Etiketler

Loading...

Tarih

Kategoriler

22 Nisan 2016

Bir Kayış darbesi kadar sert : Ekmek Arası - Charles Bukowski



















Kitabın Adı: (Ham On Rye ) Ekmek Arası
Kitabın Yazarı: Charles Bukowski
İlk Basım: 1995
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Yayınevi: Metis Yayınları
Çeviren: Avi Pardo
Sayfa Yapısı / Sayısı : 223


Hayatın insanları kırbaçladığı dönemler vardır. Bazı isimler, yazarlar, şairler; bu kırbaçlanan dönemlerden geçip daha sonrasında terbiyesiz bir canavara dönüşmüştür. Bu canavarla birlikte hayatın acımasızlıkları bu kişiler için katlanmıştır. Charles Bukowski ismi her ne kadar kendisinin ölümünden sonra popüler hale gelse de, bu isim hayatını kırbaçlanarak geçirmiş bir isim. Kimileri için “ terbiyesiz, ahlaksız “ kategorisine girse de kendisinin bu noktaya gelmesi kendi hayatından taşıdığı izlerle alakalı.

Bukowski’nin yazmayla sorunu yok, küçük yaşlarda koyuluyor bu işe. Yaşadıkları hakkında not tutuyor.  “ Ekmek Arası “ romanı Bukowski’nin  babası tarafından sert darbelere maruz kaldığı, çocukluğundan izler taşıyan, yazma stiliyle terbiyesiz bir canavara dönüştüğünün resmi olarak karşımıza çıkıyor. Bu roman aynı zamanda yaşlı osuruk diye tabir ettiğimiz Bukowski’nin otobiyografik romanı.  Roman  1982 yılında yayımlanıyor. Bukowski’nin bu romanda kahramanına verdiği isim Henry/ Hank, genellikle romanlarında bu ismi kullanıyor Bukowski.   Bu kitabın diğer bir özelliği “ Kadınlar “ , “ Factotum “ kitaplardan sonra çıkıyor olması. “ Kadınlar “ kitabıyla birlikte seks, alkol gibi konularda ses getiren  Bukowski  Ekmek Arası’nda çocukluğunu, babasının nasıl bir herif olduğunu,  okul dönemini, düzüşmenin nasıl bir şey olduğunu bu kitabıyla anlatıyor bize. Bu dönemden sonra böyle bir konuya  derinleme dalması herkesi ters köşeye yatırıyor.   

Bu kitapta terbiyesiz sözcükler yine var, Bukowski yine bildiğimiz Bukowski, ama anlattıkları tam anlamıyla kaybeden numarası yapmış bir adamın değil, gerçekten sert darbelerle çocukluğunu yaşamış bir adamın hayatı. Bu faslı geride bırakırsak; Bukowski, Ekmek Arası’na    “ Güneş ışığını seviyordum. İnsan bacakları ilginç değildi. Sarkan masa örtüsü, masa ayağı, güneş ışığı daha ilginçti. “ sözleriyle başlıyor.

Kitabın ilk bölümünde babasını tanıyoruz Bukowski’nin.  Çok içen, ağzı bozuk, terbiyesiz, bir o kadar kadınlar konusunda da becerikli bir adam. Daha sonraları Bukowski (Henry Chinaski/ Hank)  bizi okul çağlarına götürüyor, burada sürekli mevzu var. Beyzbol müsabakalarında boy gösteriyor, bir yandan da evdeki sorunlarla boğuşuyor.   Düzüşmenin nasıl bir şey olduğunu bir arkadaşının kendisine anlatmasıyla anlıyor Bukowski, 24 yaşına kadar siftah yapmamış Bukowski’nin çocukluğunda detaylar böyle çıkıyor ortaya. 

Bukowski düzüşmeden haberi olduktan sonra öğretmenine düzüşme teklifi ediyor. 1929 yılı işsizlikten berbat bir dönem geçerken kitapta kahramanımıza öğretmenleri tarafından babasının mesleklerini soran Bukowski romanda bunu şöyle anlatıyor; “ Korkunçtu. Benim semtimdeki bütün çocukların babaları işlerini kaybetmişlerdi. Babam işini kaybetmişti. Et fabrikasında çalışan Chuck’ın babası dışında bütün babalar işsizdi. “  

Babasıyla geçinemeyen Bukowski,  Amerika’da buhran olarak bilinen 1929 ekonomik krizinde babasının işsiz kalmasından sonra babası tarafından dayak yiyor. Bukowski’nin terbiyesiz, ahlaksız olma nedenlerinden biri babası tarafından sert darbelere maruz kalması.  Babası tarafından acımasızca dövülen Bukowski, babasından dayak yediği günleri şu  acımasız sözlerle anlatıyor;  “ Dünya dışardaydı ve her şeye kayıtsızdı ama önemi yoktu. Milyonlarca insan vardı dışarda. Köpekler, Kediler, Sincaplar, Binalar, Sokaklar, ama önemsizdi. Sadece bir baba, ustura kayışı , banyo ve ben vardım “  

Henry Chinaski üçkağıtçı bir çocuktu, bunu sınıf ortamında yazılarına da yansıtıyordu, öğretmeni tarafından tam not alıyordu. Herkesin herkesi kandırdığı ve sahtekarların bulunduğu insanlık konusunda Chinaski, onu okuyanlara şöyle sesleniyor;  “ İstedikleri buydu demek; harikulade yalanlar. Buna ihtiyaçları vardı. İnsanlar ahmaktılar. Kolay olacaktı benim için. “  bu sözler aynı zamanda Chinaski’nin hayatında önemli bir yer tutuyordu, çünkü babasından yediği her kayış darbesi sözlerine yansıyor. Bunun yanı sıra Kitabın ilk bölümlerinde Chinaski okulda yaşadıklarına yer veriyor, bu bölümdeki diyalogların içinde Chinaski’nin  her erkeğin ergenlik dönemine başladığı zamanlardaki Otuz Bir meselesiyle tanışıyoruz. 

İlk sıvının nasıl geleceğini uygulayarak öğreniyor Chinaski.  Daha sonraları herkes gibi alkolle tanışıyor Chinaski, bu onun için hayatında dönüm noktası oluyor, çünkü bir arkadaşının kendisini bir depoya götürmesiyle tanışıyor alkolle. Alkolün  kısa tanımını da şöyle yapıyor Chinaski; Sihirli bir şeydi içki. Neden kimse söylememişti bunu bana?  İçki ile hayat harikulade, insan mükemmeldi, kimse rahatsız etmezdi onu. “  

Bukowski, piçliklerini Ekmek Arası’nda  babasından aldığı dürbünü harikulade  kadın bacakları izlemek için kullanıyordu ve sonrasında otuz bir çekerek kendini rahatlatıyordu. Boşalmanın tadını burada alıyordu Chinaski,  Bildiğimiz Bukowski’nin kendine has özelliğiydi bu.  Ama bunu çocukluğunda yaşadığını Ekmek Arası’yla öğreniyoruz. Bu çocukluğun içinde bir ton mevzu var. Ergenlik sivilceleri, bu sivilcilerin başına açtığı belalar ve bu ergenlik sivilcileri yüzünden genç hemşirelere tav olmalar… Hepsi kitabın içinde bir şekil yerini alıyor.

Henry Chinaski’nin okumayı keşfettiği bölüm en özel bölümlerden biri. Bu bölümde yazarları keşfediyor Chinaski, Upton Sinclair’den Hemingway’e, Hemingway’den Rus yazarlara uzanan bir yelpaze şeklinde… Bu Rus yazarlardan Turgenyev, Chinaski için güldürme duygusu yaratan bir yazar. Her birini farklı betimliyor Bukowski;  Upton Sinclair’i basit ve öfkeli, Sinclair Lewis’i tutkudan uzak.. Bukowski, Hemingway’ı tanımlarken “ cümleyi oturtmayı biliyordu “ diye anlatıyor onu.

 Kitabın en sıkı bölümleri Askerlik Eğitim Kursu’nun anlatıldığı bölümler.  Bu bölümlerin çoğunda Bukowski askerlik kursunu öyle tanımlıyor, ki bir nefret duygusu hakim bu bölümlerde. Bukowski bu bölümlerde sorgulama içine giriyor, askerliğe dair aitlikle ilgili sorması gerekeni soruyor “ Kime aitti bütün bunlar? “ . Askerlikle alakalı Bukowski  kendi uslubünce askerliği sorgulayıp şunları diyor; “ Askerlik spordan uzak tutmuştu beni, oysa diğer çocuklar her gün top oynuyorlardı. Okul takımlarına girip ünleniyor, kızları götürüyorlardı. Benim günlerim güneşin altında askeri yürüyüşlerle geçiyordu genellikle. Yürürken tek gördüğüm önümdekinin kulakları ve kıçıydı. Çok geçmeden askeri kurallar canımı sıkmaya başlamıştı. Diğerleri botlarını parlatıp manevralara katılmaktan haz duyuyorlardı. Bana anlamsız geliyordu. İlerde paramparça olmaları için eğitiyorlardı onları. “   

Bukowski ( Chinaski ) iş’ten başka kafası çalışmayan toplumun belli kesimine şu sözlerle sesleniyordu.

“ Peki diyordum, kendi kendime. Bir iş buldun. Ömür boyu böyle bir işte mi çalışacaksın? Bu yüzden banka soyuyordu insanlar. Yapmak zorunda kaldıkları işler küçük düşürücüydü. Neden allahın cezası bir konser piyanisti veya yargıç değildim? Çünkü eğitim gerektiriyordu ve eğitim parayla sağlanıyordu. “ (– sf 163 )

Bukowski belki de “ Savaş “ hakkında yapılabilecek en iyi tanımlardan birini yapıyordu Ekmek Arası’nda. Savaş Lejyonerlerine şöyle sesleniyordu

“ Savaş. Bakirdim henüz. Bir kadının ne olduğunu bile öğrenemeden tarih uğruna paramparça olmayı düşünebiliyor musunuz? Veya bir otomobil sahibi bile olamadan. Kimi savunacaktım? Başkasının sikinde bile olmadığım başka birini. Savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu “- sf 207

Özet olarak; Bukowski’nin “ Ekmek Arası “ babası tarafından kayışla dövülen bir adamın hayat hikayesi, bu hayat hikayesi acımasız, sert ve yediği her darbeden dolayı satırlara döktüğü her kelimenin terbiyesiz bir canavara dönüştüğünü anlatıyor hepimize. Bu terbiyesiz adamı tanıyanlar onu sadece “ kadın, alkol, seks “ konuları üzerinde işe yaramaz bir moruk sansa da bu adam aslında tam tersi olduğunu kanıtlıyor. Ekmek Arasında kendi hayatında tespitlerden tutun, askerlik, demokrasi, savaş hakkında tespitleriyle de kitaba damga vuruyor bu sert adam. Bu sert adam bazı bölümlerde başkasının ağzından Komünizm düşmanlığını anlatıyor. Bu komünist düşmanlıkta Amerika’ya karşı övgüler de ilk sırayı alıyor. Hep iyiyi düşleyen, siyahlara karşı düşmanlık besleyen bir Amerika yaratıyorlar kendi kafalarında.

 Bu düşünceleri bir yana bırakırsak;  Bukowski, Dünyayı kendisinin tabirince “ bok çukuru “ olarak tanımlıyor. Kitabın çoğu bölümünde arkadaşlarıyla olan muhabbetler anlatılıyor, bu muhabbetlerde sıkı mücadele ettiği beyzbol anılarını ekliyor, sonrasında  ara sıra okuduğu yazarlara da yer veriyor. Bukowski’nin piçlikleri bu kitapta da arkadaşının annesine yavşayan bir velet olarak beliriyor.  Bukowski bütün bunları çarpıtmadan, kendi ne yaşamışsa o şekilde aktarıyor, hiçbir süslü cümle yazma telaşına girmiyor. Kendisini bazı yazarlardan ayıran özellik de bu oluyor. 

Dünyaya dair pek çok methiye düzüyor Ekmek Arası’nda Bukowski. Bunun yanında Bukowski, Fante, Henry Miller kitaplarının usta çevirmeni Avi Pardo   sokak jargonunun hakkını veriyor, zaten kendisi bu açıdan bu piyasanın en sıkı iş yapmasının yanında en underground olarak tabir edeceğimiz bir isim. Diğer kitaplara göre bu kitapta daha iyi iş çıkardı demek haksızlık olur, lakin daha iyi işler çıkardığını pek çok kitapta  gördük.  

Lafı fazla eveleyip gevelemeden; Ekmek Arası’ndaki hayat basit bir hayat değil.  Bukowski’nin Ailesinden, çocukluğuna, lise yıllarına ve pek çok şeye dair otobiyografik bir roman sunuyor okuyana.  Ölümünden bu yana Bukowski her ne kadar prim yapılan, öldüğünden sonra popüler hale gelse de bu kitap kendisini anlamak için  ideal bir kitap. Kısacası “ Ekmek Arası “ Chinaski’nin hayatına tanıklık etmeniz için acımasız, bir kayış darbesi kadar sert bir kitap. Chinaski’nin doğuşu tam olarak bu kitabın içeriğinde. O yüzden   Chinaski’nin yediği kayış darbelerinin izlerine, nihilist yaşamına,  siz de bu kitapla ortak olun! 


Cem Kurtuluş, Nisan 2016

0 yorum: