Edebiyat tarihinde derin iz bırakmış Yusuf Atılgan'ın C ismiyle konuşturduğu Aylak Adam’ın hikayesi sıkıntıyla başlıyor. Toplumdan sıyrılmış bir adamın portresini çiziyor Yusuf Atılgan. Kitabı “ Hayatımda mevsim gibi geçen kadınlar vardı “ sözünden yola çıkarsak kitap Kış-İlkyaz-Yaz-Güz olarak 4 bölümü ayrılıyor. Kitabın “ Kış “ bölümünde Aylak Adam’ın kurallardan uzak, toplumun dışında olduğu anlatılıyor. “ Başkaları onu eve gidecek sanırken o gidip bir meyhanede içecek “ sözü Aylak Adamın profilini çiziyor.
" C.’’ Aylak ve sıkıntılı bir adam. Kurallara, klişelere, alışkanlıklara karşı olan, kimseye benzemeyen, benzemek istemeyen, benzemekten korkan, toplumdan sıyrılan bir adamın hikayesi. Sıradanlığa, tekdüzeliğe, alışılmışın kolaycılığına hiç katlanamıyor. Hem farklıyı, hem doğru olanı arıyor. " C.’’ Günlerini sokakta insanlara bakarak geçiriyor. Bir sigara istediğinde tersleyen insanların portresini çiziyor Yusuf Atılgan. " C " kelimenin tam anlamıyla AYLAK’ Bu Aylaklık ilk önce sıradan bir Aylaklık gibi gözüküyor ama o farklıyı arıyor. Sadece para yiyor, sokaklarda geziyor,meyhanelerde takılıyor. Kimileri iş hayatının sıkıntısını düşünürken onun böyle bir sorunu olmuyor. Toplumu kurtarmak onun derdi değil. Bay C roman boyunca insanlarla savaş halindedir. Bir arayışın peşindedir, toplumsal kurallara uymadan yolunu çizmek o'nun meselesidir. 1950'lerin sonuna doğru çıkmış bir arayışta olan, topluma düşman olan insanlarla savaş halinde olan bir karakterin romanı " Aylak Adam" Kapak fotoğrafı Ülkü Tamer'e ait.
Kitabın mevzusuna dalacak olursak; C'nin aradığı sokaklarda aradığı bir kadın. O kadının özlemini kuruyor. Ama bu özlemi kurarken Aylak Adam'ın hikayesinin sadece bir kadından ibaret olduğunu söylemek de yanılgı olur, toplum karşıtlığından ilerleyen bir şekilde gelişiyor. Atılgan, Aylak olarak tanıttığı Bay C'nin hayattaki arayışını anlatıyor. Onunla hayatında varlık bir mevsim süren kadınlar var. Ayşe de onlardan biri oluyor. C, Ayşe’yi bir erkeğin yanında gördüğünde o gün aldatıldığına inanıyor. Kitabın " Kış" bölümünde C'nin sevgililerinden biri olan Ayşe hakkında bilgiler veriliyor. Ayşe'nin mesleğiyle ilgili bilgiler veriliyor. Bay C ile resim sergisinde tanışıyor, Bay C'nin züppe olduğunu düşünüyor. Resim sergisinde tanışmaları Sabahattin Ali'nin " Kürk Mantolu Madonna " romanına inceden selam çakıyor. Ayşe'nin okuduğu günlükten C'den önce Haluk diye bir sevgilisi olduğunu öğreniyoruz. " Kış " bölümünde bahsi geçen söz kitabın en can alıcı sözü olmaya aday. C sürekli sorgulama içinde olduğunu, toplumun derdinin kendi derdi olmadığını kitapta şu sözlerle anlatıyor.
" Bu caddenin elbet tenha olduğu zamanlar da vardır. Hiç görmedim ben. Kim bu insanlar? İşten mi dönüyorlar, eğlenceye mi gidiyorlar? Şu adamın burnu Gide'nin burnuna benziyor. Ama nasıl da kasvetliler. Bunların içinde ' meçhul denizlerde balık' olmayı isteyen var mı acaba? Belki şu hep önüne bakan adam. Ne güzel okumuştu bu şiiri, Gözleri sulanmıştı. Yoksa kız mısın? Ya karşıki şaşı kadın durmuş kimi bekliyor? Koş bayım koş; kaç bu caddeden. Yetişemeyecek. Evet, tramvay kalktı. Neyse üzülme bir başkası gelir alır seni. Ama şimdi koştun diye içinde utanma var değil mi? Taksim demişler buraya, yollar ayrılıyor diyedir. "
" Kış " bölümünde yazar toplumu sorgulamaktan çekinmiyor, bunu yaparken kendi kendine konuşmayı da ihmal etmiyor. Kitabın ilk bölümünde Aylak Adam'ın toplumdan uzak, meyhanelerde kendini bulan tarafını okuyoruz daima. İş sıkıntılarıyla boğuşan insanlara da seslenmeyi unutmuyor Yusuf Atılgan, Aylak Adam'ı öyle güzel tasvir ediyor ki bazen Aylak Adam'da kendinizi bulmanız kaçınılmaz oluyor. Toplumun iş bulma sorununa, iş konularına şöyle değiniyor Yusuf Atılgan
" Kim bilir iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. ‘İş avutur’ derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını ötekilerden başka öttüren bir şoför ,çekicini başka ahenkle sallayan bir demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu."
Kitap, Aylak Adam'ı " Saat beşten sonra herkes işten eve dönerken o evden çıkar yakın lokantalardan birinde yemek yerdi " sözleriyle anlatıyor. Romanın dilenci karakteriyle bölümünde şu söze dikkat etmek gerekir, sokak dilini bu bölümlerde Atılgan bize hissettiriyor. " Yaman adamdı bu dilenci. İnsanların işten dönerken ucuza huzur satın aldıklarını biliyordu. Cumartesileri, pazarları gelmiyordu. Bugün neydi? Gün adlarıyla ilgisi yoktu " sözündeki sahicilikle bu durumu özetliyor.
Aylak Adam'ın ikinci bölümü " İlkyaz" da Güler ile olan ilişkisi anlatılıyor. Soru sormalar dahilinde ikinci bölümü okuyoruz. Sorular silsilesi bu bölümde devam ediyor. Atılgan bu bölümde Güler'in aile kızı profili çizdiğini gösteriyor, çok fazla beklentisi olmayan bir genç kızı tasvir ediyor. Masum, saf, sadece içi sevgiyle dolu olan bir karakteri gözlemiyoruz. Güler'le karşımızdaki kahramanımızın konuşamadıklarına tanıklık ediyoruz bu bölümde, bir tür utangaçlık karşımıza çıkıyor bu bölümde.
Olduğu gibi olan bir adamın resmini çiziyor Atılgan. Hiç kimse gibi olamayan, toplumda bir beklenti içerisine girmeyen, gezen ve içen, umarsızca bir aylak'ın yaşantısını sunuyor bize. Sonunda Güler İle Aylak Adam C'nin aralarındaki geçen diyaloglara tanıklık ediyoruz. Güler karakterini masumane şekilde anlatan Atılgan bu karakterde aynı zamanda " Elalem ne der " sorununa da değiniyor. Güler'in bu bölümde B'ye yazdığı mektupları okuyoruz. B'nin yanında olmasını istiyor, yaşadıklarını kendisine anlatıyor. Güler'i tanımak için " Dünyadan çok şey beklemiyorum. Üç oda, bir mutfak, sevdiğim adam, biri kız biri oğlan iki çocuk " sözü yerinde oluyor. Ama Aylak Adam'ın derdi değildi bu, en azından onun için şu anlık mesele bu olmuyor. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Güler'in C'yi sevmesiyle başlayan süreç işleniyor. Romanın Bay C'nin Güler'i öpmek istediği kısımda Güler'in yüzünün kızardığına şu satırlarda denk geliyoruz
" Sana bakmayı biliyorum ben. Söylediklerimi dinlerken " Bunu yapamaz ama tutar gene elimi öpmek isterse ? " diye düşünüyordun. Bak, dudaklarını belli belirsiz boyamışsın. Boyarken aklından geçenleri biliyorum. Aynaya bakınca sana solgun gibi göründüler. " Sevmez ama azıcık süreyim fark etmez " dedin. Öpüşeceğimizi biliyordun. Dudakların daha bir çekici olsunlar istiyordun. Aklında hep bugün benimle öpüşeceğin vardı. İstiyordun. Nerden mi biliyorum? Çünkü ben... Seni Öpmek İstiyorum..."
Güler yine masumane duygularla Bay C'ye bir şeyler hatırlatmak istiyor, onun baktığı dünya ile Bay C’nin baktığı dünya farklı. Yazar çoğu yerde Güler üzerinden toplumu eleştiriyor, toplumdan utanan ve çekinen karakterlere yön biçiyor. Güler karakteri üzerinden yarattığı da tam olarak bu, her şeye iyimser bakan karakterimiz Güler İle Bay C'nin arasındaki şu diyalog biraz olsun toplumdaki durumu anlatıyor sayılır.
“Neden bu kadar kötümsersin
Sen neden değilsin? Çevrene bakmıyor musun? En mutlu
görünenlerine bile? Bütün bunlar üç oda, bir mutfak iki çocuk düşü ile
başlıyor. Sonra? Haydi bayanlar baylar! Bu fırsatı kaçırmayın. Siz de girin,
siz de görün. Üç perdelik dram. Birinci kısım: Dağlar dümdüz. İkinci kısım: Ne
çok tepe ! Üçüncü kısım: Ova batak. Bugünlük bu kadar baylar. İyi geceler yine
bekleriz “
Güler'in söylediği "
Nasıl olur da bir insan küçük bir evi, eşi, iki çocuğu olsun istemez
" sözüyle Aylak Adam'ın yaşadıkları farklı bir dünyayı
gösteriyor bizlere . Aylak Adam aylaklığın peşinde, toplumun ne dediğini
umursamayan ama aslında toplumla olan derdi olan biri olarak görürüz onu. Güler'se toplum ne derse onu yapalım diyen,
evlilik hayalleri kuran saf bir kız profilinde oluyor romanda. Romanın bu
kısmının da toplumdan izler taşıdığını söylemek mümkün. Kitabın
en zevkle okunan bölümleri B ile mektuplaştığı bölümler. Güler'in B ile
mektuplaştığı bölümlerde ne kadar saf bir kız olduğuna bir kez daha tanıklık
ediyoruz. Güler, bu bölümde utangaç, çekimser, ailesinden izin almadan dışarı
çıkamayan toplumdaki kız profini gösteriyor bize.
Romanın aynı bölümünde Atılgan şunu söylüyor " Benim
ona tutunabilmem için onun benden başka dayanağı olmamalı" Tutunabilmenin
ve sığınmanın önemli bir şey olduğunun altını çiziyor Atılgan, ama sadece
birbirine tutunabilen ve kendi tutamaklarıyla ayakta kalmanın zorluğuna aynı
zamanda bunun sevgi için büyük bir mesele olduğunu söylüyor. Güler ile Bay C'nin
boğazda akşam yemeğine çıktıkları, Güler'in içmesiyle birlikte sarhoş olmaları
kitabın en sahici kısımları arasında yerini alıyor. Güler bu bölümde
aşkın nasıl sarhoş ettiğini, korkuları olsa da bu korkuları aşka yenebileceğini
gösteriyor bize.
" Bu gece kitapların kötü kadınıyım ben dedi. Ama nasıl iyiyim bilsen!
Bu deniz, Bu Işıklar. Ah, her gece gelelim buraya.
Babanı unutuyor musun?
Vız gelir hepsi. Babam,
ev, çocuklar! Hiçbiri gözümde yok sen varsın yalnız. Seninim ben, Al beni!
"
Güler,
sarhoştu ama C’yi istiyordu. Kadınlar sarhoşken böyleydiler. Bazen unuturlardı.
Beraber eve gittiler, yatak odasına girdiler. Atılgan romanın bu
kısımlarında masum bir kızın portresini çiziyordu. Atılgan, Güler ile Bay C'nin
aralarındaki ilişkiyi iyi analiz ediyor. Kitabın üçüncü bölümü olan " Yaz " bölümünde
Ayşe ile Bay C'nin yazlıkta geçirdiği bölümler anlatılıyor. Bu bölümde
Atılgan, arayış peşinde olan, kendi şehrinde bir kadın arıyor, kendisine
yetebilecek bir kadın,kendisini taşıyabilecek ve aşkı için savaşabilecek bir
kadın...
Bay C kendisine
soru soranlara " ben bir
Aylağım " diye cevap vermekle yetiniyor. Parası bol,
sokaklarda sürten, aradığını bulamayan ve aradığını bulmak isteyen
meyhanelerden çıkmayan biri Bay " C" . Yazının başında bahsettiğim
gibi BAY C'nin toplumu kurtarmak gibi derdi yok, bu arayışla yoluna devam
ediyor. Eksik olan şeyler var hayatında ama bu kendi eksikliği mi bir
kadının eksikliği mi işte roman bunu okuyanın cevaplamasını istiyor.
Kahramanımızın dediği gibi " Dünyada gereğinden fazla kadın
vardı yalnız bir teki yoktu. " cümlesi aynı zamanda kitabın en
can alıcı cümlelerinden biri oluyor. Yalnızlık peşini bırakmıyor. Her
gece yaptığını yapıyor, can sıkıntısıyla baş edemiyor, iç sıkıntısıyla ve kendi
savaştığı dünyada yalnız başına günlerini sürdürüyor.
Bay C arayışın peşinde oluyor, ama bu basit bir arayış olmuyor. Aranılan bulunamayacaksa, yalnız olmanın sahiciliğine daha çok inanıyor Aylak Adam. Futbol fanatikleri hariç insanların gazete okumasını anlamıyor. İnsanlar her gün bir facia ya da yangın haberi görmek için mi gazete okuyordu? İnsan tuhaf bir canlı olsa da tuhaflıklarının farkına varamıyordu. Bu bölümlerde Atılgan'ın toplum eleştirisi göze çarpıyor.
İnsan,
insanın yanına gitmekten ona bir şey söylemekten hep korkardı. Söylemek
istediklerini ilk anda söyleyemiyordu . Ayşe ile ilişkisini yanında
çocuk gördüğü gün hiçbir soru sormadan bitirmişti. İnsan böyleydi.
Anlamadan ,dinlemeden yapabiliyordu her şeyi. Ayşe, Bay C 'yi o gün
beklemişti. Ama C’nin bundan haberi yoktu.Korkmuştu. İnsan, Korkak bir
varlıktı. Çekinirdi, utanırdı, terslenmesinden korkardı. Bu sokaktan geçen
birine merhaba deyip onun senin suratına tuhaf gözlerle bakması gibiydi.
C: Ayşe’ye beni bulamayacağını bile bile geceleyin geldin . Beni
düşünmekten kurtulmak istiyordun değil mi? Bari kurtulabildin mi
Ayşe: Hayır
" C" bunları sormak
için gelmişti, fazla kalmayacaktı ve gidecekti. Öyle olmuştu. İkisi
birbirine yakın otururlar ama bunu bilmezler. Bayan Naciye’ye ikisi de
yakındır. Gitmişti Ayşe. Kalsaydı o'na Güler’i anlatacaktı.Ayrıntılar insanın
yaşantısında hep önemli olmuştu. İnsanlar küçük ayrıntılara takılırdı. Hep
ayrıntı vardı insan yaşamında. Güler’in mavi gözlü oluşu, Ayşe’nin bacaklarının
esmer oluşu da bir ayrıntıydı. İnsan, ayrıntılara inmeden yapamazdı. İnsan
hep bir değişiklik olmasını isterdi ve beklerdi. Belki aşk, belki başka bir
şey, belki bir iş . İlk hatırladıklarının bile bazen değişik olduğunu
zannediyordu insan...
Kendi
kendine insanlar diyordu Bay C. İnsanlar dünyayı oldukça işgal ediyordu.
İnsanlar neredeydi ve ne zaman hatırlanmak istiyorlardı? İnsan
özlediklerini zamanla unutuyor muydu, yoksa bu duruma alışıyor muydu? Atılgan
romanda hep soru soruyor, bu soruların cevaplarını arıyor ve çoğu cümlesinde
topluma ince bir eleştiri getiriyor. Bay C, Bayan Naciye ismini
sevmiyordu. Ama bir gün Naciye’ye "Naciye abla’’ diyeceği aklına
gelmezdi. O da Ayşe gibi Naciye'ye abla demeye başladı. Kitabın bu
bölümünde Naciye karakteriyle tanışıyoruz, aynı bölümde Bay C
Ayşe'nin bazı özelliklerini Güler'le karşılaştırıyor, Güler aklına
geliyor.Naciye Abla Karakterinden roman içindeki özellikleriyle
bahsedeceğiz.
Naciye Abla kiracılarına misafirleri
gibi davranan biri olarak karşımıza çıkıyor. İyi niyetli, yardım etmeyi seven,
eski mahalle kültüründe komşu ablalara benzeteceğimiz bir karakterle
tanışıyoruz Naciye Abla'da. Bayan Naciye, fotoğrafları sevmiyor. İnsanın
hayallerinin sınırlandırdığını düşünüyor. Onunla, yemeklerinin pansiyonda
yemesi için anlaşmaya geliyor . İnsan, özlem duyduğu kişiden ayrılınca içini sıkıntı sarıyor ve ter basıyordu. En azından romanın dili bunu iyi yansıtıyordu ve bu çekilemez
bir durumdu. Bay C ile Ayşe arasındaki diyalogta geçen " Hepimiz korkağız.
Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden öldürürüz.
En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız" sözü korku basamaklarına dair sözünü söylüyor.
Bay C'nin her zaman gittiği
bir lokanta konusunu geçtiği bölüm bize eski Yeşilçam senaryolarındaki kimseye
muhtaç olmayı istemeyen bir adamın profilini çiziyor. Kimseye minnet etmeyen,
hakkı neyse o'nu veren, sonra da lokantadan çekip giden o aylak adamı... Romanın bu bölümünde Mühendisin 16
yaşındaki kızı Semra ile tanışıyoruz. Bu bölümde 16 yaşındaki kıza küçük diye
seslenen Bay C'nin kızı küçümsediğini gözlemliyoruz. Bay C ile oturduğu
ayna masada Semra'nın değiştiğini Ayşe fark ediyor, bunun için endişeleniyor.
Semra’dan böyle bir şey beklemiyor.
Kitabın çoğu bölümünde Güler
karşılaştırmaları yapılıyor. İnsan bazı yüzleri unutamıyordu! Bay
C, suskundu, onun hakkında bir şey bilinemezdi ,bu
zordu. Çünkü Atılgan'ın Aylak Adam'ını ne kadar anlamaya çalışsak da
anlamak zorlaşıyor, ne kadar çırpınırsak çırpınalım. O da tam olarak bunu istiyor
romanda. Bay C farkında değilken Ayşe planlar yapıyor. İnsanların da böyle vurgulamak istiyor roman. İnsanlar yaşamak varken haklı veya haksız planlar
yapıyordu. Günlüğünde Bay C 'nin varlıklarından hoşlanmadığı
anne ve babasının yakında döneceğini ve yaşayışını onlara nasıl
açıklayacağını bilemediğini ve C’nin aylaklığından yakınıyor bazen.
Bu
bölümde aynı zamanda Bay C'nin ailesi hakkında bilgiler veriliyor, kitabın
önceki bölümlerinde verilmeyen bilgiler bu bölümde veriliyor. Bay C bu bölümde
babasıyla ilgili yaşadıklarını anlatıyor. Babasıyla teyzesinin aralarında bir
şey olduğunu öğreniyoruz, ama bu ikisi için uzun sürmüyor. Bay C çocukluğunda
babasının Zehra Teyzesiyle seviştiğini gördüğü andan itibaren kendisi
için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Bu acı çocukluğundan büyüklüğüne kadar
kendisinin belleğinde yerini koruyor. Atılgan, Bay C'nin ailede
babasından dolayı yaşadıklarını cümlelere dökerken her cümleyi soluksuz
okuyoruz, neler yaşadıklarına ne tür bir acı çektiğine neden böyle olduğuna hak
veriyoruz. Kitapta bu cümleler bir hikaye gibi akıyor, Atılgan bunu çok iyi
başarıyor.
Kitabın
bu bölümünde sıklıkla Ayşe'nin günlüğünü okuyoruz. Günlüğü
bulup C ‘yi yazılanların hiçbiri " Neden her şeyi benden
bekliyor " cümlesinin ardından gelen " Kendi Ölü babasından bile
kurtulamazken " cümlesi kadar sarsmamıştı. İçini karartan yoksa bu
sözün gerçekliği miydi? Artık gitmesi gerektiğini biliyordu
C. Ayşe’de biliyordu bunu. Ayşe bir gün gideceğini bilirken
aynı zamanda " Bütün suç onun Aylak oluşunda, bari resim yapsa
" sözüyle Bay C'nin aylaklığından yakınıyor. Bu bölümde
Ayşe'nin mektubuyla karşılaşan Bay C'nin hiç tepki vermediğini okuyoruz. Bu
bölüm aynı zamanda kitabın " Yaz " bölümünün bitişi niteliğini
taşıyor. " Güz " bölümünde
Bay C'nin arayışa devam ettiğine tanıklık ediyoruz, bu şehirde o kadına
bulacağına inanan bir adamı gözlemliyoruz. Umut ve umutsuzluk arası mekik
dokuyor Atılgan. Bay C " Güz " bölümünde genelev'de
tanıştığı bir kadını kendi evine götürüyor, bu kadın da teyzesinin
yaptıklarını anımsıyor. Kadınla aralarında bir şey olmuyor, sadece bazı
şeyleri anımsamak istiyor, sonra parasını veriyor. Atılgan bizi yine kitabın bu
bölümlerinde meyhane sofrasına davet ediyor, dert ortağı olmamızı istiyor
kitabın ilk bölümünde meyhanede içtiği zamanlara götürüyor.
Kitabın en can alıcı ve hep
tekrarlanacak cümlesi Tutamak sorunu. Atılgan bunu "Dünyada hepimiz
sallantılı ,korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı
insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar . Kimi
müdürlüğüne, kimi işine, kimi sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes
kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır." cümlesiyle
anlatıyor.
İnsan tutunacak bir dal
arardı. Hep arayış peşindedir insan. Bazen bir erkek, bazen bir
kadın veya bir iş veya bir ev. Aylak Adam'ın tutunacak bir dal ama farklısını
anlatıyordu Atılgan cümlelerde. İnanmadıklarını benimsemek, sever
gibi yapmak, bir başkası gibi görünmek ,kendinden vazgeçmek ona göre olmadığını
anlatıyordu. Kendisine tutunabilecek bir kadını arzuluyordu, belki de
sadece bir kadın değil daha da farklısı. Meyhanede içerken arkadaşı
Bay C'ye dönerek " Var! Olmasaydı ben
olmazdım. Bu şehirde yaşıyor bir gün bulacağım onu " cümlesiyle arzulanan cümleyi özetliyordu...
Sokaklarda
o kadını arıyordu, herkesin inanmadığı sadece kendisinin inandığı
kadını. Bu dünyada Bay C Yalnızdı, dayanacak ve tutunacak bir şey
arıyordu. Bütün umutları yok olmak üzereydi. Eski günlerini hatırladı. Bu
şehir onu bulacağım düşüncesinden vazgeçmemişti. Baş ağrısı vardı ama bir süre
sonra baş ağrısı sevince dönüşmüştü. Ve o kadını gördü, aradığı
kadını... Merhaba dese belki de anlaşacaklardı. İnsan konuşmadan
anlaşamazdı ve diğer insan harekete geçmezdi. İnsanlar onu
anlamıyordu, anlamayacaklardı. Kitabın final cümlesi sorununu "
Sustu konuşmak gereksizdi . Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti.
Biliyordu; anlamazlardı’’ sözleriyle anlatıyor. Ancak böylesine tesir
edici söz final cümlesi için etkili olabilirdi.
" Aylak Adam
" Atılgan'ın
yazdığı kitaplar arasında en bilineni. Bir mektubunda Atılgan,
“Anlaşılan, bilinen anlamda bir yazar, açıkçası yazar değilim " diyor
Enis Batur'a. Atılgan'ın derdi hem anlatmak,hem anlatamamak, bir de bunun
üzerine anlaşılamamak var. Dert zinciri oluşturuyor Atılgan adeta, kendi
üslubunu kendi yaratıyor, farklılığını ortaya koyuyor. Yaptığı tasvirler
başlı başına bir farklılık olarak göze çarpıyor. Dikkatlice her cümlesinde bir
karşıtlık söz konusu aynı Aylak Adam'ın toplumdaki karşıtlığı, bir kahramana
karşıtlığı gibi. Aylak Adam'ı okurken gösterişsiz, benzetmesiz bir yazarın
romanını okuyoruz. Bu roman hikaye gibi akıyor. Bazen duraksıyor, bazen tempoyu
arttırıyorsunuz. Cümleleri atlamak istemeyip atlamak zorunda kalıyorsunuz,
sonrasında tekrardan olayları yakalamak için tekrardan okuduğunuz cümlelere
geri dönüyorsunuz.
OKURKEN ALTINI ÇİZDİKLERİM
"
Dünyada hepimiz sallantılı ,korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak
bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır
tutunurlar . Kimi müdürlüğüne, kimi işine, kimi sanatına. Çocuklarına
tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır.
"
" İki insan ayrıldıklarında birbirlerinde iz bırakıyorlardı’’
"
Sustu konuşmak gereksizdi . Bundan sonra kimseye ondan söz etmeyecekti.
Biliyordu; anlamazlardı’’.
"Yoksa ,her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu"
" Hep
başkayız. Ayak bastığımız her yer dünyanın merkezi oluyor. Her şey bizim
çevremizde dönüyor…"
" İnsanlardaki
her duygu bir renktir"
" Yakınlık
hoşlanmayla başlıyordu."
"Kadınların
neden evlendiklerini anlıyorum: Yalnız kalabilmek için."
" Kim
bilir iç sıkıntısı olmasa, belki insanlar işe gitmeyi unuturlardı. ‘İş avutur’
derdi babası. O böyle avuntu istemiyordu. Bir örnek yazılar yazmak, bir örnek
dersler vermek, bir örnek çekiç sallamaktı onların iş dedikleri. Kornasını
ötekilerden başka öttüren bir şoför ,çekicini başka ahenkle sallayan bir
demirci bile ikinci gün kendi kendini tekrarlıyordu."
"
Yaşamanın amacı alışkanlıktı, rahatlıktı. Çoğunluk çabadan yenilikten
korkuyordu. Ne kolaydı onlara uymak! Gündüzleri bir okulda ders verir, geceleri
sessiz ,güzel kadınlarla yatardı istese. Çabasız. Ama biliyordu:
Yetinemeyecekti. Başka şeyler gerekti. Güçlüğü umutsuzca zorlamak bile güzeldi.
"
“
Aylak adamın uzun, doldurulmaz sabahları vardı önünde. Kimi saatler bile
önemliydi. Geçmek bilmez, uzun ‘ üç dört dakika’lar yaşamıştı; biliyordu. İnsan
sokak adlarıyla üç günden fazla uğraşamıyordu “
"
Alışmayı anlıyordu. İşte insan beyni bile alışıyor, hep aynı şeyi
tekrarlıyordu."
" İnsanların
düzeninde bütün ayrıntılar önemliydi. Günlerin adı bile.."
" Bence
insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz, o bilmeden başkaları
veriyor. Ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor."
" Siz
anlanamaz,’’ sen’’ anlanır ‘’ Bazı kitaplarda ‘’ sizi seviyorum’’u okuyunca
gülerim. Sanki ‘’siz ‘’ sevilirmiş ! ‘’Sen ‘’ sevilir, değil mi?.. "
" İnsan
kendinin değil, o yerin isteğine uygun yaşamaya başlardı. Gene de içinin bir
yanı onunla buraya oturmaktan, altında dizlerini kendininkilerin arasına
almaktan, kimselerin tedirgin etmediği bir konuşmaya dalmaktan hoşlanıyordu."
"
Sevişmek dediği acaba neydi? Tuhaf değil mi Onun ne istediğini anlayamıyorum.
Nasıl olur da bir insan, küçük bir evi,bir eşi,iki çocuğu olsun istemez? Ah
buldum işte: Bu bakımdan o da sana benziyor. Sen,yetmez bunlar demez miydin? "
" Kelimeler
ayrı ayrı önemliydiler."
" Yalnız,
geceler değişmiyordu. Her gece sırtını yastığa dayayıp perdesi kararıncaya
değin karşı pencereye bakar, boyuna sigara içerdi. Lokantadan çıkınca gitti
odasına kapandı. "
" İnsanlarda
anlayamadığı bir şey de gazete okumalarıydı. Neden her sabah içlerini karartmak
gereğini duyarlardı acaba? Futbol maçı hastalarınınkini anlıyordu ‘’ Ya
ötekiler ?"
" Aylak
olmak dünyanın en güç işiydi"
" Bir
şey en gerektiği anda olmazdı"
" Hepimiz
korkağız. Korktuğumuz için severiz; korktuğumuz için yaşarız; korku yüzünden
öldürürüz. En kötüsü kısa sıkıntılardan korkarız"
“
Kişioğlu böyleydi. Kimi dilenmek, kimi sadaka vermek zorundaydı. Demin
otomobile giden kadın sıcak sevgiye değil, etini satmaya gitmişti. Artık her
şeyi kötüye yoruyordu. Gitti masanın önünde durdu. İşte üç haftaya yakın
seslendiğini sandığı insanlar bunlardı. İşini bilenler, sadaka vericiler, et
alışverişçileri mi anlayacaktı onu? “
"
Belki paranın kendisi değil de sayısı önemlidir. İnsanların yaşamasında önemli
olan, ayrıntılar değil mi ? Ayrıntısız yaşayan yalnız bitkiler. "
"
Dünyada bilim adamları vardı. Tarlalarda, fabrikalarda, yapılarda, terzi
atölyelerinde çalışanlar vardı. Ellerine kıl yapışmış berberler… Terle ıslak,
boğazları sarılı boğazları sarılı berber koltuklarında oturanlar.. Kasıntılar
‘’_ Akşama konuğumuz var da !’’ Doğrusu dayanıklı yaratıktı şu insanlar."
" Bir şeyler
olmasını bekliyordu insan,bir değişiklik.."
" Yarına
çabuk varmanın en kısa yolu uyumaktı"
" Artık
dünyadaki kadın bolluğunu düşündükçe içi kararmayacaktı. Yanındaydı. Kafasında
ezgilerin en güzeli çalınıyordu."
" Çoğu
günler işleri olduğu için, mühendisle müdür öğle yemeklerinde bulunmazlardı. Bu
ince sesli, yapmacıklı dişiler topluluğunun tek gereği olmak bile canını
sıkamıyordu. Yemeğini rahatça çiğniyordu. Değişmiş miydi? Sanmıyordu.
Değişiklik yanında “ o’’ nun oturmasıydı."
" Belki de
insanlar kendi kendilerini düşünmek, hayaller kurmak için yeteri kadar yalnız
kalamadıklarından anlayışsız oluyorlardı."
" Analar
,kızlarının kadın olduklarını çok geç fark ederlerdi."
" İnsan
günlerin biteviye geçişinden yakınmadıkça mutlu sayılırdı."
"
Sevişen iki insanda bile bir anda aynı duygular oluyor. Önemli bu unutmamalı.
İki kişilik toplumlarda önemli sorunlar "
" İnsan
kendininkine uygun olmayanı bağışlamaz. Biz hoşgörüsü olmadığını bile bile ,
başkalarında kendininkinden ayrıyı bağışlamağa çalışana hoşgörülü diyoruz "
" Beş
gündür onun beni bırakıp gitmesini beklemekle eskiden bana gelmesini beklemenin
üzgünlükleri arasında hiçbir ayrılık yok. Uzadıkça dayanılmaz oluyor."
" Kızlarda
sinir buhranları başladı mı evlendirmeli. Evli kadında başlarsa boşandırmalı .
Birebirdir."
" Ben ,toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü ,sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir Kadın. Birbirimize Yeteceğimizi, benimle birlik düşünen ,duyan, seven bir Kadın! "
Seni çok düşünmeni
istemem
-Nedenmiş o !
Düşünmeden edemem,
biliyorsun, seni seviyorum ben
Sigarasını
küllüğe bastırdı.
“Nasıl kolayca
söyleyiveriyor bunu.
" Sevmek !
Kelimelere herkes kendine göre bir anlam,bir değer veriyor galiba. Bu değerler
aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?’’
" Şu yakışıklı erkek işte buydu. Artık tanıyordu onu. Şiirlerin, kitaplardan kapma büyük sözlerin yapma süsünden sıyrılmış, beylik yargılarla dolu bayağı. Böyleleri için en önemlisi kızlıktı. Oysa B’nin ona vermek istediği şeyin yanında kızlık neydi ki? Yarın gidip onların bu kızlık dedikleri şeyi tanımadığı bir erkeğe verecekti. Hey gidi Öfke, sen insan aklına daha saçma düşünceler bile getirebilirsin. Yanındaki erkek bunu almanın sorumluluğundan korkar. Biliyor, korkaktır o. Ona sarılmaktan, onunla öpüşmekten tat aldı diye kendini hor gördü. ‘’Bulaşık bezi vıcık vıcık..’’ onların gözünde bütün kadınlar birdir. Amaçlarına götürmekteki başarısı denenmiş o pek rahat ‘sıra’larını bozmazlar. Önce el tutulur, sonra öpülür, sonra memeler okşanır, en son etekliğin altı gelir. ‘’Ben onun için yeni bir kobayım,bir deney hayvanı…’’
" Cadde
soğuktu, kalabalıktı. İçi bulanıyordu. Sanki dudaklarının derisi kabuk kabuk
kalkmıştı. Yaladı; Ağacami’nin duvarı dibine tükürdü. Kusmaktan korktu. Geçenler
ona bakıyorlardı. Yürüdü . ‘’ Bu caddenin elbet tenha olduğu zamanlar vardır.
Hiç görmedim ben. Kim bu insanlar? İşten mi dönüyorlar? Eğlenceye mi
gidiyorlar? Şu adamın burnu Gide’in burnuna benziyor. Ama nasıl da kasvetliler
. Bunların içinde ‘meçhul denizlerde balık’ olmayı isteyen var mı acaba? Belki
şu hep önüne bakan adam… ne güzel okumuştu bu şiiri. Gözleri sulanmıştı. Yoksa
kız mısın? Ya karşıki şaşı kadın, durmuş kimi bekliyor? Koş, bayım, koş kaç bu
caddeden. Yetişemeyecek. Evet, tramvay kalktı. Neyse, üzülme ,bir başkası gelir
alır seni. Ama şimdi koştun diye içinde bir utanma var değil mi? Taksim
demişler buraya. Yollar ayrılıyor diyedir."
" Piyano
birden sustu. Gözlerini açtı. Kapalı camlar ardında ki gerçek şehrin
keskinliğini yitirmiş seslerini yeniden duydu. Gitti pikabın düğmesini çevirdi.
Sonra orta yerde duran sehpanın üstünden örtüyü çekti aldı. Odaya girdi gireli
üstü örtülü tuvalde göreceği şeyi merak ediyordu. Boşsa oturup o gelinceye dek
bekleyecekti. Oysa önünde bitmemiş bir resim duruyordu. O buna çalışırken belki
sarı bıyıklı oğlan sedirdeydi. Gırtlağına bir şey tıkanmış gibiydi. Uzandı
şarap bardağını aldı. ‘’Neye yarar bu ?’’ içmeden bıraktı bardağı. Bir kağıt
parçasına ‘’Yılbaşı kötü geçti . Payını bırakıyorum ‘’ diye yazdı. Masaya
,şarap şişesinin yanına koydu. Duvardaki düğmeye doğru yürüdü. Çak !’’ dedi
kendi kendine. ‘’ bıraktıkların yetmiyormuş gibi bir de kağıt karalıyorsun.
Oysa bu işin bittiğini biliyorsun. Buraya bir kere gelmen gerekti. Ya yeniden
başlayacaktı, ya bitecekti. İşte geldin,bitti. Hep onu bulursun diye
korkuyordun değil mi? Kıskanıyor musun? Durmadan seni mi düşünecekti ha,
kendini beğenmiş?’’ şişeden kalan şarabı lavaboya döktü. Masadaki kalıntıları
kağıtlara topladı. İzini silmeye çalışıyordu,ama faydasızdı. Onun bu odaya
girdiği belliydi. Işığı söndürdü. Çıktı.."
" Dışarda
çiğnenmemiş kar,üstüne bastıkça gıcırdıyordu. Kitapçının köşesinden tenha
caddeye dönerken içinde bir boşluk vardı. Saatine baktı,ona geliyordu. ‘’Nereye
gideceğim?’’ keşke polis kuşkulanıp karakola götürseydi beni. Değişik bir gece
olurdu. Belki onu da bulup getirirlerdi. Birlikte çıkardık sonra,sıkıntı. O
bitti, Haşet’te kitap arayacağım. Niye koşuyorsun? Davete geç mi
kaldınız? Her zaman geç kalanlar bulunur. Hindi dolması daha bitmemiştir. Bu
gece insanların hindi yemesi gerekir. Bulamayanlar üzülür. Yılbaşı Hindisi…
Oooo ! eğlenmek de zorunludur bu gece. Sinemalar ,tiyatrolar, barlar doludur.
Evlerde toplantılar vardır. Küçük bir toplantı demişti avukat. Göz kırpmıştı. ‘’Neydi
o yılbaşı gecesi donattığımız masa. Şu Mehmet Bey ne şakacı adam. Kırdı geçirdi
bizi ,Ama karısı sorma kardeş… "
" Eve
gitse,biliyordu, gece yarısına dek başka bir şey yapmadan ,yukardakilerin
patırtısına sövecekti. Bu sokakta kar artık gıcırdamıyordu. Bol gürültülü, bol
dumanlı meyhanelerden birine girdi. Tezgahın önünde bir boş yer bulup oturdu.
Yaklaşan garsona –Şarap dedi."
" Bildik
gecelerden biriydi. Kulaklarında büyük şehrin uğultusu vardı. Belki
arananın ayak sesleri de bu uğultunun içindeydi. Döndü. İnsanların, arabaların
kaynaştığı büyük caddelerden yana yürüdü.Yeniden yürümeye başladıkları zaman
hep onun bacaklarına bakıyordu. Babası da öyleydi. Üstelik bıyıklarını burardı.
Kulağını kaşıdı. Kız şimdi onun yürüdüğü kaldırımdaydı. Tam ötekine geçmeyi
düşündüğü sıra Kuledibi’nden Şişhane’ye çıkan yola saptı. Bu yolu tanıyordu.
Bugünün hep tuhaf tesadüflerle yüklü olduğunu düşünür düşünmez,içinde
eskiden burada geçmiş, hatırlasa sevineceği bir şeyi unuttuğu duygusu belirdi.
Hatırlayamıyordu. Bir gün canı sıkkın, tramvayla geçerken bu sokağı görmüş
–öteki ucundaki yangın kulesiyle asfaltın zıtlığı avutacak gibiydi- ilk durakta
inip ona gitmiş, ama hiçbir şey değişmemişti. Bu değildi. Unuttuğu bambaşka bir
şeydi. Belki tramvaydan inip geldiği gün de aynı şeyi aramıştı. O zamanlar bu
sokakta anlayamadığı,Yahudice sandığı bir dil konuşulurdu. Acaba gene öyle
miydi? Yoksa burada mı oturuyordu? Ne olursa olsun onunla ilk konuşması bu
sokakta olacaktı. Bugün değil,yarın yahut başka bir gün,ama ille bu sokakta
konuşacaktı."
“
Bu yolu sever misiniz?
Çok.
Bazen elimde bir kitap bir sıraya otururum. Ama rahat bırakmazlar. Ne çok
delikanlı vardır burda bilseniz. Laf atarlar. O zaman insana dünyada en kötü
şey kadın yaratılmakmış gibi gelir “
" Yan
yana ilk yürüyüşleriydi. Galata kulesini geçtiler. Bir şeyler söylemeliydi.
Öksürdü. Kafasında , ‘’Sabahki yağmurdan sonra bu hava ne hoş,değil mi?’’
cümlesi kuruluydu İlle havadan mı bahsedecekti? Bu cümleyi söylemeyecekti; ama
kafası tutuk, tıkanık gibiydi. Sanki bunu söylemeden önce başka bir şey
diyemeyecekti. İçini bir umutsuzluk sardı. Yanındaki kızın ayakkaplarına baktı.
Kahverengiydiler. Birden ferahladı. "
"
Bugün Taksim’de saatin altında beni çok bekletti. Oysa gözetliyormuş beni. Dün
okulu asmadım diye küsmüş. Gelmeyecekmiş. Bir ara dizimi büküp topuğumu
ellemişim. O zaman bana koşmuş. Görüyor musun, insanların geleceği nasıl
ufacık, bilmeden yapılmış bir hareketle değişiyor? Önümde durup yüzünü uzattı.
‘’Haydi vur bana !’’ dedi. Nasıl şaşırdım bilsen. Duraktakiler sırıtıyorlardı.
‘’Yapma ,diyordum, gülünç oluyoruz!’’ Beni kolumdan tutup karşıya koşturdu.
Bereket oralarda bir tanıdık yoktu. Sıradaki taksilerden birine atladık.
Karaköy’e, o tatlıcıya gittik. Arabada beni öptü (Bunun yalan olduğunu
biliyoruz) neden yazdı bunu acaba? "
"
Alışmaktan korkuyordu. Böyle giderse bu masa sevgilerinin kutsal yeri olacaktı.
Bir yerleri olması kötüydü. Sonra insan kendisinin değil, o yerin isteğine
uygun yaşamaya başlardı. Gene de içinin bir yanı onunla buraya oturmaktan,
altında dizlerini kendininkilerin arasına almaktan, kimselerin tedirgin etmediği
bir konuşmaya dalmaktan hoşlanıyordu.. "
" Sevişmek
dediği acaba neydi? Tuhaf değil mi? Onun ne istediğini anlayamıyorum.
Nasıl olur da insan, küçük bir evi, bir eşi, iki çocuğu olsun istemez? Ah
buldum işte : Bu bakımdan o da sana benziyor. Sen, ‘’Yetmez bunlar demez
miydin? Bana, bırakıp kurtulma öğüdü verme. Yapamam. Senin gibi değilim ben.
Sen bile, bir bakıma bu yüzden oraya gitmedin mi? Ayrılacağımız gün
söylediklerini unutmuyorum: ‘’İnsan geçmiş bir olayı kafasından kazıyıp
attığını sanıyor. Değil. Tortuya benzer bir kalıntı var. İlk günler onun
yeniden başlama çabasına nasıl ilgisizdim ! Sanki yokmuş gibi. Ama üç ay sonra,
dün yanımdan geçerken arkadaşına ‘’Göğüsleri sıkıdır’’ dediği zaman sarsıldım.
Fakülteye gelmesem de onu görmem, ama o kasabaya gideceğim,’’ demiştin. Hem
benim daha umudum var. Sızlanıp yakındığıma bakma. Yarın son derste içim içime
sığmayacak. Gidip kahvenin camı önünde duracağım. Yokuşu birlikte çıkacağız.
Görüyorsun, artık tramvayla dönmüyorum. Haftanın üç günü ,akşam üstleri beni
Fındıklı’da bir kahvede bekliyor. Öteki dört gün de öğle sonları
Beyoğlu’nda bir pastanede buluşuyoruz. Her gün onunlayım. Onun yanında insan,
ne olacağını baştan bilemiyor. Bugün pastaneden çıkınca beni evine götüreceğini
sanıyordum. Geçen hafta, ‘’Eve gidelim’’ demişti. Çekinmiştim. Bir şeyler
uydurmuştum. Oysa bugün ben istiyordum. Gene de , ‘’Evine götür beni’’
diyemedim. Tuttuk bir sinemaya girdik. Bir ara elimi kıracakmış gibi sıktı.
Akşam, Daire’deki merdivenlerde ayrılacağımız zaman bir ‘’Elin acıyor mu?’’
dedi bilsen sarılıp öpecektim. Yapamadım. Ne dersin seviyor beni değil mi?
Yoksa bugün locada bana öylesine sarılır mıydı.. "
"
Kuşkuluydu. Yalnız birbirlerine sarılıp gözlerini yumduklarında,
çözümlenemeyecek bir sorunları kalmıyordu. İki haftadır, bir şey yitirmekten
korkarmış gibi ,sık sık sarılıyorlardı. Karşısındaki kapıya baktı. Kendi
kendine, ‘’Bu kapı üç kere açılıp kapanacak; dördüncüde o girecek ‘’ dedi.
İlkinde kır bıyıklı bir adam girdi. ‘’Emekli Yarbay bu’’ ikinci açılışta giren
, çocuğunun elini tutmuş bir kadındı. Üçüncüde bir azınlık okulu öğrencisi
çıktı. Çıkanlar olabileceğini düşünmemişti. Sonra kapı Güler’in gelmesini
bekliyormuş gibi bir zaman açılmadı. Açılınca uzun boylu bir kadın girdi.
Ayakkapları topukluydu. ‘’Yapmalarını kırıp kendi topukları üstüne inşa daha
bir kadınlaşacak. Bu kadın uzun topuk modasını kısaların çıkardığını bilmiyor
mu? Uzunlar ahmak olur derler. Doğru. ‘’Onun kendisine baktığını görünce yüzü
asıldı . ‘’Belli birini bekliyor. Dimdik göğüsleri. Dünyayı yöneten
yuvarlaklar. Buraya gelinceye değin kim bilir kaç erkek ona çarpıversin diye
kolunu kamburlaştırdı! Neden kadınlar kalabalık içinde sürtünmeyi istemezler?
Erkek köpekler gibiyiz. Onlar koklaya koklaya, biz sürtüne sürtüne . İnsan soyunu
kurutmak mı istiyorsunuz, erkekteki bu sürtünme duygusunu alın, yeter ! Şimdi
yolda ona da çarpanlar vardır. Atalarımızın maymunlar olduğunu söyleyenlerin
sözün bir gerçek payı... İşte o!’’
" Bahçe
kapısından çıkarken sırılsıklamdı. Fırtınanın salladığı lambaların donuk
aydınlığında kimsesiz sokak bile güzeldi. Nerdeydi insanlar? Onlar yalnız
evleri yanarken dışarı uğrarlardı. Dünyanın şakırtılı yıkanışına karışmanın
sevinci içinde yavaş yürüyordu. Savrulan iri damlalar yüzüne çarptıkça daha
istiyordu. Bu yürek büyütücü sevinç var olmanın ,yaşamanın sevinciydi
biliyordu. "
" Beş
gündür onun beni bırakıp gitmesini beklemekle eskiden bana gelmesini beklemenin
üzgünlükleri arasında hiçbir ayrılık yok. Uzadıkça dayanılmaz oluyor… "
"
Kitabı bırakıp ona yaklaştım. İki elini uzatıp beni durdurdu. –Yaklaşma ,dedi.
Ağzım anason kokuyordur. Sarhoşum ben ! Gitti odasına kapandı. Rakı
içerek kurtulmak istediği neydi? Yoksa baştan beri ikimiz de sevişmece oyununu
mu oynuyorduk? Gerçek olan içimdeki bu boşluk mu? Değil ! "
" Bir şey
var,ama eksile eksile var.’’
" İnsanlar
her yerde böyleydiler. Kısasından isterlerdi. Hep aynı çamurdandılar. ;
Sevgiymiş,dostlukmuş; laftı. "
" İki
yanında evler yeniden başladığı zaman, en kötüsü sokaktaki kadınları
görmesiydi. Sanki bakmadan görüyordu onları. Hızlı yürüyordu. Plajın önünden
geçince daha da hızlandı. O daracık kumsala çabuk varmak istiyordu. Orada,
denizin karşısında durdu. Yorgundu. Çevresine baktı. Çoğu öğle sonları şuraya
uzanır,onu seyrederdi. Bazı günler eteklerinde zenci kızları uçuşurdu. "
" Bu akşam yemeği benimle yer misiniz? dedi
Aaa! ne sandınız beni siz? benim siz yaşta oğlum var.
İçinde dayanılmaz ,korkunç bir gülme isteği kabardı. Kendini güç tuttu."
" Bu akşam yemeği benimle yer misiniz? dedi
Aaa! ne sandınız beni siz? benim siz yaşta oğlum var.
İçinde dayanılmaz ,korkunç bir gülme isteği kabardı. Kendini güç tuttu."
" Hiç kimse erkek yaratılmanın azabını benim kadar çekmemiştir. İçimdeki batıcı kadın isteğinden kurtulmak için boyuna okurdum. Olmuyordu. Kendi kendimle oynardım. On yedi yaşında geneleve gittim. Feyyaz'la. Bu Feyyaz benden büyüktü. Kadınları anlatırdı. Çoğu yalandı ama,onu dinlemek hoşuma gidiyordu. Odadan çıkınca bomboştum; kötüydüm. Bir daha gitmedim. " -sf 128
" Bardağı doldururken, önemli olan artık içkiyi nasıl getirttiği değil,onu bir an önce içmekti " -sf 134
" Seçtiği kurbanlar, hep en çok gülenlerdi. Ne vardı gülecek? Onunla birlik bu, içilmiş şarapla anason kokan dünyada yaşamıyorlar mıydı? " - sf 134
" İnsanlar böyleydiler. İçeni,içmeyeni tren yolculuğundaki süreksiz tanışıklıkla yetinirdi; ya da meyhane masasındaki. Konuşmadan zıkkımlanamazlardı. " - Sf136
" her şey o yokken olup bitmişti, aralarında sıkıcı bir konuşma olmadan. " - sf 138
“ Son sınıftayken
babam öldü. Evde yüzünü açıp gösterdiler. İçimi saran kurtuluş rahatlığını
hatırlıyorum. Okula döndüğüm gün bahçede bir şeye gülmüş olacağım ki yanımda
duran Feyyaz, “ Yuf ulan! Dün babası öldü,bugün gülüyor “ dedi. Saldırdım.
Elimden güç aldılar. Yüzü kanlıydı. Okuldan kovacaklardı beni. İngilizce öğretmeni
onlara babamın yeni öldüğünü hatırlattı. İnsanlardaki saçmalığı görüyor musun?
Kovulmaktan beni babamın ölümü kurtarıyordu “ – sf 129
" Eylül 1
Plajda uzanmış konuşuyorduk. Ona en sevdiği ressamı sordum
Van Gogh ,dedi
Neden?
Kulağını kesebilmiş, sol kulağını. Bunu yapan ilk adam o.
Sustu. Az sonra değişik bir sesle
Ama o bile eksik adamdı. Tımarhanadayken yaptığı kendi portresinde insanlara yüzünün kulaksız yönünü gösteremedi. Tam adam yok! " - sf 131
" Eylül 3
Babamın ,annemin mektupları. Hep aynı terhane. Onlara yazdığımı bilmiyor. Kimsem yokmuş gibi yaşıyoruz. Ya da unutmuş gibi. Oysa var onlar ,biliyorum. Yakında dönecekler. O zaman ne olacak? Annem beni görmeden durabilir mi? C'ye onların varlığını hatırlatmam gerek. Neden çekiniyorum? " -sf 131
" Olmuyordu. Artık dünyada ne sihirbaz vardı,ne de sihirli değneği kestikleri ağaç. En iyisi açıkça konuşmaktı." -sf 133
" Neden her şeyi benden bekliyor ? kendi ölü babasından bile kurtulamazken "
" Olmuyordu. Artık dünyada ne sihirbaz vardı,ne de sihirli değneği kestikleri ağaç. En iyisi açıkça konuşmaktı." -sf 133
" Neden her şeyi benden bekliyor ? kendi ölü babasından bile kurtulamazken "
2 yorum:
güzel bir kitap değerlendirmesi olmuş. ben 3ünü zor ayırırım aslında. aylak adam, tutunamayanlar, tehlikeli oyunlar. genelde birinden laf açılsa diğer ikisinin de kulaklarını çınlatmadan yapamam.
ayrıca senin altını çizdiklerine ek olarak:
"..sana bakmayı biliyorum ben. söylediklerimi dinlerken,” bunu yapamaz ama tutar gene elimi öpmek isterse?”diye düşünüyordun. bak, dudaklarını belli belirsiz boyamışsın. boyarken aklından geçenleri biliyorum. aynaya bakarken sana solgun gibi göründüler. “sevmez ama azıcık süreyim, fark etmez,” dedin. öpüşeceğimizi biliyordun. dudakların daha bir çekici olsunlar istiyordun. aklında hep bugün benimle öpüşeceğin vardı. istiyordun. derden mi biliyorum? çünkü ben … seni öpmek istiyorum.”
"- beni çok düşünmeni istemem.
- nedenmiş o! düşünmeden edemem, biliyorsun, seni seviyorum ben.
sigarasını küllüğe bastırdı. "nasıl kolayca söyleyiveriyor bunu. sevmek! kelimelere herkes kendine göre bir anlam, bir değer veriyor galiba. bu değerler aynı olmadıkça iki kişi iki ayrı dil konuşuyorlarmış gibi olmuyor mu?"
kısımlarını da ayrı bir severim.
Yorum Gönder