// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Yeşilçam Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeşilçam Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2020

Savulun Battal Gazi Geliyor (1973)






















1970’li yıllar her ne kadar “ Seks Furyası “  denen sinema dönemini hatırlatsa da , bunun yanında “ Tarihsel Filmler “ adını verdiğimiz avantür film denen  bir dönem gerçeğini de hatırlatır. Bu tarihsel filmler sırasıyla değil, o filmlerdeki kahramanları düşündüğümüzde Tarkan, Kara Murat, Battal Gazi, gibi kahramanlar tam da bu dönemlerde karşımıza çıkmıştır.  Bu dönemi göz önünde bulundurursak ayrı parantez açabileceğimiz o dönemlerin kahramanı, aynı zamanda vurdulu/ kırdılı filmlerin baba yiğidi Cüneyt Arkın ismini es geçemeyiz.  70’li yılların Tarihsel filmlerinde (Malkoçoğlu, Kara Murat, Battal Gazi ) yer alan Cüneyt Arkın bu filmlerde oynamak için kendi yeteneklerini ön plana çıkarmış, bu filmlerde iyi iş çıkarmak ve hafızalarda iyi bir yer edinebilmek için Akrobasi ve Özel karate dersleri almıştır.

Cüneyt Arkın’ın yanında bir o kadar konuşabileceğimiz diğer bir  isim de yönetmen Natuk Baytan’dır. Natuk Baytan hakkında kısa bir özet geçmek gerekirse; Natuk Baytan; Kemal Sunal filmlerinde güldürü türüne katkıda bulunan nadir isimlerdendir. Bu filmlerde yarattığı karakterlerde hep kendi başarısı olmuştur.  Baytan, en az bu güldürüler de başarılı olduğu kadar, Cüneyt Arkın’la çektiği filmlerde de bir o kadar başarılı olmuştur. Kötü adamlar, vurmalar/kırmalar, diyaloglara olan katkısı Natuk Baytan sinemasının karakteristik özelliği olarak söylenebilir.
Battal Gazi Serisinde önemli bir yer edinen  “ Savulun Battal Gazi Geliyor “  Bizanslıların , Türkleri Anadolu’dan atması için zorbalık yöntemine başvurarak İslamiyete açtığı savaşı  ve  bu zorbalık karşısında Battal Gazi ve Oğlu Seyyit Battal’ın kahramanlık mücadelesini konu ediniyor. 

Film, başlardan itibaren Battal Gazi’nin oğlu Seyyit Battal’ın hünerlerini sergilemesi, bu hünerlerin sonucunda ileride iyi işler başaracağını göstererek başlıyor. Köyüne yapılan baskında baba Battal Gazi; ve halk Bizans’ın saldırısına uğruyor. Bu saldırılar sonucunda acımasızca tecavüz edilenler ve Kara Şövalye’nin  “ kızının ırzına geçtiğimiz gibi bütün Müslüman kızlarının ırzına geçeceğiz “ sözü filmin konusunu daha belirgin kılıyor.  Bu açıdan film İslamiyet karşıtı bir izlenim bırakıyor.

Baba Battal Gazi’nin kızının ırzına geçilmesine tanıklık etmesi ve daha sonrasında  Bizanslıların eline geçmesi sonrasında Seyyit Battal,  babasının ve kız kardeşinin intikamını  almak için  yollara düşüyor.  Oğul Battal Gazi’yi bu yolda özel olarak görevlendirilmiş kutsal şövalye adını verdikleri  özel seçilmiş adamlar karşılıyor. Battal Gazi, kız kardeşine yapılanları düşündükçe erkeklerin cinsel organı diye tabir ettiğimiz bölgeden kara şövalyenin adamlarından intikam alıyor. Battal, kara şövalyenin adamlarından intikam alırken şu replik hafızalarda yer ediniyor;

“ Kimsin sen?
Azrail’in habercisi Battal, canını almaya geldim “

Filmin ikinci yarısından itibaren Seyyit Battal kılık değiştirip  babasını kurtarmak için  kara şövalyenin 7 özel adamına verdiği 7 anahtarı  toplamak için Kara Şövalye’nin adamlarının  olduğu yere sızıyor.   Filmin  asıl olmazsa olmaz sahneleri burada açığa çıkıyor. Cüneyt Arkın’ın kılıç şovları, ustalıkları, akrobasi hareketleri /her biri karşımıza çıkıyor. Kutsal şövalyelere verilen Oğul Battal’ın bu adamları alt etmesi zor oluyor, bunun sonucu da kendisi için ağır oluyor. Filmin hafızalara kazınan iki sahnesinden biri; Seyyit Battal’ın gözlerini kör etmek için kullanılan akrepler; bunlar daha sonra filmin restarasyonlu hali izlenildiğinde  filmin bu sahnelerinden hamam böceği kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Filmin diğer sahnesi de kör olan bir adamın kör haline rağmen eline verdikleri 4 okla yılanları vurduğunu resmediyor hepimize.

Oyunculuklara geçecek olursak; Natuk Baytan sinemasında kötü karakter olarak karşımıza çıkan çoğu simaya rastlıyoruz, bu simalarda bu işin altından kalkabilecek tanıdık simalar oluyor. “ Kazım Kartal, İbrahim Kurt, Süheyh Eğriboz “ bunlardan birkaçı oluyor. Natuk Baytan ismi her ne kadar senaryoda ön plana çıkıyor ve yönetmen olarak karşımıza çıksa da bunun yanında  “ Duygu Sağıroğlu “ ismi de senaryoya katkıda bulunanlardan. Senaryoya kabataslak göz attığımızda İslamiyete karşı savaş açmış kara şövalye gözümüzde canlanıyor, bu seride genellikle bu tema göze çarpıyor , bunun haricinde Cüneyt Arkın’ın kahramanlıkları, baba ve oğulu aynı anda canlandıran Cüneyt Arkın’ın baba olarak fiziksel görünümü film adına başarılı hareket sayılması gerekir.

Sonuç olarak; Battal Gazi Serisinin en önemli parçalarından biri olan “ Savulun Battal Gazi Geliyor “ Cüneyt Arkın ve Natuk Baytan’ın öncülüğünde serinin en önemli filmlerinden biri oluyor. Kötü karakterlerin filme oturaklı şekilde işlenmesi, akrobasi hareketlerinin diğer Cüneyt arkın filmlerine göre fazlalık göstermesi gibi şeyler bu filmin en önemli parçasını oluşturuyor.


Cem Kurtuluş

27 Mart 2020

" İki Plak Çal da Kalbimiz Pansuman Olsun " : Serseri (1967)




















Sinemada “ sahicilik “ diye bir kavram vardır. Bu sahicilik,  oyuncunun  oynamasından ziyade oyunu yaşayan oyuncuyla birlikte  hayatın bütün evresine yayılır. Öyle kelime oyunları kurulur ki içiniz cız eder, bir 70’liği içersiniz böyle yapıtlar karşısında.  Bunlar az zamana yayılan, aynı zamanda tabiri caizse söz icabı içinizden geçen yapıtlardır. Sadri Alışık’ı kim nasıl bilir bilmem, ama tabiri caizse Yeşilçam kuşağının, siyah beyaz filmlerin en has delikanlısı benim için kendisidir.  Kendine has özelliği vardır Sadri Alışık’ın, insan olan nasibini alır onun sinemasından. Gözünde yaşla birlikte ,izlerken  acının, hüznün merkezine yerleştirirsiniz. Lafı çok uzatmamak gerekirse; bir dönemin içini cız ettiren 1967 plaka “ Serseri “  filmi  senaryolarıyla tanınmış, ve senaryolarına acı, hüzün ,dramı ekleyen ama bu acıyı basitliğe değil vurucu şekilde, harbici ve sahici şekilde işleyen Safa Önal’ın büyük emeğinin olduğunun altını  baştan  çizmek gerekir.


 “ Serseri” 60’lar siyah beyaz filmlerin döneminde ortaya çıkan; konu itibariyle hayata tutunmaya çalışan, balık oltalarıyla kendi dünyasında otlanan, kimse tarafından sevilmeyen etrafa zararı olmayan bir adamın hikayesine uzanıyor. Bu hikaye sahici/ harbici şekilde ilerliyor. Meyhane sofraları, konsamatrisler, çalgılar ve sazlar, kafası kırılanlar, arkadan iş çevirenler, balığıyla kendi hayatına tutunanlarla çevrili. Bu hikayede her türlü karaktere rastlıyoruz. Asıl kahramansa  Balıkçı Kazım. Rüştü’nün meyhanesinde kırılıyor kafalar. Kafalar kırılırken filmin hikayesinde edebiyat parçalanıyor. Safa Önal öyle yerleştiriyor ki filmin merkezine bunu; meyhanenin köşesindeki adam bize " hey rüştü be! iki plak çal da kalbimiz pansuman olsun "  diye sesleniyor. Konuştuğu dil bu oluyor Serseri’nin.

Serseri sözlerle hitap ediyor izleyene “ Serseri” isminin hakkını da böyle veriyor. Hayat /memat meseleleri üzerine kafasını yormayı ihmal etmiyor, sonrasında Balıkçı Kazım’ın ağzından dökülen sözlere odaklanıyoruz; " mademki günün birinde hepimiz çekip gideceğiz. o halde bunca matem, bunca kahır niçin? sizinkisi matem değil zaten, korku. Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz, denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz,bir çok şeyin tadına bakacağız sonra da ister istemez"  gidiyorum elveda"  şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun..."


Balıkçı Kazım, semt ağzıyla konuşuyor bizimle. Bu semt ağzı hayatın felsefesini yapan bir adamdan ötürü ayakta kalmaya çalışan aslında sevgiye muhtaç,kalbi insanlar tarafından ezilmiş bir adamın sertliğini gösteriyor bize. Bu adamda kendimizi görmek kaçınılmaz oluyor. Bu adam ya meyhaneye gidiyor,ya balığa çıkıyor.  O da bize aralarda şöyle sesleniyor; " bu akşam bendeki kısmet de neşesiz hikaye. "  hikayesi neşesiz bir adamdan düşen notlar olarak geliyor bize. Balıkçı Kazım’ı randevu evi gibi evlere gittiğine filmde bir kez tanıklık ediyoruz, bu bölümde Nalan’la konuştuğu diyaloga tanıklık ediyoruz. Bu bölümde Kazım “  Yaşın 1000’i geçmiş ama üstündeki genç işi” diyerek Nalan’ı bozuntuya veriyor. Nalan burada bozuluyor, ama seyirciye Nalan “ bizim gibilerinde kalbi/ruhu var “ mesajını vermeyi ihmal etmez,aynı zamanda filmde Nalan’ı bu bölüm hariç göremiyoruz.

Bunun gibi çok kelime var. Film izlemiyor sanki hayatın sert yumruğunu yiyoruz filmde. Kaldırım kenarlarına çarpanlar, meyhane köşesinde bir şeyleri arayanlar ve çok şeyi görüyoruz bu hikayede.  Balıkçı Kazım da zaten balığı tutarken " benimkisi balık tutmak değil zaten. yalnız kalmamak davasına buralardayım. " diyor.  Kumar oynuyor, içki içiyor, balığını tutuyor, sonra kulübesine dönüyor hayat felsefesini kendi yapıyor. Bütün hayatı böyle geçip duruyor, asıl hikayesini daha sonraları dinliyoruz Kazım’ın. Balıkçı Kazım’ın bir gece dönüşü sırasında bir genç kıza rastlamasıyla filmin seyrini başka yere çeviriyor. Bu karşılaşmada Kazım kör bir kıza “ İnsan değil misiniz yiyin birbirinizi “ diyor, ama sonrasından içi cız ediyor.  Ama Balıkçı Kazım, yine aynı Kazım.  Ağzı bazen bozuk, anlayacağınız hayat onu o hale getirmiş şekilde oluyor.  Evine dönecek yorgun şekilde. Bu iki karakterimiz filmde kırılmanın tabiri caizse babasını oluşturuyor.

Filmin ikinci bölümünü kapsayan bu bölüm; Balıkçı Kazım ile Kör bir kızın hayat hikayesine doğru yola çıkıyor. Kazım, meyhaneye gidiyor kızı birileri alabilir mi diye kimse yük almak istemiyor, sonra Kazım kalbinin iyiliğini bize gösteriyor. Kalbi ezilse de yamulmamış olduğunu vurguluyor film.  Meyhaneye girerken de “ Bizim kalbimiz var kaldırım taşı değil” diyor  Kazım.

 Bu bölümden itibaren arabesk, melodram her türlü acıya odaklı kalıyoruz. Yönetmen, kör bir kızı filme odaklasa da bu acınacak durumda olan bir şey olmuyor. Kör ama dünyayı başı ucunda hisseden birini yaratıyor yönetmen ve senarist. Bunu yaparken de başvurduğu metotta içinizi cız ettirecek şekilde oluyor.  Herkes hikayesini anlatmaya başlıyor. Bir yandan Kazım, bir yandan Zeynep. Kazım anlatırken darmaduman oluyoruz, Zeynep  kör olma halini anlatırken içimiz cız ediyor. İki hayat da delik deşik, böyle bir hayatın rollerini de ikisi paylaşıyor. “ Yaşamak” dediğimiz şeyin altında kim daha fazla yaşamıyor diye sayıklıyoruz. Zeynep mi? Yoksa Balıkçı Kazım mı? İkisi de o sahici hayatların esiri olarak yer alıyor filmde. Oynar gibi değil de yaşar gibi işliyor film bunu. Sadri Alışık öyle süslü kelimeler telaşında olmayan bir semt delikanlısını öyle anlatıyor ki kelimelerle sözler de belli yerde tükeniyor.

Balıkçı Kazım’ın hikayesini bilmeyen Zeynep’e Kazım şu sözlerle sesleniyor; .  “ Babam ben bacak kadar çocukken adam vurdu 20 sene yedi. sokaklarda kaldım. caddeler, yangın yerleri, köprü altları büyüttü beni”  Kazım’ın da hikayesi bu şekilde ilerliyor. Bu iki delik deşik hayatların daha sonrası büyük sevdasına tanıklık ediyoruz. Bu sevda tehlikeli, hasarlı bir o kadar delik deşik. Filmin dili yazdırıyor izleyene bu kelimeleri.  Daha sonraları içki meselesine değiniyor film, bunu da vurucu sözlerle anlatıyor. İçkinin tek avuntusu olduğunu gördüğümüz Kazım  " kötülük içkide değildir ki Zeynep, insanlardadır.  suçu hep içkinin üstüne yüklerler." Kazım, alıyor eline  utunu türküsünü söylüyor,rakı masasında gönüller şelale oluyor.

Mesele Kazım’ın özetlediği gibi hayat defterine yazılıyor, daha sonraları da Kazım ile Zeynep içtikleri rakıdaki dünya öyle derin işletiyorlar ki bize Zeynep’in Rakıyı ilk içmesi kendisinde çarpıntıya sebep oluyor. Aslında bu rakının değil, sevdanın çarpıntısı.  İşte “ Serseri” bu vurguyu iyi yapıyor. Hem aslında kalbi yamulmuş bir adamı iyileştirmeyi gösteriyor, hem de Kör olan bir kızı dünyayı göremeyenlerden daha iyi gördüğünü anlatıyor bize.  Film daha sonraları bize o has delikanlı Kazım’ın ( Sadri Alışık ) Kör kız olan Zeynep’e ( Sema Özcan) bir sevgi için neler göze alınır sorusunu içtenlikle ve derin halde cevaplıyor. Kazım, güvendiği birisine emanet etmek isterken Zeynep’i aslında yollar bir yolda yine kesişiyor. Koku, ses, ve çok şey bir bütün oluyor sonunda. Bu durumda dram iyice yerleştiriliyor filme, öyle yerleşiyor ki içiniz cızdan ötesi oluyor.

Bir filmde senaryo ne kadar vurgu yaparsa, filmde o kadar vurucu olur. Vesikali Yarim’den bildiğimiz, delik deşik sevdaları anlatan senarist Safa Önal bu filmde de derin iz bırakıyor. Sevdası için her şeyi yapabileceğini gösteren serseri ve yalnız bir adamı öyle işliyor ki bunun karşısında sözlerimiz sınırlı oluyor. Sonuç olarak; “ Serseri”  60’lar döneminin siyah beyaz ekolünden gelme sahici bir o kadar sarsıcı bir film, konuştuğu dil sahici bir sevdanın dili.  Oyuncular sadece oynamanın dalaveresinde değil, bunu yaşamak için oynayan isimler. Gerek meyhane köşesinde içkisini içen karakterler filme can vermenin yanında, aynı zamanda sokağın dilini iyi yansıtan isimler.  Filmde her ne kadar diyaloglarla öne çıkan isim Safa Önal olsa da, yönetmen olarak Osman Nuri Ergün ismini de atlamamak gerekir. 60’lı yılların ortaları ve sonları arasında derin iz bırakmış filmlerden biridir “ Serseri “   İçi cız edenlerin, meyhane köşelerinde sevdasını yaşatanların masalıdır! ve ruhu gerçekten de Serseridir.   


Filmin Adı: Serseri
Yayınlandığı Yıl: 1967
Yönetmen:  Osman Nuri Ergün
Yazan/Senarist: Safa Önal
Oyuncular:  Sadri Alışık, (Balıkçı Kazım)
 Sema Özcan ( Zeynep ) Süleyman Turan ( Kazım'ın Arkadaşı ) Faik Coşkun ( Meyhaneci Rüştü )
 Senih Orkan ( Fehmi ) Feridun Çölgeçen ( Nasid Baba )


İzlerken Altını Çizdiklerim:

" hey rüştü be! iki plak çal da kalbimiz pansuman olsun "   

  
" mademki günün birinde hepimiz çekip gideceğiz. o halde bunca matem, bunca kahır niçin? sizinkisi matem değil zaten, korku. Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz, denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz,bir çok şeyin tadına bakacağız sonra da ister istemez"  gidiyorum elveda"  şarkısını söyleyeceğiz.Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun..."

" ne okursan bu dünyada o gelir senle öbür dünyada "

" yaşın 1000'i geçmiş ama elbisen genç işi..."

"  iki laf ettik diye harcama bizi anam. yalan mı söyledik, iftira mı attık, dövdük mü, sövdük mü. ne dalgadır anlayamadım ben."

" bu akşam bendeki kısmet de neşesiz hikaye. "

" ortak olalım öyleyse
huyumu bilirsin. hep tek başına, daima yalnız..."

" -sigaran var mı
-istemediğin kadar
   
" insan bir sebep için çalışmalı, değil mi abi?  evde bir bekleyenin olmalı. birinin yüzünü güldürmeli. eli kolu dolu dönmeli akşamları. ne bileyim yani. yalnız olunca boşveriyorsun."

" insan kendi kendisinle bile geçinemiyor, bir başkası oldu mu al başına belayı. çalış,çabala. günün birinde bir nankör laf etsin sonra çek vur kendini."

" kendi kendimizin kralıyız. "

“ öldürmez insanı,bişey yapsa bize yapardı “

" gene yutulduk,gene meteliğe atacak kurşunumuz kalmadı. "
" yoksa ben kötü adam mıyım? dininize imanınıza söyleyin be! Ben... yapma, etme Kazım. yaşlanıyorsun. gücün kalmıyor bak bozuk çalıyorsun. eskiyi unut sokul insanlara, sevdir kendini.  bi gayret et be . yapamam,yapamam. alay ettiremem kendimle. ardımdan teneke çaldıramam. geçmiş ola artık "


" benimkisi balık tutmak değil zaten. yalnız kalmamak davasına buralardayım. "

" insan değil misiniz yiyin birbirinizi " hayata tutunmaya çalışan,içinde hüzün taşıyan balıkçı kazım'ın kör bir kıza seslenişi )

" Dünyada insan birileriyle birlikte olmalı,birilerini sevmeli. Onu da sevmeliler.

" yardım et de ben de senin gibi görmeye çalışayım..."

" sen insanları tanımıyorsun be.  az bile yapıyorum ben onlara. Ben, anamı hiç tanımadım.  Babam ben bacak kadar çocukken adam vurdu 20 sene yedi. sokaklarda kaldım. caddeler, yangın yerleri, köprü altları büyüttü beni. Babam mapustan çıktıktan sonra aramadı bile. babamken şu kadarcık bile hayrını görmedim, sonra bir mapusluk arkadaşından öldüğünü duydum. Yattığı yeri bile bilmiyorum.  "

" Sonra ben girdim içeri.  Bir defa kavga yüzünden ,bir defa da kumardan yattım bi arayanım olmadı.  bi cigara için bir saat yalvardığımı bilirim. Hastalandım,  ateşten tüttüm şu yatakta kapım mı çalındı. Parasız,yolsuz kaldığım günler meyhaneci Rüştü bir kadeh içki mi verdi? insanlar sertleştikçe ben de kötüledim. Ben zalim oldukça insanlar kaçtı. "

" bu kitaplarda ne yazılı acaba
aşk ve meşk üzerine çikolata parlak kağıtlar"

“ nasıl olsa  bir erkek girmicek mi hayat hikayesine?”

" kötülük içkide değildir ki Zeynep, insanlardadır.  suçu hep içkinin üstüne yüklerler."

" nefes nefeseymişim. öyleydim tabii.  niçin ama?  gitti diye niçin ödüm koptu? bu kız temelli kalacak değil ya.  bir gün elbet gidecek.giderse felaketim olur."

" kendine gel kazım, yaşından başından utan. hayatın gitmiş senin bayatın kalmış. o daha genç, güzel, üstelik  yüreği de akgüvercini yüreği. sen ne verebilirsin ona? ne kazanır, nasıl yaşatırsın? kendi menfaatini nasıl ziyan edersin Zeynep'e? bu yaştan sonra kalbi vaziyetler çıkarsa başıma . azma,azma! hem o seviyor mu, aklının ucundan geçiriyor mu? anlarsa rezil oluruz. "

" gitme daha kötü şeyler olmasın?
gitmekten bahsediyorsun Zeynep,daha kötüsü mü kaldı? "

" geceleri bize güneş doğmaz..." 



Cem Kurtuluş, 2016


30 Haziran 2015

Aksiyon, Macera, Cüneyt Arkın: Deli Fişek (1984)


















Yeşilçam’da bazı yönetmenler isimleriyle öne çıkarlar, bazıları ise tanınmasına rağmen geri planda kalmıştır. Bu yönetmenlerden biri Çetin İnanç.  1961’de Atıf  Yılmaz’ın yanına  yardımcı yönetmen olarak giren İnanç, daha sonra Lütfü Akad’la çeşitli filmler yaptıktan sonra  kendi tarzını yaratmak için 1967’de ilk filmini çeker. 1970’lerde de seks furyasının popüler olmasıyla birlikte 1970’leri de boş geçmez Çetin İnanç. 80’lere geldiğimizde Çetin İnanç vurdulu, kırdılı, aksiyon vari dövüş filmleri çeker, bu filmlerin olmazsa olmazsa jön adamlarından biri olan Cüneyt Arkın’ını da yanına alır. Çetin İnanç’ın bu dönemki önemli filmlerinden biri olan “ Deli Fişek,”     Acımasız bir katilin öldürmek için peşinde olduğu bir  kızı kurtarmak için kaçış ve macerayı konu alıyor.

Film başrollerini Dönemin kötü adamlarından Erol Taş, babacan ve kahraman adamlarından Cüneyt Arkın ve güzelliğiyle büyüleyen  Bahar Öztan ve bu dönemin eski adamlarından Baki Tamer paylaşıyor. Cüneyt Arkın’ı Abdurrahman Palay,  Erol Taş’ı Timuçin  Caymaz, Bahar Öztan’ı Jeyan  Mahfi Tözüm, Baki Tamer’i  Sadrettin Kılıç seslendiriyor. 
 
Filmin başlarından itibaren gizemli bir katil olan adamı siyah eldiveniyle, siyah şapkasıyla, gözlüğüyle tanıyoruz. İşini bilen  titiz çalışan bu katil daha sonra  rakibi olacak Murat’la tanışıyor. Seyircinin Murat’la tanışması Western filmleri izlerken oluyor. Gizemli katilin  Murat’la tanışmasından sonra macera dolu bir yolculuk başlıyor. Murat’ Bu yolculukta bol bol bol aksiyon var. Katilden kaçmak için hayatta tutunmalar, yapılan tuzaklar, bu kaçamaklarda otobüs ve tren sahneleri ise en görülmesi gereken sahneler olarak beynimize çakılıyor. Bahar karakterini oynayan “ Bahar  Öztan” masumane görüntüsüyle gönlümüzde ayrı taht kuruyor.

Cüneyt Arkın’ın filmlerinde saçmalık diz boyudur, bu filmde de geri kalmıyoruz, ama izletmesini başarıyor. Senaryo düz aksiyon bir filmin senaryosu olsa da oyunculuklar senaryodan daha iyi iş başarıyor. Yer yer Cüneyt Arkın’ın hızına yetişemiyoruz, kamera bi orada bi burada bizimle oyun oynuyor. Çetin İnanç’ın “ haftada dört film çekiyordum “ sözünü düşününce bunları garipsemek saçma olur. Bu filmde en önemli özellik; kamera çekim tekniği, senaryo’nun boşluklarını oyunculukların dolduruyor olması.  Filmin final sahnesi filmin başlarında Cüneyt Arkın’ı gördüğümüz sahneyle benzerlik gösteriyor, çünkü Cüneyt Arkın final sahnesinde Western’e selam çakıyor.,

Sonuç olarak; “ Deli Fişek “ Çetin İnanç’ın  haftada dört film çektiği dönemde  sürükleyici bir o kadar seyirciye aksiyon vaat eden bir yapım . 80’lerde bu ekolde bol bol çekilen filmleri düşününce, oyunculuk açısından da başarılı bir film olduğunun altını çizmek gerekir.

Yönetmen: Çetin İnanç
Senaryo:  Çetin İnanç
Oyuncular: Cüneyt Arkın, Erol Taş, Bahar Öztan, Baki Tamer,

Cem Kurtuluş,2015




12 Haziran 2015

İlk Yerli Wolverine: Lion Man / Kılıç Aslan (1975)



















Kuşkusuz 70’li ve 80’li yılların en başarılı jönlerinden biriydi Cüneyt Arkın. Oynadığı çoğu filmde toplumsal mesaj vermekten kendini geri çekmedi. Çoğu zaman babacan rolüyle gönlümüzde taht kurdu. Kötü rol karakterleri hazırken o karşımıza hep kurtarıcı kahraman karakteriyle çıktı.  70’li yıllarda Natuk Baytan öncülüğünde bir sinema ekolü oluşturulmuştu, bu ekol absürd filmlere yer verdiği kadar,  epik filmlere de yer verdi. Döneminde epik film olarak değerlendireceğimiz bir çok film çıktı. Tarkan Serisi, Battal Gazi Serisi, Malkoçoğlu, Kara Murat vs bunları takip etti.

Cüneyt Arkın, Natuk Baytan’la ilgili  önemli bir meseleye şöyle değiniyor;  “Paramız az, negatif az, zaman az. Altı tane çok güzel, sarışın kız gelecek sete. Onların sahnesi var. Sıra onlara geldi Natuk abi, “kızlar hazırsa gelsin” dedi. Set amiri vaziyeti anladığı için ortalıkta yok. Asistanı geldi. “Abi hazırlar”, Natuk Abi, “gelsinler o zaman” dedi. Altı tane fıstık gibi, mavi gözlü, sarışın genç kız yerine, altı tane şişman, çirkin, yaşlı kadın geldi. Natuk abi şöyle bir baktı sonra kameramana döndü “ya kameramanım, bu altı tane çirkin, şişman, yaşlı kadını, altı tane mavi gözlü, sarışın, güzel genç kız haline getirecek lambalar var mı sende?”, kameraman “var abi” dedi. Kameraman ışıkçıya sesleniyor; “abi altı tane şişman, çirkin, yaşlı kadını, altı tane mavi gözlü, sarışın, genç kız yapacak lambalarımız var ya onları getir bakayım” dedi. Hayata müthiş bir zekâyla bakan ve o gücüyle de en mutsuz durumlarda ince zekâsıyla ince espriler yakalayan dünya güzeli bir insandı. Nur içinde yatsın.” (Kaynak: İzdiham.com)

Natuk Baytan’a en yakın kişilerden biri olan Cüneyt Arkın böyle anlatıyordu bu meseleyi.  Natuk Baytan ekolünün filmlerinden biri olan “ Kılıç Aslan “ uluslar arası piyasada kendine Lion Man ismiyle yer bulmuş epik film ekolüne giren filmlerden biri. 70’li yıllarda Natuk Baytan’ın ne kadar iyi bir işe imza attığını kanıtlayan film olma özelliğini taşıyor.  

Filmimiz tuzağa düşürülen Süleyman Şah’ın oğlu Kılıç Aslan’ın intikam öyküsünü konu alıyor. Bu sebeple filmin başlarında Süleyman Şah’a kurulan pusuya tanıklık ediyoruz. Bu pusudan sonra Süleyman Şah’ın oğlu kumandan Anton tarafının askerleri tarafından kovalanıyor, bir ormana bırakılmak zorunda kalıyor. Süleyman Şah’ın oğlunun nasıl doğduğu gösterilmiyor, aniden doğuyor ve ormanda  kendi başına bir aslan gibi yetişiyor. Bu aslan pençeli çocuk bize “ Türklerin kahramanı “ olarak tanıtılıyor, intikamı alacak tek kişi bu kahraman oluyor.

Film akıcı bir  şekilde ilerliyor. Ormanda yetişen, hiç konuşamayan, aslanla büyümüş bir çocuğun nasıl bir kahraman olduğunu izliyoruz film boyunca. Basit senaryosu, tatmin edici diyalogları olmasa da film bize bol aksiyon, bol eğlence vaat ediyor. Müziklerinde yer yer polisiye filmlerinde duyduğumuz müzikleri duysak da filme ayrı bir neşe kattığını söylemek yerinde olur. İzlerken birçok sahneden keyif almamak mümkün değil. İzleyenin gözünde absürd gibi gözükse de izleyici bundan sıkılmıyor, tekrardan izleyince daha da keyif alıyor. Aslanlarla yetişmiş bir insanın cesur dövüş sahnelerine tanıklık ediyoruz, ve pençe gibi elleriyle kahramanımız düşmanlarına korku salıyor.Cüneyt Arkın filmlerinde görünen karakteristik özellik bu filmde de öne çıkıyor. 

Sonuç olarak; Birçok defa çocukluğunuza/çocukluğumuza damgasını vurduğunu düşündüğüm “ Kılıç Aslan “  Cüneyt Arkın’ın yurt dışında ismini Steve Arkın olarak duyurduğu film olma özelliğini taşıyor, bunun haricinde Cüneyt Arkın’ın birçok filminde gördüğümüz Yıldırım Gencer de (Anton) iyi bir iş çıkarıyor film adına. Bahar Erdeniz hem güzelliğiyle büyülerken, hem de oyunculuk adına başarılı olduğunu söylemek gerekir. Eğer çocukluğunuzda bu tür filmlere aşinalığınız olmuşsa çocukluğunuzu az çok yaşamışsınız demektir, ve absürd de olsa bazı filmler  tekrardan izlediğinizde bu tür filmlerden sıkılmayacağınızın garantisini veriyor!

Film Adı: Kılıç Aslan
Yönetmen: Natuk Baytan
Yapımcı: Memduh Ün
Oyuncular: Cüneyt Arkın, Yıldırım Gencer, Bahar Erdeniz, Reha Yurdakul,
Senaryo: Natuk Baytan, Duygu Sağıroğlu

Cem Kurtuluş, Haziran 2015

11 Haziran 2015

Bende Öğrendim Artık Bu Düzende Yaşamanın Sırrını: Asiye Nasıl Kurtulur ( 1973 & 1986)



















Her dönemin kendine has bir özelliği vardır.  Bu dönemler siyasi, ekonomik ve benzeri şekilde kategorize edilebilir. Bu açıdan düşünecek olursak Yeşilçam dönemine  ayrı parantez açmaz gerekir. Yeşilçam'da bu dönemler kendi içinde dönemlere ayrıldı.  Seks Furyası, Fantastik filmler, Kovboy filmleri vs…

 Mevzu bahis konumuz dönemine damga vuran, kimlik bunalımı gibi sorunlarına yön veren iki versiyonuyla görücüye çıkan “ Asiye Nasıl Kurtulur “ filmi.  “ Asiye Nasıl Kurtulur “ Vasıf Öngören tarafından 1969 yılında yazıldı, bu oyun daha sonrasında  1970 yılında Vasıf Öngören rejisi ile Ankara Birliği Sahnesinde görücüye çıktı. Filmin iki versiyonu sonrasında beyazperdeye taşındı. Bu iki versiyondan birincisi 1973 yılında Türkan Şoray’ın başını çektiği,  Nejat Saydam Filmi. 

Diğer versiyona geçmeden bu versiyon hakkında birkaç söz söylemek gerekir. 

 1973 yapımı Türkan Şoray’ın başrol oynadığı yapımda  tiyatro havasında değil, film havasında geçiyor her şey. Türkan Şoray o dönemlerin masumane kızları rolünde burada. Annesinin fahişe olduğunu öğrenmesiyle büyük bir yıkım yaşıyor. Filmde her sahne ince ayrıntısına kadar inceleniyor. İlk filmde klasik anlatı kullanılırken, ikincisinde çağdaş anlatıya yer veriliyor. 1973 yapımı “ Asiye Nasıl Kurtulur “ versiyonunda Asiye’nin nereye giderse gitsin yakasının kötülükten kurtulmadığını, her çalıştığı yerde erkekler tarafından tacize uğradığını, bu namussuz hayatta  namuslu yaşama çabasını izliyoruz.  

 Filmin en hüzünlü sahnelerinden biri; kimsesi kalmayan Asiye’nin bir delikanlıyla nişanlandığı sahnede, nişanlısının ailesinin Asiye’nin annesinin fahişe olduğunu öğrenmesiyle Asiye saf bir kız olmasına rağmen Annesinin bedelini kendi ödüyor. Suçu olmamasına rağmen annesinin fahişe olmasından dolayı suçlu yine kendisi oluyor. Bu saatten sonra ne kalacak bir yeri oluyor, ne de gidecek kimsesi. En son çare olarak Asiye, kurtuluşu eski öğretmenin evine giderken arıyor. Asiye bu defa bu evde paylaşmayı, sevmeyi, iyi insanların bu dünyada halen olduğunu düşünüyor, ama aralarında güzel bir yuva hasretini gördüğü delikanlının bir süre sonra evli olduğunu öğrenci yine yıkıma uğruyor ve sonra birbirini seven iki genç hapse mahkum oluyor.  Film boyunca hep darbe yiyor, namuslu yaşıyor. Kendisine dokundurtmuyor, kendisine tehlikeli olacağını düşündüklerinden kaçıyor.


 Yönetmen bu filminde namuslu bir kadının namusuna nasıl düşkün olduğunu gösteriyor seyirciye. Hapiste bir süre kalan Asiye’nin hayatı içerde kendisini kollayan “ dışarıya çıkınca bana gel “ diyen kadın tarafından yeniden bozguna uğruyor. Bu da Yeşilçam sinemasının karakteristik özelliklerinden biri olarak yansıtılıyor bize.  Asiye hep kaçmak zorunda bırakılıyor. Kadınları pazarlayan bu kadının tuzağına düşen Asiye’nin bu tuzaktan kurtulması uzun zaman alıyor.  Hastanedeki hayat kadınları gibi olmadığını, muayene esnasında döktüğü gözyaşlarıyla ne kadar masum olduğunu görüyoruz Asiye’nin, sonra yine Fuhuşla mücadeleden gelmiş bir kadınla tanışıyor, inanıyor ama yine darbe yiyor.  Çünkü bütün umutları yok oluyor.  Ne kadar kaçsa da Asiye yine kurtulamıyor beladan, bela peşini bırakmıyor.   Filmin finaline doğru sevdiği delikanlı Asiye’yi günlerdir arayıp sonunda bulsa da Asiye, kendini namussuzluğa bulaştıran Kara Mustafa’ya faturayı kesiyor, sonunda elinde bıçağıyla polise teslim oluyor.   

Oyunculuk adına Türkan Şoray’ın  ne kadar drama yaşattığını çıplak gözlerle izliyoruz film boyunca. Masumane rolünü öyle etkileyici oynuyor ki kelimeler kıfayetsiz kalıyor kendisi karşısında.  Orçun Sonat’ta filmde Türkan Şoray’a başarılı bir şekilde eşlik ediyor hiç sırıtmıyor bu rolde, hatta bunun üstesinden fazlasıyla geldiğini söylemek gerekir.

 











Asiye Nasıl Kurtulur’un 1986’da çekilen versiyonunda  hayata kötü başlayan bir kadının nasıl ayakta kaldığı anlatılıyor. Kabataslak konuya girmek gerekirse; filmin başlarından itibaren karşımıza çıkan Nazlı’nın hikayesi filmin ilerleyen zamanlarında Asiye’nin hayatına dönüşüyor, çünkü Asiye’nin nasıl kurtulacağı bu oyun sonucu belli olacaktır. Filmin bu versiyonu Bir tiyatro sahnesinde oynanan oyun olarak gösteriliyor  bize.  Bütün oyuncular yerlerini alıyor. 

 

Kötü kadınlar, kötü erkekler, pezevenkler, bu bataklıktan Asiye’leri kurtarmak için görevlendirilenler burada var. Var olan sistemden kurtulmanın bir yolu olmadığını söylüyor film, hatta bu sistemden kurtulmanın tek yolunun  bu sistemle devam etmek olduğunu söylüyor. 80'lerin seks furyası olduğu zamanlar olduğunu düşünürsek Asiye Nasıl Kurtulur'un 1986 versiyonu 80'ler atmosferini yansıtıyor. Fuhuş batağında olan Asiye'yi müzikal açıdan  şu sözlerle anlatıyor film

 

“ Biz aşk satarız, sermayedir etimiz.

Biz aşk satarız, emeğimiz terimiz.

Artık aşk paradır,

Gönlümüzde yaradır,

Alnımızda karadır,

BİZİM GİBİLER İÇİN.

Biz et satarız.’’

 Anlatıcı olarak Ali Poyrazoğlu Ve Nuran Aktar anlatıyor bu filmi bize. Çünkü Asiye’nin hayatı böyle şeklini alıyor. Filmin 1973 versiyonunda Türkan Şoray üzerinden anlatılan film bu versiyonunda tek bir kişi ağzından anlatılmıyor, yardımcı oyunculara da yer veriyor. Müjde Ar, Ali Poyrazoğlu, Hümeyra Akbay’ın  başrol oynayan filmde en az onlar kadar yan rolde oynayan oyuncular muhteşem bir performans sergiliyor.  Diyaloglar, müzikler, film içindeki danslar filmin puanını daha da yükseklere çıkartmayı başarıyor.  Filmde eksiklikler de yerini koruyor. 

 İlk filmde Asiye’nin ne tür zorluklarla karşılaştığına dair daha çok yer veriliyor, ama ikinci filmde Asiye’nin hayatı bir oyun üzerinden anlatıldığı için fazla düşünülmüş olabilir. Filmin ilk versiyonunda Asiye namusunu koruyup namusuna leke sürmeye çalışan Kara Mustafa’yı öldürüp hapse girerken, ikinci filminde Asiye bu hayattan nasıl kurtulacak diye soru yöneltiliyor, bu soru yöneltilirken Asiye bu hayattan kurtulmak isterken zengin bir adamın paralarına çöküyor. İki Asiye arasındaki fark burada belli oluyor.

 İki filmde de “ Kara Mustafa” karakterini oynayanlar arasında ben tercihimi  Yaman Okay tarafından kullandım. Hikmet Taşdemir’den daha iyi oyunculuk sergilediğini, diyaloglarla ve  mimikleriyle tam kabadayı rolüne yakıştığını söylemek yanlış olmaz. İki film arasında farklılıklar bulmamız kaçınılmaz oluyor. Oyuncu farkı, müzik farkı, diyalog farkı vs sıralayabiliriz.  Düzene dair bir çok şey sıralıyor, filmin ilk versiyonu değil de Atıf Yılmaz imzalı ikinci versiyonu politikliğini daha çok konuşturuyor. Yazımı bitirmeden film adına düzenle ilgili birkaç sözünün olduğunu şu sözlerle haykırıyor film.  

 “ Bende kurtuldum işte. Bende öğrendim artık bu düzende yaşamanın sırrını, karınların nasıl doyduğunu, sırtların nasıl pekleştirildiğini, yarın korkusu olmadan kimlerin  yaşayabildiğini nasıl yaşayabildiğini biliyorum artık. Bu düzende yaşamanın sırrı. Davrananı yok edin, direneni gebertin. Ezin, vurun,öldürün devam etsin bu hayat. Bende kurtuldum işte. Bende öğrendim artık nereden geldiğini değirmenin suyunun, nerelere para yatırmak gerektiğini, ve bir seferde kolay yoldan bilmem şu kadar paranın nasıl kimlerin cebine girdiğini biliyorum artık. Bu düzende yaşamanın sırrı.” 

Cem Kurtuluş, 2015

01 Ocak 2015

“ Hüznün sayısız tonu, birçok yüzü vardır " : Yol (1981) - Yılmaz Güney














“ Ben, bazı yakın arkadaşlarım aracılığıyla hüznü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da .”   Yılmaz Güney / Yol

Yılmaz Güney ismi mevzu konusu oldu mu   çoğunluk Yılmaz Güney’e saygı duyar, çünkü yaptıkları işler saygı duyulası işlerdi. Bir dönem ezilenlerin sesi olmuştu Yılmaz Güney, çoğu filminde de  bunu  göstermişti. Yılmaz Güney siyasi sembol haline gelmişti bir dönem, bazı insanların kendisini sevmemesi de bundan kaynaklıydı.  Yılmaz Güney’in senaryosunu ve diyaloglarını yazdığı “ YOL “ filmi bir dönemin tartışılan filmlerinden biriydi. Film ilk yazılmaya başlandığında filmin ismi “ YOL”  değil, Bayram’dı.

 Film ilk başta Erden Kıral tarafından çekilmeye başlanmış sonrasında Şerif Gören’e teklif edilmiştir. Şerif Gören bu filmde 12 karakteri beşe indirerek filmi yeni bir ekiple çekmeye başlamıştır. Filmin çekilen ham görüntüleri yurtdışına kaçırılarak Yılmaz Güney'in başında bulunduğu bir ekip tarafından kurgulanmıştır. Yılmaz Güney ayrıca filmin senaryosunu cezaevinde yazarak ismini o dönem dünya sinema tarihini yazdırmıştı, ama film yasaklı olduğu için Türkiye’deki seyirciler bu filmi bir türlü izleyemedi.  

Söylenenlere göre filmin restore edildiğinde  filmde mahkumlardan birinin doğu bölgesine gittiğinde Kürdistan levhası yazılı filmde daha sonra kaldırılmış.  Filmde dikkat edilmesi gereken diğer detay şu; cezaevi mahkumlarına seslenen cezaevi müdürlüğünde kullanılan sesin biri Aziz Rutkay’a ait, diğeri de söylentiye göre Yılmaz Güney’e ait .Filmin çekimleri Bingöl, Diyarbakır, Konya, Bursa ve İstanbul'da yapıldı.

Filmin tartışma konusu olan günlerinde birkaç olay daha olmuştu. 1989 yılında Samsun’da  bir evde video kasetle Yol filmini izleyen beş üniversite öğrencisi gözaltına alındı. Yol filminin en önemli meselesi gerçeklere el atıyor olması ve Kürt sorunuyla ilgili günümüze ışık tutuyor olmasıydı, bu ışığı söndürmüşlerdi. Çünkü film 1999 yılına kadar Türkiye’de yasaktı, daha sonra restore edilerek vizyona girdi. Bu bilgileri aktardıktan sonra  filme geçelim.   “ YOL” sıkı yönetimin, 12 eylül zamanındaki askeri rejimin etkili olduğu zamanlarda İmralı Adası Yarıaçık Cezaevi’nde verilen izinle köylerine ,evlerine gitmek isteyen beş mahkumun yolda yaşadığı zorlukları, dramları konu alıyor.

Filmi cezaevinin içi ve dışı olarak ayırmak mümkün.  Film cezaevi mahkumlarının sevdiklerinden mektup gelmesi sahnesiyle  başlıyor. Hapishane mahkumlarının otorite yönetimin yaşadığı dramla tanışıyoruz, hapishanede otoriter sahibi gardiyanların mahkumları nasıl köle gibi çalıştırdığını filmin başından itibaren gözlemliyoruz.   Cezaevlerinde  sesler üzerinden duyulan  “ Şanlı Ordumuz, kurallara uymayan kapalı cezaevine gönderilecek “ anonsu  Kenan Evren’in başında olduğu 1980 darbesini hatırlatıyor. Özellikle  “ Disipline uymayanları cezalandıracağım “ sözü otoriter hapishane ortamını gözler önüne seriyor. 

Mahkumlar evlerine gönderilirken, eve giden Seyit Ali’nin ( Tarık Akan)  sokağa çıkma yasağıyla karşılaştığı “ Askeriye varken bekçiyi kim takar “ sözü sıkı yönetimin nasıl olduğunu gözler önüne seriyor.  Askerlerin mahkumlara kimlik sorgusu yapıldığı sırada Yusuf’un yaşadığı dramla tanışıyoruz, Yusuf izin kağıdı olmasına rağmen izin kağıdını kaybediyor ve askerler Yusuf’u gözaltına alınıyor.

Filmde Yusuf karakteri ,filmin başlarında “ mektup bekleyen “ dışarıyı gözlemleyen biri olarak karşımıza çıkıyor. Filmin en vurucu imgesel anlatımlarından biri Muhabbet Kuşuydu. Bu kuş kader mahkumlarının  iç tutsaklığını ele alıyor. Diğer imgesel anlatıma sahip olan ağrıyan diş. Dişin yarattığı acıyı  kızgın şişle tedavi ederler, söylentilere göre dişin imgesel anlatımı “ otoritenin birey üzerinde yarattığı tahribat ve acının soyut anlatımı “ olarak geçer.

Filmin ilerleyen zamanlarında film bir çok konuya el atmayı başarıyor. Köylerdeki töre meseleleri, namus kavramı, toplumdaki erkek egemenliği ve bir çok şeyi filmin ilerleyen zamanlarında görüyoruz.  Filmin en can alıcı ve en çok acıtan sahnesi AT’ın öldürülme sahnesiydi. Bu konuda iki düşünce ortaya çıkıyor; birincisi seni yarı yolda bırakan birini öldürme düşüncesi, ikincisi donarak işkence çekmektense işkence çekmeden ölsün düşüncesi. 

 Seyit Ali’nin karısının kendisini aldattığını öğrenip karısını abisine götürmek istediği sahnede karısını aslında ölüme terk etmektedir, bu da Seyit Ali’nin karısını cezalandırma metodu olarak sayılır. Yönetmen o sahnede  erkeklik kültürünü “ At,Avrat,Silah “ olarak betimliyor. Tren yolculuğunda  Mahkumlardan Mehmet Salih ve  Emine’nin trenin tuvalet bölümünde sevişirken  tren insanları tarafından yakalanma sahnesi “ Sana göre rezillik, bize göre mecburiyet “  sözüyle mesaj içeriği taşıyor.  Film bitmeye yaklaşık 10 dakika kala Doğu Anadolu’da öldürülen insanlara sesleniyor, ve gerçekleri görmenizi istiyor.  Oyunculuklarda Tarık AkanHalil Ergün mükemmel bir oyunculuk dersi veriyor, filmde fazla gözükmeyen ama işin hakkını veren isimlerden Yusuf karakterini oynayan Tuncay Akça’yı da unutmamak gerekir.

Gerçekleri görmenizi isterken çok değil 2011 yılında  Uludere katliamını da bize hatırlatıyor.  Sonuç olarak; 12 Eylül darbesinin yarattığı toplumsal sorunlara ve Kürt sorununa değinen “ YOL “ filmi Doğu bölgesinde yaşananları, sıkı yönetim döneminde insanların nelerle karşılaştığını, gerçekleri görmemizi sağlıyor.   Başkaldırının önemli isimlerinden önce  Yılmaz Güney’e, sonra Şerif Gören'e   bu filmi bize kazandırdıkları için ve gerçekleri görmemizi sağladığı için  şapka çıkarmamız gerekiyor!


Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

“ Hüznün sayısız tonu, birçok yüzü vardır; çiçekler, kuşlar, rüzgarlar gibi “

“ Ben, bazı yakın arkadaşlarım aracılığıyla hüznü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da .”   Yılmaz Güney / Yol

“ Resme bak ya görende eli kanlı katil beller
Senin suçun neydi
Cinayet  (gülüşmeler)“

“ Askeriye varken bekçiyi kim takar “

“ Korkudan kendi ölüsüne bile sahip çıkamıyor insan hele kürt isen. “


Filmin İsmi: Yol
Kazandığı ödüller: Cannes Film Fesivali /Altın Palmiye kazandı
Oyuncular: Tarık Akan, Şerif Sezer, Halil Ergün, Necmettin Çobanoğlu
Tuncay Akça, Meral Orhonsay, Semra Uçar, Hikmet Çelik, Sevda Aktolga
Hale Akınlı, Turgut Savaş, Hikmet Taşdemir, Engin Çelik, Osman Bardakçı, Enver Güney
Yönetmen: Şerif Gören, Yılmaz Güney
Senarist: Yılmaz Güney
Yapımcı: Yılmaz Güney
Müzik: Zülfü Livaneli
Görüntü Yönetmeni: Erdoğan Engin
Stüdyo: Güney Film, Cactus Film, Maran Filmi
Yapım yılı: 1981
Süre: 114 Dakika
Filmin çekildiği yerler: Bingöl, Diyarbakır, Konya, Bursa ve İstanbul



Cem Kurtuluş, 2014

30 Haziran 2014

Şeker Ahmet'in Macera Dolu Öyküsü: Siyah Eldivenli Adam (1973)


















Çocukluğum Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Kadir İnanır, Kartal Tibet filmleri izlemekle geçti. O zamanlar evimizde bilgisayar olmadığından televizyonun karşısına kurulup sabahtan  akşama kadar hangi film çıkarsa çıksın izlemekten kendimi alamazdım. Özellikle Cüneyt Arkın’ın oynadığı vurdulu kırdılı  filmler dikkatimi çekmeyi küçük yaşlarda başarmıştı.  1970’li ve 80’li yılların filmleriniyse çocukluğumdan beri takip ederim.   “ Siyah Eldivenli Adam”  filmini  küçük yaşlarda izlemiş biri olarak yeniden izleyince o zamanki heyecanımla bu zamanki heyecanım arasında  fazla fark olmadı.

Filme geçecek olursak; ” Siyah Eldivenli Adam”   1974 yılında vizyona giren, televizyonda fazla gösterilmemiş, Mehmet Aslan’ın yönetmenliğini yaptığı, kıyıda köşede kalmış Türk Sinemasının vurdulu kırdılı  film ekolüne dahil olan filmlerden biri.  Filmde Mehmet Aslan’ı görmek mümkün.  Kazım Kartal ve Kartal Tibet  dönem itibariyle jön isimlerinden.  Kötü karakterlerin baba karakteri “ Kazım Kartal”  bu filmde Kont karakteriyle karşımıza çıkarken,  Kartal Tibet  “ Şeker Ahmet” karakteriyle karşımıza çıkıyor. 

Şeker Ahmet karakteriyle karşımıza çıkan Kartal Tibet’i film boyunca siyah eldivenleriyle, siyah giysileriyle  kabadayılara meydan okurken görüyoruz . Bu filmde iyi bir ikili oluşturan Kazım Kartal ve Kartal Tibet   iyi bir oyunculuk başarısı gösteriyorlar.  Kartal Tibet yerine Cüneyt Arkın’a oyunculuk  teklifi götürüldü mü bilmiyorum ama Kartal Tibet  oynadığı Şeker Ahmet karakterinin hakkını vermiş.

Alışık olduğumuz konulardan yola çıkıyor “ Siyah Eldivenli Adam”   Mahalle bir kabadayı tarafından haraca bağlanıyor, bu haraçtan şikayetçi olup, dert yanıyorlar. Bu süre içerisinde Şeker Ahmet(Kartal Tibet)  ortalıkta yok, mahallenin eski kabadayılarından Şeker Ahmet babasının isteği üzerine mahalleye geri dönüyor, olaylara el atıyor. Haraç kesen Kabadayıların enselerine yapışıyor.

“ Efenim üzerine afiyet
Bendeniz Şeker Ahmet. “

Olaylara el koyduktan sonra, kabadayılara haraç vermiyor, mahalleden kimden haraç alınmışsa o bölgeye çöküyor kabadayılara meydan okuyor . Kabadayılara meydan okuması sonucu kabadayıların başında Patron’un sağ kolu Kont bulunuyor, Kont’un yurt dışından getirdiği adamlar Şeker Ahmet’in  başına bela oluyor, Şeker Ahmet bir kolunu kaybediyor. Süreç böyle ilerlerken Şeker Ahmet’in kardeşine Kont’un adamları tecavüz ediyor, Şeker Ahmet’in kardeşi kendisini asarak hayatına son veriyor.

Bu süreçten sonra Şeker Ahmet intikam almaya yemin ediyor, bu esnada Şeker Ahmet’in filmin başından itibaren tren yolculuğunda çapkınlık yaptığı kız  mahalleden haraç toplamaya gelen adamların patronu.  Kız ile Ahmet’in arasında duygusal bağ gelişecekken her şey tersine dönüyor. Kız,  babasını öldüren Kont ile evlenirken imdadına Şeker Ahmet yetişiyor. Babasının katilini Kont olduğunu öğreniyor. Bu süreçte   Hülya karakteriyle karşımıza çıkan “ Deniz Erkanat” hem güzelliğiyle büyülerken, hem de oyunculuğunun hakkını veriyor.

 Sonuç olarak; “ Siyah Eldivenli Adam”  1 saat  boyunca   sıkmayan ,  “ Üzerinize afiyet  bendeniz Şeker Ahmet”  esprileriyle  kahkaha tufanı yaratan , vurdulu kırdılı, karate sahnelerine tanıklık ettiğimiz, eski bir kabadayının macera öyküsünü sunuyor bizlere.

İzlerken Altını Çizdiklerim

" Bizim defterimizde haraç yazmaz
Ama size sivri bir meyva ikram edebilirim”

Cem Kurtuluş,2014

28 Mayıs 2014

Yeraltından Yeryüzüne Seslenenler: Maden (1978)


















Toplumların kendi dertlerini anlatacak, yaşadıkları acıyı sinemalaştıracak hikaye anlatıcılarına ihtiyacı vardır. Bazıları bunu yapmaktan çekinir, bazılarıysa halkı uyandırmak için bunu yapar. Toplumun sinemacılarının asıl görevi de halkı uyandırmaktır. Belki çektikleri filmler çok satmaz ama istenilen mesaj bir yerlere gider. Sinemada da amaç bir yerlere mesaj vermektir. Bu tür filmler kısıtlı imkanlarla çekilir. Filmin meselesi görüntü kalitesinin düşüklüğü değil, mevzuyu ne şekilde anlattığıdır. 

Yavuz Özkan ismi herkese tanıdık gelecektir. Türk Sinemasında iyi işlere imza atmış ,iz bırakmış bir  yönetmen. 1978 yılında Maden Filmini çekti Yavuz Özkan. Bundan önce Yavuz Özkan Maden işçisi olarak çalışmıştır, ama aynı zamanda Yavuz Özkan “ Maden İşçisiyim demek Madencilere hakaret olur benim için” diyen biri.   Yavuz Özkan’ın “ Maden “ filmini çekmesinden seneler geçmesine rağmen o zamandan bu zamana hiç önlem alınmadı,  maden faciaları günümüze kadar devam etti.  O dönemin filmde oynamış oyuncularından Tarık Akan,  Maden filminin neden çekildiği sorusunu şöyle cevap veriyor;

“ 1978 yılında çektik bu filmi. Bu filmin tek amacı vardı. O da şuydu: Ey emekçiler sendikalı olun, sarı sendikaya girmeyin, sarı sendikalı olmayın. Sizin iş güvencenizi, iş garantinizi bir tek sendika gerçekleştirir. Bu sendika gerçekleşmezse ya da sarı sendika veyahut taşeron işçi olursanız başınıza işte bunlar gelir” 

“ Maden”  filminin asıl çekiliş amacı buydu. Türk sinemasında bir başkaldırı niteliği taşıyordu “ Maden” filmi. Madencilerin nasıl ezildiğine, patronların cebini doldurmak için neler yaptığına, işçilerin birleşmesi gerektiğine ışık tutuyordu. İşçilerin sendikaya girmesinden dem vuruyordu, sendikaya girdiklerinde örgütlü şekilde hareket ettiklerinde onlarla kimsenin başa çıkamayacağını  anlatıyordu. Filmin ana mesajıysa “ Ya birleşip bir oluruz, ya da yok oluruz” düşüncesiydi.

Madencilerin ne tür sıkıntılar çektiğine dönecek olursak; Madenciler her an ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalan kimselerdir. Patronlar madencilere değer vermez, çalıştırayım da üretim durmasın ne çıkarsa çıksın derler. “ Maden” filminin kahramanı da İlyas Karakteri. İlyas, madenci olarak çalışan işçilerin sözü dinlediği bir karakter. Aynı zamanda bir devrimci profiliyle karşımıza çıkıyor.  Diğer işçiler gibi hayatını buradan kazanıyor.  Filmin diğer göze batan karakteri Nurettin. Evli, çocuğu ve kurulu bir düzeni var. Diğer işçiler gibi Lojmanda kalmıyor.

 Dünya, İlyas kadar umrunda olan biri değil ama İlyas’ı kendine abi belliyor. İlyas ne derse onu yapıyor. İşçiler, İlyas’ın imza toplaması olayıyla ayağa kalkıyor. Ayağa kalkmaları patronları rahatsız ediyor. Patronun tek gayesi daha fazla üretim yapmak, daha fazla işçi öldürmek.  İşçiler ölürken bu patronun umrunda olmaz, patron kazanacağı paradan başka bir şey düşünmez. İlyas’ın işçileri örgütlemesiyle imza toplanmaya başlıyor, sonrasında İlyas ve işçileri patron anlaşmaya çağırıyor. Konuşma yapılırken İlyas’ın patrona karşı başkaldırısı her şeyi anlatıyor. asıl orospu çocuğu işçiyi sizin gibi satanlardır”

Bu konuşmadan sonra patronlar harekete geçiyor, İlyas’ı öldürmek için elinden geleni yapmaya başlıyor. Bu arada  Hale Soygazi karşımıza Halkacı kadın karakteriyle çıkıyor, aynı zamanda oynadığı rolün hakkını veriyor Hale Soygazi.  O saatten itibaren Nurettin ve halkacı kadın arasında bakışmalar başlıyor.  Nurettin evli olmasına rağmen kadına göz koyuyor ve “ sen orospu değil misin” sahnesiyle başlayan Hale Soygazi’nin  “ Orospuyum orospu “ sahnesi filmin unutulmaması gereken sahnelerinden. Bu aynı zamanda Masumiyet filminde Derya Alabora’nın “ orospuyum orospu “ sahnesini hatırlatıyor.  Ama ikisi konu itibariyle ayırmak gerekir.

 Nurettin’in kadınla yaşamak istediklerini İlyas’a anlatmasından sonra Nurettin, İlyas’ın gözünde uçkuruna düşkün biri olarak karşımıza çıksa da Nurettin için bu dönüm noktası oluyor. Çocuklarıyla ve karısıyla ilgilenmeyen Nurettin bir anda “ baba” olduğunu hatırlıyor.  Sadece ailesi değil, bu noktadan sonra Nurettin’in sert çıkışlarına şahitlik ediyoruz. İlyas’ın kurşunlamasından sonra kendini siper eden bir Nurettin karakteri karşımızda oluyor, her şeye öfkeleniyor, “ bu kadar uğraştık olmadı” işte’ye getiriyor olayları. Ama sonrasında abi gibi gördüğü İlyas’la sarılarak tatlıya bağlıyorlar olayı.

 İlyas’ın kurşunlanması  hiçbir şeyi değiştirmiyor, patronlar İlyas’ın  üstüne daha çok gidiyorlar.  En sonunda daha çok üretim isteyen patronlar İlyas’ı öldürmek için harekete geçiyor..  Patronun işçisiyle konuştuğu sırada “ Nasıl olsa Allah Korur” söylemi SOMA faciasında kader söylemini bize hatırlatıyor.   İşçilerin ölmemesi için önlem isteyen, direnen ve patronlara kafa tutan İlyas filmin sonuna doğru göçük altında can veriyor.   İlyas’ın işçiler tarafından Madenden çıkarılması sahnesi Türk Sinemasının en başarılı sahnelerinden. Bu sahnenin belki de başarısı 1 ay boyunca maden filminde oynayan oyuncuların film bittikten sonra etkilerinden kurtulamamış olmasıdır.  


1970’li yılların sonlarına doğru çıkan “ Maden” filminden bu yana, maden facialarını anlatan ciddi filmler yapılmadı. Ya sinemacılar sinemacı olduğunu unuttu, ya da  gişe rekorları kırmak için “ Aşk” konulu filmler çektiler. Toplumun aydınlanması için bu filmler geride kaldı. Maden işçisinin derdini anlatan bir film söyle deseler; çoğu kişi “ Maden” filmini gösterir.  Elde kalan belki de tek yapım. Bu kadar faciaya, önlenemeyen kazaları anlatan filmlerin fazla yapılması gerekirken  aşk ve türevi filmleri yapan yönetimler bu anlayışlarıyla sınıfta kalmayı başarıyorlar.

“ Maden” filminin ne zor şartlarda çekildiğini, nasıl bir süreçten geçildiğini Tarık Akan şu sözlerle anlatıyor;

Siz Maden filminde oynarken madenciliği bir ay boyunca yaşadınız, neler hissettiniz?

“ İnanılmaz zor bir şey. Biz bir kez bir ay Tunçbilek’te madenin altındaydık işçilerle birlikte. Dünyanın en zor emeklerinden biri, çok zor iş. Ama bunun tek bir güvencesi var o da doğru bir sendikaya üye olmak. Film değildi sanki o zaman çektiğimiz. Madenci olmuştuk bir aylığına. Set aralarında bazı arkadaşlarımız ağlardı. Yerin dibinden aydınlığa çıkınca ciğerlerimiz bayram ederdi. Film bittikten sonra etkisinden hiç kurtulamadım ve aklımda günlerce, aylarca o yerin altı kaldı. Hep o kardeşlerimi düşündüm. Bazen herkes mesleğinden şikâyetçi olur, sitem eder ya aslında bizim işimiz onların yanında iş değildi. Sendika diyorum başka bir şey demiyorum, diyemiyorum.”

1970’li yılların sonlarına doğru çıkan “ Maden” filmi Yavuz Özkan’ın hem bu tür konularda duyarsız kalmayacağını gösteren bir film olmakla birlikte, Cüneyt Arkın ve Tarık Akan için bir basamaktır. O zamandan bu zamana  Maden filmlerinin eksikliğini yaşayan Türk Sinemasında “ Maden” filmi  maden kazalarına değinmesiyle Türk sinemasına ışık tutmuştur. Maden işçilerinin verdiği mücadeleyi, sendikalaşmaya ciddi dokunuşlar yapmıştır. 

Not: Tarık Akan ve Yılmaz Güney’in tanışması bu film sayesinde olmuş. Akan, Maden’i Ankara’ya Sansür Kurulu’na götürürken hapisteki Yılmaz Güney’e bırakmıştır. Daha sonra arkadaşlıkları başlamıştır. Sizlerin de bildiği üzere, Yılmaz Güney’in senaryolarını yazdığı ”Sürü” ve ”Yol” Tarık Akan’ın kariyerindeki doruk noktalarıdır(Herkes O’ndan Söz Ediyor, syf 243).

  Kaynak: Ötekisinema
  
İzlerken Altını Çizdiklerim

“ Sıra nasıl bize de gelecek. Bugün onlara, yarın sana bana.
 5 senede grizu göçükte su baskınında kaybettiğimiz adamın haddi hesabı yok
Gümbür gümbür gidiyorlar, arkalarından üç gün acınıyoruz, sonra eski tas eski hamam”

“ Neymiş efendim azıcık gaz için üretim durdurulmazmış. Bir andan çalışılır,bir andan gaz boşaltılırmış
İbrahim Bey anlattı çalışıp dururken başıma ağrı saplandı diyor, kusmaktan içim dışıma çıktı diyor. Bu ne demek? Demek ki
Çalıştığı yerde gaz vardı,gaz olan yerde çalıştırılır mı İşçi? Şimdi söyleyin bunun neresi alınyazısı. Bu bal gibi patronun yazısı be!”

“ Burada tedbir yok mu ? var
Ama neyin tedbiri üretimi arttırmanın tedbiri
Anlayacağınız herif kârından başka bir şey düşünmez”

“ asıl orospu çocuğu işçiyi sizin gibi satanlardır”


Beyaz olmalı, duvarlar beyaz, perdeler, örtüler, bizim evimiz bembeyaz olmalı. Karanlık olmamalı.

Cem Kurtuluş, 2014