// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Zeki Demirkubuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Zeki Demirkubuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mayıs 2016

Kor (2016)
















Not: Okuyana not; " Kor " üstünde irdelenmesi gereken pek çok mevzunun konuşulacağı bir film. Film eleştirmeni değilim, bu yazıda eleştiri niteliği taşıdığını söyleyemem. 


Zeki Demirkubuz filmlerine aşina olanlar için kural tanımaz diye bir tanım vardır. Ya tam olarak seversiniz, ya da nefretsi bir duygunuz olur. Ya da ortalarda dolanıp durursunuz.  Çünkü Zeki Demirkubuz filmlerinde alacağınız mesaj çoğu zaman bir önceki filmlerine selam çakma niteliğindedir.  “ Kor “ filminin öyküsü de bu paralel de ilerleyen Zeki Demirkubuz filmlerinden biri, filmin detaylarına girmeden önce bu filmin   Yasujiro Ozu’nun "Kaze no naka no mendori" adlı filminden esinlendiğinin altını çizmek gerekir.  Bu faslı geride bıraktıktan sonra filmin asıl mevzusuna odaklanmak gerekir. 

“ Kor “  başlarda el işçiliği yapan bir kadının hayatına odaklanıyor.  Bu kadının hayatı ilk başlarda sıradan görünen ama daha sonrasında farklı bir hayatı gösteriyor bize.  Bu hayatta  odaklanan hikaye Emine’nin hayatı olmasından ziyade, karma karışık bir hayat.  Bu hayatta Emine’nin eşi Cemal, Emine’nin duvar köşesinde sakladığı fotoğraflardan ibaret, onun haricinde Ziya da Emine’ye yakınlık duyan bir karakter olarak karşımızda. Filmin ilk yarısında Ziya’yı Emine’ye yardım eder vaziyette görüyoruz, kamerada Ziya ve Emine’ye odaklı. Bu civarlarda Cemal’ın sadece ismini duyuyoruz ama kendisi görünür de yok.

Asıl mevzu;  Emine’nin ‘ Abi’ diye bahsettiği Ziya karakteri, çünkü Ziya, Emine’ye karşı duygular besliyor. Zeki Demirkubuz; Emine ile Ziya’nın cinsel arzularının birleştiği sahnede kamerada hiçbir şeyi saklamıyor, Emine karakterini canlandıran  Aslıhan Gürbüz cüretkar,bir o kadar  çıplak sahneleriyle kendinden söz ettiriyor,  özellikle Aslıhan Gürbüz’ün göğüs hatlarını seyirciden saklamıyor Demirkubuz. Zeki Demirkubuz’a da bu sahnelerde kamera’da bu sahneleri saklamadığı için şapka çıkartmak gerekir,ki bu sahneler filmin en cüretkar sahneleri  arasında yerini alıyor. Bu sahneleri pek çok kişi itici buluyor olsa da Demirkubuz bu sahnelerde cesur davranmış, saklama telaşına girmemiş.   Zeki Demirkubuz; Ziya ile Emine arasındaki sevişme sahnelerini bütün çıplaklığıyla verirken, Emine ile Cemal arasındaki sevişme sahnelerini bu kadar ayrıntılı vermiyor, aralarda bir kopukluk olduğuna dair şeyler oluyor.


Seviştikleri sahne her ne kadar yapmacık gibi görünse de ayrı bir parantez açma gereği duyduğumuz cümle Emine’nin ağzından dökülen “ Abi yapma cümlesi “ oluyor.  Daha sonraları Görünmeyen “ Cemal “ karakterini çocuğunu görmesiyle görüyoruz. Filmde “ Cemal “ karakterinin gelmesiyle filmde başka bir boyuta geçiyor, çünkü Emine’den öğrendiğimize göre Romanya’da iş tutan Cemal bir anda filme ekleniyor ama Cemal hakkında Romanya’da bir iş yaptığına dair bir iş yok ortada. Nedensizlikler arası bir yolculuk yaptırıyor bize Demirkubuz. Cemal’in neden Romanya’ya gitmesiyle başlayan bir soru cümlesiyle ilerleyen “ neden “ üzerine kafa kurcalayan pek çok şey var. Cemal’i canlandıran  Caner Cindoruk’un hem fiziksel yapısı, hem sakin görünürlüğün altında yatan sert görünümüyle bu role oturuyor.

 Filmin ana hatlarından biri; Emine’nin doğurduğu küçük çocuk Mete’nin kalbi delik olma vakası, bu vaka Ziya ile yakınlaşmaya başladığı süreçte Mete’nin iyileştirilmesine dayanıyor. Çünkü bu vaka da bu mevzudan ötürü Emine ile Ziya’nın yakınlaşmasına yol açıyor ama Cemal gelince işler bozuluyor. Filmin en buruk sahnelerinden biri belki de kalbi delik çocuğunu iyileştiren Emine oluyor, çünkü bu mesele de ihanet de var gurur da var. Emine dayak yiyor, ama ihanet ettiğini söyleyemiyor,  Cemal sadece “ gurur “ olarak biliyor her  şeyi, belki de çoğu izleyen “ orospu, kaltak “ olarak geçiştiriyor izlerken.  Bu esnada kamera çoğu zaman tek odaklı bir çekim yapıyor. Arkası flu, sadece tek kişiye odaklı bir portre çiziyor. Demirkubuz’un klasik işlerinden biri olarak izliyoruz olan bitenleri.  Bu olup bitenleri izlerken “ Yeraltı”  ve “ Kader”   filmlerinden kamera açıları yakalıyoruz. Bunun yanında “ Yazgı “ filminden sahneler görüyoruz, bu da  Demirkubuz filmlerinde görünen Demirkubuz’un sık sık başvurduğu, karakteristik özelliklerden biri. Filmde ayrıca Demirkubuz kendi tuttuğu takımdan da vurgu yapıyor.  

Senaryoyla ilgili dipnot düşmek gerekirse;  “ Kor “ filminin senaryosu geçmişe dayanıyor.  1996 yılı gibi yazılmaya başlanmış,  yazım aşamalarında sekmeye uğramış ama Demirkubuz bu film için “ istediğim gibi olmuyor “ deyip vazgeçmiş, sonradan tekrardan çekmeye devam etmiş.

Emine’yi izlerken biz Demirkubuz  her şeyi bir sineye çekme durumunu analiz etmiş . Burda  toplumda da her şeyi bir sineye çekme hastalığı var. Bu daha sonraları Cemal karakterine de yansıyor, “ ayrılmak istiyorum “ diyen eşine “ tamam “ diyerek karşılık veriyor. Her şeyden sakin, her şeyi kabul etmiş gibi. Ama içinde yaşadığı dünyayı farklı hissettiriyor bize Demirkubuz. Demirkubuz’un dünyasındaki düşünce şekli; bazen hayat acımasız olsa da bunlara rağmen yaşamaktan başka yapacak bir şeyimiz yok “ mesajı veriyor Demirkubuz, olması gerekenin bu olduğuna ikna ediyor bizi. Her şey birbirinden saklanıyor film boyunca. Emine’nin Cemal’a ihaneti, Cemal’in içindeki dünya ve karamsarlıklar ve birçok şey. Cemal’i çoğu zaman evin koltuğunda televizyona bakarken görüyoruz, Demirkubuz’un sıklıkla başvurduğu yöntemlerden biri bu. Tek kişiye odaklı durum oluyor. Bazen bu Ziya oluyor, bazen Cemal, bazen de Emine. Bu üçlü arasında dönüyor çoğu şey. Üçünde de farklı bir dünyayı amaçlıyor Demirkubuz.

Cemal’in kahveye takıldığı süreçte kahvedeki arkadaşların diyalogları da tam Zeki Demirkubuz filmine cuk oturuyor. O anları izlerken filmin damarlarından akan samimiyeti hissettiriyor bize Demirkubuz.  Film boyunca nedenler arasında gidip geliyoruz. Emine, kocasına çocuğuna yardım ettiği için mi ihanet ediyor? İhanet ettiği kocasına söylediği yalan gerekli mi? Bu sorular içinde yüzüyoruz. Filmin sonuna kadar Cemal bu ihaneti öğrenemiyor, Emine hamile kalıyor ama bunun kimden olduğunu yine öğrenemiyor Cemal ya da her şeyi oluruna bırakıyor. Belki biliyor da bunu yansıtmıyor.

“ Kor “ bitmeden Emine’nin hapları içip kötü duruma girmesi “ Haneke temalı bir film “ düşüncesini akıllara getiriyor, genellikle Haneke sinemasının olmazsa olmazlarından biri ölümle sonuçlanan mutsuz bir sondur, Demirkubuz bunu mu yapacak derken hikaye yeniden Cemal Ve Emine’nin aynı yatağa girmesiyle bitiyor.  Demirkubuz her karakterde farklı bir dünya yaratıyor. İnsanın psikolojik yapısını, gel-gitleri seyircinin gözüne gözüne sokuyor. Oyunculara gelirsek; Filmde yan karakterler  işin hakkını veriyor, usta başı olarak görev aldığı Atölye’de bir işçiyi azarlayan Cemal’in karşısındaki kız gerçekçi oynuyor, sırıtmıyor. Ortalıkta fazla gözükmeyen “ Selahattin” karakterine can veren İştar Gökseven sinemanın eskimiş yüzlerinden, Demirkubuz klasına bir seçim olmuş.  Filmde fazla gözükmese de, gözüktüğü sahnelerde işin hakkını veriyor. Aslıhan Gürbüz çaresiz ve her şeyi oluruna, sineye çeken bir kadın olarak karşımızda. Bu çaresiz kadını öyle etkileyici oynamış ki bize söz bırakmamış.  Demirkubuz’un kendisi hakkında  “ İnandırıldıktan sonra  oynayamayacağı hiçbir rol yok, sezgileri inanılmaz bir kız “ diyor Aslıhan Gürbüz için. Bu da oynadığı rol için yeterli bir söz oluyor.  

Sonuç olarak; “ Kor “  Zeki Demirkubuz filmlerine alışmış (aşina )  olanlar için meselesini iyi anlatan ve nitelikli bir iş ortaya koyan  bir yapım, tek şikayet edilecek tarafı uzun süresi. Demirkubuz’a aşina olanlar için bu uzun süre dert olmuyor, çünkü Demirkubuz öyle diyaloglar oturtuyor ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz, ama bazı sahnelerin de gereksiz uzatıldığı fikri filmin eksi puanlama olarak yerini aldığını söylemek gerekir.  Bu filmin özünde biraz da bu işlere “ Onlar çekiyorsa bu filmi, bende çekebilirim “ diyen bir adamın emeği yatıyor. Toparlamak gerekirse; Kor da insanoğlunun  iç dünyası, zedelenişi, çöküntüsü, ve birçok mevzu var. Demirkubuz yapmak istediğini yapıyor. “ Neden “ diye soruyor, sonra bunu izleyicinin cevaplamasını istiyor. İzleyici buna kafa yorarken bir yandan bu beyin bulanıklığı içinde filmden çıkarken bambaşka karışık bir dünyayla karşılaşıyor. Bu izleyicinin olması gereken dünya mı, olmaması gereken dünya mı bilmiyorum ama Demirkubuz’un amaçladığı tam da böyle bir dünya.




İzlerken Altını Çizdiklerim:

"Bunca yıllık karınım senin. Bir hata mı yaptım? Gururunu mu kırdım? Şimdi bunların karşılığını vereceğin yerde piç gibi ortada bırakıyorsun. "

"Beni istemiyor ya da pişmanlık duyuyor olabilirsin. Eğer öyleyse açıkça söyle. Gereken neyse yaparım ama bana alacaklı muamelesi yapma! “

"Sana iltifat ediyorum, güzelleştin diyorum, karşında bok varmış gibi bakıyorsun. Ne demek lan bu? Rahatsız mı oluyorsun benden?"




Cem Kurtuluş, 2016 Mayıs


06 Şubat 2013

Masumiyet (1997)













Masumiyet.. Kazanılan mı kaybedilen mi ? Onlarınki bir kayıp mı bir kazanç mı? Doğru dürüst yaşamaları mı? Dalaverelerle değişik yollardan iş yürütmek mi? Ya da birbirlerine duydukları aşkı temiz yaşadıkları mı Masumiyet? Bir kadının bekareti mi? Suçsuz bir adamın idama götürülürken oradaki hali mi? "Masumiyet" filmi bize türlü türlü sorular sorduruyor.

Zeki Demirkubuz yine kafa karıştırıyor. Demirkubuz, maddi kayıplardan uzak filmleriyle tanınır. 80 darbesinden dolayı 3 yıl hapis yatmış biri kendisi. Bir de o dönemin kuşağına inceden değinmek gerekir. 1990’lı yılların Türk sinemasının en önemli özelliklerinden biri maddi kaygılardan uzak olmasıdır. Kısıtlı bütçelerle müthiş işler çıkarılan dönemdir 90’lı yıllar. Masumiyet " 90'lı yılların En İyi Türk Filmleri" arasındaki yerini alır.

Filmin hikâyesi Yusuf karakterinin gözünden anlatılıyor bize. Bunu ilk sahneden itibaren gözümüze sokuyor Zeki Demirkubuz.  Yusuf, en yakın arkadaşını vurmuş, 10 yıl hapse mahkum edilen, sessiz, sakin, gardiyanlar ve müdür tarafından sevilen bir karakter.Hapisten çıktıktan sonra sokaklarda aylak aylak geziyor, otelde yaşamaya başlıyor. İçerden çıktığında ne kalacak bir yeri vardır, ne de çalışacak bir işi. Film bize Yusuf karakteriyle anlatılsa da filmin kahramanlarından Bekir Ve Uğur'un hayatı otobüste kesişiyor. Otelde kaldığı ilk gün Yusuf,  Çilem’e rastlıyor. Çilem’e rastladığı gün Çilem’i ateşler içinde görünce hastaneye götürüyor. Bu sahnede Yusuf'un merhametli ve masum biri olduğuna tanıklık ediyoruz.

 “Kader“ filminde görülmeyen Uğur’un çocuğu bu filmde gösterilerek izleyiciye ipucu veriyor. Yardım ettiklerini duyan Uğur ve Bekir ile tanışması böyle oluyor. “Kader” de bize gösterilen Bekir’in gençlik dönemi, Masumiyet’teki ise olgunluk dönemi oluyor.   Bekir, pavyonlarda Uğur’a yardım eden, onu gözleyen, peşinden ayrılmayan, kıskanan, kafayı tırlatmış, içip içip gezen, Uğur’dan başka gözü kimseyi görmeyen serserinin teki.   Sonrasında kafasına sıkarak intihar ediyor.  1 saat'e yakın gördüğümüz Haluk Bilginer buraya kadar oynadığı rolün hakkını veriyor. Uğur Ve Bekir'in mevzuları eski.  Olaylar  zincirleme şeklinde gerçekleşiyor.  Hepsi birbirine aşık. Saplantılı aşkların esiri olmuşlar adeta.

Kafasına sıkacak kadar deli biri Bekir. Uğur, geçimini şarkıcılık yaparak kazanıyor, orospuluk yapıyor, ağzı bozuk, erkeklerin masalarına gidiyor. Geceleri eve geç geliyor, Bekir de içip içip sızıyor. Olan küçük kıza oluyor. Mevzular böyle gelişiyor. " Kader " de Uğur karakterini Bekir'in dükkanına girerken gözlemliyoruz ama " Masumiyet " de aynı sahneler gözükmüyor, sadece Bekir'in anlattıklarından ibaret hepsi.

 “Orospuyum ben Orospu” sahnesi görülmeye değer. O sahnelerde Derya Alabora ve Haluk Bilginer oyunculukların dibine vuruyor. Sahne devam ederken Bekir’in “Bana da vereceksin “ sahnesi en sahici sahneler arasında yerini alıyor ve görülmeye değer olduğunu gösteriyor.  Mevzular sadece bu kadar değil. Yusuf ve Uğur’un ortadan kayboldukları akşam içip içip otele gelen Bekir ‘in her yere sataşması, Uğur’un odasına çıkması öncesinde “Abinin amına koyayım” repliği de aynı klaslıkta.

Gel zaman git zaman Yusuf, Uğur’la her yere gidiyor. Bekir’in yarım kalan işini devam ettiriyor. Rakının açıldığı, ikisinin dertleştiği tirad Türk Sinema Tarihinin en iyi sahneleri arasında yerini alıyor.  Haluk Bilginer inceden giriyor, ayarı verdikçe veriyor. Uğur’la geçmişlerini anlatıyor, o saplantılı aşkı " Kader"  filminde daha çok görüyorsunuz. “Masumiyet” te mevzu Yusuf üzerinden geçiyor. Bekir’in Yusuf‘a Uğur’u anlattığı bölüm uzun olsa da kısa yoldan o durum şöyle aktarılıyor bize.

 “Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik hasta bir adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bir şeyler. Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi Yeşilçam’da. Cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkine aşık etmiş kendini. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa? Hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı. Sonunda o da geldi gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan…Nikahlandık. İki taksi bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bir gün bu orospu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar…Pırlanta anlayacağın. "


 Bekir öldükten sonra Yusuf , Uğur’la şehir şehir geziyor. O da Bekir gibi saplantılı bir aşka girmiştir. Uğur’a aşık olduğunu söylemiş, karşılığını alamamıştır. Uğur, 20 sene Bekir’in her türlü yolu denediği türlü türlü şeylerden bahsetmiştir, her boku anlatmıştır. Uğur’un orospuluk yaptığı, şarkı söylediği yere polis baskın yapıyor, Hem Uğur hem Yusuf içeri alınıyor. İfade veriyorlar. Uğur bir süredir ortalıkta olmadığı için Yusuf’u yeniden polisler alıyor. İşkence sebebiyle parmakları kanamıştır. Ama aşık olduğu kadını satmıyor. Bir nevi Masumiyetininin bedelini ödüyor  Yusuf.

Filmin diğer klas sahnelerinden biri Yusuf 'un Uğur'a aşkını itiraf edişinden sonra yaşadığı hayal kırıklığı. Bu hayal kırıklığı esnasında Uğur ve Yusuf'un diyalogları en az tirad Haluk Bilginer'in tiradı kadar etkileyici. Bu sahnede Derya Alabora bütün oyunculardan daha önde olduğunu ispatlıyor. Filmde Çilem karakteri üzerinden birçok şey anlatılıyor Demirkubuz ama Çilem sessiz ve hiçbir şeyi duymayan bir karakter olarak karşımızda. Zeki Demirkubuz burada Çilem'in duymamasını ama filmdeki ana duyguyu seyircinin duymasını istiyor. Filmin sonlarına doğru çaresizlik seyircinin zihnine yerleşir ve filmin final sahnesinde Samuel Beckett dizeleriyle karşılaşıyoruz. 

“ Hep denedin, hep yenildin.
 Olsun, gene dene gene yenil, daha iyi yenil “

Bir yanda masumiyetini koruyanlar, bir yanda inandığı sevgi uğruna masumiyetini çiğneyen bedel ödeyenler. Demirkubuz klasiği" Masumiyet" takıntılı bir aşkın hikayesini Masumiyeti çiğnenenler tarafından anlatıyor, bunu anlatırken samimi ve sahici bir  dille aktarıyor. Kişisel bir yorum olabilir; ama Demirkubuz'un filmografisinde  " Masumiyet " en başarılı yapım desek sırıtmaz sanıyorum. 

İzlerken Altını Çizdiklerim:

 “Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik hasta bir adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bir şeyler. Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi Yeşilçam’da. Cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkine aşık etmiş kendini. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa? Hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı. Sonunda o da geldi gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan…Nikahlandık. İki taksi bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bir gün bu orospu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar…Pırlanta anlayacağın. Şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. Kanıma girdi o gün. Tabii taktım ben bunu kafaya. Ertesi gün bir soruşturma… dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. Ama asıl Zagor’a kesikmiş. Zagor‘da kaftiden içerde o sıra. Bir gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. Yazıldım peşine. Tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik Sağmalcılar’a; benim içimde bi sıkıntı. İşi anladım tabii: Zagor’u ziyarete gidiyor. Bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. Uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. O ara Zagor içerden çıktı. Sonra bir duyduk; kaçmış bunlar. Altı ay mı bir sene mi; kayıp. Hep rüyalarıma girerdi or.spu. O gün dükkana gelişini hiç unutamadım. Benimkine bile dokunamaz oldum. Sonra bir daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş Zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. Karakolda beş gün beş gece işkence buna. Arkadaşlarının öcünü alıyorlar. Kaltağa da öyle…

Önce “öldü” dediler Zagor’a, sonra komalık. Ankara’da oluyor bunlar. Bizimki bir gün çıkageldi mahalleye. Zagor içerde, en iyisinden müebbet. Bir sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyor. Önce tanıyamadım. Anlayınca içim cız etti. Cız etti de ne? Tornaya değmiş gibi oldu. Çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bir surat. Ama bu sefer başka güzel orospu. Oranın şarkıları gibi. Kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. Dedi “para lazım”, çok para. Zagor’a avukat tutacakmış. “İlerde öderim” dedi. Esnafız ya bizde, “nasıl?” diye sormuş bulunduk. “Orospuluk yaparım” dedi, “istersen metresin olurum”. İçime bir şey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak…işte o gün bugünden beri bu orospuyla tam yirmi yıl geçti. Uzatmayalım, Zagor’a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! Ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyor. Orospu da peşinden. 

Sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden. Önce dükkan gitti, ardından taksiler. Karı terk etti, peder kapıları kapadı. Yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. İş bilmem, zanaat yok. Bu durmuyor hiç. İlk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. Gözünü yumup yatıyor milletin altına. “Gel dönelim” diye çok yalvardım. “Evlenelim”, pederi kandırırım, Zagor’a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyor itin. N’aptı buna anlamadım. Kaç defa dönüp gittim İstanbul’a. Yeminler ettim. doktorlar, hocalar kâr etmedi. Her seferinde yine peşinde buldum kendimi. Bir keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile. Beni abisiyim diye yutturduk herife. Nedense rahatladım, “oh” dedim, kurtuluyorum. Bu da akıllanmış görünüyor. Yüzü gözü düzelmiş, “çocuk” diyor başka bir şey demiyor. Sinop’ta oluyor bunlar. Ben de döndüm İstanbul’a. Doğumuna yakın, Zagor bir isyana karışıyor gene. Hemen paketleyip Diyarbakır Cezaevine postalıyorlar. Çok geçmeden bizimki depreşiyor gene; o haliyle kalk git sen Diyarbakır’a, üç gün ortadan kaybol…Herif kafayı yiyor tabii. Dönünce bir dayak buna: eşek sudan gelinceye kadar. Kızın sakatlığı bu yüzden. Sonra çocuğu doğuruyor. Uzun zaman anlaşılmamış. ortaya çıkınca bir gece esrarı çekip takıyor herife bıçağı. Çocuğu da alıp vın Diyarbakır a, Zagor’un peşine. Allah’tan herif delikanlı çıkıyor da şikayet etmiyor. Ben o ara İstanbul’da taksiden yolumu buluyorum. 

Epey bir zaman böyle geçti. Yine her gece rüyalarımda bu. Zagor’un Diyarbakır Cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. Bir gece bir büyükle eve geldim. Hepsini içtim. Zurnayım tabi. Bir ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım, başımda bir çocuk, “kalk abi, Diyarbakır’a geldik” diyor. Baktım, sahiden Diyarbakır‘dayım. Bi soruşturma. Kale mahallesi vardır oranın, bir gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. Hiçbir şey demedik. O gece oturup düşündüm. “oğlum Bekir” dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugün usul usul yürüyorum işte.”

" Ceza derler oğlum buna ceza.. Hakim kime kalem kırar düşündün mü hiç? Kimi falakaya yıkarlar? Kimi orospu yapıp, kimi aç öldürürler? Kim gözünü kırpmadan beynine sıkar kurşunu? Koyun gibi kesilmeyi bekleyen şerefsizler mi? Beş paralık düzenleri için hayatlarını peşkeş çeken pezevenkler mi? Söyle lan kim? 20 yıl oldu. Gidilecek yer kalmadı. Söylenecek söz de. İstersen gittiği yere kadar gider. İstemezsen yarın çek git. Bir şey de söyleme."

 Film hakkında Tespitlerim

 - Haluk Bilginer ve Derya Alabora’nın mükemmel oyunculukları,
 - Pisliklerin ortasında dolanan Yusuf’un masumiyetinden bir şey kaybetmemesi ve Güven Kıraç’ın bu rolü başarıyla oynaması takdir edilesi,
Yan karakter olarak Otelci'yi oynayan Doğan Turan oyunculuk olarak sırıtmamış, babacan rolünün hakkını vermiş.
- Filmde Masumiyet’e dair bir şey varsa “Çilem” karakteridir bu. Sessiz, sakin küçük kız. Sadece televizyon karşısında vaktini geçiren bir kız.
- Filmde tamamlayacağımız o kadar yer var ki puzzle gibi adeta. Doldurdukça bir açık çıkıyor. Demirkubuz yine yapacağını yapıyor izleyiciye.
- Mekân: Ucuz ve harap bir otel; Demirkubuz kamerayı konuşturuyor, açılar ve çerçevelerle bunu sinema izleyicisine gösteriyor. 
“Masumiyet” filminde Haluk Bilginer “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü almıştır.

 Cem Kurtuluş, 2013

01 Şubat 2013

Saplantılı Bir Aşk Hikayesi: Kader (2006)




Saplantılar bela getirir. Saplantılı şeylerin peşinden gittiğinizde öylece oturduğunuz yerde yapayalnız başına kalıp bir şeyler ararsınız. Kafayı yersiniz, bir fare deliğine kapanmış gibi hissedersiniz kendinizi. Saplantıların bir süre sonra kaybolacak olması sadece ihtimaller geçididir, ama saplantılara takılı kalmak bir hastalık çeşididir. Bazı aşk güzellemelerinin sinemada bıraktığı etki derin olur. Masumiyet bunlardan biriydi. Masumiyetin devamındaki  “ Kader”  de aynı şekilde. Ama mevzular farklı yöne kayıyor.  Arada oynamalar var, senaryo tam değişmese de bir flashback olayı var filmde. “Kader”, Masumiyet filminden saplantılı aşkların esiri olan Uğur ve Bekir karakterlerinin gençliğine götürüyor bizi. Buna götürmeden önce Zeki Demirkubuz filme başlamadan önce  “ değerli ustam Zeki Ökten’e…   diye notuyla açılış yapıyor.  Demirkubuz, “ Kader “ filminin hikayesinin nasıl ortaya çıktığıyla ilgili şu yanıtı veriyor

“Daha da eski, 12 Eylül’den önce… Ben bir triko atölyesinde ütücülük yapıyordum o zamanlar. O dönemde atölyeye gelen bir adamın metresi olan ve orada tanıdığım bir kadının hikayesiydi bu. Yani 12 Eylül öncesindeki işçilik zamanlarımdan kalma bir hikaye. Tabii bu değil sadece. Filmde, babamın halı mağazasında çalışırken yaşadığım bir sürü şeyin ve onunla birlikte başka bir sürü hikayenin de birleşmesiyle oluşan bir hikaye var. – Z.D


Kader’e dönecek olursak;  Film, başlangıcı Uğur’un gençlik zamanlarıyla başlatıyor. Uğur’un Bekir’in dükkana uğramasıyla başlıyor film, burdan da Uğur’a dair ipucu biraz yakalıyoruz. Uğur, güzelliğini göstererek Bekir’i etkisi altına almaya çalışıyor.  Dükkânın içinde hatunun kıvırmaları, bluzunu açmaları vb. film içinde geçenler.  Bekir de mahalle arkadaşlarından Uğur’un kim olduğuna dair dedikodularla hikaye kendini başlatıyor. Daha sonraları karakterler hakkında bilgi alıyoruz. Uğur,Cevat,Bekir karakterleri üzerinden film başlardan itibaren bizi kendine çekiyor.  Hikaye daha sonrasında Zagor’un Cevat’ı öldürmesiyle Zagor karakteri ile az da olsa bilgi veriyor.  Buraya kadar Zagor’a pek rastlamıyoruz,daha sonra Zagor’un iki polisi öldürmesiyle Zagor’un yaşantısına tanıklık ediyoruz. Uğur’un Zagor’un peşinde koşturması, Bekir’in Uğur’un peşinde koşturmasıyla zincirleme de kaybolup gideceğimizi film ilk bölümüyle bizlere gösteriyor.  Filmin ilk bölümüyle başlayan ve takip eden hastalık aşka filmin ikinci bölümüyle devam eden Bekir’in Uğur’u kovalamacası şehir fark etmeksizin  devam ediyor.


Bekir, Uğur’un  peşinden koşuyor, Uğur da Zagor’un. İnanmanın değeri ağır oluyor, bedeller ağır şekilde ödetiliyor kendilerine. İkisi de masum. Uğur orospuluk yaparak geçimini sağlıyor, kazandığı paraları Zagor’a aktarıyor. Bekir de kazandıklarını evli ve çocuğu olmasına rağmen Uğur’a harcıyor. Çocuğunu ve karısını tek başına bırakıyor evde,  Uğur’u aramaya çıkıyor, yanında kalıyor bir süre.Evli olmasına rağmen karısına ihanet ediyor gibi gözükse de uğruna koştuğu tek şey, kendi inandığı sevgisi.

“Kader mi onları kavuşturmuyor yoksa kendi iradesinden yoksun oluşu mu “ sorusunu film bize sorduruyor. Filmin ilk yarım saatinde " Kudret " karakteri büyük ders veriyor. Gerek aşağılanmasıyla, gerek başka şeylerle ezilmenin ağırlığını kaldırıyor, film süresince kısa kalmasına rağmen oyunculuğuyla etkili bir izlenim bırakıyor. 

Her türlü bela Bekir’in başına geliyor. Dükkânının iflası, Uğur’un peşinden koşması, bacağından vurulması, evli olmasına rağmen çocuğunun hastalanması ve gecenin bir saati ilaç bulmaya çalışması vs... Kaderine inandığı şey “ Uğur”, o yüzden de kaderin arkasına takılarak koşmayı sürdürüyor Bekir. Saplantısından kurtulamıyor, sokaklarda dolanıyor, parkta uyanıyor. Başı belaya girse, tehditler olsa da, bacağından vurulsa da vazgeçmiyor olması kaderin çizdiği yol yüzünden. uğruna ölecek olması, bütün imkânsızlıklara rağmen Uğur’a inanıyor olması kendi kaderini çizmesi sebebindendi, ya da çizilen kadere ayak uydurmasındandı.

Demirkubuz bizi bu filmde ters köşeye mi yatırıyor diye soruyoruz. Aynı tema, senaryo farklı yollardan gidiyor.  Diğer karakterler hakkında fazla bilgi yok. Zagor fazla görünmüyor. Filmde gözüktüğü sahneler; polis cinayetleri, Cevat’ı öldürüş sahnesi, Uğur’la bir köprü altında buluşma sahnelerinden ibaret. " Masumiyet "  filminin devamı niteliğinde olması yönünde otel sahnesinde “ Masumiyet” filminden sesler yükseliyor, bu nedenle Masumiyet’e de inceden selam çakıyor " Kader " . Bu sahneler dahil filmde kısa da olsa Erkan Can yer alıyor.

Filmde  en sıkı sahne;  kafaların kırıldığı anda Bekir’in aşık olduğu Uğur’un anlatıldığı hikaye sahneleri.  Oda karanlık, ortam şen, önce sokak ağzı diyaloglarla Bekir’in aşık olduğu Uğur’u bir eleman anlatıyor, sonra da içkiler içiliyor. Ama kafaların kırıldığı anda her bir şey var (Bir nevi “Gemide” filminin kafasındaki cigara muhabbeti)  ve o odadaki diyalogda şu sözlere yer veriliyor:

“Bekir abimin esas manitası; ama süper kızdır Uğur abla, siz bakmayın evli barklı olduğuna abimin esas hikâyesi Uğur abladır. Kerem ile Aslı’nın hikâyesinden daha büyüktür. Allah’ıma eşsizdir, benzeri yoktur. Bekir abim kurşunlar yemiştir bu yolda, kaç defa ölümlerden dönmüştür, bilekler kesilmiş aylarca hastanelerde yıllarca akıl hastanelerinde kalmıştır. Uğur ablanın peşinden gezmediği şehir, yürümediği yol, görmediği diyar kalmamıştır “

Film bitmeden önce kader çağrışımına Bekir şu sözlerle yer veriyor:

“Otobüsten indim, yürümeye başladım, dedim Allah’ım neredeyim ben? Burası neresi? Sonra güç bela burayı buldum. Kapının önünde durup düşündüm. Dedim Bekir, bu kapı ahiret kapısı. Burası sırat köprüsü, bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. İyi düşün dedim. Düşündüm, düşündüm ama olmadı, dönemedim. Sonra, bak oğlum dedim kendi kendime yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli, eğ başını usul usul yürü şimdi."

Oyunculuklara gelecek olursak; Demirkubuz; oyuncular konusunda keşfetmeyi bilen yönetmen,yüz ifadesinin önemli olduğuna inanıyor. Seçtiği oyuncu kadrosunda  Ufuk Bayraktar’ı kahvede keşfediyor, sonra da bu filmden oynatma kararı oluyor; keza Uğur’a hayat veren Vildan Atasever de kendisiyle ilgili kafaya sahip oyunculardan biri. Bekir karakterini canlandıran Ufuk Bayraktar fazlasıyla rolü benimsiyor, yüz ifadesi de bu karaktere uyuyor; Uğur karakteri konusunda Vildan Atasever yerine başka bir oyuncu tercihi yapılabilirdi. Bunun haricinde başrol oyuncuları hariç yan karakter konusunda Kudret karakterine can veren Hikmet Demir çok fazla sahnede gözükmemesine rağmen sadece gözüktüğü sahneler de etkileyici bir performans ortaya koyuyor. Cevat karakterine can veren Engin Akyürek de rolünün ağırlığını taşıyor.

Sonuç olarak;  Masumiyet’i izlemeden Kader’i izlememeniz önerilir. Ve denildiği gibi “Kader insanın kendini bir sona inandırmasıdır”  sonunda ne olacağını bilmeden olsa bile. Demirkubuz filmleri her zaman gerçekleri çıplak gözlerle izletir. İzleyen alacağı mesajı alır, içi burkulur, yüreği sızlar. Bir acıtasyon değil, gerçeklik üzerine kurulmuş bir roman gibidir.  “Kader” filmini izlerken de yüzünüze bir tokat yersiniz. Tokat yemeye hazırlanıp, arkanıza yaslanın.Saplantılı aşka tanıklık edeceksiniz.   Son olarak eğer bir karşılaştırma yapacak olsaydım   hem senaryo,hem oyuncu bazında  Kader’i değil, ilk başta Masumiyet’i seçerdim.


Filmde Altını Çizdiklerim:

“Otobüsten indim, yürümeye başladım, dedim Allah’ım neredeyim ben? Burası neresi? Sonra güç bela burayı buldum. Kapının önünde durup düşündüm. Dedim Bekir, bu kapı ahiret kapısı. Burası sırat köprüsü, bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. İyi düşün dedim. Düşündüm, düşündüm ama olmadı, dönemedim. Sonra, bak oğlum dedim kendi kendime yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli, eğ başını usul usul yürü şimdi."

“Bekir abimin esas manitası; ama süper kızdır Uğur abla, siz bakmayın evli barklı olduğuna abimin esas hikâyesi Uğur abladır. Kerem ile Aslı’nın hikâyesinden daha büyüktür. Allah’ıma eşsizdir, benzeri yoktur. Bekir abim kurşunlar yemiştir bu yolda, kaç defa ölümlerden dönmüştür, bilekler kesilmiş aylarca hastanelerde yıllarca akıl hastanelerinde kalmıştır. Uğur ablanın peşinden gezmediği şehir, yürümediği yol, görmediği diyar kalmamıştır “

“ -Kırtasiyeci kemal’i tanır mısın?
-Tanırım
-Cevat’ın en yakın arkadaşıydı. Geçenlerde bir ihtiyacı olursa çekinmesin haber göndersin demiş. Bende bunun hastane işleriyle ilgili ufak bir şey rica ettim. Görüşmemiz lazım falan filan diye beni bir yere çağırdı. Sonra zorla sikti. İşi bitince sözünü bile tutmadı. Ben de sikildiğimle kaldım. Anlıyor musun? Böyle işte…”


"Herkesin inandığı bir şey var bu amına koduğumun hayatında, benimki de sensin"

“ Kamilin de amına koycam,senin de amına koycam “

“ nerdesin lan orospu “


“ o zamanlar dükkâna takılıyorum, bu şükran marketin yeri bizim. halı, koltuk falan satıyoruz. lan bir gün uyuyakalmışım dükkânda. gözümü bir açtım, bu orospu* karşımda. bakınıyor, öyle duruyor. ayağında çorap yok, şöyle basma bir etek dize kadar. üzerinde ince bir blüz, saçlar filan, 10 numara anlayacağın. onun bunun fiyatını sordu, makara yapıp dalga geçmeye kalktı benle. bir şey demedim. evli misin, çıktığın var mı dümeni çekti, gene ses etmedim. efendi çocuğuz tabii o zamanlar. ama efendilik de bir yere kadar dimi? güzellikle dedim buna hadi kızım al voltanı. yok. öyle mi öyle. çektim bunu yazıhaneye, dayadım malı. nasıl bağırtırıyorum ama biliyo musun, ver allahım ver, ver allahım ver. yer misin, yemez misin! o bağırdıkça ben kara murat. o bağırdıkça ben kara murat."



Yönetmen: Zeki Demirkubuz
Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever, Engin Akyürek, Müge Ulusoy, Ozan Bilen
Tür: Drama
Yapım Yılı: 2006 (103 dk)
 Aldığı Ödüller: 2006 Uluslararası Puchon Fantastik Film Festivali Jüri Ödülü




Cem Kurtuluş, 2013

18 Nisan 2012

İnsanın Kendisiyle Kavgası Üzerine: Yeraltı (2012)


















F.Dostoyevski, “Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.” diyor.  Dostoyevski’den sözlerle bize kesitler sunan Zeki Demirkubuz’un   “ Yeraltı”   sı da merkeze Dostoyevski’den referanslar sunan,aynı zamanda kabuğuna çekilen sert yalnızlığın derin kıyılarına doğru yolculuğa çıkıyor. Zeki Demirkubuz isminden de ilerleyecek olursak;Zeki Demirkubuz ismi herkese tanıdık gelecektir. Demirkubuz daha önce Kader, Kıskanmak, C Blok, Bekleme Odası, Masumiyet gibi filmlerle kendinden söz ettiren bir yönetmen olmuştu. Kendinden söz ettirmek her ne kadar bunun dışında kalacak olsa bile; kendine dair yeri ve duruşuyla o gerçekçiklikten iz sürmeyi iyi bilmiştir. Zeki Demirkubuz filmlerinden yola çıkarsak, diyeceğimiz ilk şey; görüntüden çok düşüncelere önem verdiği. Kavramlara kafa patlatır, samimiyetle dertleşir,sokak dili sahnelerde göze çarpar.Yeraltı da buna işaret eden bir film olma özelliğini taşıyor.  

 Dostoyevski; Zeki Demirkubuz için bir ilham kaynağı.  Dostoyevski sözleri ağırlıkta olacak olsa da elbette " Yeraltında Notlar " kitabıyla çok fazla kıyaslama içine girilmemeli,bu uyarıyı yazının başında yapmak da yarar var!  Dostoyevski sözleriyle kestirme bir yol çiziyor Demirkubuz bu filminde.  Filmin başından itibaren Dostoyevski sözleri beynimizde yer ediniyor. Filmin esin kaynağının Dostoyevski'nin  " Yeraltından Notlar"  kitabı olduğunu Demirkubuz her yerde dile getirmişti  ama bunu dile getirirken Demirkubuz aynı zamanda  " Senaryoyu yazarken romanı elimden attım,onsuz yazdım " diyor.  Bunu da bir şekilde dile getirelim. 

 Konuya geçecek olursak;Filmin ilk sekansı sırtını dönmüş bir adam etrafıyla yalnızlığını derin yaşarcasına etrafı gözetliyor. Gece, insan kalabalığı,taksiler o ara önünden geçiyor. Son da olanı başta söylemek gerekirse; Zeki Demirkubuz’un Yeraltısında  Engin Günaydın,  Muharrem karakteriyle karşımızda. Yeraltından Notlar kitabının hikayesine uygun şekilde Zeki Demirkubuz bir o kadar yeraltını yaşayan Muharrem karakterini Ankaralı bir memur yerleştirerek yapıyor bunu ve aynı zamanda Aylak; hayvan belgeselleri izleyen, kendisiyle yüzleşen,döneceği tek yer kendi yeraltı olan adam karşımızda oluyor. “ Yeraltı” diye betimlediği şeyse kendi evi, kendi dünyasındaki kendi hali. 

 Muharrem karakteri her insanın kendinden bulabileceği özelliklere sahip olsa da herkesin anlayacağı türden bir yalnızlık değil onunki. İçe saplanan,derinlere doğru koyulaşan,kendi gezegeninde kendiyle savaşan türünden.  Filmin içinde de bir takım insanın kendiyle konuşması Engin Günaydın’ın sesiyle açığa çıkması bir o kadar etkili, ve   ve   “ akıllı bir adam kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz “  diyor filmin ilk yarısında bir söz. Filmin ilk yarısında yalakalığa ve arkadaş ortamlarında sözünü sakınmadan söyleyen Muharrem karakterini izleriz,ki bu ileriye fırtınalar yaratacağının da habercisidir. Başkalarının hikayelerini çalıp onları kitaplaştıran bir yazara karşı “ hırsız “ diyebilecek potansiyelde olduğunu gösterir Muharrem bize bu bölümde.

 Muharrem karakteriyle kendinizden çok şey bulmak mümkün ki insanın kendisiyle kavga ettiğini kendisinde görüyoruz.   " Her şey ile aramda gizli bir kavga başladı" sözleriyle Muharrem'in hayatına inceden nüfus ederiz. İçindeki istek, azim bazen gizli bir nefrete dönüşüyor, bazen de sonsuz arzu ile ilerliyordu bir yandan. Muharrem’in iç dünyasındaki tek söz ise “ çamura batmanın bile bir anlamı olmalıydı “ sözünde saklı oluyordu.

 Filmin ilk yarım saatinde güçlü bir şekilde anlatıyordu. Ağır şekilde,sessiz merdivenleri çıkar misali gösteriyordu.  Ortak beş arkadaşın aynı masada oturduğu esnada Muharrem yine karakterini göstererek bir takım yalaka takımına itinalı şekilde cümleleriyle nokta atış yapar,bunun diğer bir adı bu bölümün tiradıdır,ki özeti ise “ arkadaşlık,alaycılığa gelmez “ cümlesidir. Her şeyi onaylayan, yalakalıkta çığır açmış çağ insanına seslenir Muharrem.

 Filmin başından itibaren Muharrem’e bir nevi temizliğini üstlenen “ Türkan “ karakteri de üstünde durulması karakter arasında yer alır, diğeri de kısa olarak da gözüken “ fahişe “ karakteridir. Türkan, bir nevi; Muharrem’in kendine ait yeraltı dünyasında, dağınık sofraların ve alkol krizleri ile devam eden çatışmaların sabahında Muharrem’in gözcülüğünü yaptığını söyler bize. Bazen birbirleriyle dertleşir, bazen fikir danışır bazen de bir çatışmanın ortasında görürüz onları. Baktığı hasta bir adama küfürler savuran Türkan’ı,filmin sonlarına doğru kendisiyle evlenmek isterken duyarız,bu yıkık döküklerin arasında geriye Muharrem karakterinin sofrayı dağıtışı ve o öfke hali. kalır.

 Fahişe ile Muharrrem arasındaki en büyük bağ birbirlerine duydukları şefkat gibi izlettirilir bize. Muharrem’in o ağır sözlerinin altında kadının bakışları da dokunaklı olur. Sevişme sahnesini görmediğimiz bu bölümde iki sessiz yıkık insana yer verir Demirkubuz,bunu verirken kadın karakterin göğüs hattını gösterir, bu her ne kadar eleştirilse de doğallık adına da kısa da önemli oluyor. Açık açık kadının metalaştırılması değil iki yıkık insanın kendi iç dünyalarında sevişildikten sonra sadeliği olarak okunabilir.Kadın karakterin sessizliği ve donukluğu yüz hattıyla son kısımda etkili bir portre çiziyor. Filmin sonlarına doğru Muharrem yeniden kendi yeraltısınla başbaşa kalırken,kendi iç sesiyle “ artık değişemeyeceğimi,bunu kendimde istemediğimi,başka bir adam olamayacağımı söylüyordu. “ sözüyle anlatıyordu olan biteni.

 Zeki Demirkubuz sinemasındaki bazı detaylara dönecek olursak;

Demirkubuz’un “ gerisarma “ özelliğiyle yaptığı yönteme şöyle bir soru soruluyor, Demirkubuz’un cevabı şöyle oluyor

 -Yemek sahnesinde daha önce hiç yapmadığın bir şey yapıyorsun, geri sarma. Neden böyle bir tercih?

 -O sahne, Muharrem gibi zayıf bir adamın dışta gösterdiği ile içte sakladığı arasındaki derin uçurumun farkını ortaya koymak içindi. Orada flashback ya da Haneke'nin yaptığı gibi gerisarma yapabilirdim. Ama bu yöntem, Muharrem'in insanî yönünü, gösterdikleri ile sakladıkları arasındaki farkı daha iyi ortaya koyuyordu.”

 Oyunculuklara gelirsek; Muharrem karakteriyle karşımıza çıkan Engin Günaydın bu rol için 6 ay çalıştığını söylerken bununla ilgili röportajda şunları söylüyor

 “Çok uzun süre kendimi mutsuzlaştırdım. Yaşamın hiçbir anlamının olmadığı bir psikoloji içindeydim. Çok kötü rüyalar görüyordum. Rolü kabul ettikten hemen sonra, yani çekimlere 6 ay kala bu ruh haline girdim. Sonrasında 6 ayı savrularak geçirdim. Hayattan zevk almıyordum. Bunalıma girmiştim. Başka türlü oynayamıyorum. O yüzden bu tür rollerden çekiniyorum.” 

 Muharrem karakterine partner olarak eşlik eden " Türkan" karakterine can veren Nihal Yalçın filmin atmosferine uyum sağlıyor ve etkili bir performans ortaya çıkarıyor.Görüntü yönetmeni  " Türksoy Gölebeyi "  filmde iyi iş çıkarıyor. Senaryodan bahsedecek olursak; Dostoyevski referanslı olsa da film tamamen Dostoyevskinin bütün unsurlarından ziyade Demirkubuz başka bir iş beceriyor. Peterburstaki memur hayatını Ankara’ya çeviriyor Demirkubuz filmde, yeraltı adamının o bitik haline dair o bunalımı etkili bir şekilde anlatmasını biliyor.

 Sonuç olarak;  Kendi içimize seslenen, insanın kendi çatışmasına dair kendi sıkışık dünyasında söz söylemenin ötesine geçen bir yapım " Yeraltı"   


Kendi içinde boğulanlara yüksek sesli bir mesaj olarak da söylenebilir, dıştan kapıyı kapatan sessizliğiyle boğulan insanlarla ilgili de. Herkes olabildiğince hissettiğini alıyor bu filmden. Zeki Demirkubuz filmleri arasında  belki en iyisi olmayabilir;ama o yeraltı durumunu anlatmak da hiç kolay olmayacaktır. Son olarak herkesin bir yeraltısı vardır. Kimi Muharrem gibi,  kimi başkaları gibi gömülür o yeraltına! 

 

“ Muharrem” karakteri için son sözü Zeki Demirkubuz’a bırakıyorum

 “Ben yaşadığım hiçbir dönemde ruhta bölünmenin bu kadar keskinleştiği bir dönemi hatırlamıyorum. Ve bu beni korkutuyor. İşte bir insan ve vatandaş olarak yıllar yılı, bu düşüncelerimin, hissedişlerimin, en iyi niyetlerimin duvarlara çarpa çarpa beni getirdiği nokta Bekir, Musa, Muharrem gibi karakterleri yazmak oluyor. Bir gün kıyamet koparsa, öyle depremle, tufanla kopmayacak. Bütün bu başkalaşmanın, yabancılaşmanın, siyasal, toplumsal olayların içerisinde küçük insanın hissettiği ve kanser gibi içine düştüğü yalnızlık hastalığından kopacak. İşte tüm bunların duygusu beni Muharrem'i yazmaya getirdi. Bütün bu tepişmeler, büyük laflar, olaylar, süslü hayatlar bu ülkede bir yeraltı duygusu uyandırdı bende. Bunun için de Muharrem bu ülkenin yeraltından çıktı. “

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim;

"Sayın generalim ve kadirşinas yalakaları; şunu iyi bilin ki, gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden, hiç hoşlanmam, bu bir. Kibirden, kendini beğenmişlikten, bütün bu dağları ben yarattım havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim, bu iki. Yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim bu üç. Dördüncüsü, gerçeği, içtenliği, samimiyeti çok severim. Ve Dostoyevski'nin dediği gibi: gerçeğin, her şeyin üstünde, zavallı egolarımızın bile üstünde tutulmasını isterim. Arkadaşlığın karşılıklı, açıksözlü ve yalansız olanı için canımı veririm. Evet buna bayılırım. Arkadaşlık, hassaslık ve incelik isteyen bir iştir. Öyle kabalığa, özensizliğe, alaycılığa gelmez. “

 “ akıllı bir adam kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz “

 

“ paramızla yemeğe gelelim dedik, ananıza sövmüşüm gibi triplere girdiniz. “

 

“ arkadaşlar, orospular yüzünden birbirine gücenmemeli “

 

“ zaten ölüsün,hissetmezsen fark etmez ki “

 

“ canın biraz oyun istedi diye bana nasıl sapık muamelesi çekersin “

 

Cem Kurtuluş, 2012