// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

09 Ocak 2012

Korkuluksuz Köprüden Geçen Adam: Aylak Adam


Edebiyat tarihinde derin iz bırakmış Yusuf Atılgan'ın C ismiyle konuşturduğu Aylak Adam’ın hikayesi sıkıntıyla başlıyor. Toplumdan sıyrılmış bir adamın portresini çiziyor Yusuf Atılgan. Kitabı  “ Hayatımda mevsim gibi geçen kadınlar vardı “ sözünden yola çıkarsak kitap Kış-İlkyaz-Yaz-Güz olarak 4 bölümü ayrılıyor. Kitabın “ Kış “ bölümünde Aylak Adam’ın kurallardan uzak, toplumun dışında olduğu anlatılıyor. “ Başkaları onu eve gidecek sanırken o gidip bir meyhanede içecek “ sözü Aylak Adamın profilini çiziyor.

" C.’’ Aylak ve sıkıntılı bir adam.  Kurallara, klişelere, alışkanlıklara karşı olan, kimseye benzemeyen, benzemek istemeyen, benzemekten korkan, toplumdan sıyrılan bir adamın hikayesi.  Sıradanlığa, tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına hiç  katlanamıyor. Hem farklıyı, hem doğru olanı arıyor. " C.’’ Günlerini sokakta insanlara bakarak geçiriyor. Bir sigara istediğinde  tersleyen insanların portresini çiziyor Yusuf Atılgan.  " C "  kelimenin tam anlamıyla AYLAK’ Bu Aylaklık ilk önce sıradan bir Aylaklık gibi gözüküyor ama o farklıyı arıyor.   Sadece para yiyor, sokaklarda geziyor,meyhanelerde takılıyor. Kimileri iş hayatının sıkıntısını düşünürken onun böyle bir sorunu olmuyor. Toplumu kurtarmak onun derdi değil. Bay C  roman boyunca insanlarla savaş halindedir. Bir arayışın peşindedir, toplumsal kurallara uymadan yolunu çizmek o'nun meselesidir.  1950'lerin sonuna doğru çıkmış bir arayışta olan, topluma düşman olan insanlarla savaş halinde olan bir karakterin romanı " Aylak Adam"  Kapak fotoğrafı Ülkü Tamer'e ait.

Kitabın mevzusuna dalacak olursak;  C'nin aradığı sokaklarda aradığı  bir kadın. O kadının özlemini kuruyor. Ama bu özlemi kurarken Aylak Adam'ın hikayesinin sadece bir kadından ibaret olduğunu söylemek de yanılgı olur, toplum karşıtlığından ilerleyen bir şekilde gelişiyor. Atılgan, Aylak olarak tanıttığı Bay C'nin hayattaki arayışını anlatıyor. Onunla hayatında varlık bir mevsim süren kadınlar var. Ayşe de onlardan biri oluyor.   C,  Ayşe’yi bir erkeğin yanında gördüğünde o gün aldatıldığına inanıyor. Kitabın " Kış"  bölümünde  C'nin sevgililerinden biri olan Ayşe hakkında bilgiler veriliyor.  Ayşe'nin mesleğiyle ilgili bilgiler veriliyor. Bay C ile resim sergisinde tanışıyor, Bay C'nin züppe olduğunu düşünüyor.  Resim sergisinde tanışmaları Sabahattin Ali'nin " Kürk Mantolu Madonna " romanına inceden selam çakıyor. Ayşe'nin okuduğu günlükten C'den önce Haluk diye bir sevgilisi olduğunu öğreniyoruz.  " Kış " bölümünde bahsi geçen söz kitabın en can alıcı sözü olmaya aday. C sürekli sorgulama içinde olduğunu, toplumun derdinin kendi derdi olmadığını kitapta şu sözlerle anlatıyor. 

" Bu caddenin elbet tenha olduğu zamanlar da vardır. Hiç görmedim ben. Kim bu insanlar? İşten mi dönüyorlar, eğlenceye mi gidiyorlar? Şu adamın burnu Gide'nin burnuna benziyor. Ama nasıl da kasvetliler. Bunların içinde ' meçhul denizlerde balık' olmayı isteyen var mı acaba? Belki şu hep önüne bakan adam. Ne güzel okumuştu bu şiiri, Gözleri sulanmıştı. Yoksa kız mısın? Ya karşıki şaşı kadın durmuş kimi bekliyor? Koş bayım koş; kaç bu caddeden. Yetişemeyecek. Evet, tramvay kalktı. Neyse üzülme bir başkası gelir alır seni. Ama şimdi koştun diye içinde utanma var değil mi? Taksim demişler buraya, yollar ayrılıyor diyedir. " 

" Kış " bölümünde yazar toplumu sorgulamaktan çekinmiyor, bunu yaparken kendi kendine konuşmayı da ihmal etmiyor. Kitabın ilk bölümünde Aylak Adam'ın toplumdan uzak, meyhanelerde kendini bulan tarafını okuyoruz daima. İş sıkıntılarıyla boğuşan insanlara da seslenmeyi unutmuyor Yusuf Atılgan, Aylak Adam'ı öyle güzel tasvir ediyor ki bazen Aylak Adam'da kendinizi bulmanız kaçınılmaz oluyor. Toplumun iş bulma sorununa, iş konularına şöyle değiniyor Yusuf Atılgan

" Kim bilir iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. ‘İş avutur’ derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför ,çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu."

Kitap, Aylak Adam'ı  " Saat beşten sonra herkes işten eve dönerken o evden çıkar yakın lokantalardan birinde yemek yerdi "  sözleriyle anlatıyor.  Romanın dilenci karakteriyle bölümünde şu söze dikkat etmek gerekir, sokak dilini bu bölümlerde Atılgan bize hissettiriyor.  "  Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu. Cumartesileri, pazarları gelmiyordu. Bugün neydi? Gün adlarıyla ilgisi yoktu "  sözündeki sahicilikle bu durumu özetliyor. 

Aylak Adam'ın ikinci bölümü " İlkyaz" da Güler ile olan ilişkisi anlatılıyor. Soru sormalar dahilinde ikinci bölümü okuyoruz. Sorular silsilesi bu bölümde devam ediyor. Atılgan bu bölümde Güler'in aile kızı profili çizdiğini gösteriyor, çok fazla beklentisi olmayan bir genç kızı tasvir ediyor. Masum, saf, sadece içi sevgiyle dolu olan bir karakteri gözlemiyoruz.  Güler'le karşımızdaki kahramanımızın konuşamadıklarına tanıklık ediyoruz bu bölümde, bir tür utangaçlık karşımıza çıkıyor bu bölümde. 

Olduğu gibi olan bir adamın resmini çiziyor Atılgan. Hiç kimse gibi olamayan, toplumda bir beklenti içerisine girmeyen, gezen ve içen, umarsızca bir aylak'ın yaşantısını sunuyor bize. Sonunda Güler İle Aylak Adam C'nin aralarındaki geçen diyaloglara tanıklık ediyoruz.  Güler karakterini masumane şekilde anlatan Atılgan bu karakterde aynı zamanda " Elalem ne der " sorununa da değiniyor.  Güler'in bu bölümde B'ye yazdığı mektupları okuyoruz. B'nin yanında olmasını istiyor, yaşadıklarını kendisine anlatıyor. Güler'i tanımak için " Dünyadan çok şey beklemiyorum. Üç oda, bir mutfak, sevdiğim adam, biri kız biri oğlan iki çocuk " sözü yerinde oluyor.  Ama Aylak Adam'ın derdi değildi bu, en azından onun için şu anlık mesele bu olmuyor.  Kitabın ilerleyen bölümlerinde Güler'in C'yi sevmesiyle başlayan süreç işleniyor.  Romanın Bay C'nin Güler'i öpmek istediği kısımda Güler'in yüzünün kızardığına şu satırlarda denk geliyoruz

" Sana bakmayı biliyorum ben. Söylediklerimi dinlerken " Bunu yapamaz ama tutar gene elimi öpmek isterse ? " diye düşünüyordun. Bak, dudaklarını belli belirsiz boyamışsın. Boyarken aklından geçenleri biliyorum. Aynaya bakınca sana solgun gibi göründüler. " Sevmez ama azıcık süreyim fark etmez " dedin. Öpüşeceğimizi biliyordun. Dudakların daha bir çekici olsunlar istiyordun. Aklında hep bugün benimle öpüşeceğin vardı. İstiyordun. Nerden mi biliyorum? Çünkü ben... Seni Öpmek İstiyorum..." 

Güler yine masumane duygularla Bay C'ye bir şeyler hatırlatmak istiyor, onun baktığı dünya ile Bay C’nin baktığı dünya farklı.  Yazar çoğu yerde Güler üzerinden toplumu eleştiriyor, toplumdan utanan ve çekinen karakterlere yön biçiyor. Güler karakteri üzerinden yarattığı da tam olarak bu, her şeye iyimser bakan karakterimiz Güler İle Bay C'nin arasındaki şu diyalog biraz olsun toplumdaki durumu anlatıyor sayılır.

“Neden bu kadar kötümsersin
Sen neden değilsin? Çevrene bakmıyor musun? En mutlu görünenlerine bile? Bütün bunlar üç oda, bir mutfak iki çocuk düşü ile başlıyor. Sonra? Haydi bayanlar baylar! Bu fırsatı kaçırmayın. Siz de girin, siz de görün. Üç perdelik dram. Birinci kısım: Dağlar dümdüz. İkinci kısım: Ne çok tepe ! Üçüncü kısım: Ova batak. Bugünlük bu kadar baylar. İyi geceler yine bekleriz “ 

Güler'in söylediği "  Nasıl olur da bir insan küçük bir evi, eşi, iki çocuğu olsun istemez "  sözüyle Aylak Adam'ın yaşadıkları farklı bir dünyayı gösteriyor bizlere . Aylak Adam aylaklığın peşinde, toplumun ne dediğini umursamayan ama aslında toplumla olan derdi olan biri olarak görürüz onu.  Güler'se toplum ne derse onu yapalım diyen, evlilik hayalleri kuran saf bir kız profilinde oluyor romanda. Romanın bu kısmının da toplumdan izler taşıdığını söylemek mümkün.  Kitabın en zevkle okunan bölümleri B ile mektuplaştığı bölümler. Güler'in B ile mektuplaştığı bölümlerde ne kadar saf bir kız olduğuna bir kez daha tanıklık ediyoruz. Güler, bu bölümde utangaç, çekimser, ailesinden izin almadan dışarı çıkamayan toplumdaki kız profini gösteriyor bize.  

Romanın aynı bölümünde  Atılgan şunu söylüyor  " Benim ona tutunabilmem için onun benden başka dayanağı olmamalı"  Tutunabilmenin ve sığınmanın önemli bir şey olduğunun altını çiziyor Atılgan, ama sadece birbirine tutunabilen ve kendi tutamaklarıyla ayakta kalmanın zorluğuna aynı zamanda bunun sevgi için büyük bir mesele olduğunu söylüyor. Güler ile Bay C'nin boğazda akşam yemeğine çıktıkları, Güler'in içmesiyle birlikte sarhoş olmaları kitabın en sahici kısımları arasında yerini alıyor.  Güler bu bölümde aşkın nasıl sarhoş ettiğini, korkuları olsa da bu korkuları aşka yenebileceğini gösteriyor  bize. 

" Bu gece kitapların kötü kadınıyım ben dedi. Ama nasıl iyiyim bilsen! Bu deniz, Bu Işıklar. Ah, her gece gelelim buraya.
Babanı unutuyor musun?
Vız gelir hepsi. Babam, ev, çocuklar! Hiçbiri gözümde yok sen varsın yalnız. Seninim ben, Al beni! " 

Güler, sarhoştu ama C’yi istiyordu. Kadınlar sarhoşken böyleydiler. Bazen unuturlardı. Beraber  eve gittiler, yatak odasına girdiler.  Atılgan romanın bu kısımlarında masum bir kızın portresini çiziyordu. Atılgan, Güler ile Bay C'nin aralarındaki ilişkiyi iyi analiz ediyor.  Kitabın üçüncü bölümü olan " Yaz " bölümünde  Ayşe ile Bay C'nin yazlıkta geçirdiği bölümler anlatılıyor. Bu bölümde Atılgan, arayış peşinde olan, kendi şehrinde bir kadın arıyor, kendisine yetebilecek bir kadın,kendisini taşıyabilecek ve aşkı için savaşabilecek bir kadın...  

Bay C  kendisine soru soranlara " ben bir Aylağım "  diye cevap vermekle yetiniyor. Parası bol, sokaklarda sürten, aradığını bulamayan ve aradığını bulmak isteyen meyhanelerden çıkmayan biri Bay  " C" .  Yazının başında bahsettiğim gibi BAY C'nin toplumu kurtarmak gibi derdi yok, bu arayışla yoluna devam ediyor. Eksik olan şeyler var hayatında ama bu kendi eksikliği mi bir kadının eksikliği mi işte roman bunu okuyanın cevaplamasını istiyor. Kahramanımızın  dediği gibi " Dünyada gereğinden fazla kadın vardı yalnız bir teki yoktu. "  cümlesi  aynı zamanda kitabın en can alıcı cümlelerinden biri oluyor. Yalnızlık peşini bırakmıyor.  Her gece yaptığını yapıyor, can sıkıntısıyla baş edemiyor, iç sıkıntısıyla ve kendi savaştığı dünyada yalnız başına günlerini sürdürüyor.  

Bay C arayışın peşinde oluyor, ama bu basit bir arayış olmuyor. Aranılan bulunamayacaksa, yalnız olmanın sahiciliğine daha çok inanıyor Aylak Adam.  Futbol fanatikleri hariç insanların gazete okumasını anlamıyor. İnsanlar her gün bir facia ya da yangın haberi görmek için mi gazete okuyordu?  İnsan tuhaf bir canlı olsa da tuhaflıklarının farkına varamıyordu. Bu bölümlerde Atılgan'ın toplum eleştirisi göze çarpıyor.  

 İnsan,  insanın yanına gitmekten ona bir şey söylemekten hep korkardı. Söylemek istediklerini ilk anda söyleyemiyordu .   Ayşe ile ilişkisini yanında çocuk gördüğü gün hiçbir soru sormadan bitirmişti. İnsan böyleydi. Anlamadan ,dinlemeden yapabiliyordu her şeyi. Ayşe,  Bay C 'yi  o gün beklemişti. Ama C’nin bundan haberi yoktu.Korkmuştu. İnsan, Korkak bir varlıktı. Çekinirdi, utanırdı, terslenmesinden korkardı. Bu sokaktan geçen birine merhaba deyip onun senin suratına tuhaf gözlerle bakması gibiydi.

C: Ayşe’ye  beni bulamayacağını bile bile geceleyin geldin . Beni düşünmekten kurtulmak istiyordun değil mi? Bari kurtulabildin mi  
Ayşe: Hayır

" C"  bunları sormak için gelmişti, fazla kalmayacaktı ve gidecekti. Öyle  olmuştu. İkisi birbirine yakın otururlar ama bunu bilmezler. Bayan Naciye’ye ikisi de yakındır. Gitmişti Ayşe. Kalsaydı o'na Güler’i anlatacaktı.Ayrıntılar insanın yaşantısında hep önemli olmuştu. İnsanlar küçük ayrıntılara takılırdı. Hep ayrıntı vardı insan yaşamında. Güler’in mavi gözlü oluşu, Ayşe’nin bacaklarının esmer oluşu da bir ayrıntıydı. İnsan, ayrıntılara inmeden yapamazdı. İnsan hep bir değişiklik olmasını isterdi ve beklerdi. Belki aşk, belki başka bir şey, belki bir iş . İlk hatırladıklarının bile bazen değişik olduğunu zannediyordu insan...

Kendi kendine insanlar diyordu  Bay C. İnsanlar dünyayı oldukça işgal ediyordu. İnsanlar neredeydi ve ne zaman hatırlanmak istiyorlardı?  İnsan özlediklerini zamanla unutuyor muydu, yoksa bu duruma alışıyor muydu? Atılgan romanda hep soru soruyor, bu soruların cevaplarını arıyor ve çoğu cümlesinde topluma ince bir eleştiri getiriyor. Bay C,  Bayan Naciye ismini sevmiyordu. Ama bir gün Naciye’ye "Naciye abla’’ diyeceği aklına gelmezdi. O da Ayşe gibi Naciye'ye  abla demeye başladı. Kitabın bu bölümünde Naciye karakteriyle tanışıyoruz, aynı bölümde Bay C  Ayşe'nin bazı özelliklerini Güler'le karşılaştırıyor, Güler aklına geliyor.Naciye Abla   Karakterinden roman içindeki özellikleriyle bahsedeceğiz. 

Naciye Abla kiracılarına misafirleri gibi davranan biri olarak karşımıza çıkıyor. İyi niyetli, yardım etmeyi seven, eski mahalle kültüründe komşu ablalara benzeteceğimiz bir karakterle tanışıyoruz Naciye Abla'da.   Bayan Naciye, fotoğrafları sevmiyor. İnsanın hayallerinin sınırlandırdığını düşünüyor. Onunla, yemeklerinin pansiyonda yemesi için anlaşmaya geliyor . İnsan, özlem duyduğu kişiden ayrılınca içini sıkıntı sarıyor ve ter basıyordu. En azından romanın dili bunu iyi yansıtıyordu ve bu  çekilemez bir durumdu. Bay C ile Ayşe arasındaki diyalogta geçen " Hepimiz korkağız. Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden öldürürüz. En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız" sözü korku basamaklarına dair sözünü söylüyor.

Bay  C'nin her zaman gittiği bir lokanta konusunu geçtiği bölüm bize eski Yeşilçam senaryolarındaki kimseye muhtaç olmayı istemeyen bir adamın profilini çiziyor. Kimseye minnet etmeyen, hakkı neyse o'nu veren, sonra da lokantadan çekip giden o aylak adamı...  Romanın bu bölümünde Mühendisin 16 yaşındaki kızı Semra ile tanışıyoruz. Bu bölümde 16 yaşındaki kıza küçük diye seslenen Bay C'nin kızı küçümsediğini gözlemliyoruz.  Bay C ile oturduğu ayna masada Semra'nın değiştiğini Ayşe fark ediyor, bunun için endişeleniyor.   Semra’dan böyle bir şey beklemiyor. 

Kitabın çoğu bölümünde Güler karşılaştırmaları yapılıyor.   İnsan bazı yüzleri unutamıyordu!  Bay C,     suskundu, onun hakkında bir şey bilinemezdi ,bu zordu. Çünkü Atılgan'ın Aylak Adam'ını ne kadar anlamaya çalışsak da anlamak zorlaşıyor,  ne kadar çırpınırsak çırpınalım. O da tam olarak bunu istiyor romanda.  Bay C  farkında değilken Ayşe planlar yapıyor. İnsanların da böyle vurgulamak istiyor roman.  İnsanlar yaşamak varken haklı veya haksız planlar yapıyordu. Günlüğünde  Bay C 'nin  varlıklarından hoşlanmadığı anne  ve babasının yakında döneceğini ve yaşayışını onlara nasıl açıklayacağını bilemediğini ve C’nin aylaklığından yakınıyor bazen.

Bu bölümde aynı zamanda Bay C'nin ailesi hakkında bilgiler veriliyor, kitabın önceki bölümlerinde verilmeyen bilgiler bu bölümde veriliyor. Bay C bu bölümde babasıyla ilgili yaşadıklarını anlatıyor. Babasıyla teyzesinin aralarında bir şey  olduğunu öğreniyoruz, ama bu ikisi için uzun sürmüyor. Bay C çocukluğunda babasının  Zehra Teyzesiyle seviştiğini gördüğü andan itibaren kendisi için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Bu acı çocukluğundan büyüklüğüne kadar kendisinin belleğinde yerini koruyor. Atılgan, Bay C'nin  ailede babasından dolayı yaşadıklarını  cümlelere dökerken her cümleyi soluksuz okuyoruz, neler yaşadıklarına ne tür bir acı çektiğine neden böyle olduğuna hak veriyoruz. Kitapta bu cümleler bir hikaye gibi akıyor, Atılgan bunu çok iyi başarıyor.  

Kitabın bu bölümünde sıklıkla  Ayşe'nin  günlüğünü okuyoruz. Günlüğü bulup  C ‘yi yazılanların hiçbiri " Neden her şeyi benden bekliyor " cümlesinin ardından gelen " Kendi Ölü babasından bile kurtulamazken "  cümlesi kadar sarsmamıştı. İçini karartan yoksa bu sözün gerçekliği miydi? Artık gitmesi gerektiğini biliyordu C.    Ayşe’de biliyordu bunu. Ayşe bir gün gideceğini bilirken aynı zamanda "  Bütün suç onun Aylak oluşunda, bari resim yapsa " sözüyle Bay C'nin aylaklığından yakınıyor.  Bu bölümde Ayşe'nin mektubuyla karşılaşan Bay C'nin hiç tepki vermediğini okuyoruz. Bu bölüm aynı zamanda  kitabın " Yaz " bölümünün bitişi niteliğini taşıyor. " Güz " bölümünde  Bay C'nin arayışa devam ettiğine tanıklık ediyoruz, bu şehirde o kadına bulacağına inanan bir adamı gözlemliyoruz. Umut ve umutsuzluk arası mekik dokuyor Atılgan. Bay C " Güz " bölümünde genelev'de tanıştığı bir kadını kendi evine götürüyor, bu kadın da teyzesinin  yaptıklarını anımsıyor. Kadınla aralarında bir şey olmuyor, sadece bazı şeyleri anımsamak istiyor, sonra parasını veriyor. Atılgan bizi yine kitabın bu bölümlerinde meyhane sofrasına davet ediyor, dert ortağı olmamızı istiyor kitabın ilk bölümünde meyhanede içtiği zamanlara götürüyor.  

Kitabın en can alıcı ve hep tekrarlanacak cümlesi Tutamak sorunu. Atılgan bunu  "Dünyada hepimiz sallantılı ,korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar . Kimi müdürlüğüne, kimi işine, kimi sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır." cümlesiyle anlatıyor.

İnsan tutunacak bir dal arardı.  Hep arayış peşindedir insan.  Bazen bir erkek, bazen bir kadın veya bir iş veya bir ev.  Aylak Adam'ın tutunacak bir dal ama farklısını anlatıyordu Atılgan cümlelerde.    İnanmadıklarını benimsemek, sever gibi yapmak, bir başkası gibi görünmek ,kendinden vazgeçmek ona göre olmadığını anlatıyordu.  Kendisine tutunabilecek bir kadını arzuluyordu, belki de sadece bir kadın değil daha da farklısı.   Meyhanede içerken arkadaşı Bay C'ye dönerek   " Var! Olmasaydı ben olmazdım. Bu şehirde yaşıyor bir gün bulacağım onu "  cümlesiyle arzulanan cümleyi özetliyordu... 

Sokaklarda o kadını arıyordu, herkesin inanmadığı sadece kendisinin inandığı kadını. Bu dünyada  Bay C Yalnızdı, dayanacak ve tutunacak bir şey arıyordu.  Bütün umutları yok olmak üzereydi. Eski günlerini hatırladı. Bu şehir onu bulacağım düşüncesinden vazgeçmemişti. Baş ağrısı vardı ama bir süre sonra baş ağrısı sevince dönüşmüştü. Ve o kadını gördü, aradığı kadını... Merhaba dese belki de anlaşacaklardı. İnsan konuşmadan anlaşamazdı ve diğer insan  harekete geçmezdi. İnsanlar onu anlamıyordu, anlamayacaklardı.  Kitabın final cümlesi sorununu " Sustu konuşmak gereksizdi . Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı’’ sözleriyle anlatıyor. Ancak böylesine tesir edici söz final cümlesi için etkili olabilirdi.

" Aylak Adam " Atılgan'ın yazdığı kitaplar arasında en bilineni. Bir mektubunda Atılgan,  “Anlaşılan, bilinen anlamda bir yazar, açıkçası yazar değilim " diyor Enis Batur'a.  Atılgan'ın derdi hem anlatmak,hem anlatamamak, bir de bunun üzerine anlaşılamamak var. Dert zinciri oluşturuyor Atılgan adeta, kendi üslubunu kendi yaratıyor, farklılığını ortaya koyuyor.  Yaptığı tasvirler başlı başına bir farklılık olarak göze çarpıyor. Dikkatlice her cümlesinde bir karşıtlık söz konusu aynı Aylak Adam'ın toplumdaki karşıtlığı, bir kahramana karşıtlığı gibi. Aylak Adam'ı okurken gösterişsiz, benzetmesiz bir yazarın romanını okuyoruz. Bu roman hikaye gibi akıyor. Bazen duraksıyor, bazen tempoyu arttırıyorsunuz. Cümleleri atlamak istemeyip atlamak zorunda kalıyorsunuz, sonrasında tekrardan olayları yakalamak için tekrardan okuduğunuz cümlelere geri dönüyorsunuz.

Cem Kurtuluş, 2012 Ocak


OKURKEN ALTINI ÇİZDİKLERİM


" Dünyada hepimiz sallantılı ,korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar . Kimi müdürlüğüne, kimi işine, kimi sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. "

" İki insan ayrıldıklarında birbirlerinde iz bırakıyorlardı’’

" Sustu konuşmak gereksizdi . Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti. Biliyordu; anlamazlardı’’.

" Küçük kumarlarınız vardır. On kuruşluk tombalalar. Şimdi kim bilir kaç evde ,kim bilir kaç kadının ‘Aman ayol, bu ne kötü şans böyle ‘ sözüne karşılık kim bilir kaç erkek ‘üzülmeyin; kumarda kaybeden aşkta kazanır diyordur.  Kim bilir kaç erkek de acele edip bu sözü ondan önce söyleyemediler diye onu kıskanıyordur. Biliyorum sizi. Küçük sürtünmelerle yetinirsiniz. Büyüklerinden korkarsınız, Akşamları elinizde paketlerle dönersiniz. Sizi bekleyenler vardır. Rahatsınız. Hem ne kolay rahatlıyorsunuz. İçinizde boşluklar yok. Neden ben de sizin gibi olamıyorum bir ben miyim düşünen ?Bir ben miyim yalnız?.."
  
"Yoksa ,her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu"

 Sedire oturup radyoyu açtım. Piyano dinlemek istiyordum ama yoktu. Sanki bütün dünya konuşuyor, dans ediyor, operaya gidiyordu"

 " Hep başkayız. Ayak bastığımız her yer dünyanın merkezi oluyor. Her  şey bizim çevremizde dönüyor…"

 " İnsanlardaki her duygu bir renktir"

 " Yakınlık hoşlanmayla başlıyordu."

 "Kadınların neden evlendiklerini anlıyorum: Yalnız kalabilmek için."

   " Piyano özlediği ezgilere başladı. Sedire oturdu. Artık dış dünyanın sesleri duyulmuyor. Her şey kendi içinde oluyor. Bir gün bu ışıklı kıyıda, pırıl ,pırıl kumların üstünde durmuş muydu? Ya bu tanıyamadığı, sokaklarında güleç yüzlü insanlar dolaşan şehir nerde? Sonra yine o pırıl ,pırıl kıyı. Arkasından biri ‘Ben de varım ‘’diyor . Ah o birisi! "

   " Kim bilir iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. ‘İş avutur’ derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför ,çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu."

    " Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan yenilikten korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak! Gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri sessiz ,güzel kadınlarla yatardı istese. Çabasız. Ama biliyordu: Yetinemeyecekti. Başka şeyler gerekti. Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi. "


“ Aylak adamın uzun, doldurulmaz sabahları vardı önünde. Kimi saatler bile önemliydi. Geçmek bilmez, uzun ‘ üç dört dakika’lar yaşamıştı; biliyordu. İnsan sokak adlarıyla üç günden fazla uğraşamıyordu “ 

    " Alışmayı anlıyordu. İşte insan beyni bile alışıyor, hep aynı şeyi tekrarlıyordu."

   " İnsanların düzeninde bütün ayrıntılar önemliydi. Günlerin adı bile.."

   Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor."

   " Siz anlanamaz,’’ sen’’ anlanır ‘’ Bazı kitaplarda ‘’ sizi seviyorum’’u okuyunca gülerim. Sanki ‘’siz ‘’ sevilirmiş ! ‘’Sen ‘’ sevilir, değil mi?.. "

   " İnsan kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı. Gene de içinin bir yanı onunla buraya oturmaktan, altında dizlerini kendininkilerin arasına  almaktan, kimselerin tedirgin etmediği bir konuşmaya dalmaktan hoşlanıyordu."
    "Benim ona tutunabilmem için onun benden başka bir dayanağı olmamalı"

   " Sevişmek dediği acaba neydi? Tuhaf değil mi Onun ne istediğini anlayamıyorum. Nasıl olur da bir insan, küçük bir evi,bir eşi,iki çocuğu olsun istemez? Ah buldum işte: Bu bakımdan o da sana benziyor. Sen,yetmez bunlar demez miydin? "

    " Kuşkuluydu. Yalnız birbirlerine sarılıp sözlerini yumduklarında, çözümlenemeyecek bir sorunları kalmıyordu. İki haftadır, bir şey yitirmekten korkarmış gibi, sık sık sarılıyorlardı."

    Kelimeler ayrı ayrı önemliydiler."

  " İnsanlar girdikleri yerden bir iz bırakmadan çıkamazlardı"

   " Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. Dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu"

   " Yalnız, geceler değişmiyordu. Her gece sırtını yastığa dayayıp perdesi kararıncaya değin karşı pencereye bakar, boyuna sigara içerdi. Lokantadan çıkınca gitti odasına kapandı. "

  " İnsanlarda anlayamadığı bir şey de gazete okumalarıydı. Neden her sabah içlerini karartmak gereğini duyarlardı acaba? Futbol maçı hastalarınınkini anlıyordu ‘’ Ya ötekiler ?"

   " Aylak olmak dünyanın en güç işiydi"

   " Bir şey en gerektiği anda olmazdı"

  " Hepimiz korkağız. Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden öldürürüz. En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız"


“ Kişioğlu böyleydi. Kimi dilenmek, kimi sadaka vermek zorundaydı. Demin otomobile giden kadın sıcak sevgiye değil, etini satmaya gitmişti. Artık her şeyi kötüye yoruyordu. Gitti masanın önünde durdu. İşte üç haftaya yakın seslendiğini sandığı insanlar bunlardı. İşini bilenler, sadaka vericiler, et alışverişçileri mi anlayacaktı onu? “  

    " Belki paranın kendisi değil de sayısı önemlidir. İnsanların yaşamasında önemli olan, ayrıntılar değil mi  ? Ayrıntısız yaşayan yalnız bitkiler. "

     " Köpekler ,görmeye alışmadıkları bir çeşit giysi giymiş insana havlarlar. Ya insanlar?  Onların yaşamasında her şey ayrıntı. Önemli olan yemek değil, yenecek yemeğin çeşididir; giysi değil, giysinin çeşidi; ayakkabının çeşidi. Günlerin adı bile. Belli günlerde belli yaşamaları vardır. Pazar günleri pazarlık yaşamalarını kuşanırlar, çarşambaları Çarşambalık. Hep ayrıntılar! paranın sayısı gibi, Gülerin mavi gözlü oluşu gibi."

    " Dünyada bilim adamları vardı. Tarlalarda, fabrikalarda, yapılarda, terzi atölyelerinde çalışanlar vardı. Ellerine kıl yapışmış berberler… Terle ıslak, boğazları sarılı boğazları sarılı berber koltuklarında oturanlar.. Kasıntılar ‘’_ Akşama konuğumuz var da !’’ Doğrusu dayanıklı yaratıktı şu insanlar."


" Bir şeyler olmasını bekliyordu insan,bir değişiklik.." 

    Yarına çabuk varmanın en kısa yolu uyumaktı"

    " Artık dünyadaki kadın bolluğunu düşündükçe içi kararmayacaktı. Yanındaydı. Kafasında ezgilerin en güzeli çalınıyordu."

   " Çoğu günler işleri olduğu için, mühendisle müdür öğle yemeklerinde bulunmazlardı. Bu ince sesli, yapmacıklı dişiler topluluğunun tek gereği olmak bile canını sıkamıyordu. Yemeğini rahatça çiğniyordu. Değişmiş miydi? Sanmıyordu. Değişiklik yanında “ o’’  nun oturmasıydı."

" Bir de Bayan Naciye,’’_ Fotoğrafları sevmem ,’’demişti. İnsanın hayalini sınırlarlar, hep kendilerinin düşünmeye zorlarlar bizi. Kadının sınırlamak istemediği hayallerini merak etmişti."

" Belki de insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı."

    Analar ,kızlarının kadın olduklarını çok geç fark ederlerdi."

   " Gücün dayanmaktansa yalnızlığıma kaçarım. Bana tek insan yeter. Sevişen iki kişinin kurduğu toplum. Toplumsal yaratıklar olduğumuza göre, insan toplumlarının en iyisi bu daracık, sorunsuz iki kişilik toplumlar değil mi? "

    " İnsan günlerin biteviye geçişinden yakınmadıkça mutlu sayılırdı."

    " Sevişen iki insanda bile bir anda aynı duygular oluyor. Önemli bu unutmamalı. İki kişilik toplumlarda önemli sorunlar "

   " İnsan kendininkine uygun olmayanı bağışlamaz. Biz hoşgörüsü olmadığını bile bile , başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamağa çalışana hoşgörülü diyoruz "

   " Beş gündür onun beni bırakıp gitmesini beklemekle eskiden bana gelmesini beklemenin üzgünlükleri arasında hiçbir ayrılık yok. Uzadıkça dayanılmaz oluyor."

    " Kızlarda sinir buhranları başladı mı evlendirmeli. Evli kadında başlarsa boşandırmalı . Birebirdir."

    " Bir çeşit umutsuzluktan kurtulmak için içiyorum. Belki kendi kendimden. İki çeşit içen vardır. Biri ,benim gibi, kurtuluşu içkiden beklemenin utancıyla içer. Bir de şu çevrendekilere bak. Bunlar neden içiyorlar? Toplum içinde yaşamanın baskını, yükünü hafifletmek için. Çekinmeden bağırmak, yüksek sesle gülmek için. Dışarda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. Sokakta hiç gülmemek için burda gülerler. Böylesi az içer. Ya ben? İçiyorum da kurtulabiliyor muyum? Belki yalnız baş ağrısından. "

" Ben ,toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü ,sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir Kadın. Birbirimize Yeteceğimizi, benimle birlik düşünen ,duyan, seven bir Kadın! "


Seni çok düşünmeni istemem 
-Nedenmiş o ! 
Düşünmeden edemem, biliyorsun, seni seviyorum ben
 Sigarasını küllüğe bastırdı.
 “Nasıl kolayca söyleyiveriyor bunu. 


" Sevmek ! Kelimelere herkes kendine göre bir anlam,bir değer veriyor galiba. Bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?’’

 "  Şu yakışıklı erkek işte buydu. Artık tanıyordu onu. Şiirlerin, kitaplardan kapma büyük sözlerin yapma süsünden sıyrılmış, beylik yargılarla dolu bayağı. Böyleleri için en önemlisi kızlıktı. Oysa B’nin ona vermek istediği şeyin yanında kızlık neydi ki? Yarın gidip onların bu kızlık dedikleri şeyi tanımadığı bir erkeğe verecekti. Hey gidi Öfke, sen insan aklına daha saçma düşünceler bile getirebilirsin. Yanındaki erkek bunu almanın sorumluluğundan korkar. Biliyor, korkaktır o. Ona sarılmaktan, onunla öpüşmekten tat aldı diye kendini hor gördü. ‘’Bulaşık bezi vıcık vıcık..’’ onların gözünde bütün kadınlar birdir. Amaçlarına götürmekteki başarısı denenmiş o pek rahat ‘sıra’larını bozmazlar. Önce el tutulur, sonra öpülür, sonra  memeler okşanır, en son etekliğin altı gelir. ‘’Ben onun için yeni bir kobayım,bir deney hayvanı…’’

 "   Cadde soğuktu, kalabalıktı. İçi bulanıyordu. Sanki dudaklarının derisi kabuk kabuk kalkmıştı. Yaladı; Ağacami’nin duvarı dibine tükürdü. Kusmaktan korktu. Geçenler ona bakıyorlardı. Yürüdü . ‘’ Bu caddenin elbet tenha olduğu zamanlar vardır. Hiç görmedim ben. Kim bu insanlar? İşten mi dönüyorlar? Eğlenceye mi gidiyorlar? Şu adamın burnu Gide’in burnuna benziyor. Ama nasıl da kasvetliler . Bunların içinde ‘meçhul denizlerde balık’ olmayı isteyen var mı acaba? Belki şu hep önüne bakan adam… ne güzel okumuştu bu şiiri. Gözleri sulanmıştı. Yoksa kız mısın? Ya karşıki şaşı kadın, durmuş kimi bekliyor? Koş, bayım, koş kaç bu caddeden. Yetişemeyecek. Evet, tramvay kalktı. Neyse, üzülme ,bir başkası gelir alır seni. Ama şimdi koştun diye içinde bir utanma var değil mi? Taksim demişler buraya. Yollar ayrılıyor diyedir."

 "  Piyano birden sustu. Gözlerini açtı. Kapalı camlar ardında ki gerçek şehrin keskinliğini yitirmiş seslerini yeniden duydu. Gitti pikabın düğmesini çevirdi. Sonra orta yerde duran sehpanın üstünden örtüyü çekti aldı. Odaya girdi gireli üstü örtülü tuvalde göreceği şeyi merak ediyordu. Boşsa oturup o gelinceye dek bekleyecekti. Oysa önünde bitmemiş bir resim duruyordu. O buna çalışırken belki sarı bıyıklı oğlan sedirdeydi. Gırtlağına bir şey tıkanmış gibiydi. Uzandı şarap bardağını aldı. ‘’Neye yarar bu ?’’ içmeden bıraktı bardağı. Bir kağıt parçasına  ‘’Yılbaşı kötü geçti . Payını bırakıyorum ‘’ diye yazdı. Masaya ,şarap şişesinin yanına koydu. Duvardaki düğmeye doğru yürüdü. Çak !’’ dedi kendi kendine. ‘’ bıraktıkların yetmiyormuş gibi bir de kağıt karalıyorsun. Oysa bu işin bittiğini biliyorsun. Buraya bir kere gelmen gerekti. Ya yeniden başlayacaktı, ya bitecekti. İşte geldin,bitti. Hep onu bulursun diye korkuyordun değil mi? Kıskanıyor musun? Durmadan seni mi düşünecekti ha, kendini beğenmiş?’’ şişeden kalan şarabı lavaboya döktü. Masadaki kalıntıları kağıtlara topladı. İzini silmeye çalışıyordu,ama faydasızdı. Onun bu odaya girdiği belliydi. Işığı söndürdü. Çıktı.."

 "  Dışarda çiğnenmemiş kar,üstüne bastıkça gıcırdıyordu. Kitapçının köşesinden tenha caddeye dönerken içinde bir boşluk vardı. Saatine baktı,ona geliyordu. ‘’Nereye gideceğim?’’ keşke polis kuşkulanıp karakola götürseydi beni. Değişik bir gece olurdu. Belki onu da bulup getirirlerdi. Birlikte çıkardık sonra,sıkıntı. O bitti, Haşet’te kitap arayacağım. Niye koşuyorsun? Davete geç mi  kaldınız? Her zaman geç kalanlar bulunur. Hindi dolması daha bitmemiştir. Bu gece insanların hindi yemesi gerekir. Bulamayanlar üzülür. Yılbaşı Hindisi… Oooo ! eğlenmek de zorunludur bu gece. Sinemalar ,tiyatrolar, barlar doludur. Evlerde toplantılar vardır. Küçük bir toplantı demişti avukat. Göz kırpmıştı. ‘’Neydi o yılbaşı gecesi donattığımız masa. Şu Mehmet Bey ne şakacı adam. Kırdı geçirdi bizi ,Ama karısı sorma kardeş… "

"   Eve gitse,biliyordu, gece yarısına dek başka bir şey yapmadan ,yukardakilerin patırtısına sövecekti. Bu sokakta kar artık gıcırdamıyordu. Bol gürültülü, bol dumanlı meyhanelerden birine girdi. Tezgahın önünde bir boş yer bulup oturdu. Yaklaşan garsona –Şarap dedi."

 Bildik gecelerden biriydi. Kulaklarında büyük  şehrin uğultusu vardı. Belki arananın ayak sesleri de bu uğultunun içindeydi. Döndü. İnsanların, arabaların kaynaştığı büyük caddelerden yana yürüdü.Yeniden yürümeye başladıkları zaman hep onun bacaklarına bakıyordu. Babası da öyleydi. Üstelik bıyıklarını burardı. Kulağını kaşıdı. Kız şimdi onun yürüdüğü kaldırımdaydı. Tam ötekine geçmeyi düşündüğü sıra Kuledibi’nden Şişhane’ye çıkan yola saptı. Bu yolu tanıyordu. Bugünün hep tuhaf  tesadüflerle yüklü olduğunu düşünür düşünmez,içinde eskiden burada geçmiş, hatırlasa sevineceği bir şeyi unuttuğu duygusu belirdi. Hatırlayamıyordu. Bir gün canı sıkkın, tramvayla geçerken bu sokağı görmüş –öteki ucundaki yangın kulesiyle asfaltın zıtlığı avutacak gibiydi- ilk durakta inip ona gitmiş, ama hiçbir şey değişmemişti. Bu değildi. Unuttuğu bambaşka bir şeydi. Belki tramvaydan inip geldiği gün de aynı şeyi aramıştı. O zamanlar bu sokakta anlayamadığı,Yahudice sandığı bir dil konuşulurdu. Acaba gene öyle miydi? Yoksa burada mı oturuyordu? Ne olursa olsun onunla ilk konuşması bu sokakta olacaktı. Bugün değil,yarın yahut başka bir gün,ama ille bu sokakta konuşacaktı."


“ Bu yolu sever misiniz?
Çok. Bazen elimde bir kitap bir sıraya otururum. Ama rahat bırakmazlar. Ne çok delikanlı vardır burda bilseniz. Laf atarlar. O zaman insana dünyada en kötü şey kadın yaratılmakmış gibi gelir “ 

 "  Yan yana ilk yürüyüşleriydi. Galata kulesini geçtiler. Bir şeyler söylemeliydi. Öksürdü. Kafasında , ‘’Sabahki yağmurdan sonra bu hava ne hoş,değil mi?’’ cümlesi kuruluydu İlle havadan mı bahsedecekti? Bu cümleyi söylemeyecekti; ama kafası tutuk, tıkanık gibiydi. Sanki bunu söylemeden önce başka bir şey diyemeyecekti. İçini bir umutsuzluk sardı. Yanındaki kızın ayakkaplarına baktı. Kahverengiydiler. Birden ferahladı. "

  " Bugün Taksim’de saatin altında beni çok bekletti. Oysa gözetliyormuş beni. Dün okulu asmadım diye küsmüş. Gelmeyecekmiş. Bir ara dizimi büküp topuğumu ellemişim. O zaman bana koşmuş. Görüyor musun, insanların geleceği nasıl ufacık, bilmeden yapılmış bir hareketle değişiyor? Önümde durup yüzünü uzattı. ‘’Haydi vur bana !’’ dedi. Nasıl şaşırdım bilsen. Duraktakiler sırıtıyorlardı. ‘’Yapma ,diyordum, gülünç oluyoruz!’’ Beni kolumdan tutup karşıya koşturdu. Bereket oralarda bir tanıdık yoktu. Sıradaki taksilerden birine atladık. Karaköy’e, o tatlıcıya gittik. Arabada beni öptü (Bunun yalan olduğunu biliyoruz) neden yazdı bunu acaba? "
  " Alışmaktan korkuyordu. Böyle giderse bu masa sevgilerinin kutsal yeri olacaktı. Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendisinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı. Gene de içinin bir yanı onunla buraya oturmaktan, altında dizlerini kendininkilerin arasına almaktan, kimselerin tedirgin etmediği bir konuşmaya dalmaktan hoşlanıyordu.. "

 "  Sevişmek dediği acaba neydi?  Tuhaf değil mi? Onun ne istediğini anlayamıyorum. Nasıl olur da insan, küçük bir evi, bir eşi, iki çocuğu olsun istemez? Ah buldum işte : Bu bakımdan o da sana benziyor. Sen, ‘’Yetmez bunlar demez miydin? Bana, bırakıp kurtulma öğüdü verme. Yapamam. Senin gibi değilim ben. Sen bile, bir bakıma bu yüzden oraya gitmedin mi? Ayrılacağımız gün söylediklerini unutmuyorum: ‘’İnsan geçmiş bir olayı kafasından kazıyıp attığını sanıyor. Değil. Tortuya benzer bir kalıntı var. İlk günler onun yeniden başlama çabasına nasıl ilgisizdim ! Sanki yokmuş gibi. Ama üç ay sonra, dün yanımdan geçerken arkadaşına ‘’Göğüsleri sıkıdır’’ dediği zaman sarsıldım. Fakülteye gelmesem de onu görmem, ama o kasabaya gideceğim,’’ demiştin. Hem benim daha umudum var. Sızlanıp yakındığıma bakma. Yarın son derste içim içime sığmayacak. Gidip kahvenin camı önünde duracağım. Yokuşu birlikte çıkacağız. Görüyorsun, artık tramvayla dönmüyorum. Haftanın üç günü ,akşam üstleri beni Fındıklı’da bir kahvede bekliyor. Öteki dört gün de  öğle sonları Beyoğlu’nda bir pastanede buluşuyoruz. Her gün onunlayım. Onun yanında insan, ne olacağını baştan bilemiyor. Bugün pastaneden çıkınca beni evine götüreceğini sanıyordum. Geçen hafta, ‘’Eve gidelim’’ demişti. Çekinmiştim. Bir şeyler uydurmuştum. Oysa bugün ben istiyordum. Gene de , ‘’Evine götür  beni’’ diyemedim. Tuttuk bir sinemaya girdik. Bir ara elimi kıracakmış gibi sıktı. Akşam, Daire’deki merdivenlerde ayrılacağımız zaman bir ‘’Elin acıyor mu?’’ dedi bilsen sarılıp öpecektim. Yapamadım. Ne dersin seviyor beni değil mi? Yoksa bugün locada bana öylesine sarılır mıydı.. "

  " Kuşkuluydu. Yalnız birbirlerine sarılıp gözlerini yumduklarında, çözümlenemeyecek bir sorunları kalmıyordu. İki haftadır, bir şey yitirmekten korkarmış gibi ,sık sık sarılıyorlardı. Karşısındaki kapıya baktı. Kendi kendine, ‘’Bu kapı üç kere açılıp kapanacak; dördüncüde o girecek ‘’ dedi. İlkinde kır bıyıklı bir adam girdi. ‘’Emekli Yarbay bu’’ ikinci açılışta giren , çocuğunun elini tutmuş bir kadındı. Üçüncüde bir azınlık okulu öğrencisi çıktı. Çıkanlar olabileceğini düşünmemişti. Sonra kapı Güler’in gelmesini bekliyormuş gibi bir zaman açılmadı. Açılınca uzun boylu bir kadın girdi. Ayakkapları topukluydu. ‘’Yapmalarını kırıp kendi topukları üstüne inşa daha bir kadınlaşacak. Bu kadın uzun topuk modasını kısaların çıkardığını bilmiyor mu? Uzunlar ahmak olur derler. Doğru. ‘’Onun kendisine baktığını görünce yüzü asıldı . ‘’Belli birini bekliyor. Dimdik göğüsleri. Dünyayı yöneten yuvarlaklar. Buraya gelinceye değin kim bilir kaç erkek ona çarpıversin diye kolunu kamburlaştırdı! Neden kadınlar kalabalık içinde sürtünmeyi istemezler? Erkek köpekler gibiyiz. Onlar koklaya koklaya, biz sürtüne sürtüne . İnsan soyunu kurutmak mı istiyorsunuz, erkekteki bu sürtünme duygusunu alın, yeter ! Şimdi yolda ona da çarpanlar vardır. Atalarımızın maymunlar olduğunu söyleyenlerin sözün bir gerçek payı...  İşte o!’’

"   Bahçe kapısından çıkarken sırılsıklamdı. Fırtınanın salladığı lambaların donuk aydınlığında kimsesiz sokak bile güzeldi. Nerdeydi insanlar? Onlar yalnız evleri yanarken dışarı uğrarlardı. Dünyanın şakırtılı yıkanışına karışmanın sevinci içinde yavaş yürüyordu. Savrulan iri damlalar yüzüne çarptıkça daha istiyordu. Bu yürek büyütücü sevinç var olmanın ,yaşamanın sevinciydi biliyordu. "

 " Beş gündür onun beni bırakıp gitmesini beklemekle eskiden bana gelmesini beklemenin üzgünlükleri arasında hiçbir ayrılık yok. Uzadıkça dayanılmaz oluyor… "

  " Kitabı bırakıp ona yaklaştım. İki elini uzatıp beni durdurdu. –Yaklaşma ,dedi. Ağzım anason kokuyordur. Sarhoşum ben !  Gitti odasına kapandı. Rakı içerek kurtulmak istediği neydi? Yoksa baştan beri ikimiz de sevişmece oyununu mu oynuyorduk? Gerçek olan içimdeki bu boşluk mu? Değil ! "

" Bir şey var,ama eksile eksile var.’’ 

"   İnsanlar her yerde böyleydiler. Kısasından isterlerdi. Hep aynı çamurdandılar. ; Sevgiymiş,dostlukmuş; laftı. "


"   İki yanında evler yeniden başladığı zaman, en kötüsü sokaktaki kadınları görmesiydi. Sanki bakmadan görüyordu onları. Hızlı yürüyordu. Plajın önünden geçince daha da hızlandı. O daracık kumsala çabuk varmak istiyordu. Orada, denizin karşısında durdu. Yorgundu. Çevresine baktı. Çoğu öğle sonları şuraya uzanır,onu seyrederdi. Bazı günler eteklerinde zenci kızları uçuşurdu. "

" Bu akşam yemeği benimle yer misiniz? dedi
Aaa! ne sandınız beni siz? benim siz yaşta oğlum var.
İçinde dayanılmaz ,korkunç bir gülme isteği kabardı. Kendini güç tuttu."

"  Hiç kimse erkek yaratılmanın azabını benim kadar çekmemiştir. İçimdeki batıcı kadın isteğinden kurtulmak için boyuna okurdum. Olmuyordu. Kendi kendimle oynardım. On yedi yaşında geneleve gittim. Feyyaz'la. Bu Feyyaz benden büyüktü. Kadınları anlatırdı. Çoğu yalandı ama,onu dinlemek hoşuma gidiyordu. Odadan çıkınca bomboştum; kötüydüm. Bir daha gitmedim. " -sf 128

" Bardağı doldururken, önemli olan artık içkiyi nasıl getirttiği değil,onu bir an önce içmekti " -sf 134

" Seçtiği kurbanlar, hep en çok gülenlerdi. Ne vardı gülecek? Onunla birlik bu, içilmiş şarapla anason kokan dünyada yaşamıyorlar mıydı? " - sf 134

" İnsanlar böyleydiler. İçeni,içmeyeni tren yolculuğundaki süreksiz tanışıklıkla yetinirdi; ya da meyhane masasındaki. Konuşmadan zıkkımlanamazlardı. " - Sf136

" her şey o yokken olup bitmişti, aralarında sıkıcı bir konuşma olmadan. " - sf 138


“ Son sınıftayken babam öldü. Evde yüzünü açıp gösterdiler. İçimi saran kurtuluş rahatlığını hatırlıyorum. Okula döndüğüm gün bahçede bir şeye gülmüş olacağım ki yanımda duran Feyyaz, “ Yuf ulan! Dün babası öldü,bugün gülüyor “ dedi. Saldırdım. Elimden güç aldılar. Yüzü kanlıydı. Okuldan kovacaklardı beni. İngilizce öğretmeni onlara babamın yeni öldüğünü hatırlattı. İnsanlardaki saçmalığı görüyor musun? Kovulmaktan beni babamın ölümü kurtarıyordu “ – sf 129

" Eylül 1 
Plajda uzanmış konuşuyorduk. Ona en sevdiği ressamı sordum
Van Gogh ,dedi
Neden?
Kulağını kesebilmiş, sol kulağını. Bunu yapan ilk adam o.
Sustu. Az sonra değişik bir sesle
Ama o bile eksik adamdı. Tımarhanadayken yaptığı kendi portresinde insanlara yüzünün kulaksız yönünü gösteremedi. Tam adam yok! " - sf 131

" Eylül 3 
Babamın ,annemin mektupları. Hep aynı terhane. Onlara yazdığımı bilmiyor. Kimsem yokmuş gibi yaşıyoruz. Ya da unutmuş gibi. Oysa var onlar ,biliyorum. Yakında dönecekler. O zaman ne olacak? Annem beni görmeden durabilir mi? C'ye onların varlığını hatırlatmam gerek. Neden çekiniyorum? " -sf 131

" Olmuyordu. Artık dünyada ne sihirbaz vardı,ne de sihirli değneği kestikleri ağaç. En iyisi açıkça konuşmaktı." -sf 133

" Neden her şeyi benden bekliyor ? kendi ölü babasından bile kurtulamazken " 

2 yorum:

güzel bir kitap değerlendirmesi olmuş. ben 3ünü zor ayırırım aslında. aylak adam, tutunamayanlar, tehlikeli oyunlar. genelde birinden laf açılsa diğer ikisinin de kulaklarını çınlatmadan yapamam.

ayrıca senin altını çizdiklerine ek olarak:

"..sana bakmayı biliyorum ben. söylediklerimi dinlerken,” bunu yapamaz ama tutar gene elimi öpmek isterse?”diye düşünüyordun. bak, dudaklarını belli belirsiz boyamışsın. boyarken aklından geçenleri biliyorum. aynaya bakarken sana solgun gibi göründüler. “sevmez ama azıcık süreyim, fark etmez,” dedin. öpüşeceğimizi biliyordun. dudakların daha bir çekici olsunlar istiyordun. aklında hep bugün benimle öpüşeceğin vardı. istiyordun. derden mi biliyorum? çünkü ben … seni öpmek istiyorum.”

"- beni çok düşünmeni istemem.
- nedenmiş o! düşünmeden edemem, biliyorsun, seni seviyorum ben.

sigarasını küllüğe bastırdı. "nasıl kolayca söyleyiveriyor bunu. sevmek! kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?"

kısımlarını da ayrı bir severim.

Bu yorum yazar tarafından silindi.