// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

30 Eylül 2010

Londra'nın hırçın çocukları: The 4 Skins



















" The 4-Skins "  Punk’ın ana vatanı olan Londra’da 1979 yılında kuruldu.  Grup üyeleri  kendisini Punk’a vermiş insanlardı, müziğe tutkuluydu.   Grubun ismi bu dört kafadarın punk’a olan tutkusuyla belirlenmişti. The 4 Skins oluşmuştu.

 Skins= Skinhead  bu da her şeyi anlatıyor herhalde. Öyle boş konulara yazan grup değil The 4 Skins. 70’lerin sonu 80’lerin başında çoğu Oi Punk grubunda “ A.C.A.B “  vari sözler yazılıyordu, The 4 Skins’de bunlar arasındaydı.  Grup sahneye çıkmadan önce “ One Law For Them" adında ilk single’larını yayınladı. Oi’ye katkıda bulundular.  Liriklerinde önemli mesajlar veriliyordu. Şehir yaşamının zorluklarından, polislerin insanlara nasıl zulüm ettiğinden, anlayacağınız bir mesaj veriliyordu. Zaman ilerledikçe grupta birçok  değişiklik oldu. O zamana kadar grupta tek değişmeyen eleman Hoxton Tom McCourt’du.Gruba daha sonradan katılanlar oldu. 1983 yılında gruba Roi Pearce ve Paul Swain katıldı. Bunlar daha sonra Skrewdriver grubuna  katıldı. 

 Bunu sonra   Gary Hodges  Steve 'H' Harmer telafi ettiler. Bunun daha öncesinden de bahsetmek gerek. Grubun benim için şüphesiz en iyi albümü onları tanıdığım albüm  The Good, The Bad  and  The 4-Skins’’ albümüdür. Öfke dolu, etrafı dağıtmak isteyenlerin istediği tarzda bir albüm. Albümde öne çıkan parçalar  “ Chaos, I don't wanna die, A.C.A.B, Manifesto’’. Bütün parçaları sayabilirim. Nasıl müzik yapılır bize gösteriyor elemanlar. Cesaretli sözlerle ön plana çıkıyor, dinlerken de nefretiniz daha çok artıyor. Ve A.C.A.B’tan sözler.

 Coppers come up & say what's the matter with you?
Now they see what we can do
Next thing i knew i was in a cell
All my mates are in there as well’’



Tek bir parça bile grubu özetlemeye yeter bile, ama grup her şarkısıyla ön plana çıkıyor. I don’t wanna die’da  grubun en baba şarkılarından.  Şarkının sonunda seyirciler ikide bir bağırıyor “ A.C.A.B’’Diye. Elemanda Fuck off diye cevabı verir. Sonra A.C.A.B girer seyircili coşkudur.

Grup 1984 te dağıldı , 2007’de yeniden bir araya geldiler. Festivallere çıktılar “ İşte biz burdayız’’mesajı verdiler.  Grup 2010’un nisan ayında “ The Return’’ albümünü yayınladı.  80’lerdeki gibi albümler bekleyemeyiz 2010 yılında da ,çünkü elemanlar değişti. Ama yine de eleman kötü iş çıkarmamışlar.

The 4 Skins, İngiltere'de  oi punk sahnelerinin en önemli gruplarından. 70’LER ve 80’ler punk ortamlarına dalmak istiyorsanız bu grubu es geçmeyin.

Grup Üyeleri

As Gary Hodges' 4-Skins
Gary Hodges
Graham Bacon
Tom Brennan
Sedge Swatton

Eski grup üyeleri

Hoxton Tom McCourt
Roi Pearce
Paul Swain
Ian Bramson
Gary Hitchcock
Steve 'Rockabilly' Pear
John Jacobs
Tony 'Panther' Cummins
Pete Abbot
Steve 'H' Hamer
Mick Geggus
Andy Russell

Diskografi 

The Good, The Bad & The 4-Skins (Secret Records (SEC 4), 1982)
A Fistful Of...4-Skins (Syndicate Records (SYN 1), 1983)
From Chaos to 1984 (Live) (Syndicate Records (SYN LP 5), 1984)
The Return (Randale Records (RAN 050), 2010)


Cem Kurtuluş, 2010


22 Eylül 2010

Ultras Kültürü Üzerine



Nacizane  kabataslak " Ultras Kültürü " hakkında bilgilendirme yazısıdır.

Ultralar ,her zaman şovlarıyla ön plana çıkmıştır. Ultraların nasıl ortaya çıktığını şu alıntı ile göstereyim size.

" Ultra hareketi ilk olarak İtalya'da 50'li yılların sonları ile 60'lı yılların başlarında futbol delisi genç grupların kendi takımlarını organize bir şekilde desteklemek amacı ile bir araya gelmesi ile kuruldu. Ultra adını bu gruplara Torino taraftarlarının bir maç sonrası maçın hakemini hava alanına kadar takip etmesi sonucunda bir İtalyan gazetesi verdi."

Bu gruplar ilk başta İtalya'da boy gösterdi.   Sadece takımlarını desteklemek için tribüne gitmelerinin yanında bazı haksızlıklarda da yeri geldiğinde en sert eleştiriyi yaptılar. Ultraların başında herkesin bildiği gibi amigo vardı. Elinde megafon bir kişi bütün tribünü canlandırır. Tezahüratlar hiç susmadan 90 dakika söylenir, tribünde bulunanlar maç sırasında orayı bir şova dönüştürür. Ultralarda davul ritminin önemli olmasının yanında maçlarda konfeti şovları ilk sırada yerini alır

Polisleri hedef alan slogan atarlar. Avrupa’da “ All cops are bastards, Türkiye'de ''Terörist değiliz taraftarız biz'' tezahüratları dillerden düşmez.   Ultralarda “ kaçan bizden değildir” felsefesi önemli bir yer edinmiştir, aynı zamanda “ bıçak korkaklar içindir” düşünceside ultraların temel özelliklerindendir.   Takımları için her şeyi yaparlar.  Deplasmanlara gider, ama kulüpten hiç destek almazlar. Kulüpten gelen desteği reddederler bu anlayışın ultra kültürüne ters olduğunu bilirler.

Ayrıca Her Ultra grubunun kendilerini temsil eden  bir bayrağı vardır.  Kimi zaman bu bir siyasi görüşü temsil eder kimi zaman başka şeyleri.
Hayatlarında siyasi düşünceler önemli bir yer kaplar.  Buna örnek olarak St.pauli ve Livorno en baş sıralarda yerini alır .  Siyasi düşünceleriyle  Sol düşünceyi benimseyen, endüstriyel futbola karşı bir kulüplerden biri ST.PAULI taraftarıdır Yaptıkları tezahüratlarla  dikkat çekerler. Eş cinsel başkanlarının olması birçok şeye örnek teşkil etmektedir.    

Sol düşünceyi benimseyip faşizme karşıt olarak bilinen bir takım olmasının yanında faşist düşüncelerle kendini yükseğe çıkartan takımlar da vardır. Lazio bu takımlardan biridir.  Lazio'nun tribün politikasında ırkçı bir politika vardır. Nazileri savunan politika izlemişlerdir,halen bu politika devam etmektedir. 

Bir dönem Lazio tribününde ayrımcı politikalar izlenmiştir. St.pauli tribünleri buna karşın ''dazlakları siktir edin gelin bizimle bağırın'' adlı pankart açarak  Futbolun ne kadar birleştirici bir unsur olduğunu bize göstermiştir.

Türkiye'de Ultras kültürü yok denecek kadar azdır. Gruplar genellikle yönetimden beleş bilet almalarıyla ultra kültürünü yok etmektedir. Sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da kulüp yönetimlerden bilet alarak hareket eden gruplar vardır.  Yunanistan’'da yönetim tarafından gruplara yardım ediyor, Türkiye'de sadece yönetim yardım etmiyor, iş adamları da bu katkıyı sağlamaktadır.

  Holiganlar ile Ultraları ayırmak gerekir. İngiltere'de holiganlık 80’li yıllarda boy göstermiştir. 80'li yıllarda west ham- Milwall taraftarları ne kadar holigan olduklarını maçlarda göstermiştir.Türkiye’de de  80’li yılların başında Kenan Evren’in askeri darbe yapmasıyla çoğu maçta holiganizm önlenmeye çalışsa da bunun sonrasında holiganizm önlenememiş, 90’ların sonuna doğru holiganizm  eskiye göre azalmıştır.

Holiganlar için önemli olan ''dişe diş kana kan intikam intikam sloganıdır''. Emanetler mevzularda görülür. Döner bıçakları, kelebek, ve benzeri kesici aletler kullanırlar. Yukarıda belirttiğim gibi  Ultralarda bunları o kadar fazla görmezsiniz. Ultralar'da daha çok kemer veya sopalar görülür. Ama Ultras kültüründe " bıçak yoktur" tanımıysa yanlış bir ifade olur, çünkü 80'li yılların başlarında İtalyan tribünlerinde birçok öldürme, yaralama vakaları kayıtlarda yerini almıştır.

Türkiye'de  ultras mentalitesinde olan küçük tayfalar vardır, grup adı altında olan grupların çoğu zaman ultras mentalitesine uzak olduğunu görebiliyoruz. Gerek yönetimle yakın ilişkiler, gerek polislerle yakınlıklarıyla mentalitenin dışında kalmaktadır. Yazı uzatılabilir, üstüne eklemeler yapılabilir, genel olarak Ultras kültürüne dair kabataslak düşüncelerim bunlardan ibaret,gerisi size kalmış.

Cem Kurtuluş,2010

20 Eylül 2010

Can Yücel- Seke Seke



Ah be Can baba ne kadarda güzel söylemişin
Seni yanlış anlayanlarda oldu baba
Dediğin gibi seke seke geldik sike sike gidiyoruz
İtirazımız mı var ? olamaz zaten
Öyle ya da böyle yaşayacağız  be babam
Kırgın mıyız dünyaya ,yok kırgın değiliz
Bizler insanlara kırgınız,yapmacık sahte insanlara, olduğunla yetinmeyenlere kızgınlığımız
O sesine kurban be babam
o meşhur satırlarıda alıntı olarak yazalım


çatal yüreğimle türkülü yollara
düştüm ki o kadar olur
seke seke ben geldim
sike sike gidiyorum...

18 Eylül 2010

Meşhur Eskişehir Deplasmanı
















Tribündergi'den Canadian Ağabeyin anlatımıyla o meşhur Eskişehir deplasmanı. Ellerine sağlık.... Ayrıca Canadian ağabey'in dahke'de yazısınıda okumuştum.



"Fenerbahçe'nin 5 kupayı birden kazandığı yılda, semtin Kalamış apartmanında dünyaya gelmiş olmam, nüfus cüzdanımın köy-mahalle kısmında FENERBAHÇE yazması rahmetli İslam ÇUPİ'nin dediği gibi bir ilahi tesadüf müdür, yoksa bir büyük nimet mi? Bilinmez...Ama semtte doğup da başka takım tutmak ne mümkün !

Çocukluk yıllarımız Fenerbahçe' mden uzak ve Hürriyet gazetesinin Avrupa baskısının zamanında gelmesine bağlı olarak ve babadan bolca dinlediğimiz Fenerbahçe hikayeleriyle geçti doğal olarak. Hiç görmediğimiz, posterlerden aşık olduğumuz takımdı Fenerbahçe...Rahmetli Yılmaz Şen'in göt stoplarıyla rakip tribünleri çıldırtmasını, Can Bartu'nun ezeli rakip sağbekine attığı bacak arasından sonra geçmeyip rakibin dönmesini beklemesini ve sonra bir bacak arası daha atıp, adamın suratına bakarak kasıtlı olarak topu taca atmasını dinledik yıllarca. Görmeden aşık olduk sana Fenerbahçe'm... Mayıs aylarında aile doktorumuz Holtsman'dan bir mazeret izni ayarlayıp seni seyretmeye geldiğim 2-3 maçı nasıl unuturum?

Gurbet yılları bitip 1983'te yurda döndüğümüzde, yarım yamalak Türkçe'mizle yol yordam bilmeyiz düşüncesiyle, elimizden tutmasa da babamız getirdi ilk adam gibi maçına beni... Dün gibi aklımdadır o gün. Kapalı tribünde saatler süren kuyruk, bolca itiş kakış ve nihayet canımız çıkarak kendimizi içeri atış... Çokları gibi açık tribünde başlamadı benim taraftarlığım. Direkt kapalıdan girdik olaya. 1-2 defa daha babamızla geldikten sonra, artık yol yordam öğrendiğimize kanaat getirilince, kendim gelmeye başladım. İlk dönemler çoklarına komik gelen aksanımdan dolayı çok çabuk arkadaş buldum tribünlerimizde. Hala görüştüğüm kadim dostlarımı buldum kapalıda. Kimine göre acınacak, kimine göre gururlanılacak bir olay. Ben ikincisini tercih ettim hep. Sonraları biraz palazlanınca deplasmanlara da gitmeye başladım. İlk deplasmanım en ilginci ve olaylısı oldu : Eskişehir... Bugün hala dillere destan olan müthiş cenk...

Sabahın erken saatlerinde 9-10 otobüs ulaşmıştık Eskişehir'e. Uzun süren yada bize çok uzun gelen yolculuktan sonra şehre iner inmez tezahürata başlamıştık. Biraz zaman geçtikten sonra üzerimize taşlar gelmeye başladı. Ama çok abartı değildi. Birkaç dakika geçtikten sonra ise inanın gökyüzünü görmek mümkün değildi. Taş deyip sizi de yanıltmayayım. Hepsi kaya büyüklüğündeydi. Epeyi bir panik oldu taşların bazıları isabetli olunca. İstanbul derbilerinde de taşlama olurdu ama bu kadar uzun süreli ve aralıksız değil. Otobüslerin arkasına saklandık mecburen. Eninde sonunda tükenecekti taşlar.

Nihayet taşların şiddeti azalınca ortaya çıktık. Eskişehir'lilerde artık görülebilir mesafedeydi ve hava iyice aydınlanmıştı. İstanbul'da olsak herkes bir sefer önceden rakibini yada intikam alması gerekeni bilirdi. Yahut kime dokunulamayacağını... Ama burada böyle bir durum mevzu bahis değildi. Kimseyi tanımıyorduk. Es-eslilerden gelen taşları iade ettikten sonra kendini müdafaa için teçhizat çıkarmaya başladı.

Rakiple aramızda uzak sayılabilecek mesafe karşılıklı olarak kapatıldı ve cenk başladı. Ben önceleri çok gerilerde kaldım. Bunun sebebi bilinmezliğin verdiği korku sanırım bugün geriye dönüp baktığımda. Kaçmam gerekse nereye kaçacağımı bilmiyorum. Saklanacak yer arasam nereyi bulacağım...Neticede şehrimiz değil.

Açıkcası bilinmez bir yerde bir an evvel bitsin diye içimden geçiriyorum , yalan yok. Amaaa ne zaman ki çok sevdiğim bir arkadaşım yaralandı tüm bu düşünceler aklımdan uçtu gitti. İstanbul'da olduğu gibi davranmaya başladım. Hani, kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar gibi...

Bir ara taarruza kalktı bizimkiler. O dakikaya dek ortada geçen cenk bir anda lehimize döndü. Eskişehirliler çekilmek zorunda kaldı. Tam o esnada jandarma geldi. Cemse cemse asker indi ortalığa. Ve başladı bize copla dalmaya. İnanın eskişehirli size o kadar vuramaz yani. Bazen arkadaşlarla konuşuyoruz "ilk copu ne zaman yedin?" falan diye herkes bir şey anlatıyor. Ben çok cop yedim ama eskişehir'deki eğer copsa diğer hepsi hiçbir şey değildi. Bizden çok bayılan oldu dayaktan. O sırada etrafta tek bir eskişehir'li kalmamıştı. Akabinde polisler geldi. Etrafta bulunan ne kadar adam varsa ( bunların hepsi fenerli oluyor haliyle ) başladı hem coplamaya hem de otobüslere tıkmaya. Bende jandarmanın tekinden öyle sağlam 4-5 cop yemişim ki bacağıma yerden kalkamıyorum. Birde üstüne polisten aynı bacağa tekme yiyince gözümden yaş geldi. En az 150 kişi içeri aldılar bizi. Kafası patlayanları hastaneye bile götürmediler. Biz kodeste tampon yaptık birbirimize ! Tüm ambülanslar eskişehir' lileri taşıdı. Zaten onlardan içeride 3-5 kişi vardı. 1 saat kalmadan da hepsi ellerini kollarını sallayarak çıktı, gitti.

İçerisi kan kokusundan berbat haldeydi. Çoğumuz es-eslilerden değil jandarmadan yaralandık. Ne tıbbi bakım ne bir şey. Maça giremeyeceğimizi çözmüştük. Ama hakkımızda dava açıldı. Yönetim bizi anarşist ilan etmiş üstüne birde ! Onlardan habersiz gitmişiz, biz fenerli falanda değilmişiz ! Anarşistmişiz !Vay be...

Eve çürük bir bacakla ama daha kötüsü terkedilmişlik duygusuyla döndüm. Sahipsiz kalmanın ne olduğunu bildiğini zannedenler inanın bilmiyorlar. Biz maalesef öğrendik.

Yağmur çamur demedik
Her maçına geldik senin
Es-eslerde yalnız kaldık
Helal olsun Tahsin Kaya
Biz mahpusta yatarken,
Sen nerdeydin Tahsin Kaya...

O maç benim yaşadıklarım içinde tektir. İstanbul'da da çok kavgaya girmiştim o güne dek. Ancak neredeyse topyekün bir kente karşı hiç savaşmamıştım. Üstelik tanımadığın bir kentte. O güne dek karşımızda 300-400 beşiktaşlı çıkardı. Galatasaraylı daha da az. Hakkını teslim etmek lazım es-es çok sağlam çıktı karşımıza. Sadece sağlam değil sayıca da epeyi fazla. Ama mahçup olmadık. Kora kor, göğüs göğüse çarpışma oldu. Eğer mutlaka bir galip lazımsa bizdik. İstanbul'da bunun onda biri bile olmazdı. Gece bir sen kovalarsın bir karşıdakiler. Herhangi bir taraftan çok zaiyat verilirse dellenilir belki bu kadar olmasa bile girişilirdi. Es-es maçı tribünde ilktir ve hala tektir her bakımdan. Sonraki haftalarda sakarya'da polis ve az sayıdaki taraftar bize saldırmaya kalınca " burayı es-es'ten beter ederiz" dediğimizde karşımızdakiler durmuştu. O kadar söyliyeyim, gerisini siz hesap edin ...

Kaynak: http://efsanemaraton.blogspot.com/2009/01/o-mehur-eskiehir-deplasman.html

Hakkari'de olup bitenler

Geçen gün Hakkari’de yaşananlar manşetlerde yerini aldı. Kimileri faturasını Devlet’e kesti kimileride başkalarına kesti.  Ama özgürlük nidalarıyla meydanlara çıkıp  terör örgütünü savunanlar’ın devlet’e yüklenmesi bu olayın sorgulanmasını gerektirir. Sorgulanacak  mıdır, hayır sorgulanmaz.  Silah bırak çağrısı yapanlar ,barıştan kardeşlikten söz edenler hala silah ile barışıklar. Ne kadar özgürlük istiyorlar bu da ayrı muamma.

Onların istedikleri özgürlük değil ,en azından benim bildiğim özgürlük bu değil. Ne Polis’e destek veren biriyim ne de devlet’i seven  biriyim.  Devlet’in bu işlerde suçu yok mu ,elbette var.  Ama devlet’e bu suçu atanlar onlardan daha suçludur.  Bir de o çocuklara yasayı çıkaranlar ,şimdi nelerin olduğunu görmektedir herhalde. 

Polis orda çağrı yapıyor ,ama onları dinleyen yok. Polislere güvenen biri miyim hayır. Orada çocuklar  bazıları tarafından taş atmaya yönlendirilmiş durumda . Polis bunlara atmayın diye çağrı yapmasına rağmen  olan polislere oluyor. Kafasına gelen taşları sayabiliriz. Diyarbakır’da dershane bombalanması olmuştu hatırlarsanız, orda da bunu devlet yaptı denildi.

Her ne kadar devlet’e güvenmesemde , devlet’e bunu söyleyebilmek terör örgütüne destek sağlamak gibidir.Bazıları ise faşistler yine meydanda diyip dursun. Bu Ülkede eğer ‘’özgürlükten,demokrasi’den,eşitlikten söz etmek istiyorsan’’terör örgütünü savunacaksın. Onlarda meydanlarda dolaşıyor.

Hükümet uyuyor, olayların farkında bile değil. Devlet’e güvensizlik ortaya çıkıyor. Çünkü devlet hiçbir sorumluluğu yerine getirmiyor. Öncedende getirmiyordu ,ama milletten oy toplamak için insanları yalanlarıyla kandıranlar ikiyüzlülüğe devam ediyor. Hakkari’de yaşananlar devlet gerçeğini ortaya koyuyor,ama terör örgütünü savunup’’faşizm’in ekmeğine yağ sürenler’’konuşmasın.

18 Eylül Cumartesi

Yazan:Cem Kurtuluş




17 Eylül 2010

Can Yücel - Tam Zamanında Yaşamak

Yemek de boş içmek de,
Hatta yeri gelmeden sevişmek de.

Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
Tam zamanında söylemelisin sevdiğini
Gözlerinin içine baka baka.

Bisikletinin gidonunu
Tam zamanında çevirmelisin
Düşmemek için;
Tam zamanında frene basmalı,
Tam zamanında yola koyulmalısın.

Tam zamanında okşamalısın basını
O üzüm gözlü çocuğun
Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına,
Tam ağlamak üzereyken.

Tam zamanında koymalısın elini omzuna
En sevdiğin dostunun babası öldüğünde.

Tam zamanında tutmalısın düşerken
Üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuğu.

Tam zamanında acımalı yüreğin
Afyon'da Hasan Ağabey' in evi yıkılınca başına
Evsiz kalınca çoluk çocuk
Ki uzatasın elini bir parça.

Tam zamanında açmalısın kapını
Hayatına girmek isteyenlere.
Tam zamanında çıkarmalısın
Sevginden şımarmaya başlayanları.

Tam zamanında affetmelisin kardeşini
Biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını
Seni gecenin üçünde arayıp da
Kafasının iyi olduğunu söylediğinde.

Tam zamanında öğretmelisin oğluna
Gerekiyorsa yumruk atmayı
Tam burnunun üstüne
Tiksinmeden pisliğinden,
Yukarı mahallenin sümüklü bebesi
Misketlerini zorla almaya çalışırsa.

Tam zamanında bağırmalısın
Acıyınca bir yerin.
Tam zamanında gülmelisin
Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.

Tam zamanında yatmalısın
Yola çıkacaksan ertesi gün
Ve arabayı kullanan sensen
Sana emanetse çoluk çocuk
Ve kendin.

Tam zamanında bırakmalısın içmeyi
Son kadeh bozacaksa seni
Ve üzeceksen birilerini
Ertesi gün hatırlamayacaksan.

Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden.
Tam zamanında konuşmalı
Tam zamanında şarkı söylemeli
Tam zamanında susmalısın.

Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa
Annenin babanın evini,
Tam zamanında başka bir şehre gidip
Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.
Tam zamanında dönmelisin memleketine.

Tam zamanında için titremeli,
Tam zamanında âşık olmalı
Deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.

Tam zamanında toplamalısın oltanı
Belki de seni şampiyon yapacak
En büyük balığı kaçırmadan.
Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
Tam zamanında ölmelisin
Iskalamak istemiyorsan hayatı.

Haydi, şimdi kalk bakalım
Silkin şöyle bir
At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
Vakit zannettiğinden daha az
Haydi, kalk bakalım,
Şimdi YAŞAMAK ZAMANI. 


CAN YÜCEL


Özdemir Asaf - Aldanı-Aldatı

I

Benim düşlerimin içinde
O uyuyordu, duyuyordum.
Ben bir uykusunda onun,
Bir düş'ünde bulundum..
Uyuyordu,duyuyordu,
Avundum.

II

Benim düşlerimin içinde
O uyumuyordu, biliyordum.
Ben ne bir uykusunda onun,
Ne de bir düş'ünde bulundum..
Bulunsaydım,
Vururdum.
 
Özdemir Asaf

14 Eylül 2010

Charles Bukowski - Öğleden Sonra 2 Birası

Hiçbir şeyin önemi yok
bir yatakta debelenmekten baska
ucuz hayaller ve bir birayla
yapraklar ölürken ve atlar ölürken
ve ev sahibeleri koridorlarda dikmis gözlerini bakarken;
canlıdır müzigi çekilmis perdelerin,
sinek sürüleri
ve patlamalar sonsuzunda
son insan'in magarasi;
hiçbir seyin önemi yok sizdiran lavabodan baska,
bos siseden,
keyiften,
kistirilmis
biçaklanmis ve tras edilmis gençlikten baska,
kendisine sözcükler ögretilip
ölsün diye
arkası yastıkla desteklenmis
gençlikten baska. 


Charles Bukowski

13 Eylül 2010

2010 FIBA DÜNYA ŞAMPİYONASI ÜZERİNE

















Çok iyi performans gösterdiğimizi söylemeliyim. Kimse bizden bu kadar iyi performans beklemiyordu. Favori olarak Sırbistan,Amerika,Rusya gibi takımlar öne çıkıyordu.

 Açıkçası ben sırbistan’ın basketbolda bir ekol olduğunu düşünerek bu adamlar final oynar demiştim. Amerika’ya ise bu adamlar kupayı alır dedim.

Fransa turnuvada iyi değildi. Bizim grupta güçlü rakipler yoktu öyle, hep rakiplerimize fark attık. Ama grupta en zor maçımız porto riko maçıydı. Maçları izlediğinizde de ‘’gerçekten takım olmuşuz’’sizde demişsinizdir. Grupta bütün maçları kazanmıştık. Ondan sonra çıkan rakipleride darmaduman ettik. Ayrıca oyunculardan da bahsetmek gerek.

Ersan ilyasova: Ersan gerçekten ilk maçlarda harika performanslar ortaya koydu. Ribaund aldı,sayı attı,seyirciyi coşturdu. Yapabileceklerinin en iyisini yapıp,nasıl bir takım oyuncusu olduğunu gösterdi.

Kerem tunçeri:Tam bir oyun kurucu görevi üstlendi, takımda sorumluluk aldı. Sayılar attı,asistler yaptı. Sırbistan’da son dakikalarda attığı sayı bizi final’e çıkardı.

Semih erden: Nba’e gitmeye hak kazandı, umarım orda da bu performansın üstüne çıkar. Ama serbest atışlarda kendini geliştirmesi gerek.

Ömer aşık: Çok serbest atış kaçırdı,ribaundlarda çok başarılı. Ama semih’ten daha çok çalışması gerek.

Hidayet Türkoğlu: Tam bir abilik görevi üstlendi. Gençlere iyi örnek oldu.

Takımda bütün oyuncular büyük çaba sarfetti.

Turnuvanın önde gelen oyuncularından biri teodosic biri kevin durant idi. Bunlar benim gözüme çok çarptı. Durant,müthiş bir yetenek, durdurulması güç. 21 yaşında. Basketboldan bir şey düşünmüyor,bu adamla turnuva boyunca kimse yarışamadı. Asist yaptı,pota altına girdi,ribaund aldı,üçlük attı. Takımına büyük katkıda bulundu.

Teodosic ‘da aynı onun gibi. Yaşı genç,dinamik. Bizim maçta varını yoğunu sahaya yansıttı,ama yeterli olmadı. Olimpiyakos’ta oynuyor,bilmeyenler bilsinler.

Şampiyon Amerika oldu,ama kazanacakları belliydi. Bizde ikinci olduk. Ama milli takımımız  tarihe geçmiştir. Çocuklar böyle devam edin.

Yazan:Cem Kurtuluş

Bir Memleket Gibidir Gemi : Gemide - (1998)


“ bi' memleket gibidir gemi. her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. kaidelere uyulmalıdır; kanunlara, nizamlara... ben de bu memleketin başşeyi gibiyim; başbakanı gibiyim mesela. her şey benden sorulur. denize çıktın mıydı bu küçücük gemi bi' memleket oluverir... aslında bi' başbakandan daha çok görevim var; çünkü onun bakanları var, adamları var, falanı var filanı var. benim yok. bu gemide güvenlik de eğitim de sağlık da eğlence de benden sorulur. kamil de başbakanın en kıyak yardımcısı; siz de vatandaş, aynı zamanda memur gibisiniz. bu yüzden çok kıyak, çok disiplinli ve çakı gibi olmalıyız. sürekli kendimizi ve birbirimizi kollamalıyız...”

 Gemide "  herkesin alışık olduğu mevzulara memleketi tarif ederek  giriyor.  Kaptan’ın filmin başında bahsettiği Gemi onlar için Devlet gibi. Mevzuların hepsi geminin içinde gerçekleşiyor.   Düzeni ve kontrolü sağlamak da kaptan ve mürettebatın işi. Kaptan görevi veriyor , tayfa uyguluyor. Gırgır, şamata her bok dönüyor Geminin içinde. Gemide'nin film ağzı da ilerleyen süreçte böyle ilerliyor. Her şey tıkırında giderken bir kesim adamlar Kaptan'ın paralarına çöküyor.  Bu bölümden itibaren  boksör denen adamın Kaptan’ın parasını kaptırması sonucu geminin elemanları adamların peşine düşüyor, bu esnada adamların ensesine binip adamlara yara veriyorlar, boksör bir hayat kadınını tayfanın içine katıyor.  Ama filmde Kaptan'ın parasını çalan adamlar olarak gösterilen kişilerin paraları çaldıkları detaylar gösterilmiyor veya gösterilmek istenmiyor ve kısa kesiliyor...

Her şey bir kadının gemiye sızmasıyla ve o kadına tecavüz edilmesiyle bozuluyor. Filmde aynı zamanda zamanının Laleli'sinde diskoteklerde beliren kötü adamların kadın pazarlamalarını açığa vuruyor, kadınları bir " mal, eşya " olarak gösteriyor bu görüntüler, aynı zamanda  bu ortamda erkeklerin birahanelerde erotik görüntülerle bir kadına susadığını, aç gözlerle izlediklerini seyirciye aktarıyor. 

 Bu fasılı geride bırakırsak; Bir kadının düzeni nasıl bozabileceğini gösteriyor “ Gemide” her şeyin nasıl bozguna uğradığını,bir kadının arkadaş ortamını nasıl bozduğunu film boyunca çıplak gözlerle izliyoruz. Kadın, gemiye sızdıktan sonra Gemi, günahkar bir şehre dönüşüyor. Kaptan’ın dediği gibi  "Bu dünya iki şeyden yıkılacak. bi binadan, bi de zinadan." sözü her şeyi açıklıyor. Kaptan’ın her zaman yanında olan Kamil ile Kaptan ters düşüyor zaman geçtikçe. Gemide bulunan herkes birbiriyle ters düşüyor bir kadın için. Mevzu kadından da öte kadın'ı gemiye atan içinde piçlik taşıyan, uyuyan kadına tecavüz girişiminde bulunanlar da oluyor. 

Tayfa arasındaki güven ve birbirini kollama kadından önce ve kadından sonra diye filmde ayrılıyor. Bunun yanında " bu kadar esrar içilirse bir ortamda kadına tecavüz edenler de olur " sözü  gerçekliği ortaya çıkıyor. Aynı zamanda filmde tayfa arası cigara muhabbetleri başı çekiyor. Özellikle Kamil’in spor toto kazandığı  ama spor totoyu yatırmadığı kazandığı Samsunspor-Fenerbahçe maçını anlattığı sahne yeme de yanında yat cinsinden. Bunun yanında baş kaptan olarak gördüğümüz İdris Kaptan film boyunca vicdanıyla hesaplaştığını gösteriyor bize. Yapılanların muhasebesini yapıyor. Diğer adamlara göre kadını düzmenin peşinde değil, kadına sahip çıkmanın ve kadını öldürmemenin peşinde oluyor. Kendinle vicdan mahkemesini böyle kuruyor İdris Kaptan. 

 Erkan Can ve Haldun Boysan oyunculuğun dibine vururken Naci Taşdöğen ve Yıldıray Şahinler bu iki ismin yanında hiç sırıtmıyor. Filmde müzikler Uğur Yücel’e ait. Final sahnesindeki müziğin uyumunu da atlamamak gerekir. Her ne kadar rahatsız edici sahne ve diyaloglar ön planda olsa da  bu topraklarda böyle sahici işler zor çıkar, karanlık atmosferde bir gemiyle ve o tayfayla nasıl etkili bir iş ortaya çıkaracağını Serdar Akar bu filmiyle göz önüne seriyor.

 Serdar Akar’a dönem itibariyle ayrı parantez açmak gerekir. Akar senaryoyu yazdıktan sonra oyuncuları belirliyor, ona göre filmi şekillendiriyor. “ Gemide filmini çekerken maddi problemleriniz oldu mu” sorusuna Serdar Akar şöyle cevap veriyor;

 “ Olmaz mı! Aslında şöyle söylemem lazım: Maddi problem olmadı, çünkü madde yoktu! Hakikaten yoktu. Ama para yok diye de senaryoda en ufak bir değişiklik yapmadım. Düşünebiliyor musunuz, filmde bir gemi olması gerekiyor ve hiç para yok! Bir arkadaş vasıtasıyla bulduk gemiyi. Geminin sahibine önce sadece senaryo yazıyoruz dedik. Sonradan bizim bir filmimiz var, sizin geminizde çekmek istiyoruz dedik. Adam bize kaç gün lazım diye sordu. 7 gün dedik. Bu gemiyi 7 gün size kiralasam, sülaleniz gelse ödeyemez, indirim yapsam gene ödeyemez, dedi. Doğruydu. Ama çekim yapmak istediğimiz zaman bayramdı. Ve bayramda gemi limanda duracaktı, bir de tadilat işleri vardı. O zaman bayram süresince çekin, dedi. Sonra tadilat bitince sefere çıkıp, yolda da çektik. Çekimler 17 gün sürdü. Geminin içi de komple dekordur. Yine paramız yoktu ama arkadaşlarımız vardı. Bizim için platolarını açtılar. O filmde şöyle bir durum var: Herkes benim film yapmamı bekliyordu, o yüzden telefon edip, film çekiyorum, artık film var mı diye sorunca, büroya yüzlerce kutu film geldi. HAKİKATEN, GERÇEKTEN hep beraber yapılmış bir filmdir Gemide. Hiç tanımadığım reklâmcılardan film geldi. “

Sonuç olarak, 90'lı yıllarda Aksaray'da çekilen, ordaki ortamları, dalavereleri,   ve erkek kültürüne özgü öğeleri anlatan " Gemide" insanoğlunun ikiyüzlü olduğuna   vurgu yapıyor.  Serdar Akar filmlerinde gördüğümüz samimi ve gerçek diyaloglar, Erotizm, bir gemi ve kaptanın tayfası, küfürbaz sahneler, sokak kültürü, dumanlı kafalar, dönen cigara muhabbetleri, gerçek hayatı doğal şekilde yansıtmasının yanında kısaca özetlemek gerekirse ;  düzeni bir kadının nasıl bozacağını, gemide çalışan tayfanın bir kadın yüzünden nasıl ters düşeceğini ve   düşük bütçeyle nasıl büyük yapıtlar çıkacağını gösteren bu topraklarda çıkan en sahici işlerden biri " Gemide"  

Film bittiğinde aslında  herkes kendine sorması gereken soruyor belki de; " iyi mi yaptık ? " 

 Filmde Altını Çizdiklerim

 “ Seni karılar mı dövdü lan
 Ne diyorsun lan
 Karılara bakıp duruyorsun
 Siktir lan! “

 “ Orospunun kızlığını bozduysak evlenecek halimiz yok ya. Kim bilir kaça satacaktı zarını pislik”

 - ben yapmadım abi, anamı siksinler ki ben yapmadım. sus lan ibne! ulan sizin vicdanınızı sikiyim. nasıl bu boku hep beraber yediysek, yine hep beraber sike sike halledicez.”

 “ Bu polisler olayları nasıl çözüyor?
 Mesela bir cinayet oldu, napıyor he?
 Hani saçının telinden ,parmak izinden falan mı buluyor? 
Herkesin parmak izi mi var poliste? Yok. Ama buluyor. İstedi mi her olayı çözüyor dimi Dimi lan? Sen o zaman neden ıslak geldin boksör”

- ben bu kıza aşık oldum abi..
- ne?
- napim abi? evleneyim mi ben bu orospuyla?
-eğer bu kız bakireyse onu sen orospu yaptın ibne. bir de hiç utanmadan arkadaşına da peşkeş çektin amcık pezevenk.
- peşkeş çekmedim abi. sana söylemekle beni tehdit etti zorla sikti.
- iğrençsiniz ibneler. bir de kızı öldürmeye kalkıyorlar. siz hakikatten kancıksınız lan. katil ibneler.

 bu cigaraya acımam, sana değil, cigaraya acımam, sokarım götüne. önüne bak kaldırma kafayı.

- kaptan şunu yağlasana be.
- napıcam, yağlayıp götüme mi sokucam.

 "hatırlıyor musun?" "hatırlıyom amına koyim. hiç iyi şeyleri hatırlamaz bu kotkafa"

 "Düzen Bozuluyor Kamil, Dikkatli Olmak Lazım"

“ Hiçbir polis gavur bir orospuyu siktiler diye delikanlıları içeri atmaz “

"Şu küçücük gemide niye düzen bozuluyo be Kamil? Hee niye? Bi kız vardı, noldu?"

 “ Pezevengi öldür bir, cinayet. kızı al iki, adam kaçırma. kızı en az iki kişi sik üç, ırza tecavüz. her gece esrara takıl nerden baksan dört içicilik. heriflerin cebinden paralarını al beş gasp. bütün bu bokları yedikten sonra polislerin suratına bakıp "kusura bakmayın abi kaza oldu" diyemezsin. adamın götünden kan alırlar kamil kan. hadi kız orospu. ki bu ibneler bakireydi diyorlar. bakire kız nasıl orospu olur anladım gitti. off her şey karışık. neyse... karı orospu siktik, herif pezevenk öldürdük, paralarını aldık. demezler mi "ulan siz misiniz bu kentin zaptiyesi". sikerler oğlum hepimizi sikerler. amına kodumun boksörü neler açtı başımıza. “

" Bende buranın en güzel kızını sikmezsem bana da Muhammed Ali demesinler dedim abi " 

“ ibnelere bak önlerinde duruyor yemiyorlar “

“ abi kurtaralım bu kızı ibnelerin elinde eziyet çekmesin “

" kaptan'ın odasından karı alınıp sikilir mi? " 

" ulan sizin vicdanınızı sikeyim. nasıl bu boku yediysek yine hep beraber sike sike halledeceğiz. " 

Cem Kurtuluş, 2010

12 Eylül 2010

Arşmahal - Yana Yana Döne Döne (2007)















Ve yine Kadıköy sound diye tabir edebileceğimiz bir grup. Bence  Kadıköy’den çıkan bir grup hiç boş değildir. Kadıköy tayfası her zaman sağlam çalışmalarla karşımıza çıkmıştır. Karapaks ve Kesmeşeker bunun için yeterli olur herhalde. Masaya yatırdığımız grup  Arşmahal 2007 yılında  Yana Yana Döne Döne albümü ile karşımıza çıktı. Benim gibi Kesmeşeker alışkanlığınız varsa bu albüm size iyi gelecektir. 10 şarkıdan oluşan bu albümde boş şarkı yok. Gayet keyifli. Rüzgarlı havalarda dinlenebilecek, insanı düşündüren, sizi eskiye götüren bir albüm olacağının şimdiden garantisini veriyorum.

Açılış parçası "Biz Aşka Geldik" tam rock’n'roll vari tonları ve enerik gitarları ile başlangıç için ideal , gitarlar girişi gayet enerjik.  Sololarda gayet iyi. Takipçisi "Kaldık Sonraya [İşte Başladık]" eskiye döndüren parçalardan biri,  anıları yad etmenin tam sırası. Sakin ve huzur verici.

"Özgürlüğü anladık ta bir tek kanadımız yok’’ sözleride etkili. Vokal ise sesiyle bizi dinlendiriyor.

Orda burada şuralarda boş boş gezinmenin verdiği hüzün "Korkudan Uzak" parçasının konusu. Etrafınızın dört duvarlarla çevrildiğini unutmayın. Verdiği his ise dibe çöküşün bir ifadesi olmalı.  Aramak için yola çıkanlara, ama bir şeyi bulamayanlara sesleniyor Arşmahal.

"Şehrin Anları" sözleriyle damgasını vuran parçalardan biri. Vokalin kendine özgü bir sesi var. Yolda  boş boş yürüyen ve duvarlara boş boş bakan bir kişinin sözleri bunlar... İnsanın içine hüzün çöküyor dinleyince. "Bunlar şehrin anları ve bütün zamanları, akıp giden zaman değil insanlardı". Parçanın özeti bu sözlerde saklı

Albüm genelinde "Geriye Ne mi Kaldı", "Yokken Bir Neden", "Rahatsız Adam", "Yana Yana Döne Döne" gibi güzel şarkılar mevcut. Kesmeşeker seviyorsanız, Arşmahal’a kayıtsız kalmayacağınızın garantisini veriyorum. 


Yazan:Cem Kurtuluş

11 Eylül 2010

Yavuz Çetin - Satılık (2001)





















O satılık dünyadan gitmiş kayıp kişilerden biri. her şeye rağmen mücadelesini verse de sistem onu da yuttu.  Bu sadece onun için geçerli değil, sistem kimleri yutmadı ki şu ülkede. Yutulanlar daha da geri gelemedi . Medya’nın patronlarına kısacası sistemlere ve yöntemlere lanet etme cesaretini gösterebilen ender kişilikti. “Satılık “ albümü birçok şeyi anlatıyordu. O aslında öleceğinin mesajını şarkılarıyla veriyordu. ‘’Oyuncak dünya’’işte bu şarkıda çok şeyi anlatıyordu. O bu oyuncak dünyadan 31 yaşında ayrıldı, daha belki de yapacak şeyi vardı o istermiydi bunu bilinmez.  O müzisyen’i oynadığının bilinceydi. Dünyanın sadece oyuncak değil satılık olduğunu da ondan öğrendik.  O şu sözleriyle her şeyi anlatıyordu.

“ Kimisi askercilik oynar, Kimisi hırsız ve polis oynar , Kimisi evcilik oyunu oynar
Ben de müzisyeni oynarım şimdi’’. Sahte ve satılık bir dünyada bizler bu oyunlarla meşgulduk ne kadar sistem bizi yutsa da bir şeylere devam ediyorduk. Yavuz çetin ise müzisyen’i oynuyordu yukarıda dediği gibi.

Cherokee:  Yavuz Çetin  aynı zamanda Türkiye’nin şüphesiz en iyi blues gitaristlerinden biriydi.  Sözleriyle damgasını vurmuş ama onu kimse anlamamıştı.  Öyle leziz sololar atıyordu ki onu izlememek bir kayıptır herhalde, izleyenler içinde büyük bir şans.  Medya patronlarına , o etiler sokaklarında dolaşan sosyeteye de tepkisini de koyuyor. Tepkisini şu sözlerle dile getiriyor. ‘’Ben yine beş kuruşun  Derdine düştüm  Kiminin cebi şişkin’’. Ve o giriş nasıl bir şeydir öyle tanımı da yapılamaz bunun.

“ Benimle uçmak ister misin” Dinlerken gözler kapanır. Yalnız başınıza olduğunu düşünürsünüz ve bu yalnız gece bu şarkı size eşlik eder. 3.20 6.00  arası blues gitar  şölenidir.  Uçmak böyle bir şey olsa gerek. “Bul beni:  Yavuz çetin’in İntihar etmeden önceki halini gözler önüne seren bir parça .  Çaresizliği anlatan , girişiyle mest eden, o gitar melodileriyle dinleyiciye renk veriyor.  Sözleri depresif ama parça hareketli sololarıyla uçuracak derecede iyi.”  Her şey biter” Başlayan her şey bitermiş sonunda. Bir his denizidir tanımı parça için uygun olur mu bilemem. Artık sözler söylenmiş, yavuz gitmiş. Ve sözlerin önemini bir daha gözler önüne seriyor. Sololar yine lezzetli.

‘’ "bir gün gelir herkes kendi yoluna gider  her şey nasıl başladıysa öyle biter"

Satılık dünyaya rağmen sisteme karşı sözünü esirgemeyen biriydi Yavuz Çetin ve bu dünyadan son sözlerini kusarak gitti !

Yazan:Cem Kurtuluş