// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

27 Kasım 2010

Kronik - Fena (2010)



Bir döneme Endless War albümüyle damgasını vuran thrash metal grubu Kronik, " Kavga " albümünden sonra  aradan geçen altı sene sonra Fena adlı  yeni albümüyle geri döndü.  Bunu bir arkadaşın evinde dinlediğimde "bu Kronik mi yoksa" dedim.  Biraz da eski kafalı biri olduğum için ilk dinlediğimden bana hitap etmemiş gibiydi. En azından "Kronik " ismi genelinde bahsedecek olursak buna " vasat " demek kimseyi şaşırtmaz. İlk dinlediğimden hafızada canlı dururken de o zamanki halimi hatırlıyorum,gerçekten haksız ve ağır bir eleştiri yapmıştım. En azından merkeze " Endless War " gibi savaş karşıtı, ve speed/thrash harikuladesi bir albümü baz almıştım. 

Bu yoldan gidecek olursam Dr. Skull’da bir dönem çıkardığı ilk iki albümle adından epey söz ettirmişti. Hatta o albümler Dr.skull’un efsane bir grup olduğunu ortaya koyuyor. Sonra Türkçe sözlü albüm yapmışlardı, yabancı albüme göre kıyaslayınca o albüm benim için Dr. Skull'un biraz daha uzağındaydı. 2008’deki Kronik konserinde  "İstanbul'da Aşk", "Memlekette Rock 'N Roll" şarkısı ilk olarak görücüye çıkmıştı, albümün en dinamik parçalarından birini de bu oluşturuyor.   Vasat bulduğum parçaların başında "2050"geliyor.  Kronik soundundan uzak olduğunu söylemek yanlış olmaz.  " İşin Başı " albümde Kronik klasına yakışan şarkılardan biri olarak öne çıkıyor,  "  ol, tavizsiz yaşayanlardan " sözüyle de nokta atış yapıyor.  Albüme ismini veren "  "Fena"  çok klaslık barındırmasa da yine de dinlenilmeyi hak edenlerden. 

Toparlarsak; Endless War gibi merkeze speed/thrash işini koyup,üstüne Punk merkezli " Kavga " albümünü yerleştirip bu albümü baz alırsak vasat bir albüm karşılıyor bizi. Kimse buna ne alınsın,ne gücensin! yine de denemeye değer. 

Cem Kurtuluş, 2010

26 Kasım 2010

Grizu - Tuzlabuz (1996)

















Zamanın kayıp raflarında olan eski gruplar vardır, ruhlarını yitirmemişlerdir. Zor şartlarına rağmen iyi işler üretmişlerdir ve zihinde kalıcılık elde etmişlerdir. 90’lar döneminde birçok grup bu amatör ruhlu piyasada iyi işler çıkarmıştı. Belki konserlerinde fazla kişi toplayamıyordu ama bunu önemsemiyordu. Grizu’nun  akıllarımıza kazınan “ Tuzlabuz” albümü dönemin en sağlam çalışmalarından biri olduğunu kanıtlıyor.  O dönem Teknolojide o kadar gelişmemiştir.  Elemanlar toydur o zamanlar. Akılda kalıcı melodiler, sağlam sözler,ve ne kadar üretken bir grup olduğunu “ Grizu’’ bu albümde gösteriyor bize.

 Bir çocuğun masumiyetini nasıl kaybettiğini ,geceleri yalnız kaldığınızda müziğin sizin hep yanınızda olduğunu albüm hissettiriyor. “ Bira ve kahve “ parçası o dönemler zihinlere kazınmıştır. Yalnız kalmışsanız yapacak bir şey yok, tek çözüm biranızı alıp bu şarkıyı açıp öyle boş boş şeylere bakmak olmalıdır. Eskiler hep gözünüzde canlanır.

Grizu,  bu dönemde “ Bütün bunlar düş “parçasına  klip çekmiştir. O dönem vokal uzun saçlı tabii, o dönemki ruh bambaşka. Para o zaman sadece bir emeğin karşılığı, o dönemde bu dönemki gibi televizyonlarda  öyle çok klip yayınlanmazdı. Klibin çekilmesi için grubun vokali motorsikletini satarak fedakarlık yapmıştır. Şarkı ise Bir çocuğun bir gün masumiyetini kaybedip bir canavara dönüşeceğini anlatıyor. Ne de olsa değişmeyen tek şey değişimin kendisidir diye vurguluyor Grizu.

“ Kan ve para’’  sözleriyle, müzikal kalitesiyle albümde öne çıkıyor. Teknoloji’nin gelişmesi insanlar için ne kadar gerekli olmuşsa o kadarda gereksiz olmuştur. Bu sözlere de yansıyor.

’’Hayatın anlamı neydi ya palyaço  hep bunu düşünüyor’’

“ Sen Bir Hiçsin” şarkısıyla Grizu isteyip de yapamadıklarımıza gönderme yapıyor. Tembelliklere birçok şeye değiniyor. “ Ladin”  bir o kadar albümün en başarılı parçaları arasında yerini alıyor.

Özet olarak amatör ruhla bu yola çıkmış olan Grizu’nun Tuzlabuzu dinleyeni Tuzla buz edecek cinsten… 90’lara önem verip kaçıran varsa dalsın içine!


Cem Kurtuluş,2010

Running Wild - Gates To Purgatory





















" Karada Manowar  denizde Running Wild “ diye vakti evvel bir tanım okumuştum. Running Wild’i ilk dinlediğimde de bu konuda yanılttıklarını söyleyemem. Grupların ilk albümleri her zaman bir grubu tanımak için kriter olmalı. Mevzu bahis konusu benim için Running Wild olduğunda da böyle oldu. Kısaca bahsedecek olursak; Running Wild kendi ismini almadan önce   1976 yılında Granite Heart   adıyla  okul grubu kuruyor. 1981 yılında Running Wild ismini aldı.  1980’lerin başında  ilk demolarını kaydettiler, ve bununla birlikte ardından üç demo daha kaydettiler. Uzun şarkılardan oluşmuyordu her biri. Grubun kadrosu da bu sayede yavaş yavaş oluşuyordu.   Bazı şarkıları bu demolarda kaydettiler daha sonra EP’leri çıkmıştı. 80’lerde NWOBHM gruplarının çoğalmasıyla birlikte bir heavy metal çağı yaşanıyordu. Yıl 1984’ü gösterdiğinde Gates To Purgatory’ı çıkardı Running Wild.  

Albüm; delik deşik eden riffler, saldırgan gitarlar  “ Victim Of States Power’’ ile açılıyor. Gitarların dur durak bilmediği, Rolf’un vokaldeki güç gösterisiyle birlikte ıslıkta  şarkıya apayrı hava katıyor. Dönemin şeytani sözlerin şarkılara enjekte edildiği bir dönemin gerçeğini yansıtıyorlar. Yalancı din adamları, politikacılara, özgürlüğünü kısıtlayanlara sesleniyor. Şeytandan aldığı talimatı “ Black Demon “ ile devam ediyor. Kiliselerin bozguna uğradığı, ahlak kurallarının hiçe sayıldığı sözlerle yolunu belirliyor. Albümde şeytani liriklerin temayı belirlediği atmosfer “ Preacher “   şarkısında 13. Cuma gecesi sözleriyle başlayan ve sonrasında  şeytani yeminlerin edildiği,ayinlerin yapıldığıyla  öne çıkıyor. “ Preacher “ takma adıyla da   Gerald Warnecke’nin klas soloları şarkıda belirleyici durum oluyor.

 “ Soldiers of Hell’’ albümün en dinamik şarkılarından biri. Rolf’un güçlü vokali, klas sololarıyla , durdurak bilmeyen gitar saldırılarıyla hızlı temposuyla dikkat çekiyor.    Acımasız şeytani kuvvetler yine iş başında  olduğunu ’’Diabolic Force’’  ile gösteriyor. Hızlı, saldırgan temposuyla şarkı daha sonra ağır tempoda ilerliyor.  “Vultures of death are flying, under their cry the evil's dying-Destroying society of hate, like thunderstorms they bring their fate”  sözleriyle şarkı özetlenir.   Güçlü temposuyla, davul ataklarıyla, Rolf’un durdurak bilmeyen enerjik vokaliyle öne çıkan “ Adrian S.O.S “ bir rivayete göre 1968 yılında  Polanski’nin "Rosemary’nin Bebeği " adlı yapımında Adrian karakteri burada “ şeytanın çocuğu” olarak anlatılır.   

1981 yılında Iron Maiden’ın “ Genghis Khan “ şarkısından sonra, Running Wild tarihsel olaylara girer.  Moğolların kurucusu, imparatoru “ Genghis Khan “ şarkısıyla anlatır. Kendisinin lider özelliklerinden, korkusuz olduğundan bahsedilir şarkıda. Devamlı  dört bir nala saldırma hissi veren melodileriyle ,özellikle saldırgan tonlamalarla bir savaşın ortasında savaşan asker gibi hissettirir. “He was a man like you and me- His era was his fate”  sözleriyle de Cengiz Han’ı kısaca özetler. Albümün kapanış parçası ” Prisoner of Our Time”  80’li yılların metalci gençliğini özetler. Ters haçlar,serseri ruhlar, sadece kendi gibi yaşamak isteyen gençliğin isyanını anlatır bir nevi.

80’li yıllarda  metal müziğin bütün şeytaniliğini yansıttığı, çift gitarlarıyla saldırıldığı ve  serseri ruhların kolaçan gezdiği bir ortamda çıkıyor “ Gates to Purgatory “  İngiliz heavy metal gruplarının, Nwobhm akımının hızlı olduğu zamanları düşünürsek söylenecek tek şey; albümün diğer albümler gibi övülmemesinin tek nedeni geç çıkmış olmasıdır.

Kısaca toparlarsak; çift gitarların şeytani liriklerle birleştiği şov bu albümün iskeletini oluşturuyor, bu albüme halen tanıklık edememiş olmak bir kayıp olarak sayılabilir. 

Fazla söze gerek yok; kavganın içine bu albümle girin!

“ We are  Running Wild “

 Cem Kurtuluş, 2010


22 Kasım 2010

Fenerbahçe - 5 Bucaspor- 2:Kadıköy'de Alex Rüzgarı..



















Hafta sonu oynanan maçlardan ve rakiplerimizin puan kaybetmesinden sonra  bugün kazanmaktan başka çaremiz yoktu. Bu ciddiyetle maça çıktık. 23 dakikada tabiri caizse işi bitirdik. Kadıköy’de alex rüzgarı esti. Gollerin hazırlanışı harikaydı. Buca’lı oyuncuların hatalarıda vardı. Ee hata olmadan da gol olmuyor. İlk yarı gerçekten iyi oynadık. Gökay sahanın en çok koşan oyuncularından biriydi. 

Santos o kadar iyi değildi. Mehmet topuz yokları oynuyordu. Stoch sahanın heryerine bastı,ama ona karşı sert oynadılar. Gökhan gönül sahanın yıldızlarından biriydi. Her golde imzası vardı. Özellikle alex’e yaptığı orta çok harikaydı.  Dia bu maçta yedek oynadı. İlk 11 oynasaydı daha iyi olabilirdi. Cristian baroni’yi bugün çok beğendim. 

Ama taraftarların ıstıklaması hiç iyi olmadı. Maç biter gider samandıraya ıstıklarsın. Ama Kadıköy’de böyle yapınca futbolcu etkileniyor. Stattaki boşluklar dikkat çekti. İlk yarıda buca çok kötüydü.Ama ikinci yarı bizim istediğimiz gibi değildi. 70.dakikaya kadar buca oynadı. Gol yiyeceğimiz belliydi.

 75.dakikada dia’nın girmesiyle oyun açıldı. Niang ve semih’in golleri geldi. Niang’ın golü ve hazırlanışı çok harikaydı. İkinci yarı çok kötü oynadık. Gökhan ünal oyuna girdi ama Gökhan ünal’ın takımıza yararı olduğunu düşünmüyorum. Gereksiz bir transferdi. Ama niye oynamamakta diretiyor anlamıyorum. Bu maç bizim için önemliydi ve maçı kazandık. Umarım deplasmanda da hep böyle kazanırız. Sadece kendi evinde kazanmakla şampiyon olamazsın.

Ek olarak defansımız ikinci yarı çok kötüydü. Zaten Bucaspor'un attığı ikinci golde defansın dağınıklığını görebilirsiniz.

Yazan:Cem Kurtuluş

19 Kasım 2010

Rina (2009)

Bazı Türk filmlerinde bazı sözler vardır aklınıza kazınır, bazen filmi sevmeseniz de söylediği söz aklınızdan gitmez. Mevzu sevmekten ziyade, hikayesiyle alakalı olduğu zaman daha net bilgi verir size. Bu konudan yola çıkarsak “ Rina“ öyle bir film olma özelliğini taşıyor.

 “Rina”  bir ada hikayesinden yola  insanların birbirine ne kadar bağlı olduğuna dair yolculuğa çıkarıyor. Film, bahçelerden meyve koparan çocukların masum gülümsemelerin sekansıyla açılıyor, filmin başlangıcından itibaren de “ Yalan Dünya “ şarkısına yer veriyor. Filmin ilk yarısında Ege kasabasında bir ada’da geçen üç farklı hikayeye konuk oluyoruz. Burada baş hikaye  Ömer’in iyi şaraplar yaparak günün birinde iyi bir yerlere gelmesi adına, karakter de Ömer Hayyam’ın kendisinden esinlenerek yaratılıyor.

Alkollerin devamlı gösterildiği, filmin ilk yarısında da üç hikayenin ortasında derbeder olanların da durumunu da Adem’in  “ meğer sadece biz beslemişiz bitmeyecek sandığımız büyük aşkımızı “ cümlesiyle anlatıyor.  Boşa kürek çekilen yıllara sitem ediliyor. Şaraba ve kadınlara dair,hayata dair sözleri  Memo’dan ağzından hissiyatlı şekilde dinliyoruz. Filmin ilk yarısındaki tirad vari bir konuşma yapıyor. Filmdeki en kırılgan,en oturaklı karakterlerden biri “ Adem “ oluyor,yalnızlık dolu dünyasına dair kardeşine attığı tokat sonrasında pişmanlığını “ o tokat sana değil, yalnızlığımaydı “ cümlesiyle anlatıyor.

Gitmeye dair dokunaklı güzelleme kısmı final bölümü olarak hafızamızda yerini koruyor. En ağır hüznü gitmelerin ,pişmanlıkların hüküm sürdüğü “ gitmek cesaret ister ufaklık “ sözünün kendini konuşturduğu sahnede gerçekleşiyor. “Gemideki halatı sıkı tutarsan belki sevdikleriniz gitmez “ mesajı veriyor.

Oyuncu kadrosuna gelirsek... klasik bir tabirle şampiyonlar ligi kadrosu var. Hayat Bilgisi dizisinden tanıdığımız “ Pashan Yılmazel “ ve Kerem Kupacı, filmin demirbaşlarından  Cezmi Baskın, Erdal Tosun, Ayten Uncuoğlu, Yaşar Güner ve ismini sayamayacağım diğer oyuncular oyunculuk anlamında sırıtmıyor; ama filmin diline dair bir eksiklik seziliyor. Bunun yanında yan karakter olarak Peder rolünü oynayan Cüneyt Türel de filmde ağırlığını başka hissettiriyor.  Bunun yanında filmde hiç konuşmadan Memo karakterine karşı eşlik eden küçük oyuncu da fazlasıyla bakışlarıyla bile neler yapabildiğini gösteriyor.

Sonuç olarak; yönetmenin birkaç yaptığı dizi denemesinden sonra ilk uzun metraj filmi olan “ Rina” duygu yüklü hikayesiyle anlatım dilinin zayıflığıyla gitmelere,pişmanlıklara dair burukluk yaşatan bir film oluyo.Yine de her şeye rağmen filmin dediği gibi“Gitmek cesaret ister ufaklık. Gideceğin yer neresi olursa olsun. Sevdiklerinle arana mesafe girince varış yerinin hiçbir anlamı kalmaz.“  yine de halatları sıkı sıkıya bağlayın, halat inceldi mi gidecek başka yolunuz da  kalmayabilir!

 Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

 “ Ben ona para harcıyorum o benim başımı döndürüyor ne farkı kaldı kadınlardan…”

 “ Kadınlarla erkeklerin bir arada olma ihtimali ancak romanlarda olur’’

 “ bu müzik varya bu müzik. ben bu müziği ikiyüzseksen defa dinledim ağa’cım. Çoğunda halaydaydım,  ama şimdi çok uzaktayım. Ben dinlemekten bıktım. onlar evlenmekten bıkmadı “

 “ bak şarabım da bitmedi. Kendisiyle uzun yıllar süren bir ilişkimiz var.  Ben ona para harcıyorum o benim başımı döndürüyor ne farkı kaldı kadınlardan…”

 “ o tokat sana değil yalnızlığımaydı aslında “ ( Adem,kardeşi Zehra’ya attığı tokadı söyler)

 “ uykuda yalnız bıraktı dün gece bizi. Kalakaldım yalnızlığımla başbaşa.  Sonra bir baktım gün doğmuş yine"

 “ umudunu kaybedersen eğer içindeki öfkeye sarılırsın. “

“ meğer sadece biz beslemişiz bitmeyecek sandığımız büyük aşkımızı. “

“ limana yanaşmayan gemiye boş yere halat sallamışız bunca sene “

“ yanlış yaptım demiyorum,ama yalnız kaldım “

“ dümeni sıkı tutmak lazım gemiyi batırmamak için.”

“ şarabımla beraberim. Çocukluğumdan beri hayaller kuruyorum şarabımdan ayrılmadan hem de. Ben şarabımdan ayrılmıyorum bunca gidene rağmen halen hayal kurdurmaya devam ediyor.

 “ Gitmek cesaret ister ufaklık...

Gideceğin yer neresi olursa olsun sevdiklerinle arana mesafe girince varış yerin hiç bir anlamı kalmaz.
Vedalaşmakta zor iştir ufaklık oturursun geminin kıçına bakarsın sevdiklerine gittikçe ufalırlar ufalırlar kaybolur gözden.
O zaman anlarsın iste vedalaşmak asıl kalana değil gidene koyar....
Yüz defa söyledim sana hüzünlü değilim Mizacım böyle..’’

 Cem Kurtuluş,2010

18 Kasım 2010

Accept - Balls To The Wall (1983)





















1980 yılının  öncesinde dünyayı heavy metal ateşi sarmıştı. İngiltere öncülüğünde herkes söz tabiriyle gardını almıştı. İmajlar,sözler, duruşlar bir şekilde kendini belli etmeye başlamıştı.  Accept 1979 yılında  “ Accept “  1981 yılında “ Breaker “ albümüyle nam yapmaya başlamıştı. Başka olayların habercisi olacak albümü daha çıkmamıştı. Dünyada konuşulacak albümlerden olacak olan “ Balls To The Wall “  Heavy metal tarihine geçen  Accept grubunun beşinci albümü.

Albümde çoğunlukla lirikler  ; politika, seksüalite ve kilise temaları üzerine. Şarkı sözlerinin yazarı da Deaffy adı geçiyordu fakat daha sonra bu kişinin takma isim altında Gaby Hauke olduğu açıklandı. Gaby bu albümle beraber şarkıların resmi müellifliği hakkında hiçbir hak talep etmeden sözleri yazmaya devam etti.  Aynı zamanda Wolf Hoffman’ın eşidir Gaby Hauke

 Accept’in en önemli çıkışı  1981 yılında “ Breaker “  albümünü çıkardıktan sonra Judas Priest’le dünya turuna çıkmak oldu. O zaman daha fazla tanınmaya başladı . Judas Priest’le dünya turuna çıktıktan sonra , Accept’in hayranları  daha da arttı. U.D.O o dönemler için Accept için büyük bir güçtü.  80’ler Heavy metal rüzgarının estiği  yıllarda Accept albümlerini sıralamaya devam ediyordu. Herkes birbiriyle yarış içindeydi. Judas Priest “ British Steel “  Saxon  “ Wheels Of Steel” Motörhead  “ Ace Of Spades” ile dönemine damga vurmuştu. Böyle bir çağda “ Balls To The Wall” çıkmış oldu.

Albüm;  albüme ismini veren “ Balls To The Wall”  gibi demir yumruk misali, kafamıza inen balyoz gibi bir şarkıyla açılıyor.  Udo’nun yırtıcı vokallerinin hakim olduğu, dönemin çift gitarların saldırganlığıyla birlikte gruptaki herkes payına düşeni yapıyor.  Dünyadaki sisteme, insanları köleleştiren düzene sitemlerini bu şekilde iletiyor. Şarkı bir süre sonra koro haliyle,akılda kalıcı nakaratlarıyla öne çıkıyor. İsyankar çığlıklara tanıklık ediyoruz. Gitar saldırılarının devam ettiği “ London Leatherboys “ 80’lerin heavy metal kültürüne dair sözleriyle, east rider yaşam tarzını anlatmasıyla aynı zamanda “ gay metal “  diye ortalığın inletildiği zamanlara bu şarkı bir atıf niteliği taşır. 1980’lerde Judas Priest’in deri ceket ve motorlarıyla sahneye çıktığı zamanlar bu atıftan nasibini alır.  (-en azından bu konuda benim fikrim böyle) Stefan Kaufmann’ın söylediğine göre şarkı  deri ceket giyip -saç uzatan,rock’n roll dinleyen nesli temsil ediyor.  “They're the easy riders - but heroes die too fast “ sözüyle de ana fikri söylüyor.

Saldırı “ Fight It Back “ ile devam eder. U.D.O’nun güçlü yırtıcı vokalinin üst seviyelere çıktığı, ekip olarak bütün grup üyelerinin şarkıda kendini gösterdiği liriklerinde teslim olmamak üzerine değiştirmeyi denemen gerektiğini söylüyorlar.  Sessizliğin içinden bass’ların inlemesiyle “ Head Over Heels “    Wolf Hoffman’ın harikalar yarattığı, hünerlerini sergilediği bir şarkı olarak öne çıkıyor.  Liriklerde  kıskançlık-tutku-şehvet  üzeri sözler hakim.  Tekrarlanan nakaratların ağızlara sakız olması gibi durum oluyor şarkıda.  Çift gitarın hakim sürdüğü “ Losing More Than You’ve Ever Had “    hüznü hissettiren balladlardan biri oluyor.   Albümdeki bazı sözlerin haksızlıklarla olduğunu söylüyordu  Stefan Kaufmann 1983 ‘te yaptığı bir söyleşide.  Bunlardan nasibini alanlar da Eşcinseller oluyordu. Eşcinsellerle ilgili “ Onlar sadece farklı insanlar, farklı davranıyorlar hepsi bu. Bu herkesi ilgilendiren olağanüstü bir olay” diye sözlerini sürdürmüştü.  “ Love Child “ eşcinsel haklarını savunuyordu, tam belirgin olmasa da “ A woman or a man
Many troubles behind me “ sözleriyle bu durumu özetliyordu.   Hoffman’ın sololarıyla zirveyi tırmanır şarkı.
 

Seksüalite sözlerinin ağırlıkta olduğu,Udo’nun öne çıktığı, Hoffman’ın fark yarattığı   “Turn Me On”  aşkın basamaklarında şehvet ve tutku çemberinde  dolandırıyor.  “ Losers And Winners “  çift gitarların etkili olduğu, albümün genelinde olduğu gibi back vokallerin katkısı üst seviyeye çıkıyor.    “ Guardian Of The Night “  kederli bir şekilde karanlıklarda boğulmuş birini tasvir eder. “I'm a man that was born for the dark “ nakaratlarıyla da şarkı bir bakıma özetlenmiş olur.  Albümün kapanışı  Accept klaslığında  “ Winter Dreams” gibi klas bir balladla son bulur.  Liriklerdeki şairanelik, notalardaki duygu seli hüzne doğru yelken açtırır.


 Toparladığımızda; 80’li yıllarda heavy metal rüzgarı eserken, gruplar birbiriyle yarışırken plak firmalarıyla sorunlar ortadayken Accept “ Balls To The Wall “ ile kafamıza balyoz indirdi. Kapitalizm’den eşcinselliğe kadar uzanan bu dolu yelpazede  ezilen herkese sesini duyurdu,bunun yanında da balladlarıyla da bunu devam ettirdi. Birçok otoritenin gözünde de bu albüm o dönemin gençleri için yol gösteren bir albüm oldu.


Not: Albümdeki sözlerin bir kısmı  Deaffy takma adını kullanan  “ Gaby Hauke “ tarafından yazıldı. Ama bütün albümün besteleri grup üyesi ayırmaksızın Accept grubuna aitti. Gaby Hauke aynı zamanda Accept’in bir dönem yöneticisi konumundaydı.


Kadro

* Udo Dirkschneider - Vocals
* Herman Frank - Guitars
* Wolf Hoffmann - Guitars
* Peter Baltes - Bass
* Stefan Kaufmann - Drums



Parça Listesi

1. Balls to the Wall" (5:50)
2. "London Leatherboys" (3:57)
3. "Fight It Back" (3:30)
4. "Head over Heels" (4:19)
5. "Losing More Than You've Ever Had" (5:04)
6. "Love Child" (3:35)
7. "Turn Me On" (5:12)
8. "Losers and Winners" (4:19)
9. "Guardian of the Night" (4:25)
10. "Winter Dreams" (4:45)

Web Site: www.udo-online.de/




Cem Kurtuluş, 2010



14 Kasım 2010

Venom - Hell (2008)





















Seçilmiş insan cronos ve tayfası  bulundukları çizgiden  sapmadan ilerliyor. Kirli,pis ,gaddarca ve şeytani bir şekilde devam. Cehennemden bahsetmeye devam ediyorlar.   Albümde 13 parça var ,hepsi cehennemden fırlama daha agresif bir albüm sizi bekliyor. Çıkalı 2 sene oldu.  Albümün ismi ‘’Hell’’ bilmeyenler için grup kadrosunuda yazalım ve albümü değerlendirelim.

Cronos (Vokal - Bass gitar),Rage (Gitar), Antton Lant (Davul).

 Cronos paşa coşturmaya devam ediyor.  ‘’Straight to hell’’parçasıyla cehennemin derinliklerine doğru yolluyor.  Albümün sözleri tanrı,şeytan ,kötülük  üçgeninde şekil buluyor.’’ You're going straight to hell’’

‘’ The Power And The Glory’’devam ediyor. Burada daha agresif bir vokal var. Daha pis daha kirli sound gözümüze  çarpıyor.  Sololara dikkat!  Tempo düşmüyor, tersine tempo yükseliyor. Cronos’un o kirli vokaline ne denilebilir ki.

‘’Hand of god’’ sözleriyle  giydiren bir parça ,parçanın isminden de anlaşılıyordur. Ve o sözler

 ‘’ All the misery - Hand of God, Violence and disease - Hand of God, Population losing faith ,Devastating crime - Hand of God No respect for life - Hand of God Challenges that we must face - by the Hand of God’’.

 Pis ve kirli vokaller farklı bir hava estiriyor. Her yönüyle harika bir işçilik.

‘’Fall from Grace’’ Burada ise çıldırmaya devam diyor, tempo giderek yükseliyor. Davulların uyumuda  güzel, cronos paşamızın vokali yadsınamaz. Ayrıca sake sake diyişi ayrı güzel ve burayıda ‘’ Sake - sake - fall from grace’’diyerek bitiriyorum.

‘’Hell’’Fırlamaya hazır olun. Cehennemin bütün pislikleri ve cehennemin sıcaklığını ensenizde hissedeceğiniz bir parça. Ayrıca şarkının bazı kısımlarında cronos’un haha diye kahkaha atmasıda atlanmaması gereken bir nokta. Cronos’un ’’Helllll’’diyişi bile  yeter. ‘’ Hell - Satan on his throne of fire’’diyerek bitiriyim.

‘’Usa for satan’’favorilerimden biri. Albümdeki taş parçalardan biri. Amerika aleyhine yazılmış bir parça olduğunu da atlamayalım. Sololarıda gayet klas.

 ‘’ Dark recession poverty Gangsters prohibition breeds Angels ride on bikes from Hell Terrorists with bombs to sell’’. 

Burası herşeyi anlatmaya yeterli.

2008 yılının en baba albümlerinden biridir . Cehennemin sıcaklığını ensenizde hissetmek istiyorsanız bu albüm birebir.

Yazan:Cem Kurtuluş



11 Kasım 2010

Sarper Semiz - Sen Oldum(2009)



















1980 yılından bu yana profesyonel müzik hayatında yer alan Sarper Semiz, müzisyen kimliğini ve sahne birikimini “Sen Oldum” isimli ilk solo albümüyle müzikseverlerle paylaşıyor. Birçok projede  Sarper Semiz ismini gördük.  Kendisi her yönüyle takdir edilmesi gereken bir isim. Bu çalışmayı dinlediğimden bu yana  büyük keyif aldım. Albümde bulunan 8 şarkının sözü ve müziği Sarper Semiz’e ait. Albümde emeği geçen diğer isimler

Timur Selçuk, İlhan Şeşen, Ercüment Vural, Özer Taşkın, Serhan Yasdıman, Onur Mete, Bülent Özdemir,Levent Altındağ,Orçun Açabey,Erkan Bediroğlu, Serdar Ağırlı,Levent Demirbaş ,Levent Dönmez gibi birbirinden değerli isimler yer alıyor.

Ayrıca Sarper Semiz müzik piyasasında öyle çok bilinen popüler olan bir isim değil. Ama yaptığı müzik kalite kokuyor. Özellikle 2009 yılında piyasaya düşen bu albümü geç keşfettiğimi söylemem gerekir. Sarper Semiz daha albümün başlarından itibaren Kaliteli bir iş çıkardığını bize gösteriyor. Sonbahar mevsiminde dinlenebilecek bir havada o soundu içinize çekmeniz kaçınılmaz oluyor.  Dinlerken o soğuk sokaklar, sonbahar’da insanın üstüne çöken hüzün ve ayrılıklar geliyor. 

Her şarkı çok ayrı havada ilerliyor. Favorilerimden biri ’’Beyaz güvercin’’. Sakin ,huzurlu.. gece gece dinleyince  iyi gidiyor. Ayrıca bu şarkı aynı zamanda sözü Ümit Yaşar Oğuzcan'a, bestesi Timur Selçuk'a ait.  “ Keşke’’isimli şarkının sözleri de İlhan Şeşen’e ait.

" Olur mu’’ bu da favorilerimden biri ve sözlerden bir kısım.’’ Senin resmini çizdim,Fırçam yüreğimdi, Renklerimde sen vardın, Manzaram anılardı,’’. Güzel melodilerle süslenmiş,Akdeniz akşamlarının şarkısı desek daha doğru olur.

'Sende buldum kendini kaybolmuş aranıyordun ' sözleriyle dinleyiciyi etki altına alan’’Sen oldum’’şarkısındaki  Giriş iyi, sakin sakin ilerliyor şarkı.  Uzatmadan özetlemek gerekirse; 2009 yılının en kaliteli çalışmalarından biri " Sen Oldum" albümü. Sarper Semiz'le tanışmamışsanız bu solo albümüyle tanışmanız Sarper Semiz'i tanımak için biçilmiş kaftan olur! 

Cem Kurtuluş,2010


10 Kasım 2010

Atatürk'ü niye seviyoruz?

70 yıl geçmiş...

Anıtkabir full.


Dede-bebe.

Kadın-erkek.

Türbanlı-türbansız.

Zengin-fakir.

Türk, Kürt, Laz, Çerkez.

Niye?

*
9'u 5 geçe...

Türkiye esas duruşta.

Kasketli.

Piercingli.

Nasıl olabilir?

*
Ya Dolmabahçe?

Gidersin de...

Küllenmiş olması lazım.

Ağlamazsın.

Ağlıyor herkes.

*
10 Kasım'ı anlarım, 29 Ekim'i anlarım, tatildir, cumartesi pazarı da anlarım...

Mesela, perşembe günü insan niye Anıtkabir'e gider arkadaş? Salı?

Ankara'nın nüfusu 4 milyon...

Geçen sene 13 milyon kişi gelmiş!

*
Bağımsız ruh desen... Bağımsızlık sevdalısı olduğumuz söylenemez pek... Öyle olsa, Amerika'nın Avrupa'nın kucağına oturmaktan, IMF'den emir almaktan rahatsız olurduk, mandacıları baş tacı yapmazdık... Sorsan, Cumhuriyet'in anlamını bilenlerin oranı, üzücü çıkabilir. Say desen, çoğumuz devrimleri bile sayamaz. Egemenliğe baksan, kayıtsız şartsız milletin olmadığını hepimiz biliyoruz... Çanakkale zaten geçildi. İstanbul'un kurtuluşunu, Dokuz Eylül'ü fener alaylarıyla falan kutluyoruz ama, telefonu İngiliz'e, bankaları Yunan'a satmaktan gocunmuyoruz.

*
Peki, bunca karalamaya rağmen...

Niye seviyoruz O'nu bu kadar?

Niye unutmuyoruz?

Niye özlüyoruz?

*
Benim cevabım şu...

Bu milleti soymadı!

*
Ülkesini işgalden kurtaran, rejimini değiştiren, devrimler yapan lider, dünyada çok... Ama bu işleri yaptıktan sonra, milletini soymayan dünyadaki tek lider o...

Rakıyı filan anlatırlar, bunu anlatmazlar.

YILMAZ ÖZDİL

Not: Yılmaz Özdil'i pek sevmesem de bu yazısı kayda değer. 

02 Kasım 2010

90'ların Ruhu: Grup Vitamin - Yandık Desene (1992)

















90'lar;  popun ortalığı kasıp kavurduğu dönemlerdi. Bir o kadar amatör rock, heavy metal/ thrash metal ve punk grupları vardı. Her şeyin hakkını verildiği imkansızlıkları hüküm sürdüğü bir dönemdi ama yine de bu imkansızlıklardan çok önemli işler çıktı. O döneme damgasını vuran sözleriyle dönemi eleştiren  gruplardan biri ise  Grup Vitamin. O dönem çoğu kişi Kraltv, Ekotv gibi kanallardan klipler izledi. Dönem itibariyle  Ayna grubunun klipleri ekranlarda  çok dönerdi. Şimdi bunlara gülüyoruz, asıl gülünç olanları Grup Vitamin şarkı sözlerinde eleştiriyor.

 90’lar döneminin en güzel yanı herkesin kasetçalarlarıyla  müziğini kasetten dinlediği, mahalle maçlarında oynadığı zamanlardı. .Mahalle maçları, zaten hep futbol maçları olurdu. Mahallede oyunlar oynardık ,ama zamanın nasıl geçtiğini fark edemiyorduk. Öyle ya da böyle  zaman geçiyordu.  Mahalle maçları yaptığımız dönemde pantolonlarımıza yapılan yamaları kim unutabildi ki(!)? 

 Öyle bir dönemde Grup Vitamin’in  “ Yandık Desene “albümü çıktı. Grup Vitamin o dönem pop yapmasının yanında döneme dair ağır eleştiriler yapıyordu, o albüm " Yandık Desene" albümünde toplanıyor. 90'lar Pop'unun en karakteristik özelliği kendine özgü bir ruha sahip olmasıydı. Duygusal şarkılar rağbette olduğu gibi, dönem içine gönderme yapan şarkılar da vardı. Albüme geçelim şimdi.

 “ İsmail’’ daha o dönem ağızlara sakız olan,  dinlerken insanı güldüren, sıkmayan bir parçaydı. “ sen kocaman bir çılgınsın iso!’’ nidalarıyla İso'nun peşinde durup dönüyorduk dinledikçe. İsmail burada 90 dönemindeki çılgın nesli temsil ediyor, bunun yanında  döneminde  program olarak kendisinden söz ettiren Tutti Frutti'ye göndermeler de yerinde. Şarkı aynı zamanda  Dr. Alban'ın "It's My Life" şarkısının Grup Vitamin uyarlamasıdır.

 " Dozer Abuzer."  ile Grup Vitamin  döneme dair   eleştiriler yapıyor, ayar veriyor.   Magandalık yapanlara sözlerinde  değiniyorlar, o dönemde yapılanlardan bahsediyorlar. O dönem arabesk dinlemekten utanan gençliğe sözlerinde ayar veriyor  Grup Vitamin.  ‘’ suç mu arabesk dinlemek?  ayıptır kıro demek  okuma yazma bilmemek... bir lisan, bir insan, iki lisan.. sakla samanı (...) yorganına göre şeeet.’’ 

 " Helal Olsun"  900’lü hatlarda kol gibi giren faturalara, yarışmacı programlarına bağlanan seyirciye ve giren faturalara ayar veriyor Grup Vitamin burda.   “Güzel uyutuyorsunuz milleti, faturalar kol gibi.”  

“ Balta’’   ' “ Şu akar iz bırakır Turist aids bırakır “  sözleriyle isabetli şarkılardan. Yabancı turistlerle cinsel ilişkiye girip aids'in üzerine yapışacağından dem vuruyor. Çoğu şarkısında Grup Vitamin kimsenin eleştiremediğini eleştiriyor, cesaretiyle öne çıkıyor.

  İsmail kadar bilinmese de " Rambo " da İsmail gibi zirveye oynar.  Türkiye'de gördüğümüz tipleri Grup Vitamin " Rambo " şarkısıyla fazlasıyla anlatıyor. Şarkı içinde seslendirmelerse efsane niteliği taşıyor. Özet olarak; Türkiye'de " Yandık Desene"  90’lı yıllar dönemine en ayar veren albümlerden biri.  Magandalık mevzularından tutun 900’lü hatlara bağlanan enayilere kadar uzanıp ayar veriyor. Son  söz olarak ;  Çılgın iso peşindeyim bırakmam! Bu vesileyle aramızda olmayan Gökhan Semiz’i saygıyla anıyorum!


Cem Kurtuluş, 2010

01 Kasım 2010

White Wizzard - Over The Top (2010)



















Amerikalı heavy metal grubu  White Wizzard 1 senelik bir aradan sonra yeni albümlerini bir süre önce çıkardı. Tanımayanlar için White Wizzard ‘ı ifade etmek gerekirse çalışmalarında eski gruplardan izler var.  7 şarkılık demolarında Iron maiden etkileri çok fazla. 

 Albüm farklı bir yapıya sahip. Enerjik bir albüm ile karşı karşıyasınız. Sağlam sound,iyi riffler. Albümden enerji fışkırıyor. Dinlediğinizde yerinizden zıplayacaksınız. Bunun garantisini verebilirim.   Bir süredir dinliyorum, bu albümün diğer çalışmalarından iyi olduğunu söyleyebilirim.  Bu albüm daha çok Nwobhm’e  kaçmış ve bu daha iyi olmuş.

Albümün giriş parçası ‘’Over the top’’ tam yerinde olmuş.  Vokal    kaliteli bir ses tonuna sahip. Başka bir vokal gider miydi bilinmez bu şarkıya. Ayrıca şarkının içinde kaliteli sololar var. Tempoda gayet iyi. . Ayrıca over the top favori parçalarımdan biri oldu. Harika melodilerle açılan ‘’High roller’’parçasında  Over the top’a göre burada daha çok melodiler önplana çıkıyor,orada vokal burada gitarlar önplanda. İkiside muazzam..

Albümün karanlık bir o kadar gizem dolu şarkılarından biri de’’ “Iron Goddess Of Vengeance’’.  İlk dinlenildiğinde sevilmiyor,fakat daha sonra alışıyorsunuz.  Ayrıca şarkının başları sevilmesede sonra şarkı farklı bir havaya bürünüyor. 

 Diğer favori parçalarımdan biride ‘’Death race’’.  Hiç sıkmıyor,  tempolu bir şekilde ilerliyor.  ‘’ Out of Control’’ıron maiden etkileri fazla olan parça, girişteki bass gitara dikkat. Dinamik bir şekilde,albümün en enerjik parçalarından biri. Parçanın ilerleyen bölümlerinde araya sıkıştırılmış sololarda klas. Albümde iki tane cover bulunuyor, çaldıkları şarkıların hakkını vermiş.  Biri Judas Priest’ten Heading Out To The Highway, diğeri Cloven Hoof’dan Gates of Gehenna.. 2010 yılının kayda çalışmalarından biri " Over The Top" Dinlerken pişman olmayacağınız cinsten.



Yazan:Cem Kurtuluş


Autopsy – The Tomb Within (2010)




















Zamanında ‘’ Severed Survival ‘’albümüyle death metal piyasasına damgasını vuran Autopsy uzun bir süreden sonra yeni çalışmasını  yayınladı. ‘’ The Tomb Within’’ adlı ep 13 eylül’den itibaren  piyasaya sürüldü.  Ep’den 1000 tane basıldı yanında posterde hediye.

Kapak fena bir şey . Kapak Matt Cavotta’nın eseri.  Death metal’in paşaları güzel bir dönüş yapmış. Ne kadar death metal ile çok aram olmasada bu ep’nin çok kaliteli çalışma olduğunu başta belirtmem gerek. Ölüyü mezardan kaldırıp  soğuk havada koşturacak kadar güçlü bir çalışma.

 Autopsy’i Uzun bir aradan sonra böyle bir çalışmayla görmek güzel. Taş gibi parçalarla karşı karşıyasınız. ‘’ The Tomb Within’’ile açılışı yapıyoruz  ,aynı zamanda tabutu açan parça oluyor. Tempolu başlıyor, o  karanlık aynı zamanda isyankar haykırışlar ve lezzetli sololar .  Ve şarkının başlarındaki  o haykırışlar ölüyü yerinden kaldırır.

My Corpse Shall Rise, taş,gaddarca  bir parça. Old school death metal’in  son yıllardaki en sağlam parçalarından,davullar balyoz gibi kafanıza iniyor, vokaller kükrüyor içinizde bir aslan çıkartıyor bir bölümünde parçanın slayer etkileri aldım.

Seven skulls, ve 7 kuru kafa aynı zamanda albümün en ölümcül parçası, gitar riffleri ise adamı terletir.  Sıkı bir death metal hayranıysanız bu parçadan sıkılacağınıza ihtimal vermiyorum. 2.kısımda gelen gitar riffleri baş döndürür, dönme dolap gibi.

Human genocide,Autopsy'nin ilk demosunda yer alan parça. Yeniden çalmışlar, taş gibide çalmışlar. Adamlara yıllara meydan okuyor,yine çürümüş ceset kokan bir parçayla ortalığı mahvediyor. Bu adamlar bu işin hakkını veriyor.

Mutant Village, parça ağır açılıyor. Elemanlar bu parçada çok karanlık takılıyor. Çürümüş cesetlerin kokusunu alıyorsunuz. Mezar kadar karanlık tanımı bu parçaya cuk oturuyor.

Autopsy iyi  iş çıkarmış.. Dinlemenizi öneririm.

Yazan:Cem Kurtuluş