// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

17 Haziran 2026

YOK OLUŞ BOZUKASI : DEATH TO ALL KONSERİ VE KRİTİĞİ (15.06.2026,IF Performance Hall Beşiktaş)


 








Kuşkusuz ki Death Metal tarihi için “ölümsüz” diye bir isimden bahsedeceksek bu Chuck Schuldiner’dan başkası olamaz. Bu söylem biraz abartılı olsa da kuşkusuz death metal tarihi için pek çok kişi öyle düşünüyordur.  Death Metal tarihiyle alakalı Chuck bunu bir röportajında  Venom grubuyla ilgili cevaplasa da bu da kendisi açısından mütevazı olmanın ötesi desek yanılmış olmayız. Chuck Schuldiner’in mirasına sahip çıkmak parolasıyla rotasını belirleyen “Death To All” klas kadrosuyla dün gece IF Beşiktaş sahnesinde karşımıza çıktı. 

Kadrodan basitçe bahsetmek gerekirse;ilk bahsedeceğim isim kuşkusuz Testament ve Dark Angel’da yaptığı hayvani ve insanlık üstü davulda kafamızı balyozu indirmesiyle  bilinen Gene Hoglan olacaktır. Daha sonrasında  Death ve Testament yıllarında bass gitarını tabiri caizse öttüren  Steve DiGiorgio  olacaktır. Altyapısı jazz çıkışlı olan “Symbolic” albümünde yaptığı harikulade işlerle bildiğimiz Bobby Koelble ve bu kadronun yaş ortalamasının altında olan öfkeli vokaliyle nefret saçan  Max Phelps… 

Kadrodan kısaca bahsettikten sonra konserin ortamı, kitlenin kalabalığı ile ilgili mevzulardan bahsetmek yerinde olacaktır. Günler öncesinde biletler alınmış, son dakikalarda biletlerin bitmesiyle birlikte konserin SOLD OUT olduğu açıklanmıştı.

 İnsanlar Chuck Schuldiner’ı anmak için planlarını aylar öncesinde ayarlamış,şehir dışından akın akın gelmişti. Konser alanına ulaştığımızda hıncahınç bir kalabalık bizi karşılıyordu. Konserin saati 21.30 olarak belirlenmiş, konser sırası sokağın sonuna uzanıyordu.  Yaş ortalamasının 35 ve üzeri olduğu bir ortamda herkes birbirini uzaktan ya da yakından bir şekilde sima olarak tanıyordu. Maksimum alkolün artmasıyla birlikte sıraya geçme pozisyonumuzu almıştık.

Death To All’un tişörtünü kapmak içinde standlara hücum ettik. İçerideki ortamın ne kaos vaat ettiğini söylemek klasik bir söylem olacak olsa da kaosun kokusu damarlarımızda yüksek sesle yankılanacağının sinyalini almıştık.  Bekleme moduna geçmişken sahneye ilk çıkan isim Gene Hoglan olmuştu.  Gene Hoglan’ı görünce o karizmatik dahiyane ve hayvanlıkta sınır tanımayan adamın konserde neler yapacağı malumumuzdu.

Konser faslına geçersek; 1990’ların Death Metal ortamındaki patlayan alev toplarından biri olan  Spiritual  Healing’in ilk yarısındaki şarkılarla ortam hızlanmaya başlanmıştı. Ortamın adeta bir öfke patlaması ile kaosun içine girmek en yerinde karar oluyordu bizler için. “Living Monstrosity" ile öfke boyutu başka seviyelere çıkıyordu ve "Defensive Personalities"   durdurak bilmeden devam ediyorduk ve DiGiorgio’nun mikrofonu alıp seyirciyi gazlamasıyla “Altering the Future” ile kaos daha da yükseliyordu. 

Mekanın havasızlığına bile artık  aldırış etmiyorduk. 1500 kişiye yakın insan kendinden geçmekle kalmıyor ve her biri şarkılara eşlik ediyordu. Özellikle konserin orta tarafları herkesin bildiği gibi delişken, enerjisiyle kaosun dibini yaşıyordu. Mevzular böyle sürerken “Zombie Ritual”  “The Philosopher” Spiritual Healing” ile birlikte kendimizden geçmeye devam ediyorduk.

 DiGiorgio’nun önceki Death To All konserlerinde yaptığı gibi yine gaza basmasıyla  ve seyirciyi ateşlemesiyle  seyircinin “Symbolic” diye haykırmasıyla kaldığımız yerden devam ediyorduk.  “Zero Tolerance” , “Empty Words” Crystal Mountain” ikinci yarısında çalınanlardan bazılarıydı. 

 Grubun karşısında bizler yoruldukça grup bitmek bilmeyen enerjisi,adrenaliniyle bizi kaostan  bir dakika uzaklaştırmıyordu. Bir de mekanın havasızlığını göz önüne alırsak,ki mekanın tuvalet bölümüne kadar hıncahınç bir kalabalık vardı. Nefessizlik, ter, ve mekanda klima olmayışı ya da çalıştırılmamış olmaması mekan adına eksi yazacağım bir özelliktir,ki bununla ilgili sanırım orada olan herkes benimle hemfikirdir. 

Asıl bugünün şapka çıkarılacak bölümü ise mekanın ses sistemindeki başarısıdır. IF Beşiktaş Sahnesi, “Death To All” konserinde jilet gibi ses sisteminin hakkının üstesinden  gelmiştir,bunda elbette grubun sesçilerinin katkısı daha fazladır ama bu zamana kadar gittiğimiz konserlerde IF BEŞİKTAŞ sahnesi ses sistemi ile alakalı  ciddi bir sorunla karşılaşmadık. Bu da oraya gelen herkes için alkışlanacak bir harekettir.

 Sonuç olarak;Chuck Schuldiner’in ruhunun yaşatıldığı,gecenin geç saatlerine rağmen grubun kusursuz çalması,seyircinin buna coşkuyla ve kaosla karşılık vermesi sonucunda kusursuz bir geceye tanıklık ettik.

 Cem Kurtuluş, 2026 Haziran 

28 Nisan 2026

"Senin İçin FENER, Senin İçin" DEPLASE SAMİYEN (ARENA) (26.04.2026)









"Senin İçin FENER,Senin için..."

(26.04.2026)

O beklenen gün yeniden gelip çatmıştı. Yıllardır derbilerde olan  bilet kavgası durumu yine kendini göstermişti. Eskiden bu işler Biletix gişesi önlerinde geceden sıra beklemeceler bundan yıllar öncesinde günlerce süren bilet kuyrukları ve sonralarıyla birlikte  geceden ısınmak için yakılan ateşlerle birlikte sabahında polisin sıraya dağıtmasıyla kargaşa ortamına doğru giderdi. Mevzuyu buradan başka yöne çekecek olursak; kim ne dese bir taraf eksik kalacaktı. Bu zamana kadar böyle oldu, bundan sonra da böyle olur. En azından çoğunluğu genç ve orta yaşlıların oluşturduğu tribüncü kitle her şeyi lehine çevirebilir demek en hakkını verilmiş cümle olur sanıyorum. Hakkı vermesi gereken kişiler olduğu kadar, olmayanların olması kadar doğal bir şey yoktu, ki belirli kriter koyup iş adamları aracılığıyla şirketler üzerinden olmadık insanlara bilet gitmesi ve gerek sinema sanatçısı gerek müzisyenler de bundan nasibini almıştı. Bir gün öncesinde uyku durumu bozuk olanlar sabahın köründe kalkmış , Kadıköy'e doğru yolunu almıştı.

En keskin cümleyi söylemek yerinde olacaktır. Kimisi cezayı ve bedeli ödemek için ordadır, kimisi ses telini bırakmadan kendi reklamını yapmak için. Farkı iyi ayırt etmek gerekir.

Bunu kısa kesecek olursak ;  bir gün öncesinde uykusuzluk oldukça arşa çıkmıştı ve öyle ki sabahın erken saatlerinde kalkmış olanlar fazlasıyla vardı.  Kulübün deplasman bileti olanlara da forma jestini de takdirlik olduğunu söylemek gerekir. Öğlen 12’i gösterdiğinde şehir dışı,şehir içi her yerden akın akın gelinmişti; formalar erkenden alınmış, her zamanki gibi olan yere geçip nevaleler alınıp yavaştan maç havasını almaya çalışırken güneş bir yandan sıkıntı yaratıyordu. Alkolün dozarjı arttıkça, öfke ve adrenalin de aynı seviyede ilerliyordu.  Saatler 16.00’ı gösterdiğinde otobüslere doğru yol almaya başlamıştık, bu defa İETT otobüsleriyle değil özel araç kiralama şirketleriyle anlaşılmıştı ona göre otobüs düzeneği sağlanmıştı.  Genel bir kitleye vurduğumuzda iyi tribün olacağının sinyali yavaştan alınıyordu, bütün tribünü hiçbir yerde memnun etmek mümkün gözükmese de en azından gelen kitle bu işlerin hakkının verileceği yönünde sinyali vermişti.  

Yol boyu hafiften tezahüratlara devam ettikten sonra stada ulaşmış olduk. Her seneki işkenceler bu senede bilet sırasında yine kendini belli etmişti. Eski senelere göre daraltılmıştı girişler, daha sonrasında ezilme tehlikesinden ittirmecelerle derken kendimizi atmış bulunduk. Yüksek seviyede bir Polis teşkilatı karşımızdaydı. Kadıköy’e binildiğinde ayrı aranılır, stada gidildiğinde ilk giriş bölgesinden itibaren ayakkabılar çıkartılır, hatta bununla birlikte çorapları çıkartılıp olanların olması artık şaşırtmıyordu;ama bunun sadece Fenerbahçe Stadında oldukları söyleyenler olunca gülünç oluyordu. Sadece bu değildi, bu ayakkabı çıkarma,çorap fasıllarından sonra diğer bölgede de çevik kuvvet memurları ayrı arıyordu. Anlaşılan o ki İstanbul’un bütün çevik kuvvet ekipleri bu maça sevkedilmişti. Bu gayet çok açıktı, ki her taraftara yaklaşık 2 polis düştüğünü söylesek yanlış olmazdı. Tribün içeride girer girmez, bestelerle kendini belli ediyordu. Maçtan çok söz etmeye gerek kalmasa da; maçın başlarında kaçan penaltı ile birlikte tribünün geriye düştüğü bir gerçektir. Artık tribünde; eğer iyi bir oyunun yoksa, üstelik bir de penaltı kaçırıyorsan tribünün geriye düşmesi kadar doğal bir şey yoktur. Daha sonrasında hakemin kararlarına geçmemek adına; tribün adına ikinci yarıdaki performansı değerlendirirsem; tribün ivmeyi arttırmıştı ama kırmızı kartla tepe taklak olan takıma diyecek bir şey yoktu.

Umutlar tükenmiş, öfke ve kin artmıştı. Fenerbahçe Tribünü hep yaptığını; korkusuzca yeniden yaparak gereğini yerine getirdi. Onca cezaların olduğu ülkede cezalara yürüyen tribün çocuklarını unuttular. Risk almak,bedel ödemek, yasalara aldırmamak, tribün maneviyatını korumak, tribün kültürü ve değerlerine sahip çıkmak Fenerbahçe Tribünlerinde hiçbir zaman değişmedi, hiçbir zaman değişmeyecek.

Bugün başkaları olur, yarın bir başkaları, ve yarın bir başkaları. Ama meşale dumanların içinde kaybolan tribün çocukları var olacak.

 

Bir eski bestede haykırıldığı gibi

“Yenilsen de bazı bazı

Taraftarın buna razı sen şampiyon olmasan da biz çekeriz bu cefayı

Senin için FENER, senin için…”

 

Cem Kurtuluş, 26.04.2026, Samiyen Deplasmanı. 

07 Mart 2026

-GEÇMİŞİN RUHU: HELLSODOMY’E VEDA ( BESTIAL STRIKE,HELLSODOMY, KARGA BAR, 06.03.2026)







-GEÇMİŞİN RUHU: HELLSODOMY’E VEDA ( BESTIAL STRIKE,HELLSODOMY, KARGA BAR, 06.03.2026)

 

20'li yaşların başları... Heyecanın,asiliğin,saçlarda kokan birayla hoşnutuz.Taksim'de ilk ve tek thrash metal bar olan old school rock bar  açılmış,her cumartesi yek gidip dağıtıyorsun kendini.Sonrasında sabaha kadar otobüsü bekliyorsun ve saçlar,eller, ruhunda bira kabarıyor.Buradan meseleyi başka yöne cevirirsek olursam; direkt Kadıköy'e ışınlanıyoruz.Leşliğin aktığı,kırmızı tuborg'un eksilmediği,ve devamlı ortamdaki herkesin uğrak noktası milli piyango önünde takilmaca ve işgal evinin oralar kıyak zamanlardı. Buradan yola çıkarsam: Hellsodomy ile kişisel hikayem tam olarak böyle başlamıştı. Ve  tam da o senelerde Nekro Yunus(Kasil)’i tanımış  oldum ve aynı senelerde de Motörhead’i izlemek bu tayfayla olmuştu, ama konuyu  çok bulandırmanın alemi yok,konumuza dönelim. 

Hellsodomy’nin sahneleri bırakıyor olması bizden bir parça kopardı. Son zamanlar Thrashfire grubundan özleştirdiğimiz Burak, Radical Noise'dan Kerem Onan'ın ayrılması da biz de aynı etkiyi bırakmıştı. Bir yerde aidiyete, ruha dair bir şey varsa biz de bunların peşinden koşmayı kendimize borç edinmiştik. Hellsodomy’e veda gecesi olacağından konserin “Sold Out” olması kaçınılmazdı, biletleri öncesinden Karga Bar’dan alarak yerimizi garantilemiştik, ki ve kısa bir süre sonra da hem HAMMER Müzik’te biletlerin bittiği hem de gruplar tarafından Sold Out olacağı açıklanmıştı.  Cuma günü iş çıkışı  en boktan durumlardan biri olsa da bu konserde yer almak Hellsodomy’e borcumuzdu ve öyle de oldu. Mekana yaklaştığımızda Hellsodomy’nin bu hikayeye başlamasında KARGA’da olanlar nasıl geçmişte orda oldularsa kapı önü demlenmecesinde o tanıdık isimler vardı.

Hellsodomy kadar bizler için ayrı bir parantez konusu olan gruplardan biri şüphesiz Bestial Strike idi. Bilmeyenler için grubun tarihçesi OLD School Rock Bar’da Impact’in kafa isimlerinden oluşuyordu. Impact o zamanlar Yıldırım ve Özgür tarafından kurulmuş,sonrasında Erdem’le birlikte yola devam etmiş,ama sonrasında dağılma aşamasına gelmişti. Sonra yıllar sonra bizler gibi o dönem Violence, Coroner coverlarıyla geçtiğimiz zamanlarda Ali Tuğşad  da bizden biriydi ve bir adım atarak jilet gibi gitarların hakim olduğu tam anlamıyla saldırganlığın devam edeceği Bay Area Thrash Metal’in ruhunu yaşatmak için yola koyuldu.  Kitleleri az olsa da yaptıkları müzik kitlelerinden büyük olacağı gerçeğini değiştirmiyor. Bu sadece Bestial Strike’ı övmek için söylenen kelimelerden ibaret değil. Günümüzde daha çok cover çalmaktan ibaret grupların adam sayıldığı bir çağda kendi bestelerini üretenler çoğunlukla geride bırakılıyor. 

“Vulture Attack” EP’leriyle de  saldırganlık taviz vermeyeceğini de gösterdi Bestial Strike. Konser mevzusuna gelecek olursak; mekana çıktığımızda kalabalık hafiften çoğalmıştı, Hellsodomy olsa da bütün odak noktası, bizler ön sırada yerimizi Bestial Strike için almıştık. Ve bizler için mevzu şu ki; kaosun sürekliliği, yerinde duramayan thrash kafaların ortamı kaosa çevirmesiydi, bunun sayısı az bile olsa eskiden IMPACT grubunu izlediğimizdeki gerçeklik yıllar sonra Bestial Strike ile devam ediyordu. Konser başlamadan önce setlist’e baktığımızda  Dark Angel coverı de bizi mest eden ayrı bir olaydır,ki Bestial Strike’da olanların kendileriyle ruhsal olarak bağı yüksek olduğundan tam nokta atış olmuştu. Bütün mevzuları aktarmadan grupta  Persecutory grubundan davula  Eren alınmıştı,ki konserde de müthiş saldırganlığıyla klas iş çıkardığını söylemek kendi adıma doğru olur.  

Headbangin kesilmediği, yedi şarkıyla nasıl terör estirebileceğinin kanıtıını Bestial Strike fazlasıyla gösteriyordu,ki pestilin çıkma vaziyetini fazlasıyla getirmişti, ve bununla birlikte “Stay Underground” dediğimiz olayın hakkını da kendi açımızdan vermiş bulunduk bu sayede de tişört koleksiyonumuzu da Bestial Strike ile genişletmiş olduk. Bestial Strike’ın final şarkısı Black Hole olsa da Dark Angel’dan Merciless Death gecenin en delik deşik,bizi sürprizle karşılayan bir o kadar terör yaratmamızı sağlayan iş oldu.  Erdem’in mikrofonu ortamdan seyirciye vermesinden kudurtucu mod artmıştı. Bestial Strike sahneden inmeden önce Erdem,  Hellsodomy ile olan geçmişlerine dair ve bu sahnede Hellsodomy ile çalmaktan bahsetti, tabii bunun veda konserine denk gelmesine de üzüldüğünü belirtti. Herkes bilir ki aynı ruhu paylaşanlar bu durumlar karşısında üzülmesi kaçınılmazdır.Böyle ortamlarda 90’lar ruhundaki headbang yaparken birayı arkadaşınla paylaşmaya eşittir.

 Bestial Strike’dan pestilimiz çıkmış şekilde hava almaya çıkalım derken; her yerimiz “kan,ter,boyun ağrısı” sözüne dönüşmüştü adeta, derken Hellsodomy’de azgın bir kalabalık tam da olması gerektiği  gibi yerindeydi. Bütün hikayenin Karga’da başladığı düşünülürse, Karga’da biteceğine dair şüphe yoktu. Bu açıdan Karga ekibinin old school ruha desteklerine minnettar olduğumuzu söylemek gerekir. Hellsodomy sahneye çıktığında biraz arkalarda kalsak da Bestial Strike de öyle pestilimiz çıkmıştı ki Hellsodomy’de orta bölümlerde kendimize yer bulduk. Ortamın azgın kalabalığında sakat kalma ihtimalimiz yüksek ihtimaldi. 

Tekmelerin havada uçuştuğu, üstüne stage dive’ın sert hali eklenince kendimizi yerde bulmamız ve böyle durumlarda birbirlerine yardım eden ruhların orda olması da bu ruhun gereğidir.  Hellsodomy sahneye çıktığında insanların ne kadar bu müziğe aç oldukları anlaşılmıştır ve adrese gitmiştir mesaj.  Durdurak bilmeyen, ve death/thrash soundunun kaos adına büyük terör yaratan ismiydi benim için Hellsodomy. 

“Sodomy  Is Nıgh” ı yayımladıklarında yıl 2015 idi, bizler gençlik çağımızda sert biralar içip kendimizden geçip “bu ne dev sound lan” diye iç geçiriyorduk ve konserde de başlangıç şarkısı “Satanic Bloodlust” olmuştu, “Bring Them Chaos” ile Karga cehenneminde kaos yükseliyor, ve vücudumuzda ağrılar artıyor, bundan zevk almayı iyi biliyorduk ve o esnada hırpalanmanın verdiği keyifin açıklaması daha iyi açıklanamaz durumdaydı.  

Çoğu Hellsodomy konserinde “Total Disgust” bir marş niteliği manasındadır, kaosun yükselmesine de en hunharca şekilde eşlik eder ve seyircinin gaz seviyesi de böylelikle artmış olur. Bu konserde ise başlangıçta yer alıyordu, böylelikle kaos seviyemiz olabilecek en yüksek seviyeye doğru adım atıyordu. Sodomy Is Nıgh ile başlayan cehennem kükremesi, daha sonrasında yerini 2019’da Morbid Cult gibi klas işe bırakmıştı. Kafa kırıcılıkta saldırganlıkta taviz vermeden nefret tohumlarını ekiyordu Morbid Cult ile Hellsodomy. Konserde de Nekro Kasil’in seyirciyi gaza getirmesiyle kaosa doğru bizi sürüklemesi “Endless Demise “ile devam ediyordu, bunun devamı “Pestilence of  Black Blood” ile azgın şekilde sürüyordu. “Chaostorm” albümüne geri dönüş yaptığımızda canlı bomba habercileri "Drop Dead Ritual, Antiscene 666” da öfke tufanı artmış seviyedeydi. Karga’nın kapalı hava sahası bir yana ne kadar terlemiş vaziyette olursak olalım, herkes bu durumdan memnundu ve aksine konserin bitmesini istemeyecek seviyedeydi.

Yıllarca Kadıköy’ün sokaklarında kırmızı tuborg içerek, Milli Piyango önünde ve İşgal Evi zamanında yaşattığı ve kaosu bize derinden hissettiren Hellsodomy’e dev teşekkürler. İçimizde burukluk,hüzün,bir parça kopsa da bu müziğe ortak olmak her şeye değer bizler için. 

Bu veda hiç olmadı, ama belki bir gün daha delici soundla başka bir iş ile karşımızda olurlar

 STAY UNDERGROUND!

Cem Kurtuluş,  Mart 2026, KARGA

22 Kasım 2025

Violator - Chemical Assault (2006)


 











Herkes eskiye biz deliye diye bir terim vardır, bu her ne kadar vıcıklaşmış bir söz olsa da; daima atak, daima saldırganlık peşinden koşan thrash metal’in genç jenerasyonu için söylenebilir. Durdurak bilmeyen ataklarıyla birlikte old school ruhu yaşatmak için atağa geçenlere ithaf ediyorum bunu. Mevzuya bodoslama girersek; Violator,2006 yılında “Chemical Assault” adında tahrip gücü yüksek, daima saldırganlık vaat eden  bir  albüm yayınladı ,albüm  tabiri caizse etrafa dehşet saçıyordu. Dinlediğinizde 80’lere döndüğünüzü hissedeceğinizi söylemek kaçınılmaz olsa da bunda 80’lerin o  old school kaydını aramamanız tavsiye edilir ve bu konuyla birlikte mevzuya bodoslama girmek yerinde olacaktır. 

Brezilya’nın asi çocukları hız konusunda sınır tanımayarak kafa kopartacaklarının sinyalini başından itibaren veriyor. Daima hızlı gitarlar, devamlı atak dolu davullar, saldırgan vokallerle bunu gösteriyorlar.  2000’li yılların o “Retro Thrash” dedikleri olayın içine  onlar  bomba gibi düşmüştü, pek çok kritikte adlarını gayet sıkı şekilde duyduk.  “Chemical Assault” albümü Efsane/ Tanrı gibi sıfatlara sahip çoğu grubun son dönemlerdeki çalışmalarını sollayacak derecede güçlülüğe, hızlılığa ve politik liriklere sahip olduğunu söylemek yerinde olur. Bunlar klasik kritik tabirleri olacak olsa da bile balyoz gibi bir sound var karşımızda!

 Yeni dönem işlerde fazla girecek  olmasam da Bonded By Blood,Lich King ‘den sonra favori gruplarımdan biri de Violator olmuştu. Müzikleri biraz Alman Thrash’i,biraz Amerikan Thrash’i vokaller agresif ,gitarlar hızlı,hardcore etkilerini de görmek mümkün. Grup kuruluş amaçlarını bir röportajda  “Thrash çalmak ve eğlenmekten başka amacımız yoktu” diye açıklıyor.  Kafalarında yarattıkları old school ruhunun üstüne de eklemeler yapıyor. Başlangıçta nasıl Slayer ilk zamanlarına bodrum katında şeytanilik dağıtmak için çıkmışsa, Violator da Brezilya’daki o kaos, gaddar ortamından beslenen ruhunu bizlere akıtmayı amaçlıyor. 

Albüme bodoslama giren; sakat kalmak için bütün şartları hazırlayan “Atomic  Nightmare”   bütün nefretini, nükleer savaşlara karşı kusuyor. Agresiflik,saldırganlık, hız ve adrenalin kesilmiyor, davullarla birlikte yüksek şekilde dişler sıkılı şekilde kaos ortamında kan akıyor. Zehirli Atıklar, doğanın yok oluşu ve insan ırkının yaptıklarıyla alakalı sözünü söylüyor Violator. “UxFxTx (United for Thrash)”  ile özgürlüğün sadece sahnede stage dive yapmaktan geçmeye inanan kitleye haykırıyor Violator. Konserlerde bu şarkıyı çaldıklarında  ortalık yıkılıyor aynı 80’lerde Exodus’un yaptığı gibi, Exodus  80’lerde kan ve vahşet görmek istiyordu bunlarda kavga ve kaos görmek istiyor. Liriklerde de “Bonded By Blood” diye Exodus’a atıf içeriyor.

 

  “Destined To Die”   sefaletin kol gezdiği sokaklarda faşistlerin kan döktüğünü haykıran liriklerle anlatıyor. Brezilya’da kesin olan bir şey varsa sokakların geçmişten bugüne kadar sıkıntılı, politikanın tabiri caizse bok götürdüğü gerçeğiydi ve zamanında bunun aynısını Sepultura’da yapmıştı. Sokaktan gelen sokağa anlatır sözü de bir noktada geçerli olur. Lirikleri sokaklarda yaşayan ve adeta çöp gibi muamele gören insanlar ve bu evi olmayan insanları öldürerek sokakları temizlemeyi hedefleyen devlet hakkında. Brezilya, zamanında faşist bir anlayışla yönetiliyordu, faşist polisler tarafından insanlar katlediyordu,bu şarkıda o düzene isyan niteliğinde.

 “Addicted to Mosh”   tam olarak thrash metal  ruhunun saldırganlıkla birleştiği,bir an durmadığı ve saldırganlığın durmadığı her türlü sakatlığın ortaya çıkabileceği bir nevi kafa kopartan işlerin başlangıcı. “Kalabalığa karış ve çarp” ve “pit alanında yerini al” uyarısını verir, sakat kalıp kalmamak şanslıysan olur misali rotasını çiziyor. “Bizim yolumuz yeraltı, kimse bunun trend/moda olduğunu söylemesin” nakaratlarıyla sözünü de söylüyor.

 “Brainwash Possession”  lirikleriyle - Tanrı'nın adaletsizliği,zengin-fakir arasındaki uçurum,yönetimdeki eşitsizlikler ve bunların ört-bas edilme çalışmaları,halkı ayakta uyutmasını merkeze taşıyor. Yöntem belli;yine saldırganlık olduğu yerden devam şekilde. “Ordered to Thrash”  tam manasıyla thrash bombalarının üstümüze yağdığı, durdurak bilmeyen riffleriyle delik deşik yer açan, davullarıyla beynimizde ayrı lağıma bizi yollayan, tehlikelere ve sakatlıklara yol açacak derecede tahribatlı tam anlamıyla thrashy-terror temasına kafa tutuyor. Headbang kaosunun kesilmediği,saldırganlık hissininin devam ettiği anlarda “THRASH” diye sesler yükselir.

 3.32 sn uzunluğundaki “Toxic Death”  kimyasal silahlara,toplu ölümlere,gelişmiş ülkelerin 3. Dünya ülkelerine boşalttıkları ve zehir saçan toksik atıklara ve bunların yarattığı tehlikeye dikkat çekmek isteyen nakaratlarıyla göz önünde. Sözler adeta bir felaket senaryosu gibi. Davullar hiç durmuyor, vokaller ise öfkeli bir şekilde nefretini kusuyor. “Lethal Injection” albümün sonlarına  doğru gelirken en toplumsal parça ile karşı karşıyayız belki de. Adaletsizlik,rüşvet,farklılıklara olan önyargılar,baskıcı rejim ve sistemin çarpıklığı gibi konulara kafasını uzatıyor.

 Ve albümün son ve en uzun parçası “After Nuclear Devastation” 5:02 sn uzunluğundaki parça isminden de anlaşılacağı gibi nükleer  savaşı,nükleer bir füze tarafından yok edilen bir şehri ve sonrasında yaşanabilecek olası bir kaosu konu alıyor. Keskin hızlı riffler, çeşitli zil oyunları ve aksak ritmli davullar hızın doruklarındaki gitar solosu ve kirli/çığlık vokal bu parçada hat safhaya ulaşıyor.

2000’lerin ortalarını düşünürsek; 2000’lerde konuşulan konu thrash metal’in bittiği,yok olduğu  yönündeydi, ve bu geyik hep sürdü. 2000’lerde ise pek çok genç thrash metal grubu çıkarak ortalığın boş olmadığını herkese kanıtladı. Pek çok grup cehennem gibi üstlerine çöktüler ve pek çok gruptan daha fazlasıyla ruhlu bir iş çıkardılar. Chemical Assault’u çıkarırken Violator bir röportajında şöyle diyordu;

“Sanat, şarkılar, prodüksiyon. Günlük hayatımızın (iş, aile, okul) sıradanlığının ötesinde yaşamak için DIY ve underground'a gerçekten inanıyoruz ve Violator benim için budur, Chemical Assault'un anlamı budur.”

 Cem Kurtuluş, 2009

 Not: Bu yazı “Rock Vault” adına kaleme alınmış olsa da, yazının üstünde düzeltmeler yapılşmıştır. Yazının tarihinden bir süre sonra Rock Vault sitesinden güncellemeler nedeniyle kaldırılmıştır. (Okuyanın bilgisine)

17 Ağustos 2025

"Ölümü Bile Göze Aldık..." Deplase Göztepe (16.08.2025)


 








“Ölümü bile göze aldık” Deplase Göztepe (16.08.2025

 

 

“Dostlar azalmış, tutkular yasaklanmış; ortalık boştu” diyordu François Nourissier  “Köpeğime Mektup” adlı metninde. Bu Ahmet Erhan’ın “Köpek Yılları “ kitabının arka kapak kısmında derin bir vurguyu işaret ediyordu. Bu bir nevi hayattan elini eteğini çekme gibi olarak yorumlanabilir ya da insanın kendi derin yorgunluğuna da çıkabilirdi. Tam olarak böyleydi, ve “yaşımın ilerlediğini merceğimin gevşediğini gördükleri için yoldan çıkacağımı sanan kalpazanların alnını karışlarım” diyordu İsmet Özel “Savaş Bitti” şiirinde. Bunların her biri her ne kadar bir hüznün temsilcisi olsa da belli yaştan sonra umutsuzlukla sınananların öyküsü ve bir nevi kendi kavgasında kendine yenilmiş, kendiyle savaşmış bir neslin hikayesiydi. “Ruhun Tutkuları “ adlı kitabında da Descartes bu mevzuda pek çok sözünü esirgememiştir,direkt mevzuya edebiyat ağırlıklı girilse de bu diğer anlamda hayata karşı bir yitirilmişlik kavgasına denk geliyordu.

 İşte böyle bir günde işşiz,parasız,pulsuz ve yıllara dayanan hayatsızlığı olan insanların tutkusu bir Göztepe Deplasmanı için kesişmişti. Bununla ilgili birçok laf salatası tabiri yerinde üretilebilir ya da başka şeyler; öncesine kadar olmayan düşmanlık bir anda  yapılanlarla birlikte gün yüzüne çıkmış oldu. Bununla ilgili çok da delip deşmenin alemi de yok açıkçası.  İzmir Emniyetinin 1 hafta öncesine kadar deplasman tribünü kapasitesini indirme çabaları, daha sonrasında   YALI grubunun bir tribüncüye yakışmayan hareketleri yapmasıyla iş artık rayından çıkmıştı, ama son anda kararın değişmesiyle deplasman tribünü biletleri, bireysel değil daha çok tabiri yerindeyse tribün kovalayan grupların himayesine alınmıştı. Kendi kişisel kanaatimi de yazıya dökersem; ne olursa olsun bir tribüncü hiçbir zaman yönetimin tarafını tutmamalı, tribüncü kesimden yana olmalıdır, gün geldiğinde geride kalacak olan tribüncülerdir. Bu faslı geçersek… Böylelikle bütün biletler tribün gruplarına verilmiş olup hazırlıklar yapılmıştı.

 Sıcak bir Cumartesi’nin erken saatlerinde nevaleler alınmış, gerekenler hazırlanmış, otobüs beklenmeye başlanmıştı. Sıcağın bizleri yakmasıyla birlikte damarlarımıza akıttığımız alkolle, dumanlı otobüs sahasındaki söylenen bestelerle makaralar hayatsızlığın köşesinde olanlar için tek gerçek şeydi. İzmir’e yakın noktasına ulaştığımızda arama kontrolleri başlamış bulunuldu, klasik olarak deplasmanların olmazsa olmazı; emanetler zula şekli minvalinde arama-tarama faslı bitmeye yakınken yönetim üzerinden taraftarın az eziyet manası çekmesine karşın köfte-ayran merasimi bittikten sonra yola doğru koyulmaya başlamıştık. 

Bizler yola koyulurken pek çok yer pusu atmaya müsaitti.  Stadın yakını,çevresi her yerde güvenlik oldukça vardı. 1 haftadır internet ortamında klavyesini hızlı kullanan Göztepeliler bunu başarmıştı, zaten bir şey yaşanacaksa yaşanacaktır,bu kadar yazma çizme peşlerinde olması bu kadar güvenliğe zemin hazırlamıştı.

 Konum gereği mahallelerinin içinde olan statta, bu kadar güvenlik olsa da böylesi bir konumda bu kadar yazma çizme işlerine düşmüş Göztepeliler için kendilerine handikaptır. Stada ulaştığımızda tribünün yarısı girmiş,diğer yarısı da girme üzerindeydi. İçeri girmiştik, atışmalar başlamıştı. Fenerbahçe Tribünü olabildiği gibi “nasıl geleceksiniz” diyenlere karşın yanıtını tribünde fazlasıyla veriyordu,  haftalardır yazan Göztepe Tribünü o kadar beste çeşitliliğine sahip olmasıyla bilinen tribün olmasına rağmen pek de varlık gösteremiyordu. 

İç sahada daha da tribün olarak iyi düşündüğüm Göztepe Tribünü, başarının gelmesiyle belli ki endüstriyel tribün kültürüne yenilmiş oldu ve kulübün haklarını yabancılara satanlar önce kendi kimliklerini kontrol etmeliler. Tribün ne istediğini bilerek Göztepe’ye gelmişti, ikinci yarıyla birlikte tribünün olmazsa olmazı deplasmandaki meşale dumanıyla birlikte tribün agresifliğini daha da arttırarak adrenalin patlamasına karşı yol alıyordu.

 Mevzuyu özetlemek gerekirse; Fenerbahçe Tribününün gidemeyecek hiçbir yer yoktur, yeter ki koşullar hazır olsun.

Fenerbahçe Tribünü; savaşa hazır olmasıyla bilinir her zaman! 

 Cem Kurtuluş, Ağustos 2025, Göztepe Deplasmanı

14 Temmuz 2025

"ABIGAIL" : KING DIAMOND KONSER VE KRİTİĞİ (13.07.2025)


 








Bazı büyülü anlar vardır, bunu sözlere dökebilmek ise en zor iştir. 24 yıl önce İstanbul’a gelen  Kim Bendix Petersen/King Diamond   tekrardan İstanbul’daydı, bunun heyecanıyla konserde bilet bitmesin diye avantajlı dönem biletleri çıkar çıkmaz bir savaşın ortasında bulduk kendimizi. Günler günleri, aylar ayları kovaladı ve beklenen gün gelmişti. Mekana girmeden önce klasik konser önü demlenmeceleri derken saatler 21.00’u gösteriyordu ve King BABA için sıralar oluşmaya başlamıştı. Şov için cadı avı başlamasına az kalmıştı, KING BABA bize eski cadı kazan hikayelerini anlatacaktı.

 

 Muhteşem bir görsel şovun eşliğinde “Arrival” ile girildiğinde bütün hikayenin o büyüleyici an’ı başlayacaktı. “A Mansion  in Darkness” ile tempo artıyor, o büyüleyici anlara King’in yıllara meydan okuyan sesinin dokunaklılığıyla arşa doğru yolunu yapıyordu. 1986 plaka  “Fatal Portrait” albümünün kafa başlarından “Halloween” ile gösteri devam edecekti. Bir müzisyenin ses rengini yıllar boyu koruması ancak işine duyduğu saygıyla açıklanabilir, bunu da Kim Bendix Petersen, namı diğer King Diamond  adeta bunun canlı örneği oluyor.

 

”Spider Lilly” ile sesini koruyan birinin devleştiğine sahnede çıplak gözlerle izlemiş oluyoruz, bunun diğer bir adı bizler için “mest olmak” oluyor. Sahnede hikayenin gerçekliğini teatral açıyla izliyoruz.  Tempo arttıkça delilik gösterisi devam etmiş bulunuyor.  1989 yılının önemli şahaseri “Conspiracy”  albümünün dinamitlerinden “Sleepless Nights" baş döndürücülüğü ve şölen vari şekilde çalınmasıyla herkeste ayrı bir etki yaratmıştı. Bütün şarkıları tek tek yazmak yerine gecenin ihtişamı üzerine konuşmak tek meselemiz olsa da, bir King Diamond harikası “Masquerade of Madness” üzerine de sözümüzü söylemek gerekir.

 

Kim Bendix Petersen her ne kadar  kafa isim olsa da bir o kadar yıllarca köşede yaptıklarıyla adeta bir sihirbaz gibi büyüleyici notalarıyla olan  bir Andy  LaRocque gerçeği var. 1986’dan 2000’lere kadar yarattığı notaların kusursuzluğu üzerine pek fazla söz söylemek gerekir, ki konserde de canlılığıyla, dinamitliğiyle seyirciyi coşturan konumda oldu. “Eye Of the Witch”  ile o büyüleyici şovun eşşiz anlarından biriydi ve bununla devam eden “Burn” ateşleyici oldu. 

 

70 yaşına rağmen bitmek bilmeyen enerjisiyle sesinin büyüleyici etkisiyle kusursuz bir gecenin içinden geçiriyordu bize Kim Bendix Petersen. Sahnede yarattıklarını bu zamanlarda yaratanlar azalmışken böylesine kusursuzluğun tek açıklaması “olağanüstü” cümlesinde saklı olur demekten kendimi alamıyorum. Ve gecenin sonuna yaklaşırken, 20’li yaşların başında dinlediğim “Abigail” albümüne ismini veren”Abigail” şarkısına tanıklık etmek büyülü ve esrarengiz anlardan biriydi. Kelimelerin ihtişamı mı yoksa tiyatro izler gibi yarattığı atmosferdeki o kusursuz şov mu deseler; hepsi bir arada demek durumunda kalan yüzlerce kişi çıkabilir.  

 Gecenin diğer başarılı ve önemli konusu; ses sisteminin muazzamlığı idi. En azından pek çok yerde ses konusunda problemler çıkmasına rağmen Zorlu’da izlediğim Overkill konseri ve bu konser ses sistemi açısından problemli değildi.Bir dinleyicinin istediği şey; sesin kusursuz şekilde aktarılmasıdır ve King Diamond gibi Okült ve devasa, milyonlara kitleye  hitap ediliyorsa bu daha da önem arz ediyor ve o açıdan Zorlu’nun ses sistemi için ayrı kutlamak gerekir, ki AVM içinde her ne kadar konserlere karşı olan biri olsam da böylesine büyüleyici anlara tanıklık etmek her zaman olacak bir iş değildir.

 

Sahnedeki görsel şov, ışık, dekor, ses sisteminin muazzamlığı ve eksi bir durum yazılacaksa o da güvenliklerin yaka paça birkaç kişiyi konser anında götürmeleri idi,ki oraya da pek vakıf değildim. Konserin kusursuzluğuna böyle şeyler gölge düşüremezdi ve öyle de oldu.

 Sahnesinde devleşen bir Kim Bendix Petersen izlemek hiç bu kadar kusursuz oldu mu bilmiyorum, ama bu dokunaklı ve büyülü gece hafızalarımızın bir köşeşinde kalacak, gerçeklikse gerçeklik!

 Cem Kurtuluş, 2025 Temmuz


28 Haziran 2025

Herkese Eşit Miktarda Kan: Sodom - The Arsonist (2025)


 










“Herkese Eşit Miktarda Kan” Sodom – The Arconist

Bazı grupların hikayesi gaddarca sürer, ve bazı gruplar olabildiğince yazmaktan geri durmazlar. Mevzu “Thrash Metal” ise Sodom 40 yılı devirmesiyle birlikte saldırganlığından ödün vermeyen, savaşlara karşı lirikleriyle ve politikacılara yermesiyle herkes tarafından bildiği gruptur, bu kimse için şaşırtıcı bir yorum olmaz zira Tom Angelripper, başından beri söyledikleri hiç değişmedi kendi değişmediği gibi. Kızgın, öfkesi daima yükselmiş, gaddarlığı da demirden kızgın hale gelmiştir. 

“The Arsonist”  de Sodom’un son dinamiklerinden biri oluyor, “Arsonist” söz anlamında “kundakçı” anlamına çıkıyor.  Albüme geçecek olursak; albüm, girişini hüzünlü, bir o kadar epik bir giriş introsuyla yapıyor, bu Sodom nazarında pek nadir görülen ya da görülmeyecek nadir durumlardan biri olduğunu söylemek yanlış olmaz.  Hemen ardından “Battle  of Harvest Moon” ile atağa kalkarak kaosun içine davet ederek savaş vari sözlerle haykırıyor. Başlangıçta makineli tüfeklerin her yere yayıldığını,istila edilen yerlerden girip daha sonrasında “Bir strateji bulamadık, kaçmak için hiçbir seçenek yok”  sözünü  söyleyip daha sonrasında “ölen kalbi sarsacak hiçbir şey yok ” sözüyle noktayı koyuyor.  Kaynaklara göre şarkıda geçen hikaye; Quế Sơn Vadisi'nde gerçekleşen bir askeri operasyonu anlatıyor.

“Trigger Discipline”  Slayer etkisinin derinlere kadar hissedildiği, Tom’un kızgınlığının üst seviyede olduğu araya sıkıştırılmış sololarla da temponun azalmadığı bizzat saldırganlığın gövdesinde ders verircesine haykırıyor.  Kontrolünü kaybeden rastgele insanları öldürmekten keyif alan keskin nişancıyı merkeze yerleştiriyor Tom Angelripper. Keskin nişancı kendini atlatırken  “Tetik disiplini yok ben de “ diye anlatıyor bulunduğu ruh halini.  Ölümün soğuk parçalarını “The Spirits  That I Called” da hissetmeniz kaçınılmaz oluyor, burada da Blackfire ve Yorck Segatz’ın müthiş gitar çıkardığı rifflerde bunlara kanıt niteliği taşıyor.

“Witchhunter” 2008’de ölen davulcuları Chris Witchhunter’a adanan bir şarkı olma özelliğini taşıyor, “hüzünle dolu neşeli bir figür “ cümlesiyle anlatıyor Witchhunter’ı şarkı. “Scavenger” albümün gidişatı itibariyle Groove yönü olanlardan olarak yolunu belirliyor, içindeki karanlığıyla da yolunu çiziyor. “Gun Without Groom”  kaosa davet eden, Toni Merkel’in ataklarıyla saldırganlıktan ödün vermeyen, Tom’un hızlı ve bir o kadar  terör yarattığı durdurak bilmeyen temponun yükseldiği, liriklerindeki acısız bir ölüm isteğine karşılık “insanın yenilgiye uğradığı yerde  savaş şiddetleniyor” diyor.

“Taphephobia” Sodom’un yıllardır tematik olarak ölüm renginin sonuna kadar bizi derin çukura yolladığı hissiyatını veriyor. Bombaların acımasız yağdığı, et parçaların etrafa dağıldığı yerde herkese eşit miktarda kan parçası damlıyor ve bunun özetini Sodom; “ Tanrı'nın yarattığı en kötü şey, anormalliklerin yeniden doğuşu/ Kan sonsuza dek yağdığında rüyalarıma tek başıma giriyorum” nakaratıyla yapıyor. “Sane Insanity” Thrash Metal tahribatının saldırganlıkla birleştiği noktada albümün dinamitlerinden.  Ateşkesin reddedildiği yerde, kan damlaları gökyüzüne doğru yol alırken şarkının ruhu kaosla birleştirir bizi. 

“A.W.T.F”  2023’te ölen, “This Means War” albümünün yaratıcılarından orijinal Tank vokali  Algy Ward’a adanmıştır.  Motörhead ruhunun  da ağır şekilde hissedildiği şarkılardan biri oluyor. “Twilight Void” başlangıcıyla birlikte Slayer’dan Jeff Hanneman’ın  rifflerini anımsatıyor. “Püskürtüldüm ve ihanete uğradım/ Vietnam'da öldürüldüm” diye haykırıyor Tom Angelripper burada. Bu boşluk perdesinde geriye kalan unutulamayan ve hafızada kalanlar oluyor. Savaşın geride bıraktıklarıyla alakalı sözünü yaşayanların iç sesinden öfkeli şekilde anlatıyor Tom Angelripper. En azından alınan hissiyat bu yönde oluyor. 

Albümün finaline doğru “Obliteration OF The Aeons ve onunla birlikte gelen “Return to God In Parts “ da albümün gidişatının ilk başından ortalardan sonra değişime uğrayan şarkılardan oluyor. Buralarda Doom soundun ağırlığını hissetmek de kaçınılmaz oluyor. Bunu müziklerine yedirmenin de başarısı da ayrı klaslık barındırıyor.

Old School ruhlu gruplarda en önemli iş prodüksiyonda gerçekleşiyor, böylesine djitalleşen bir çağda halen old school’da sound da ısrar edip bunun üstesinden gelmek de kolay bir iş değil ve her şeyden önemlisi bunu halen istiyor olmak asıl Old School ruh nedir-ne değildir sorusuna bir cevap niteliği taşıyor. Albümün kapağı;  daha önce Ghost, Mayhem üzerine işleri olan Polonyalı sanatçı Zbigniew M.Bielak tarafından tasarlandı.

Sonuç olarak; Sodom’un bugüne kadar geldiği noktada savaş üstüne söylemediği söz kalmamıştı, her zaman sözlerini söylemekten geri çekinmedi ve  dile getirdi. Napalm Morning yazdığında da bu böyleydi, öncesinde de böyleydi. 2010 civarlarından bugünlere geldiğimizi düşünürsek;  Sodom ve komutan Tomangelripper öncülüğünde “Eski Okul Thrash ben yaşadıkça devam edecek” diye haykırıyor adeta, geriye böylesine dev albüm yarattıkları için bu ruhun içinde yükselmek bize kalıyor.

Vokal/Bass Gitar – Tom Angelripper

Gitar -Frank Blackfire

Gitar -Yorck Segatz

Davul – Toni Mertel

Prodüktör; Toni Mertel

 

Katkıda Bulunanlar; Sebastian Niehoff – Mixing

Joachim Heinz Ehrig -Mastering

 

Cem Kurtuluş, 2025 Haziran

27 Haziran 2025

Radical Noise “Rapsodi” Lansman Konseri Kritiği (26.06.2025)


 








Mevzu “Radical Noise” ise “kaos kaçınılmazdır” sözü herkese göre olmasa da Radical Noise ruhunu taşıyanlar için tek geçerli sebep olacaktır. Bilindiği üzere, yıl 2012’i gösterdiğinde Indigo’daki o kaos dolu, saçları bira kokan, ve yaş ortalaması en gencinden en yaşlısında olanlar için o gecenin tarifi çok başka boyuttaydı. Hissedilen boyut tam olarak bu gece o kısımdaydı, “Rapsodi” EP’sinin yayımlamasının ardından bir Lansman konseri kaçınılmazdı ve öyle de oldu ve bu sadece hikayenin en kısa olanı. 

Saatler 22.00’a yakın sahneyi gösterdiğinde kalabalık kendini göstermiş, ve kaosa doymuşluğa aç şekilde bekliyordu. Konsere girişin yeni EP ile birlikte dalmalarıyla birlikte “Sis “şarkısının tempoyu arttırmasıyla grup dozarjı arttırmak isterken haksız değildi, yaklaşık yaş olarak  20’lerden 50’e uzanan kitle de tam olarak bunu istiyordu. EP’deki şarkılara yer verdikten sonra eski old school dönemlerdeki o efsane çıkışlar saldırganlığa, kaosa davet etti. 

Chaos Flows”  “Burn a Fire” “Angry Son”  ateşlenen fitillerden bazılarıydı, mekanın ilk başta klimalı ortamı sıcak bir ortama bıraktı ve Stage Dive’larla birlikte yere çakılanlar da bundan nasibini aldı. Tam olarak istenilen şey; kaos, kızgınlık,agresiflik ve saldıgranlıktı. Hafta içi olmasına rağmen pek çok kişi mekanı tıka basa doldurmuştu. Ve sonraları Sivas katliamına ithafen “Çığlık”  ondan sonralarında  Çağlan Tekil’i anma niyetine” Bazen” ve niceleri yüksek sesle  haykırıldı. Gezi Parkını "Salla Merkezi" ile mekanda "Her Yer Taksim, Her Yer Direniş" ve "Birleşe Birleşe Kazanacağız" sloganları yükseldi. 

Indıgo 2012'de yere çakılan, saçlarından bira dökülen gençlik için bu gece çok şey demekti ve RADICAL NOISE tabiri caizse bu gece herkesi yok etti!

Terle, samimiyetle, sahicilikle bize yaşattıkları için iyi ki varsın RADICAL NOISE!

Cem Kurtuluş,26.06.2025

02 Haziran 2025

MASSACRE KONSER KRİTİĞİ (01.06.2025)


 








20’li yaşların başları itibariyle Morbid Angel, Autopsy, Massacre ve Cancer başlıca kafa gruplarımdı, sayısız isim sayabiliriz ama heyecanın yüksek bir o kadar kendi alt kültürümü yaratma peşinde koşuyordum. Massacre da benim için sıkı death metal fanatiği olmasam da ilk dinlediğimde aklımı kaybettiğim gruplardan biri olma özelliğini taşıyordu, özellikle 1991 plaka “From Beyond” ayrı delik deşik ve kaosa davet eden  tehditkar bir saldırıydı. 

Massacre konser haberini aldığımdan itibaren hemen bileti almaya koştum, konserin çok kalabalık olmaması da en olağan durumlardan biri olurdu,yine de “bugünün işini yarına bırakma” şiarıyla hareket edildi. Massacre  öncesi Ankara’da katliam yaratan Gore Dimension;  yine her zamanki gibi işi olan bol gore vaat ederek kazımalı riffleriyle gecenin fitilini ateşledi.  Massacre’ye yaklaşırken kalabalık beklenenin altında olsa da, yaş aralığı daha çok old school ruha hitap eden bir ortam vardı. Massacre için geri sayıma geçip hazır kıta bekliyorduk. 


“From Beyond” albümünün ağırlıklı olduğu bir setlist ile çıkmaları zaten en beklenen durumdu.  “Dawn of Eternity” ile başlayan albümde ilerledikçe, “Biohazard  ve From Beyond, “Defeat Remains”   çalınması en beklediklerimizdi.  Hiç durmadan, enerjilerini seyirciye yansıttıklarını gösterdiler, kaos durmadı, sürekli kaosun dili hakim oluyordu geceye.

Konsere az katılım olması bir yana grubun kendi istifini bozmadan delik deşik bir öfke tufanıyla makine gibi çalması da ancak “ Yok ettiler” cümlesiyle mümkün olurdu benim için. Kam Lee, kendine özgü karakteristik vokaliyle halen benim için sayılı en gaddar death metal vokallerinden biri. Kaos olabildiğince yüksek, olabildiğince en yüksek adrenalin şekilde grubun da samimi, yok edermişçesine yardırması da bizi daha da kamçılıyordu. 

Hayatsızlığa meydan okuyan alkolü derin enjekte eden bizler için bu gecenin anlamı o kadar büyüktü ki böylesine Florida’nın en gaddar gruplarından biri olarak düşündüğüm MASSACRE’yi izlemek tam anlamıyla delilikti. Kendimizden geçerken  üstümüz sırılsıklam ter içindeydi. Grup, kapanışı son konserlerde yaptığı Death coverı olan  “Corpse Grinder “ile delilik seviyesini daha da artmıştı. Böyle konserlerde en önem verilen mevzu ses sistemine odaklanmaktır. Holly Stone sahnesi bu açıdan bu işin üstünden kalktı. 

Hepsini toparladığımızda; Deathground Organization ve Egerock 35 ortaklığıyla böyle bir efsaneyi bize izledikleri için ayrı  saygıyı hak ediyor.

Daha öncesinde Suffocation, şimdi Massacre, belki önümüzde daha delirtici işler göreceğiz.


STAY UNDERGROUND!

Cem Kurtuluş, Haziran 2025

01 Mayıs 2025

Geri Dönüş Ruhu: Sacrifice - Volume Six (2025)


 










Geri dönüşler konusunda eskiye bağlı old school kayıt almak ya da diğer haliyle ham kayıta yakın işler çıkarmak en zor iştir. Son zamanlarda bu işlerin üstesinden gelen; Nasty Savage,Evildead gibi gruplar geri dönüşleriyle fazlasıyla memnun edici ve sıkı işler yayımladılar.  1980’lerden bu yana başta ürettiği en klas işlerden biri olan “Torment in Fire” olan Sacrifice,  16 senelik bekleyişten sonra “Volume Six” ile geri döndü. 

Yanılmıyorsam 1980’lerden beri aynı kadroyla yola devam ediyor Sacrifice, bu albümde de değişen bir şey yok, aynı kadro ile yola devam ediyor. “Canadian Thrash” sahnesinde  akıllara her ne kadar Razor, Infernal Majesty gibi gruplar gelecek olsa da Sacrifice;  asıl dinamiği oluşturan grup olmuştur. 

Beton gibi duvara çakıcı, ve sıkı müziklerinden hiçbir zaman taviz vermedi. Albümün açılış parçası “Comatose” başlardaki sessizlik anından sonra atağa kalkan, davul ataklarıyla kaosun içine katılmamızı sağlayan, riffleriyle de kargaşa ortamında kalmamıza sağlayan mosh-pit’ alanına doğru yuvarlıyor bizi. “Antidote of Poison” riffleriyle akılda kalıcı, aralara serpiştirilen sololar ile  “avcı mısın yoksa av mı “ sorusu kendine cevap buluyor.  İkinci yarısıyla birlikte davul temposunun atağa kalkmasıyla saldırganlık el değiştiriyor, 50’lerin sonuna doğru giden bagetleri suratımıza patlatan Gus Pynn’e ayrı saygı duymamız gerekiyor. Joe Rico ve Rob Urbinati süratiyle kaostan geri bırakmıyor bizi.

“Missile” kaldığı yerden thrash metal saldırısı ve saldırganlığıyla,agresifliğiyle, yeni teknolojik düzende savaş aymazlarına  savaşın insanları nasıl acımazsızca katlettiğine karşı sözünü söylüyor,burdan da savaşın bir oyun gibi oynandığına kanaat getiriyor. Bu sözü söylerken “Missiles rain from silent skies/No remorse in their eyes” nakaratları isabetli bir atış oluyor. Bununla  birlikte Gus Pynn’nin davuldaki müthiş performansıyla, Urbinati’nin kızgın ve vahşi vokaliyle kaosta kalmamızı sağlıyor. “Underneath Millenia” kitlesel yokoluşa doğru  temasıyla yola çıkıyor. Temposu ağır, yavaştan kendini alarak “Without a trace, life erased.

Monuments live. Immortality” nakaratıyla da temasını gösteriyor. “Your Hunger for War” hız kesmeden öfkesini arttırıyor, tempo daha da saldırganlık seviyesini başka yerlere götürüyor. “Incoming  Mass Extinction” bodoslama vari kafa kırıcı bir öfke tufanı içinde Urbinati’nin öfkeli vokaliyle daha kızgın hale giden, hızlı sololarıyla başka hale evrilen, davulda Gus Pynn’nin de ataklarıyla, dünyada olup biten başta küresel yangınlar sonrası yalanlar üfüren politikacılara yönelik lirikleriyle noktayı koyuyor Sacrifice.  

 “Lunar  Eclipse” albümün enstrüman hakimiyetinde sıkmayan, bir o kadar etkili ve vurucu şarkılarından, iki dakika sürmesine rağmen vuruculuğunu ispatlayacak nitelikte oluyor. “Explode” başlangıçtaki  50’lerin sonuna doğru ilerleyen Gus Pynn’in müthiş davul atakları, Urbinati’nin ortalığı dağıtan öfkeli vokali, dur durak bilmeyen hareketli, temposu artan kargaşaya infial yaratacak şekilde etkisini yansıtıyor.”Black Hashish” melankoli damarlarına yakın hissiyattaki görevini yerine getiriyor.

“We Will Not Survive”  atak üstüne ataklarına arttığı thrash bombardımanı içinde kendimize yer bulduğumuz, bir umutsuzluk işgaline dair dünyadaki konumu ifade edecek güçlükte oluyor. Thrash Metal gruplarında saygı niteliğinde “cover” mevzusu en görülenlerden, bunu da “Direct  Action” grubunun  “Trapped in a World “ ile taçlandırıyor Sacrifice. Şarkı, 80’li yıllarda  Toronto’nun ünlü plak dükkanı Record Peddler’da çalışan  ve Diabolic Force  plak şirketinin sahibi olan  Kanada müzik sahnesinin önemli isimlerinden  Brian Taylor tarafından yorumlanıyor. Brian Taylor aynı zamanda grubun ilk 3 albümünün prodüktörlük görevini üstlenmişti. Ama yine de albümün kapanış parçasına pek de uyduğunu söylemek yanlış ve yersiz olur.

 Prodüksiyon konusunda cilalı bir sound duymuyoruz, daha çok old school’a yakın bir hava hakim, eski usulün izinden gittiklerini gösteriyor Sacrifice tayfası.  Albümün prodüktörü  Rob Urbinati olsa da, mix ve master işleri “The ones I Condemn” albümünde birlikte çalıştıkları  Darius Szepaniak’ın elinden çıkıyor. Albüm kapağı da Propagandhi’nin bassçısı  ve Sacrifice’ın  hayranı olan  Todd Kovalski tarafından tasarlanıyor.

 Bütün hepsini toparladığımızda; Sacrifice, 1980’lerden bu yana thrash metal sahnesinde  ilk albümlerinde yayınladığı kadrosunu koruyan tek gruptur.  16 yıl sonra OLD SCHOOL; köklere sadık kalarak; pek çok grubun teknolojik ve cilayı arttırdığı yerde “Volume Six “ ile Sacrifice  ne kadar ruhlu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

 Kadro;

 Rob Urbinati – Vokal,Gitar

Joe Rico – Gitar

Guss Pynn – Davul

Scott Watts – Bass Gitar

 Cem Kurtuluş, 2025

12 Nisan 2025

Tutku Her Zaman Kazanır: Udo Dirkschneider Konseri ve Kritiği... (11.04.2025,IF Performance Hall Beşiktaş)


 









“Cesaret bir alışkanlık ya da doğal bir eğilim değil de bir tutku olduğu zaman ruhu mahiyetleri ne olursa olsun,yapmak istediği şeyleri icra etmeye kuvvetle yönelmek için yatkın kılan ateşlililik (enerji) ve hareketliliktir. Atılganlık da ruhu en tehlikeli şeyleri yapmaya yatkın kılan bir tür cesarettir” der Descartes, “Ruhun Tutkuları” kitabında.  Diğer bir deyişle Tutkular, vazgeçebilen değil, ne kadar ileri gidebilmenle alakalı bir tespit de denebilir. 

Konuya bu denli giriş yapma sebebimin kişisel tarihine katkıda bulunmak ancak böyle bir giriş yapılabilirdi. Bu Tutku yolunda öncellikle; heavy metal tarihine sayısız isme ilham kaynağı olmuş, yol göstermiş, ve yetiştirmiş ve halen yetiştirmekte olan Udo Dirknschneider’in bu tutku yolunda şansına münhasır biri diye nitelendirsek tam da isabet olur.  

Şimdilerde 70’lerini geçmiş, ama enerjisiyle adeta öfke ve enerji patlamasının tutku yönü UDO’yu anlatan kelimeler oldu hep benim için. Kendi kişisel tarihimde; bundan tam 15 yıl önce; öğrenci ve işşiz halimle kendisinin İzmir/Foça’ya duyar duymaz içimdeki tutku o zaman kabarmıştı, o işşiz ve parasız halimle oralara doğru rotamızı bir tutku neticesinde gerçekleştirmiştik, kimse yollara ucuz şeyler için düşmez.

Konunun aslına gelecek olursak; UDO Dirknschneider dün gece İstanbul’a teşrif etti 15 yıl sonra, en azından bizler için yeniden UDO denince heavy metalin altın adamı deyimi fazlasıyla gelecekti. Otobüsten indiğinde salona girişi ve o ağırlığı karizmasını gördüğümüzde heyecan sayımız artmaya başlamıştı. Konserin Cuma günü olması, çoğu kimsenin şehir dışından yollara düşmesi ve klasik konser önü kapı demlenmeceleriyle alkolün seviyesini arttırmak durumundaydık, ki biraz sonra olacak enerji patlamasına hazır olalım,ama bir detayı vurgulamak gerekir,ki konsere giriş yapılırken kuyruğun sonu gözükmeyecek vaziyette idi ve yaş ortalaması çoğunlukla 35-50 civarı kitle dediğimiz bir dinozor kitle oradaydı. 

Kuyruk faslını bıraktıktan sonra; konser tam da saatinde başlamıştı,sıradayken ilk şarkıya yetişsek de yanılmıyorsam UDO girişi “ Fast as a Shark” ile başlatarak hızlı bir giriş yapmıştı, bu sadece başlangıçtı. Peter Baltes’in karizmasının da kendisinin yıllarından bir şeyler götürmemişçesine tabiri caizse yardırıyordu. 40 yıla dayanan bir heavy metal önderi/komutanı artık nasıl adlandırırsanız adlandıran sahnede adeta bir canavarın görüntüsünü yansıtıyordu.

“Midnight Mover” bundan 15 sene öncesinde de Foça sahnesinde oldukça enerji patlaması yaşadığımız ender anlardan biriydi, ve yeniden “Midnight Mover” çalındığında duygu seli akıyordu. Tempo,hız, hareketlilik artıyordu; heavy metal/speed metal tarihine yön vermiş 1983 yılının müthiş şahaseri “Restless And Wild” albümünün dinamiklerinden “ Flash Rockin’Man “ adeta yerimizde durmamışçasına enerji patlaması kaldığı yerden devam ediyordu. Klasikleşen,marşlaşan, artık UDO fanatiklerince adeta bir stadyum korosuna dönüştürülen “Metal Heart” çaldığında seyirci adeta kendinden geçmiş, “ Ooooo” nidalarıyla mekanı esir alıyordu adeta. 

Herkes coşkulu şekilde en az UDO kadar kendinden geçiyordu ama UDO’nun ilerleyen yaşına rağmen böylesine devleşmesi içinde bambaşka heavy metal canavarı olduğunu bir kez daha ispatlıyordu bize. Daha sonrasında Peter Baltes mikrofonu alıyordu, duygu selleri başka yöne akıyordu “Breaking Up Again” ile.  Peter Baltes tarihte bir kez daha başka biri olduğunu kanıtlıyordu ve UDO’nun yıllar boyu kendinden vazgeçmeyişi gibi bir gerçeği de gözardı edemeyiz.

“Duvarlar yıkılsın,çatışmalar başlasın” minvalinde tarihin en popüler parçası, ve UDO fanatiklerince yeri göğü inletecek olan “Balls  to the Wall” karşılıklı söyleniyordu. “London Leatherboys” ile tempo azalmıyor, daha da artıyor ve biz yerimizde zıplayıp terlerken UDO hiç sanki 70 yaşında olmamışçasına destan yazıyordu. Tarihin en sıkı yalnızlık anlatısı olarak sanatın nasıl icra edildiğinin bir portresi olan “Winter Dreams” i ilk defa canlı dinlemek ise paha biçilemez bir duygu biçimiydi, anlat deseler anlatılamayacak derecede hisli,dokunaklı ve ezici ve buna şahit olmak eski dinazorların hakkı olduğu kadar,biz orada bulunanların da hakkı

“Love Child” ile birlikte sürekli seyircinin karşılıklı yüksek sesle “Love Child” diye bağırması da coşkuyu,tempoyu,azaltmıyordu. Kişisel tarihimde çok önemli yere sahip olan  “Princess of the Dawn” da UDO ve ekip bu müthiş gecenin hiç bitmemesini hissettirmekten ötesine geçiyordu. Böyle durumlarda eylem konuşur,müzik konuşur, gerisini sessizliğe bırakırsın.

Kapanış ise “Burning” ile sonlanmış olsa da sanki sonsuzluğun tarihini yazıyordu UDO sahnede. “ IF Beşiktaş Performance Hall “ sahnesi  ses kalitesi konusunda  geceyi başarılı şekilde geçirmemizi sağladı. Gecenin UDO ve ekibi kadar iyi geçme sebebiniz diğer bir yanı UDO ve Accept tarihine  uzak olmayan kitlenin alanda bulunmasıydı,böylesi zamanlarda bu da tutkuyu hızlandırıyor.

Bazı zamanlar bir tarihe tanıklık etmek istersin ikinci defa, ve tutkuların ne kadar büyük güç olduğu da bir kez daha kanıtlanır. Yollara “UDO” için düşen dostlar,arkadaşlar olacaktır tutkuları güçlü oldukça.

Klasik bir tabir olacak; Aşk da ,dostluk da, arkadaşlık da tutku varken mümkündür

 İşte bu gece tam olarak; 70’lerini geçmiş UDO başta olmak üzere görkemli bir gecenin öfke,enerji patlamasının dönüşüne katkı sağlayan bütün ekibin destansı olduğunu bizlere kanıtladı

Sözler uzatılabilir;ama ne kadar uzatılırsa belki de içi bu büyük görkemli geceyi anlatamayacak

Bazı zamanlar kelimeler susar, gece konuşur!

Cem Kurtuluş, 2025

21 Şubat 2025

"Dehşet Verici Kuzuların Sessizliği" : Otonom Piyade - Kuzuların Sessizliği (2024)


 










Türkiye’de yaşıyorsanız “katli vacip” vakaların görülmesi ve toplumun ikiyüzlülüğüne dair söylenecek çok sözünüz vardır. Saian Sakulta Salkım ise otoritelere karşı isyan bayrağını çekip sözüyle de en sert şekilde makine usulünde yaptı. Bunun için sayısız örnekler var; en basit örneği ise Uğur Mumcu’yu katledenlere karşı söylemişti, safını pek önceleri belli eden  Saian ve K”st “ Otonom Piyade “ile işe koyulduğu ilk günden beri sert politik liriklerini K”ST ile birlikte “Otonom Piyade ”  adı altında  konuşturdular.  2017’de işe koyulan Saian ve K”st” dördüncü albümleri “ Kuzuların Sessizliği” albüm kapağında belli olduğu gibi liriklerinin ne kadar sertliğine dair mesajı baştan veriyor.  

Toplumda bu kadar adam kayırmaya, yolsuzluğa, hukuğun ezilmesine olan sözünü sakınmayacağının altını çiziyor. Albümün isminin “Kuzuların Sessizliği” olmasıyla ilgili cevap “ Kuzulara Sormalı” cevabı yatıyor.  Albümün giriş şarkısı “ La Havle Vela  Boom Bap”  ülkenin içinden alıyorlar bütün hikayeyi. Çocuk Tacizi, İstismar, Adam kayırmacılar, Katil müteahhitler,Faili meçhuller ve sonunda AKP iktidarına hicivleri ile güçlü politikliğini konuşturuyor. 

“Atamalarda torpil var, Hasankeyf'te dinamit/Oligarşi, emek üstünde, yükselen piramit,İçselleşen yolsuzluk ve örtbas” nakaratlarıyla  çalan ve çırpanlara, yoksulluğun dibine insanları mahkum edenlere sözünü söylüyor. K”st’ün araya girmesiyle “yattığı yerden maaş herkes tanıdığa beleş bitti iş ahlakı yolsuzlukla sürdü sefa gebeş” sözünü söylemesiyle mevzunun özeti gözümüzün önünde oluyor. Sözünü sakınmadan, haksızlıklara karşı gelen tavrıyla da bize gösteriyor bunu. Kuzuların Sessizliği konusuna Saian bir röportajında açık dille bunu şöyle dile getiriyor; “ Esasen bunları dert edinmeyen insanlara, yani o kuzulara neden bunları dert edinmediği sorulmalı. Dehşet verici olan kuzuların sessizliği.”

“Mevlana Kıskacı” ile  protestliğin çizgisinde söylemini değiştirmeden ana temasını vergiler kaçıran zümreye sözünü sakınmadan söylüyor. “vergilerden bıktık usandık ve her gün bir olay yavrum yurtdışından protest rap söylemek kolay” sözüyle de korkmadan,usanmadan,sakınmadan ve tam da adrese gitmesi gerektiği gibi. K”st ile daha da sertleşiyor lirikler, bu da argo dilinde “geğirince döl kokusu gelir senin ağzından kime sakso çekeceğini bilirsin en azından” nakaratlarıyla bir hale geliyor. 

“Nau Nau”  Thomas Hobbes’in meşhur sözü “ insan insanın kurdudur” sözüyle yola çıkıyor.  Bu söz aynı zamanda insanın içinde yaşadığı vahşi hayvanı temsil eden, barbarlığa giden durumunu ifade eder.  Toplumun ikiyüzlülüğünü ters yüz eden liriklerin yansımasını görüyoruz. “neden katliamlar batılıdan nükseder Afrika’dan, kan izini takip et yol çıkar Brüksel'e gazeteci cinayeti bir halk oyunu biz de devlet içinde başka bir paradigma gizli” nakaratlarıyla liriklerin büyüklüğünü bir kez daha anlamış bulunuyoruz. Basit bir anlamışlık değil, derinlik anlamında atılan sıkı bir yumruk minvalinde Otonom Piyade kendine ait sert duvarın olduğunu söylüyor bize bir nevi. K”st ile “O kareli ceketinizde s.o.s. logosu zorbalığı dikte eden badem bıyık korosu” ile de asıl adrese gönderiyor mesajı.  

“Skool of  Hard Knockz”   AKP’li yazar Abdurrahman Uzun’un “Açın kombileri yaz da olsa, havalar sıcak da olsa sonuna kadar yakın kombileri. Artık gaz patronuyuz.” cümlesiyle başlatıyor mevzusunu. Bu açıklamadan sonra doğalgaz’a yapılan zamların faturası halka ağır şekilde yansıtılmıştı, buna da ek parantez olarak belirtsek de/belirtmesek de gerçek budur.  Saian  “Burada adalet bir hayalettir/Halka ahlak öğreten avradını tekkelerde badeletir- Yobaz, bana faydasız kilisede papaz Senin dokuz milim, Saian'nın mermisi sarkazm"  nakaratlarıyla haykırıyor.

Şarkının gidişatındaki DJ Şivo’nun katkılarıyla  Scratchleri de bir o kadar etkili bir iş çıkartıyor. Scratch, ilk olarak 1970’lerde plaklar üzerinde yapılan bir DJ atraksiyonu denebilir, pek çok yetkin DJ kendi yaratıcılığını beatler üzerinde deniyorlardı.”Cim Karnında Bir Nokta” başlangıçta merkezde Çiçek Abbas’ı selamlayarak başlıyor. “Ben enflasyondan hiç söz etmeyen yüz bin kadar rapçiye dinleme sakın yapar metastaz” nakaratlarıyla inceden alt metini okuyoruz. (Metastaz; “kendisine en yakın damar dolaşımına geçerek bulunduğu bölgeden farklı bir vücut dokusuna ulaşması ve burada gelişimini sürdürmesidir.”)  

Toplumun şimdiki Z kuşağı adı altındaki nesile sözlerini sıralıyor Saian. “Taksit götüne kaçmış elinde ayfon” bölümünde dinliyoruz bunu. “Hiphop” ile geçmiş kuşaklara, yeraltındaki ruhu muhafaza edenlere sıkı bir ruhla cevap veriyor. “Rapti benim en dolaysız kendimi ifade formum” cümlesiyle sokaktan gelen bir neslin tutkulu tırmanışına bir ruhla cevap veriyor Otonom Piyade.

Albümün teknik konusunda;  Saian Sakulta Salkım & K”ST haricinde  prodüktör koltuğunda DJ Kaan Arslan,Miks de Berkant Merdivan, Mastering’i üstlenen Emrah Çelik ve Scratchlere yer veren DJ Şivo  bu  EP’de emeği geçip de unutulmaması gereken isimlerden.

Yaşadığın yerde sokakta yaşanan haksızlıkların,zorbalıkların, zulmün, sessizlik dilinin “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” minvalinde olanlara karşı isyan bayrağını çeken ve  haykıran “Otonom Piyade”  bir nevi “Kuzuların  Sessizliği” ile bir nevi kendi kuytu köşelerinde susturulmaya çalışan bir toplumun izdüşümünü/ yansımasını çiziyor. Hiphop kültürüne yakın olmayanlara bile, otomatik makine kıvamında old school sound’un hem altyapısıyla hem de lirikleriyle sıkı bir tokat/yumruk kıvamında “Otonom Piyade” memleketin ağa babalarına, halkı yoksullaştıranlara karşı sözü var!

Cem Kurtuluş, 2025