılmaya başaracak çapta oluyor bu şarkı. Şarkının ilk yarısı ve sonrasında final kısmına gelen kısmı iki bölüme ayrılıyor.

 Albüme ismini veren “Rise of the Alchemist albümün en uzun şarkısı olmakla birlikte,  uzun şarkılara alışamamış olanlara karşıtlığıyla dinletmesini bilmekle iniş ve çıkışlarıyla dinamikliğiyle gövde gösterisi yapıyor. 11 dakikası olman karşın, melodisi ve altyapısındaki güçlülüğü dinletmesini fazlasıyla biliyor. Albümün kapanış şarkısı “Catch 22” ile kapanıyor.  Mehmet Kaya’nın güçlü, yer yer değişen vokal yapısıyla büyüleyici bir işe imza atılıyor. Edguy’dan Tobbias Sammet’i dinlerken hissiyatı kendisinden almak mümkün.

 İyi bir albümün türü ne olursa olsun; önce sıkı bir altyapısı, döşenen melodiler ve besteler önemli bir yer teşkil eder.  Görünmeyen diğer kısmı ise prodüksiyon aşamalarıdır. İyi bir kayıt, iyi bir miks ve master ile aşama kaydedebilir. Albümün prodüksiyonu grubun kurucusu Deniz Tuncer üstleniyor, aynı zamanda grup  kendine ait stüdyosunda gerçekleşiyor bunları. Sns Records adı altında çıkıyor albüm de.  Miks ve mastering işine eski dostu Max Marton bakıyor,ki bir önceki albümde de kendisiyle çalışmıştı grup. Gruba klavyede ve geri vokalde Max Marton ve yine geri vokalde Meltem Yumulgan’ın eşlik ediyor.

 Grubun ilk albümünde yer alan “Virgil” maskotu bu albümde de yerini alıyor, albüm kapağı Berkay Sönmezler’e ait. Pandemi sürecine denk gelinen dönemde İstanbul,Münih,Kiev’de kaydediliyor albüm.Grup, ilk albümü çıkardıktan sonra dokuz senelik bir süreç bekleniyor, neden beklenildiği sorusu uzun bir soru olsa da bu albümdeki şarkıların pek çoğu 8-9 sene önce yazılmış şarkılardan oluşuyor.

 Sonuç olarak; “ Rise of the Alchemist”   heavy metal açısından sounduyla, prodüksiyonuyla dinamitliği güçlü bir power metal ürünü. Edguy,Helloween,Gamma Ray gibi grupların eski işlerini hatırlayacağınız sıkı bir iş. Mehmet Kaya’nın güçlü vokali, Deniz Tuncer’in müzikal dehası ve bestelerinde çıkardığı işler,klavye’de Kıvanç Kaytanlı’nın dokunuşları ve grubun bütün ekibin çıkardığı sihirli bir dokunuş!

 

Kadro;

 Mehmet Kaya – Vokal

Deniz Tuncer – Gitar

Kıvanç Kaytanlı- Klavye/Gitar

Doğan Rekkalı – Davul

Berkan Çakmak – Bass


Cem Kurtuluş,2022

12 Ağustos 2021

Diabolizer - “ Khalkedonian Death” (2021)


 











“ Ölüm Metali “ diğer anlamda Death Metali icra etme konusu sıkı bir iştir, bunun olayında da o ölüm kokusunu içinize çekmeniz gerekir, bunu o hayvansı soundda aramak gerekir. Kadıköy’de Ölüm Metali 2000’lerin ortalarında beri yükselişteydi, ama pek çok yerde az kişiye konserler oluyordu. Teknolojinin de gelişmesiyle bu durum yükselmeye başladı.Ölüm metalini değil, sadece “ metal “ kelimesinden yola çıkarak devam edersek; bu müziği icra etmek sıkı arkadaşlık gerektirir, bunun akabinde de o istediğini bilen kişilerle o yolda bir cehennem vari tabaka oluşur, bu da hayvansı ve öfkeli bir şekilde müziğe yansır.

Pek çok ortak grupta da beraber çalışmış olan bir arkadaşlıkprojesi olan  Diabolizer’ın son ürünü olan “ Khalkedonian Death”  o bilindik Diabolizer’ın o yıkıcı,cehennem vari ateşleriyle bir köşeye sıkıştırıp alevli toplar yollayıp insanlığa nefret kusacak şekilde bir bombardıman yapacağını ilk çıkış şarkısıyla biraz belli ediyordu. Albümün giriş şarkısı “ Dawn Of Obliteration”   bombardıman davul atakları akabinde, Ali’nin nefret kusan vokalleriyle öfke katmanlarını yükseklere çıkarıyor. Cehennem vari bir kaosta yıkım eyleminin fazlası gerçekleşirken final cümlesindeki “Rise, Diabolos rise!/Obliterate all life with wrath! “ cümlesi şeytani ordulara selam yolluyor.

Kasveti selamlayan “ Maelstroms Of Abhorrence “ o girişiyle aslında old school vari duruşundan taviz vermeden dinamik bir şarkı olduğunu kanıtlıyor. “Death to mankind  cümlesiyle olayı özetlese de, bu şarkı için bu sözden fazlasını söylüyor Diabolizer. Başlangıçtan itibaren gelen o kasvet vari riffler, yerini 2.17’de yine o karanlık rifflere çeviriyor. Mustafa’nın çıkardığı klas işi yabana atmadan hatta abartarak zirvelere çıktığını söylesek  yanlış olmaz. Malik’in bass’ta çıkardığı hünerlerle gelen Ali’nin o cehennem vari kükremeleri akabinde insanlığa kusan liriklerle de acayip iş çıkarıyor. Ürkütücü kahkahalara tanıklık ettiğimiz  “Cloaked In An Aura Of Madness”  eski ölüm metalini yaşatan, tavizsizliğiyle devam eden; liriklerde de dediği gibi “ Cain “ i selamlayan bir iş oluyor. “ Cain “ katil, kabil gibi anlamı olsa da tarihteki ilk cinayetin kendileri tarafından işlenmiştir Kabil’in, şarkı da liriklerini buradan alıyor gözüküyor.

Albümün  en uzun şarkısı olan  “Mayhemic Darkness And Possessed Visions”  Mustafa ve Can işbirliğiyle muazzam bir iş çıkarılmasının yanında “ tek adalet ölüm” şiarıyla da meseleyi özetliyor. Cannibal Corpse etkileri de bariz hissediliyor. (-Albüm çıkmadan önce Karga konserinde de söylenmişti )

Karmaşık rifflerin odağı olan “Sulphuric Vengeance”  Engin’in davulda hızlı ataklarıyla, Mustafa’nın rifflerde yardırmasıyla 2.28’de yükselen o hayvansı cehennem vari kükreyişlerle ardı sıra sololarla da bir iç hesaplaşmayla “No holy words, nor a prayer “ cümlesiyle özetleniyor. Gitarların saldırganlığını göstermesiyle de şiddet körüklenmiş oluyor.

“Bringers Of Khalkedonian Death “  pislikler içinde yüzen lağım dolusu atıkların şehire akıtılmasına dair lirikleriyle ağır bir ders veriyor.  Kıytırık bir tercümesini yaparsak  “ hayatlarımız akıyor,kanalizasyondaki bir pislik gibi “ cümlesi de nokta atış oluyor. Canice saldırgan öfke kusan davullar, Ali’nin o cehennem vari vokalleri, devam eden saldırganlık ve o zehirli sound durdurak bilmeden hangi istikamete gideceğini iyi biliyor.

Nefret,öfke,ölüm üçgeninde birleşen “Spearfuck The Throes Of Treason” Mustafa ve Can’ın klas işbirliği,Engin’in boyun kopartıcasına hızlı atakları, Ali’nin saldırgan vokalinde yarattığı cehennem vari gaddarlığıyla kaosun ortasına atıyor. Albümün kapanış parçası  “Perishing In His Oceans Of Blood “  sınırları zorlamasıyla hiçliğin girdaplarına doğru mekik dokuyor.

Albüm kaydına gelirsek; Covid19/Pandemi olayının ağır bastığı günlerde  gitarlar ve bass gitarlar ayrı ayrı grup üyeleri tarafından kaydedildi, vokaller “ Mezar Sound “  da kaydedildi. Davullar, Deadhouse stüdyosunda Ozan Yıldırım tarafından kaydedilmiştir, ki  kayıt,miks,mastering olayı da Ozan Yıldırım’ın elinden geçiyor.  Böylelikle  kayıtın hayvani bir old school ruhuna sahip olduğu da gayet açıktır.  Bunun yanında  albüm  kapak resmi  Jon Zig’e ait.

Sonuç olarak; Eski kafa death metal’den beslenen, o şeytani gücün meşalesini taşıyan Diabolizer’in  “ Khalkedonian Death “ i  tam anlamıyla  “ Kadıköy Cehennemine hoşgeldiniz piçler “ dercesine;  vahşi, mezarlıktan hortlamışcasına, boğukluklarla, hırıltılarla yıkım,vahşet ve kaos vaad ediyor.  Mezarlıktan fırlamışcasına sound arayanlar için, ölümün soğuk nefesini duymak isteyenler için!  

Kadro;

Abomination - Vocals

Mustafa - Guitars

Can - Guitars

Malik - Bass

Aberrant - Drums

 

 

Cem Kurtuluş,2021

13 Şubat 2021

Trenchwar - Criminal Organizations (2020)


 










Belki klasik bir tabir olacak; ama bazı ruhlar asla tükenmez, içindeki nefret,kaos,öfke üçgeniyle bunu müziğine yansıtır. Kuşkusuz 1980’lerin en saldırgan müzik türü  thrash metal idi, bunu çok fazla evelemenin gevelemenin anlamı olmasa da thrash metal’in bazı gruplarca teknolojinin soundlarına yedirilmesiyle o eski tadı veremeyenler de var, burada mevzu bahis edeceğim konu da tam bu konu üzerine. Teknolojinin bu kadar gelişmesiyle birlikte bu işin “ old school “ ruhu dediğimiz kısmı son zamanlarda  gayet akıcı şekilde gidiyor.

 Ankara metal sahnesi  doyurucu sound, öfkenin müziğine binmesiyle klas işler çıkarttı. Hazy Hill ile başlayan süreç,(en azından tarihsel olarak ben böyle biliyorum ) daha sonraları Suicide, Solitude ile bununla birlikte ve son zamanlar bangır bangır thrash metal’i iliklerimize kadar hissettiğimiz Thrashfire ile kendinden fazla söz ettirdi.  (ki son zamanlar derken grubun 2006 çıkış noktası olduğunu belirtmeye gerek olmasa da belirtelim)

Son zamanlarda bahsedeceğimiz proje “ Trenchwar “ dan geliyor. Trenchwar, isim olarak yeni kurulsa da aslında yıllardır metal sahnesinde tabiri caizse borusu öten, sertlikten taviz vermeyen bay area sahnesinden baz olarak merkeze koyan grup ve bunun üstüne de alman thrash’inin o brutalımsı vokallerin kükremiş haliyle bize sesleniyor.  Albüm, açılışı saldırganlığını belli edecek olan “ Kill “ ile yapıyor.  Liriklerde de yalanlar,küstahlıklar cümlelerinde ardında masumların öldüğü bir dünyada  “ yüzlerce insan öldü, ne için ? “ sorusunu soruyor bize Trenchwar. Roller değişir, sonuçlar değişmez minvalinde de sözünü esirgemiyor. Gitarların saldırganlığı altında da alman thrash’inin etkisini bariz gözlemliyoruz, ki grubun etki alanı bay area ve alman thrash metal’inin etkileri arasında. 

Albümüne ismine isabetli şarkı olan “ The Godfathers “  Kreator’un fazlaca etkisini hissedeceğimiz dünyadaki godfather’lara dair sözünü söylüyor. Özellikle “the god is only for the poor. “ sözüyle de nokta atış yapıyor. Dünyanın despotça yöneten politikacılarına karşı niteliğinde etkili. Albüme ismini veren  “ Criminal Organizations  saldırganlığını  devam ettirerek kana bulanmış dünyadaki  mesajını gayet açık “ hiçbir tanrı seni kurtaramaz “ sözüyle isyan ediyor. “ Rape of the Week “ çocuk tecavüzcülerine dair en nitelikli şarkılardan biri oluyor.  “ Mass Mind Rape “ ile sahtekar medyaya karşı tepkisini saldırgan bir şekilde yerini getiriyor. Sus pus olanlar,yalan haber yapanlar, yasak koyucular, patronun emrinde olanlara dair sözünü söylüyor şarkı. 

“ Thrash Not Thrash “ gerektiği gibi thrash metal fanatikleri için biçilmiş kaftan ki , ısrarla thrash metal’e “ trash metal “ diyen kesime “ hepiniz çöpsünüz “ diye sesleniyor diğer anlamda. Bu şarkının çıkış hikayesi de  Exodus’un  “ Thrash Under Pressure “ ile ilgili,ki bunu Paslanmaz Kalem röportajında belirtiyor grup. Albümde etkilenimler Bay Area çıkışlı, Exodus,Testament,Sodom gibi grupların izinden gittiklerini söylemeye gerek var mı bilmiyorum. Direkt şarkı “Since 1983 we call it thrash Don’t you understand little boy “ nakaratıyla mevzuyu özetliyor. Hepimiz için “ trash “ değil, “ thrash “  diyerek isyan vari bir çıkış oluyor.

 Albümün kapanışı grubun kendi ismi olan “ Trenchwar “ ile kapanıyor. Yaşama hakkının gasp edildiği, şiddet sahnesinin günden güne arttığı günümüze dokundurma yapıyor.  “ Anne, hayat masum değil/ bana anlattığın hikayelerdeki gibi “ sözüyle sesleniyor. 

Albümün kaydı 2016 gibi başlıyor, o zamanlardan bu yana tek kişi olarak başlayan proje sonrasında aynı kafadaki tayfanın girişimiyle buralara kadar geliyor.  Albüm kapağı Yiannis Pavlidis’in elinden çıkma. Pek çok isimle görüşülmesine rağmen en son olarak Yiannis Pavlidis de karar kalınmış. Albüm , 2016 gibi kaydedilirken geriye sadece mix ve mastering işleri kalmış, her şey tastamam olunca da albümün çıkış hikayesi böyle gerçekleşmiş oldu.

Sonuç olarak; “ Criminal Organizations “   Amerikan thrash metal’i  alt yapısı üzerine güney Amerika soundundan ve alman thrash metal  sahnesinin etkileşimiyle, politik ve protest lirikleriyle  balyozu kafanıza indiriyor.


Cem Kurtuluş,2021

19 Temmuz 2020

2000'lerde Bağımsız Müzik ( Vaykorus Tapes )
















Kuşkusuz ki  “ kaset çağı”  diye bir gerçek var müzik aleminde. Amatörlüğün ruha dokunduğu, içten ve kalben ve tutkuyla bu işe soyunmanın gerektirdiği bir durum bu.  Bazen ulaşabildiğin bazen de ulaşamadığın durumlar var. Bu kaset çağı lanet bir şey; ama bu lanetlik sözünün altında o tutkuyu barındıran bir iş bu.  Teknolojinin büyümesiyle ve gelişmesiyle birlikte her ne kadar geriye itilse de sözün tabiriyle bunu kovalayanlar halen az da olsa var. Tolga Havran’ın arşiv konusunda ne kadar geniş bir içeriğe sahip olduğunu ve samimiyetimle söyleyebilirim ki bu kültürün yaşaması için çabaları ve özverili adımlarına uzaktan da olsa tanıklık ediyoruz.

 Benim için bu durum blog döneminden kalma,ki kendisiyle resmen olmasa da uzaktan da olsa 2009 itibariyle Ychorus bloğundan hafiften de olsa keşife çıkmıştım. Bu yolculuk da tutku ve ruhun birleşmesinden yola çıkan Tolga Havran ve iyi bir kimya yakalayan tasarım işlerine vakıf olan Onat Hafız başrolde. “ 2000’lerde bağımsız müzik “ adını taşıyan bu iş de 23 şarkı var,99 adet üretildi.  “ Dinlediğiniz şarkılar genelde ev kaydı ya da müzisyenlerin kendi imkanları ile kayıt altına aldıkları demolardan oluşmaktadır “ diye kaset kartonetinde  dinleyene not düşülüyor.  Sözün özü; amatör ruhun dönemlerinden keşifin farklı notalarıyla birlikte bu yolculukta  gecenin karanlığına uygun, insanın kendisiyle çarpıştığı zaman dilimine hitap edecek bir sound ile bizlere ulaştı.  

Düz Mantık, She Past Away, Kafabindünya gibi grupların haricinde de belki daha önce hiç duymadığınız gruplarda bu seçkinin içinde yer alıyor. Her şeyden önce bu seçkilerden oluşan işin bir ruhu var; bu bariz belli. Notalar; sessizliğin izinde hüküm sürüyor; kapalı odalarda kendisiyle ağır çatışan bireye karşın da öyle bir hissiyat yaratıyor. 23 şarkıyı yorumlamak oldukça güç; ama bunu bir takım gibi düşünmenin herkese yararı fazlasıyla oluyor.  Pek çok şarkı var; ama “ Düz Mantık / Bok mu vardı “  ve She Past Away /Bozbulanık (demo) “  özellikle öne çıkanlardan oluyor, özellikle She Past Away’ın o karanlık havasındaki hali cezbeden nitelikte.  Bunlarla birlikte sessiz tınılı ruhu yüksek şarkılar da bundan nasibini alıyor.  Sözsüz; sadece notalarla yükselen ama ruhu olan şarkılara tanıklık ediyoruz diğer anlamda. Bunun ifadesi bana zor geliyor.

Burayı kısa kesersem; karanlık odalara kapanan, insanın kendisiyle kavgasına dair sözü olacağını hissettiren; sound’un o amatör ruhuna sadık kalmanın esasını yerine getiren ruhunu teslim etmiş bu ruha önem veren kişilerin işi bunlar. Bu olayda da “ Tolga Havran “  kendisinin de bahsettiği gibi müzisyenlerin kayıt altına aldıkları demoları  olduğu gibi yayınlama dedikleri olayı ve diğer türlü bahsedeceksek sadık kalarak yayınlıyor.  Bununla birlikte iyi bir takım oyuncusu olan Onat Hafız’a da es geçmememiz gerekir, ki böyle şeyler her zaman iyi bir takım uyumuyla yakalanır. Toparlarsam; bu iş ticaretten uzak, tutku ve ruhun ne anlama geleceğini bilen ve bu ruhu destekleyenlerin de çoğalması ümidiyle demek en doğru söz olacaktır…


 Kapak Tasarım: Onat Hafız
Fotoğraflar: Tolga Havran

Cem Kurtuluş, 2020 Temmuz

13 Haziran 2015

Şiirsel Kadından Şiirsel Seslenişler: İkinci Cihan - Birsen Tezer (2013)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“ İyi müzik” diye bir tanım vardır, bunu kategorize edemezsiniz, sadece  dinlersiniz ve sonra huzura varırsınız. O yüzden müzik piyasasında böyle müzisyenler için “ İyi Müzik”  tanımı cuk oturur, çünkü böyle kişiler popüler müzik tanımının içinde yer almaz, icraatlarını sessizce yer altından götürür ve sonra kitleye seslenir.

Birsen Tezer, su gibi sesiyle kalbimizi fetheden sizi bir deniz kıyısında ruhunuzu yıkayan, dokunaklı sözleriyle dinleyene yön veren bir isim. Başka bir tanım yapacak olursak, Tezer’in uçsuz bucaksız bir azınlığı var, bu tanım size de tanıdık gelecektir. ( Cenk Taner, Kesmeşeker kitlesini “ uçsuz bucaksız azınlık “ olarak tanımlar)

 1990 yılından beri müzik dünyasının içinde olan Tezer’i çoğu kişi  Ortaçgil’le yaptığı düetiyle tanıdı,sonra merdivenlerini yavaş yavaş tırmanmaya başladı. Bunca senedir bu müzik dünyasının içinde olmasına rağmen ürettiklerini biriktirdi Birsen Tezer, daha sonraları uygulamaya geçti. İyi bir iş çıkartmak istiyordu, bunu da sonraları ilk çıkardığı albüm olan “ Cihan” ile gösterdi.  Cihan anlamının neden önemli olduğunu şöyle anlatıyor Birsen Tezer; “ Cihan’’ adının anlamı benim için büyüktür. Hem o müzik düşündüğümüz ve ürettiğimiz dünyayı hem de bendeki anlamını düşünerek bu ismi koydum albüme.”

Böyle çıkmıştı Cihan albümü ortaya. Tezer bu albümden 4 yıl sonra da bir patlama yaptı, o albümün ismi “ İkinci Cihan “ oldu. “ Cihan “ albümünde bazı müzisyenlerin verdiği destek “ İkinci Cihan” albümüyle devam ediyor. Bu isimlerden bazıları Erkan Oğur, İlhan Şeşen, Bülent Ortaçgil, bunların haricinde Akın Eldes, Tarık Aslan, Birol Ağırbaş ve Özer Arkun.  Albümün tüm fotoğrafları Kadri Karahan’ın elinden çekilmiş. Albüm kapağının sırrını ise şöyle açıklıyor Birsen Tezer; “ Fikir şuydu; arabaya atlayıp güzel bir yer buluncaya kadar sürmek. Yol bizi nereye götürdüyse gittik, çamurlu çukurlu patikalara girdik sonunda bir ağaç gördük, arkasında da küçüğünü ve işte dedik “ Cihan’’ burada, arkasında da “ İkinci Cihan’’

Birsen Tezer bizi albümün açılışında “ Nefes “ ile karşılıyor, bu şarkının mimarlarından Erkan Oğur ile ortak çalışma yürütüyorlar, şarkıyla bize nefes veriyorlar.  “ Bir ömürlükse yaşamak ya seninle ya da sensiz “ diye noktayı koyuyor Tezer. Tezer’in kendi şarkılarını dile getirdiği kadar başka eserleri de dile getirdiğini görüyoruz. Zafer Cıngıl’a ait “ Delikanlı “ şarkısını bu defa Tezer’in sesinden dinliyoruz. Birsen Tezer’den aldığımız tad başka oluyor. Albüm çıktığından beri bağımlısı olduğum şarkılar arasında yerini alıyor “ Delikanlı” . aşkı için ölecek nerde kaldı öyle yürek “ diyerek şarkıyı özetliyor Tezer.  

Her sabah kalktığında bunalımlar geçiren bir varlığı  “ Kuş Misali “ şarkısında  “ Sustunuz, susmayınız sadece boktan bir sabah bu sabah “ sözüyle özetliyor Tezer. Özgürlüğe doğru “ Kusura Bakma” ile geçiş yapıyor Tezer, gitarda Akın Eldes eşlik ediyor Tezer’e.  “ Biraz bekleme zamanı ,İçine dönüp birikenleri atmak zamanı”

 Albümün en uzun şarkısı “ Şarkıcının şarkısı “  Sibel Köse ve Birsen Tezer ortaklığı ile albümün en’lerinden biri olmayı hakediyor. Şiir  gibi bir kadından umutsuzluk ve mutsuzluklara şiirsel bir dilde sesleniş ve geceden sabaha doğru bir acının habercisi gibi geliyor. “ Boşver “ ile Tezer her şeye rest çekiyor, “ Bize iç,iç, boşver boşver “ diyerek noktalıyor, ben de öyle yaptım zaten diyor. Fazla sözün harcanmadığı, sessizliğin hakim olduğu, intihara yaklaşmış olanlara sesleniyor Tezer.  

 Yarım kalmışlıklar, saf ve temiz kalmamışlıklar, dağılıp gidenler ve birçok şey. “ Ne Tuhaf “ söz ve müziği İlhan Şeşen’e ait olan Birsen Tezer’in can verdiği bir parça. Sessizliğin olduğu o zamanlar büyülü sesle seslenir İlhan Şeşen bize, Çello’da Özer Arkun bu parçanın takipçisi oluyor. Duyulması gereken sesleri Birsen Tezer albümün kapanış parçasında gerçekleştiriyor, bu sesin adı “ Kendi Kendime (Eylül) “ aynı zamanda geçmişe sesleniyor, çocukluğuna özlem duyduğunu hissettiriyor bizlere.

 Sonuç olarak;  bazı müzisyenler vardır çok konuşulmazlar, ama müzikle yaptıkları bir ömür boyu hatırlanır, kalıcı bir eser bırakırlar geride ve sonra üretmeye devam ederler. Şiir gibi bir kadından şiirsel seslenişleri  Birsen Tezer’in  “ İkinci Cihan’ın  da fazlasıyla dinliyoruz! 

 

 

Cem Kurtuluş, 2015

 

08 Ocak 2015

Bir Rock'n Roll Şöleni : Devil Ve Whisky Konseri Kritiği













80’li yıllar imkansızlığın olduğu, o imkansızlıklarla insanların bir şeyler ürettiği bir dönemdi. Dönem itibariyle piyasaya çıkan bazı rock grupları acımasızca eleştirilere maruz kalıyordu. Bu eleştiriye maruz kalanlardan ilk grup ismi itibariyle “ Devil “ idi.  Dönemin diğer gruplarından biri rock’n roll zehrini ortalığa salan Whisyk grubuydu. Bu iki grup konserlerde tiyatro ve sinema salonlarından dolduruyor, seyirciye muhteşem bir rock’n roll şöleni sunuyordu.1987 yılı itibariyle Devil memlekette en çok konser veren gruplardan biri olmuştu. Yalova’da ilk rock konserini düzenleyen grup, konserden gelen parayı kimsesiz çocuklara bırakmıştır.  Dönemin karmaşık bir dönem olacağını düşünürsek Devil’in konserlerinde bir ton mevzu döndüğü gazete küpürlerinde yazıyordu. Bunlardan biri  konser afişi asarken terör örgütü üyesi bahanesiyle gözaltına alınan grup üyeleri var.

Lafı fazla evelemeden gevelemeden konser faslına geçmenin zamanı geldi. Devil ile Whisky grubunu yanyana görmek bir konserde belki bizler için hayal gibi görünen bir şeydi, Whisky değil de “ Devil” en azından hepimizin gözüne böyle görünüyordu. Uzun süredir ortadan kaybolmuşlardı, ama bir şey yapacakları duyumları geliyordu. Gün geldi çattı Devil ile Whisky sahnedeydi.

 Bütün eski rock ortamlarının orta yaşlı adamları, çocukken Devil grubunu sinema salonlarını izlemeye giden eski rock tayfası yerindeydi. Rock ortamlarının önemli isimlerinden biri “ 1988’de izlediğimde de böyle çalıyordu “ demişti Sabahattin Taşdöğen için. Sesinden hiçbir şey kaybetmemişti, rock’n roll enerjisi bitmemişti. Albüm kayıtlarında ses rengi ne kadar güçlüyse, canlı konserde de o kadar güçlüydü.

25 yıldır Devil grubunu dinleyip konserlerde denk gelemeyen insanlar için bu konser biçilmiş kaftandı, sözün deyimiyle tam bu tanım oturuyor bu konsere. Devil’i ilk defa izlemenin gururunu yaşıyordum bende bu  konserde. Konserde Devil’in eski abilerinden Ercan Birol’u selamladı grup. Ercan Birol, eski rock kafa adamlarının önemsediği, ve yitirilmesinden dolayı üzüntü duyduğu bir isimdi ve bir döneme Devil grubunda besteleriyle damga vurmuştu. 

Ercan Birol’a bu konserde “ Delisin Sen Deli “ bestesiyle selam edildi, anıldı, unutulmadığı gösterildi.   “ Sakın Kanma “  bir dönemin önemli parçalarından biriydi, bu parçada konserdeki yerini aldı.  Devil her ne kadar 1987’de çıkardığı albümle tanınsa da, bilinmeyen şarkıları da kıyıda köşede vardı, en azından benim bilmediğim parçaları vardı. O parçalardan biri “ Çiçeklerin Nefesi “ konserde seslendirilirdi, böylece parçayı ilk defa canlı dinleme şerefine eriştik.   Zincirleri kırmanın zamanını Devil bize " Özgürlük Şarkısı " adlı şarkıyla söylüyordu. Devil sahneyi “ Haydi rock’n roll “ dediğimiz rock’n roll marşıyla kapattı, böyle kapatırken yolladıkları bir mesaj vardı, bu konserin devamı olacağı.

Ardından mikrofunu Whisky grubu aldı, rock’n roll kaldığı yerden devam ederken Whisky öncülüğünde biz eğlenmeyi sürdürüyorduk. Whisky memlekette ilk heavy metal albümünü çıkarma özelliği taşıyordu, konserde de taş gibi çalmaya devam ettiler. Yaşları artsa da ruhlarından hiçbir şey kaybetmemişlerdi, rock’n roll bunu gerektiriyordu sözü Whisky için geçerliydi.  Havasız kalıp dışarı hava almaya çıkalım derken Whisky “ Binnaz “ şarkısıyla açılışı yapmıştı.  Sonrasında bu şarkıyı buzlu havaların ısıtıcı şarkısı “ Yak Bizi “ izledi, herkesin favorilerinden biri olduğu gerçeği Whisky grubu hiç çalmasa da değişmeyecek, çünkü tarihte yerini bir defa almıştı.

 “ Ayna “ ve “ Dünya “ ile şarkılar birbirini takip ediyordu, biz de rock’n roll ‘un dibine vuruyorduk.  Devil nasıl şarkılarıyla Ercan Birol’u unutmadığını gösteriyorsa, Whisky grubu da Whisky grubunun temel taşlarından biri olan Kamil Özaydın’ı “ Babanne “ şarkısıyla selamladı, unutmadığını gösterdi. Konserin kapanışı “ Bak Biz Genciz “ adlı rock’n roll marşıyla sona erdi.


Geceyi özetlemek gerekirse eski rock kafalarının bir araya geldiği bir konser oldu. Kitle olarak az ve öz Devil ve Whisky grubunun bir araya geleceği günü bekleyen bir kitle vardı.  Şimdilik Rock’n roll’a doyduk, rock’n roll sizi bırakmasın hep devam etsin tek temennim olsun. 

Cem Kurtuluş, 2015 Ocak