// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

31 Temmuz 2010

Kadınlar Pek Acayip Mahluklardı: Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali






















Bazı romanlar edebiyat dünyasında ciddi anlamda çığır açmışlardır. Bu romanlar belli dönem sonra popülerliğe uğramış olsalar da  değerini kaybetmemiştir.Bu her ne kadar bilinen bir şey olsa da; bir roman var ki bir dönemin içini cız ettiren, lezzetli dili,süslü anlatımdan uzak,sadeliğiyle, tasvirleriyle de Cumhuriyet dönemimize dil zenginliğiyle vurgu yapmıştır.  Sabahattin Ali ismi üzerinde durmak gerekirse; Sabahattin Ali  yazı yazmaya  başlangıçta şiir yazarak  başlamış daha sonrasında  öyküler yazmaya başlamıştır. Aynı zamanda Sabahattin Ali  faili cinayetlerden birine kurban gitmiş,  devrin yöneticilerini eleştiren şiiri nedeniyse hapis yatmıştır. Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan , Değirmen, Kürk Mantolu Madonna başlıca eserleri ama en çok bilineni ''Kürk Mantolu Madonna''

Bazı aşk romanları vardır, yapmacık değil doğaldırlar böyle romanlar içinde bol bol hüznü ,hasreti konu alır ve ulaşamayan şeylere  sizi daha da yakınlaştırır. Sabahattin Ali'nin popüler, kendisinin hem kendi ülkesinde hem de başka ülkelerle tanınmasını sağlayan kült romanı olan " Kürk Mantolu Madonna"  da böyle bir kitap. 

" Kürk Mantolu Madonna"  Füsun Akatlı'nın önsözünden şu bilgilerle açılıyor


" Roman, İkinci Dünya Savaşı'nı önceleyen yıllarda yaşanmış tutkulu ve marazi bir aşkı eksen almakta, atmosferi ve yarattığı etki ile ondokuzuncu yüzyıl Rus anlatı edebiyatının özellikle de Dostoyevski ve Gogol'un- çağrışımlarını taşımaktadır. Yazarın Berlin’de geçirdiği iki yıllık (1928-1930) öğrencilik döneminin esinlenmiş olabileceği bu uzun öykünün ilk çeyreğinde, yeni bir işe giren bir küçük memurun; kendini, memuriyet yaşamının küçük ve dar dünyasını ve karşılaştığı hiç de ilginç biri gibi görünmeyen bir başka küçük memuru- Raif efendiyi tanıttığı neredeyse bütünden bağımsız gibi görünen bölüm yer almakta." 


Kürk Mantolu Madonna'ın   şüphesiz kahramanı Raif Bey.  Raif Beyle romanın başlarından itibaren anlatıcının gözünden anlatılarak tanışıyoruz. "Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır" diye tanıtılıyor Raif Bey okuyucuya. Kitabın ilk bölümü Raif'in gençliğini, evliliğini, ve duygularını anlatıyor. Raif Bey'in kendi memuriyet yaşamındaki küçük ve dar dünyasıyla tanışıyoruz. Kitabın ilk bölümünden itibaren anlatıcının sanki kendisini anlatır gibi konuşması kaçınılmaz oluyor,çünkü bu anlatıda anlattığı karakter Raif Bey olsa da, dikkatli okunmaması takdirde bunun anlatıcı olabileceği izlenimine kapılmanız da kaçınılmaz olur.  Raif Bey  ilk bakışta çok sıradan, işi ve evi arasında dönüp duran bir hayata sahip. Raif Bey, neredeyse hiç konuşmayan ve sessiz biri. Anlatıcı tarafından anlatılan Raif Bey'in mütercim olduğunu da daha sonraları Raif Bey'in çalıştığı yere gittiğinde anlamış oluyoruz. Anlatıcı diye bahsedilen Hamdi karakteri bize Raif Bey'i daha sonralarında bize "Günlerce aynı odada karşı karşıya oturduğumuz halde hemen hemen hiçbir şey konuşmadık" sözleriyle anlatıyor.  Raif Bey'in psikolojisini bu bölümlerde analiz ederken roman, Raif Efendi'yi " Şirkette hiç kimse onun bir ecnebi dili bileceğine ihtimal vermiyordu. Belki de hakları vardı,çünkü hal ve tavrında hiç de lisan bilen bir insan kılığı yoktu" cümlesiyle anlatıyordu.

Kitabın diğer bölümüyle başlayan süreç Raif Bey'e ait bir defterle ilgili. O defter aynı zamanda konuşmayan,sessiz bir o kadar içe kapanık Raif Bey'in gizli dünyası.  Defter bir mektup görevi görüyor burada, mektubu okuyan kişi Raif Bey'in iş arkadaşı Rasim.  Raif Bey bu defterde gizli,bir o kadar tutkulu bir aşk hikayesine devat ediyor bizi. Gizli dünyasında defterle ilgili bir söz her şeyi biraz olsun anlatıyordu. "Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı" 

Bu hadise Raif Bey'in kapanık dünyasıydı. Raif Bey susmanın korkutucu yanını okuyucuya anlatıyordu.. Raif Bey'in bu defterin yakılmasını istemesine rağmen ondan okumak için izin almayı başarıyor. Burada defterin yakılmamasını isteyen karakter Maria Puder değil. Buraya kadar Maria Puder romanda ortaya çıkmıyor. Kitap mektuptan önce ve mektuptan sonra diye ayrılabilir. Mektupta Raif efendi kendi yaşamından, babasının sabunculuk öğrenmesini istemesinden, okuduğu roman karakterlerindeki kişilere bulmaya çıkmasından bahsediyordu. Kısacası  Köy hayatından tut Avrupa'daki yaşamına kadar her konuya değiniyor kitap.  

Roman, üç isim etrafında dönüyor. Rasim, Raif ve Maria Puder..  Bunların içine romanın başlarından itibaren takibimizde olan Hamdi Bey ,Mihriye Hanım, Necla, Nurettin Bey de ekleniyor.


" Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak. ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak.dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi? "


Her şey bir  resim sergisinde   Raif  Efendi'nin Kürk Mantolu bir kadın portresini  görmesiyle başlıyor. Bu noktadan sonra Sabahattin Ali okuyucuyu hüznün derinliklerine yolluyor.  Kitabın önsözünde kitabın ikinci bölümünü Füsun Akatlı şöyle anlatıyor;

“Romanın esas gövdesini oluşturan ikinci bölüm ise; bir Rus öyküsünden fırlamışa benzeyen ve o öykülerdeki anlaşılmaz hummalı hastalıklardan biriyle ölüm döşeğine sürüklenen Raif Efendinin siyah kaplı bir deftere döktüğü tutkulu aşk hikayesi. 20 Haziran 1933 tarihini atarak başladığı bu defterde Raif Efendi, on yıl öncesine dönerek, Berlin'de bir resim galerisinde rastladığı bir kürk mantolu kadın portresinin ruhunda ateşlediği tutkuyu ve o portrenin ressamı ve modeli olan gizemli kadınla yaşadıklarını hikaye ediyor. “ 

Raif Bey'in"  Kürk Mantolu Kadın" portresiyle başlayan bölüm  Raif Bey'in gençlik dönemlerini anlatıyor bize. Raif Bey'in yaşadığı sıkıntıları, pansiyonda kaldığı zamanları, lisan öğrenmesiyle başlayan süreci ve şehri yeni yeni tanımasını anlatıyor. Kürk Mantolu portreyi gördükten sonra Raif Efendi'deki değişimi görüyoruz. Raif Efendi  sonunda okuduğu romanlardan birini kendine yakın hissetmişti. Kitabın bu bölümü Sabahattin Ali'nin tasvirleriyle muhteşemliğe ulaşıyor. 

Her gün gelip onu görüyor ama sergiye gelenler kendisine tuhaf gözle bakılıyor Raif Bey'e . Raif Bey'in iç dünyası karmakarışık. Günlerin birinde kendisini bir kadını  tuhaf bakışlarla süzüyor.İlk başta hep baktığı kadın'ın soran bir kadına annesi olduğunu söylüyor, ama bu kadın'ın Kürk Mantolu Madonna olduğunu bilmiyor. Bir süre sonra bunu  öğreniyor. Bazı durumda sarhoşken Maria Puder tarafından görülüyor, bir süre sonra Maria Puder'in  başka bir yerde çalıştığını ve çalıştığı yerde erkeklerle beraber dans ettiğini öptüğünü düşünüyor Raif Bey. Çalıştığı yerde birinin Maria Puder'i sırtından öptüğünü görünce "Onu demin zannettiğim gibi erkeklerle beraber sarhoş olup içer, dans eder ve öpüşürken görsem daha iyiydi" diyerek düşüncesini dile getiriyor. Raif Bey'in karşısındaki yalnız ve güçlü bir kadın, aynı zamanda erkek düşmanı olduğunu şu sözlerle dile getiriyor Maria Puder.


" Dünyada sizden, yani bütün erkeklerden niçin bu kadar çok nefret ediyorum biliyor musunuz? Sırf böyle en tabii haklarıymış gibi insandan birçok şeyler istedikleri için" 
 Sabahattin Ali , Kürk Mantolu Madonna'yı tasvir edişiyle birlikte etkilenmemek mümkün değil.. Maria Puder ile ahbaplıkla başlayan serüveni Raif Bey'in yıkıma kadar gidiyor. Raif Bey, Kürk Mantolu Madonna'daki kayıtsız kalamamasını, hayatındaki anlamını  şu sözlerle anlatıyor;


"Artık Maria Puder , yaşamak için kendisine kayıtsız muhtaç olduğum bir insandı. Bu his  ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi?  Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?  Ben de o zamana kadar ki hayatımın boşluğunu,gayesizliğini sırf böyle bir insandan mahrum oluşumda bulmaya başlamıştım. İnsanlardan kaçışım ,içimden geçenlerin en küçük bir parçasını bile etrafıma sezdirmekten çekinişim bana sebepsiz ve manasız göründü. Zaman zaman beni saran hüzünlerin, hayat bıkkınlığının bir ruhi hastalık alameti olmasından korkardım. Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu,daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım. Halbuki şimdi her şey değişmişti. Bu kadının resmini gördüğüm andan beri geçen birkaç hafta içinde, ömrümün bütün senelerinden daha çok yaşadığımı hissediyordum. Her günüm, Her saatim, uyuduğum zamanlar bile dopdoluydu. Bana sadece yorgunluk veren uzuvlarımın değil , ruhumun da yaşamaya başladığını, içimde, haberim olmadan bekleşen üstü örtülü derin tarafların da birdenbire meydana çıkarak bana fevkalade cazip, kıymetli manzaralar art ettiklerini görüyordum. Maria Puder bana bir ruhum olduğunu öğretmişti ve şimdiye kadar rastladığım insanlar arasında ilk defa olarak bir ruhu bulunduğunu tespit ediyordum" 



Raif Bey, Maria Puder'i her haliyle kabul ediyor, o'nun her şeyine katlanıyor. Raif Bey'deki durum saplantılı bir aşktan ibaret.  Maria Puder, Raif Bey'in yanında sarhoş oluyor, ama dünya umrunda olmuyor ,ağzına geleni söylüyor.  Kürk Mantolu Madonna'nın sarhoş, Raif Bey'in huzura erdiği bir gece yaşanmıştı aralarında. O huzurlu geceden geriye Raif Bey'in kırık dökük hatıraları kalmıştı.  Sabahattin Ali, açık sözlü bir kadın portresi çiziyor okuyucunun gözünde, o kadın her şeye ulaşmasını isteyen ve bir defa inancı kırılmış güçlü ve yalnız bir kadın.. Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz o sözler Raif Bey'in ağzından şöyle dökülüyordu



"bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey."

"Kadın, sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor,kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu."

Raif Bey kaçıyor, her şeyden, içine kapanık dünyasına geri dönüyor.  Maria ile ayrıldıklarında Raif bey'in dünya başına yıkılıyor. Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünen dünyası başına yıkılan adam çıkıyor karşımıza. Çünkü bir insana bir insan yeterliydi ama olmayınca... İnandığı tek şey olan Maria Puder Raif Bey'in gözünde bir mahluğa dönüşüyor. Mahluk dediği Kürk Mantolu Madonna Raif Beyle aralarındaki eksikliği şöyle açıklıyordu;  

" Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! bu eksik sana değil, bana ait. Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum.  Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... Ama şimdi inanıyorum...sen beni inandırdın...seni seviyorum..."

 Raif bey, Kürk Mantolu Madonna ile  ayrılığını şöyle özetliyor; Kadınlara dair nefret vurgusunu şöyle yapıyordu; 


" Zaten kadınlar pek acayip mahluklardı. bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılgan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu.''

Bunlar  Raif' in aşkına karşılık bulduğuna inanmaktan vazgeçtiği anda aklından geçenlerdi. Bir insanın bir insana yeteceğine inanmıştı ama ''Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya'' olduğunu görünce inanmak ve ümit etmek kabiliyetini de yitirdiğini düşündü. Düşündü ve yanıldı!

 Sokaklarda dolaşıyordu, duvarlara bakıp bir şey görme isteği içindeydi.  Hem ondan haber bekliyordu, hem de onu arıyordu. Bir gün Maria'nın evine gittii  Maria'yı  orada bulamadı. Komşusu Maria'nın hastalandığını söylüyor. Raif Bey  her yerde Maria'yı arıyor, hastaneyi bulsa da hastaneyi bulması Raif Bey için umut olmuyor. Raif Bey için asıl yıkım Maria'nın ölümünden sonra başlıyor.  Sonra Maria , Raif bey'e kendisinin daha iyi bakacağını söylüyordu.Eve götürdü ona her gün baktı . Taa ki ölene kadar.  Raif Bey için yıkım böylelikle başlamıştı. O öldükten sonra Raif bey için hayatın bir anlamı kalmamıştı.  Onu bir insan ancak bu kadar tesir altına alabilirdi. O da Maria Puder'dan başkası olamazdı. 

  Sonuç olarak; Roman sevmeyenlerin bile sevebileceği,  klişe bir tabirle  acı , hüzün içinde bir çok şeyi  barındıran, Kadınların kendini Kürk mantolu yerine koyabileceği,erkeklerin ise kendini Raif yerine koyduğu bir kitap  " Kürk Mantolu Madonna"  Sabahattin Ali,  zengin bir duyguyla ve dünya tasviriyle bu romanında bizi hüznün merkezine yerleştiriyor, hüznün merkezinde yerleştirdiğinde darmadağın oluyoruz.

 Nihilist bir yaşamın kucaklarına atıyor bizi" Kürk Mantolu Madonna" bunu yaparken acımasızlık yapıyor, çünkü bir yerlerinizin acımasını istiyor, acı çekin istiyor. Dilin sadeliği, akıcılığıyla etkilemeyi  fazlasıyla başarıyor ve sonrasında  kendinizi yıkık bir dünyaya gelmiş gibi hissediyorsunuz.  

Kürk Mantolu Madonna'yı  12 saat boyunca kapalı ve küçük bir odada okumuştum, romanı bitirdiğimde dünyanın nasıl yıkılabildiğini o gün net şekilde anlamıştım. Kapalı bir odadan geriye kalan sadece kırışan kitap sayfaları, duvarların üstünüze gelmesi olmuştu. Okurken yalnız,karanlık,melankolik bir ruh ile, mekansal olarak rutubetli ve yıkıntılı bir yerde yalnız ruhum eklenince karanlığımın hiddeti de artmış oldu.

Sonuç olarak; 1940'lardaki Türkçe dilinin müthiş tasvir, ve cümleleriyle yaratılan "Kürk Mantolu Madonna" Füsun Akatlı'nın önsözünde bahsettiği gibi Rus Edebiyatından fırlama ve esin kaynağını bariz hissettirdiği kitap olmakla birlikte; süsten uzak, yalın ve sade, tutku ve ruh yolculuğunda etkisini derinden hissettirmeye devam edecek ve yine Füsun Akatlı'nın dediği gibi " Dilinde,  ve anlatımında bir sadeleştirmeye gitmek gibi bir edebiyat barbarlığından kaçınan yayınevini, edebiyata,yazara ve okura saygısından ötürü kutlamak isterim" cümleleriyle not düşüyor. Çünkü tam da çağının cümlelerinin yer değiştirmemesi kitabı daha esrarengiz ve büyüleyici kılıyor. 


OKURKEN ALTINI ÇİZDİKLERİM

“ Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Ne zaman kendimle baş başa kalsam , Raif Efendi’nin saf yüzü, biraz dünyadan  uzak buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor”

" Artık Maria Puder , yaşamak için kendisine kayıtsız muhtaç olduğum bir insandı. Bu his  ilk anlarda bana da garip geliyordu. Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi?  Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz? " 

“ Raif Efendinin yattığı odaya girince büsbütün şaşırdım. Burası evin diğer taraflarına hiç benzemeyen, adeta bir leyli mektep yatakhanesi, veya bir hastane koğuşu gibi yan yana bir sürü beyaz karyolaların dizili durduğu küçük bir odaydı. Raif efendi bu yataklardan birinde, beyaz örtülerin altında yarı oturur bir vaziyette yatıyor ve gözlüklerinin arkasından beni selamlamaya çalışıyordu. Oturmak için bir iskemle aradım. Odada bulunan iki iskemlenin üzeri de yün hırkalar, kadın çorapları, sırttan çıkarılıp atılıvermiş birkaç ipekli elbise ile doluydu. Bir kenarda, kapısı yarı açık duran, vişneçürüğü boyalı adi elbise dolabının içinde rastgele asılmış elbiseler, tayyörler, ve bunların altında düğümlü bohçalar vardı. Odada insanı şaşırtacak bir kargaşalık hüküm sürüyordu. Raif Efendinin başucundaki komodinin üzerinde, teneke bir tepsi içinde, öğleden kaldığı anlaşılan kirli bir çorba tabağı, ağzı açık küçük bir sürahi ve bunların yanında , şişeler veya tüpler içinde bir sürü ilaç duruyordu. “

" Belki de gençliğimin tahammülsüzlükle ,Raif Efendinin bu adeta korkunç sessizliğine kızıyordum.Şirkette olsun,evde olsun, kendisine ruhen tamamen yabancı insanların onu adamdan saymamalarını hoş görmekle kalmıyor, bunda adeta bir nevi isabet de buluyordu. Gerçi etrafları tarafından anlaşılmayan, haklarında daima yanlış hükümler verilen insanların zamanla bu yalnızlıklarından bir gurur ve acı bir zevk duymaya başladıklarını biliyordum, fakar hiçbir zaman etrafın bu hareketini haklı bulacaklarını tasvir etmiyordum"


“ Kim olursa olsun bir insanın yaşamakla ölmek arasındaki büyük köprüde çabalaması korkunç bir şeydi.” 

“ Hakikaten Raif efendiyle aramızda bugünden sonra bir yakınlık hasıl oldu. Onun bana karşı olan muamelemesinin değiştiğini pek söylemeyeceğim. Hele benimle samimi olduğunu, bana içini açtığını iddia etmek aklımdan bile geçmez. O hep aynı kapalı, sessiz insan olarak kaldı. Gerçi bazı akşamlar daireden beraber çıkarak evine kadar yürür, hatta bazen içeri de birlikte girerek, kırmızı mobilyalı misafir odasında birer kahve içerdik. Fakat bu esnada ya hiç konuşmaz yahut da havadan sudan, Ankara’nın pahalılığından, İsmetpaşa mahallesindeki kaldırımların bozukluğundan bahsederdik. Evine, çoluk çocuğuna dair bir şey söylediği nadirdi. Arasıra:“ Bizim kız riyaziyeden **gene kırık numara almış!” der sonra hemen lafı değiştirirdi. Ben de bu hususta bir şey sormaktan çekiniyordum. Kendisini ilk ziyaret ettiğim akşam karşılaştığım aile efradı, üzerimde pek iyi  bir tesir bırakmamıştı”

“ Hala daha bir şey konuşmamıştık. Fakat artık buna hayret etmiyordum. Onun sessiz sedasız yaşayışı, tahammül edişi, insanların zaaflarına merhametle ve edepsizliklerine eğlenerek bakışı kafi bir irade değil miydi? Beraber yürüdüğümüz zamanlar yanımda gidenin  bir insan olduğunu bütün kuvvetimle hissetmiyor muydum? Bu sıralarda, insanların birbirlerini aramaları, bulmaları ve birbirlerinin içini seyretmeleri için konuşmanın neden muhakkak surette lazım olmadığını, neden bazı şairlerin boyuna, tabiatın güzelliği karşısında yanlarında konuşmadan gidecek birini aradıklarını anladım. Yanımda ağzını açmadan yürüyen, karşımda ses çıkarmadan çalışan bu adamdan, ne öğrendiğimi iyice  bilmediğim halde, bana senelerce ders veren birinden öğrenebileceğimden çok fazla şeyler öğrendiğime emindim. Onun da benden memnun olduğunu hissediyordum. Her insana ve ilk tanıştığımız sıralarda bana karşı gösterdiği o ürkek ve çekingen hali kalmamıştı. Yalnız bazı günler birden bire vahşileşiyor, gözleri bütün ifadesini kaybediyor, küçülüyor ve  kendisine hitap edildiği zaman yavaş, fakat her türlü yakınlaşmayı menden bir sesle cevap veriyordu. Böyle zamanlarında tercüme yapmayı da ihmal ediyor, çok kere kalemi yanına bırakarak saatlerce önündeki kağıtları seyrediyordu.  Onun şimdi bütün mesafelerin ve zamanın arkasına çekilmiş olduğunu ve oraya kimseyi bırakmayacağını seziyor ve hiç sokulmak teşebbüsünde bulunmuyordum. Yalnız içimi bir endişe kaplıyordu. Çünkü Raif Efendinin hastalıklarının, garip bir tesadüfle , ekseriya böyle günleri takip ettiğini fark etmiştim. Bunun sebebini pek çabuk, fakat pek hazin şekilde öğrendim”

“ Birden bire niçin buralara geldiğimi düşündüm… Hiç… Sebep filan yoktu.. Karar vermeden yürüyüp gelmiştim. Yolun iki tarafındaki ağaçlar rüzgardan inliyor ve gökyüzünde bulutlar, büyük bir hızla koşup gidiyordu. İlerideki siyah ve kayalık tepeler henüz biraz aydınlıktı ve onlara sürünüp geçen bulutlar sanki buralarda kendilerinden birer parça bırakıyorlardı. “

“ Fakat sergide gördüğüm bu kürk mantolu resim ona hayalen dokunmama imkan vermeyecek derecede beni sarmıştı. Onunla bir aşk sahnesi tasavvur etmek değil, karşı karşıya iki dost gibi oturmayı düşünmek bile elimden gelmiyordu. Buna mukabil, gidip o tabloyu seyretmek, bana bakmadığına emin olduğum o gözlere saatlerce dalmak arzusu gitgide artmaktaydı..” 

" Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi. ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize,bizim aklımıza  hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu. Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya,-ruhumuzla yaşamaya başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler,hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için her şeyi çiğneyerek ,birbirine koşuyordu. "

" Bütün çekingenliklerim yok olmuştu. Bu kadının karşısında her şeyimi ortaya dökmek ,bütün iyi ve fena ,kuvvetli ve zayıf taraflarımla, en küçük bir noktayı bile saklamadan, çırçıplak ruhumu onun önüne sermek için sabırsızlanıyordum. Ona söyleyecek ne kadar çok şeylerim vardı. Bunların, bütün ömrümce konuşssam bitmeyeceğini sanıyordum. Çünkü bütün ömrümce susmuş, zihnimden geçen her şey için ' Adam sen de söyleyip de ne olacak sanki? ' demiştim. Eskiden her insan hakkında , hiçbir esasa dayanmadan, sırf mukavemet edilmez bir hissin, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: 'Bu beni anlamaz' demişssem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak: ' İşte bu beni anlar diyordum. " 


“ İnsanlar birbirlerini ne kadar iyi anlıyorlardı… Bir de ben bu halimle kalkıp başka bir insanın kafasının içini tahlil etmek, onun düz veya karışık ruhunu görmek istiyordum. Dünyanın en basit , en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir! Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz  bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla  öteye geçiveriyoruz?”

“ Ben onlar için hiçbir şey değilim… Hiçbir şey değildim. Senelerden beri aynı evde beraber yaşadık. Bu adam kimdir diye merak etmediler.. Şimdi çekilip gideceğimden korkuyorlar…”

“ Hayatının en mühim kısımlarını ihtiva ettiği muhakkak olan bu defterle bile artık alakasını kesmiş bulunduğunu anladım. Ayrılmak için elini öptüm. Doğrulmak istediğim zaman beni bırakmadı, kendine doğru çekti, evvela alnımdan sonra yanaklarımdan öptü. Başımı kaldırınca gözlerinden şakaklarına doğru yaşlar sızdığını gördüm. Raif efendi bunları saklamak veya silmek için hiçbir harekette bulunmuyor, gözlerini kırpmadan bana bakıyordu. Ben de kendimi tutamamış, ağlamaya başlamıştım; bu ancak fevkalede büyük ve sahici kederlerde görülen, sessiz, hıçkırıksız ağlayışlardan biriydi. Ondan ayrılmanın bana güç geleceğini biliyordum. Fakat bunun bu kadar korkunç, bu kadar acı olacağını tasavvur edememiştim. “

“ Dün başımdan garip bir hadise geçti ve bana on sene evvelki başka birtakım hadiseleri yeniden yaşattı. Unutup gittiğimi zannettiğim bu hatıraların, bundan sonra beni hiç bırakmayacaklarını biliyorum.. Hangi hain tesadüf dün onları yolumun üstüne çıkardı ve beni, senelerden beri dalmış olduğum derin uykudan, artık yavaş yavaş alıştığım hissiz uyuşukluktan ayırdı. Deli olacağım, yahut öleceğim dersem yalan söylemiş olurum. İnsan tahammül edemeceğini zannettiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor. Ben de yaşayacağım. Ama nasıl yaşayacağım! Bundan sonraki hayatım nasıl dayanılmaz bir işkence olacak. Ama ben dayanacağım. Şimdiye kadar olduğu gibi”
“ Yalnız bir şeye dayanmak artık benim için mümkün değil: Her şeyi kafamda yalnız başıma saklayamayacağım. Söylemek bir şeyler, birçok şeyler anlatmak istiyorum. Kime?Şu koskocaman dünyada benim kadar yapayalnız dolaşan bir insan daha var mı acaba? Kime, ne anlatabilirim? On seneden beri hiç kimseye bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Boşuna yere herkesten kaçmış, boş yere bütün insanları kendimden uzaklaştırmışım; ama bundan sonra başka türlü yapabilir miyim? Artık hiçbir şeyin değişmesine imkan yok. Lüzum da yok. Demek böyle olması icap ediyormuş. Yalnız söyleyebilsem… Bir kişiye olsun içimdekileri dökebilsem. Bunu sahiden istesem bile artık böyle insan bulmama imkan yok. Bende arayacak hal kalmadı. Kalsa da aramam. Zaten bu defteri neden aldım? Küçük bir ümidim olsa , dünyada en sevmediğim bu yazmak işine kalkışır mıydım? İnsanın muhakkak kendini boşaltması lazım..  Dünkü hadise olmasaydı. Ah, dün her şeyi öğrenmiş olmasaydım. Şimdi eski ve belki de rahat hayatım devam edecekti.”

“ İlk haftalar, kendimi idare edecek kadar lisan öğrenmek ve hayran hayran etrafıma bakınarak şehri dolaşmakla geçti. İlk günlerin şaşkınlığı çok sürmedi. Burası da en nihayet bir şehirdi. Sokakları biraz daha geniş, çok daha temiz, insanları daha sarışın bir şehir. Fakat orada insanı hayretinden düşüp bayılmaya sevk edecek bir şey de yoktu. Benim hayalimdeki Avrupa’nın nasıl bir şey olduğunu ve şimdi içinde yaşadığım şehrin buna nazaran ne noksanları bulunduğunu kendim de bilmiyordum. Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını  henüz idrak etmemiştim”

“ Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım. Ne zaman kendimle baş başa kalsam , Raif Efendi’nin saf yüzü, biraz dünyadan  uzak buna rağmen bir insana tesadüf ettikleri zaman tebessüm etmek isteyen bakışları gözlerimin önünde canlanıyor” 

“ Zaten kadınlar pek acayip mahluklardı. bütün hatıralarımı toplayarak bir hüküm vermek istediğim zaman, kadınların hiçbir zaman sahiden sevemeyecekleri neticesine varıyordum. kadın sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılgan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu."

  "Kadın, sevebileceği zaman sevmiyor, ancak tatmin edilmeyen arzulara üzülüyor, kırılan benliğini tamir etmek istiyor, kaybedilen fırsatlara yanıyor ve bunlar ona aşk çehresi altında görünüyordu."

  “ Bir kadının bize her şeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbir şey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı bir şey."

  “ Yaşamak, tabiatın en küçük kımıldanışlarını sezerek, hayatın sarsılmaz bir mantık ile akıp gidişini seyrederek yaşamak; herkesten daha çok, daha kuvvetli yaşadığını, bir ana bir ömür kadar çok hayat doldurduğunu bilerek yaşamak. ve bilhassa bütün bunları anlatacak bir insanın mevcut olduğunu düşünerek, onu bekleyerek yaşamak. dünyada bundan daha ferah verici bir şey olabilir miydi? “




“On seneden beri ona karşı duyduğum hiddetin, etrafıma karşı kendimi aşılmaz bir duvar içine alışımın hakiki sebebini şimdi anlıyordum. On sene ,hiç azalmayan bir aşkla onu sevmekte devam etmiştim. İçime ondan başka hiçbir kimsenin girmesine müsaade etmemiştim. Fakat şimdi onu her zamandan ziyade seviyordum. Karşımdaki hayale kollarımı uzatıyor, ellerini tekrar avuçlarıma alıp ısıtmak istiyordum. Onunla beraber geçen hayatımız, o dört beş aylık zaman, bütün teferruatıyla gözlerimin önündeydi. Her noktayı aramızda konuşulan her kelimeyi hatırlıyordum. Sergide resmini görmekten başlayarak, Atlantik’te şarkısını dinleyişimi, yanıma sokulmasını nebatat bahçesi gezintilerini, odasında karşı karşıya oturuşlarımızı, hastalığını birer kere daha yaşıyordum. Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zengin olan hatıralar, böyle kısa bir zamana sıkıştırıldıkları için hakikattekinden daha canlı, daha tesirliydiler. Bunlar bana ,on seneden beri bir an bile yaşamamış olduğumu, bütün hareketlerimin düşüncelerimin, hislerimin benden uzak bir yabancıya aitmiş kadar benden uzak olduğunu gösteriyordu. Asıl ‘’ben ‘’ otuz beş seneye yaklaşan ömrümde ancak üç dört ay kadar yaşamış sonra, benimle alakası olmayan manasız bir hüviyetin derinliklerine gömülüp kalmıştım.’’ 

“ On seneden beri belki boşuna yere herkes kaçmışım, insanlara inanmamakta haksızlık etmişim. Aramış olsaydım ,belki senin gibi birini bulabilirdim. Her şeyi o zaman öğrenmiş olsaydım, belki zamanla alışır, seni başkalarında bulmaya gayret ederdim. Ama bundan sonra her şey bitti. Asıl büyük ve affedilmez haksızlığı sana karşı yaptıktan sonra ,hiçbir şeyi düzeltmek istemiyorum. Senin hakkında verdiğim yanlış bir hükme dayanarak bütün insanları suçlu tuttum; onlardan kaçtım. Bugün hakikatı anlıyorum, fakat  nefesimi edebi bir yalnızlığa mahkum etmeye mecburum.

  “Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam. Artık benim için eskisinden beter bir hayat başlayacak. Gene makine gibi akşam üzerleri alışveriş edeceğim. Kim ve ne olduklarını merak etmediğim insanlarla görüşüp onların sözlerini dinleyeceğim. Hayatımın başka türlü olmasına imkan var mıydı? Zannetmem. Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin. Bunu sonuna kadar götüremediysen, kabahat senin değil. Bana hakikaten yaşamak imkanını verdiğin için birkaç ay için sana teşekkür ederim. Böyle birkaç ay, birkaç ömür kıymetinde değil midir?.. Vücudunun bir parçası olarak geride bıraktığın çocuk ,bizim kızımız yeryüzünde bir babası bulunduğundan habersiz uzak yerlerde dolaşıp duracak. Yollarımız bir kere karşılaştı, fakat ona dair hiçbir şey bilmiyorum.  Ne ismini, ne bulunduğu  yeri. Buna rağmen hayalimde onu daima takip edeceğim. Kafamda ona bir hayat seyri icap  edip yanında yürüyeceğim. Onun nasıl büyüdüğünü, nasıl mektebe gittiğini, nasıl güldüğünü ve nasıl düşündüğünü tasavvur ederek bundan sonraki senelerimin yalnızlığını doldurmaya çalışacağım. Dışarda gürültüler oluyor, herhalde bizimkiler döndüler. Hep yazmak istiyorum. Ama ne lüzumu var? Bu kadar yazdım da ne oldu? Bizim kıza yarın başka bir defter almalı ve bunu kaldırıp saklamalı. Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı.”


“ Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi kitleden ayrılmanın bir hususiyet ,bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? “  

  “Yavaş yavaş bütün hayatım, henüz pek uzak olan bu günü hasretle beklemek şeklini aldı. Adeta gününün yetmesini bekleyen bir mahpus gibiydim. Günlerin ancak beni bu akıbete yaklaştırmak bakımından birer kıymeti vardı. Bir nebat gibi, şikayetsiz ,şuursuz , iradesiz, yaşayıp gidiyordum. Yavaş yavaş hislerim kütleşmişti. Hiçbir şeyden müteessir olmuyor, hiçbir şeye sevinemiyordum.”

“ İnsanlara kızmama imkan yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti, diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkan yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?”

“  Böylece herhalde seneler geçecek ,beklediğim gün gelecek ve her şey sona erecekti. Başka hiçbir şey istemiyordum. Hayat bana kötü bir oyun oynamıştı. Pekala; işte ne kendime ne başkalarına kabahat bulmuyor, hadiseleri olduğu gibi kabul ediyor ve sessizce katlanıyordum. Ama bunun sürüp gitmesine lüzum yoktu. Sıkılıyordum, başka bir şikayetim yoktu.”

  “Bir insana bir insan herhalde yeterdi. Fakat o da olmayınca? Her şeyin bir hayal, aldatıcı bir rüya tam bir vehim olduğu meydana çıkınca ne yapılabilirdi? Bu sefer inanmak ve ümit etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim. İçimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık , öyle bir acılık peyda olmuştu ki, bundan zaman zaman kendim de korkuyordum. Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman  hiç değilse muzır bir mahluk telakki ediyordum. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini kaybedeceğine şiddetlendi. İnsanlara karşı duyduğum şüphe kin derecesine çıktı. Bana yaklaşmak isteyenlerden kaçtım. Kendime en yakın bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum. ‘’O bile böyle yaptıktan sonra !..’’ diyordum.. Ne yapmıştı ,bu malum değildi, ve asıl bunun için muhayyilem en fena ihtimaller üzerinde duruyor, ve en ağır hükümleri veriyordu. Öyle ya…Bir ayrılık anında basit bir heyecanın sevkiyle verilmiş bir sözü tutmamak için en kolay çare, münasebeti hiç münakaşasız keşivermekti. Postaneden mektuplar alınmaz. Cevap verilmez. Var zannedilen şeyler bir anda yok oluverirdi. Kim bilir hangi yeni macera, hangi yakın ve daha makul saadet şimdi ona kollarını açmış bulunuyordu. Bunu bırakıp saf bir çocuğa biraz da gönlünü almak için söylenmiş bir söze bağlanarak meçhul bir hayata, nereye varacağı malum olmayan bir maceraya atılmak,onun daima iyi işleyen kafasının kabul edeceği bir iş değildi.

“  Anladım ki, hayatımdan o kadın çıktıktan sonra, her şey hakikiliğini kaybetmiş; ben onunla beraber, belki de daha evvel ölmüştüm.” 

“ Maria Puder’le tanışmadan evvelki boş, gayesiz maksatsız günler, eskisinden daha çok ıstırıp verici bir halde , yeniden başlamıştı. Arada bir fark vardı : Hayatın bundan ibaret olduğunu zannettiren bilgisizliğimin yerini şimdi , dünyada başka türlü de yaşanabileceğini bir kere öğrenmiş olmanın azabı tutuyordu. Etrafımın hiç farkında değildim. Hiçbir şeyden zevk almama imkan olmadığını hissediyordum” .

“ Bir müddet, kısa bir müddet , o kadın beni her zamanki aciz, miskin halimden kurtarmış, bana erkek daha doğrusu insan olduğumu, benim de içimde yaşamaya müstait taraflar bulunduğunu, dünyanın zannedildiği kadar manasız olmayabileceğini öğretmişti. Fakat ben,onunla aramdaki rabıtayı kaybeder etmez, onun tesirinden kurtulur kurtulmaz, tekrar eski halime dönmüştüm. Ona ne kadar muhtaç olduğumu şimdi anlıyordum. Ben hayatta yalnız başına yürüyebilecek bir insan değildim. Daima onun gibi bir desteğe muhtaçtım. Bunlardan mahrum olarak yaşamam mümkün olamazdı. Buna rağmen yaşadım. Ama işte netice meydanda. Eğer buna yaşamak demek caizse, yaşadım..”


  “Bütün bunlara rağmen kafamda onun hatırasını kirletecek bir şey yoktu. Onun boşluğunu değil,fakat yokluğunu hissedecektim. Havran’a yaklaştıkça içime daha çok hüzün çöküyordu. Evimizi ve bütün kasabayı, onsuz tasavvur etmek bana güç geliyordu.”


“ Yılbaşının da sence hiçbir hususiyeti yok mudur” diye sordum
“ Hayır dedi, senenin diğer günlerinden ne farkı var  sanki? Tabiat onu herhangi bir şekilde ayırmış mı? Ömrümüzden bir sene geçtiğini göstermesi bile o kadar mühim değil; çünkü ömrümüzü senelere ayırmak da insanların uydurması… İnsan ömrü doğumdan ölüme kadar uzanan tek bir yoldan ibarettir ve bunun üzerinde yapılan her türlü taksimat sunidir. “ 

“ Acaba hakikaten  böyle miydi? Dünyada önüne geçilemeyecek hadiseler vardı ve biz bunların sebep ve mantıklarını anlayamıyorduk, bu doğruydu;  fakat bazı mantıksızlıklar ve yolsuzluklar vardı ki güya tabiattan örnek olarak yapıldığı halde yapılmaması pek mümkündü”

“ Ve bir gün her şey bitti.. O kadar , o kadar kati bir şekilde bitti ki, ilk anda işin azametini anlamak benim için mümkün olmadı. Yalnız biraz şaşırdım, bir hayli üzüldüm, fakat bu hadisenin hayatım üzerinde bu kadar büyük, bu kadar değişmez bir tesiri olacağını asla düşünmedim.”


“ Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Her şey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. Ne bende ,ne beni saran eşyada bir başkalık vardı. Maria herhalde pencerede beni bekliyordu. Buna rağmen artık yarım saat evvel ki ‘’ben’’ değildim. Binlerce kilometre uzakta, bir insan yaşamaz oluvermişti; bu vaka günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde ne ben, ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik. Günlerin birbirinden farkı yoktu. Fakat birden bire, avuç içi kadar kağıt, her şeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyor, benim buraya değil telgrafın geldiği uzak yerlere ait olduğumu hatırlatıyordu.” 

“  Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu ,bir sonu olmamasını ne kadar istedim. Beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor. Bundan sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok. Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız. Bunları ne diye, neyin uğrunda feda ettik? Hiç !... Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik. Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığımızı biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lazım. Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar..”


“Eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık demek olduğunu hissediyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramofonlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla  meşguldüler, Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta  göze görünmeyen bir manası. Ben ise dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.”

“ Yirmi dört yaşında olduğum halde başımdan hiçbir kadın macerası geçmemişti. Havrandayken bizden yaşça büyük bazı mahalle arkadaşlarının delaletiyle yaptığımız birkaç hovardalık, manasını anlamama imkan olmayan sarhoşluk maceralarından başka bir şey değildi ve tabiatımdaki sıkılganlık, bunları tekrara heves etmeme mani olmuştu. Kadın, benim için, muhayyilemi kamçılayan , sıcak yaz günlerinde zeytin ağaçlarının altına uzandığım zaman yaşadığım bin bir türlü maceraya  iştirak eden, maddilikten uzak, yaklaşılmaz bir mahluktu. Uzun seneler kimseye haber vermeden aşık olduğum komşumuz Fahriye ile , hayalen, çok kere hayasızlığa varan münasebetleri olduğu halde, kendisiyle sokakta karşılaştığım zaman yerlere yıkılacak kadar şiddetli çarpıntılara uğrar, yüzüm ateş gibi kesilerek kaçacak yer arardım. Ramazan geceleri onun, annesiyle beraber, elinde bir fenerle, teraviye gidişini seyretmek için evden kaçıp kapılarının karşısına gizlenir, fakat bu kapı açılıp, dışarı vuran sarımtırak ışıkta siyah feraceli vücutlar görünür görünmez başımı duvara çevirerek, benim burada olduğumu fark edecekler diye titremeye başlardım”

“ Bir kadın herhangi bir şekilde hoşuma gidince ilk yaptığım iş ondan kaçmak olurdu. Karşı karşıya geldiğim zaman her hareketimin, her bakışımın sırrımı meydana vuracağından korkar, tarif edilmesi imkansız, adeta boğucu bir utanma ile dünyanın en zavallı haline gelirdim. Hayatımda hiçbir kadının, hatta annemin bile gözlerine dikkatle baktığımı hatırlamıyorum. Son zamanlarda, bilhassa İstanbul’da bulunduğum müddet zarfında , bu manasız hicapla mücadeleye niyet etmiş, arkadaşlar vasıtasıyla tanıştığım bazı genç kızlara karşı serbest olmaya çalışmıştım. Fakat onlardan ufak bir alaka gördüğüm anda bütün niyet ve kararlarım uçup gidiyordu. Hiçbir zaman masum bir insan değildim: Yalnız kaldığım zamanlar, kafamda canlanan bu kadınlarla, en usta aşıkların bile aklına gelmeyecek sahneler yaşar, sıcak ve zonklayan dudakların sarhoş eden tazyikini ağzımda, hakikatte olabileceğinden birkaç kat daha kuvvetli olarak duyardım. “

“ Kendimi bildim bileli bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden , bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım. O resim aradığı bu insanı bulmanın mümkün olduğuna , hatta ona pek yakın bulunduğuma, bir müddet olsun beni inandırmış, içimde, bir daha uyutulması kabil olmayan bir ümit uyandırmıştı. Onun için bu sefer düştüğüm inkisar o nispette büyük oldu. Etrafımdan daha çok kaçtım, daha çok içime saklandım.”

“ Öğleye doğru sıkıntımın azaldığını ve hayatı biraz pembe görmeye başladığımı fark ettim. Kendimi ne kadar manasız şeylerle üzdüğümü anlıyor, bütün kabahati hayalperestliğimde, kendi içimime kapanıp kurundu yapmamda bulunuyordum. Fakat artık değişecektim. Meslek kitapları dışındaki okumayı da azaltacaktım. Benim gibi bir eşraf çocuğunun mesut olmaması ne sebep vardı? “

“ Onunla karşılaşmaktan bu kadar korktuğum halde şimdi beş altı adım arkasından yürüyordum. Kadın bunu fark etmez görünüyordu. Beni görmesi ihtimali karşısında saklanacak yer aradığıma göre ne diye buraya gelmiş ve yolunu beklemiştim? Şimdi ne diye arkasından gidiyordum? Acaba o muydu? Gecenin herhangi bir saatinde sokaktan gelen bir kadının ertesi akşam gene aynı yerden geçmesi icap ettiğine nereden hükmediyordum? Bütün bu suallere cevap verecek halde değildim. Hiç eksilmeyen bir çarpıntı ile arkasından gidiyor ve birdenbire geriye bakıp beni görmesi ihtimalini düşündükçe daha çok heyecanlanıyordum. “

“ İnsanlara olduklarından başka gözlerle bakmakta ısrar edişime içerliyordum. Yirmi dört yaşına geldiğim halde hale çocukluğumun saflığından kurtulamamıştım. Basit, hatta belki de hiç güzel olmayan bir resim bende ne müfrit intibalar bırakmış, ne geniş ümitler doğurmuştu. O soluk insan yüzüne kitaplar dolduracak kadar çok manalar vermiş, onda, hakikatte asla mevcut olmayan vasıflarda bulmuştum. “ 

" Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz."

" birdenbire niçin buralara geldiğimi düşündüm... hiç... sebep filan yoktu... karar vermeden yürüyüp gelmiştim. yolun iki tarafındaki ağaçlardan rüzgardan inliyor ve gökyüzünde bulutlar, büyük bir hızla koşup gidiyordu. ilerideki siyah ve kayalık tepeler henüz biraz aydınlıktı ve onlara sürünüp geçen bulutlar sanki kendilerinden birer parça bırakıyorlardı. gözlerimi yumarak ilerliyor ve ıslak havayı içime çekiyordum. kafamdan söküp attığım sual tekrar belirdi; " niçin buralara geldim?... " (sf.37)

 

" yatağa yatar yatmaz uyumuşum. sabaha karşı sıkıntılı rüyalar gördüm, kürk mantolu kadın türlü şekillerde karşıma çıkıyor,o müthiş ve ezici tebessümüyle beni kıvrandırıyordu. ona bir şeyler söylemek, bir şeyler anlatmak, izahat vermek istiyor, fakat muvaffak olamıyordum. siyah gözlerinin keskin ifadesi çenelerimi kilitliyordu. onun tarafından,değişmez bir hükümle mahkum edildiğimi gördükçe daha çok kıvranıyor derin bir ümitsizliğe düşüyordum. daha ortalık ağarmadan uyandım. başım ağrıyordu. lambayı yakarak bir şeyler okumaya çalıştım. satırlar gözlerimin önünden siliniyor ve beyaz sahifelerin ortasında,sisler içinde,benim zavallılığıma sessiz ve içten kahkahalarla gülen iki siyah göz peyda oluyordu. dün akşam gözlerime sadece bir hayal göründüğünü bildiğim halde sakinleşemiyordum..." (sf.65)

 

" Babam bu kadar okumama kızar, bazen romanları alıp atar, bazen geceleri odama ışık verdirmezdi. Fakat benim her şeye bir çare bulduğumu küçük kaytan fitilli idare lambasının ışığı altında kendimden geçerek " Paris Esrarı " nı veya " Sefiller" i okuduğumu görünce tazyikinden vazgeçmişti. Elime geçen her şeyi okuyor ve her okuduğum şeyin ister Mösyö Lökok'un maceraları, ister Murat Bey'in tarihi olsun, tesiri altında kalıyordum..." (sf.49)

 

" kendimi bildim bileli, bütün günlerimi, haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden ,bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmıştım. O resim aradığım bu insanı bulmanın mümkün olduğuna, hatta ona pek yakın bulunduğuma, bir müddet olsun beni inandırmış,içimde bir daha uyutulması kabil olmayan bir ümit uyandırmıştı. Onun için bu sefer düştüğüm inkisar o nispette büyük oldu. Etrafımdan daha çok kaçtım,daha çok içime saklandım..."  (sf.62)

 

" Fakat mademki bir kere yazmaya karar verdim, her şeyi sukünetle ve baştan anlatmalıyım... Bu takdirde birkaç sene, hatta on-on iki sene geriye gitmek lazım. Belki de on beş... Fakat sıkılmadan yazacağım. Belki manasız tafsilat arasında asıl korkunç tarafları boğmak, onların tesirinden kurtulmak mümkün olur. Belki yazacaklarım yaşadığım kadar acı olmaz ve ben biraz ferahlarım. Birçok şeylerin zannettiğimden daha ehemmiyetsiz , basit olduğunu görüp kendi heyecanımdan utanırım. Belki..."  (sf.47 )

 


Cem Kurtuluş, 2010

27 Temmuz 2010

Metalium- Suffer (1995)


Onlar piyasaya çıktığı zaman belki okula yeni başlamış bir öğrenci,  belki daha yeni doğmuş birer velettik. Piyasaya “ Behind The Power “ gibi önce sıkı  bir albüm hediye ettiler,  dönemin şartları düşünüldüğünde bu kadar güç bir durumda prodüksiyon itibariyle o kadar iyi  olmayabilirdi,  ama o döneme göre en iyileri arasına girebilecek kalibrede olmuştur. Bunun öncesinde de 1989 yılında  “ Servants of Death “ demosunu yayınlamışlardı. Amerikada bir radyo istasyonunda çalınan  ilk Türk speed /thrash metal kaydı olma özelliğini taşır. 1990 yılına geldiğimizde Metalium 1990 yılında  “Behind The Power” albümünü yayınladığında, Pentagram’da “Pentagram’’albümünü yayınlamıştı. Bu albüm daha arka planda kalmıştı, Pentagram daha çok tanınıyordu. Ve 90’ların ortalarında Suffer albümü gelir.  Öldürücü, agresif, vahşi, saldırgan, yırtıcı, gürültülü, hızlı, teknik ve tabii ki Old School...

Thrash/death metal sentezi herhalde bir daha bu kadar iyi  olamayacak. İlk albüme göre Metalium müziğini üst seviyeye taşır , pek çok parça death metal’e göz kırpar. Özellikle  Alman thrash riffleri, , akıcı ritimler, yüksek tempolu ve aşırı yıkıcı davullar kendini gösteriyor.  Suffer'ın kapağında Saraybosna'da sokakta bir keskin nişancı tarafından vurulmuş, kanlar içinde yatan bir kız çocuğunun renksiz fotoğrafı var. Albüm kapağı bile her şeyi anlatmak için yeterli nedenler arasında.

Albüm “Denial”   ile açılıyor şimşek gibi . Saldırgan gitarlar , kükreyen vokal ve o yıkıcı davullar. Mazhar’ın’’Denial’’ diye haykırışları isyankarlığın birer göstergesi,her davul temposu kafa kopartıcı cinsten. Old school death metal’e ve alman thrash metal’ine göz kırpıyor parça. Dinlerin yalanlar üzerine kurulduğunu, savaşlarda ölen o kadar masum insanın din için parçalandığını resmediyor.  

“Pessimistic Warning”  ezici gitarların üstünlüğüyle başlıyor,   ona ahenk sağlayan davul temposuyla devam ediyor. İleriki bölümlerde  yıkıcı davul temposu araya giriyor ve araya sıkıştırılmış sololar  lezzetiyle klaslık resmediyor. Bir öfke patlaması resitali sunuyor.  Geleceksizliğe, dünyadaki düzene dair   söylenen sözler agresiflikle yer buluyor kendine.  Mazhar’ın “Ughh" demesi bizi daha da hırçınlaştırıyor. “ The Last 15 Minutes”   çekiç gibi davullarla giriş yapılıyor ,Mazhar’ın o kükreyen vokaliyle  dinleyicide “ acımak yok “ hissi yaratıyor. Sözlerde büyük nitelik taşıyor.  “believe in god/ in his angels/ in his messiah/ in his kingdom’’

Klibi çekilen ama kimsenin klipten haberi olmadığı “Circle Of Despair”   bass gitar kullanımının etkinliğine tanıklık ettiğimiz,  karanlık bir atmosferde ilerliyor.  Girişlerinden itibaren vokalin mistik havası, karanlık soundla birleşmesi cezbedici bir hale sokuyor. “ The End”    “ Acıyı derinliklerinizde hissediyorsunuz biliyorum’’ mesajı veren umutsuz liriklerin temsilcisi adeta.  Soloların ürkütücülüğü, bass tonları,  ölüm vokalleriyle gelen kusursuz karanlık hissiyatı…

Hızlı gitar saldırılarının üstünlüğü ile devam eden   “ Inhuman Conscious”  nükleer deneylerin ve radyasyonun dünyanın içinde bulunduğu tehlikeye karşı uyarıyor. 50’li yılların Londra’sından 90’lı yıllar Türkiye’sine kadar uzanan sözler albümün en önemli liriklerini içeriyor.  

Albüme ismini veren “ Suffer”  karanlık bass tonlarıyla açılıyor, daha sonraları saldırgan tempoya doğru ilerliyor. Kelime anlamıyla “ suffer “ acı çekmekten ziyade çekilen çilelere katlanmak anlamına geliyor.  Kükreyen nefretsi ve öfke dolu vokaller,şarkının altyapısındaki büyük nefret vurgusu hissiyatı dinledikçe yayılıyor.  

Hükümetlerin yarattığı korku ekseninin insanın geleceksizliğine vurduğu darbeye ve demokrasi yalanlarına dair sözünü söyleyen  “ Social  Desperation “  öfke ve nefret patlamasıyla kaosun içine davet ediyor. Albümün kapanış parçası “ X “  bir takım konuşmaların geçtiği geçmişi yad etme niteliği taşıyor, ve albümün ruhuna aynı soundla klas bir kapanış oluyor.   “ Ver Lan “ bestesi de grubun denetime takılan diğer bir parçası oluyor.

Sonuç olarak; 90’ların başında Pentagram grubu “ Pentagram “ albümüyle ortalığı inletirken, diğer tarafta  Deathroom, Death Oath, Death Project, Hazy Hill  gibi gruplar klas işler çıkarırken, 90’ların ortalarına doğru “ Suffer “   thrash/death metal sentezli temelinde öfke, ve agresifliğiyle, dünyanın içinde bulunduğu duruma lirikleriyle öfkesini gösteren  türk metal müziği için klas işlerin devamı niteliğindedir. 

Cem Kurtuluş,2010

26 Temmuz 2010

Malt - Arıza (2010)




















90’lı yıllarda Badluck grubunun solistliğini yapan,  ekranların tanınan simalarından Cenk Durmazel ’in grubu Malt’ı ilk izlemem 2008 yılında Parkorman'da düzenlenen Unirock festivalinde olmuştu. O festivalde Motorhead’den "Ace of Spades" çalmaları da son drece klas bir hareketti. Cenk zaten old school adam, kendilerini Badluck grubundan tanıyanlar tanır. Müzikal geçmişi yaklaşık 15 yıla dayanıyor. Az da olsa tanımayanlara bir Badluck nostaljisi yaşatmaya çalıştım; şimdi ise konumuz Malt'tan Arıza... Malum çalışma ilk albüme göre daha enerjik ve mizahi sözler mizahi sözler ön planda. Cenk bu işi biliyor, adam müzik yaparken hiç kasmıyor .

Gelenektir, her albüm bir önceki ile kıyaslanır. Fakat baştan belirtmem gerek bu albümü bir önceki iş ile kıyaslamak pek doğru değil. Arıza selefi gibi sert bir albüm değil.  Cayır cayır gitarlar gitmiş, yüksek tempo gitmiş yerini sakinliğe bırakmış. Duygusal mevzular daha ön planda. Cenk daha önce dediği gibi ne hissediyorsak yapıyoruz mesajını tekrarlıyor.

Albüme ismini veren parça "Arıza" nın piyano versiyonu pek  şahane olmuş. Duygusallık bu parçada önplana çıkıyor. Cenk Durmazel hem duygusal bir adam hem de mizah yönü kuvvetli biri. Diğer bir versiyonda Arıza’da bass’lar ön planda. İkisi arasında tercih yapmak isteseydim, piyano versiyon daha hoş.

"Doldur" isimli parçada gitarların girişi, davulların temposu tam istenilen gibi.  İşte bu şarkıda gülmenize neden olacak "doldur doldur dur dur dur dur sarhoş doğulmaz sarhoş olunur’’ dizeleri mevcut.  Bu da Cenk’in mizahi yönü. Özellikle şu kısım alkole dem vuruyor "ey kötülüklerin anası hala güzelsin, genç olgun arası’’

"Kapıya Yazdır"
dinlediğimden beri favorilerimden biri  oldu. Dinleyin eminim sizde seveceksiniz, sololarını pek lezzetli buldum. "Mutlu" eğlenelim coşalım düsturunda bir parça. Kafanıza göre takılın kafam çok güzel mesajı veriyor.  Cenk dediğim gibi rahat adam sözlerde hiç kasmıyor, içinden ne geliyorsa ne hissediyorsa onu söze döküyor. Bu da dinleyicilerin hoşuna gidiyor.

Sonuç itibariyle eğlenceli ve dinlenilesi bir albüme imza atmışlar. Cenk yine ne hissettiyse onu şarkı sözüne dökmüş.


Yazan:Cem Kurtuluş

25 Temmuz 2010

THRASH ATTACK VOL-1 (Impact -Thrashfire- Vicious cycle)

Daha önce 2008’de İstanbul’a gelmelerine rağmen Thrashfire’ı izleyememiştim. Thrashfire’dan önce Impact çıkmıştı. Coverlarda  her zamanki gibi yerindeydi . Vio-lence,Dark Angel,Testament, Coroner parçaları coverladılar. Aynı eskisindeki gibi. Yeni bestelerini çaldılar . Impact ile coştuktan sonra Thrashfire’ı beklemeye koyulduk. Thrashfire 23.00’e doğru sahneye çıktı. O boktan ses sistemine rağmen orada terör estirdi. Burağın seyirciyle iletişimi iyiydi. Thrash Burned Hell,Dead Collector,World Domination çaldılar Kreator’dan Flag of hate çaldılar. Enteresan moshlar döndü etrafta ama yine de sikik ses sistemine rağmen adamlar ellerinden geleni yapıp seyirciyi coşturdular. Ayrıca Burak daha başlamadan önce konuşmayı yapıp albüm çıkarmak için şirket bulamamaktan yakındı.  Daha önce dinlemediğim parçaları No Mercy No PAIN ‘ide çok bomba buldum.

Sonuç olarak; O kadar Kemancı’daki ses sistemine laf ediyorduk ama ordaki buraya göre iyi kalıyormuş.   Neyse olan oldu artık. Thrashfire’da umarım İstanbul’daki seyirciden memnun kalmıştır. EP’yi aldık yolumuza devam ettik.



Cem Kurtuluş, 2010

19 Temmuz 2010

Kesmeşeker- Tut Beni Düşmeden (1995)





















Yıllar birbirine eklenirken Kesmeşeker şarkıları da zihnimizde yer etmeye devam ediyordu. 1993'de yayınlanan Aşk ve Para albümünden sonra bizi bu defa  farklı bir albüm bekliyordu. Kadro yine değişmişti, ki bu Kesmeşeker'de olağan durumdu. Cenk Taner’in yanında bu defa Can Alper (elektrik ve akustik gitar, geri vokal), Batur Yurtsever (bas gitar, geri vokal), sezen Köroğlu (klavyeli çalgılar ,ritm proglama ), Hüseyin Cebeci (perküsyon) ve Kerem Akaydın (geri vokal) vardı. Albüme geçmeden önce albümü alış hikayemi anlatıyım. Albümü yadırgamıştım bende herkes gibi. Daha önceden dinlemiştim, ama CD'den de dinlemenin iyi olacağını düşünerek albümü almanın daha iyi olacağını düşündüm.   Bir gün kadıköy'e giderken albüm alacaktım, tabi bulmak ümidiyle (buldunuz mu derseniz buldum, hikayemizde burda başlıyor). Hava lodoslu, vapur gidiyor; bir de o lodosta o fırtına da sallanıyordu bi oraya bi şuraya. Eve geldiğimde taktım cd'yi, sürprizle karşılaştım tabi. Eski albümlerden şarkılar bu albümde mevcuttu, "İstanbul istanbul","Gerçekten Özleyince" gayet iyiydi. Kasetten dinlemek daha güzeldir bulabilirseniz.. bu zamanda kaset kalmadı o ayrı. Teyp var kaset yok, devir  değişti diyelim.

Albüm Misket Havasına selam çakan "Mr. Brown" ile açılıyor.  “Yeni dünya düzeninde yerimiz nedir? Dünya zaten senin arka bahçendir…” dizeleri ile "Don’t let me down"ı anımsatan parçada beyni dahil her şeyini satan bir adamdan bahsediyor Cenk Taner. Açlığın pençesinde, silahın gölgesinde yaşayanlar için aradan geçen onca zamana rağmen herşey ne yazık ki aynı.


"Değiştim ben sevgilim" ile  Rock’n roll vari bir girişle şarkıya dalınır başta davullar kendini belli eder... "Nasıl gitar solo, bu nasıl ilişki" diye Cenk Taner baştan vurur bizi.  Teknolojinin ilim irfan olmasından, bu oyuna yenik düşmeyeceğimizden bahsetmekte her şey açık ve net aslında. 15 yıl önce söylemiş bunları,  ama teknoloji fark yaratıyor insanların değişimi konusunda. Ne de olsa değişmeyen tek şey değişimin kendisi..

Mevlana’ya selam çakıyordu buradan kaptan "Gene gel" diyerek söylüyordu bunu. İlk dinlenildiğinde belki kimse sevememişti, kimse alışık değildi bu duruma . Dinleye dinleye bünyeler alıştı , Kesmeşeker’de farklı bir ruh olduğunu anladılar, tabi anlamayanlarda mevcuttu, ki hala anlamayan bir grup var. Herşey yolunda derken düzgün görünürken birden bozulan ilişkiler, incitmeyen ilişkiler , hiç uğruna biten şeyler, yolunda giderken bir şeylerin aniden bozulması, caddeler, sokaklar, kaçan insan, eski şehir. "Herşey yolunda derken yollar ayrıldı birden" evet Kaptan a kulak vermek gerek!  


"Tut Beni Düşmeden" malum albüme ismini veren şarkı. Bomboş sokaklarda dinlenilesi, deniz kıyısında yalnız dolaşırken dinlenilesi. Cenk Taner o muazzam sesiyle bizi  hüznün içine sokuyor, sololarda gayet yerinde ve lezzetli. "Yağmur" ile Kadıköy sokaklarında dolanıyoruz, ve tekrardan aynı yerlere dönüyoruz. Kadıköy çarşısında yaşanan hayal kırıkları, Moda sahili ,dolaşırken yağmura tutulan sevgililer ve özet şu "Hiç kimse istemez İstenmez olmayı, kırılmayı"...  Şarkıda Kadıköy’e dair her noktayı hissediyoruz.  Yağmur damlaları ve Cenk Taner’in o içten sesi işte Kadıköy’e hoş geldin çağrışımı yapıyor. 



Bir şeylerin eksik gitmesi, " "bak çocuk büyüdü, bak çocuk ölüyor.." kısımlarıyla dibe çöküşler, körelmiş  acı dolu gençliğe ağıt tadında “ Yanıyor gençliğim”  hayata dair her şeyi betimliyor. Mevzu derin. İş ,aşk,  düşler, yoksulluk,yoksunluk.. “büyümek yoktu dostum verilen tüm sözlerde”nokta atış.


 “ Yolculuk bitti” ile yolun devamını Kaptan’la devam ettiriyoruz. Şimdi güven devri diye noktayı koyuyor. Yolların neler getirdiğini bizlere sunuyor sözlerle.” alışmalı insan yaşamaya,uzun yalnız çöllerde koşmaya tek başına..”

Kemerleri bağlayın,yolculuğa hazırlanın! 




Cem Kurtuluş, 2010

18 Temmuz 2010

Violator - Annihilation Process (2010)





















Daha önce Violator’u sizlere “ Chemical Assault “ albümüyle tanıtmıştım. Brezilya’dan çıkan bu leş çocuklar, bir şeyler yapmak için uğraşıyorlar. Bildiğiniz üzere Brezilya bir futbol ülkesi ve Ronaldo’lar, Rivaldo'lar o ülkeden çıkmış, bunun haricinde Sepultura, Sarcófago gibi gaddar gruplarda bu ülkeden çıktı. Underground ve leş müziğin mekanı Brezilya, politikacılara  meydan okuyan grupların çıktığı birçok darbeye maruz kalmış bir ülke.  Mevzu bahis konumuz Violator.  

Daha önce Violator’u sizlere “ Chemical Assault “ albümüyle tanıtmıştım. Brezilya’dan çıkan bu leş çocuklar, bir şeyler yapmak için uğraşıyorlar. Bildiğiniz üzere Brezilya bir futbol ülkesi ve Ronaldo’lar, Rivaldo'lar o ülkeden çıkmış, bunun haricinde Sepultura, Sarcófago gibi gaddar gruplarda bu ülkeden çıktı. Underground ve leş müziğin mekanı Brezilya, politikacılara  meydan okuyan grupların çıktığı birçok darbeye maruz kalmış bir ülke.  Mevzu bahis konumuz Violator.  

“ Chemical Assault”  albümüyle konuşulan, sözleriyle yeri göğü inleten ve nükleer mevzulara el atan Violator sahalara “ Annihilation Process”  EP’si ile  geri dönüyor. Bu kaydın diğer bir özelliği  “ Chemical Assault “ sonrası gitara Marcia Gambito’yu alıyor grup, çift gitar olarak yola devam ediyorlar.  Kısaca Violator  kaldığı yerden ediyor .

Bir süre önce malum E.P.'den şarkılar grubun Myspace adreslerine düşmüştü. EP, şiddet dozunun yükseldiği “Poisoned by Ignorance”  eski Violator öfkesi durdurak bilmeden saldırıyor, geri vokallerle destekleyici atmosfer yaratılıyor. Kavgaya dahil olmamızı isteyen  “ Uniformity is Conformity"  kurallara riayet etmemek konusunda sözlerini söyleyip saldırısına devam ediyor. “ fight for what you believe, get back your life in your hands” nakaratıyla mevzuyu özetliyor.  Zayıf parçalardan biri olan  "Give me Destruction or Give me Death" saldırı hissiyle harekete geçiriyor, şarkının genelinde pek bir numara yok diye haykırıyor.  

Apocalypse Engine” petrol savaşlarına dair , klasik Violator usulünce öfke paralelinde ilerliyor,  bununla ilgili  blood for oil, Supporting their war”  sözü yerinde. Hayvanlara işkenceyi konu alan  "Deadly Sadistic Experiments"  nefretin hakim olduğu, geri vokallerin de uyumuyla başka bir boyuta geçiyor.  Chemical Assault  albümündeki soundun  benzerini  “Futurephobia “  şarkısıyla görmek mümkün.  Başından itibaren headbang yapmaya elverişli, sözleriyle de politikliğini konuşturan ,açlıktan ölen insanlara geleceksizliğe dair olan sözlerini sıralıyor.

Violator “ Chemical Assault” dan sonra  sahalara “ Annihilation Process “ ile döndü. İkisi arasındaki fark söz ve müzik olarak bariz belli, grup üyeleri de çıktıkları süreçten sonra bu kaydın kendilerinin gelişimi için önemli olduğunu vurguluyor. Albümde (EP’de ) petrol savaşlarından,  hayvan işkencesine kadar değinen Violator bu EP ile sıkı iş yapıyor. Orjinallik, modern sound,  “ Chemical Assault “ albümüne yakın olanlar için biçilmiş kaftan.

Cem Kurtuluş, 2010

05 Temmuz 2010

Unirock Festival Kritiği (2010)

















Bir festivali daha geride bıraktık, ilk günü Overkill ve Entombed’ı kaçrdığım için üzülmedim desem yalan olur , bunu da sağlık olsun diyip geçelim. İlk gün Overkill ve Entombed hariç bana pek hitap eden grup yoktu doğal olarak bazı nedenlerden dolayı katılamadım. İkinci günü geldi çattı, Grave Digger’i izlemek için yola koyulmuştum . Onun öncesinde  Sabhankra denen Türk grubu sahneye çıktı o kadar fazla hayranı yoktu, benimde elemanları daha ilk dinleyişimdi. Türk piyasasında gebeş işlerden biriydi Sabhankra'nın yaptığı. Sonra Sabaton çıktı bu grubu bana önceden çok övmüşlerdi. " Abi çok güzel grup power metal’in en iyi gruplarından’’ diyen bile olmuştu ama grubu dinlememiştim. Dinlemekte konser gününde oldu, vokal her ne kadar seyirciyle iletişimi iyi kursa da grup uykumu getirmedi desem yalan olur.  Necrophagist çıktı sahneye ve o sıcağın altında yansak da  onları izlemek apayrı bir şeydi. Evergrey gibi bir grubu 19.00 itibari değilde 17.00 gibi çıkarsalardı daha iyi olurdu,Necrophagist’e olan ilgi daha çok artardı. Elemanlar seyirciden memnun olduğunu söylediler. 

Cumartesi gününün en sıkıcı yönü Dark Funeral ve Evergrey’in bir türlü sahneden inemeyişiydi. Dark Funeral gibi grubu mümkünse hiçbir zaman getirmesinler şu ülkeye eğer black metal adı altında grup getireceklerse Dark Funeral gibi grup olmasın bu. 

Ve sonunda  Grave Digger sahneye çıktı ama grubu izlemek için önlerde olan 100 kişi belki var belki yoktu. Ses sorunu da onlara patladı , başka bir parçayla girselerdi belki daha farklı olabilirdi. Heavy metal Breakdown’ı son’da  değilde başta çalsalardı belki her şey farklı olabilirdi. Girişi Scotland United ile yaptılar sonra " The Roundtable, Rebellion , Excalibur ,The Last supper,valhalla " diye gitti. Çoğu kişi performansı beğenmedi.  Bu kadar beter ve rezil seyirciye rağmen vokal bir şeyler yapmaya uğraşsa da şarkı seçimleri iyi değildi ve cumartesi gününün son grubuna geldik. Çoğu kişinin öve öve bitiremediği Amorphis grubu.  Grup iyi olabilir ama beni bu konserde doğrusunu söylemek gerekirse tatmin etmedi. Bu söylem sanki adamları izlemişim havası yarattı, şunu da söyleyim daha önce izlemedim.  Grupla pek aram olduğunu da söyleyemem. En son 2006 albümlerini dinlemiştim, ama Grave Digger konseri sırasında bu Amorphis dinleyicileri arkada birasını yudumlayıp bekliyorlardı ,Amorphis geldiğinde alana doğru geldiler işte. " House of sleep,black winter day"  parçaları aklımda kalanlar oldu. 

 Son güne geldik. Üstümde biraz ikinci günün yorgunluğu vardı bu yüzden alana geç gitme kararı aldım. 21.00 gibi alana geldiğimde  OBITUARY daha çıkmamıştı, bende onun çıkmasını bekliyordum. DJ  Şener Çetin’de ordan Dr.Skull çalıyordu, bizler de eğleniyorduk. Obituary çıktı. Canlı kanlı onları da izledik bana göre festival çok kötüydü bunu tek anlamlı kılan OBITUARY VE NECROPHAGIST gruplarıydı. Zaten festivallerin klasikleri arasındadır, iki grup çıkarırlar diğer gruplar balon olur. Bizim içinde  Pazar gününü anlamlı kılanda buydu Obituary'di.  i En son grupta Nevermore idi, ne kadar hayranı olduğu belliydi. Ama onları aynı Amorphis’e benzettim. Onlarda benim için çok sıkıcıydı zaten Nevermore bitmeden arkadaşla alandan çıkıp gitmiştik. Konserin benim için anlamı Obituary grubuydu, ki bu düşünceyle gelen eski metal tayfaları vardı, ki kafayı yedikleri konserde de böyleydi. Obituary'e geçersek  OBITUARY   tabiri caizse ortalığın amına koyarak dağıttı bizi, Slowly we Rot'ı çaldığında bambaşka bir boyuta geçtik, daha sonraları " Evil ways, on the floor, slow death, Find The Arise " çalındı. Her ne kadar evlerimize döndüğümüzde yorgun olsak da Obituary izleyerek kafayı yemenin huzuru içindeydik. 





Cem Kurtuluş, 2010

02 Temmuz 2010

2 Temmuz 1993 Madımak Oteli Sivas Katliamı

Pir Sultan Abdal etkinliklerinin dördüncüsünün düzenlendiği 1-4 Temmuz 1993 tarihleri arasında ozanlardan, yazarlardan, sanatçılardan ve çeşitli demokratik kitle örgütlerinden oluşan yüzlerce kişi, Sivas’ta toplanmışlardı. Sivas Valisi’nin davetlisi olarak kente gelen Aziz Nesin’e tepki olarak başlayan ve günler öncesinden sistemli olarak gerici ve faşist çevrelerce yürütülen protesto, güvenlik güçlerince kontrol edilemeyince katliama dönüştü… Madımak Oteli’nin ateşe verilmesi ve otelde mahsur kalanlardan 37 kişinin katledilmesiyle sonuçlanan “Sivas Katliamı” olaylarının üzerinden 17 yıl geçti…

Suçlu Halktır
Suçlu Devlettir
Suçlu bunları açıklamayanlardır
Suçlu bunlara göz yumanlardır

Seneler geçti. Bunları yapanlar yobazlardı, bu insanları kandıranlardır suçlular. Katledilmişti suçsuz insanlar. Yakılan bizdik bunu anlamadılar, yakılan halktır. Bu hiçbir zaman unutulmadı,unutulmayacak. Çünkü unutulmayacak kadar büyüktü. Sen,ben,o farketmezdi. Sanatçıydılar,şairdiler,ozandılar. Devlet bunu görmedi, göremedi. İnsanımız yakıldı insanımız, biz yakıldık Ey Halk.  Ve Katledenler hala meclis sıralarında. Gerçekleri söylemek zor olmamalı.

Ey Halkım Yakılan Bizdik!

Yazan:Cem Kurtuluş