// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Amerikan Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerikan Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Şubat 2015

Birdman (Cahilliğin Umulmayan Erdemi) (2014)



















Bazı sinema yorumlarında, bazı filmlerin sinemada izlenince seyircide bıraktığı etkinin daha farklı olduğunu söylenir. Bu her ne kadar tercih meselesi olsa da böyle söylenmesinin altında yatan bir gerçeklik var. Sinema ile internette izlediğimiz filmlerin bizde bıraktığı etki bu açıdan farklılık gösterebiliyor. 2014 senesinde iki film öne çıkmıştı. Bunlardan biri 12 yıl gibi sürede çekilen “ Boyhood” diğeri Birdman idi. Bu iki filmden biri önce girdi vizyona, diğeri daha sonra yerini aldı.

“ Birdman “ (Atmaca), Eskiden Birdman adlı  süper kahramanı canlandıran Riggan Thomson ’un New York’ta bir oyun çıkarmasını anlatıyor. Bu oyunda Kahramanımız Riggan’ıneski şöhretine yeniden kavuşmak için Broadway’de Raymond Carver tarafından yazılmış “ What We Talk About When We Talk About Love”  adındaki kısa hikayesinin tiyatro uyarlamasını sergilemeye karar vermesiyle  film başka bir boyuta geçiyor.

Kahramanımız Riggan’ın  provalarda iş kazası yerine kovduğu karakterin yerine  Mike adında başka bir karakter geliyor. Riggan tekrardan eskisi gibi iyi iş çıkartmak için yapıyor bunları. Bir Hollywood starının tekrardan kavuşmak istediği ünü anlatıyor film, bu ünü anlatırken Kahramanımız Riggan’e bir ses onu yönlendiriyor. Ne yapması gerektiğini ona o ses söylüyor.

Filmde her türlü karaktere rastlamak mümkün. Baba problemi olan sorunlu bir kız, kendini tiyatroda kanıtlamaya çalışan eski bir Hollywood starı, kendini sahne dışında özgür hissetmeyen bir tiyatrocu, Tiyatro izlemeden izlemediği tiyatroyu yerin dibine sokan eleştirmen…

 “ Birdman”   birkaç sahneyi saymazsak  tiyatro kulisinde gerçekleşiyor.  Kapalı mekandan çıkılmayan, bütün oyuncuların çabalarını sarf ettiği bir kulis tarafından yönetiliyoruz filmin çoğu sahnesinde. Bu sahnelerde Edward Norton ve Michael Keaton filme sınıf atlatmayı başarıyorlar. Her ne kadar Michael Keaton gerçek bir kahraman sıfatıyla karşımıza çıksa da , Edward Norton’ da kendisinden aşağı kalmıyor, iyi bir ikili oluyorlar. Bunun yanında  Michael Keaton’un kızını oynayan Emma Stone’u (Sam)   ve Riggan Thomson’un işlerini üstlenen menajer rolüyle karşımıza çıkan  Zach Galifianakis   film boyunca başarılı buldum.

Michael Keaton Birdman  filminin teklifi kendisine geldiğinde şu ifadelere yer veriyor;

 Alejandro ile 2012 yılında bir yemekte karşılaşmıştık. Bana filmden bahsetmişti. Senaryosu hazırlık aşamasındaydı. Ne kadar güzel bir konu dedim. Bayılmıştım, bir an için aklımdan, ‘keşke beni çağırsa ve rol için görüşse’ diye geçirdim. 63 yaşındayım, ve dedim ki ‘benim gibi bir adamı bu filmde oynatıp ne yapsın?’. Bütün bunları kafamdan tam 11 saniyede geçirdim ve Gonzalez bana, “Birdman sen olur musun?” dedi. Bu orijinal hikayede kim olmak istemez ki. Çok riskli bir işe giriştiğimin farkındaydım.”

Gişe filmlerine ve  seyircilerine söyleyecek bir çok şeyi var  Birdman’in. Ayrıca oturduğu yerden ahkam kesen, sadece eleştirmek için eleştiren eleştirmenlere de ayar vermeyi unutmuyor Birdman.  Popülerite konusunda “Her zaman biz olacağız kardeşim! Popülarite, prestijin kıçı kırık kuzenidir kardeşim!” repliği hafızamızda yerini koruyor.

Özellikle eleştirmenler konusunda daha ağır ifadeler kullanılması şaşırtmazdı beni, çünkü filmi, tiyatroyu ya da başka şeyleri izlemeden yorum yapmakla, bir sanatçının sahnede verdiği emek arasında çok fark olduğunun da altını çiziyor Birdman.

Ayrıca sosyal medya  (Twitter,facebook) konusuna  değinmeyi unutmuyor, Ve Birdman’i ayıran diğer özelliklerden biri  tek planda çekilmesi. Bu açıdan zor bir işe imza atıyor Birdman, çünkü bir hata yapıldığı takdirde bütün işin çöpe atılmama ihtimalini kim söyleyebilir? İşte filmi izlerken seyirci bu zorluklarla karşılaşıyor.

Film sırasında  günümüz popüler sinemasında ikonların ismini filmin başlarından itibaren duyuyoruz. Iron Man Ve Justin Bieber göndermeleri komikti.  Filmde bir sistem eleştirisi olduğu bariz belli oluyor. Oturdukları yerden izlemediği filmleri yerin dibine sokan eleştirmenler her türlü ayarı yiyor filmden. Oscar ödüllerinin benim için önemi olmasa da en iyi film ödülünün  Birdman’e gittiğinin, en iyi yönetmenin   Alexjandro Gonzalez Inarritu   olduğunu, olduğunu, en iyi görüntü yönetmeninin Emmanuel Lubezki) altını çizmek gerekir. Bu ne kadar önemli bilmiyorum ama özellikle Emmanuel Lubezki’nin görüntü yönetmenliğindeki başarısını ileride tekrarlayacağı kimseyi şaşırtmaz. 

Sonuç olarak ; Üstünde ne kadar konuşursak konuşalım, bizim konuştuklarımızın öneminin olmayacağı bir film olarak karşımıza çıkan   “ Birdman “  ile İnarritu sözü olduğunu, sözsüz kalmayacağını kanıtlıyor. Bunu kanıtlarken popüler kültüre ayarı veriyor, genel sistem eleştirisi getiriyor.  Başka bir yönetmen olsaydı bu işin üstesinden gelir miydi bilmiyorum ama Inarritu bu işin üstesinden gelmeyi fazlasıyla  başarmış.


Vizyon Tarihi: 27 Şubat 2015
Süresi: 119 dakika
Yönetmen: Alejandro González Iñárritu
Oyuncular: Michael Keaton, Zach Galifianakis, Edward Norton
Ülke: ABD
Yapım Yılı: 2014



 Cem Kurtuluş, Şubat 2015

14 Ocak 2015

Davul Çalmak İstiyorsan Ellerini Kanatmalısın : Whiplash (2014)


















Davul çalmayı  seviyorsunuz ve ilerde bir grupta çalarken sonrasında kendinizden söz edilmesini istiyorsunuz. Elleriniz kanıyor, trafik kazası geçiriyor, ailenizden destek almıyor ve sınırları zorlamak istiyorsunuz. “ Whiplash “  adlı uzun metrajlı filmini çekmeden önce  kısa film çekip  çekip  Sundance Film Festivali’nde  ödül kazanan “ Whiplash “  2014 yılının   Film Ekiminin gözdelerinden ve  29 yaşında Damien Chazelle adında genç bir yönetmenin elinden çıkan bir film.   

 Filmin yönetmeni Damien Chazelle bu filmi çekebilmek için pek çok sıkıntı çekiyor, ilk önce para bulamadığı için  bu filmin kısa filmini çekiyor. Kısa filmde  Miles Teller yer almıyor. Filmin çekimleri 19 gün sürdü, 19 gün süre bir film için az bir süre. Filmde yaşanılanlar gerçekten de yapılıyor. Milles Teller’in  davul çalarken ellerinin kanaması çekimler sırasında  olmuştur. Tekrardan filme dönecek olursak; “ Whiplash“  New York'ta dünyanın en iyi müzik okullarından birinde davul (bateri) eğitimi alan Andrew'un (Miles Teller) hikayesini ele alıyor. 

 “ Whiplash “ Andrew’un davul çalmak için girdiği odada  Okulda orkestra çalıştıran tecrübeli öğretmen Fletcher’in Andrew’i keşfetmesiyle başlıyor. Çalışkan isimleri bünyesine katan, ilk zamanlarda iyi izlenim veren Fletcher daha sonralarında bir şeytana dönüşüyor. Filmin ilk yarım saatinde inandığı şeyler uğruna neleri yapabileceğini gösteren genç bir çocuğun dramını çıplak gözlerle izletiyor seyirciye.  

 Tecrübeli öğretmen Fletcher’in ağzı bozuk, küfürbaz, öğrencilerini bu meslekten bunaltan bir kişiliğe sahip olduğuna tanıklık ediyoruz, ama bu küfürbaz hareketleri Andrew üzerinde o kadar etkili olmuyor. Andrew ne kadar baskı hissetse de üstünde inandığı uğruna nelerden vazgeçebileceğini gösteriyor seyirciye, ailesinin desteğini görememesine rağmen azimle çalışıyor.

 Filmde caz müzik üzerinden konuya dalmak istense de asıl mesele öğretmen-öğrenci ilişkisi ve öğretmenin öğrenci üzerinde uyguladığı sert metodlar. Andrew’ın pes etmesi için tecrübeli öğretmen bir çok yol deniyor, Andrew’i kendisinden nefret etmesini sağlıyor. Öğretmen gerçek yeteneği ortaya çıkarmak için öğrencilerini en iyisini yapmalarını istiyor, uyguladığı yöntemde de buna inanıyor.

 Eğer sınırları zorlarsanız her şeyin üstesinden gelebilirsiniz mesajı veriyor “ Whiplash “ bu mesajı verirken çoğu sahnede Andrew’in azimle çalışarak,parmaklarını kanatarak nasıl sınırı zorladığını seyirciye gösteriyor. Karakterimiz Andrew en usta davulcu olabilmek için bütün sınırları zorluyor. Elini kanatıyor, daha hızlı çalmak için uğraşıyor, “ Ben usta olmak istiyorum “ deyip kız arkadaşından ayrılıyor, trafik kazası yapmasına rağmen gideceği yarışmaya yetişmeye çalışıyor,  ailesi destek olmamasına rağmen inandığı yoldan gidiyor.

 Filmin ikinci yarısında Andrew, davul ile bir yarış içine giriyor, davulu kendi yönlendiriyor, sonunda Andrew “ Azimle çalışırsanız en yetenekli siz olabilirsiniz “ dedirtiyor seyirciye.  Kendi kurallarını kendi koyuyor, öğretmen Fletcher’in metodları Andrew’e geçiyor.  Andrew Karakterini oynayan  Miles Teller oynadığı süre içinde etkili bir izlenim bırakıyor seyircide. Ayrıca Miles Teller’in bu rolde bu denli etkili oynayabilmesi haftada 3 gün 4 saat aldığı derslerle mümkün olduğunun altını çizmek gerekir, davul sahnelerinde ellerinin kanaması da, tecrübeli öğretmen Fletcher tarafından dayak yemesi de gerçekten yapılmış.

 Sonuç olarak; Bir insanın başarı uğruna ne kadar ileri gidebileceğini ve sınırları zorlayarak yeteneğini ortaya çıkarabileceğini  gösteren   “ Whiplash “ muhteşem kurgusuyla, gerilime tırmandırmasıyla, J.K Simmons Ve Miles Teller’ın etkileyici oyunculuklarıyla azmin zaferini bize yaşatıyor.

 


Altını Çizdiklerim:

“ Arkadaşın var mı Andy
Yok
Niye
Hiçbir yararını görmedim.”

Not: Bir takım bilgiler için yararlandığım Filmegitmedenönce.com'a ayrıca teşekkürler

Yönetmen: Damien Chazelle
Senaryo: Damien Chazelle
Oyuncular: J.K Simmons, Milles Teller, Melissa Benoist
Müzik: Justin Hurwitz
Görüntü Yönetmeni: Sharone Meir
Kurgu: Tom Cross
Süre: 106 Dakika
Ülke: ABD 



Cem Kurtuluş, 2015

10 Aralık 2014

“ Bu savaş! Bunu hissedebiliyor musun? “ FURY (2014)












Savaşların altın kuralı  “ yaşamak için öldürmelisin “ sözüdür. Sen öldürmezsen, o seni öldürür ve seni bok çukuruna yollar. Ne kadar vicdan mahkemesi yapsan da kendi içinde yaşatmak için öldürmek gerçeği hiçbir zaman değişmez savaşlarda. Savaşlarda bu işler böyle yürümüştür. Savaşların kazananı olmadığı gibi;  hayatta kalanı ve toprak altında gömülü olanları vardır. İşte bu savaşın gerçekliğidir. Mevzumuz Savaş, bu savaşsa İkinci Dünya savaşı. Cesetlerin toprak altına gömüldüğü, tankların insanları et parçalarına dönüştürdüğü bir savaş.

İkinci dünya savaşı hakkında bir sürü film çekildi, bir sürü kitap yazıldı ve halen kitaplar yazılmaya, filmler çekilmeye devam ediyor.  “ Fury “  David Ayer’in yönetmenliğini yaptığı, senaryosunu yazdığı Amerika’lılarla Nazilerin mücadelesini anlatan bir film.  “ Fury” Amerika’dan gelen tank birliğiyle olaya yaklaşıyor.  Filme “ Fury” verilmesinin nedeni Amerikan birliğinin kullandığı Tank.  Türkçe’ye öfke olarak çevrilen Fury filmde de öfke görevi görüyor.  Her şeyden geriye kalan bu Tank oluyor. “ Fury “  adında tankın içinde bulunan 5 Amerikan Askerinin ölümle iç içe olan yaşamları ele alınıyor, ama bunun öncesinde filmi başa sarmak gerekiyor.

 Film, 1945’li yılları anlatan klasik alt metin yazılarıyla açılıyor, Nazilerin savaş için her türlü unsuru kullandığından da dem vuruyor.  Brad Pitt’in  Don Wardaddy' Collier ' rolünde oynadığı “ Fury” filmin başlarından itibaren Almanların, Amerikalıların etrafını saran sözlerle ilerliyor.  Bu sözlerden sonra Norman Ellison’la tanışıyoruz. Norman Ellison acemi, merhamet dolu, hızlı yazı yazma eğitimi alan, orduya yeni katılmış biri. Orduya katılmasından itibaren her şeye şaşıran bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Sanki savaşta değilmiş, oyundaymış gibi bir izlenim yaratıyor.

 Norman Ellison’un merhametli olduğuna  çavuş Collier’in öldürme emri verdiği Nazi için öldüremediğinde tanıklık ediyoruz.  Merhamet duygularından arınamıyor Norman.   Çavuş Collier’in ekibi sayesinde bunu atlatıyor, bunlar olurken bazı arkadaşlarının ölümüne tanıklık ediyor. Bunlara tanıklık ederken daha ekiple yeni tanıştığında Tank’ın içine giren Norman’ın kusma sahnesi de diğer askerlere göre geride olduğunu seyirciye ispatlıyor.

 Film bize Norman Ellison gözünden aktarılıyor. Filmi savaş, yemek sahnesi, ve 5 Amerikan Askerinin ölümle iç içe yaşamaları olarak üç bölüme ayırmak mümkün.  Bu bölümlerde Norman’ın diğer askerlere göre iyimser olduğu bize aktarılıyor. Almanların, Amerikalılara saldırması sonucu her şey yerle bir oluyor, Norman Ellison değer verdiği kız arkadaşını kaybediyor.  Öldüren Nazilere karşı insan öldüremeyen Norman Ellison birden yaşamak için öldürmenin gerekliği savunup, filmin ilerleyen zamanlarında bir kahramana ve ölüm makinesine dönüşüyor.  Filmin finali klasik Amerikan filmlerine benzediğinin altını çizmek gerekir, 5 Amerikan askeri 300 askere karşı eldeki silahları az olsa da kahramanlık yapıyor. Bu sahnesiyle gerçekten uzak bir görüntü çiziyor .

Norman Ellison rolündeki Logan Lerman karakterinin tüm psikolojik unsurlarını etkileyici bir şekilde canlandırıyor. Etkileyici bir şekilde canlandırırken Brad Pitt’ten daha iyi oyunculuk sergilediğiyle ilgili anket yapsak Logan Lerman’ın öne çıkması kimseyi şaşırtmaz. Sonuç olarak David Ayer’in “ Fury “ filmi her ne kadar içinde abartıları barındırsa da Amerikan Sinemasının başarılı savaş filmi örneklerinden. Band Of Brothers veya Er Ryan’ı kurtarmak gibi kıyaslanacak örneklerden değil, ama diyalogları ve aksiyon dolu bir yapım.

Yönetmen: David Ayer
Senaryo: David Ayer
Oyuncular: Brad Pitt, Logan Lerman, Shia Labeouf
Müzik: Steven Price
Görüntü Yönetmeni: Roman Vasyanov
Kurgu: Jay Cassid, Dody Dorn
Süre: 134 Dakika

Ülke: ABD

CEM KURTULUŞ, 2014

24 Kasım 2014

Acı Hissedilmeyi Talep Eder: The Fault In Our Stars (2014)











Bir ilişki yaşıyorsunuz, ilişki süresince ölümcül bir hastalığınız var ve  yine de arzuladığınız şeyleri yapmaktan vazgeçmiyorsunuz.  Her ne kadar ölümcül hastalığınız olsa da bunları yapıyorsunuz. Mevzu bahis konumuz  John Green’in aynı isimli gençlik romanından Josh Boone yönetiminde beyazperdeye uyarlanan filmi  “ The Fault  In Our Stars”  ( Aynı Yıldızın Altında )

“ The Fault In Our Stars “  oksijen tüpü çantasıyla gezen akciğer kanseri genç kız Hazel ile  geçirdiği operasyon sonucu sağ bacağını kaybetmiş Augustus’un hikayesini anlatıyor.  Filmin başlarından itibaren  “ Acıklı hikayeleri nasıl anlatacağımız bize kalmıştır”. Sözüyle film bizi acıya davet ediyor. Kanser hastası olan, ölümcül hastalığını yenemeyeceğine inanan Hazel Grace Lancaster’in  hayatı destek grubunda karşısına çıkan Augustus  Waters ile değişiyor, kendisi için umut oluyor.

Augustus’un eğlenceli ve pozitif bakış açısı bir süre sonra Hazel Grace Lancaster’ı değiştiriyor, böylelikle birbirlerini tamamlıyorlar.  Birbirlerini tanıma süreci kendileri için uzun sürüyor, çünkü karşısında ölüme karşı yenilen Hazel Grace Lancester gerçeği var, bir nevi Hazel Grace için umut Augustus Waters oluyor. Birbirlerini tanıma süreçlerinde iki karakter arasında bilgi alışverişi oluyor, birbirlerine kitap hediye ediyorlar. Augustus Waters’ın Hazel Grace’dan aldığı kitap sonrasında filmin boyutu  kitabın yazarının hikayesine odaklanıyor . Hikayeye odaklanma sürecinde Augustus Waters’ın yazar Peter Van Houten’la mesajlaşarak görüşme ayarlaması Hazel Grace Lancester için tarifi olmayan bir mutluluk oluyor.  

Augustus Waters,  Hazal Grace’ın en büyük hayali olan kitabın yazarı Van Houten ile Amsterdam’a doğru ailesiyle yolculuğa çıkıyor. Bu yolculuk filmin ikinci bölümünde küstah bir yazarın macerası olarak yansıtılıyor seyirciye.  Peter Van Houten’in hikayeye hiçbir şey katmaması filmin hayal kırıklığıydı, aynı zamanda   Peter Van Houten’i canlandıran Willem Dafoe perde de fazla gözükmemesi film adına eksiklik olarak göze çarpıyor.

 Filmin ilk yarısı Augustus Waters’ın Hazel Grace’dan kitap  ödünç alıp okuduğu kısımda ilerliyor, filmin ilerleyen zamanlarında yönetmen bizi acıya davet ediyor. Bunları yaparken hem güldürüyor, hem üzmeyi başarıyor.  Yazar Peter Van Houten için gittikleri Amsterdam’da gençlerin hayal kırıklığına uğramasının film adına beni de hayal kırıklığına uğrattığını söylemeliyim.  İlk günden beri bu anı bekleyen, kitabın sonunu merak eden gençlerin bu hayal kırıklığı ancak o sahneyle anlaşılabilir.

Amsterdam yolculukları her ne kadar Augustu Waters ve Hazel Grace ikilisi için hayal kırıklığıyla sonuçlansa da onlar için mutluluk verici olan ilişkilerini ileri boyuta taşımaları oluyor.  Amsterdam dönüşlerinde ise iki genç hastadan biri ölüme yaklaşıyor, bu gençlerden biri Augustu Waters. Ölümü arzulayan, ölüm kelimesi ağzından düşmeyen Hazel Grace’ın ölmemesi şaşırtıyor seyirciyi.  Hazal Grace’in Augustu Waters’a okuduğu William Carlos Williams  şiiri  ve Filmin bitimine yakın kilise de Augustu Waters’e ölmeden önce okuduğu mektuplar etkileyici sahneler arasında yerini alıyor.


İki Kanser hastası genci etkili bir şekilde oynayan Shailene Woodley ve Ansel Elgort  film adına iyi bir iş çıkarıyorlar, ama ebeveyn görevi gören karakterler olmak üzere diğer yan karakterler de filmin geri planında kalıyor.  Anne görevini etkileyici biçimde oynadığını düşündüğüm  Laura Dern ‘de filmde rolün hakkını veren karakterlerden. Müziklerin iyi seçildiğinin, filme uyum sağladığını söylemek gerekir. John Green’in The Fault In Out Stars kitabını okumamış olanlar için film seyirciyi etkilemeyi başarırken kitaptan alıntılar sunmayı unutmuyor. Ayrıca  senaryoda katkısı bulunan Scott Neustadter ve  Michael H. Weber ikilisini es geçilmemelidir! 
  
Özetlemek gerekirse;  Drama ve trajik olaylardaki durumu zaman zaman mizahi anlatımla sunan  “ The Fault  In Our Stars”   başrollerde  Shailene Woodley ve Ansel Elgort  ikilisinin müthiş uyum sağladığı yer yer mizah örneği sunan dram yapımlarından. 

 Altını Çizdiklerim:

“ Öyle bir zaman gelecek ki hepimiz bir gün öleceğiz. İnsanların olmadığı zamanlar vardı , insanlık sonrası zamanlar olacak. Kim bilir belki yarın, belki bir milyon yıl sonra.Bu gerçekleştiğinde kimse hatırlanmayacak. Ne Kleopatra, Ne Muhammed Ali, ne Mozart, ne de buradakiler.”

“ Yağmur suyuyla parlamış kırmızı el arabasının
Ne çok şey yığılmış üstüne beyaz tavukların yanında
Ağaçlarının dallarının arasından çıkan gökyüzünün
Ne çok şey yığılmış üstüne
Mavi dudaklı bir çocuğun
Karnında fırlayan borunun
Ne çok şey yığılmış üstüne
Bu evren gözlemleyicisinin ne çok şey yığılmış üstüne”

“ Kanser janrının  en boktan olmayan geleneklerinden biri de  ‘ Son iyi gün ‘ olarak bilinen gelenektir.  Kişinin amansız kötüye  gidişatının birden durduğu  acının bir dakikalığına da olsa  dayanılabilir olduğu zamandır. Tabii ki bunda ki eksi de son iyi gününüzün  son iyi gün olduğunu bilemiyorsunuz.Onu yaşadığınız anda sizin için normal bir gündür. “

“ Acilde size sordukları ilk şeylerden biri de  acınızı bir ile on arasında derecelendirmeniz olur. Bu soruya yüzlerce kez maruz kaldım ve bir keresinde nefesimi toplayamamıştım ve sanki göğsüm cayır cayır yanıyordu. Hemşire acıyı derecelendirmemi istedi. Konuşamasam da dokuz parmağımı kaldırmıştım. Durumum biraz daha iyi olunca hemşire geldi bana ‘ savaşçı ‘ diye hitap etti. ‘ Nereden biliyorum,biliyor musun’ diye sordu. 10’luk bir acıya 9 dedin. Ama doğru değildi. Cesur olduğum için dokuz dememiştim. Dokuzla derecelendirmemin sebebi 10’u sonraya saklıyor olmamdı ve bu da oydu. Büyük, korkunç 10 buydu.”

“ Önemli mi bilmiyorum onun kız arkadaşıydım. Gus’ın evinde şöyle bir söz vardı;  ‘ Gökkusağı istiyorsan ıslanmasını bileceksin’ son günlerinde bile tek kelimesine inanmamıştım. Her zaman gülebilmesini becermişti. Ama önemli değildi. Çünkü doğru şeyin bu olduğunu biliyordum. Cenazelerin ölü için olmadığına karar verdim. Kalanlar içindi. “

Vizyon Tarihi: 27 Haziran 2014
Yapımı: 2014 – ABD
Tür: Dram
Süre: 126 Dak.
Yönetmen: Josh Boone
Oyuncular: Shailene Woodley, Ansel Elgort, Willem Dafoe, Nat Wolff, Laura Dern
Senaryo: Scott Neustadter, Michael H. Weber
Yapımcı: Wyck Godfrey, Marty Bowen


CEM KURTULUŞ

09 Kasım 2014

Çocukluk /Boyhood (2014)



 Richard Linklater bundan yaklaşık 20 yıl kadar önce Before Sunrise ile başlayıp Before Midnight serisine kadar uzanan film serisini  çekmişti. 1995 yılında " Before Sunrise " kendisi için önemli başarılar elde attığı filmde,bunun devamını da diğer filmlerinde göstererek ödüller aldı.   Before serisinin temellerini atan Linklater çektiği Before Sunrise’tan 9 yıl sonra Before Midnigh ile seriyi sonlandırmasa da Seri’nin üçüncü filmiydi bu. Before serisini önemli yapan şey Linklater’in aynı oyuncularla çalışmasıydı. Richard Linklater’ın Before serisini bir yana bırakırsak film ekiminin önemli filmlerinden biri “ Boyhood “  12 yıl gibi uzun bir sürede çekilme süreci var.

Bir çocuğun büyürken geçirdiği fiziksel değişimi anlatan “ Boyhood”  bunu anlatırken çocukluğundan başlayıp yetişkinlik dönemine kadar gitmesiyle öne çıkıyor. Ana karakterimiz Mason’un filmde yıllar geçtikçe nasıl değiştiğine tanıklık ediyoruz. Annesinin, Mason’un babasıyla ayrı kalması, sonrasında annesinin başka biriyle evlenmesi ve en sonunda yalnız başına hayatını devam ettirmesi ve aldığı sorumluluklar filmde göze çarpıyor. Filmde “ Aile” kavramının ne kadar önemli olduğunu bir Anne tarafından gösteriliyor bizlere.

 Mason’u filmin ilerleyen zamanlarında kendi parasını kendi kazanan “ bulaşıkçı” rolünde görüyoruz, fotoğraf çekerek hayatını kazanmak isteyen Manson’un hayatının bu kısmı garipsenebilir. Kız arkadaşıyla göremediğimiz Manson’u ilerleyen sahnelerde kız arkadaşıyla yaşadıklarıyla görüyoruz, bu da Manson’u ciddi olmasa da bir anlamda yıpratıyor.

 Shenna ile Manson arasındaki diyalogda  hayatını “ Facebook” gibi sitelerde çürüten gençliğe Linklater ayar vermeyi unutmuyor. Filmden Mason karakteri hakkında kısa bir ayrıntı vermek gerekirse; Mason karakterini canlandıran Ellar Coltrane bu projeye 6 yaşındayken adım atmış. Karakterlerin hayatlarını gerçek olamayacak kadar sıradan bir şekilde aktarması film adına eksiklik olarak karşımıza çıkıyor.

 Linklater ,Amerikan toplumunun portresini rahatlıkla Boyhood’da çiziyor. Gençlerin zaman geçtikçe ne yapacağına karar verememesi ve kafa karışıklığıyla beraber bir çok konuya değiniyor. Amerika’da büyümenin portresini çizen Linklater’ın bu filminin Amerika’da yüksek puan alması şaşırtıcı değil.Amerika halkının gönlünü de böyle kazanıyor Linklater. Linklater, Bush dönemi için filmde kısa bir eleştiri getiriyor,ama bunu Obama dönemi için göremiyoruz. Bu da Amerikan toplumunu yüceltme olarak değerlendirebilir.

 12 yıl çekimleri süren, Film ekiminde bize başyapıt olarak gösterilen “ Boyhood”  yaklaşık 3 saate yakın süresiyle sıkıcı bir yapım olduğunu söylemekle beraber genel itibariyle bir “ başyapıt “ izlenimi vermiyor ama Amerikan toplumunu yüceltmesinin yanında yüksek eleştiriler alması da şaşırtmıyor.  


Cem Kurtuluş,2014

23 Ekim 2014

Film Ekimi 2014'ten: Palo Alto (2013)




















Edebiyattan sinemaya uyarlanan filmler her ne kadar çekici gibi görünse de bazı filmler bunun hakkını veremiyor. Kitapla aynı olmasını bekleyemezsiniz ama en azından  iyi iş çıkarmasını, kendinizden bir parça bulmak istersiniz. Film ekimi(11-17 ekim)  haftası olması sebebiyle  ne kadar iyi filmler olsa da beklentinizi karşılamayacak filmler de öne çıktı. Bu filmlerden biri  Gia Coppola, senaryosunu yazıp yönettiği bu ilk filmini, James Franco’nun yazdığı  Palo Alto Öyküleri “ kitabından beyazperdeye uyarlanan “ Palo Alto”

Gia Coppala,  bu filminde genç kuşağa sesleniyor, gençlik sorunlarına yöneliyor. Utangaç, aileden kopuk,melankolik karakterler yaratıyor Coppala,  cinselliğe kadar uzanan bir yelpazede sunuyor bu filmi. Amerikan vari diyaloglarla sunarken bu filmi, filmi izlerken kopukluklar yaşıyorsunuz. Kurgu eksikliğini film bağlantısında net olarak gözlemliyorsunuz.

Hikaye kabataslak olarak  Teddy, April,Fred  karakterleri üzerinden ilerlese de, bu karakterlere ilerleyen zamanda Emily ve takım koçu  MR.B katılıyor.   Bu karakterler film içinde önemli yere sahipler,ama ana karakter " April" karşımızda duruyor. Yönetmen april'in gözünden anlatıyor çoğu şeyi. 

Karakterleri tanıtmak  gerekirse; Teddy melankolik takılan uyuşturucuyla alkolle kafayı bozan   bir karakter olarak karşımıza çıkarken, Emily cinselliğe düşkün,sevgi eksikliği yaşayan kız olarak karşımıza çıkıyor. Filmde dikkatleri üzerine çıkan diğer karakter “ April” .  April aynı zamanda takım koçunun oğluna bebek bakıcılığı yapıyor. Aralarında bir süre sonra hoşlantı belirtisi gelişiyor,ama zamanla April bunun doğru bir şey olmadığını, MR.B’nin kendisini kullandığını düşünüyor.

 April’den hoşlanan diğer bir karakter uyuşturucuyla zamanını geçiren ve sonrasında uyuşturucuyu bırakmak isteyen Teddy.  Teddy karakteriyle oynayan Jack Kilmer filmde oyunculuğuyla  iyi iş çıkarıyor. Melankolik rolünü  oynamasının bunda   etkisi fazla. Diğer oyuncular sınıfta kalmasa da Jack Kilmer isminin öne çıktığını söylemek yanlış olmaz. Karakterler arası kopukluk filmi izlerken net görülüyor.

 Filmde açığa çıkan diğer bir özellik ana tema sorunu ve senaryonun aksaklığı.  Kötü anlatım ve  sıkılarak 1.5 saatlik zamanı geçirmiş oluyorsunuz.  Araya iyi müzikler serpiştirse de üzerinizde etki bırakmadığını söylemek gerekir.  Filmin son sahnesi kötü bir anlatımla seyirciye sunuluyor,bunun haricinde Palo Alto şehrinin  filmde fazla gösterilmemesi  film adına eksiklik olarak önümüzde duruyor. 

Sonuç olarak  Amerikan sineması her ne kadar  gençlik filmlerinde iyi işler çıkarsa da , Gia Coppala’nın  vasat ve bilindik gençlik filmi  olarak karşımızda duran " Palo Alto" bu açıdan    sınıfta kalıyor. 

CEM KURTULUŞ

06 Ağustos 2013

Film Eleştirisi: The Talking Of Pelham (2009)















Amerika deyince aklımıza daha çok kendi filmlerini öven, yüksek bütçelerle klas filmler ortaya koyan, milliyetçi politikalarla gişe rekorları kıran filmler geliyor. Ama “yiğidi öldür hakkını ver” söyleminin altında yatan gerçeği unutmamak gerekir. Çektikleri filmlerle izleyiciyi kendine çekmeyi başaran bir politikası var Amerikan sinemasının.

“Hey dostum bu bizim işimiz”  klişesinin ağızlardan düşmediği diyaloglarla süslüdür Amerikan filmleri. Her film için bunu söylemesek de çoğu filmde bunun gibi söylemler gözümüze sokulur. 

Konumuza dönecek olursak Denzel Washington ve John Travolta ismini duyar duymaz film izlesem mi izlemesem mi diye düşünecek fırsatım olmadı. “The Talking Of Pelham”  1974 yapımıyla sinema severlerin karşısına çıkan sonrasında günümüze uyarlanan gerilim, aksiyon tadında ve metro esnasında rehinelerin korkularını ele alan bir film. 1974 yapımı filmi izlemediğim için yorum yapmam doğru olmaz, ama John Travolta ve Denzel Washington gibi iki efsane ismin filmde oynadığı oyunculuk takdir edilesi.

Aksiyon sahnelerinin aşırıya kaçmamasının filmi daha izlenilir kılmasının yanında filmde görülen Ryder ve Garber ikilisinin yaptığı görüşmelerin sıkıcı olmaması, felsefi ve sorgulayıcı bir  nitelikte olması film adına olumlu hareketlerden.  John Travolta’nın oynadığı kötü adam, Denzel Washington’un kurtarıcı rolü filme başarılı şekilde yansıtılmış. Film bu ikili üzerinden ilerliyor, bir de yer yer rehineler ve Ryder karakterinde oynayan John Travolta’nın tetikçileri görülüyor. Filmin başından itibaren filmin sonunda ne olacağını ilk başta anlayamıyor olmanız yönetmen adına iyi bir yol izlendiğini bize gösteriyor.

Klasik fidye ve rehineyi konu alan filmde borsa mevzusuna da  değiniliyor. Ryder ve Garber karakterlerinin konuşmalarındaki aforizmalar dikkatlerden kaçmamalı. Özetlemek gerekirse John Travolta ve Denzel Washington’un başarılı oyuncuklarıyla süslenmiş filmde sürükleyici sahneler ve senaryo ile film izlenmeye değer bir film olmuş. 

Cem Kurtuluş, 2013



23 Nisan 2013

Bonnie And Clyde (1967)




















1929-1930.. Dünyada Amerika’da borsanın çöküşüne ithaf edilse de dünyada ekonomik olarak bunalımda olduğu dönem. Bunalım en çok sanayileşmiş şehirleri vurmuş bu kentlerde işsizlik ve evsizlik sorunları yaratılmıştı. Büyük bunalımın olmasında Birinci dünya savaşının etkisini göz ardı edilemezdi. Bunalım, dünyada 50 milyon insanın işsizliğine neden olmuştu. Böyle bir dönemi anlatma nedenim “ Bonny ve Clyde” adlı filmin 1930’lı yıllarda yaptıkları casusluğu konu edinmesiyle  ilgili mevzusuna denk düşüyor.

 Savaştan çıkıldığında pek çok farklı ülkede değişimler yaşanıyordu. 60’larda endüstri değişiyor, dünyada çoğu yerde sosyal ve politik öğrenci hareketleri, başkaldıranlar oluyordu.  Filmler de  dönem itibariyle gerçeğe yakın. Öğrenciler isyanda,  filmler de cinselliğe daha çok yer veriliyor, daha cesur. “ Bonny ve Clyde” 1967 yapımı  Amerikan film, pek çok kimse filmin o dönem ne kadar iyi iş çıkardığından da haberdar. Başlangıçtan itibaren gerçekçi bir hikayeye uzanan film,bir takım bilgilerle başladıktan sonra kısa bir tanışma hikayesiyle birlikte Clyde Barrow ve  Bonnie Parker karakterlerinin dünyasına ışınlıyor bizi. Bu dünyada Clyde Barrow ilk başta görünen karakter olsa da; bir kadının kendisini numaracı görmesiyle hikaye başlıyor. Eğlenceli bir aşk hikayesinden ziyade; eğlenceli bir hırsız hikayesinin aşka dönüşmüş halini Clyde ve Bonnie’nin yüzündeki ifadelerde görmek mümkün. Country müziklerin filme yedirilmesiyle Clyde ve Bonnie için maceralı bir yolculuğa tanıklık ediyoruz.

 Aniden uyumu yakalayan çift bir süre sonra Clyde’ın Bonnie’ye bir takım silah nasıl kullanılır dersinin de anlatılmasıyla ilerliyor. Bu da eyalet eyalet neler yapacağını baştan açık eder. Filmin dili ise bir nevi “ o arabayla gelmişsek, o arabayla döneceğiz anlamına gelmez bu “ cümlesinde saklı oluyor.  Bonnie Parker’in ilk defa silah tuttuğunda hedefi tutturamaması ile Clyde’ın kendisine cesaret vermesiyle kendisine cesaret vermesiyle de aralarındaki bağı başından itibaren hissettirir bize. Filmin başlarında çıkılan yolculukta Bonnie Parker’in Clyde Barrow ile arabada sırnaş olmasıyla başlayan süreç Clyde Barrow’un bu işlerle alakalı olmadığını bize resmediyordu,daha sonralarında da daha önce sevişmeyen bir adama tanıklık ediyoruz.

Clyde Barrow’un sevişmeden bir adam olduğunu bize resmederken film bir yandan Bonnie Parker’ın zengin biri değil,aslında tutkulu ve arzulu biri olduğunu da bir yandan hissettiriyordu. Clyde Barrow’un abisinin de ekibe katılmasıyla işler büyüyor; polisle çatışmalar devam ediyor. Bir yandan da halkın güvenliğini değil, sadece banka soyanların peşine düşen polislere film mesajını iletiyordu. Başından itibaren haydutluğun kol gezdiği bir çağda maceravari bir hikaye anlatımıyla sunuyor “ Bonnie ve Clyde” bize.

 

Daha çok şiddet tırmanmalı derken hikaye aslında tam tersi şekilde aksiyon ekseninde ilerlerken karakterler de masumvari şekilde aktarılıyor. Kanun adamları ile ilgili meseleye Clyde Barrow’un söylediği “  bizi büyük gösteriyorlar ki yakalandığımızda onlar da büyük görünsün “ sözü bir nevi mesajı doğru yere yolluyor bir.

 

Filmin ilk yarısı Barrow çetesinin maceraları,soygunları, eğlenceli hayatlarıyla sürerken,ikinci yarısında şeriflerin barrow çetesiyle olan kıyasıya kapışması olarak yansıtılıyor. Acımasızca bir final sahnesine tanıklık ediyoruz. Her şey tıkırında giderken, her şey kaçmaya elverişliyken yapılan tuzaklar sonucu vahşice katledilen tarihte iz bırakan Bonnie ve Clyde ikilisinin finali de bir o kadar klas oluyor.

 Filmin bitmeden önceki sahnede Bonnie'nin Clyde Barrow'un  hayatını anlatması sonucu karaladığı şiirde görülmeye değer. Senaryoya geçecek olursak;  David Newman ve Robert Benton senaryonun merkezinde bulunan iki isim, ama kaynaklara göre “Film, 1930'ların şiddet içeren gangster filmlerinin modern film yapım teknikleriyle güncellenmiş romantik ve komik bir versiyonu olarak tasarlandı.”  Senaryonun ilk ele alınması ise 1960’lı yılların başında olup Fransız Yeni Dalga sahnesinden etkilenerek yapılıyor. Bazı kısımlarda bazı karakterlere Clyde Barrow ile ilgili sorular sorulması bunun bir diğer göstergesi oluyor. Fransız Yeni Dalga ile Amerikan Ganster tarzı birleştirilip daha sonrasında macercası bir hikaye anlatılma yoluna başvuruldu.

 Oyunculara gelirsek; Bonnie Parker karakterine can veren Faye Duneway , Clyde Barrow karakterine can veren  Warren Beatty asıl iskeleti oluşturan ve can katan iki isim oluyor,ki bunun için Warren Beatty neşeli tavırlarıyla, adrenalin dolu haliyle dikkat çekerken Faye Duneway ise masumluk ve tatlılık arasında mekik dokuyup mimikleriyle neşe taşıyor. Bunun yanında yan karakter olarak geride kalsa da  C.W.Moss karakterine can veren Michael J. Pollard yan karakter olarak en başarılı isimlerden biri oluyor. Bunun yanında  Blanche Barrow karakterine can veren  Estelle Parsons rol gereği cılız bir o kadar da saf numarası yapan birini canlandırıyor, yanında  Buck Burrow karakteriyle kendisine yol arkadaşı olan Buck Burrow bir o kadar iyi iş çıkarıyor.

Sonuç olarak; Fransız Yeni Dalga  ile Amerikan Gangster birleşiminden ortaya çıkıp döneminde şiddetinden beslenmek yerine bunu komedi usülü anlatmayı tercih eden “ Bonnie ve Clyde “  hüzün,mizah, acımasız ayrıntılarla gösteren 1960’ların hatırlanacak filmler arasında yerini ayırtıyor.




Cem Kurtuluş, 2013

12 Nisan 2013

Bilinçaltında kendi kadınını yaratmak: Ruby Sparks (2012)















Kendi kadınınızı yaratırken hiç bu kadar zorlukla karşılaştınız mı? Ya da elinizde bir güç olsaydı eğer  ne yapardınız? “ Ruby Sparks” bunlara cevap arıyor. Kahramanımız Calvin bir yazar. Tekdüze bir yaşamı var. Ailesinden uzak,  genç yaşlarda yazdığı kitapla ödül sahibi oluyor. Şöhret basamaklarını kolayca tırmanıyor.Arkadaşları yok, yönetmenin bize gösterdiği bu en azından. Bir kardeşi var. Onu kardeşinden ayıran çok şey var  Kendi dünyasında yarattığı kadın başka, içindeki Calvin başka. Kardeşiyse kadınları düzme peşinde olan piç karakterine bürünmüş biri. Calvin’in hayatı üzerine kurulu filmde Calvin ilk kitabından sonra ikinci kitabı nasıl yazarım diye düşünürken  rüyalarında gördüğü genç kızı romanına taşıyor.

Bu aynı zamanda Calvin için İlham kaynağı oluyor.  Yazdıkça ona daha da aşık olan Calvin bir sabah kalkmasıyla kendi yarattığı karakterin evinde olmasıyla karakter bambaşka bir hal alıyor. Filmde Calvin hariç Ruby karakterinin gerçek olmadığına inandırmaktadır. İlk başta Calvin de böyle sansa da daha sonrasında her şey gerçeğe dönüşüyor. Calvin yarattığı karaktere her şeyi yaptırabilme gücünü kendinde görüyor. Filmde dikkat edilmesi gereken diğer nokta Calvin ve Ruby karakterinin zıt karakterlerde olması. Ruby’nin daha önceki ilişkileri yaşlı ve alkolik adamlarla olduğunu düşünürsek Ruby’de Calvin’in yarattığı karakterle bir arayış peşinde.

Film sonrasında  izleyiciyi başka bir noktaya getirerek  günümüzdeki ilişkilere de önemli bir mesaj yolluyor. Ruby’nin kendine vakit ayırmak istemesi, biraz kendimizi rahat bırakalım sözleriyle ilişkileri gün geçtikçe zayıflıyor. Calvin’in ilişki olarak zayıf bir noktada olması bu noktadaki diğer unsurlardan biri. Ruby, eğlenceli ve içmeyi seven bir karakter olarak karşımıza çıkıyor, Calvin’de okumaktan haz alan, devamlı kitapla kafasını dolduran yalnızlığa gömülmüş  çevresinde arkadaşı olmayan biri.  Filmin kafa karışıklığı yaratan sahnelerinden biri de Calvin'in menajeri Langdon Tharp'la Ruby’nin havuza iç çamaşırlarıyla girdiği sahne.

 İşler sonradan karışsa da Ruby her şeyi sonradan fark ediyor. Kendi kadınını yaratan Calvin’in yetenekleri karşısında Ruby kayıtsız kalıyor. Yönetmenin ustaca düşündüğü Daktilo sahnesi ile daktiloda yazılan kelimelere  Ruby’nin yaptığı  hareketler takdire şayan. Bir nevi kölelik gibi görünebilir, ama kendi karakterini yaratan bir yazarın kendi bilinç altı. Filmde diğer unsurlara da dikkat etmek gerekiyor. Ütopik olarak Calvin’in ailesinin evinin seyirciye muazzam gözükmesi dikkatlerden kaçmamalı. 

Kendi karakterini yaratan bir yazarın iç dünyası bu kadar karmaşık olabilir.Filmin sonlarına doğru Calvin’in yarattığı Ruby karakteriyle yeniden karşılaşması yönetmenin bakış açısı diyebilirim. O sahnede güzel bir portre yarattığını söyleyebilirim. Günümüz ilişkilerine film inceden mesaj çakıyor.

Gerek müzikleriyle, gerek oyunculuklarıyla, yönetmenin daktilo sahnesiyle akıllara kazınacak içinde komedi-romantikliği barındıran 2012 yılının başarılı yapımlarından biri “ Ruby Sparks” Yalnızlığa gömülmüş genç bir çocuğun hayalinde yarattığı karakterle bütünleşmesi sonucu  iyi bir film ortaya çıkarmış Zoe Kazan. Senaryo Zoe Kazan'a ait olduğu için buraya ayrı parantez açmak gerekir, yönetmenin de hakkını vermek lazım.

 İlişki sorununu metaforik bir anlatımla tercih edilmesi film yönünden etkili bir unsur. Yalnızlık temasıyla bütünleşmesi açısından da  filmin izlenebilirliği arttığını söylemeden yazıyı bitirmek doğru olmaz. İzlemeniz önerilir! 

Cem Kurtuluş