// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

28 Ekim 2011

Deplase İnönü (28.10.2011)




















1 Haftadır Fenerbahçe taraftarı işkence çekti. İnternetten çıkan biletler herkesi sıkıntıya soktu. Kimileri aldı bileti, kimileri alamadı. Biletix’in oyunlarıyla sistem çöktü. Biletler 11.00’de çıkması gerekirken 11.15 te çıktı. O 15 dakikada neler oldu kim bilir bu işi kovalayan herkes bilir. Biletler alındıktan sonra Fenerbahçe taraftarı maça gidemeyecek denildi. Herkes şaşkına döndü. Bu kararı alan yöneticilerdi. İnsanlar ne yapacağını şaşırdı. Bu karardan sonra valilik izin verdi ama biletix bir süre biletleri basmadı. Sonra ani bir kararla biletleri bastılar. Elinde bilet olmayanlar eski maç biletleriyle maça gireceklerdi. Bunun öncesinde stadın önünde toplanmıştı herkes. Fazla kalabalık yoktu. Orada konuşurken 200 biletin kulüpte olduğunu öğrendik.  Ve Kabataş a geçmek için hareket edecektik.


Polis bir süre bekletti. Beşiktaşlılar vapurdan hareket yapıyor,bunun karşılığını alıyordu. Bira şişeleri, şarap şişeleri, havai fişekler vapurun üstüne yağıyordu. 2.Vapur geldiğinde yine Beşiktaşlılar hareket yapıyordu,yine havai fişekler vapura atılıyordu. Sonra vapur yanaşmış Fenerbahçe taraftarı turnikelerden atlayarak vapura biniyordu.  Vapurda meşaleler yanıyor,havai fişekler atılıyor,tezarühatlar söyleniyordu. Agresif bir tribünün habercisiydi hepsi. İnönü deplasmanlarının olmazsa olmazı olan o agresif tribün yapısı da belli edecekti kendisini.

Kabataş’a geldiğimizde çevik kuvvet kontrolünde stada gidiyorduk. Yaklaşık 2000 kişi vardı. Ama 2000 kişiyse 1000 kişinin bileti yoktu. Kimileri eski biletlerden dolayı gözaltı yapılıyor, kimileri giremiyor o kadar kalabalığa dayanamıyordu, Kimileri de kapıyı zorluyordu. Ama güvenlik  çok fazlaydı. Ben ve arkadaşım da eski bilet vardı. Polisler bizi çıkarmıştı. Yukarıda sırada olanlar vardı. Onlarda dışarı çıkmıştı. Çünkü yukarıda sırada olanlar nefes alamıyordu.  Orada olanlardan birkaç şeyin altını çizmek gerek. Kalp krizi geçirenler, nefes nefese kalanlar, ayağı kırılanlar,orada sıkışanlar, hastalığından dolayı çıkmak zorunda kalanlar. Kalabalığın zaten izahı yoktu buna alışıktık,ama polisin uyguladığı baskının da izahı yoktu. Sonuç olarak tribün bu kadar zorlamaya rağmen o nefes alamamalara karşın maçın başlarından itibaren  Beşiktaş müzesinden girişini yaptı. “ Söyleyin bize bu ne sikim bir  müze    bestesi de bu maça özel çıktı.       


“Yıllardır seninle geldik her yere “  bestesi de bu tribünün geleneğinde vardır.


Cem Kurtuluş, 2011/ İnönü Deplasmanı...(2-2)

26 Ekim 2011

Paralı aciz yöneticiler ve onların uşakları

Yönetim uyuma taraftara sahip çık gibi bestelere nostalji denir. Evet buna nostalji denir eskiden bu besteleri çokça duyardık. Ama taraftar da köleleşmiş sisteme ayak uydurdu mu diyelim. evet görünen o. protesto yapmaktan aciz taraftarlar da var. çıtını çıkardığında hemen susturanlar da var.. Ne acı ki var işte.

 Eskiden futbolcular dayak yerdi ama bunlar haklı atılırdı. Eğer formanın hakkını veremiyorsan idmanlar basılırdı,tribünlerde eskiden sabahlamalar olurdu,biletler maç günü çıkardı,yöneticiler taraftara ve futbolculara yakın  davranırdı. Ama günümüzde o yöneticilerden kalmadı. 

Şimdi ki yöneticiler taraftara uzak. Endüstriyel futbol’a karşı olmalarını beklemek hata olur. Daha çok nasıl para kazanırım,endüstriyel futbol’a nasıl katkı sağlarım diye düşünmekteler. Ve şimdiki konumuza gelelim. Fenerbahçe taraftarı,İnönü stadında Beşiktaş maçını izlemekten mahrum bırakıldı bugün.

 Bu biletler satışa çıktıktan sonra oldu. Herkes isyanda. Bu bir taraftar sorunu. İnsanların tek tutkusu olan Futbol’dan uzaklaştırıyorlar insanları.  Futbol’u sadece ticari bir oyun olarak görenler oldukça futbolun ilerlemesi düşünülemez. Para’nın peşinde koşanlar oldukça,biz amatör ruhlular daha böyle çok düşünürüz. İnsanların önüne engel koyuyorlar,onları rahat bırakmıyorlar ,çünkü tribünlerde ‘’takımını destekleyen’’ insan görmek istemiyorlar.

 Bunların hepsi taraftarın sorunu. Birlik ve beraberlik içinde toplu tepki vermenin gerektiğini düşünmek doğru olacaktır. Ama bu tepki verilir mi onu bilmiyorum. Suskunluk sürdükçe bir yere gidemeyeceğimiz ortada. İsyan’ın tam zamanıdır. Bu isyanı hep birlikte vermek gerek. Eski zamanları özleyenler çokça var.

 Maç günü satılan biletler,yüklen abi diyenler ve bir çoğunu hatırlamak gerek. Nefes alamamakta bunların içinde. Endüstriyel futbol’u istemiyoruz,coşkulu tribünler istiyoruz. Ama bu zihniyette yöneticiler oldukça o günleri görmek zor. Şimdi tribünler o yöneticilere kaldı. Artık sevinirler.

Yazan:Cem Kurtuluş

25 Ekim 2011

Taşra'dan Kesitler: Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)


Nuri Bilge Ceylan sineması hakkında ahkam kesmek gibi olmasın,  ama bu sinemaya hakim olduğumu söyleyemem.  Ancak izlediğim  filmler neticesinde tespit yapabilirim, bu da herkesin yapacağı tespitle aynı doğrultuda olur.  Nuri Bilge Ceylan filmleri sessiz şekilde ilerleyip, az diyaloga yer verip, karakterleri genellikle mutsuz portrelerden oluşur. Karanlığın arkasına saklanır bir şeyler arıyormuş hissine kapılmanız kaçınılmaz olur. Bunu kısa kesmek gerekirse;  “ Bir Zamanlar Anadolu’da “  gerçek bir olaya  dayanan, filmin senaristlerinden biri olan  Ercan Kesal’in 25 yaşında zorunlu hizmet için gittiği bir kasabada kendi yaşadıklarını senaryoya dökülmesiyle gerçek hayattan izler taşıyan bir konuyla karşımıza çıkıyor. 

Film, çilingir sofrasını gösteren bir sekansla açılıyor, hemen sonra kamera  Anadolu’da işlenen bir cinayetin izlerine sürmek için yola çıkan ekibe odaklanıyor. Bu ekibin içinde Komiser, Polis, Doktor, Şoför,   Savcı ve bu ekibi takip eden Jandarmalar var.   Sessiz bir kasaba, bir takım uğultular ve bu uğultuların izinde her defasında cinayeti çözmek için yollarda olanlar…  Her defasında cinayet yer/mekan  değiştiriyor, cinayetin peşinde olanlarsa bundan sıkılmak zorunda kalıyor.  Bizse cinayetin peşinde dolanıyoruz,  karakterlerin dediği gibi “ Bir Zamanlar Anadolu’da böyle bir şey yaşandı “ deyip karanlığın peşinde iz sürüyoruz.  

Filmin ilk bir saat içinde pek çok şeyle karşılaşıyoruz.  Özellikle bir saat içinde diyalogların çeşitli olması, edebiyat çizgisinde ilerlemesi  filmi izlenebilir kılıyor, oyuncular da bu süreçte oyunculuğunun hakkını vermiş oluyor.  Film her ne kadar cinayet üzerinden ilerlese de filmde iki cinayet hikayesini gözlemliyoruz. Biri hikayesel anlamda anlatılıyor, biriyse cinayetin peşinde olan ekip tarafından.  Özellikle Savcı ve Doktor arasında geçen diyaloglar filmin en sıkı /sahici  bölümlerinden birini oluşturuyor. 

 Filmin ikinci bölümünde cinayetin sır perdesi aydınlanıyor, film böylelikle durağan bir anlatıma geçiyor. Bu kısımda daha az diyaloga tanıklık ediyoruz.  İkinci bölümde alt tabaka/ üst tabaka olayına da Komiser Naci’nin gözünden bakıyoruz. Cesedi bulup çıkaran ekibin başında olup gece gündüz çalışan Naci’nin “ daima halay başı olacaksın “ sözü hiçbir şey yapmadan masa başında oturup yatan savcıları doğrular nitelikte oluyor. Bu bölümde özellikle Nuri Bilge Ceylan; karakterleri iyi işliyor. Konuşmadan harekete geçirmeyi etkili bir şekilde kullanıyor. Eşini kaybeden kadın ve çocuğu bu noktada etkili bir örnek oluyor. Özellikle kadının kocasını kaybettiği sahne de sadece gözyaşlarının dökülmesi görülmeye değer. Bu anlamda kameranın kadına odaklandığı  sahnelerdeki görsellik ve ışık kullanımı da film adına başarılı olduğunun altını çizmek gerekir. Filmin finaline doğru otopsi esnasında çıkan insan organı seslerini takip eden siyah ekran film adına eksilerden biri olabilir.  Filme diğer ufak bir detaysa cinayetin ne için işlendiğini bilememek oluyor. Belki bu detay seyircide olumsuz izlenim bırakmış olabilir, ki izlediğim süreç içinde cinayetin nasıl işlendiği hakkında ipucu bile seyirciye heyecanlandırabilirdi.  

Oyunculukları değerlendirdiğimizde;  Yılmaz Erdoğan taşrada görev yapan ciddi bir komiseri canlandırıyor, yer yer güldürdüğü oluyor diyalog bazında başarılı bir oyunculuk sergiliyor.  Taner Birsel savcı rolünün üstesinden kalkmış, arada da gizemli bir insan rolüne bürünmüş.  Doktoru oynayan Muhammed Uzuner, sessiz görünümüyle sadece bildiği konularda konuşması Savcı gibi gizemli biri haline getiriyor kendisini. Muhtar rolüyle karşımıza çıkan Ercan Kesal diğerleri kadar filmde uzun süre almasa da hakkını veren isimlerden. (ki senaryoya katkı veren isimlerden biri kendisi )  Arab’ı canlandıran Ahmet Mümtaz Taylan her ne kadar sadece şoför karakterinde oynasa da ciddiyetli rolün hakkını vermiş gözüküyor.  Cinayette sorumlu kişiyi oynayan “ Kenan “ karakterine can veren Fırat Tanış, öyle kuvvetli sessizliğe bürünüyor ki diğer oyuncuların belki de  yarısına eşitleniyor. Soğukkanlı katil profilini hiç konuşmayarak fazla etkileyici oynamış olduğunu söylemek gerekir.  Film adına diğer eleştirilecek noktalardan biri de filmin uzun süresi olabilir ,ki Nuri Bilge Ceylan sinemasına alışık olmayanlar için bu durum normal karşılanabilir.

Sonuç olarak; “ Bir Zamanlar Anadolu’da “ görseli kuvvetli, ışık kullanımıyla öne çıkan, hemen kavranacak bir film olmamasının yanında, taşra hayatına yakınlık duyanlara seslenen bir film  olmayı başarmış bir yapım. Çöpe atılacak bunca film varken sinemada, bu filmin çöpe atılması sinemaya haksızlık olur demenin altını çizelim. Tekrardan hatırlatmak gerekir ki ilk izleyişinizden sonra daha dikkatli karanlık bir odada yalnız başınıza izlediğinizde filmin esrarengiz olduğunu daha iyi anlayacaksınız!

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim:



“ bir insan, başkasını cezalandırmak için kendini öldürebilir mi? Olabilir mi böyle bir şey?
-zaten intiharların çoğu başka birini cezalandırmak için yapılmıyor mu “

“ kadınlar bazen çok acımasız olabiliyor doktor “

“ Hz.Süleyman 750 yaşına kadar yaşamış. Altın mücevher
Ee dünya ona da kalmamış
Değil mi doktor? “


Cem Kurtuluş, 2011

23 Ekim 2011

Babacan..

İstiklalin kalabalık olduğu akşamlardan biriydi
Bir köşeye geçmiş biramı içiyordum
O esnada  yanıma bir adam geldi oturabilir miyim diyerek..
Oturmuştu
Dalgın düşüncelerle o gelmeden istiklal caddesini süzüyordum
Güzel bacaklı hatunlar fink atıyordu istiklalde
Her türlüsü vardı istiklalde
Adam oturmuş elinde bir bardak vardı
Benim elimde ise bir şişe bira.. 
Ona “ Babacan’’ derlerdi
Adamı tanımayanlar  şarapçı demiştir muhakkak
Ama adamın muhabbeti çok sardı
Bana bira ısmarlamak istedi
Meyhane  tarzı bir yere gittik
Travesti de vardı orada başka şeyler de
Herkesin düşeceği bir yerdi
Adamın her zaman takip ettiği bir adam vardı bağlama çalan
Oraya gitmeden önce adamın ne kadar etkili bağlama çalmasından söz etti durdu
 içeri girdik biralarımızı söyledik
Adamın elindeki bardak halen elindeydi
Bir gürültü çıktı yukarıda
Şişeler havada  uçuştu
Aniden kendimizi dışarıda bulduk
Sonra dışarıda biramızla bir süre takıldık
O ara adam sigara almış
Bende yılların eskitmediği bir adamla konuşuyordum
Aynı Yeşilçam filmlerinden çıkma gibiydi
Sonra yolumuzu aldık..
Sabah olmamıştı daha ama olacaktı elbette, güneş doğacaktıé
Adamın her yerde tanıdığı vardı
İstiklal caddesinde ve Karaköy civarlarında tanınırdı
Babacan ismi değerli bir isimdi herhalde eski kuşaklara göre
Sonra evine gittik
Ev dağılmış
Her yer dağınıktı
Bu hiç sorun değildi
İnsan hayatı böyleydi
Sabahın köründe benim işkembeciye götürdü
Kafalar kıyaktı
İçtikçe içmiştik
Zaten gecenin anlamı içtiğimiz içkilerde saklıydı
Sonra yol alarak yolumu tuttum..
Çorba içmeye gitmiştik

 Yazan:Cem Kurtuluş

12 Ekim 2011

Morbid Flesh - Reborn in Death (2011)





















Siyah beyaz kapaklar her zaman ilgimi çekmiştir. Grubu bilmeyenler için kısa bir özet geçelim. 2007 yılında kurulan İspanyol Old School Death Metal grubu 2009’da bir demo yayınlamış, 2011 yılında ilk albümleri olan  " Reborn In Death"  albümünü yayınlarlar. Kronolojik sıralama olarak grubun bu ikinci ürünü. Ruh sağlıkları bozuk olan bu herifler " biz karanlık işlere bakarız’’ mesajı vermişler.

 Sound olarak eski okul izinden gidiyorlar. Bolca Dismember, Autopsy,Bolt thrower,Entombed etkileri var grupta. Grup ,İsveç death metal’inin karanlık yönünü almış.  Hızıyla birlikte o kükremelerle mezarlıkların içine dalmak istiyorsanız  Beneath the Earth’’ i  es geçmeyin derim, o kasvetli ve karanlık sololarıyla da başınız dönebilir bunun tedbirini alın veya almayın. Şarkının sonlarına doğru kendinizi mezarlığın içinde bulacaksınız.

Kendinizi hem kilisenin içinde gibi hissettiren hem zombilerle savaşıyor gibi hissettiren parçalardan biri de  Dying Lapidation’’. Yavaş tempoyla  başlayıp ,daha sonra tempo yükseliyor bu da delirmemiz için iyi bir neden.  Delirmeye  Impaled Ratzinger’’ ile devam ediyoruz, uğultulu gitar melodilerinin davulun hızı ile birleşmesiyle kendimizi mezarlıkların arasında buluyoruz.

  Aradaki o ilahi konuşmalar şarkıyı daha enfes hale getirmiş.  Mezarlık hikayeleri devam ediyor.    Walking With the Undead’’ yaşayan ölülere ithafen diyelim.   Şarkının karanlık yönü daha ağır basıyor aralardaki  enfes gitar sololar mezardakileri bile ayağa kaldırır.

“ Endless Hate’’ nefret,öfke,intikam üçgeninde birleşen bir şarkı. hız olarak bizi uçuruyor, kendimizi kontrol edemiyoruz.  Şarkı bitmeden gelen enfes sololara diyecek yok. Sonuç itibariyle  Eski okul death metal olarak yapılmış sağlam çalışmalardan biri " Reborn In Death " 

  Mezarlıklar sizi bekliyor, içine dalın!

Cem Kurtuluş, 2011



10 Ekim 2011

Andıran Ot'una kısa not...

Yağmurlu bir gün. Şimşek çakıyordu adeta. İnsanlar yoldan geçiyor,o insanlara bakıyor. Onun da macerası böyle başlıyor işte . C.t’nin kitabı önemli. Bir yerlerde bulması gerektiğini biliyor, onun için mühim oluyor çünkü içindekiler mühim.  Yalnızlığın kelimelerini bir öykü gibi istiyor. Salıncakta sallanan birilerini anımsatıyor o sözcükler, ve sadece bilinmeyen birileri...  " Andıran Otu"  böyle bir günde ele geçmişti işte. Heyecanın olduğu,yağmurun durmadığı,koşarak " kalmazsa ne yaparım denildiği’’ bir kitaptı Andıran Otu. Herkesin andığı,ama herkesin kandığını sanmadığı ama kandığı.  C.t’nin on numaralı hali olunamazdı ama bir takımda on numara oynayabilirdiniz. Ve  kitapçıya gidilmiştir ve adam’a hemen " andıran otunu almaya geldim’’ denilir. Adam kitabı verir. Yağmur yağıyordur güzel güzel,geriye kalan anılar olacaktır.  Ve o yağmurda kitap ıslanır ,kitabın sayfalarına bakmak için otobüs beklenir. Otobüs’e binilir,ve yer kapılır. Kitap ıslanmıştır yağmurdan,bu pek önemsenmez ama yine de bakılır. Yağmurdan sayfalar buruşmuştur,bu pek önemli sayılmaz. İlk sayfası açılır Biografi diye yazılan kısımda " Cenk Taner Kadıköy’de yaşıyor’’ yazılıdır. Kadıköy evet sadece bir yer,ama bir yer mi bir yerden de öte mi? Sayfalar çevrilir teker teker,ve uzaklara dalmış bir adam portresi çizilir önünüzde. Ressam olmayan ama sadece ressamlığı hayal eden bir adam. Olabilir mi ,olabilir. İnsanlar sessizdir otobüste,sadece yağmurun sesiyle kitap okunur. Yağmur’un sesi, C.t’nin satırlarıyla eş değerdir. Yağmur mudur böylesine güzel gelen,C.T’nin satırları mıydı? Satırlar,sözcükler,kelimeler hepsi bütünleşir bir arada. Bazen anlamazsın ama bilirsin ve hissedersin. Bazen de hiç bilmezsin,zaten gerek de yoktur böyle bir şeye. Sayfa 9’a geldin mi üst tarafta yazılı olan bir şey dikkatini çeker. ‘’Silah Sesinde Yunuslar’’. Ve Kadıköy terasında içen adamlar,ve sonra kadınlar hayal edersin. Yapacaklarını ya da yapamayacaklarını tartarsın kendi kafanda. Geleceğe mirastır C.t nin kitabı. Tektir ama belki hiçbir zaman diğer kitap gelmeyecektir. Yılların eskittiği bir kitaptır. Geç kalınmış veya keşfedilesi bir şeydir bu da .  O ki zarfın içindeki adamdır,bir şeylere seslenir duyarsa birileri onu. Ve bilinmezliklerden bahsediyordur kim bilir. Algınız açık olsun öyleyse. Yalnızlık notlarına ihtiyacı olanlara sesleniyor C.T . Kim bilir belki de kendi içinizdekilere sesleniyor.

Cem Kurtuluş, Kadıköy 2011

06 Ekim 2011

Terkedilmiş İstekler!

Etrafı sis bulutlarının kapladığı akşamlardan biriydi
Herkes sessizdi
Etraf karanlıktı,aydınlığa ihtiyaç vardı.
Kim bilir karanlık olması insanları endişelendirmiş olabilirdi
Etrafı çığlıklar sarmış,insan sesleri adeta yükselmeye başlamıştı
Etrafta ismini bilmeyenler dolanıyordu. kelimeler süslenmiş,yol ise çamur içindeydi
Yaptıklarını bilmeyenler,yapamadıklarını haykıranlar hep vardı
Saçmalıklar diz boyuydu Bu saçmalıklar top peşinde koşan çocuklardı
Bu çocuklar topun peşinden hep koştu,zincirin halkaları onları hiç bırakmadı ;onlar ne kadar bırakmak istese de.
Arabalar yoldan geçiyor,ağaçlar insanlara doğru bakıyordu. Sessizdiler her zaman ki gibi,onların bir dilleri yoktu.
Dil’e i bazen ihtiyaç duymazdı insan. İnsan’ın istediği neydi?
Harikulade yalanlar mı yoksa bitmesini istemediği zaman mı?
Hangisiydi? İnsan bunların hangisini istemezdi,hangilerini isterdi. İnsan ne istediğini hiçbir zaman bilememişti.

Yazan:Cem Kurtuluş