// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Okuduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Nisan 2016

Bir Kayış darbesi kadar sert : Ekmek Arası - Charles Bukowski



















Kitabın Adı: (Ham On Rye ) Ekmek Arası
Kitabın Yazarı: Charles Bukowski
İlk Basım: 1995
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Yayınevi: Metis Yayınları
Çeviren: Avi Pardo
Sayfa Yapısı / Sayısı : 223


Hayatın insanları kırbaçladığı dönemler vardır. Bazı isimler, yazarlar, şairler; bu kırbaçlanan dönemlerden geçip daha sonrasında terbiyesiz bir canavara dönüşmüştür. Bu canavarla birlikte hayatın acımasızlıkları bu kişiler için katlanmıştır. Charles Bukowski ismi her ne kadar kendisinin ölümünden sonra popüler hale gelse de, bu isim hayatını kırbaçlanarak geçirmiş bir isim. Kimileri için “ terbiyesiz, ahlaksız “ kategorisine girse de kendisinin bu noktaya gelmesi kendi hayatından taşıdığı izlerle alakalı.

Bukowski’nin yazmayla sorunu yok, küçük yaşlarda koyuluyor bu işe. Yaşadıkları hakkında not tutuyor.  “ Ekmek Arası “ romanı Bukowski’nin  babası tarafından sert darbelere maruz kaldığı, çocukluğundan izler taşıyan, yazma stiliyle terbiyesiz bir canavara dönüştüğünün resmi olarak karşımıza çıkıyor. Bu roman aynı zamanda yaşlı osuruk diye tabir ettiğimiz Bukowski’nin otobiyografik romanı.  Roman  1982 yılında yayımlanıyor. Bukowski’nin bu romanda kahramanına verdiği isim Henry/ Hank, genellikle romanlarında bu ismi kullanıyor Bukowski.   Bu kitabın diğer bir özelliği “ Kadınlar “ , “ Factotum “ kitaplardan sonra çıkıyor olması. “ Kadınlar “ kitabıyla birlikte seks, alkol gibi konularda ses getiren  Bukowski  Ekmek Arası’nda çocukluğunu, babasının nasıl bir herif olduğunu,  okul dönemini, düzüşmenin nasıl bir şey olduğunu bu kitabıyla anlatıyor bize. Bu dönemden sonra böyle bir konuya  derinleme dalması herkesi ters köşeye yatırıyor.   

Bu kitapta terbiyesiz sözcükler yine var, Bukowski yine bildiğimiz Bukowski, ama anlattıkları tam anlamıyla kaybeden numarası yapmış bir adamın değil, gerçekten sert darbelerle çocukluğunu yaşamış bir adamın hayatı. Bu faslı geride bırakırsak; Bukowski, Ekmek Arası’na    “ Güneş ışığını seviyordum. İnsan bacakları ilginç değildi. Sarkan masa örtüsü, masa ayağı, güneş ışığı daha ilginçti. “ sözleriyle başlıyor.

Kitabın ilk bölümünde babasını tanıyoruz Bukowski’nin.  Çok içen, ağzı bozuk, terbiyesiz, bir o kadar kadınlar konusunda da becerikli bir adam. Daha sonraları Bukowski (Henry Chinaski/ Hank)  bizi okul çağlarına götürüyor, burada sürekli mevzu var. Beyzbol müsabakalarında boy gösteriyor, bir yandan da evdeki sorunlarla boğuşuyor.   Düzüşmenin nasıl bir şey olduğunu bir arkadaşının kendisine anlatmasıyla anlıyor Bukowski, 24 yaşına kadar siftah yapmamış Bukowski’nin çocukluğunda detaylar böyle çıkıyor ortaya. 

Bukowski düzüşmeden haberi olduktan sonra öğretmenine düzüşme teklifi ediyor. 1929 yılı işsizlikten berbat bir dönem geçerken kitapta kahramanımıza öğretmenleri tarafından babasının mesleklerini soran Bukowski romanda bunu şöyle anlatıyor; “ Korkunçtu. Benim semtimdeki bütün çocukların babaları işlerini kaybetmişlerdi. Babam işini kaybetmişti. Et fabrikasında çalışan Chuck’ın babası dışında bütün babalar işsizdi. “  

Babasıyla geçinemeyen Bukowski,  Amerika’da buhran olarak bilinen 1929 ekonomik krizinde babasının işsiz kalmasından sonra babası tarafından dayak yiyor. Bukowski’nin terbiyesiz, ahlaksız olma nedenlerinden biri babası tarafından sert darbelere maruz kalması.  Babası tarafından acımasızca dövülen Bukowski, babasından dayak yediği günleri şu  acımasız sözlerle anlatıyor;  “ Dünya dışardaydı ve her şeye kayıtsızdı ama önemi yoktu. Milyonlarca insan vardı dışarda. Köpekler, Kediler, Sincaplar, Binalar, Sokaklar, ama önemsizdi. Sadece bir baba, ustura kayışı , banyo ve ben vardım “  

Henry Chinaski üçkağıtçı bir çocuktu, bunu sınıf ortamında yazılarına da yansıtıyordu, öğretmeni tarafından tam not alıyordu. Herkesin herkesi kandırdığı ve sahtekarların bulunduğu insanlık konusunda Chinaski, onu okuyanlara şöyle sesleniyor;  “ İstedikleri buydu demek; harikulade yalanlar. Buna ihtiyaçları vardı. İnsanlar ahmaktılar. Kolay olacaktı benim için. “  bu sözler aynı zamanda Chinaski’nin hayatında önemli bir yer tutuyordu, çünkü babasından yediği her kayış darbesi sözlerine yansıyor. Bunun yanı sıra Kitabın ilk bölümlerinde Chinaski okulda yaşadıklarına yer veriyor, bu bölümdeki diyalogların içinde Chinaski’nin  her erkeğin ergenlik dönemine başladığı zamanlardaki Otuz Bir meselesiyle tanışıyoruz. 

İlk sıvının nasıl geleceğini uygulayarak öğreniyor Chinaski.  Daha sonraları herkes gibi alkolle tanışıyor Chinaski, bu onun için hayatında dönüm noktası oluyor, çünkü bir arkadaşının kendisini bir depoya götürmesiyle tanışıyor alkolle. Alkolün  kısa tanımını da şöyle yapıyor Chinaski; Sihirli bir şeydi içki. Neden kimse söylememişti bunu bana?  İçki ile hayat harikulade, insan mükemmeldi, kimse rahatsız etmezdi onu. “  

Bukowski, piçliklerini Ekmek Arası’nda  babasından aldığı dürbünü harikulade  kadın bacakları izlemek için kullanıyordu ve sonrasında otuz bir çekerek kendini rahatlatıyordu. Boşalmanın tadını burada alıyordu Chinaski,  Bildiğimiz Bukowski’nin kendine has özelliğiydi bu.  Ama bunu çocukluğunda yaşadığını Ekmek Arası’yla öğreniyoruz. Bu çocukluğun içinde bir ton mevzu var. Ergenlik sivilceleri, bu sivilcilerin başına açtığı belalar ve bu ergenlik sivilcileri yüzünden genç hemşirelere tav olmalar… Hepsi kitabın içinde bir şekil yerini alıyor.

Henry Chinaski’nin okumayı keşfettiği bölüm en özel bölümlerden biri. Bu bölümde yazarları keşfediyor Chinaski, Upton Sinclair’den Hemingway’e, Hemingway’den Rus yazarlara uzanan bir yelpaze şeklinde… Bu Rus yazarlardan Turgenyev, Chinaski için güldürme duygusu yaratan bir yazar. Her birini farklı betimliyor Bukowski;  Upton Sinclair’i basit ve öfkeli, Sinclair Lewis’i tutkudan uzak.. Bukowski, Hemingway’ı tanımlarken “ cümleyi oturtmayı biliyordu “ diye anlatıyor onu.

 Kitabın en sıkı bölümleri Askerlik Eğitim Kursu’nun anlatıldığı bölümler.  Bu bölümlerin çoğunda Bukowski askerlik kursunu öyle tanımlıyor, ki bir nefret duygusu hakim bu bölümlerde. Bukowski bu bölümlerde sorgulama içine giriyor, askerliğe dair aitlikle ilgili sorması gerekeni soruyor “ Kime aitti bütün bunlar? “ . Askerlikle alakalı Bukowski  kendi uslubünce askerliği sorgulayıp şunları diyor; “ Askerlik spordan uzak tutmuştu beni, oysa diğer çocuklar her gün top oynuyorlardı. Okul takımlarına girip ünleniyor, kızları götürüyorlardı. Benim günlerim güneşin altında askeri yürüyüşlerle geçiyordu genellikle. Yürürken tek gördüğüm önümdekinin kulakları ve kıçıydı. Çok geçmeden askeri kurallar canımı sıkmaya başlamıştı. Diğerleri botlarını parlatıp manevralara katılmaktan haz duyuyorlardı. Bana anlamsız geliyordu. İlerde paramparça olmaları için eğitiyorlardı onları. “   

Bukowski ( Chinaski ) iş’ten başka kafası çalışmayan toplumun belli kesimine şu sözlerle sesleniyordu.

“ Peki diyordum, kendi kendime. Bir iş buldun. Ömür boyu böyle bir işte mi çalışacaksın? Bu yüzden banka soyuyordu insanlar. Yapmak zorunda kaldıkları işler küçük düşürücüydü. Neden allahın cezası bir konser piyanisti veya yargıç değildim? Çünkü eğitim gerektiriyordu ve eğitim parayla sağlanıyordu. “ (– sf 163 )

Bukowski belki de “ Savaş “ hakkında yapılabilecek en iyi tanımlardan birini yapıyordu Ekmek Arası’nda. Savaş Lejyonerlerine şöyle sesleniyordu

“ Savaş. Bakirdim henüz. Bir kadının ne olduğunu bile öğrenemeden tarih uğruna paramparça olmayı düşünebiliyor musunuz? Veya bir otomobil sahibi bile olamadan. Kimi savunacaktım? Başkasının sikinde bile olmadığım başka birini. Savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu “- sf 207

Özet olarak; Bukowski’nin “ Ekmek Arası “ babası tarafından kayışla dövülen bir adamın hayat hikayesi, bu hayat hikayesi acımasız, sert ve yediği her darbeden dolayı satırlara döktüğü her kelimenin terbiyesiz bir canavara dönüştüğünü anlatıyor hepimize. Bu terbiyesiz adamı tanıyanlar onu sadece “ kadın, alkol, seks “ konuları üzerinde işe yaramaz bir moruk sansa da bu adam aslında tam tersi olduğunu kanıtlıyor. Ekmek Arasında kendi hayatında tespitlerden tutun, askerlik, demokrasi, savaş hakkında tespitleriyle de kitaba damga vuruyor bu sert adam. Bu sert adam bazı bölümlerde başkasının ağzından Komünizm düşmanlığını anlatıyor. Bu komünist düşmanlıkta Amerika’ya karşı övgüler de ilk sırayı alıyor. Hep iyiyi düşleyen, siyahlara karşı düşmanlık besleyen bir Amerika yaratıyorlar kendi kafalarında.

 Bu düşünceleri bir yana bırakırsak;  Bukowski, Dünyayı kendisinin tabirince “ bok çukuru “ olarak tanımlıyor. Kitabın çoğu bölümünde arkadaşlarıyla olan muhabbetler anlatılıyor, bu muhabbetlerde sıkı mücadele ettiği beyzbol anılarını ekliyor, sonrasında  ara sıra okuduğu yazarlara da yer veriyor. Bukowski’nin piçlikleri bu kitapta da arkadaşının annesine yavşayan bir velet olarak beliriyor.  Bukowski bütün bunları çarpıtmadan, kendi ne yaşamışsa o şekilde aktarıyor, hiçbir süslü cümle yazma telaşına girmiyor. Kendisini bazı yazarlardan ayıran özellik de bu oluyor. 

Dünyaya dair pek çok methiye düzüyor Ekmek Arası’nda Bukowski. Bunun yanında Bukowski, Fante, Henry Miller kitaplarının usta çevirmeni Avi Pardo   sokak jargonunun hakkını veriyor, zaten kendisi bu açıdan bu piyasanın en sıkı iş yapmasının yanında en underground olarak tabir edeceğimiz bir isim. Diğer kitaplara göre bu kitapta daha iyi iş çıkardı demek haksızlık olur, lakin daha iyi işler çıkardığını pek çok kitapta  gördük.  

Lafı fazla eveleyip gevelemeden; Ekmek Arası’ndaki hayat basit bir hayat değil.  Bukowski’nin Ailesinden, çocukluğuna, lise yıllarına ve pek çok şeye dair otobiyografik bir roman sunuyor okuyana.  Ölümünden bu yana Bukowski her ne kadar prim yapılan, öldüğünden sonra popüler hale gelse de bu kitap kendisini anlamak için  ideal bir kitap. Kısacası “ Ekmek Arası “ Chinaski’nin hayatına tanıklık etmeniz için acımasız, bir kayış darbesi kadar sert bir kitap. Chinaski’nin doğuşu tam olarak bu kitabın içeriğinde. O yüzden   Chinaski’nin yediği kayış darbelerinin izlerine, nihilist yaşamına,  siz de bu kitapla ortak olun! 


Cem Kurtuluş, Nisan 2016

05 Aralık 2015

" Aşağılanmanın Zevki " : Yeraltından Notlar - Dostoyevski




















Kitabın Adı: Yeraltından Notlar
Kitabın Yazarı: Fyodor Mihaylovic Dostoyevski
Çeviren: Nihal Yalaza Taluy
X.Basım 2014
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Yayınları
Editör: Ali Alkan İnal
Redaksiyon: Koray Karasulu
Düzelti: Müge Karalom


Bazı kitaplar dönemsel olarak edebiyat tarihinde derin izler bırakmıştır. Aynı zamanda bu kitaplar yaşanılan dönemin izlerini taşımıştır. Mevzu bahis konumuz; Hem Rus edebiyatında, hem de dünya edebiyatında realistliğiyle öne çıkan  bir başyapıt olan  Dostoyevski’nin “ Yeraltından Notlar “ kitabı.  “ Yeraltından Notlar”  dönem olarak Rusya’da köleliliğin feshedildiği 1861’den üç yıl sonra basılır.  1864 Rusya’sında birçok olay yaşandı. Bu olaylardan birkaçı tarihte derin iz bıraktı.7 Mart 1864’te “ Şapsığ “ köyleri Rus askerlerince  ateşe verilip yakılmaya başlandı. Bu olaydan 2 ay sonra Çarlık Rusyası Çerkezlere soykırım uyguladı ve 21 Mayıs 1864’te Çerkez Sürgünü başladı.  Çerkez Sürgününden 65 yıl sonra  1929 baharında Adigey'e bilimsel çalışma üzerine giden Gürcü tarihçi  
Simon Canaşia’ya Şapsığların bölgesi Cubga’da karşılaştığı 91 yaşında bir ihtiyar o günleri şöyle anlatıyor

“ Deniz kenarında yedi yıl boyunca atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl boyunca karpuz gibi insan kafataslarını atıyordu. Benim orada gördüklerimi düşmanımın bile görmesini istemem “

Böyle bir dönemde çıkıyor Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı.  Dostoyevski bu romanı 40 yaşında yazmıştır. Bu yaş dilimi yetişkinlik döneminin bir sonraki evresidir. Ve bu yaş dilimlerinde her şey birikir ve sonrasında bir patlama yapar. Dostoyevski’de tam da böyle bir patlama yapıyor bu yaşta. Dostoyevski, Yeraltı hikayesini anlatmadan önce bize şunları söylüyor

“ Gerek “ Notlar “ yazarının, gerek “ Notlar “ ın tamamen hayal mahsulü olduğu şüphesizdir. Bununla beraber , çevremizdeki insanlar üzerinde biraz düşünülürse , bu notların yazarı gibi şahısların aramızda bulunmasının yalnız mümkün değil, muhakkak olduğu anlaşılır. Ben sadece pek yakın bir zamanın sıradan bir tipini daha açık olarak kamu huzuruna çıkarmak istedim. Bu, henüz hayatta olan kuşağın tiplerinden biridir. “ Yeraltı “ adı verilen bölümde bu şahıs kendisini, fikirlerini tanıtırken, neden muhitimizde yer aldığını ve bunun neden kaçınılmaz olduğunu açıklamak ister gibidir. İkinci bölümdeyse, bu şahsın hayatına ait bazı olayları anlatan gerçek “ Notlar “ yer almaktadır. “ – Fyodor Dostoyevski

Edebiyat tarihinin şampiyonluğa oynayan “ Yeraltından Notlar “ kitabı “ Ben Hasta bir adamım. Kötü bir adamım. Suratsız bir adamım ben “ diye başlar. Realistliğini daha kitabın başından itibaren bize hissettirir Dostoyevski.  Belki de edebiyat tarihinde hiçbir cümle bu kadar can yakıcı, bu kadar kendine yönelik, kendini eleştiren yapıda olmamıştır. Bu noktadan sonra devamlı eleştiri üstüne eleştiri yapıyor Dostoyevski. Yeraltında sıkışan hayatlara kendine özgü bir anlatım örneği sergiliyor. Bu romanı 40 yaşında yazmış olan Dostoyevski 40 yaşla ilgili de tespit yapıyor.

“ Kırk yaşından fazla yaşamak ayıptır; bayağılık, hatta ahlaksızlıktır! Tüm samimiyetinizle , dürüstçe söyleyin, kırk yaşını kim geçer? Ben söyleyim size; Aptallarla namussuzlar “

Alay edercesine konuşuyor Dostoyevski çoğu zaman. Ama bu “ alay “ güldürücü bir alay. Yeri geliyor ciddileşiyor, yeri geliyor güldürüyor. Romanın ağızlara sakız olmuş cümlesi de “ Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık “  cümlesi. İlk bölümde Dostoyevski kendini anlatıyor, bu kendini anlatmalarında içtenliğiyle Dostoyevski’nin yeraltında çoğu zaman kayboluyoruz. Bu kaybolmada kendi yeraltımıza iniyoruz. Bu yeraltı öyle bir yeraltı ki; sessizliğin içinde karanlık var, ışık yok! Umutsuzluk cümleleri beliriyor bu umutsuzluk ışığında. İnsanlığın yeraltına dair ince tespitleri var Dostoyevski’nin. Hiçbir düşünceden geri kalmıyor. Cümlesini esirgemiyor, duvara nasıl çivi çakılıyorsa bu çiviyi Dostoyevski sert cümleleriyle beynimize çakıyor, ve bu çivilerden sonra geriye dönüş olmuyor.

Kitabın ikinci bölümü “ Sulusepkene Dair “  Nekrasov  şiiriyle açılıyor. Bu bölüme Dostoyevski “ O sıralar ancak yirmi dört yaşındaydım. Hayatım o zaman bile sönüktü, derbederdi; yabani sayılacak derecede bir başımaydım “ diye giriyor mevzuya. Kendini yerin dibine vuruyor bu cümlelerde Dostoyevski.  40 yaşında  olan bir adamın ağzından dökülüyor bütün sözler. Bir nevi kendi hayatını özetliyor. Bu bölümde Gogol’ı selamlıyor. Bu selamlamanın ardından Dostoyevski bize kendi söylediği sözü hatırlatıyor ve diyor ki; “ Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık”  Dostoyevski’nin kendisi Rus olduğu için kendi toplumunu da eleştirdiğini gözlemliyoruz. Kitabın ikinci bölümünde Dostoyevski ,  Yeraltı Adamı’nın bir devlet memuru olarak çalıştığını anlatıp duruyor. Sefalet içinde yüzdüğünden tut her türlü mevzuya el atıyor. Kendini aşağılıyor, bu aşağılık duyguyu sizin de tadmanızı istiyor.

Özellikle kitapta “ Subay” adı üstünden ilerleyen muhabbetle bizi kendi kabuğuna çekiyor. Bu kabukla birlikte bizde yeraltı adamının içinde var olmaya çalışıyoruz. Bu yeraltı adamı aynı zamanda şöyle diyor; “ Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi. Ya kahraman ya da çamurdan; ikisinin ortası yoktu “  Dümdüz anlatıyordu bütün olan biteni Dostoyevski, realistliği yüzümüze bir tokat misali çarpıyor. Okulda yaşadıklarını Zverkov ve Simonov üzerinden anlatıyordu. Bu bölümde aşağılanmanın zevkini satır aralarında Dostoyevski ile buluyoruz. Alay ediyor, aşağılıyor, aşağılanıyor. Davetler alıyor bu davetlere katılıp katılmama sorununu kendine soruyordu. O davete katılırken aynı ortamda bulunduğu kişilere şöyle sesleniyordu Dostoyevski .
“ Ahlaksızlıkları gösteriş, yapmacık doluydu; elbette ahlaksızlığın arasında zaman zaman baş gösteren yapmacık bir kinizmle gençlik, tazelik de görünüyordu, ama bu tazelik dahi sevimsizdi, çünkü yaptıklarının hepsi yalana dayanıyor, yalana bürünüyordu. Hepsinden son derece nefret ediyordum, ama kendim onlardan da aşağıydım o başka “     

İnsana insanı acımasız bir şekilde anlatıyordu Dostoyevski, o satırlarda kendimizi bulmamız kaçınılmaz oluyor.

“ Zamanla insan arasında karışmak dost edinmek ihtiyacını duymaya başlamıştım. Bazılarıyla arkadaş olmak istedim, fakat hiçbir zaman tabii olamadığımdan denemelerim daima boşa gitti. Sonunda bir arkadaş edinebildim. Ama zorbaca duygular o zaman bile içimde iyice yer ettiğinden, arkadaşımı kendime esir etmek istedim; çevresine karşı çocukta bir iğrenme yaratmaya çalışıp aşağılık muhitiyle münasebetini hemen kesmesini şart koştum. İhtiraslı arkadaşlığıma zavallıcılığı sinir buhranları geçirecek, gözyaşları dökecek denli ürküttüm çocuğun saf, hemen teslim olmaya hazır bir ruhu vardı ve sanki maksadım sadece onu yenmek, kendime benzetmekmiş gibi bana tamamıyla bağlandıktan sonra ondan nefret etmeye başlayarak sırf çevirdim. Fakat hepsini yenemezdim; zaten arkadaşım öbürlerine hiç benzemeyen , güç bulunur bir istisnaydı. “

Orhan Pamuk’un  “ Yeraltından Notlar “  kitabı için sunuş yazısında söylediği gibi “ Aşağılanmanın Zevki “ sözü Dostoyevski için biçilmiş kaftan oluyor. Bu bölümde “ Aşağılanmanın Zevki”  eski arkadaşlarıyla buluştuğu bir veda yemeği gecesinde ortaya çıkıyor. Alaylar, aşağılanmalar havada uçuşuyor. Yaşanılan bu veda gecesinden sonra; Sulusepken adlı  kitabın ikinci bölüme ayrılan kısmında son hikaye Dostoyevski’nin genç bir fahişe ile yaşadıklarını okuyoruz.  Burada kahramanımız karşındakini aşağılamaktan zevk alıyor, hayat dersi vermekten bıkmıyor, aile kavramı hakkında birçok şeyden dem vuruyor. Kahramanımız kitabın içeriğinde de aşağılama mevzusu üzerinde duruyor, bunu okuyucuya kitabında başında “ Ben hasta bir adamım “ sözleriyle sunuyor. Dostoyevski’nin genç fahişeye öğütler verirken bir sözüyse ne kadar realist biri olduğunu gözler önüne seriyor.  Bu sözlerde Genelevlerde pezevenkleri tarafından çalıştırılan kadınlar gözümüzde canlanıyor. O söz okuyucuya şöyle sunuluyor; “ Namuslu bir kızın burada bir lokma bile boğazından geçmez, çünkü neden yemek verildiğini hemen anlar. Burada daima borçlu olacaksın ve sonuna kadar müşteriler senden bıkıp sırt çevirmeye başlayana kadar borcun tükenmeyecek “  

Kitabın ilerleyen kısımlarında Dostoyevski bize tekrardan “ Aşağılanmanın Zevki”  sözünün içeriğini sunuyor. Ev hizmetkarını aşağılayarak hem hizmetkarın hem de kendisinin aşağılık biri olacağını söylüyor okuyucuya. Roman biterken Dostoyevski okuyucuya “ Bütün bu yazdıklarımın tatsız bir etki yaratacağına da eminim, zira hepimiz yaşamla bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare eden insanlarız “ diyor. Hastalıklı bir adamın sözleri bunlar.  Dostoyevski bunları söylerken;  1864’ye yayımlanan “ Yeraltından Notlar “ için Nietzsche “ Yeraltından Notlar, hakikatı kanla haykırır “ yorumunu yapar.  Sonuç olarak; Dünya klasiklerinde çevirinin ne denli öneme sahip olduğunu anlamak istiyorsanız bu kitabı  Türkiye İş Bankası Yayınlarına Rusça aslından çeviren “ Nihal Yalaza Taluy “ tarafından okumalısınız, ya da İletişim Yayınlarından okumalısınız. Piyasada bulunan diğer ucuz çevirileri okuyarak  kitabın ana düşüncesinden uzak kalmanız yerine  Nihal Yalaza Taluy’un çevirisiyle yeraltına gömülüp dehşet düşüncelere kapılabilirsiniz.  Çünkü dönemine göre Türkçe’yi böyle harikulade kullanan çevirmenin az olduğunu Nihal Yalaza Taluy’un çevirisiyle ortaya çıkan “ Yeraltından Notlar “ ile daha iyi idrak edeceksiniz.

Yer altında görüşmek üzere!  

OKURKEN ALTINI ÇİZDİKLERİM:

“ Ben hasta bir adamım… Kötü bir adamım. Suratsız bir adamım ben. Galiba karaciğerimden zorum var. Doğrusu hastalığımın ne olduğunun da farkında değilim ya, hatta neremin ağrıdığını bile iyice bilemiyorum. Tıbba ve doktorlara saygım olduğu halde tedavi olmuyorum ve asla olmayacağım. “ – sf 3

“ Kötü biri olamamak bir yana, herhangi bir şey olmayı da beceremedi: Ne kötü, ne iyi, ne alçak,ne namuslu, ne kahraman ne de haşerenin biriyim. Şimdi bir yandan köşemde pinekliyor, bir yandan da acı,faydasız bir teselliyle avunuyorum: Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar yalnız aptallardır. “ sf-5

“ Kırk yaşından fazla yaşamak ayıptır; bayağılık, hatta ahlaksızlıktır! Tüm samimiyetinizle, dürüstçe söyleyin, kırk yaşını kim geçer? Ben söyleyeyim size; Aptallarla namussuzlar. Bunu tüm ihtiyarlara, o saygı değer ak saçlı, mis kokulu ihtiyarların yüzüne de söylerim. “ sf 5

“ Namuslu bir adamın bahsetmekten en zevk aldığı konu nedir bilir misiniz?
Cevap; Bizzat kendisi “ Sf – 6

“ Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek , tam manasıyla bir hastalık “ sf-7

“ Güzel ve yüksek şeyleri ne kadar çok anladıysam, o kadar derinlerine battım, sıkıştım kaldım içlerinde. Bundaki önemli nokta, bu halimin tesadüfü değil de adeta kaçınılmaz bir nitelik taşımasıydı. Sanki bu hal bir hastalık, bir düzensizlik değil,benim doğal halimdi; sonunda buna karşı koyma isteğim bile kalmamıştı. “ –sf 8


“ Umutsuzluk en yakıcı zevktir, özellikle de içinde bulunduğun durumun çaresizliğini açıkça kavramışsan. Tokadı yiyince, bilinç öyle bir ezilir ki, pestile döner. Bana en çok dokunan, suçlu olsam da olmasam da her zaman bir çeşit tabiat kanuna uyar gibi, herkesten önce kendimi suçlu görmemdi. “ sf 9

“ Ben, içi dışı bir insanı, tabiat ananın şefkatle, özene bezene yarattığı , gerçek, normal bir insan olarak görürüm. Böyle bir adamı delicesine kıskanırım. Ahmak olmasına ahmaktır; bunun aksini iddia edecek değilim, fakat normal adamın ahmak olması gerekmediği ne malum? Belki bu halin kendine göre güzelliği bile vardır. “ – sf 11



“ Anlayışlı bir adam kendisine saygı duyabilir mi hiç ? “ – sf 17

“ Kalbimde bir kötülük nüvesi vardı. Tabiat kanunları beni ömrüm boyunca her şeyden çok hırpaladığı halde bu durumlarda onları suçlamak ta imkansızdı. “

“ Kendi kendime macera hayalleri kuruyor, kafamda uydurduğum bir hayatı yaşıyordum. Durup dururken, ortada fol yok, yumurta yokken kendi kendime gücendirdiğim çok oldu; aslında hiç sebep olmadığını bildiğim halde kendimi öyle dolduruyordum ki, sonunda gerçekten gücenip içerliyordum. Bu çeşit oyunlar yaşamımı öyle bir sarmıştı ki, nihayet adeta kendime hakim olamaz hale geldim” – sf 19

“ Bütün samimi insanlar ve işinde gücünde olanlar ahmak, dar kafalı oldukları için faal kimselerdir. “

“ Ah baylar, belki de ben ömrüm boyunca başlamayı da , bitirmeyi de beceremediğim için kendimi akıllı bir adam sayıyorum. Ben de herkes gibi gevezenin, zararsız ama can sıkıcı boşboğazın biri olayım, ne çıkar. Ne çare ki gevezelik, daha doğrusu elekle su taşımak her zeki adamın kaderine yazılıdır. “ – sf -20

“ Keşke sadece tembellik yüzünden hiçbir şey yapamasaydım. Tanrım , o zaman kendime ne büyük saygı duyardım. Tembellik de olsa belirli bir özelliğe sahibim, buna eminim diye kendime saygı duyardım. Benim için, “ Kim bu adam ? “ diye sorulunca “ Tembelin biri “ cevabını verirlerdi, ki bunu duymaktan da son derece hoşlanırdım. Benim de kendime göre bir niteliğim, hakkımda söylenecek söz olurdu “ – sf 21

“ Kadehime önce bir damla gözyaşı akıtıp, sonra o güzel ve yüksek şeyler şerefine içme fırsatlarını asla kaçırmazdım. Dünyada ne varsa güzellik ve yükseklik açısından görür, pisliği tartışma götürmeyecek en el dokunmaz çirkefte bile güzel ve yüksek taraflar bulurdum. Alabildiğine sulu gözlü olurdum “ sf- 22

“ İnsanoğlunun çıkarının nerede olduğunu kesinlikle söyleyebilir misiniz? İnsanın kendisi için iyilik değil, tam tersine kötülük arzulayabileceği, hatta bunu yapmaya mecbur olacağı bazı hallerde ne olur peki, buna da çıkar denmez mi? Böyle bir durumun yalnızca mümkün olması bile bütün kanunları yıkar. “ – sf 23

“ Medeniyet neyimizi yumuşatmış? Medeniyetin insanda duygu çeşitlerini arttırmaktan başka bir işe yaradığı yok. “ – sf 25

“ İnsan medeniyete kavuşmakla eskisinden daha fazla kan dökücü olmamışsa bile, en azından daha kötü, daha iğrenç bir kan dökücü olduğu kesindir. İnsan, eskiden hak uğruna kan döker, bunun için önüne geleni gönül rahatlığıyla temizlerdi; zamanımızdaysa, kan dökmeyi iğrenç saydığımız halde bu iğrençlikten kendimizi alamıyoruz, hem de eskisinden daha çok. Hangisinin kötü olduğuna kendiniz karar verin “- sf 26

“ İnsan ahmak bir yaratır, son derece ahmak! Daha doğrusu ahmak değil de nankördür; eşine rastlanmayacak derecede nankördür. “ – sf 27

“ İnsana lüzumlu olan tek şey onu nereye sürükleyeceği belli olmayan hür iradedir. “ – sf 28

“ Biz çıkarlarımızı yanlış anladığımız için arzularımızın çoğu da yanlış yoldadır “ – sf 29

“ Arzunun akılla el ele vereceği gün hepimiz isteklerimize değil , aklımıza hizmet edeceğiz; çünkü aklımız başımızdayken manasız bir şey isteyerek kendimize bile bile fenalık yapmamıza imkan yoktur “ –sf 30

“ İnsanın kasten, şuurlu olarak zararlı, manasız, hatta son derece budalaca bir arzuya kapıldığı bir durum , tek bir durum vardır; Yalnız akla uygun şeyler istemek zorunda kalmayıp ne kadar manasız olursa olsun istemek hakkına sahip olmak. Bu manasız istek, hele bazı hallerde bizim için bütün dünya nimetlerinin üstünde bir değer kazanabilir baylar. Bazen bize açıkça zararı dokunduğu ve çıkar üzerine en akla yakın düşüncelerimize taban tabana zıt düştüğü durumlarda bile bütün öbür çıkarlardan daha çok fayda sağlayabilir; çünkü bizim için en önemli,en değerli bir varlığı şahsiyetimizi özelliğimizi korumaktadır “ – sf 31

“ İnsanoğlu aptal olmasa bile dehşetli nankördür.. Nankörün nankörüdür. Hatta bana göre en uygunu, insanı iki ayaklı nankör bir mahluktur diye tarif etmektir “ – sf 32

“ Asırlar boyunca her milletin askerinin , sivilinin giydiği üniforma bolluğu karşısında apışıp kalmayacak tarihçi yoktur “ – sf 32

“ Hayatta erdemin ve aklın canlı örnekleri olan allamelere,insan severlere bol bol rastlanır; bunların gayesi, ömürlerini elden geldiği kadar erdemli , temkinli geçirmektir, varlıklarıyla etrafa adeta nur saçarak, dünyada erdemli ve temkinli de yaşanabileceğini göstermek peşindedirler sanki. Ee,sonra? Sonrası malum, bunların birçoğu , ömürlerinin sonuna doğru da olsa, er geç sürçüp tamiri imkansız bir çam deviriverirler. “ sf- 32

“ Galiba insanların bütün işi, bir cıvata değil de insan olduklarını her an kendi kendilerine ispat etmektir. Bu uğurda kendini feda edebilir, sırası gelince mağara devri barbarı olabilir “- sf 33

“ İnsanın yaradılştan yapıcılığa, onu şuurlu olarak gayesine ulaştıracak bir mühendisliğe, yani daima, nereye doğru olursa olsun kendine yol açmaya mahkum edilmiş bir mahluk olduğunu kabul ederim.” – sf 35

“ İnsan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil gayeye giden yolu sever. Kim bilir ( emin olamayız tabii) belki de insanların yeryüzünde ulaşmaya çalıştığı tek gaye, bu gayeye ulaşma yolundaki daimi çaba, başka bir deyişle hayatın ta kendisidir, yani iki ere iki dört cinsinden bir formül olan gaye değildir; zaten iki kere iki dört, hayat değildir baylar, ölümün başlangıcıdır. Hiç değilse insan, bu iki kere ikiden daima ürkmüştür; ben hala ürküyorum. “  sf 36

“ İnsan bütün ömrünü iki kere iki peşinde geçirir, bu uğurda denizler aşar,hayatını harcar, fakat yemin ederim, arayıp gerçekten elde etmekten korkar. Çünkü onu bulur bulmaz artık erişecek şeyi kalmayacağını bilmektedir “- sf 37

“ İnsan gayeye ulaşmak için çalışmayı sever, fakat ulaşmayı pek istemez; bu hal hiç şüphesiz çok gülünçtür. Şu halde insan daha doğuştan gülünç bir yaratıktır, işin hoş tarafı da budur zaten. Gene de ne olursa olsun, şu iki kere iki pek musibet bir şey. Bana göre iki kere iki sadece küstahlıktır efendim.” Sf – 37

“ Gene de biliyor musunuz,bizim gibi yeraltı takımının dizgininin sıkı tutmak gerektiği kanısındayım. Çünkü kırk yıl ses çıkarmadan yeraltında otururuz, ama bir fırsatını bulup yeryüzüne çıkarsak çenemizden kurtulamazsınız. “ – sf 40

“ Yalan, çünkü iyi olanın yeraltı değil, başka , bambaşka, hasretini çekip bir türlü elde edemediğim şey olduğunu iki kere ikinin dört ettiği gibi biliyorum. Cehenneme kadar yolu var yeraltının! “ – sf 41

“ Yaşamaya susadığınız halde hayat meselelerini bir mantık hercümerciyle çözmeye kalkışıyorsunuz. “

“ Halbuki ben yalnız kendim için yazıyorum; okuyuculara hitap edişim bunun daha kolay bulduğum bir yazış şekli olmasından ileri geliyor, bunu kesin olarak bir daha belirteyim. Evet, sadece üslup meselesidir, yoksa yazdıklarımı kimse okumayacak. Bunu açıkça söyledim zaten “ – sf 43

“ Notlarımı belli bir düzene göre yazmak istemiyorum. Hiçbir üslup, düzen de gözetmeyeceğim. Aklıma ne gelirse kağıda aktaracağım. “ – sf 43

“ O sıralar ancak yirmi dört yaşındaydım. Hayatım o zaman bile sönüktü, derbederdi; yabani sayılacak derecede bir başımaydım. Kimseyle arkadaşlık etmiyor, konuşmaktan kaçıyor, gitgide daha çok kabuğuma çekiliyordum. Vazifemde, çalıştığım dairede kimsenin yüzüne bakmamaya gayret ediyordum; meslektaşlarımın bana yalnız acayip bir adam olarak değil – hissettiğime göre- aynı zamanda tiksintiyle baktığını da gayet iyi görüyordum. Bazen, “ Neden benden başka hiç kimse kendisine tiksinerek bakıldığını hissetmiyor “ diye bir soru geliyordu aklıma. Memurlarımızdan birinin iğrenç, rende gibi delik deşik, eşkıyaya benzeyen bir suratı vardı. Benim böyle münasebetsiz bir suratım olsa kimseye bakamazdım sanırım. Başka birinin redingotu, kokusundan adamın yanına yaklaşılmayacak derece eskimişti. Gene de hiçbirinin ne klığından, ne suratından ne de herhangi bir manevi kusurundan çekindiği yoktu. Hiçbiri, alemin onlara tiksinerek baktığını aklına getirmiyordu; getirse bile, böyle düşünen kişi amirleri olmadığı sürece aldırmazlardı. Hudutsuz gururum ve bunun doğurduğu aşırı titizliğim yüzünden boyuna kendimle meşgul oluyor, kendimden bazen tiksintiye varan çılgınca bir hoşnutsuzluk duyuyor ve başkalarının da bana aynı gözle baktığını düşünüyordum. “ – sf 47

“ Halbuki ben yalnızca zeki bir görünüşe razıydım. Hatta yüzümü zeki bulmaları şartıyla o alçak ifadesine bile katlanırdım. “- sf 48

“ En büyüğünden en küçüğüne kadar dairemizdekilerin hepsinden nefret ediyor, onları küçümsüyordum, ama aynı zamanda onlardan korkar gibiydim. Bazen birdenbire kendimi hepsinden üstün gördüğüm olurdu. Bu hal bana durup dururken geliyordu; ya küçümsüyor ya da kendimden çok üstün görüyordum. Kültürlü kendini bilen bir adam kendine karşı hudutsuz bir titizlik göstermeden ve bazen nefrete vardıracak kadar kendisini küçümsemeden mağrur olamaz.  Fakat küçülürken de kendimi herkesin üstünde gördüğüm anlarda da her karşılaştığım kimsenin önünde bakışlarımı yere indiriyordum“ – sf 48

“  Zamanımızın bütün aydınlarında olduğu gibi marazi derecede duyguluydum. Bizdekiler birbirinden hımbıl, aynı sürünün koyunları gibi farksız kimselerdi. Dairemizde benden başka hiç kimse sürekli korkak, köle ruhlu olduğunu düşünmüyordu muhtemelen; galiba tam da bu yüzden kendimi aydın sanıyordum. Ama bu düşündüklerim sadece bir ihtimal değildi: gerçekten korkak, köle ruhluydum. Bunu hiç çekinmeden söylüyorum. Zamanımızda her namuslu adam korkak, köle ruhludur ve böyle olmalıdır. Bu onun için tabii sayılan bir haldir.” – sf 48

“ Namuslu adamların korkak, köle, ruhlu oluşu yalnız zamanımıza, tesadüf sayılacak bazı koşullara bağlanamaz, namuslu insanlar her zaman korkak ve köle ruhlu olmalıdır. Dünyadaki hiçbir namuslu insan tabiat kanunundan yakayı sıyıramaz.” – sf – 49

“ Kabadayılıkta ayak direyenler sadece eşekler ve eşek soylulardır; ama onlarınki de duvarın önüne kadardır. Bunların hiçbir değeri olmadığından önem vermeye değmez. “ – sf 49

“ Kimseyle konuşmak istemezken birdenbire öyle değişiyordum ki, dairedekilerle yalnız konuşmak değil, artık arkadaşlık etmek istiyordum. Onlara karşı duyduğum soğukluk birden kayboluyordu. Kim bilir, belki bu duyguların zaten aslı yoktu; kitaplardan kapma yapmacık duygulardı. Bu meseleyi şimdiye kadar çözemedim. Bir aralık dostluğumuz öyle arttı ki, evlerine gidip gelmeye, prafa oynamaya, birlikte votka içmeye, şundan bundan, iktisattan falan bahsetmeye başladım. “ – sf 49

“ Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum. Böylece içimde kabaran duyguları dış etkilerle bastırmak istiyordum. Okumak bana uygun tek dış etkiydi. Okumaktan şüphesiz çok faydalanıyordum: Kitaplar bana zevk, heyecan, ıstırap veriyordu. Zaman zaman son derece bıktıdığı da oluyordu. Ne de olsa hareket ihtiyacı duyuyordum ve o zaman birdenbire, koyu, bulanık, çirkin- sefih bile değil – bir sefihçik olma arzusuna kapılıyordum. İhtiraslarım,özentilerim her zamanki mariz  hırçınlığım yüzünden keskin, yakıcıydı. Böyle zamanlarda gözyaşlarıyla, çırpınmalarla karışık isteri buhranları bile geçiriyordum. Okumaktan başka yapılacak işim, gidecek tek yerim yoktu, çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum. İçimde bir sıkıntı gitgide kabarıyor, çelişmelerle, uyumsuzluklarla karşılaşma arzusuna kapılıyor ve bunun üzerine sefihliğe başvuruyordum. “ – sf 52

“Sefahat alemlerimi tek başıma, geceleri gizli , korka korka, utanarak yapardım; utanç duygusu bir an bile peşimi bırakmaz, en iğrenç anlarda adeta bir lanetleme hali alarak beni ezdikçe ezerdi. O zaman bile ruhumda bir yeraltı vardı. Kabahatlerimi işlerken birisiyle karşılaşıp görülmekten, yakalanmaktan dehşetle korkardım. Bu yüzden birbirinden karanlık, şüpheli yerlerde dolaşırdım. “ – sf 53

“ Her şey terbiyeli insanların karşılaştıklarında yaptıkları gibi olmalı: Bir adım o, bir adım sen çekilerek birbirinize karşılıklı saygı göstermelisiniz. “ – sf 57

“ Bazen bütün varlığımı öyle baş döndürücü bir sarhoşluk, öyle dört başı mamur bir saadet kaplardı ki, kalbimde istihza duygusunun izi bile kalmazdı. “ – sf 61

“ Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi. Ya kahraman ya da çamurdan; ikisinin ortası yoktu. Beni mahveden de buydu zaten. Çünkü çamurdayken, başka zamanda kahramanım, yalnız kahramanlar çamurun içinde gözlenebilir diye kendimi teselli ediyordum. Düpedüz bir adam için çamurlanmak ayıp sayılır, halbuki bir kahraman istediği kadar içine dalsın nasıl olsa çamur bulaşmaz. “ – sf 62

“ Sefahat alemlerimin kendine göre bir derinliği yok değildi. Zaten ben öyle düpedüz, aşağılık, avam işi bir sefahati kabul edip o çirkefe dalabilir miydim? Bu alemlerde beni gece vakti sokağa sürükleyecek bir cazibe bulmasam gider miydim hiç? Hayır efendim, asaleti olmayan bir harekete yanaşmazdım ben…” – sf 62

“ Her seferinde kahraman bendim; güya herkesi yendiğim için üstünlüğümü kabul etmek zorunda kalıyorlardı, bende hepsini affediyordum “ – sf 63

“ Hayal kurmaya devamlı olarak üç aydan fazla dayanamaz, içimde şiddetli bir topluma karışma ihtiyacı duyardım. Benim için topluma karışmak da amirim Anton Antoniç Setoçkin’in evine gitmekti. Ömrüm boyunca sürekli görüştüğüm tek adam o oldu, ki şimdi buna da şaşırıyorum. “ – sf 64

“Anlaşılan onlar için sinek kadar değerim yoktu “ – sf 66

“ Halbuki ben hiddetten boğulacak gibiydim. Sokakta yürürken dişlerimi gıcırdatarak kendi kendime söyleniyordum “ – sf 
71

" Ahlaksızlıkları gösteriş,yapmacık doluydu; elbette ahlaksızlığın arasında zaman zaman baş gösteren yapmacık bir kinizmle gençlik,tazelik de görünüyordu, ama bu tazelik dahi sevimsizdi, çünkü yaptıklarının hepsi yalana dayanıyor,yalana bürünüyordu. Hepsinden son derece nefret ediyordum, ama kendim onlardan da aşağıydım o başka. Sınıf arkadaşlarım bana aynı duyguyla karşılık veriyorlardı; üstelik benden tiksintilerini gizlemiyorlardı. Hoş, ben de artık sevgilerini istemiyordum, istediğim tek şey; onları küçük düşürmekti. Alaylarından kurtulmak için olanca hırsımla kendimi derslere verdim ve en iyi öğrenciler arasına girdim. Bu, onların saygısını kazanmamı sağladı..." - sf 73

“ Zamanla insan arasına karışmak dost edinmek ihtiyacını duymaya başlamıştım. Bazılarıyla arkadaş olmak istedim, fakat hiçbir zaman tabii olamadığımdan denemelerim daima boşa gitti. Sonunda bir arkadaş edinebildim. Ama zorbaca duygular o zaman bile içimde iyice yer ettiğinden, arkadaşımı kendime esir etmek istedim; çevresine karşı çocukta bir iğrenme yaratmaya çalışıp aşağılık muhitiyle münasebetini hemen kesmesini şart koştum. İhtiraslı arkadaşlığımla zavallıcılığı sinir buhranları geçirecek, gözyaşları dökecek denli ürküttüm; çocuğun saf, hemen teslim olmaya hazır bir ruhu vardı ve sanki maksadım sadece onu yenmek, kendime benzetmekmiş gibi , bana tamamıyla bağlandıktan sonra ondan nefret etmeye başlayarak sırt çevirdim. “ – sf 74

“ aklıma bir şey takılmaya başladı mı kafam sadece onunla meşgul olurdu…” – sf 75

“ Basmakalıp laflarla böyle laf edenlerden ve fazla çıtkırıldımlardan nefret ederim. İkinci madde, sefahatten ve sefihlerden nefret ederim. Hele sefihlerden büsbütün! Üçüncü olarak; gerçeği, samimiliğive dürüstlüğü severim.” – sf 84

" Şimdi gidersem sevinirsiniz baylar. Dünyada gitmem. İnadıma oturacağım, size metelik vermediğimi göstermek için sonuna kadar içeceğim. Oturup içeceğim; sonuçta burası meyhane , ben de hisseme düşen parayı yonlar, hem de oyun dışı edilmiş taşlar gibi görüyorum. Oturup içeceğim ve şarkı da söyleyeceğim; evet efendim; canım isterse şarkı da söylerim. Buna hakkım var... yani şarkı söylemek.. hımm.. Fakat şarkı söylemiyordum. Yalnız hiçbirine bakmamaya çalışıyordum; kayıtsız tavırlar takınarak , benimle ilk olarak onların konuşmasını sabırsızlıkla bekliyordum. Yazık ki konuşan olmadı. Halbuki o anda barışmayı ne kadar istiyordum..."

“ Bir an yalnız kaldım. Dağınık bir sofra, yemek artıkları, yerde kırılmış bir kadeh, şarap döküntüleri, sigara izmaritleri arasında kafamda bir sersemlik, heyecan, kalbimde dayanılmaz ıstırapla dikiliyordum; üstelik yanımda her şeyi görüp duyan ve meraklı gözlerini bana dikmiş bir garson da vardı…” – sf 88

“ Kim olursa olsun, birine hükmetmeden, onu ezmeden yaşamam mümkün değildi benim. Fakat, sadece düşüncelerle hiçbir şey açıklanamaz, o halde uzun boylu düşünceye dalmanın faydası yok. “- sf 133

“ Bence sevmek, manevi üstünlük kurmak, zorbalık etmek anlamına gelir. Ömrüm boyunca başka türlü düşünemedim: hatta şimdi bile bazen sevginin sevdiğimizin bize gönül rızasıyla bağışladığı , kendine zorbalık etme hakkından ibaret olduğunu düşünüyorum. “ – sf 134

“ Yeraltı hayallerimde bile aşkı nefretle başlayan ve manevi zaferimle biten bir mücadeleden başka şekilde kuramıyordum, ama dize getirdiğim varlığı ne yapacağımı hiç bilemedim. Kadını canlandıran, onu uçurumun dibine kadar yuvarlanmaktan koruyarak yeniden doğmasını sağlayan biricik kuvvetin aşk olduğunu biliyorum, ama manevi varlığım o derece bozulmuştu ve “ canlı hayattan “ o kadar uzaklaşmıştı  ki demin bana “ dokunaklı sözler “ dinlemeye geldiği sanıp kızı rezil etmeye kalkmamın da  dokunaklı sözler dinlemeye değil, bana olan sevgisi yüzünden geldiğini anlayamamamın da garipsenecek yanı yok bence. “ – sf 135

“ Hakaret en yakıcı en azaplı duygu da olsa bir arınmadır. “

“ Kolay elde edilmiş bir saadet mi yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir? Evet hangisi daha iyi ? “ – sf 137

“ Kaprislerimiz, isteklerimiz yerine gelse bundan ilk biz zararlı çıkarız. Bize daha fazla serbestlik vermeyi , ellerimizi çözmeyi, hareket alanımızı genişletmeyi, üstümüzdeki vesayeti kaldırmayı deneyin bir…” – sf 138

Cem Kurtuluş, Aralık 2015


08 Haziran 2015

Derin Abiler - Necdet Pekmezci



















Kitabın Adı: Derin Abiler
Kitabın Yazarı: Necdet Pekmezci
Yayın Yönetmeni: Ümit Çıkrıkcı
Kapak: Kripto Tasarım Ekibi
Satış Direktörü: Hakan Mermicioğlu
Basım: 2012

Abdullah Çatlı’yı anlatan kitaplar arasında   okuyucuyu bilgilendirmek ve aydınlatmak adına en başarılı kitaplardan biri “ REİS “ kitabıydı. İnce araştırmalarla, dönemin önemli kişilerinden ( Yeraltı dünyası, emniyet, politikacılar) edinilen önemli bilgilerle bu kitap ÇATLI’nın sadece biyografik olarak   değil, bugüne kadar yaptığı tüm faaliyetleri değerlendiriyordu. Kitabın eksik yönlerinden biri dönem itibariyle Ülkücülerin yaptığı eylemleri sadece ülkücüler yaptı gibi göstermesiydi. Objektiflikten uzak olsa da kanıtlara, bilgiye dayanıyordu çoğu.  Yanlış bilgi vermemek için iki araştırmacı gazeteci önemli bir referans kitabına imza atmıştı. Abdullah Çatlı’dan yola çıkarak subjektif sadece Abdullah Çatlı hayranlığına dayanan bir kitabı ele alacağız şimdi. Necdet Pekmezci’nin elinden çıkan “ Derin Abiler “ kitabı. 

Kitabı incelemeden önce Necdet Pekmezci kimdir, nedir-ne değildir kısaca öğrenelim. Ulusal Basın Ajansında gazeteciliğe başladı, Milliyetçi hareketçi Partisi muhabirliğini uzun süre devam ettirdikten sonra  Sabah gazetesinde çalıştı. Bir süre sonra  Türkiye’nin siyasi tarihi ile ilgili kitaplar çıkardı. Halen birkaç sitesinde köşe yazarlığı yapıyor.

Kitabın önsözünün sonunda yer alan “ 40 kişilik yaşadı, 40 kişilik dövüştü. Öldüğünde tam 40 yaşındaydı. Arkasında Kür Şad gibi unutulmayacak bir efsane bıraktı. “ sözü Necdet Pekmezci’nin Çatlı hayranı olduğunu kitabın başlarından itibaren bize anlatıyor.   Abdullah Çatlı’nın dönem itibariyle iz bıraktığı doğruydu, ülkücülerin derin abisi olduğu  doğruydu. Devlet destekli çalışıyordu. Kitabın önsözünden sonra   kitap “ Analar Yiğit Doğurur “ başlığıyla devam ediyor. Bu bölümde geçmiş zaman ekini kullanıyor Necdet Pekmezci, yazı dilinin hep bu uslüpten gidiyor olması çoğu zaman okuyucuyu sıkıyor. Bu bölümde Çatlı’nın nasıl doğduğu süreci ele alınıyor. Ama bunların doğruluğu konusunda şüphelere düşüyoruz, çünkü yazı dili “ sanki ailenin içinde yaşamış biri “ olarak anlatılıyor okuyucuya.  

Çatlı’nın tutucu biri olduğunu ocak başkanı olduğu dönemde sevgilisini terk eden bir gence verdiği 2 yıl uzaklaştırma   cezasıyla öğreniyoruz.  Çatlı’nın çocukluğu, lise dönemleri, ve aşık olup evlenişi kabataslak anlatılıyor bu kitapta, sürenin nasıl geçtiğini anlayamıyoruz. Çelik Çekirdek gibi adlı örgütün varlığından bu kitapta haberdar oluyoruz.   Gökçen Çatlı’nın alıntılarıyla örgüt başta olmak üzere Gökçen Çatlı’nın kitabından alıntılar kitapta  yerini alıyor. Çatlı, ocak başkanı olduğunda 21 yaşındaydı. Darbeden 22 sonra yurt dışına çıktı. Yurtdışında yeraltı dünyasıyla yakın ilişkileri oldu, ama Türkiyeyle de irtibatını koparmıyordu Çatlı. Çatlı’nın yurt dışıyla ilgili operasyonlarda neler yaptığını incelemek için “ REİS “ kitabı daha önemli referans, lakin “ DERİN ABİLER “ adlı elimizde tuttuğumuz kitap 5-6 kitabı kaynak göstermiş.  ASALA ‘nın ne yaptığına dair bilgiler kitapta bölge bölge  anlatılıyor.  Devlet ASALA’nın bu yaptıklarından sonra Çatlı ve ekibiyle irtibata geçiyor, ekibin tek şartı var o da arkadaşlarının idam edilmemesi. Çatlı Ve Devlet arasındaki pazarlık bu şekilde gerçekleşiyor, ama bütün bu olaylar olurken ÇATLI o zaman Paris’in La Sante Cezaevi’nde tutukluydu. ( REİS, Sf 203)  ASALA’da Çatlı’nın rolü vardı, ama eylemde olamazdı ÇATLI.

“ Mehmet Eymür’e göre Asala Operasyonları “ başlığı ABD merkezli olarak www.atin.org  adlı sitede Nuri Gündeş- Mete Günyol ve Abdullah Çatlı ilişkisini anlatan uzun bir yazıyla ele alınıyor. Atin.org “ REİS “ kitabını yazdığı için Soner Yalçın’a  “ asılsız bilgilerle kitap yazıyor, acilen ülkücülerden özür dilemelidir  “ demişti. Bunu dese de REİS kitabı her yönden okuyucuyu bilgilendirme açısından referans alınacak bir kitaptı, sübjektif yorumlara değil araştırma gazetecilikte Çatlı’nın dünyasında neler oluyor sorusunun cevabını veriyordu. Çatlı bilindiği süre birçok kez isim ve pasaport değiştirdi. Çatlı’nın bir dönem Kod isimlerinden biri UFUK’tu. Kitapta Ufuk ismi üzerine çok vurgu yapılıyor. Kitapta Asala’nın önemli isimlerinden Ara Toryan’a yapılan suikastin nasıl yapıldığına tanıklık ediyoruz, ama bazı kaynaklarda ÇATLI’nın o dönem Paris’te cezaevinde tutuklu olduğu yazılı. Ayrıca kitapta Yılmaz Güney’e tehtit vari cümleler yer alıyor, bu cümlelerden biri  şöyle anlatılıyor

“ Şu anda son derece elverişli bir ortamdayız. Türk solcular Ermenilerle iç içe. Bütün gösterilere katılıyorlar. Yılmaz Güney en olmayacak şeyleri yapıyor. Biz elimiz kolumuz bağlı oturuyoruz. Adres verin şunlardan birkaç tanesinin işini bitirelim Göreceksiniz Türk solu ve Ermeni dayanışmasını sıfıra indiririz “

Bu bölümde uyuşturucu kaçakçılığı ile yakalanan ülkücü Nevzat Can’a ve kendisinin iddialarına  tanıklık ediyoruz. En önemli iddia ise istihbarat görevlisi olarak çalıştığını söylemesi. Ufuk (Abdullah Çatlı) ile yaptığı  derin ilişkilere de kitap yer veriyor. Bu derin ilişkiler arasında eroin taşımacılığı işi var. Nevzat Can’ın bu iddialarına karşılık Çatlı’nın  Emniyet Genel Müdürlüğüne verdiği önemli bilgiler var.  Raporda Çatlı (Ufuk) Oral Çelik’le ilgili ilginç bir tespit yapıyor, bu tespit şu cümleyle anlatılıyor.

“ Bunları sizden işiteceğime ölmeyi tercih ederim. Böylesine kutsal bir görevin sırlarını da mezara götürmek benim şeref meselemdir. Ama takdir edersiniz ki bir elin beş parmağı da aynı olmuyor. Oral Çelik eylem için güvenilir bir arkadaş, ama gelin bakın ki kadın gibi geveze…”

Çatlı, uyuşturucu piyasasında hızlıydı. Çatlıyla ilgili uyuşturucu meselelerini Jitem Kurucusu Arif Doğan şöyle anlatıyor;

“ Abdullah Çatlı 2 yıl emrimde çalıştı. Rahmetli Hüseyin Kocadağ’la ( Susurluk kazasında ölen polis müdürü) birlikte. Bir kuruluşun uyuşturucuyla mücadele edebilmesi için dört ekolden birisi gerekir. İçici, üretici, satıcı ya da taşıyıcı olacak. Çatlı da bunlardan biriyle uyuşturucu işine girerek onları patlattı. Sonra da milletin gözünde uyuşturucu kaçakçısı oldu “

Bir başka ASALA meselesine Arif Doğan yine şöyle değiniyor.

“ Asala’nın kısa sürede sona erdirilmesinin en büyük nedeni Abdullah Çatlı’nın uyuşturucu trafiğinin içinde olmasıdır. Adamın uyuşturucu satın almak için veya kuryeleri halletmek için devletten 5 trilyon alması gerekiyor. Devlet görevlileri, Abdullah Çatlı’ya getirip 3 trilyon veriyorlar. Abdullah Çatlı’da ‘ 2 trilyon nerede’ diye soruyor. ‘ Kardeşim bu bizim istihkakımız ‘ diyorlar. ‘ Siz devletin adamı mısınız ne istihkakı olacak? Diyor. Madem bunlar böyle yapıyor diyerek elindeki mal bir ton ise onu 600 kilo gösteriyor, 400 kilosunu kendi deposuna alıyor. Onu satarak devletten alacağını tahsil etmiş olur. Arkadan da Abdullah Çatlı’nın yaptığını hazmedemeyenler hemen uyuşturucu kaçakçısıdır, haindir diye suçlamaya başlıyorlar. 5 trilyonun 2 trilyonunu neden yemiş diye soran yok “

Kitapta başka kaynaklarda isminden çokça söz edilen Türk Mafyasına dikkat çekiliyor. Türk Mafyasının, Bulgar mafyalarıyla nasıl iş birliği içerisinde olunduğu daha öncelerde de bilinen bir şey olduğu kadar, kitapta da bunun vurgusu yapılıyor. Bulgar Gizli servisi 1968’de 3 dış ticaret şirketini birleştirerek yeni şirket kuruyorlar,bu şirketin adı Kintex oluyor. Kintex’in üç ana faaliyet konusu var; Uyuşturucu Kaçakcılığı - Silah Kaçakcılığı-Kara Para aklama. Bunlar kitapta okuyucuya aktarılanlar. Cezaevi Müdürünün arabasından firar olayını Abdullah Çatlı’nın kızı Gökçen Çatlı babasını anlattığı kitapta şöyle anlatıyor;

“ Bostadel şehir dışındaydı ve merkeze ulaşmak isterken yakalanmamız yüksek ihtimaldi. Biraz bekledikten sonra Meral’in (Çatlı ) de önceden tarif ettiği üzere gelen arabaya bindim. Çok sinirlenmiştim, gereğinden fazla beklenmişti. Türkçe konuşarak ‘ nereden kaldın yahu’ dedim ve başımı şoföre çevirdim. Tesadüf bu ya; şoför koltuğunda bizim cezaevi müdürü oturuyordu. Adam da çok şaşırmıştı. Çok korkmuştu. Ben onu, o da beni iyi tanıyordu. Kırık ağaç parçalarından birini rahat yürüyebilmek için yanıma almıştım. Müdüre vurmazsam biz bu dağları aşmadan yakalanırdık. Ani bir refleksle elimi kaldırdım. Ağaç parçasını müdürün boynuna dayanmıştım. Müdüre vurmam kaçınılmazdı. Ancak hürriyetim dahi söz konusuyken fevri bir davranıştı bulunmadım. Sadece gülümsedim, arabadan indim ve  Ahmet’le ormanın içine daldım “

Kitabın en önemli tanıklarından biri Meral Çatlı da eşinin firar öyküsünü şöyle anlatıyor

“ Eşimi, cezaevinden çıktıktan sonra araba bekliyor, fakat arabayla cezaevinden çıkış şeklinde panik yapıyorlar, o sırada cezaevinden bir görevlinin arabasını biniyor  eşim. Tabii, özür dilemiş, kusura bakma falan gibilerinden, arabadan inmiş ve görevli de bırakmış eşimi. Cezaevinden çıkıyor ve dışarıda tekrar karşılaşma, bırakılıyor. Bu yabancı kişiler başka yere gidiyor, eşim, Türk arkadaşıyla arabayı kaybettiği için epey bir mesafe yürüyüp şehrin içine giriyorlar. Girdikten sonra, artık kaybettiği arabayla orada buluştular herhalde. Eşimin beni aradığı gece saat 3’e geliyordu ‘ ben iyiyim merak etme ‘  dedi. Dört gün sonra Eşim Fransa’daki evimize geldi ve 20 küsur gün Fransa’da kaldı eşim ama yine de dedi her ihtimale karşı güvence var, yani güvence var derken, Fransa İsviçre’ye vermiş, Fransa’ya girdiğini belki biliyor, belki bilmiyor ama İsviçre’den cezaevinden her ne kadar kapı açılsa da artık o yılların vermiş olduğu bir isyankarlık, birden yine alırlar, hiçbir şey yokken dercesine… Ben ev kiraladım eşime, yani aslında kiraladım da sayılmaz, tanıdığımız bir arkadaşın evine Abdullah’ı yerleştirdik. Eşim 20 küsur gün orada kaldı ve yine Türkiye’den gelen pasaport ile eşim yeşil üniforma giydi, yeşil renkli bir üniforma değil bize gelen şey, yeşil renkte bir takım giymesi istendi ve eşime gelen pasaportla İstanbul’a giriş yaptı eşim “

Çatlı, bazı operasyonlarda teşkilatın en önemli isimleri arasındaydı. Devletten bazı sözler istemişti, bu sözlerle 7 TİP’li öğrenciyi katledenlerinin ipten kurtulmasını sağlamıştı. Abdullah Çatlı’nın ticaretle uğraştığı sıralarda sözü yeniden Meral Çatlı’ya bırakıyoruz, bu sözlerde Çatlı’nın devletle arasının nasıl iyi olduğuna işaret bu sözler;

“ Eşim, yani çalışıyor. Bir şeylerle meşgul oluyor. Derken, Ataköy bir kere basıldı. Yani basılmadan eşime haber verildi. Yani, Abdullah Çatlı’nın  burada olduğuna dair ihbar var, geleceğiz, Abdullah bey siz dışarı çıkın anlamında öyle bir ihbar geldi ve eşim o şeyden sonra ticareti öğrendiği için Sultan Tekstil dediğimiz şirketi kurdu.”

Abdullah Çatlı’nın kitapta iyi baba olduğu vurgusu yapılıyor. Söylenenlere göre de kızlarına böyle ilgiyle yaklaşan bir babaya gıpta ile bakılıyordu. Çatlı’nın oturduğu yerde bir sürü dedikodu dönüyordu, özellikle Eşi Meral Çatlı’nın katıldığı sohbetlerde  siyasi konular değerlendiriliyor, sol liderler övülüyor, Meral Çatlı’da mecburen bunlara katıldığını söylüyordu. Çatlı’nın bir çok olaya adı karışsa da o her yere elini kolunu sallayarak girebiliyor. Kolayca silah taşıma ruhsatı alıyordu, silah uzmanı kimliği dolaşıyordu. Yakın arkadaşları “ Silah Uzmanı” kimliği taşımanın avantajlarını şöyle anlatıyor

“ Öyle etkili bir kimlikti; polis çevirdiğinde bu kimliği göstermeniz yetip artıyordu. İsterseniz Taksim’de Kızılay’da elinizde bombalarla , ağır makineli tüfekle dolaşın kimse sizi çevirmez, hatta kolaylık sağlardı.”

Bir süre sonra Çatlı, Haluk Kırcı’ya bir tekliften bahsediyor. Teklif Dev Sol’un son zamanlarda öldürdüğü polis üzerine lider Dursun Karataş’ın infaz edilmesi  ve PKK’ya destek verenlerle alakalıydı. Devletin teklifi karşısında Çatlı, Kırcı’ya tekliften bahsediyor, bütün her şeyi şimdilik Kırcı’ya teslim ediyordu. 

Kitabın daha sonralarında Çatlı ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler anlatılıyor. Bir süre sonra bu ilişkiler rafa kaldırılıyor, ama  emir Ankara’dan geldiği için çalışmalara başlanıyor, bir çiftlikte Gençliği eğitmek için Haluk Kırcı başlarında bulunuyordu, bu ekibin en önemli özelliği; içinde bulunan kişilerin yurt dışından getirilmiş olmasıydı. Bu kısımda Korkut Eken’in başında olduğu ekibin neler yaptığı anlatılıyor, gençlerin nasıl eğitildiği, bu eğitimde kimin komutasında olduğu vs…  Buradaki kişiler bir nevi askeri eğitim alıyor. Zamanında yatıp-kalkmalar, spor eğitimi ve silah eğitimi… Bu ekip daha sonra yurt dışına silah naklediyordu.. Çatlı, yurt dışında bir takım hedefler peşindeydi. Yaptığı anlaşmalar da bunu gösteriyordu. Paris’e gitmeleri gerektiğini söyleyen Çatlı buraya neden gidilmesi gerektiğini şöyle anlatıyor;

“ Bu kahpe ( Dev Sol Lideri Dursun Karataş için diyor) az arkadaşımızın kanına girmedi. Alper’i hatırlarsın, hani Cuma namazı çıkışında, arkasından vurulan Alper. O zaman bunun emri üzerine şehit edildiğini söylemişlerdi. Rahmetli tek başına hem okulda hem okulun olduğu bunlara göz açtırmıyordu “

Çatlı ve ekibi Dursun Karataş’la ilgili bazı planlar kursa da bu planlar da tam bilgiye ulaşamadıklarından dolayı yapacakları operasyonu sona erdiriyorlardı. Dursun Karataş’tan sonra gözler Abdullah Öcalan’a çevriliyor. Tansu Çiller, Abdullah Öcalan’ı ortadan kaldırmak için birçok yolu deniyor,ama başarılı olamıyordu. Bunun yanında İsrail ile  50 milyon dolarlık silah alımı anlaşması yapıyor. MOSSAD bunun karşılığında  PKK’ya ait kamplarını bilgilerini veriyor.  Kitapta Abdullah Öcalan’ın nasıl öldürüleceği konusu içki masasında konuşuluyordu.  Öcalan’a suikast özel harekatçı polisler tarafından yapılacaktı. Bir süre sonra Kırcı biri tarafından izleniyordu, bu kişinin sonra “ Yeşil Kod “ adlı “ Mahmut Yıldırım” olduğu ortaya çıkıyor, sonrasında Yeşil’le ilgili planlar yapılıyor. Çatlı ile Yeşil görüşüyor, bu görüşmede özel harekat polisleri dışarda bekletiliyordu. Bu görüşmede YEŞİL, Kırcı’yı izleme emrini Mehmet Eymür’den aldığını söylüyor. Çatlı ile Eymür bir süre sonra kitap deyimiyle “ kanlı bıçaklı “ oluyorlar, araları bozuluyor. Kitabın bu bölümlerinde sıklıkla Çatlı ve Eymür arasında dönen diyalogları okuyoruz. Dönemin özel harekat polislerinden Oğuz Yorulmaz’da bu diyalogların içinde yer alıyor. Oğuz Yorulmaz’ın annesi bir dönem olanlara bir röportajda şöyle açıklık getiriyor;

"Hiç görmediğimiz silahlar vardı yanında. Eşim baş komiserdi. Ama hayatımda hiç görmediğim silahlarla dolu çantayla gelmişti. 'Oğlum bunlar ne?' diye sordum. Silahları dönemin başbakanının (Tansu Çiller) verdiğini, 'kullandıktan sonra denize atın' şeklinde de talimat aldıklarını söyledi."

Çatlı’ya bir süre sonra Mit’te çalış teklifi yapılmıştı. Abdullah Çatlı İle Alaattin Çakıcı bir süre sonra  karşı karşıya geliyordu. MHP lideri Alpaslan Türkeş, Çakıcı’yı  üç hilalle poz vermemesi yönünde uyarıyordu. Bir süre sonra Çakıcı teşkilatın büyük gücü olduğunu biliyor ve  Üç Hilalle poz vermeyeceğine dair söz veriyor.  Çakıcı aynı zamanda ASALA’ya karşı mücadele eden kişilerden biriydi. Kitap kafasını daha sonra Tarık Ümit’e çeviriyor. Tarık Ümit soruşturmasında Tarık Ümit özel harekatçı polisler tarafından Kızıltoprak’ta bir eve götürülüyor, bu evde Sami Hoştan, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı tarafından işkenceye uğradığına bu bölümde tanıklık ediyoruz.

Dönem karışık bir dönemdi. İbrahim Şahin’in başında olduğu  özel harekat ekibi  değişik olaylar yaptılar, bu olaylar 12 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları zamanına denk geliyor. Bu ekipte Ayhan Akça, Ayhan Çarkın gibi isimler yer alıyor, kitapta altı çizilen diğer bir nokta; 40 kişilik bir ekibin Gazi Mahallesinde olayların başlatılması için hazırlıkta oldukları.  Bilindiği üzere 90’larda faili meçhul cinayetlerin ardında özel harekat polisleri vardı, bu polisler polis yeleği giyip faili meçhul cinayetlere imza atıyordu. Mit’in içinde yer alan Tarık Ümit ve sonrasında Kürt işadamı cinayetleri faillerinin beklenmesiyle cinayet zinciri Kumarhaneler kralı Ömer Lütfi Topal cinayetine kadar gidiyordu. Kumarhaneler kralı Ömer Lütfü Topal  ve Tarık Ümit’in öldürülmesinin ardında yatan sırlar kitapta gözümüze net şekilde çarpıyor. 

Ömer Lütfü Topal’dan bahsetmek gerekirse; Ömer Lütfü Topal yeraltı dünyasında ismi olan biriydi, Avrupa’ya da ismini duyuruyordu. Bir süre sonra tutuklandı, sonra serbest bırakıldı. Serbest  bırakıldıktan sonra işini büyütmeye çalışsa da yeraltı dünyasında hasımlıklar olmazsa olmazlardandı, bu hasımlıktan sonra    uzun namlulu silahlarla öldürüldü. Özel harekat polislerinden Ayhan Çarkın, Topal cinayetiyle ilgili şaşırmayacağımız şeyleri söyleyerek Topal’ın da masum olmadığını şu sözlerle anlatıyordu;

“ Bize katil diyenler Topal’a baksınlar. Bodrum’da bir müdürümü, Azerbaycan’da Afyon Valisinin kızıyla damadını öldürtmüş bu adam. Bir numaralı uyuşturucu kaçakçısı. Öldürüldüğü günün sabahı gazeteleri açıp bakın Bodrum’daki müdürlerinin aşireti başsağlığı ilanı vermiş. Oğlu ile babası birbirine kindar, iki karısı öldü diye düğün bayram yapmış. Öldürülmesi için o kadar çok sebep var ki? Ama katil biz olduk “  ( sf 198)

Bu açıklamanın ardından dönemin önemli isimleri de bu cinayet için fikirler beyan ediyordu. O isimlerden biri Necmettin Erbakan cinayet için şöyle diyordu; “ İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu bana gelip Ömer Lütfü Topal’ı üç özel tim görevlisi polisin öldürdüğünü söyledi. “

Saklanan gerçekler ve dönen dolaplar her şeyi göz önüne seriyordu. Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’a topu şöyle atıyordu;

“ Cinayetten sonra bazı bulgulara ulaştık. Bizdeki bilgiler delil başlangıcıydı. Zanlıları yakaladık. Ancak dönemin içişleri bakanı gelip aldı bizden “

Kitabın en önemli tanıklarından biri oğlunun kullanıldığını ve sonra bir köşeye atıldığını savunan  Oğuzhan Yorulmaz’ın annesi Nuran Yorulmaz.  Ayhan Çarkın’ın ifadeleriyle bu ifadeleri reddedenler de kitapta öne çıkıyor, her biri Ayhan Çarkın’ın uyuşturucu hastası olduğunu söylüyor. Dönemin İçİşleri Bakanı Mehmet Ağar’ın özel harekatçı polisleri yönlendirdiği kadar, yeraltı dünyasından isimlerle de alakası vardı, Arnavut Sami olarak bilinen Sami Hoştan’a verilen silah ruhsatı bunun kanıtıydı, Mehmet Ağar’ın Sami Hoştan’a referans olması da çoğu şeyin kanıtıydı. Bilindiği üzere silahlı eğitim almak için bir kamp kurulmuştu, bu kampı yöneten kişilerin başında Abdullah Çatlı Ve Haluk Kırcı vardı. “ REİS “ kitabında göremediğimiz bazı bilgiler de bu kitapta öne çıkıyor. Kurtköy’de kurulan bu kamp için şu iddialar geçiyor;

-         “ DYP İstanbul İl Yöneticileri Sedat Peker’i devreye sokarak kampta eğitim gören ülkücü Ahmet Meşe ve Metin Kalkan’a Flash TV’yi bastırdılar"

-         “ Meşe, bir ülkücü polisle girdiği çatışmanın ardından Mert Çiller’in yakın kadrosuna katıldı. Meşe bundan sonra Hasdal’da askeriyeye ait döküm sahasının ihalesini aldı.

-         Kamp reisi Kemal Öktem babasını öldüren TİKKO’cuları öldürmediği için kardeşi Mustafa Öktem’i öldürdü.
-         Deşifre olan ve 16 Mart katliamına katıldığı ileri sürülen ülkücü polis Mustafa Doğan’ı Kemal Öktem ‘ konuşursa zarar verir’ diye öldürttü, kampa gömdürdü.

-         Orman yakılarak kampa yer açıldı. Kamp sınırında bir yangını izlemek isteyen Sabah gazetesi muhabiri İhsan Uygun’un bindiği araç yakılmış olarak bulundu.

-         Selçuk Parsadan, bir sahte davetiye nedeniyle kampa getirilip sorgulandı.

Mehmet Eymür’ün bir çok konuda en önde olan isimlerden biri olsa da daha sonraları bir kalemde nasıl silindiğini görüyoruz, Aktüel dergisince Mehmet Eymür hakkında şöyle bir başlık yayınlanıyordu;

“ Eski Mitci Mehmet Eymür  Sudi özkan’ın  şirketlerine Ceo oldu “

Daha sonra bu şöyle söyleniyordu ; “ Kumarhaneci Sudi Özkan,  yıllar önce ‘ kaç seni vuracaklar  diyen eski MİT’Çİ  Mehmet Eymür’ü şirketlerine CEO yaptı “

Bir süre sonra işler karışıyor. Korkut Eken artık yorulduğunu söylüyor Çatlı’ya, Çatlı bir süre sonra ekibi dağıtma kararı alıp artık son yolculuğuna çıkıyor. Çatlı birçok operasyonda yer aldı, yeraltı dünyasına girip çıktı, fail i meçhul cinayetlere ön ayak oldu. Birçok önemli kişi tarafından sevilse de işi bitirilmesi bir devlet geleneğiydi. Birçok yerde kullanıldı devlet tarafından, sonrasında “ Devlet kullandı,devlet öldürdü” düşünceleri çoğaldı. 

Çatlı öldükten sonra işler iyice karışmıştı. Ayhan Çarkın’ın “ Kürtler bizim insanımız. Utancımla yaşamak istemiyorum artık . O insanları yıllarca hor gördük, bok yedirdik “ demesi her şeyi açıklıyordu. 

Soner Yalçın’ın “ Reis “ Kitabında bilindiği üzere PKK’ya destek veren Kürt İşadamları iddiasıyla birçok kişi katledildi. Kimi destek veriyordu,kimi destek vermiyordu, bu sadece bir iddiadan ibaretti. Hazırlanan bir liste vardı, bu listeye göre çoğu öldürülmek zorundaydı, ve sonraları bu kişiler polis yelekleri giyen kişiler tarafından öldürüldü. Kitabın bu bölümlerinde Sedat Peker’in düşüncelerine de yer veriliyor. Sedat Peker, Korkut Eken’le tanıştığı zaman fail-i meçhul cinayetlerin gerçekleştirildiğini söylüyor, ama Sedat Peker’in daha fazla açıklanması gereken bilgi kitapta olması gerekirken bunlardan mahrum kalıyoruz.

Sonuç olarak;  Derin ağabeylerin en derini olan Abdullah Çatlı’nın hayatı üzerinden giden “ Derin Abiler “ daha derinlemesine incelenmesi gereken bir kitap olmalıyken eksik bilgilerle öne çıkan bir kitap oluyor.  Kitabı okurken   Kalın koyu harflerle çizili bazı kısımların  gözlerinizi yorduğunu söylemek gerekir.  Kitapta kaynak olarak gösterilen belgeler yetersiz kalıyor; bunlardan bazıları şunlar oluyor;

-         Gökçen Çatlı – “ Babam Çatlı “
-         Haluk Kırcı – “ Zamanı Süzerken “ , “ Kurt Duruşu “ , “ Bırak Eşkıya Bellesinler “
-         Necdet Pekmezci – “ 5-6-2 Tamam değil REİS “
-         Soner Yalçın – Doğan Yurdakul “ Reis / Gladionun Türk Tetikçisi”
-         Arif Doğan – “ Jitem’i Ben Kurdum “
-         Hürriyet, Milliyet, Taraf, Radikal, ve ilgili dönemlerle birçok gazete
-         Aydınlık ve Aksiyon dergileri ve bazı internet siteleri


Cem Kurtuluş, 2015