// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

30 Temmuz 2011

Taraf Gazetesinin Manşetleri Üzerine

Daha önce Gazeteciliğin temel ilkelerini belirtmiştim. Tarafsız olmayı gerektirir demiştim. Taraf gazetesini terbiye sınırlarını aşmadan inceleyelim. Yazarlarının taraflı olduğu bir gazeteden bahsediyorum. Birilerinin arkasına saklanan onlardan emir alan bir gazeteden bahsediyorum sayın seyirciler. Taraf gazetesinde yazıyorsan eğer içeri alınma gibi korkun olamaz çünkü alınamazsın.

Yazdıkların genellikle saldırı niteliğindedir. 2009 yılı olması gerek. Fenerbahçe Tribününde Mustafa Kemal’in askerleriyiz adında bir pankart açılmıştı. Ertesi gün taraf gazetesi bunu ‘’Ergenekon Fenerbahçe’de ‘’ manşetiyle duyurmuştu.  Daha sonra şike soruşturmaları adı geçen Fenerbahçe’yi ‘’Savcı 90’dan çaktı’’ diye başlık atmıştı.

 Unutmadan söylemeliyim ki taraf gazetesi’nin sitesine girince  ‘’Düşünmek taraf olmaktır ‘’ ifadesi var. Ama Düşüncelere kelepçe vurulur diye bir giriş yapılsa daha manidar olurdu.  4 Komutan’ın istifasını  daha karpuz kesecektik manşetiyle duyurdular.

 Bu başlıktan herhalde kimlere hizmet ettiğini anlamışsınızdır. Her şey ne kadar da açık değil mi. Ve bir taraf yazarı  ‘’Herkes yeni Türkiye’ye alışacak ‘’demişti. Yeni Türkiye derken ne demek istedi biliyor musunuz? Yargı biziz,asker biziz,ordu biziz, medya biziz.

 Hiç kimse bizim sözümüzden dışarı çıkamaz diyor. Yerinizde oturacaksınız bizi dinleyeceksiniz mesajı veriyor. Sıkıysa dinlemeyin o zaman kodesi boylarsınız mesajı gayet açık.  Yazarları genellikle demokrasi kelimesini ağzından düşürmez bir de ‘’Darbe,cuntacılık’’ kelimelerini de.

 Ne de güzel kelime oyunları değil mi. Taraf olmak ne demek bir de bunu öğrenebilseydiniz.   Gazeteciliğin temel ilkelerini uyguluyor musunuz hiç. Ama olur mu böyle başkasından söylenenleri uygulamak. Taraf derken biz kendi tarafımızdayız bize ekmeği kim verirse onun tarafındayız diye iletişim kısmına ekleseydiniz keşke..

 Herkes ekmek kim veriyorsa onun tarafındadır ama sizin ekmekler fazlaca geliyor anlaşılan. Başkaları da bunun bir yolunu bulması gerek. Ekmekler fazlaca geliyor derken bir tarafınıza fazla geliyor anlamındaydı. Bir tarafınız derken onu da anladığınızı düşünüyorum.


Not: Anlattıklarım da konu ''Ergenekon Fenerbahçe'de ''manşeti değil. Mustafa Kemal'in askerleriyiz pankartı da değil. Burada önemli olan gazeteciliğin temel ilkeleri. Gazeteci zihniyeti. Doğru dürüst araştırılmadan taraflı olarak manşet atılmasıdır.

Yazan:Cem Kurtuluş

Recep Tayyip Erdoğan'ın Fenerbahçe taraftarı ders almamış açıklaması üzerine

Şimdi  Recep Tayyip Erdoğan   bir takım açıklamalar yaptı şu Shakhtar Donetsk  maçıyla ilgili. Taraftarın yaptıklarından bahsetmiş ve ince ,ince dokundurmuş. Taraftar da şimdi çok korktu Recep Tayyip Erdoğandan. Ne üzüldük ne üzüldük bilemezsin Recep Tayyip Erdoğan.  Ama şunu bilmelisin ki Fenerbahçe taraftarı sadece Fenerbahçe'nin yanındadır. Fenerbahçe taraftarı olanlardan ders almamış derken ne demek istiyorsun anlayamadık.  Bir de daha önce başbakan ''olgunlukla karşılamalılar'' diye açıklama yapmıştı hatırlarsınız.   
                                                                                                                                                                       Hangi olgunluktan bahsediyorsun bak bunu da anlamadım. Hakları gasp edilen 104 yıllık bir camiadan bahsediyoruz, alın teri ile kazanılmış şampiyonluğa atılan iftiralar  mı olgunluk?  Şike ile suçlanıp elde kanıt olmaması mı olgunluk? Hangisi açıkla  da bilelim Başbakan  Fenerbahçe taraftarı da  rahatlasın. Ee olgunluğun da sınırı var değil mi ama?   Bir gün Fenerbahçeli değilim diyip sonra Fenerbahçeliyim demek midir olgunluk? Hangi birini yazayım karar veremedim artık. Bir de Fenerbahçe taraftarı ders almamış söylemi vardı bugün hatırlarsınız.

Fenerbahçe taraftarı neyden ders alacaktı onu da anlayamadık. Haksızlıklara karşı boynunu mu eğecekti yoksa, yoksa koyunlar gibi her şeye tamam cevabını mı verecekti.  Kulüp yöneticilerine seslenmiş bir de Recep Tayyip Erdoğan. Ama kulüp yöneticileri ne yapabilir ki? O zaman stada alınmadan taraftarlar uyarılmalı sert şekilde susmalı değil mi Başbakan? Hani nerede demokrasi? İnsanlar haklarını ararken bu talihsiz açıklamalar nedir? Ayrıca bedelden de bahsetmişin. O zaman Başbakan'ın milyonları karşısına alması gerek. Çünkü bedeli ödeyen kendisi olacaktır. 





Yazan:Cem Kurtuluş





28 Temmuz 2011

AIRRACE























  Airrace  “ başlangıçta  Laurie Mansworth’ın çevresinde toplanan bir Aor grubuydu. Zaman geçtikçe gruba başka elemanlar geldi. Eski  girl vokalisti Phil lewis, Davulcu Jason Bonham , White Spirit klavyecisi Toby Sadler ve Moontier vokalisti Keith Murell geldi. Grubun kadrosu böylece şekillenmiş oldu.  İlk çalışmaları olan Shaft Of Lıght’ı  1984 yılında yayımladılar. Bu çalışmanın ardından  bir de bootleg yayınlandı. Senelerdir sesi soluğu çıkmayan grup 2011 yılında Back To the start adlı albümle geri döndü.   Bu albüm çıkarken Jason bonham grupta değildi. Onun yerine davula Simon Dawson geçti.  Grup yoluna devam ediyor

Diskografi
Shaft of Light (Lp-1984)
Live 1985 (bootleg- 1985)
Back to the start (2011)

Grubun son albümünde çaldığı kadro:
AIRRACE
Keith Murrrell – vocals
Laurie Mansworth – lead guitars
Simon Dawson – drums
Dean Howard – guitars
David Boyce – bass
Toby Sadler – keyboards

Cem Kurtuluş,2011

Laleli'de Dönen Pislikler: Laleli'de Bir Azize (1999):



















Sokaklarda dönen üç kağıtçılar, dalavereler, kaldırım kenarında müşterisini bekleyen fahişeler, arka cebinde çakısını taşıyıp haraç kesenler ve pisliklere batmış Laleli sokakları..  


"Laleli'de Bir Azize" 
yeraltı olaylarını konu alan, Gemide filminin devamı niteliğinde 90'ların sonuna doğru piyasaya düşen o dönemki pislikleri usta oyunculuklarla anlatan bir film olma özelliğini taşıyor.   Gemide filminde anlatılanın aksine bu filmde anlatılanlar karada geçiyor. Filmin başlarında Gemide filminden bir sahne ile başlıyor film ve sonra bu sahne filmin ilerleyen zamanlarında daha net görüyoruz.  Filmin konusu; üç kafadar patronlarından habersiz bir iş yapıp köşeyi dönmek için planlar yapıyor ama işler yolunda gitmiyor.  Bakire bir hayat kadınını anlaşma yaptıkları iş adamına götürürken  karşılarına dört adam çıkıyor, hem kızı hem parayı kaptırıyorlar.   Hatunu götürecekleri adam Kürt mafyası tiplemesinde belalı biri çıkması sonucu adamların başları belaya giriyor.  “ Gemide “ filmine göre daha çok gemide geçerken olaylar, burada daha çok gece alemlerindeki o karanlık gecelerdeki ambians başka oluyor.

 Gemide filmiyle benzerlik taşımasının yanında;  küfürler, karanlık atmosfer, teknik aksaklıklar haricinde  pornografik görüntüler, samimiyet, her şey filmin içinde yerini alıyor.  Düşük bütçeli film olmasına rağmen Türk Sinemasının klas film olma özelliğini de taşıyor " Laleli'de Bir Azize "   klas film olma özelliğini taşısa da Gemide filminin devamı yakalayamıyor kurgu olarak. Film adına bir şeyler eksik kalıyor, bu işi yönetmen olarak Kudret Sabancı'nın ele alması sonucu ortada eksiklik adına bir sürü şey yer var.

Film,  yurt dışından gelen kadınların fuhuş patronları ve bunların aracıları (pezevenkler) tarafından nasıl pazarlandığını, iş adamlarına nasıl peşkeş çekildiğinin resmini seyirciye sunuyor.  Aynı zamanda kadının  da  ne gibi acı durumlara düştüğünü  resmediyor. Cengiz Küçükayvaz, " Laleli'de Bir Azize' de oyunculuğunu konuşturuyor, bu filmden sonra yer aldığı filmlerde kendini komedi filmlerine vererek gidişatının iyi olmadığını  söylemekte de yarar var . Bunun yanında Güven Kıraç ile birlikte  Makor karakterine can veren İştar Gökseven’de oyunculuğun hakkını fazlasıyla veriliyor.

Filmdeki oyuncuların  dönemine göre para almadığı söylense de  , bu ne kadar doğru bilmiyorum ama böyle bir şey olma olasılığı dönemine göre yüksek . Kısıtlı bir bütçeyle çekildiği filmin her halinden  belli. Filmdeki sahneler genellikle karanlık yerlerde geçiyor. Seyirci bu yönden dertli ama  bu filmi daha da anlamlı bir hale getirmiş .Geçmişteki İstanbul  sokaklarına, sokaklarda dönen pisliklere ve kadın ticaretine  dem vuruluyor. Filmin kadın ticaretine ışık tutması ve sağlam eleştiriler olması, karanlık atmosferin Uğur Yücel'in notalarıyla iyileştirilmesi  filmi tamamlayan diğer bir unsur. 

" Gemide " filminde konuyu iyi işleyen bir Serdar Akar varken, bu filmde bu Kudret Sabancı'nın eline geçiyor. Aynı zamanda Serdar Akar senaryoya katkıda bulunuyor.  Gemide filmiyle aynı hikaye üzerinden gidilse de Gemide'yi ilk başta izlemeniz mevzuları anlamanız için yararlı olacaktır.

 " Laleli'de Bir Azize" de o kadar ayrıntıya girilmiyor, mevzular kestirme yoldan gidiyor.  Bu da seyircinin gözünde kurgu bozuk mu sorularına neden oluyor."Laleli'de bir Azize" 80'lerde Tecavüzcü Coşkun , (Coşkun Göğen), Nuri Alço gibi kötü karakterleri de bizlere hatırlatıyor, ama film de ışık kullanımının düşük olup karanlık bir atmosferde ilerlemesi filmi daha gerçekçi yaptığını da vurgulamak gerekir.Filmde birkaç defa aynı sahnelerin gösterilmesi de yer yer sıkıyor izleyeni.  Argo dili, diyaloglar (oyunculuklar iyi olsa da yeterli olmuyor) Gemide'ye göre karşılaştırınca bu da  zayıf kalıyor.  Anlatım yönünden,kurgu yönünden,diyaloglar yönünden film oyunculuklar klas olsa da film adına bu hepsi için yeterli olmuyor.

Sonuç olarak; Pezevenk, Mafya,Kıyak kafalar, Kadın Ticaretleri, döneminde Laleli'de yapılan dalavereler hakkında  mesajları barındıran " Lalelide Bir Azize "   İstanbul ve Laleli sokaklarında  dönen pislikleri anlamanız için kıyak bir film, ama Gemide ile karşılaştırıldığında sönük bir film olarak kalıyor. 

Filmde Altını Çizdiklerim

"orospunun yemini yarrağı görünceye kadardır."

"ulan şu dünyada tek otuzbir çeken pezevenk sensindir herhalde."

"uçmak için en yüksek dağa çıkacaksın. tırmanmak zordur. emek ister, cesaret ister, göt ister"

"Başkasının siktiği karıyı sikmem”

 “ burdan aldığınız her karı artık emanetinizdir “

“ başkasının yattığı karıyla yatılır mı

Ben yatar mıyım,sikmişim azize’yi. Ben şahsen başkasının yattığı karıyla yatmam. O zaman nikahlı karını sikersin de…

"Ciğeri beş para etmez herifin girdiği deliğe girersen  sen de aynı duruma düşmez misin.”

 “ bu sokaklar elinden kız kaptıran piyasa görmedi daha “

 “ am mı sikmeye geldik,kafa mı?”

“ otuzbir çeken tek pezevenk sensindir bu alemde “

Cem Kurtuluş,2011

 

26 Temmuz 2011

Unutulmaz MOTÖRHEAD KONSERİ















16 temmuz günü bizim için kutsal günlerden biriydi. Kutsal kelimesini ne yönden anlarsanız anlayın. Ama bizim için o gün kutsallık LEMMY KILMISTER ve tayfasına ait bir tanımdı.  Daha önce 1998’de Motörhead organizatörlerin götlüğüne gelmişti. O günden beri bu tür mevzular dönmüştür mutlaka, metal ortamlarının geyiğidir zaten.   Her şeyi hazırlamışlar tam gelecekken organizatör ibneliği çıkmıştı ortaya.  O gündür bugün " herhalde Lemmy bir daha siksen bu ülkeye uğramaz"  diye düşünürken TANRI ülkeye giriş yaptı.  Oraya sadece MOTÖRHEAD için gitmiştik . Onun öncesinde birkaç grup sahne aldı.  Biz de her zaman ki gibi biralarımızı yudumluyorduk. 

MOTÖRHEAD 21.15 gibi sahneye çıktı.   Lemmy karşımızdaydı, MOTÖRHEAD karşımızdaydı. Ulan gerçek mi diye kendi kendimize söyleniyorduk.  Sahne önünden bilet almıştım ama etrafımda  tabiri caizse  odun gibi duranlar yok değildi , ama ön tarafta arka tarafta oldukça kendinden geçmişti.  Lemmy , karizmasıyla,kirli ses tonuyla karşımızdaydı.

Şarkılar çabuk geçiyor biz ise zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorduk. Iron Fıst,Stay Clean,Ace of spades,Get back ın line çalınan şarkılardan birkaç tanesiydi.  Ne kadar çalarlarsa çaldıkları şarkılar bize az gelecekti bunu biliyorduk. Going to brazil,killed by death..Overkill ile kapanışı yaptılar. Üstümdeki tişörtü çıkartmış sallıyordum, rock'n roll'dan delirmiştik.  Her yerim ter içindeydi.  Tanrıları bu sayede görmüş olduk ve Lemmy’de bu defa organizatörlüğün götlüğüne denk gelmemişti!  Yazımı bitirmeden önce Motörhead neden rock’n coke’a çıkıyor diyenler vardı, Ama grubun Anathema değil de Motörhead olduğunu unutmuşlardı. O yüzden bu faslı fazla uzatmamak gerekir.   

Rock’n coke’u destekleyen biri değilim. MOTÖRHEAD  gelir, çalar, gider. Rock'n roll da tam anlamıyla böyle bir şeydir aslında. Onların ne olduğunu zaten dünya biliyor. Bir daha gelsinler bir daha gidelim. Neticede İstanbul’dan Tanrı Geçti. O geceye bir daha dönmek kim istemez ki? Bir daha gelsinler, bir daha biralarımızı içerek rock'n roll'un tadını çıkaralım! 

Not: Tanrı'yı İzlediğimiz konserdi, Tanrı öldü bütün rock'n roll konserleri artık yoruma kapalı !

CEM KURTULUŞ ,2011

22 Temmuz 2011

Azdan yana olmak: AZ- Hakan Günday
















" Az" müthiş bir kelime, aynı zamanda Hakan Günday'in yedinci romanı. Şiddetli mevzularla başlıyor roman,şiddetli mevzularla bitiyor.  A'dan Z'ye şiddet üzerine bir romanla karşı karşıyasınız. Derda karakteriyse  romanda güçlü karakter olduğu kadar öfke dolu bir karakter olarak karşımızda. Belki de az, çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de seni az tanıyorum demek, seni kendimden iyi biliyorum demektir. Belki de az, her şey demektir.” diyor Hakan Günday " AZ " için. Bu sözler kitap hakkında okuyucuya ipucu veriyor., 

Hakan Günday kitaba Nevzat Çelik'e selam ederek başlıyor ve  Kitabın arka sayfasında şu cümlelere yer veriliyor.

 “ 11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derda ile hapisteki bir gaspçı’nın aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu’’ Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatları .”

Mevzuya dönecek olursak kitabın kahramanı Derda karakteri. Güçlü bir karakter. Her türlü zorlukla,şiddetle karşı karşıya kalan bir karakter yaratıyor Hakan Günday. Derda için her şey küçük yaşta başlıyor.   Derda ,acıyı o zaman tadıyor.  Kaçmak için yol arıyor, ama yol bulamıyor.  Derda’ya  kötü davranıyorlar. İyi davranan insan sayısı az. Derda’nın korkması gereken ailesi. Babası İstanbul’a gidiyor bir daha dönmüyor. Annesini hamile bıraktıktan dört gün sonra gidiyor. Romanda Derda karakteriyle böyle tanışıyoruz.  Kitabın ilk bölümü Derda'nın 6 yaşından itibaren yaşamına konuk oluyor, sonrasında Derda'nın korku dolu dünyasıyla tanışıyoruz.

Kitabın ilerleyen kısımlarında " Doğu" bölgesinde  erken yaşta evlendirilen kız çocuklarının Derda'dan farkı olmadığını anlıyoruz. Derda'da onlar gibi masum,çaresiz ama yapacak bir şeyi olmayan bir karakter. İslami usullerle yetiştirilen bir aileye konuk oluyor,işkence çekiyor,dayak yiyor,kaçmak istiyor ama bunu yapamıyor.  Derda'nın işkence dolu hayatıyla kitabın başından itibaren tanışıyoruz. Hayatın acımasız yönlerini Derda bize yaşadıklarıyla gösteriyor. Hayatı yavaş yavaş öğrenen, başka yerlere giden hayatın acımasızlıklarıyla karşılaşan Derda'nın hayatına kitabın ilk bölümünden itibaren tanıklık ediyoruz. Derda, genç yaşta satılmasının ardından yurt dışında neler yaşadığını gözlemliyoruz. Başka insanlar, başka ülke ve Derda'nın değişimi.. Bu değişimle birlikte Hakan Günday bizi Derda'nın acısına ortak ediyor. Kitapta geçen bir söz bile Derda'ya acımamız için yeterli bir sebep gibi duruyor;  " Ve Derda'yı döve döve sikti. Londra'da sabah olana kadar... O gece Londra Tarihinin en uzun gecesi oldu, çünkü güneş bile doğmaya utandı. Bu yüzden, Londra'ya gelen en geç sabah o sabahtı."

Derda, yaşadığı hayattan memnun değil ve ileride nelerle karşılaşacağından da haberi yok. Hayatı yavaş yavaş öğreniyor. Gittiği başka şehirde   hayata ayak uydurması gerekiyor.  Her şeye inanıyor. Aynı günümüzdeki insanlar gibi.   Konuşanları sadece dinlemekle yetiniyor. Çoğu zamanda kafasını sallıyor. Bu evet demekti. Bir film çekilecekti ve bu bir Porno filmiydi. Stanley, Derda’ya bunun için yükleniyordu. "Aç bacaklarını alalım paraları" diyordu. Derda'nın ilerleyen hayatında acı sayısı katlanıyordu. Hakan Günday, karakterlerine Mitch ve Stanley ismini verdiği kısımda Müslümanlar'a şu diyaloglarla sesleniyor, ki yeni çağdaki müslümanlara böyle seslenirken haksız sayılmaz


-         “ Bence dünyanın en seksi kadınları onlar olmalı
-         Kimler dedi Stanley.
-         Müslüman kadınlar. Baksana, o kadar seksi olmalılar ki her yerlerini kapatıyorlar. Yani bir açsak kendimizi, tutamayacaksınız kendinizi diyorlar bize., anlıyor musun? Üzerimizdeki kumaşları çıkarırsak, kendinizi kaybedersiniz demek istiyorlar biz erkeklere! Evet, evet bunu hiç düşünmemiştim ama böyle olmalı! Yani insan, dünyanın en güzel kadını değilse niye saklasın kendini? Tecavüze uğramaktan korkuyor olmalılar! Şöyle düşün, sen hiç nüdist olan güzel bir kadın gördün mü? Yok! Belki de Müslüman kadınlar ,bir çeşit silah gibidir. Ölümcül bir silah gibi. O kadar ölümcüller ki , kılıflarından asla çıkarılmıyorlar. Nükleer bombalar gibi! Asla ateşlenmiyorlar ama oradalar! Yani ortaya bir çıksalar, dünyanın sonu olacak! Herkes onların kölesi olacak! Belki de tutsak alınmış Amazonlardır “ sf 77

Derda, hayat tarafından darbeyi yemiş bir karakterdi ve Günday, Derda'nın bu darbesine karşılık bir darbede " Bütün insanlar hayat tarafından dövülür, nadiren de ödüllendirirdi " sözüyle açıklık getiriyor. Derda, hayat tarafından darbeyi yemiş bir karakterdi ve Günday, Derda'nın bu darbesine karşılık bir darbede " Bütün insanlar hayat tarafından dövülür, nadiren de ödüllendirirdi " sözüyle açıklık getiriyor. 


Kitabın başlarından itibaren olmasa da bir süre sonra Hakan Günday sayesinde Londra'da dolaşıyoruz. Bu sayede de karakterlerimiz artıyor. Yurt dışındaki müslüman karşıtlığını İngiltere gibi bir ülke üzerinden anlatıyor Günday. Ama uslubünce anlatıyor bunu. Günday, Derda'nın yaşadığı yaşı şöyle tarif ediyordu;


“ On dört yaş.. Tek ayakları daima kırık olduğu için sallanmaktan kurtulamayan kürsülere sahip psikiyatri ana bilim dalının, adını ergenlik koyduğu bir insanlık dönemi. Sonra da o kürsülerin ardından, düzensiz aralıklı öfke krizleri, çiğ tepkiler, aşırı davranışlar olarak belirtileri sıralanan bir insanlık hali. Kendini ve çevresini tanımaya başlama, topluma uyumda zorluk çekme benzeri başlıklarla dolu kitapların  sözünü ettiği ergenlik. Ve o kitapları yazan bilimsel makale sahipleri. Ne Kara T.’yi tanıyorlardı ne de on dört yaşındayken ne halt ettiklerini hatırlıyorlardı. “

  Kitapta bir ton mevzu dönüyor. Derda'nın porno filmde oynaması, uyuşturucu muhabbetinde öne çıkan yabancı karakterler ve bir sürü karakter yerlerini alıyor.  Hakan Günday, romanlarında her ne kadar karakterlerini iyi konuşturan biri olsa da bu romanda Hakan Günday'ı okudukça kopuk kopuk bölümler olduğunun farkına varıyoruz. Derda'nın saf olduğuna  eroin’i teslim etmek için bir gün yola çıktığında yanlış kişiye iade etmesiyle anlamış oluyoruz. Kitapta Hakan Günday'ın kurguladığı Derda'nın babasını sikme isteği, Derda'nın " Baba ben senin kızınım" haykırışları ve sonrasında gelen " İstediğin kadar sik beni " sözleriyle Hakan Günday burada bizi acıyla tanıştırıyor. Babasının öz kızıyla ensest ilişki kurması ve Derda'nın kendini öldürmek istemesi birçok mevzu kitabın bu sayfalarında geçiyor.



Günler geçiyor günün birinde Derda eroin komasına giriyor.  Üç günde komadan çıkıyor. Ama kendine dair fazla bir şey hatırlamıyor. Bu kısımlarda Hakan Günday'ın romanlarında olan " bir şeyi hatırlamama hastalığı" karşımıza çıkıyor.  Hastahane’de kaldığı gün ona bir takım sorular yöneltiliyor ama bu soruların net bir cevabı yok. Ama sonra Derda bütün her şeyi anlatıyor. Stanley,Mitch,Bezir ve Her şeyi. En sonunda babasını soruyor Derda,  Geberdiğini öğrenince kahkaha atıyor. Çünkü karşısında kızıyla ensest ilişki kurmak isteyen bir baba var. Hakan Günday, ikisi arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Bir süre sonra hastalığından kurtulmaya çalışan Derda'nın " Anne " adında bir refakatçiyle neler yaşadığına, eroinle ilgili Anne'nin Derda'ya sorduğu sorular karşısında bu ikilinin yakınlıklarına tanıklık ediyoruz.  Tanıklık ettiklerimiz sadece Derda'nın Anne ile yaşadıkları değil, bundan sonra farklı karakterlere yer veriyor Hakan Günday. İşte o karakterlere İsa adında biri ekleniyor. İsa, daha sonraları Derda'nın yaşadığı güçlüklere tanıklık ediyor.



Mezarlık hikayeleri vardır bilirsiniz. Hayatın ta kendisidir! 
Orada küçük çocuklar bidonlarıyla beklerler, mezarlıkları sularlar bunun karşılığında belli bir para alırlar. Sonra bunun karşılığında dua ederler.  Hakan Günday'ın İsa'yla devam eden romanın kısımları etkiliyor bizi.  Çünkü Hakan Günday romanın bu kısımlarında hayatın tokadını yiyen Mezarlık hikayeleriyle bizi etkilemeyi başarıyor.

Derda'nın ilerleyen kısımlarda nasıl bir canavara dönüştüğünü Hakan Günday bize sanki bir filmi çıplak gözlerle nasıl izlersek öyle anlatıyor. Romanın ilk bölümünde kız olan Derda'nın ne tür acılar çektiğini acıyarak okumuşken, romanın ikinci bölümünde İstanbul'da bir mezarlıkta karşılaştığı andan itibaren başlıyor diğer Derda'nın hikayesi. Bu hikayedeki Derda'nın içindeki Katil'i okuyoruz, bu bölümü içinizden değil de bir odaya kapanıp seslice okursanız Derda'nın ne kadar korkunç bir karakter olduğunu hissetmek sizin için kaçınılmaz olacaktır.Hakan Günday'ın mezarlıkta ellerinde bidon bekleyen çocuklara dair söylecek çok sözü oluyor bu kitapta,o sözlerden biri şöyle;

" Ne halt olduğu hakkında gerçekte,hiçbir fikre sahip olamadığı ölüm karşısında, " dök bakalım şu suyu, şu otları da bir temizle " gibi cümlelerden başka tepki veremeyen insanoğlunun hayal dünyasıydı mezarlık. Ve o çocuklar da o hayal dünyasındaki Peter Pan'lar. Birbirlerine o kadar benziyorlardı ki kardeşler büyüklerin yerine geçince aradaki fark anlaşılamıyor, bu yüzden de hiç büyümüyormuş gibi duruyorlardı." 


Daha sonraki kısımlarda Derda'nın mezarlık işinden bir tanıdığı aracılığıyla yasal olmayan kitap işine girdiğini gözlemliyoruz. Kitap işine giriştikten sonra Derda'nın hayatında bir değişim yaşanıyor. Bu değişim Oğuz Atay'la birlikte oluyor. Kitabı zirveye tırmandıran Hakan Günday'ın Oğuz Atay sevgisi. Hakan Günday, Tutunamayanlar'a tutunuyor. Kitabın en can alıcı noktalarından benim için; Yatırca'lı Derda'nın mektubu. Oğuz Atay'ı bulmak için çabaladığı satırlarda aynı ciddiyetle okunmalı, belki kitabın bazı bölümleri havada kalabiliyor diğer Hakan Günday kitaplarına göre ama bir yerinde Hakan Günday can alıcı noktaya parmak basmayı iyi biliyor.


 Aşk,Nefret, mezarlıklarda bidonla bekleyen çocuklar,öfke ve alfabenin bütün harfleri Hakan günday'ın " Az " kitabında toplanıyor.  Adı küçük,ama içindekileriyle ders veren bir roman " AZ"   Günday bu romanda şiddetin dilini iyi aktarmasının yanında Oğuz Atay'ı da romanında selamlıyor ve kitapta Oğuz Atay'ın -yaşarken- değerinin bilinmemesini kafasına takan Derda'nın başından geçenleri okuyucuya sunuyor.  Okuyucuya sunarken bağlantılar arası kopukluk oluyor, bu da kitabın eksiklerinden olarak göze çarpıyor. 

" AZ" Diğer Hakan Günday kitaplarına göre okuyucunun gözünde vasat kitap gibi görünse de anlattığı farklı mevzularla ilgi çekmeyi başarıyor. Başarısız bir roman değil " AZ" ama başarılı bir roman da sayıldığını söyleyemem(-kişisel olarak)  Sözcüklerin ne denli büyük olduğu kitabı okuyarak daha  anlaşılacaktır. O yüzden  " AZ " adı küçük ama içindekileriyle ders veren bir roman olarak hatırlanacaktır. 



Okurken altını çizdiklerim

“ Alfabeyle yazılmış on binlerce kelime ve yüz binlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son.  Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi..." v  Kişinin benliğini kırmanın birinci şartı sopalarla dövmek değil, sahip olduğu adı reddetmekti. Sonra da yeni bir ad koymak. Sahip, ad koyandı. “

“İnsan doğar. On-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir, bilgi değil.  Çünkü hayat aşırı bir süreçtir, çünkü dünya aşırı bir yerdir ve ikisinin de hak ettiği ,suratlarının ortasına inen aşırı şiddetli yumruklardır. Bu yüzden ,ergen isyanı bir insanı öldürmek için onu altmış kez bıçaklamaktır. Çünkü gözlerini dünyaya ancak on dört yaşlarında açabilen biri, her insanın, ağzı tüten en az altmış ejderha tarafından kuşatılmış olduğunu anlayandır. Sonuç olarak insanlığın ergenlik hali, bütün aptallığına rağmen, hayatı boyunca, özgür bir yaratığa en çok benzediği dönemdir. “

“ Ne zaman ki hayat ve dünya uysallaşır, o zaman ergenlerden sakin olmaları beklenebilir. Çünkü eğer bu dünyada bir yerlerde, başka çocuklar açlıktan geberip gidiyorsa bunu da bilmeye gerek yoktu. O dünyanın zaten açlıktan nefesi kokardı. Ve çocukların burunları bu kokuları alır, ergen öfkesi olarak da geri verirdi. Ta ki burunları yetişkin uysallığıyla tıkanana kadar. “

“ İnsan ,sadece çağırabileceklerinin adını öğrenirdi.  Kimse, bir iz bırakmadan kaybolmaya cesaret edemiyordu. Dünyadan gelip geçtiklerine birilerinin tanıklık etmesi şarttı. Varlıklarını süslemek için. Öyle ya da böyle, herkesin bir ölümsüzlük planı vardı. Ama Yasin fazla ölü görmüştü. Hayatı boyunca bir savaş alanında yaşamış gibi. Dünya üzerinde hayatta kalan son insan kadar ölü görmüştü. Belki de bu yüzden yok olup gitmekten korkmuyordu. Var olmaktan yeterince korktuğu için.”

“ Belki de hayat, yanlış anlayınca güzeldi. Sadece yanlış anlayınca. Ama Her şeyi… “

“ Nereden bilebilirdi Tayyar? Yıllar önce ,en fazla yarım saat gördüğü bir çocuğun binlerce gün sonra yine bir yarım saat içinde kendini öldüreceğini. Nereden bilebilirdi Derda? Tayyar’ı öldürerek, kendininki hariç, herkesin intikamını aldığını. Nereden bilebilirdi İsrafil? Derda ile Tayyar’ı asla yan yana getirmemesi gerektiğini. Nereden bilebilirdi çöpçü Hanif? Derda sayesinde hayatta kaldığını. Nereden bilebilirdi insanoğlu? varlığının sonuçlarını. Hepsinin de yanıtı aynıydı: hiçbir yerden. “

“ Belki de bu sayede hayat devam ediyordu. Kimse, neye neden olduğunu önceden bilemediği için. Çünkü her davranışının zaman içindeki bütün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi büyük ihtimalle, durmak olurdu. Durmak ve durdurmak. Dehşet içinde. Hareket etme korkusundan kalbi durana kadar. Çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de ,insanoğlu bunu bilse ,hiç doğmazdı. Belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi. Ne de olsa ,insandı ve doğası gereği arsızdı. Doğmak için her şeyi yapardı. Gerekirse karnından çıktığı annesinin leşini doğumhanede bırakır, hatta dünyaya ikizine yapışık bile gelir, ama yine de doğardı…”

“ Derda sevgilisinin peşinde çıkmış olduğu yolculukta her şeyi göğüslemeye hazırdı. Dövüşmeye, yaralanmaya hatta ölmeye bile hazırdı. Ama bir avukat beklemiyordu. Hele böylesi bir teklifle karşılaşmayı hiç beklemiyordu. Ne diyeceğini bilemedi, çünkü konuşmayı da hiçbir zaman becerememişti. Sadece bir yolculuğa çıktığını biliyordu..”

“Neredesin, diye soruyordun. İşte buradayım.  Benim adım Derda. On altı yaşımda, üç cinayet işleyip iki kişiyi sakat bıraktım. Bazılarını kendim, bazılarını da Oğuz Atay için yaptım. Ya da belki bir deli olduğum için sonra fark etmediğini anladım. Sonuçta, kırk yaşındayım ve yirmi dört yıldır bir hücrede yaşıyorum.”


-         “ Bence dünyanın en seksi kadınları onlar olmalı
-         Kimler dedi Stanley.
-         Müslüman kadınlar. Baksana, o kadar seksi olmalılar ki her yerlerini kapatıyorlar. Yani bir açsak kendimizi, tutamayacaksınız kendinizi diyorlar bize., anlıyor musun? Üzerimizdeki kumaşları çıkarırsak, kendinizi kaybedersiniz demek istiyorlar biz erkeklere! Evet, evet bunu hiç düşünmemiştim ama böyle olmalı! Yani insan, dünyanın en güzel kadını değilse niye saklasın kendini? Tecavüze uğramaktan korkuyor olmalılar! Şöyle düşün, sen hiç nüdist olan güzel bir kadın gördün mü? Yok! Belki de Müslüman kadınlar ,bir çeşit silah gibidir. Ölümcül bir silah gibi. O kadar ölümcüller ki , kılıflarından asla çıkarılmıyorlar. Nükleer bombalar gibi! Asla ateşlenmiyorlar ama oradalar! Yani ortaya bir çıksalar, dünyanın sonu olacak! Herkes onların kölesi olacak! Belki de tutsak alınmış Amazonlardır “ sf 77


“ Güçlerini nicelik ve işlevsellikten alan bütün oluşumlar gibi, Hikmetçilik de intiharı sonsuza kadar lanetlenmenin en kestirme yolu olarak benimsenmişti. Ne de olsa, Hikmetçiliğin varlığı Hikmetçilerin hayatta kalmasına bağlıydı. Ve dava uğruna değil de kendi adına ölmüş olanlar hiçbir işe yaramıyordu. Dolayısıyla Hikmetçiler, intihar ederek ölen, üstelik son nefesini yüzü açık veren Rahime’nin cenazesini ellerinin tersiyle itmişlerdi.” – sf 89


“ Bütün insanlar hayat tarafından dövülür, nadiren de ödüllendirilirdi. “

“ İnlemelerin duvarlarda böcek gibi süründüğü yatak odasındaki deri ve metal aksesuarlar ise sadece bir ayrıntıydı havaya girmek için. Gerçek hayatta onların yerini kartvizitler, evrak çantaları, kravatlar, içinde eşantiyon parfüm şişeleri olan kadın çantaları, numarasız da olsa yakıştığı için takılan şeffaf camlı gözlükler, renkli lensler, saç boyaları, indirimli epilasyon broşürleri, herkesten gizlenerek zayıflamak için satın alınıp yatak odasına konan spor aletleri, yaramaz çocukların çekildikçe çekilmeye alışan kulakları, radyasyon oranının yüksekliği, otuz yıl vadeyle alınan iki odalı bodrum katları, bütün taksitli alışverişler, kanunlar, polis copları, yedikçe kanser yapan gıdalar, içilmese de kanser yapan sigaralar ve siyasi ya da dini liderlerin nurlu yüzlerindeki porselen dişler alıyordu. Bir de gerçek hayattaki şiddetin önünde ya da arkasında lütfen,rica,özür gibi kelimeler oluyordu. Dolayısıyla insanın, hayatla olan çoğu acıya, azı zevke dayalı ilişkisini kabullenip oyunu kurallarına göre oynamaması kesinlikle bir hastalık değildi. Bazı psikologların, sado-mazo gecelere sahip müşterilerine dedi,kleri gibi. Bu sadece neyin ne olduğunu anlamaktı. Çocukken yaşanan taciz ya da tecavüzlerin travmadik sonuçlarından ibaret değildi bütün bunlar.” – sf 96


“ Travmatik olan hayattı. Hepsi. Bütün hayat. Her şey. Özellikle de , travmatik gibi durmayan ne varsa. Doğmak gibi. Dolayısıyla, doğum sonrası depresyon, yeni annelerin yakalandığı psikolojik bir hastalığın değil, hayatın tanımıydı. Hayatta kalma isteğinin. Hayata rağmen. “ – sf 97



“Beni tanımıyorsun. Yaşadığımdan bile haberin yok. Ama ben seni gördüm. Nasıl dövüştüğünü gördüm. Nasıl yalvardığını da gördüm. Ben sana beş yıldır bakıyorum. Beş yıldır, her gün.. Buradan çıkmama kırk gün kaldı. Nerede olduğunu bilmiyorum. Hayatta olup olmadığını da bilmiyorum. Ama kırk gün sonra, bu mektup ve ben bir yolculuğa çıkacağız. Bu mektup ve ben, kendimizi sana teslim etmek için dünyayı dolaşacağız. Bu yolculuk, sensiz başlayıp bizimle bitecek. Gerekirse, bu yolculuk sensiz başlayıp bizimle bitecek. Gerekirse, bu yolculuk ölüme dek sürecek.”

“Adını çok düşündüm. Bildiklerimden hiçbirini yakıştıramadım. Seni bulduğum gün, senden duyacağım. Bu yüzden tahmin etmeyi bıraktım. Şimdilik sana, sevgilim diyorum. Umarım kızmazsın. Sana yemin ediyorum. Her neredeysen gelip seni bulacağım. Eğer öldüysen peşinden koşacağım. Ölümden sonra hayat yoksa da, sana kavuşmak için onu yaratacağım . Çünkü sana Aşığım .   –Derda”

“Arayacağı kimse yoktu. Bu yüzden ilk birkaç hafta telefona dokunmadı bile. Sonra bir gün, eline alıp sağını solunu karıştırmaya başladı. Kesinlikle tanımadığı bir teknolojiydi ve ne yaptığının farkında değildi. Bu yüzden telefonun ekranında, aniden başlayan filmin sesini duyunca irkildi. Nasıl susturacağını bulana kadar çok uğraştı. Neredeyse parçalayıp tuvalet deliğine atacaktı. Yanlışlıkla da olsa , dokunması gereken noktayı buldu ve sesini kıstı. Ancak o zaman, ekrandaki görüntüye daha dikkatle bakabildi. Bir filmdi izlediği . Sıradan bir film. Gülümsedi. Kapalı geçirdiği yirmi iki yıldan sonra, elinde dışarıya ait bir dünya vardı . O kadar heyecanlandı ki kahkaha atmaya başladı. Sonra da eliyle ağzını kapatıp kendini susturdu. “

“  Follia adındaki sonsuz melodinin eşliğinde birbirlerine son kez bakıp uyudular. Ölümüne. Seksen yaşındaydı . İkisi de. Birlikte olabilmek için kırk yıl,  birlikte ölmek için de bir kırk yıl daha yaşamışlardı. “

“  Derda bir  felçli gibi yatıyordu. Beton zeminde görünmez bir çarmıha gerilmiş gibi kollarını iki yana uzatmıştı. Her nefes alıp verişinde göğsünün üzerindeki Tutunamayanlar yükselip alçalıyordu. Yedi yüz küsur sayfalık kitabı bitirmiş tavana bakıyordu. Hayatı boyunca okuduğu ilk romandı. Anladığıysa bir toz kadar. Zihninde tek bir toz tanesi, hızla inip kalkan göğsündeyse Tutunamayanlar’ın geriye kalanı vardı. Bu yüzden nefes almakta zorlanıyordu. Cümleleri anlayamamış olsa da , bir araya geldiklerinde hissettiklerinden. Derda, Oğuz Atay’ı anlayamamış, ancak daha da ileriye gidip hissetmişti. Belki de oraya giden yol, anlamamaktan geçiyordu. Romandaki adlar, olaylar,karşılaşmalar,söylenenler, her şey başının etrafında dönüyor, evin dört duvarını renkten renge sokuyorlardı. Derda, tavanı bir gökkuşağı gibi izliyor, yağmurun altındaki bir sarhoş gibi yatıyordu.. “

“ Hayatı boyunca beklemiş gibi aldı sigarayı. Ateşi bulmuş gibi yaktı. Yüz yıldır içiyormuş gibi çekti ciğerine dumanı. Oysa onun da ilk seferiydi. Kim bilir o gün , daha kaç çocuk başlamıştı sigaraya, Dünyanın dört bir yanında.. “

“ Dünyanın en şanssız çocuklarından biriydi. Çünkü ailesi,kentin en büyük mezarlığının yanından, ikinci en büyük mezarlığının yanına taşınmıştı. İsa yine mezar temizleyecekti. Temizledikçe de , bir önceki mezarlıkta yaşananları hatırlayacaktı. Oysa unutmak istiyordu. Unutmanın en kolay yolunu da anlatmak sanıyordu. “

“ Eğer ,insanların ölülerini yakıp sadece gökyüzüne bakarak andıkları bir ülkede yaşıyor olsalardı beş kuruş kazanamazlardı. Ama doğdukları kentte, hayatta kalanlar, ölülerini anmak için, en son görüldükleri yer olan mezarlarına geliyor ve başlarında durup birkaç kez burun çektikten sonra zamanında az para vermedikleri mermerleri yıkatıyorlardı. Çocuklar da bu noktada devreye giriyordu. Ellerindeki plastik fırçalar ve su bidonlarla. Ölüsünü hatırlamaya gelmiş olanın duygusal açıdan gevşemesini fırsat bilip karşısına dikiliyor ve merhamet ağacından para toplamak için küçük ellerini uzatıyorlardı. Hayatın yan sanayisi denebilecek bir ticaretti bu aslında. Hayattan sonrasına ilişkindi. Yaşayanın ölü olan iletişimine bir katkıydı. “

Cem Kurtuluş,2011

14 Temmuz 2011

BOIKOT!




















1987 yılında İspanya’nın Madrid şehrinde kurulan Boikot, İspanya’ da sol görüşü temsil eden bir Hardcore/Punk grubudur.  Grup 1987 yılında barlarda,partilerde  çalmaya başladı. Grup kurulduktan 3 sene sonra ilk albümünü yayınladı. 

Albüm çıkardıktan sonra  grup çeşitli rock festivallerinde boy göstermeye başlamıştır. Çeşitli sosyalizm/devrim içerikli parçaları coverladıkları görülür. Bunlardan en önemlileri Hasta Siempre (Che Guevera), Bella Ciao ve Ines’tir    Grup bugüne kadar 12 albüm çıkarmıştır. Müziklerinde ska etkilerini görmek oldukça mümkün.

  Boikot’un etkilendiği grupların başında The clash geliyor.  Sadece ska değil grubun müziklerinde balkan müziğinin etkisi de boy göstermektedir. Ayrıca Latin ritimleri de dinlerken gözümüzden kaçmıyor.

Grubu ‘’ La Ruta del Che I - No Mirar’’ albümüyle tanıdım. Eğlenceli,ska etkisinin daha fazla olduğu bir albüm.  Ska sevenlere önerebilirim grubu. Ülkemizi 2007 yılında Barışarock kapsamında ziyaret etmişlerdir.

Kadro
Alberto Pla: ritim gitar ve vokal
* «Kosta» Vázquez: solo gitar ve vokal
* Juankar: bas gitar ve vokal
* J.C. «Grass» Zapata: davul
Discography
  • Los Ojos de la Calle, 1990
  • Con Perdón de los Payasos, 1992
  • Cría Cuervos, 1995
  • Tu Condena, 1996
  • Ruta del Che - No Mirar, 1997
  • Ruta del Che - No Escuchar, 1997
  • Ruta del Che - No Callar, 1998
  • Historias Directas de Boikot, 2000
  • De Espaldas al Mundo, 2002
  • Tus Problemas Crecen, 2004
  • Amaneció, 2008
  • Ni un paso atrás (en directo), 2008

Yazan:Cem Kurtuluş

07 Temmuz 2011

FENERBAHÇE...

İlk maçıma ne zaman gittim pek hatırlamıyorum . 1997-1998 sezonu olabilir. Tribünün en sağlam olduğu zamanlar.  Bir Adanaspor maçı vardır unutmam 6-0 bitmişti. İnsanlar seviniyordu onun öncesinde yanımızda bir tane hacı vardı ilk önce namazını kılmış sonra bir şeylere saydırıyordu. Fenerbahçelilik böyle bir şeydi. Alkoliği,hapçısı, hacısı-hocası bir yerde toplanabiliyordu.O seneler babamla birlikte çok maça gidiyorduk ama çoğu hafızamdan silinmiş olabilir. Okochalı,Erol bulutlu,Tayfunlu dönemlerdi. Dimas, Boliç,Moldovan daha niceleri vardı o günleri unutmak kolay değil. 

Bir Parma maçı vardı televizyondan tanıklık ettiğimiz, meşaleler yanar maraton yanardı. 90’lar bizim en kötü dönemimizdi. Ama tribün olarak en sağlam dönemlerdi. Taraftar, başarıya endeksli değil, Her yerde ve  her zaman Fenerbahçe’nin yanındaydı. Bir başarı bile yoktu neredeyse ama bunlar önemli değildi. Sevdasının peşinden gidiyordu taraftarı.

Gerektiğinde herkese tepkisini veren bir taraftar vardı ortada.   Şampiyonluklar 90’larda pek gelmedi. 96’da Trabzon’u şampiyonluktan etmiştik. Rüştü’nün yaptıkları inanılmazdı, Trabzon baskıyı kurmuştu. Fenerbahçe taraftarı ölme pahasına olmasına rağmen her yere gittiği gibi oraya da gitmişti. 40 otobüsü aşkın bir rakamla gitmişti. Ali Şen o gün “ Takım da taraftarla birlikte gidecek” talimatı vermişti. Asıl şampiyonluk bu sözlerdi aslında. Bu seneden sonra Oğuz Ve Aykut ile yollar ayrılmıştı.

 Aziz yıldırım 1998 gibi kulubün başına başkan seçildi. 2000-2001 sezonunda şampiyon olduk.  Sonrasında hüsranda vardı bu hiç önemli değildi. Çünkü biz Galatasaray’ın o 2000 Uefa ve süper kupasından sonra takım tutanlardan değildik. Aziz Yıldırım’ın ilk dönemi tribünlere biletler dağıtıldı, iyi tribün yapılıyordu. Genç Fenerbahçeliler ‘i kuran bizzat Aziz Yıldırımdı. Bir takım olaylar yaşandı, daha sonraları GFB’yi besleyen Aziz Yıldırım daha sonraları bitirmek istedi. Sadece GFB’yi değil,  Fenerbahçelilik felsefesiyle hareket eden tribün kültürünü,adabını bilen herkesi bitirmek istedi, daha sonraları yine şampiyonluklar geldi ve gitti.

Üstümüze oyunlar oynandı ,çoğu zaman ses çıkarmadı yönetim kurulu ve bundan dolayı çoğu şey oldu. 2006 Yılında Denizlispor maçında şampiyonluk çalındı ama kimse ses çıkarmadı. Zaten o zaman ki federasyon'un ne bok oldugu biliniyordu.

 2009 -2010 sezonu bundan da farklı değildi. Üzerimize oynanan oyunlar devam ediyordu. 2011 yılında da oynandı bu oyunlar. Şampiyon olduk. Her şeyi yenerek. Bunda da teşvik primleri var dediler.  Bucaspor’un Trabzon maçında ,Antep’in Trabzon maçında ve daha nicelerini sorgulamadılar bile.  Biz taraftarlar ne için mücadele ettik. Manisa’da ,Bursa’da,İzmir’de Fenerbahçe’nin yanındaydık.  Ekonomi çöker. Fenerbahçe,Hükümet İndirir!




 Cem Kurtuluş