// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Thrash metal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Thrash metal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2025

Violator - Chemical Assault (2006)


 











Herkes eskiye biz deliye diye bir terim vardır, bu her ne kadar vıcıklaşmış bir söz olsa da; daima atak, daima saldırganlık peşinden koşan thrash metal’in genç jenerasyonu için söylenebilir. Durdurak bilmeyen ataklarıyla birlikte old school ruhu yaşatmak için atağa geçenlere ithaf ediyorum bunu. Mevzuya bodoslama girersek; Violator,2006 yılında “Chemical Assault” adında tahrip gücü yüksek, daima saldırganlık vaat eden  bir  albüm yayınladı ,albüm  tabiri caizse etrafa dehşet saçıyordu. Dinlediğinizde 80’lere döndüğünüzü hissedeceğinizi söylemek kaçınılmaz olsa da bunda 80’lerin o  old school kaydını aramamanız tavsiye edilir ve bu konuyla birlikte mevzuya bodoslama girmek yerinde olacaktır. 

Brezilya’nın asi çocukları hız konusunda sınır tanımayarak kafa kopartacaklarının sinyalini başından itibaren veriyor. Daima hızlı gitarlar, devamlı atak dolu davullar, saldırgan vokallerle bunu gösteriyorlar.  2000’li yılların o “Retro Thrash” dedikleri olayın içine  onlar  bomba gibi düşmüştü, pek çok kritikte adlarını gayet sıkı şekilde duyduk.  “Chemical Assault” albümü Efsane/ Tanrı gibi sıfatlara sahip çoğu grubun son dönemlerdeki çalışmalarını sollayacak derecede güçlülüğe, hızlılığa ve politik liriklere sahip olduğunu söylemek yerinde olur. Bunlar klasik kritik tabirleri olacak olsa da bile balyoz gibi bir sound var karşımızda!

 Yeni dönem işlerde fazla girecek  olmasam da Bonded By Blood,Lich King ‘den sonra favori gruplarımdan biri de Violator olmuştu. Müzikleri biraz Alman Thrash’i,biraz Amerikan Thrash’i vokaller agresif ,gitarlar hızlı,hardcore etkilerini de görmek mümkün. Grup kuruluş amaçlarını bir röportajda  “Thrash çalmak ve eğlenmekten başka amacımız yoktu” diye açıklıyor.  Kafalarında yarattıkları old school ruhunun üstüne de eklemeler yapıyor. Başlangıçta nasıl Slayer ilk zamanlarına bodrum katında şeytanilik dağıtmak için çıkmışsa, Violator da Brezilya’daki o kaos, gaddar ortamından beslenen ruhunu bizlere akıtmayı amaçlıyor. 

Albüme bodoslama giren; sakat kalmak için bütün şartları hazırlayan “Atomic  Nightmare”   bütün nefretini, nükleer savaşlara karşı kusuyor. Agresiflik,saldırganlık, hız ve adrenalin kesilmiyor, davullarla birlikte yüksek şekilde dişler sıkılı şekilde kaos ortamında kan akıyor. Zehirli Atıklar, doğanın yok oluşu ve insan ırkının yaptıklarıyla alakalı sözünü söylüyor Violator. “UxFxTx (United for Thrash)”  ile özgürlüğün sadece sahnede stage dive yapmaktan geçmeye inanan kitleye haykırıyor Violator. Konserlerde bu şarkıyı çaldıklarında  ortalık yıkılıyor aynı 80’lerde Exodus’un yaptığı gibi, Exodus  80’lerde kan ve vahşet görmek istiyordu bunlarda kavga ve kaos görmek istiyor. Liriklerde de “Bonded By Blood” diye Exodus’a atıf içeriyor.

 

  “Destined To Die”   sefaletin kol gezdiği sokaklarda faşistlerin kan döktüğünü haykıran liriklerle anlatıyor. Brezilya’da kesin olan bir şey varsa sokakların geçmişten bugüne kadar sıkıntılı, politikanın tabiri caizse bok götürdüğü gerçeğiydi ve zamanında bunun aynısını Sepultura’da yapmıştı. Sokaktan gelen sokağa anlatır sözü de bir noktada geçerli olur. Lirikleri sokaklarda yaşayan ve adeta çöp gibi muamele gören insanlar ve bu evi olmayan insanları öldürerek sokakları temizlemeyi hedefleyen devlet hakkında. Brezilya, zamanında faşist bir anlayışla yönetiliyordu, faşist polisler tarafından insanlar katlediyordu,bu şarkıda o düzene isyan niteliğinde.

 “Addicted to Mosh”   tam olarak thrash metal  ruhunun saldırganlıkla birleştiği,bir an durmadığı ve saldırganlığın durmadığı her türlü sakatlığın ortaya çıkabileceği bir nevi kafa kopartan işlerin başlangıcı. “Kalabalığa karış ve çarp” ve “pit alanında yerini al” uyarısını verir, sakat kalıp kalmamak şanslıysan olur misali rotasını çiziyor. “Bizim yolumuz yeraltı, kimse bunun trend/moda olduğunu söylemesin” nakaratlarıyla sözünü de söylüyor.

 “Brainwash Possession”  lirikleriyle - Tanrı'nın adaletsizliği,zengin-fakir arasındaki uçurum,yönetimdeki eşitsizlikler ve bunların ört-bas edilme çalışmaları,halkı ayakta uyutmasını merkeze taşıyor. Yöntem belli;yine saldırganlık olduğu yerden devam şekilde. “Ordered to Thrash”  tam manasıyla thrash bombalarının üstümüze yağdığı, durdurak bilmeyen riffleriyle delik deşik yer açan, davullarıyla beynimizde ayrı lağıma bizi yollayan, tehlikelere ve sakatlıklara yol açacak derecede tahribatlı tam anlamıyla thrashy-terror temasına kafa tutuyor. Headbang kaosunun kesilmediği,saldırganlık hissininin devam ettiği anlarda “THRASH” diye sesler yükselir.

 3.32 sn uzunluğundaki “Toxic Death”  kimyasal silahlara,toplu ölümlere,gelişmiş ülkelerin 3. Dünya ülkelerine boşalttıkları ve zehir saçan toksik atıklara ve bunların yarattığı tehlikeye dikkat çekmek isteyen nakaratlarıyla göz önünde. Sözler adeta bir felaket senaryosu gibi. Davullar hiç durmuyor, vokaller ise öfkeli bir şekilde nefretini kusuyor. “Lethal Injection” albümün sonlarına  doğru gelirken en toplumsal parça ile karşı karşıyayız belki de. Adaletsizlik,rüşvet,farklılıklara olan önyargılar,baskıcı rejim ve sistemin çarpıklığı gibi konulara kafasını uzatıyor.

 Ve albümün son ve en uzun parçası “After Nuclear Devastation” 5:02 sn uzunluğundaki parça isminden de anlaşılacağı gibi nükleer  savaşı,nükleer bir füze tarafından yok edilen bir şehri ve sonrasında yaşanabilecek olası bir kaosu konu alıyor. Keskin hızlı riffler, çeşitli zil oyunları ve aksak ritmli davullar hızın doruklarındaki gitar solosu ve kirli/çığlık vokal bu parçada hat safhaya ulaşıyor.

2000’lerin ortalarını düşünürsek; 2000’lerde konuşulan konu thrash metal’in bittiği,yok olduğu  yönündeydi, ve bu geyik hep sürdü. 2000’lerde ise pek çok genç thrash metal grubu çıkarak ortalığın boş olmadığını herkese kanıtladı. Pek çok grup cehennem gibi üstlerine çöktüler ve pek çok gruptan daha fazlasıyla ruhlu bir iş çıkardılar. Chemical Assault’u çıkarırken Violator bir röportajında şöyle diyordu;

“Sanat, şarkılar, prodüksiyon. Günlük hayatımızın (iş, aile, okul) sıradanlığının ötesinde yaşamak için DIY ve underground'a gerçekten inanıyoruz ve Violator benim için budur, Chemical Assault'un anlamı budur.”

 Cem Kurtuluş, 2009

 Not: Bu yazı “Rock Vault” adına kaleme alınmış olsa da, yazının üstünde düzeltmeler yapılşmıştır. Yazının tarihinden bir süre sonra Rock Vault sitesinden güncellemeler nedeniyle kaldırılmıştır. (Okuyanın bilgisine)

01 Mayıs 2025

Geri Dönüş Ruhu: Sacrifice - Volume Six (2025)


 










Geri dönüşler konusunda eskiye bağlı old school kayıt almak ya da diğer haliyle ham kayıta yakın işler çıkarmak en zor iştir. Son zamanlarda bu işlerin üstesinden gelen; Nasty Savage,Evildead gibi gruplar geri dönüşleriyle fazlasıyla memnun edici ve sıkı işler yayımladılar.  1980’lerden bu yana başta ürettiği en klas işlerden biri olan “Torment in Fire” olan Sacrifice,  16 senelik bekleyişten sonra “Volume Six” ile geri döndü. 

Yanılmıyorsam 1980’lerden beri aynı kadroyla yola devam ediyor Sacrifice, bu albümde de değişen bir şey yok, aynı kadro ile yola devam ediyor. “Canadian Thrash” sahnesinde  akıllara her ne kadar Razor, Infernal Majesty gibi gruplar gelecek olsa da Sacrifice;  asıl dinamiği oluşturan grup olmuştur. 

Beton gibi duvara çakıcı, ve sıkı müziklerinden hiçbir zaman taviz vermedi. Albümün açılış parçası “Comatose” başlardaki sessizlik anından sonra atağa kalkan, davul ataklarıyla kaosun içine katılmamızı sağlayan, riffleriyle de kargaşa ortamında kalmamıza sağlayan mosh-pit’ alanına doğru yuvarlıyor bizi. “Antidote of Poison” riffleriyle akılda kalıcı, aralara serpiştirilen sololar ile  “avcı mısın yoksa av mı “ sorusu kendine cevap buluyor.  İkinci yarısıyla birlikte davul temposunun atağa kalkmasıyla saldırganlık el değiştiriyor, 50’lerin sonuna doğru giden bagetleri suratımıza patlatan Gus Pynn’e ayrı saygı duymamız gerekiyor. Joe Rico ve Rob Urbinati süratiyle kaostan geri bırakmıyor bizi.

“Missile” kaldığı yerden thrash metal saldırısı ve saldırganlığıyla,agresifliğiyle, yeni teknolojik düzende savaş aymazlarına  savaşın insanları nasıl acımazsızca katlettiğine karşı sözünü söylüyor,burdan da savaşın bir oyun gibi oynandığına kanaat getiriyor. Bu sözü söylerken “Missiles rain from silent skies/No remorse in their eyes” nakaratları isabetli bir atış oluyor. Bununla  birlikte Gus Pynn’nin davuldaki müthiş performansıyla, Urbinati’nin kızgın ve vahşi vokaliyle kaosta kalmamızı sağlıyor. “Underneath Millenia” kitlesel yokoluşa doğru  temasıyla yola çıkıyor. Temposu ağır, yavaştan kendini alarak “Without a trace, life erased.

Monuments live. Immortality” nakaratıyla da temasını gösteriyor. “Your Hunger for War” hız kesmeden öfkesini arttırıyor, tempo daha da saldırganlık seviyesini başka yerlere götürüyor. “Incoming  Mass Extinction” bodoslama vari kafa kırıcı bir öfke tufanı içinde Urbinati’nin öfkeli vokaliyle daha kızgın hale giden, hızlı sololarıyla başka hale evrilen, davulda Gus Pynn’nin de ataklarıyla, dünyada olup biten başta küresel yangınlar sonrası yalanlar üfüren politikacılara yönelik lirikleriyle noktayı koyuyor Sacrifice.  

 “Lunar  Eclipse” albümün enstrüman hakimiyetinde sıkmayan, bir o kadar etkili ve vurucu şarkılarından, iki dakika sürmesine rağmen vuruculuğunu ispatlayacak nitelikte oluyor. “Explode” başlangıçtaki  50’lerin sonuna doğru ilerleyen Gus Pynn’in müthiş davul atakları, Urbinati’nin ortalığı dağıtan öfkeli vokali, dur durak bilmeyen hareketli, temposu artan kargaşaya infial yaratacak şekilde etkisini yansıtıyor.”Black Hashish” melankoli damarlarına yakın hissiyattaki görevini yerine getiriyor.

“We Will Not Survive”  atak üstüne ataklarına arttığı thrash bombardımanı içinde kendimize yer bulduğumuz, bir umutsuzluk işgaline dair dünyadaki konumu ifade edecek güçlükte oluyor. Thrash Metal gruplarında saygı niteliğinde “cover” mevzusu en görülenlerden, bunu da “Direct  Action” grubunun  “Trapped in a World “ ile taçlandırıyor Sacrifice. Şarkı, 80’li yıllarda  Toronto’nun ünlü plak dükkanı Record Peddler’da çalışan  ve Diabolic Force  plak şirketinin sahibi olan  Kanada müzik sahnesinin önemli isimlerinden  Brian Taylor tarafından yorumlanıyor. Brian Taylor aynı zamanda grubun ilk 3 albümünün prodüktörlük görevini üstlenmişti. Ama yine de albümün kapanış parçasına pek de uyduğunu söylemek yanlış ve yersiz olur.

 Prodüksiyon konusunda cilalı bir sound duymuyoruz, daha çok old school’a yakın bir hava hakim, eski usulün izinden gittiklerini gösteriyor Sacrifice tayfası.  Albümün prodüktörü  Rob Urbinati olsa da, mix ve master işleri “The ones I Condemn” albümünde birlikte çalıştıkları  Darius Szepaniak’ın elinden çıkıyor. Albüm kapağı da Propagandhi’nin bassçısı  ve Sacrifice’ın  hayranı olan  Todd Kovalski tarafından tasarlanıyor.

 Bütün hepsini toparladığımızda; Sacrifice, 1980’lerden bu yana thrash metal sahnesinde  ilk albümlerinde yayınladığı kadrosunu koruyan tek gruptur.  16 yıl sonra OLD SCHOOL; köklere sadık kalarak; pek çok grubun teknolojik ve cilayı arttırdığı yerde “Volume Six “ ile Sacrifice  ne kadar ruhlu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

 Kadro;

 Rob Urbinati – Vokal,Gitar

Joe Rico – Gitar

Guss Pynn – Davul

Scott Watts – Bass Gitar

 Cem Kurtuluş, 2025

27 Aralık 2024

Geri Dönüşlerin Hastasıyız: Nasty Savage - Jeopardy Room (2024)


 












Thrash Metal’in altın çağını yaşadığı 80’ler Amerika’sında  cadı kazanı gibiydi ortalık,pek çok grup birbiriyle yarış içinde “nasıl daha şeytani ve gaddar çalabiliriz” sorusuna kafa patlatıyordu. Metallica,Slayer,Sodom,Exodus,Testament,Dark Angel, başta olmak üzere pek çok grup gaddarca çalmanın hakkını fazlasıyla veriyordu, arka plana bununla birlikte itilen gruplar da vardı. Hem medyatik olamamak da bunda önemliydi. Nasty Savage de Florida’dan  çıkmış hakkı yenen gruplardan biriydi, bu tabir pek yerine oturdu mu bilmiyorum ama pek çok grubun gerisinde kalmaları da kaçınılmaz. Hem medyatik olmamaları hem underground ruhu tanımasıyla birlikte bu durum bu hale gelmişti.

Grubun karakteristik vokali dediğimiz Nasty Ronnie ise power-thrash yönünü gösteren bir ses rengine sahipti, pek çok dinleyicide de King Diamond’a benzetirdi ses rengini. Son derece kişisel bir yorum olacak; ama yaptığınız sound thrash metal ise, ses renginizin güçlü ve bir o kadar gaddar yapıda olması kaçınılmaz olmalıdır, aksi her zaman itici duruma sokmuştur. Nasty Savage’de de bu geçerliydi, 1984’te ilk demolarını kaydettiklerinde vokalde Nasty Ronnie vardı, 40 yıl sonra yeniden grubun beyni Nasty Ronnie yerindeydi, ama grupta gitaristler değişmişti(Ben Meyer ve Dave Austin)  ve grubun as kadrosunda olan davulcu Curtis Beeson da 2024 gibi kansere yenik düşmüştü. Curtis Beeson’ın boşluğunu grup   1980’lerin ortalarında “Dead” grubunda çalmış  Jim Coker(James Coker) ismini ekleyerek doldurdu, bu da mecburi bir doldurma gayretiydi.

Olayın aslına geçersek; bazı grupların sahnelere dönüşü olarak aynı sounda yakın bir şey üretmeleri her zaman tereddütlü bir yol olmuştur, özellikle de kadroda değişimler oluyorsa. Sanıyorum Nasty Savage hakkında da böyle şeyler söylenmiş olabilir. En son albümünü 2004 yılında yayımlamıştı Nasty Savage, uzun zamandır da ortalıkta yoklardı. “Jeopardy Room” ile  albümüyle geri döndüler. Albümün ismi üzerine Nasty Ronnie 11 Aralık’ta verdiği bir röportajda kabataslak şekilde şunların özetini sunuyor.  Hayatta yaşadığımız pek çok nefret zincirinden oluşuyor, sabahın köründe kalkıp işe gitmek ve karşılığında maaş almak ve sigortalı çalışmak… Burada anlatılmak istenen; sistemin içinde debelenenlerin durumuna vurgu yapıyor. 

Albüm 1 dakikanın altında “Invocations”   ile açılıyor. İntrodan sonra şiddetli şekilde “Jeopardy Room” bizi karşılıyor.  Nasty Ronnie’nin kızgın vokali karşılıyor , öfke ve kaosun birleşimiyle biriken bir patlamanın hissini veriyor.  “Pozitif kalmak için devam etme mücadelesi” olarak adlandırıyor şarkıyı Nasty Ronnie. “Brain Washer” ile tempo ağırlaşıyor, progresif yönü yüksek bir işin habercisi oluyor, belli aralıktan sonra temposunu arttırmasını biliyor. Davul ataklarıyla birlikte Nasty Ronnie’nin etrafı dağıtırcasına vokali bir kargaşa ortamı yaratıyor, belki de tek eksik yönü fazlasıyla melodiye bulaşmış olması oluyor.  Back vokallerle birlikte crossover/thrash etkisi yükseliyor.

“Southern Fried Homicide” akustik gitarlarla açılan daha sonrasında bir epik destansı bir atmosferde ilerleyeceğini gösterirken Nasty Ronnie’nin ortaya çıkmasıyla etrafa saldırganlık hissi veren yapısıyla devam ediyor.  Grubun 1980’lerden “Wage of Mayhem” demosundan   olan şarkısı  “Witches Sabbath” yeni düzenlemesiyle, Obituary’nıin de konuk olmasıyla son şeklini alıyor. Bu durum içinse Nasty Ronnie, John Tardy ve ekibine ne kadar güvendiğini röportajında söylüyor. Her ne kadar modernlik katılmış hali olsa da bu düzenleme kuşkusuz old school kayıtların yerini tuttuğunu söylemek yersiz olur. Bu şarkıyla ilgili Nasty Ronnie “Klasik bir şarkıyı alıp Obituary'nin yardımıyla destansı bir şarkıya dönüştürdüğümüzü düşünüyorum “ diyor, bunu da ek bilgi olarak yazmakta yarar var.

 “Schizoid Platform”  giriş itibariyle albümün soundu yönünden başka bir yere götürürken 1.10 gibi tempoyu arttırarak  crossover/thrash ortamına sokuyor. Türsel karmaşanın en çeşitliliğin olduğu şarkılardan oluyor.

 “Aztec Elegance” ürkütücü girişiyle birlikte  bir korku filmini andırırcasına gerilim hattına çekiyor, daha sonra da thrash metal saldırısını başlatıyor.  Nasty Ronnie’nin kaos dolu vokaliyle devam ettirirken progresif yönünü de gösteriyor. “Operation Annihilate”  uzun uzun enstrüman hakimiyetinin sololara sıçradığı daha sonra hızıyla,temposuyla,süratıyla suratlara yumruk atarcasına thrash metal saldırısının etkisini gösteriyor, temponun azalmadığı ve davulda Jim’in ataklarıyla Ronnie’nin tempolu vokaliyle de kaos ortamına sürüklüyor. 2.20’den sonra progresif etkilerin yükseldiği, daha sonra hızlı soloların süratını aldığı bir hızla  sürüyor. Nasty Ronnie vokali ne zaman kaosa katılıyor o zaman atmosfer başka yöne kayıyor.

“Blood Syndicate”  kadın inlemeleriyle açılan bir filmi andırırcasına daha sonra temposunu arttırarak saldırganlık moduna sokmasını bilircesine yardırıyor. Yer yer Accept’in koro vokalli marşa döndürdüğü şarkılara benzetmeniz de kaçınılmaz oluyor ve daha sonrasında uzun sololarıyla kendini dinletmesini biliyor. “The 6th Finger” enstrümantel düzlemde giden devamlı temponun arttığı, kaos ortamına çağıran 80’lerin altın çağı thrash metal’e bağlılık adında bir eser oluyor. Albümün kapanışı “Sainted Devil” ile sonlanıyor. Melodilerin daha çok harmanlandığı, Nasty Ronnie’nin de diğer şarkılara ses renginin farklılaştığı bir şarkı dinlemiş oluyoruz.

 Hepsini toparladığımızda; 20 yıl sonra geriye dönüşlerde tedirginlik ve endişe ilk düşünülendir, bunun üstüne bir de grup elemanlarının da hayatta olmaması üzerine üzerine grup elemanı alıp bu süreci halledebilmek güç bir iştir. Nasty Ronnie, grupta bunu başarmayı iyi biliyor. “Old School/New School” ile birlikte soundu sıkı şekilde harmanlıyor, “Jeopardy Room” da da bunu hissetmek kaçınılmaz oluyor. Bunda da en büyük pay sahibi kuşkusuz prodüktör Jim Morris oluyor. 80’lerin sonundan itibaren death metal sahnesinde dönüm noktasında olan birçok albüm yapımında sorumlu kişi Jim Morris olmuştu ve bununla birlikte “Symbolic” gibi bir albümün prodüktör görevi de kendisindeydi.

 Bu albümle ilgili grubun beyni  Nasty Ronnie “20 yıl sonra kendimi kafese kapatılmış bir köpek gibi hissettim halen söyleyecek çok şeyim vardı” diyor.

“Jeopardy Room” Old School/New School” soundu harmanlamasını bilen, 80’ler thrash metal’inden izleri olan, aynı zamanda progresif yönden de üstünde çalışılmış sıkı bir albüm. 20 yıl sonra böylesine güçlü dönmeleri de basit bir tabirle takdiri hak ediyor.

 Kadro:

Nasty Ronnie- Vokal

Jim Coker – Davul

Pete Sykes- Gitar

David Orman – Gitar

Kyle Sokol- Bass Gitar

 

Prodüktör: Jim Morris

 

 Cem Kurtuluş, 2024 Aralık

29 Eylül 2024

HAZARDOUS RÖPORTAJI (10.03.2024)


 







CEM: Selamlar. Direkt mevzuya odaklanmak istiyorum. “Hazardous” nasıl kuruldu, hikaye nasıl başladı?

Hamit: Hazardous 2019'un son çeyreğinde ben ve Mete (-ex bass/vokal) tarafından Ankara'da kuruldu. Başlarda daha çok 2-3 konser verir içer eğleniriz kafasıyla kurmuştuk ama 2020'de pandemi başlayınca eve kapanıp şarkı yazdıkça, daha ayakları yere basan bir grup haline dönüştü. Pandemi süreci, benim İstanbul'a taşınmam, üstüne askere gitmem gibi nedenlerden uzun süre in-aktif olan Hazardous 2022 sonunda davulcumuz Eray'ın hemen ardından da Deniz'in girmesiyle tekrardan aktifleşti. Daha sonradan farklı bir şehirde oturmanın getirdiği zorluklar nedeniyle Mete gruptan çıktıktan sonra Kuzey'in de kadroya dahil olmasıyla güncel halini aldı.

-Bazı röportajların kritik sorusudur grupların isim mevzusu. Ben de bu mevzudan gitmem gerekirse; “Hazardous” ismi nereden geliyor? Bana daha çok dinlemeden önce eski korku filmleriyle kafayı kırmış bir neslin kafa kırıkları diye kafamda bir şeyler oluşmuştu. Olay nedir?

Hamit: Keşke böyle güzel bir anlamı olsaydı ama isim "tek kelimeli kapılmamış isim kalmamıştır" diye iddaalaşıp rastgele bulduğumuz bir isim ama zamanla çok hoşumuza gitti ve bize cuk oturan bir isim olduğunu fark edip bu ismi aldı

-Sizi ilk defa  Deathground Organization tarafından düzenlenen yabancı grupların da katkı sağladığı Kadıköy Sahne’de izlemiştik. Mekanın ses aksaklığına rağmen, ruhunuzu öyle sahneye taşıdınız ki bizler için o gün yabancı gruplardan ziyade siz daha iyi iş çıkarmıştınız.  Ve eski kafa thrash metal ruhunu yansıtmanız da bizi size yakınlaştırdı. O günkü konser için gelen tepkiler nasıldı?

Hamit: Evet harika bir geceydi beklediğimden fazla insan ve hepsi de fazlaca coşkuluydu, tam grubu kurduğumda yaşamak istediğim şeyleri yaşattı o gece bana o yüzden ses sıkıntılarına rağmen çok umursamadım, çok eğlendim. Herhangi bir ürünü olmayan, daha ilk konserini verecek bir gruba güvenip böyle bir organizasyona bizi de dahil eden Deathground ekibine ne kadar teşekkür etsek az. Daha sonrasında dinleyenler de gayet güzel geri dönüşler aldık sound’a rağmen performansımıza gelen övgüler devam etme konusunda bizi daha da gazladı.

 -2023 Ekiminde “Higly  Contagious” gibi thrash metal ruhu yüksek bir iş çıkardınız. Old school ruhu temsil eden, 80’lerin thrash metal sahnesinden izler taşıyan bir işti. EP’ye gelen tepkiler nasıldı?

Hamit: Beklentilerimin altındaydı. Ama daha iyisini yapmak için motive etti o yüzden şimdilik memnunum.

Deniz: Umrumda değil, ben beğendim önemli olan da bu. Yine de bundan sonraki eleştirilerde insanların göt olmasını izlemek çok güzel olacak.

Konserlerden devam edecek olursam… İlk konserinizdeki ses sisteminin iyi olmaması nedeniyle iyi iş çıkarmıştınız, ve en önemlisi “TRAITOR” gecesinde öyle performans sergilediniz,ki mekanın bu kadar dolacağını tahmin etmeyen bir kitle vardı. Ama bizler için thrash metaldeki kaos duygusunun içimize işlediği müthiş bir geceydi. O gece  ve TRAITOR’un gelmesi ve organizasyondan bahseder misiniz?

Hamit: Öncesinde satılan biletlerle he tamam ağalarla aramızda konser veriyoruz kafasındaydık ama kapıda sold-out olduğunu duyunca baya bi heyecanlandığımızı hatırlıyorum haha hem de aynı gün Katatonia ve rezalet yağmura rağmen katılım beklediğimizden fazla olmuştu. Traitor yıllardır dinleyip sevdiğim bir grup teklif geldiğinde 1 saniye bile düşünmeyip evet dedik ve organizasyon ekibinin ilgisi sayesinde en iyi sahne tecrübelerimden biri oldu diyebilirim ve gelenlerin eğlenmiş bir şekilde ayrıldığını görmek beni memnun etti.

Deniz: İnanılmaz eğlenceli bir geceydi. Organizasyonda da başta Yuşa olmak üzere herkes elinden gelenin en iyisini yaptı, kendi adıma konuşursam gördüğüm en iyi organizasyonlardan birisiydi.

Kuzey: Traitor grup üyeleri çok tatlı insanlardı. Sahne öncesinde Deniz ve ben kuliste ısınırken Gerd geldi ve sohbet etmeye başladık. Organizasyondan ne kadar memnun olduğunu, Yuşa’nın kendileriyle çok ilgilendiğini ve daha önce festivaller dahil hiç bu kadar iyi karşılanmadıkları hakkında konuştu bizimle. Biz de Gerd ile aynı fikirdeyiz, organizasyondan çok memnunuz.

-Klasik bir soru olacak belki ama “Highly Contagious” i dinlediğimiz andan itibaren korku filmleriyle haşır neşir olduğunuzu gördük. Etkilendiğiniz korku filmleri, ilham aldığınız grup ve gruplar kimler oldu?

Hamit: Genelde 80'ler yapımı korku filmleri, Cronenberg ve Carperter yapımlarının hayranıyımdır ki iki yönetmenin de en sevdiğim filmiyle ilgili birer şarkımız var. Buna rağmen korku sinemasını Hazardous müziğindeki dozajını gelecekteki yapımlarda düşürmeyi düşünüyorum. tabii yer yer bahsedeceğiz ama biraz farklı şeylerden de bahsetmek istiyorum. Müzik teması konusunda Tankard, F.K.Ü.,  Municipal Waste, GWAR, Gama Bomb gibi eskilerin/yenilerin Crossover gruplarından, thrash harici Mortician, Exhumed, Aborted, Fulci gibi özellikle sample kullanımlarından bol bol etkilendiğimi söyleyebilirim.

Deniz: Kendi adıma korkudan ziyade içinde korku öğeleri barındıran RoboCop, Alien, Terminator, Judge Dredd ve Predator gibi karakterlerden ilham alıyorum. Aynı zamanda çizgi roman kültürü öğelerini oldukça barındıran Anthrax, Municipal Waste ve klasikleşmiş old school thrash metal grupları benim için ilham kaynağı.

- Türk metal sahnesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Eray:  Scene olarak hızlıca gelişiyoruz, her genre’dan çok iyi grupları barındırıyoruz. Şimdi hepsini tek tek saysak zaten her röportajda herkesin dediği grupları saymış olacağız kısaca Kadıköy Ve Ankara denilince akla gelen ilk gruplar.

Hamit: Yerli gruplar yeterince desteklenmiyor kesinlikle. Eray'a katılıyorum.

Deniz: Çok özgün ve kaliteli bir underground scene’e sahibiz çoğu kişinin bildiğinin aksine fakat Thrash’te biraz eksik kaldığımızı düşünüyorum. Herkesi sahaya bekleriz.

Kuzey: Çok yetenekli sanatçıların olduğu bir sahne. Sadece müzisyenlerin değil aynı zamanda çok yetenekli fotoğrafçıların, tasarımcıların, ressamların ve illüstratörlerin olduğu bir sahne. Azınlık sayılabilecek bu kitlenin canlı kalabilmesi için herkes birbirine daha fazla destek olmalı/yardım etmeli. Hamit’e katılıyorum. Yerli gruplar kesinlikle daha çok desteklenmeli.

 -Biliyorsunuz ki thrash metal zor icra edilen bir tür, bana kalırsa bu işe başlayanların karakteristik özellikleri tutkulu olmalarından kaynaklı. Ülkede thrash metali icra eden grupları düşünürsek, bu belki de 5 parmağın sayısını geçmez. 20 senedir cover çalmaktan ileriye gidememiş olanları da hesaba katarsak sizin bu işe girişmeniz bana kalırsa büyük bir cesaret hikayesi. Bu işe girişmekle ilgili ne söylersiniz?

Eray: Cover yapıp bi şekilde belli bi kitle elde etmek daha kolay olduğu için insanlar kolaya kaçıyor. Orjinal materyal üretip kitle kazanmak çok daha zor. Cover konserlerine giden kitleyle de  pek işimiz olmuyor zaten. Onlar genelde ülkedeki beste gruplarını desteklemiyorlar. Cumartesi hep aynı şarkıların döndüğü 100 yıldır duymaktan bıktığımız şarkıların coverlarının yapıldığı mekanlarda takılmaya devam etsinler ve uzak dursunlar bizim sceneden.

Hamit: Kesinlikle sevmeyen birinin yapabileceği bir tür değil. Türkiye, sayı olarak çok fazla thrash grubunun olmaması yüzünden thrash dinleyen kitlenin olmaması, thrash dinleyenin olmaması nedeniyle thrash grubunun olmaması gibi saçma bir paradoksta sıkışıp kalmış durumda. Yapacak kişinin eğlenceden daha fazlasını düşünmemesi gerekiyor çünkü para ve ün bırakın bizim ülkeyi dünya çapında bile thrash metal ile kıçınızı yırtmadığınız yada ölen vokalinizin ekmeğini yemediğiniz sürece zor.

Deniz: Millet nazicilik oynamak yerine thrash metale şans verirse sadece thrashe olan ilgide değil, beraberinde bir sürü sorun ortadan kalkar.

--Thrash Metal  daha çok politik yönü ağır basan bir müzik olmuştur. Belki erken bir soru olacak ama, Hazardous bu konuda kendini nerede görüyor? Daha çok politik kıvamda mı yoksa “Exodus” gibi Bonded By Blood çizgisinde ya da başkalarının aksine korku filmleriyle haşır neşir olmaya devam mı edecek?

Eray :Biz 80lerin popüler kültür referanslarını ele alıyoruz. O dönem çıkmış korku filmleri ağırlıklı ama aynı zamanda Robocop/Terminator/Rambo gibi efsaneleşmiş karakterler hakkında da yazıyoruz. Bununla birlikte, çizgi roman efsanelerinden SPAWN gibi bi karaktere yazmış olduğumuz şarkımız var ve azda olsa video oyun göndermeleri yapıyoruz. İşin siyasi kısmına açıkcası hiç girmek istemiyoruz, zaten  gündelik hayatta  yeterince maruz kaldığımız bir şeyi kaçış yolumuz olan müziğe de yansıtmak pek bizlik değil.

Hamit: Politik konulara girmeyi istediğimi sanmıyorum, thrash te politika yeterince konuşuldu bence. Sağda solda görüp ilgi çekici olduğunu düşündüğüm küçük şeylerin karışımı olarak devam edecek diyebiliriz.

Belki klasik  bir soru olacak ama . Hazardous ekibi son zamanlarda neler dinledi,favori albümleri neler oldu?

Hamit: Thrash metal zaten günlük rutinimin bir parçası albüm çevirmesem bile 1-2 şarkı dinlerim hergün. Onun dışında şu aralar biraz death metal saflarındayım üzerinde çalıştığım yeni projem için bol bol ilham topluyorum. grindcore, deathcore, hiphop, endüstriyel aggrotech/EDM de sevdiğim türler arasında genelde bunlar arasında git gel şeklindeyim.

Deniz: Sanırım çıktığından beri Chemicide’ın Common Sense albümüne inanılmaz takığım. Mart başında çıkmış olan Midnight – Hellish Expectations da herkese kesinlikle önerimdir

-Benim sorularım bu kadar, son sözleri alalım?

Şimdiye kadar bizi destekleyen herkese teşekkürler. Gelecekteki konserlerde görüşmek üzere.

THRASH ULAN!

 Cem Kurtuluş, 2024 MART ( HAZARDOUS RÖPORTAJI )

04 Nisan 2023

Savaşın Ağır Tahribatı: Sodom - M16 (2001)


 








Kuşkusuz savaş tarihinin en kanlı savaşlarından biri Vietnam savaşıydı. Çocuğundan gencine uzanan bu savaştan çok kayıp vermesine rağmen Vietnam galip çıktı, buna rağmen 1.5 milyon insanını yitirdi. Ho  şi Minh savaşla ilgili "Tüfeği olanlar tüfekleri, kılıçları olanlar kılıçları, kılıçları olmayanlar küçük çapa ya da sopalarıyla savaştı. Her mezra ve cadde birer kale, her insan bir savaşçı, her parti hücresi bir kurmay heyeti gibiydi.”  diyordu. Vietnam savaşı mevzusunu çok uzatmazsak  bu savaşla ilgili tonlarca kitap yazıldı, bununla birlikte  albüm teması olarak müziklere acımasızca  yansıtıldı.  Bu demirbaş albümlerden biri de 2001 yılında Sodom’un savaş ruhunu hissettirdiği “ M16” albümüydü.

 Albüme geçmeden önce Sodom’un beyni Tom Angelripper’in Vietnam savaşı temasıyla ilgili söylediği “[M-16 aslında] bir konsept albüm değil. Bu sadece Vietnam hakkında sözleri olan bir Sodom albümü.” cümlesini belirtmek de yarar var. 

Pek çok kimse tarafından bu albümün konsept albüm görüldüğü bilinir. Albümün “M16” isminin seçilmesini “Benim için M-16 tüfeği, Vietnam Savaşı'nın bir simgesi. Silah tarihi ve Amerikan silahlarıyla gerçekten ilgileniyorum - avlıyorum, silah topluyorum. Silahlara karşı her zaman özel bir ilgim olmuştur” cümlesiyle anlatıyor Tom Angelripper.

 Albümün girişi “Among The Weirdcong”  bütün enstrümanların çalıştığı, saldırgan hissi veren  kaosa davet eden tempo yönünden dinamik makineli tüfek sesleri arasında atmosfere sokan savaşın tahribatı üzerine lirikleriyle şeklini alıyor. Parçalanmış beyinler,çürük etler, ölü adamlar da geride kalanlar oluyor. “I Am The War”  temponun düşmediği “I am The War” nakaratlarının tekrarlandığı saldırganlık hissiyatının devam ettiği, kafa koparmanın nasıl bir şey olduğunu gösterme hissiyatını vurgulayan Tom’un kızdırıcı vokaliyle zirveye çıkıyor. “No teardrop dims my savage eyes”  nakaratıyla  şarkının ana temasını açığa çıkarıyor. 

Albümün demirbaşlarından,dinamiklerinden, savaşla ilgili duygu durumunu en iyi ifade eden,melankolisi yüksek  şarkılardan ve bir o kadar agresifliğin önde olanlarından “ Napalm  In The Morning“  introdaki   "I love the smell of napalm in the morning/It smells like victory"  cümlesiyle açılıyor.  Aynı zamanda burdaki intro Apocalypse Now filminden alınmıştır. Napalm bombalarının katliam yarattığı vahşice insanları öldürmesini resmediyor şarkı. (Ek bir bilgi olarak 1965’te Vietnam’A karşı kullanılan bu bombalar 1980 yılında sivil halka karşı kullanılmış olduğundan yasaklanıyor. ) Tom’un kızgın vokali, Bernemann’ın riffine ayrı parantez açmak gerek.

 “Minejumper”  Bobby Schottkowski  ve Tom Angelripper’in başka boyuta geçtiği agresiflikten ödün vermediğine tanıklık ediyoruz. “Violence is just a friend”  liriğiyle  ana fikri özetliyor. İşkence ve imha edilmiş hayatlar, delilik perdesi, ve soykırımdan yaşanmış acıların toplamı “Genocide “ile haykırılıyor. Tom’un kızgın vokali, o öfke tufanına tanıklık etmek zor değil. “ Little Boy “ ile anti-god temasıyla özetliyor şarkıyı. Ölüm ile yaşam arasında kalmanın  arasında gidip gelmelerin rotasını çiziyor.  Albüme ismini veren, Tom Angelripper’in de M-16 tüfeğine hayranlığını anlatan “M16”  Tom’un kızgın vokalini devam ettirdiği, öfke ile yoluna devam ettiği şarkı oluyor.

 “Lead Injection” tempolu,agresifliğin devam ettiği, Tom’un nefret vari vokaliyle kaldığı yerden devam ediyor. Geriye kalan tek cevap “Creeping and crawling why do you cry?” nakaratındaki soru oluyor. “ Cannot Fodder” ile Tom tüm öfkesiyle ortalığı davet etmeye devam ettiğini göstererek ağır bir tahribat yaratıyor. Rus ruleti, patlayan bombalar ve Vietnam… “I got no power to survive/Empty thoughts of suicide.” nakaratıyla da ele veriyor bunu. “Marines “ askerlik mevzusunu göklere çıkartan, tempolu ve “Full Metal Jacket “ filminden bölümler içererek yanıt veriyor. “Düşünme,soru sorma, sadece öldür “ mottolu bir çizgide ilerliyor.

 Albümün final şarkısı olarak seçilen 1960 rock sahnesinde yer alan bir “The Trashmen“ şarkısı olan “Surfin Bird “ Sodom için o bilindik punk’a saygı şarkısına yakın bir iş oluyor.  Herkes için iyi bir seçim olur mu bilmem, sound olarak albümün dışında kalıyor. Bunun haricinde albümün bonus edisyonunda 1982 döneminden iki şarkıya yer verilir.

 Sonuç olarak; 2000’li yıllara gelindiğinde teknolojik boyutta Kreator’dan bir “Violend Revolution” gerçeği önümüzde duruyordu. Alman Thrash’i konusunda daima gaddarlığıyla bilinen komutan Tom Angelripper komutasında thrash metal’in en üretken konularından biri olan savaş temasını  “ M16” ile Vietnam Savaşını konu alarak gaddarca bir kayıt bırakıyor Sodom.

 Kadro

Bass/Vokal – Tom AngelRipper

Gitar – Bern “Bernemann” Kost

Davul - Bobby Schottkowski

31 Temmuz 2022

"THRASH, KAN,KAOS " Thrashfire - Thrash Burned the Hell (2011)


 










Geçmişe yolculuk yapacak olursam;biraz daha genç yaşlar herkesin kanı hızlı kaynardı ve Myspace gibi çağda bir keşif yolculuğu yapılırdı. Bu yolculukta thrash metal ile ilgili envanter çeşit bilgi toplanırdı. Forum sitelerinde paylaşılanlardan ötürü dayanışma çoğalırdı. Mevzu bahis burada; dayanışma cart curt diye konuşmak değil elbette. Mevzu bahis konumuz Ankara’lı thrash metal canavarları “ Thrashfire”  kendilerini myspace zaman diliminde “Kill the Fake God “ şarkısıyla ortalığa zehir salmışlardı,bunun devamının geleceği de bellliydi. Bu sürede PROMO Cd’leri edinmiştik bile, Old School Rock Bar’ın olduğu zamanlarda da grup o zamanlarda Artillery grubunun alt grubu olmuştu. PROMO’ların dağıtıldığı zamanlarda 2010 gibi bildiğim kadarıyla gruptaki bass gitarist Merter Kaygısızel askere gitmişti,dönüşte de grubun thrash canavarlarını kanıtlarcasına saldırganlıktan ödün vermeyen bir albüm gelecekti.

Thrash metal cehenneminin adını müjdeleyen  “Thrash Burned The Hell”  bu işe girişip ilk dönemlerinde thrash metal ateşini yangına çeviren, o saldırganlıktan ödünç vermeyen devamlı kaosa davet eden “bu gece zorlu bir konser olacak/poserlera yer yok”  nakaratlarına sahip “Thrash,Beer And Violence “ gibi adının da hakkını veren bir şarkıyla açılış yapıyor. Gitarlarda o eski kafaların riffleri, Burak’ın o hırçın vokali ve devamlı “Thrash,Beer And Violence “ nakaratlarının tekrarlanmasıyla devamlı kaosun devam edeceğini söyler,ki konserlerin devamlı olmazsa olmaz parçaları arasında yerini almıştır. Kaos ortamında şiddet tırmanırken headbang isteği ile birlikte uzun saçlar ucuz biralarla yağlanmış ve thrash ruhunun akibetini bu şarkı belirler.

“World Domination” dünyayı domine eden yalan politikalarıyla kendi halkını kandıran siyasetiyle mide bulandıran kravatlı kesime atıfta bulunur,ki bu şarkının çıkış süreci PROMO’da kendine yer bulmuştur. Liriklerindeki “Tell me motherfuckers did you have a good day?” nakaratıyla cevaplar Thrashfire bu şarkıyı. Davuldaki ataklarla, vokalde hızın şiddete katılmasıyla kaosa katılmamanız için hiçbir sebep yok!

Albüme ismini veren thrash metal cehenneminin habercisi “Thrash Burned The Hell” ile thrash metal cehenneminin yaratıldığı ile alakalı sözünü ilk başta nakaratlarıyla söylüyor Thrashfire. Jilet gibi riffler saldırganlığın ifadesi, kaosun içinde o gaddarlık gösterisi devam ediyor. Gitarların saldırganlığı davul ataklarıyla birleşince geriye vokalin öfkeli yok ediciliği kalıyor. Çift gitarın thrash metal’de etkisinin tartışılmaz bir gerçek olsa da burada jilet gibi rifflerin yağ gibi aktığı arada sololarla birlikte uçuruma doğru yol alıyoruz.

 “Backstreet Junkies “ arka sokaklarda dönen keşlere ağıt niteliğinde gitarların saldırganlığında tam gaz devam ediyor.  Liriklerde kendini pazarlayıp uyuşturucu almaya çalışanlara da atıf var, “bu yolun sonu yok” mottosu yerleştiriliyor.  Thrash metal şovunun devamı niteliğinde  “Hell Performance Hall” saldırıya kaldığı yerden  “Thrash is not dead you fucking bastards” sözleriyle karşılık veriyor. Albümdeki ilk şarkılara göre sönük gelebilmesi yüksek,ama  kaostan sizi geri çekmiyor.

 “Dead Collector”  bir cephe alanında cesetler ve kan kokuları üzeri lirikleriyle öne çıkıyor. Davul bölümleri herkes için cezbedici olur mu bilmem;atmosferin bütününe uyacak şekilde ilerliyor. Şarkının ilk yarısından sonra ayrı bir atağa çıkarıp kaosun içine davet ediyor. “Thrash “ kelimesinin agresif dolu ifadesiyle albümün en dinamik demirbaşlarından olan “Angels and Drunk Witches” bir öfke tufanı şeklinde ilerliyor. Özellikle gitarlardaki saldırganlık hissiyatıyla deliliğe doğru tırmanış yapmanız mümkün! Albümün genelinde gitarların saldırganlığı konusunda söz tabiriyle prim verilmiyor, bazı kritiklerde rifflerin tekrarlandığı söylense de bunu albüme ruhsal yönden yedirmek de zor olacaktır.

 Thrashfire’ın ilk çıkış zamanlarında yayınlanan, bazı forumlarda ve myspace döneminde gördüğümüz “ Kill the Fake God” yalan demeçlerin ışığında gözyaşı vaat eden ama bunu saklayanlara aynı zamanda isminden de anlaşılacağı mesajı direkt merkeze yolluyor.” No Mercy No Pain”  saldırganlık,öfke,kaos üçgeninde birleşerek merhametsizlik ve acımasızlık üzerinden kan dökenlere sesleniyor. Thrashy öfkenin her zerresini hissediyorsunuz. Merhametsizlik ve acımasızlık arasında bağlantının her riffte,her notada hissetmeniz kaçınılmaz oluyor. 

Ölümün acımasız yüzünde kayıpların ve çocuğunu yalnız bırakıp savaşa giden babaların hikayesini anlatan “ Death Is Near”  atmosferiyle, içinde bulundurduğu sololarla, davul ve jilet gibi rifflerle fazlasıyla o öfke tufanını sonuna kadar hissettiriyor...   Albümün final bölümüne giden yolda akustik girişiyle başlayan “Silent Torture” thrashy rifflerin saldırganlık ve kaosa davet etmesiyle insanlığın lanet sonuyla sonuçtalan katliam ve felaketlere lirikleriyle cevap veriyor.

 Albümün prodüksiyonuyla ilgili Alman Thrash’inin etkilerinin fazlasıyla hissedilmesi bu açıdan da  Mix ve Master işleri Deniz Durdağ’a emanet edilmiş. Albümün iki şarkısında back vokal olarak Tarkan Gürol’un katkıları var, bunun yanında grubun ilk kurulma aşamasında bildiğim kadarıyla  Şeref Umut, grubun ilk zamanlar myspace’te saldığı şarkıların emekçilerinden. Albümün fotoğraflar işlerindeki katkısı Bünyamin Salman ve Sanem Yücesoy’a ait. Albümün kapağı “thrash-militia” temalı ilk dönem thrash tutkunu olanları yansıtacak kadar klas duruyor!    Berkan Baltas, Derya Saraçoğlu, Emre Yıldır,Mert Aydın, Onurcan Soncul bu kapakta emeği geçenler. Bu açıdan onlara da ayrı not düşelim.

 Gençlik ateşiyle birlikte parlayan o amatör ruhun getirmiş olduğu olayı dinlediği gruplarla beslemek geçmişten bu yana her zaman iyi hareket olmuştur,ki bunu 80’lerde yapan bir ton grup vardı. Şimdilerde 80’lerde olmasa da Sodom,Slayer,Venom gibi grupların soundlarını harmanlayıp eski ürettiği besteleri gaddar şekilde sunan,Alman Thrash’inin balyoz gibi kafasına vurarak gösteren  “Thrashfire “ cehennemin thrash tarafını hem thrash-militia lirikleri hem de politiğe kayan lirikleriyle  “Thrash Burned The Hell” ile fazlasıyla gösteriyor demek belki basit ve ucuz bir cümle olacaktır ama onlar bunun 20'li yaşlarda genç başına fazlasıyla gaddar şekilde gösteriyorlar!  

Not; Yıllarca dinlenen bu kayıtın albüm kritiğinin böyle detaylı, böylesine yıllar sonra yapılması ise Thrashfire’a bir teşekkür içermektedir!

 Kadro;

 Burak Tavus, Vokal

Merter Kaygısızel, Bass Gitar

Onurcan Soncul, Gitar

Can Selman, Davul

 Cem Kurtuluş,2022

22 Mayıs 2022

Vader - The Ultimate Incantation (1992)


 










1990 eski okul death metal sahnesi hakkında konuşacaksak Florida bu işin demir sanayi bölgesi görevi görür. Herkesin buradan etkilendiği bir gerçektir. Dönemin ilk gruplarının sonrasında çıkan gruplarda katkısı fazladır. Bu herkes gibi bilinen bir gerçek olsa da asıl konu Polonya’nın demir baş gruplarından olan Vader’in tarihsel içeriğine bakmak lazım. Vader, başlangıçta heavy/speed metal grubu olarak yola çıkmış. Death Metal’in öncüleri sayılan Death ve  Possessed gibi 1983 yılında kuruluyor, ki 1983 yılında bir altın çağ yaşanıyor. Bu altın çağın eskilerinden biri olsa da Vader, albümlerinin çıkış süreci 1990’a kadar uzanıyor.1986’da ilk kayıtlarını alıp ilk demolarını 1988 yılı gibi yayınlarlar. 1990 yılında “Morbid Reich“ demosu döneminin en çok kopya satan ürünleri arasında yer olarak zirvedeki yerlerini ufaktan sağlamlaştırmış olurlar.

 1992’de ortalığın death metal ateşiyle parladığı anlarda özellikle Florida’da acımasız albümlerin olduğu bir çağda çıkarıyor “The Ultimate Incantation”  albümünü yayınlamaları. Albüm, “Creation” adlı enstrümantel intro ile başlıyor, daha sonrasında death metal sahnesine hakim olacaklarının sinyalini veren Morbid Angel,Deicide etkilerinin yüksek şekilde hissettirildiği “Dark Age“ ile etrafa kötülük saçarak gaddarlığı simgeleştiriyorlar.Piotr Wiwczarek, diğer adıyla bilinen Peter’ın gaddar dolu vokali öfke tufanına davet ediyor. 1990’ların o gaddar vokalleri arasına ismini bu albümde kanıtlıyor.

 Bütün enstrümanların kendini gösterdiği, riffsel bombardıman Jaroslaw (China) ve Jacek’in alt üst eden performanslarıyla birlikte Doc’un davulda yarattığı üstüne eklenince geriye sadece Peter’in öfke saçan vokalleri kalıyor.Liriklerde delilik,akıl yitmesi bir tür trans hali hakim. “Vicious Circle”  davulda gümbür gümbür atakların kesilmediği, öfkenin tam gaz devam ettiği, hızlı soloların atağı sürdürdüğü liriklerde “cehennem yok ama , cennette yok.” sözleriyle karşılık veriyor.

 Albümün demir başlarından “ The Crucified Ones” blast beat etkilerinin fazlasıyla önde olduğu,bir o kadar old school Sepultura dönemini hatırlatmakla vokallerde Peter’in, Max Cavelara’yı da hatırlatır. “Leave your life and join the dead in hell.”  nakaratlarıyla bir nevi son sözünü söyler burada şarkı.  “The Final Massacre” saldırganlık,öfke, nefret üçgeninde bir patlama sesiyle ilerliyor. Thrash/death metal sentezinin fazlasıyla etkisinin yükseldiği şarkılar arasında 1990’lardaki ekole en yakın örnek olur. Liriklerde de kazananın ölüm olduğu resmedilir.

 Albümün ilk yarısının son şarkısı olan “Testimony”  thrash/death metal sentezinin devamı niteliğinde  orta temposuyla, liriklerinde “Creatures dreaming in the dark/Remember the time before the time/They're still waiting at the gates -Find the wisdom in the starlight! “ nakaratlarıyla özetliyor bir nevi.  Kaotikliğinde içinde savrulup giden ve Peter’in vokallerindeki öfkeli hali hissetmemeniz için bir neden yok.

 Albümün çoğu kaset versiyonunda yer almayan albümün en uzun şarkılarından  "Reign Carrion" diğer şarkılara göre aynı seviyede bir şarkı olmuyor. Ardından gelen “Chaos“ tam da kendi ismine uyarak kaosa davet edici bir yapıda tehtitkar şekilde ilerliyor. Thrash vari yapının etkisini albümde bazı şarkılar aldığımız gibi bu şarkıda da fazlasıyla alıyoruz.

 “One Step to Salvation” Slayer’ın Angel of Death’ini anımsayan bir kıvamda ilerliyor. Davullar gümbür gümbür gelse de albümde blast beat tekniği fazlasıyla kullanılıyor ve bu bazı şarkılarda yedirilmesi biliniyor. Şeytani lirikleriyle adıyla da belli ettiği gibi   “Demon’s Wind“ bombalamaya devam ediyor. Davuldali gaddarlık,araya sıkıştırılan sololar ve Peter’in evil vokali eklenince bütün hissiyat yok etmek üzerine kalıyor;tek eksi yanı ise aslında prodüksiyon aşamasında alınan kayıt oluyor. Bunu sonradan dile getirecek olsam da;grup bu albümü kaydettiğinde elindeki ekipmanlara göre davrandıklarını söylüyor ve böyle bir kısıtlı zamanda bu da ekipmanlarda kaynaklı soundlarına yansıyor.

 Devamında gelen “Decapitated Saints”  saldırının devam ettiği blastbeat’ın durmadan devam ettiği,ki bu albümün genelinde uyguladıkları bir metod. “No hope I must die and turn to ashen dust, My soul will fly away to realms of dead” nakaratlarıyla da lirikleriyle şarkıyı özetliyorlar. Albümün kapanış parçası“Breath of Centuries” kaotik riffler ve karanlık çağın atmosferini yansıtıyor daha fazla gaza basarak saldırmaya devam ediyor.

 Albümün ikinci yarısında sona gelen blastbeat atakları fazlalılaşıyor bu konuya ayrı parantez açmak gerekirse; grup 1992 yılında kayda girdiğinde Sunlight Stüdyosunda ne plak şirketi ne Vader sonuçtan memnun değildi. Thomas Skogsberg, Vader grubuna göre harika bir adam olsa da death metal uzak biri olduğunu söylüyor Peter, durumu anlatırken. Bu sayede grup verilen ekipmanları kullanmak zorunda kaldı. Davulcu Doc bazı ziller ve pedallar getirdi ve grubun profesyonel enstrüman kullanabilmesi için parası da yoktu. Grup daha sonra Paul Johnson ile Rhytm Stüdyosunda kayda girdi. Prodüksiyon açısından  bass gitar’ı duyabildiğimiz alan az ve albüm süresi 50 dakikada değil de 40 dakikada tutulabilse yerinde olurmuş. Grubun etkilenimlerinde Slayer,Morbid Angel, Deicide gibi grupların etkileri fazlaca bariz hissediliyor.

 Sonuç olarak; 90’larda esen, durdurak bilmeyen acımasız gaddar death metal sahnesinde o kadar kısıtsızlık,bütçe sorununa rağmen  Vader, “The Ultimate Incantation”  albümünü piyasaya saldığında piyasada gaddar bir etki bırakmıştı. Bu albümdeki blast beat kullanımlığı bir yana, death/thrash metal sentezli bir karışımın gaddarlık gösterisini 1992 yılında fazlasıyla göstermişti VADER!


Not: Yazıdaki pek çok bilgi vikipedia'nın İngilizce sayfasından kaynak olarak alınmıştır.

 

Kadro

 Piotr "Peter" Wiwczarek – ritim gitar, lead guitar, bass guitar,[5] lead vocals, lyrics

Krysztof "Doc" Raczkowski − drums

Jacek "Jackie" Kalisz − bass guitar

Jaroslaw "China" Labieniec − rhythm guitar, lead guitar

 

Paweł Wasilewski − lyrics

Paul Johnson − sound engineering, producer

Dan Seagrave − cover artwork

Francesca Hollings − photography

Tomek Malinowski – photography

 

Cem Kurtuluş,2022

20 Mart 2022

Vio-lence - Let The World Burn (2022)


 











“Çocukların sahneden  atlayıp kafatasları üzerine indikleri şovlar gerçekleştirirdik. Düşüp kafalarını kırarlardı, ve ambulans gelip onları sedye ile götürürdü fakat şov asla durmazdı.”  diye açıklar Sean Killian 80’lerdeki thrash metal ortamını,tam olarak da ruhun fazlasını bu cümle net anlatabilirdi. Vio-lence’ın beyni dediğimiz Sean Killian’ın bu cümlesini yazmamak insafsızlık olurdu, kendisi bir süre önce karaciğer sirozu teşhisi konulmuş ve bununla  boğuşmuştu bu amansız hastalıkta pek çok kişi kendisine destek vermişti. Daha sonrasında da ameliyatın başarılı geçmesinden sonra sahnelere geri döneceğinin sinyalini vermişti.

 Mevzuyu kısa kesmek gerekirse; Vio-lence, Bay Area bölgesinde geride kalan grup olmakla birlikte sounduyla birlikte her zaman agresif ve şiddet dolu iş çıkardı. 1993’te çıkardıkları “Nothing to Gain “  albümünden bu yana 29 sene geçti. Vio-lence’da yıllar yılı Sean Killian, Phil Demmel ve davulcu  Perry Strickland daimi üyeler oldular. 29 sene sonra bu gruba katılan diğer iki isim Overkill ile sıkı işlere imza atmış Bobby Gustafson,Fear Factory’de  yılları geçmiş olan bassçı Christian Olde Worbers oldu. 29 sene sonra bir ürün çıkarmak başlı başına dezavantajları olan bir şeydir, ama mevzu bahis konusu Vio-lence ise işte bunun nasıl bir şey olacağına dair sezginiz yükselir bir şekilde. “Let The World Burn“ böylelikle çıkmış bulundu.

 Albümün açılış şarkısı; agresifliğiyle,şiddetin dozunu arttıran o old school soundun hamlığını bize hissettiren “Flesh from Bone“ oluyor. Bass’ta Christian ile Bobby’nin uyumu sonrasında Sean Killian’ın gaddar vokali,o saldırganlık hissi yıllar önce olduğu gibi kaldığı yerden devam ediyor. Karaciğer teşhisi konulan bir vokalin böylesine bir performansının agresiflik seviyesi oldukça yükseklerde.  “Pouring agony and blood onto my plate”  nakaratının da bulunduğu lirikleriyle de özetliyor olayı şarkı.

 “Screaming Always“ modernleşmiş thrash sounduyla karşılıyor, gitar hatlarının  güçlülüğüyle devam ediyor. Jenerik thrash gitar girişi adeta, sonra saldırganlaşmaya ve agresifleşmeye kaldığı yerden kaos vari şekilde duvara fırlatmasını bilen bir anlayışı yerine getiriyor. Bobby Gustafson farkını ortaya koyuyor; yeni çağa ayak uydurulmuş rifflerle birlikte, eski ile harman yapmasının eseri.

 İlk şarkı kadar akılda kalıcılık adına iş çıkarmasa da Bobby Gustafson’un yarattığı riffler adına tekrar dinletmesini bilerek Sean Killian’ın atak dolu vokalleri ile agresif yoldan devam ediyor, Slayer’dan Tom Araya’nın sesini duyuyoruz Sean’den yer yer. Slayer’ın soundunu biraz daha kaydırdığı, rap’e de yaklaştığı bir etkilenim bariz hissettiriyor. Hiçbir insanın hayatta kalmayacağı bir dünyadan bahsediyor liriklerde, şiddetin dozu da buna göre yerini belirliyor.

 ”Upon their Cross“  Sean Killian’ın o hardcore/thrash vari saldırgan vokaliyle kaosa davet ediyor. Phil Demmel bir röportajında Exodus’tan ilham alarak bazı şarkıların oluşturulduğunu söylüyor, bu söylediği bu şarkıdaki bazı riffler için geçerli olabilir. “ Fuck Love/Hate Love“ mottosuyla sesleniyor şarkı. Riffiyle saldırma talimatı veren, o hissiyle albümün en dinamik ve en kafaya oynayan şarkılarından “ Gato Negro “ o bilindik Vio-lence ruhuyla şaha kalkıyor. Albümün en kısa şarkısı olmasına rağmen en thrash, en gaddar,en saldırganlığın zirvesinde olduğunu kanıtlaması bir yana, Perry Strickland’ın döver gibi çaldığı davullara ayrı parantez hak ediyor. Albümün/EP’nin kapanış şarkısı albüme ismini veren “ Let the World Burn“ öfke resitali,kaosa tırmandırarak saldırganlığı bir an olsun elden bırakmıyor.Dünyadaki bütün pisliklerinin yanmasının temasına sahip liriklerle ders veriyor şarkı.

 Albümlerde bazı olaylarda prodüksiyon önemli nitelik taşır. Bu albümün prodüksiyon işinde Juan Urtega herkesi gaza getirdiğini söylüyor Sean Killian. Vokal için stüdyoya girdiklerini “ daha iyisini yapabilirsin “ diye uyarıda bulunup, davulcu Perry’de aynı uyarılarda bulunup motivasyonlarını arttırdığını söylüyor Sean Killian. 29 yıl sonra bu geri dönüşte Phil Demmel ve Sean Killian ne kadar etkiliyse, gruba yeni katılan Bobby Gustafson ve Christian Olde Worbers da bir o kadar etkili oluyorlar.

 Sonuç olarak; “Let The World Burn“ şiddetin,kaosun,agresifliğin soundunu yaratmaktan hiçbir zaman çekinmeyen komutan Sean Killian öncülüğünde 29 sene sonra gelen bir kaos ürünü.  Her şeyden önce Sean Killian’ın karaciğer sirozu konulmasından sonra Vio-lence’a geri dönmesinin ne kadar tutku dolu olduğunu nitelikte, ve Phil Demmel’in de daha işlerinin bitmediğini düşünerek yola koyulduğundan çıkıyor bu albüm bir nevi ve Phil Demmmel’ın dediği gibi “80’lerde yaptığımız o saf soundu yakalamak istedim” diye açıklıyor bütün olup biteni.

 

Kadro

Sean Killian- Vokal

Phil Demmel-Gitar

Bobby Gustafson- Gitar

Christian Olde Worbers-Bass

Davul- Perry Strickland

 Cem Kurtuluş,2022