// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

30 Mart 2010

Fenerbahçe Yenilmez,Bu Forma ile Dalga Geçilmez



Fenerbahçe Yenilmez

Bu bir Fenerbahce destanıdır

bu 4-3’luk kupa destanini goren yaşı yirmilik fenerbahce taraftari, bir 30 yil, galatasaray-fenerbahce rekabeti soz konusu oldugunda hep bu maci anlatacaktir, boburlenerek fenerliligini hopurdeterek.

ve Fenerbahceli su destan maca soyle bir kabadayilik asacaktır. “biz onlara ilk yarida 3 gol avans verip, galatasaray’i kupada pacavra ettik.”

ne müthis ne uyunamaz bir kabus ilk devresi idi; fenerbahce icin.

baldırına çok iri bir bandaj geçirmis bir oguz mac baslamadan once cçmene pek nazli koydugu sol ayagi ile fenerbahce icin sakatliktan sonra gelen bir mutluluk muydu, yoksa hiç çözülmeyecek bir bilmece miydi?

Fenerbahce’nin mevsim basindan beri bir türlü klas ve emek disiplinine sokamadigi geri dortlu, prekazi gibi umulmadik uzak goller vuran, ugur gibi cok ters gol kontrataklari cikartan, tanju gibi onsekiz dışı ve içi hareketlerde esrarengiz file senaryolari yazan rakipler karşısında, ne kadar basarili bir defans grafigi çizeceklerdi?

mac basladiktan sonra görüldü ki, oguz’un sol ayagi tanri’dan kendisine verilmis bir sol ayak degil, sonradan takılmıs bir tahta bacaktı, sanki. en basit top kontrolunu yapamıyor, o sihirli ve rahat driplinglerine kişilik koyamıyor, oyunun galatasaray orta sahasina dogru kaçısını çaresiz gözlerle seyrediyordu.

oguz kaybolmustu, arkasindan fenerbahce kaybedecekti belki de.

cunku alabora olan fenerbahce orta saha gemisinden sonra bu alanin gerisinde titrek bir filika gibi oynayan geri dortlu, giderek kabaran ve hasinlesen galatasaray denizinin ustunde fazla canli olarak kalamayacakti.

mac iri bir orkinos agi gibi oruluyordu, fenerbahce’nin ustune. cok iyi oynamaya basladigi zamanlar, eksantrik goruntulerle galatasaray defansinin onleyemedigi gol pozisyonlari buldugu zamanlar, deda’nin donmus dudugune teknik tavirlar koydugu zamanlar.

ne oldu biliyor musunuz?

fenerbahce, galatasaray’dan 3 gol yedi.

biri acemi savunma hareketli ergin’in penaltisindan, ikincisi rakibe sunulmus ters bir kafa vurusundan, ucuncusu yan hakeme gore nizami tv yayinina gore ofsayt kritik bir hareketten.

fenerbahce ile alay ediyordu; galatasaray kale direkleri. 3-0 yenik bir fenerbahce’nin hasan’in ayagindan cikan volesi bile galatasaray’in yan odunlarindan birisine vuruyordu.

ne vardi 3-0’dan sonra galatasaray galerisinde? tribunlerin hepsinde, vatandas tribununde basin ve seref tribunlerinde ciklet yerine fenerbahce’yi cigneyen alayli sapursupurlar ve rakibini kucumseyen dudak valsleri.

avrupa kupasinda final hayali gorurken, kendi hayatini olduren, turkiye ligi’nde ise bu yil hic dogmamis mustafa denizli’nin ortalara cikip piste dikilip, kupanin hic olmazsa yerlisinde yeni bir final hayati aramasi ve bu hayati yakaladigina inanmasi, o kadar dogaldi ki.

fakat o galata kulesi dibi eski yahudi kilikli eskiciye benzeyen, her mactan once guya galatasaray’i isitan hamamci gorevini ustlenen o alman kondisyoner pandomimcisi devre biterken , hangi top ilim ve irfanina siginarak eli ile fenerbahce tribunlerine “bes... bes...” isareti yapiyordu.

o eli fenerbahce lavabona sokar sonra.

bitmemis bir macin, en tehlikeli yani “guven”in dozudur.

mustafa denizli ve takimi macin ikinci yarisina maci kazanmis ekip guveni icinde cikarken, kendi timinin bunyesine 5 yer degisikligi ile baska bir nefs ve hirs sokan veselinovic’in fener ihtarini, ne galatasaray, ne de mustafa denizli ciddiye aldi.

herhalde kazandigini dusunen bir takim, kaybetmeyi dusunmeyen bir ekiple yarisirken, ne onun kadar inancli, ne onun kadar yirtici, ne onun kadar hirsli, ne onun kadar onurlu olabilir.

bir metafizik gol atan aykut kaybetmeyi dusunmuyordu. ikinci devre boyunca galatasaray yari sahasinda şeytanın bolerosundan figurler yapan rıdvan kaybetmeyi dusunmuyordu. galatasaray yari sahasinin sol tarafina hangi sari-kirmizi futbolcu gelmisse onlari ayaklarindan puskurttugu eterle bayiltan hakan kaybetmeyi düşünmüyordu.

hele hele 90 dakikanin her dakikasinda, sahanin her yerinde galatasaray takimi ile tek adammıs gibisine mücadele eden, 3 muhtesem gol atan ve simdilerde “turkiye’nin en iyi santrforu” fetfasini cikartan hasan, kaybetmeyi hiç mi hiç düşünmüyordu

bu mac basit bir mac degil, fenerbahce icin bir tarih macidir.

belki fenerli bir şair, ileride bu macin ustune şöyle bir mısra düşecektir:

Fenerbahce yenilmez... bu forma ile dalga gecilmez!

İslam Çupi.

25 Mart 2010

Kaşkol Atkı Yasak mı

Ali Sami Yen Stadı'nda Galatasaray-Fenerbahçe maçı için biletlerini alarak karşılaşmayı izleyecek olan taraftarlarımız, kesinlikle münferit olarak maçı izlemeye gideceklerdir. Ellerinde maç bileti olan taraftarlar, Ali Sami Yen Stadı girişinde polis tarafından oluşturulacak 2 aşamalı kontrol noktasından geçtikten sonra stada ulaşacaktır. İlk kontrol noktasında bilet kontrolü, ikinci kontrol noktasında ise üst araması yapılacaktır.
Biletleriyle maçı izlemeye gidecek taraftarlarımız, kesinlikle bozuk para, çakmak, yanıcı ve parlayıcı yasa dışı maddelerin yanı sıra, yüz maskesi, atkı, kaşkol gibi kıyafetleri üzerlerinde bulundurmayacaktır. Taraftarlarımızın rakip takım taraftarlarını tahrik edecek ve uygun olmayan davranışlardan kaçınmaları gerekmektedir.



Taraftarlarımıza duyurulur.

Saygılarımızla,

Fenerbahçe Spor Kulübü

___________________________________________

Bunlar ne dediğinin herhalde farkında değil ya da birilerinin bunları uyandırması gerekir.
Bu hikayelere karnımız tok arkadaş, bir de atkı kaşkolle gitmeyin demişin resmen,forma da giymeyin deseydin hani tiyatroya gidiyorlar ya taraftarlar o yüzden.

Kadıköy e geldiklerinde galatasaray  taraftarı her pisliği yapıp,koltuklarını sökmediler mi,bi  çiçekle karşılaşacağız  dememişin ,hangi safta olduğunuda belirt.

AZİZ YILDIRIM SENİ İSTEMİYORUZ...

Yazan:Cem Kurtuluş

23 Mart 2010

Sercan Candemir- Geçer Gider (2010)





















Geçer  Gider üç hafta önce raflara düşen çiçeği burnunda  bir çalışma. Hatırladığım kadarıyla 28 Şubat'ta bazı web sitelerinde paylaşıma açıldı ve çıktığı günden beri eminim dinleyen de bağımlılık yarattı. Formül yine bildiğimiz gibi... İmkanlar dahilinde her şey, olduğunca, gücün yettiğince çalışma;  Kaptana, Kesmeşeker’e ve kaybeden uçsuz bucaksız azınlığa ithaf edilmiş durumda...

Biranı al, şöyle biraz yürü; uzakta belki birşey görünür  ya da  en iyisi biraz sessiz kalmak, belki sessizlik  bünyeye iyi gelecektir. Hayattaki zorluklar, kendimizi kaybetmenin ödülü, eski düşler, eski dostluklar, eski hatıralar, eskilere ait ne varsa, hayat durmadı yine de devam ediyor eksik bir şeyler olsa da... Eksiklik hep vardır zaten, olmalıdır da; zira ne zaman bir şeyleri tamamladık diye yola çıksak bir şeylerin eksik olduğunu anlarız.


"Bir varmış bir yokmuş" masal gibi başlayan ama hayatın ta kendisi bir şarkı. Yorgunluk bizi sarmış durumda şu ara, yeni sözler yeni şarkılar yeni oyunlar yeni olan her şey.  "Dostum anladık, hayat o kadar şiirsel değilmiş" belki de son sözün söylendiği yer burası. Sercan yine iyi iş çıkarmış . Bu kayıtları nasıl yapıyor anlamak güç, ama o bunun üstesinden gelen bir isim.  Bir o, bir gitar bir de bilgisayar (o da düzenlemek için.) Böyle devam...

"Ben Hala Aynı Ben" biraz eskiye dönüş yapmanın zamanı geldi. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir sözüyle benzerlik göstermese de şarkıyla birlikte o sözü hatırlamamız kaçınılmaz oluyor.

"Dedim  Selam" isimli parça  Kesmeşeker'e, kaybedenlere ve uçsuz bucaksız azınlığa ithaf edilmiş. Defalarca dinledim ve fark ettim ki geçmişten kayıplar, özlem duyduğumuz şeyler bu parçada toplanmış. Birçok gülüşe ve ardından gelen birçok şeye aldanmışız çoğu zaman. 


"Bu şarkıda olmadı, şimdi vazgeçsek Cenk Taner söylese biz dinlesek’’ dizesi ile büyük kaptana buradan selam olsun... "Kaç feetteyiz ne kadar sürer kaptan, gerçi fark etmez seninleyken".  Arkadan gelen sesler "farketmez" diyor;  gerçektende hiç fark etmez kaptan.

"Ortalama bir insan ömrü ne kadar" parçasındaki  vokal ve gitar kayıtlarını sevdim, farklı bir şey olmuş. Gelip geçen bir dünyaya ait olan bizler yaşıyoruz ama bazen farkına varamıyoruz bazı şeylerin. İnsanoğlunun doğasında olan bir şey.

"Kaybedenlerin Şarkısı" na geldik bir çırpıda.  Kaybedenler, kazananlar, defans yapanlar, galip gelenler, hayata karşı tutunanlar, işte böyle garip bir şey hayat. Savunma yapmasan yenik düşersin, mücadele etmesen kaybetmeye mahkumsundur. Çoğu zaman hayata karşı yenik düşmüşlüğümüzde vardır. Bertolt Brect, "Her insan kendi adasında yaşar" diyor , bu da bu şarkıyla eş değer.

"Sessizlik" sessizliğin tanımı her birey için değişebiliyor. Can sıkıntısı, dertler, sıkıntılar bunlar hayatın olmazsa olmazları arasında maalesef, sessizlik işte burada çıkıveriyor karşımıza , sessizlik iyi geliyor. Bazen kimsenin sesini duymak istemiyoruz. Sakinlik, sessizlik, huzur.  Bu parçada  Sercan bizleri uzaklara götürüyor, hem de sessiz bir şekilde. "Sessizlik aldı beni yanına" diye de sözler açığa çıksın.

"Ya Bir An ya da Bir Yüzyıl" benim için müzikte sözlerin önemi her zaman önplanda  olmuştur. Sözler müzik ile ,uyum içinde olmalıdır ve uyum içinde olduğu zamanda tadından yenmiyor. "Dedim Selam", "Bir varmış Bir yokmuş", "Ben hala aynı Ben" parçalarından sonra bende bağımlılık yaratan parça... Hani böyle şeyleri söylemek  basit görünebilir. sokaklar, hayat, o, bu, şu, yalanlar üstüne kurulan şeyler, dertler, ihimaller,olasılıklar ve birçok şey ama hayat devam eder. Ve o nakaratlardan bir kesit;

"Oysa biz o  bir yüzyılı,geride bırakan çocuklardık."

"Geçer Gider" demoya ismini veren parça.  Bütün melankolik unsurları bir araya getiren bir odaya kapanmış gibi sadece kendinle konuşmanın sesini dinleyen notalara sahip.  Birden akıllara Kesmeşeker’in  "Bu bir yaşam sakin ol geçer gider" sözleri geliyor.  Ve sonrasında Sercan'ın edasıyla  Geçer gider diyelim…

İşin özü Sercan Candemir dinleyicilere yine  güzel bir müzik ziyafeti sunmuş, bize de dinlemek düştü. Bir yüzyılı bırakan çocuklardan güzel bir hediye dinleyiciye, her şeyden önce dinleyeceğiniz bu çalışma ruhu olan bir çalışma! 


Cem Kurtuluş, 2010

18 Mart 2010

ANNIHILATOR yeni albüm detaylarını açıkladı














Kanadalı thrash metal grubu ANNIHILATOR, 17 mayısta piyasaya çıkacak yeni  albümün  detaylarını açıkladı. Bu grubun 13.stüdyo albümü olacaktır.

Şarkı Listesi

"The Trend"
"Coward"
"Ambush"
"Betrayed"
"25 Seconds"
"Nowhere To Go"
"The Other Side"
"Death In Your Eyes"
"Payback"
"Romeo Delight"

Yazan:Cem Kurtuluş

K R A M P İstanbul Konseri (17 MART)

















2007’ de Kramp konserini  yaş engeline takıldığım için kaçırmıştım, şansımı denemiş olsam da o zamanlar 17 yaşında olduğum için bara almamışlardı.   Daha önce Kramp’ı izlememiş, fanzinlerden takip eden biri olarak konserin geldiği gün çatmıştı. Konserin saati 20.00 yazıyordu ,her zamanki gibi konser geç başladı. Konserlerin klasik muhabbetleridir bu, her zaman geç başlaması olasıdır.  Ben de 19.00 gibi mekana damlamıştım . Zaman geldi çattı Kramp sahneye çıktı.  Mekandan içeri girdiğimde içerde grupla alakası olmayan kişilere de denk gelmiştim. Nezih abiden Haluk Levent çalmasını isteyen birine tanıklık etmiştim, Nezih Abi’de “ herhalde yanlış yere geldin “ cevabını vermişti. 

Hazırlıklar yapıldı, sorunlar halledildi. Kramp konsere yanılmıyorsam “ Püf Püf “ ile giriş yaptı.  Mekanda da Kramp grubuna  yakın, şarkıları bilen insan sayısı  da azınlıktaydı. Mekanda muhtemelen 50 kişi yoktu. Kramp’ın eski isimlerinden, klas albümlerde yerini almış  Ahmet Karaferya, Erdinç Ünlü  bu konserde yoktu. Onların yerini  son zamanlarda gruba katılan Anıl Kovastan alır. Bir süre konsere ara verildikten sonra konser “ 23.10” gibi tekrar başladı.  Konserde başka çalınan şarkılar Lan N’oldu, Doğduğum Günlere, Kanatlarım Olsa’’ oldu.  Kitlenin berbatlığı konusunda konsere diyecek bir şey yoktu; grubun efsane kadrosundan Ahmet Karaferya ve Erdinç Ünlü’yü izlesek tadından yenmez de. Doğan Abi’de klasik kafasının güzelliğiyle konuştu. Sonuç olarak bir konseri daha geride bıraktık.

Cem Kurtuluş, 2010


15 Mart 2010

Overkill- Ironbound (2010)






















"Bu albüm sadece kanı siyah ve yeşil olanlar içindir “
diyor  Bobby Blitz,  “ Ironbound “  albümü için, kendisinin sözlerini dikkate alıp  bunun için uyarıyı başta yapmakta yarar var.  25 yıllık thrash devleri  “ Ironbound “ ile geri döndü.  Ironbound albümü 2009 yılının son aylarında malum paylaşım sitelerine düşer ve Overkill seven ve sevmeyen albüme yumulur.Thrash metal aleminde yaşlanmayan Bobby Blitz öncülüğünde  tam gaz yoluna devam ediyor.  1985’ten 1991’e kadar thrasherlara  Overkill klas işler  sunmuştur. Benim için 1985’ten başlayıp 1991’e kadar süren dönem ayrıdır,ki herkes için öyledir sanırım.

 1994’de çıkardıkları W.F.O albümü beni tatmin etmese de, 1991 yılında çıkardıkları Horrorscope albümüne baktığında içinde boş şarkı  olmadığını  anlarsınız.  Konuyu çok kişisel olarak uzatmamak yolundan gidersek; Ironbound’da daha çok hıza dayalı salgılanan adrenalin var. Bu da Overkill albümleri için karakteristik özelliktir. Thrash metalin çok teknolojik unsurlarla ruhundan uzaklaştırılmasına içine fazla melodik unsurlar eklemek bu işin ruhuna ters olduğunu bizler kadar Bobby Blitz biliyor. 2000’li yıllarda bu işi vıcıklaştıran Kreator olsa da Overkill , sounduna yenilikler katarak bunu vıcıklaştırmadan uyguluyor.

 “Immortalis”  albümündeki kadro aynı şekilde devam ediyor. Blitz’in vokallerinde yaşına rağmen kayıp yok davulcu Ron Lipnicki iyi iş çıkarmış. Dave Linsk ve Derek Tailer ikilisini es geçersek ayıp etmiş oluruz, bunun yanında albümü mükemmel gitar melodileri ve lezzetli sololarla süslemişler.Bunların yanında yılların eskimeyen bassçısı DD Verni  yer alıyor.  Albümün açılışı  “ The Green and Black “ ile oluyor.  Agresif, tempolu, Bobby’nin her zamanki gibi kusursuz performansıyla kaosun içine davet ediyor.  Bütün enstrümanları duymanız kaçınılmaz oluyor. 

Devamında albüme ismini veren “ Ironbound “  ateş ediyor deyiminin hakkını fazlasıyla yerine getirerek albümün ağır toplarından biri olduğunu kanıtlıyor.Ortasından itibaren gelen akustik giriş ile duygulu bir geçiş yapıyorlar. Girişiyle  Metallica’nın eski dönemlerini hatırlatan “ Bring me the Night”  hızıyla birlikte hakkını verenlerden. Kasvetli girişiyle albümün dinamiklerinden  “ The Goal Is your Soul” , Devamında “Give a Little”  da adrenalin üst seviyeye çıkarıyor. “ Endless War”  hız kesmeden temposuyla ayakta tutuyor, Bobby ilerleyen yaşına rağmen tabiri caizse yardırıyor.

 Geri dönüş albüm konusunda 2010 yılı için konuşursak; “ Ironbound “ ile Overkill akılda kalıcılığıyla sıkı bir işe imza atıyor. Bunun yanında Peter Tagtgren’ da mix işlerinde albümün başarısında pay sahibi olduğunu es geçemeyiz!

Cem Kurtuluş,2010

13 Mart 2010

Gençlerbirliği-0 Fenerbahçe-0






















Özel işlerden dolayı maçın 4 dakikalık özetini izleyebildim ancak. Görebildiğim pozisyonlarda öyle çok değildi ama en net pozisyon bilica’nın pozisyonuydu. Bilica yı tebrik etmek gerek,ama bu adam hala bu takımda oynuyor garip olanda bu.Yapılan hareketler var,ve ağır hareketler var. Başkalarından duyduğum kadarıyla futbol adına sahada hiçbirşey yapılmamış.

Wederson’un yaptığı hareket kırmızı idi,ve gençlerbirliğinde bir oyuncuda bunun aynısını yaptı arkadan sert bir darbe yaptı bu da kırmızıydı. Maç daha da kızıştı sonra,oyuncular birbirlerine sert girmeye başladı. Hakem in gördüğüm kadarıyla hataları var bunlarıda belirttim. Haksızlık olmasın hani.

Gençlerbirliği ikinci yarı daha iyi oynamış,gelen bilgiler o yönde tamamını izleyemediğim için fazla bir yorum yapamıcam. Ama göründüğü gibi hep aynı Fenerbahçe. Ve şampiyonluk biraz yarınlara kaldı gibi. Neden oynamaz oyuncular anlamam,ama şu takımda formanın yükünü kaldıracak oyuncu sayısı azdır. Lugano,Emre,Gökhan gönül formanın hakkını veren oyuncular.

Formanın hakkını veren oyuncular gerek. Öpen takım mı ,geçelim bunları Lütfen…

Yazan:Cem Kurtuluş

12 Mart 2010

Sıfır KM - Albüm (2009)























Dillerden düşmeyen şarkılarıyla tanıdığımız Levent Yüksel, on yıldan fazladır arkadaşları olan Volkan Öktem ve Ant Şimşek'le bir araya gelerek 'Sıfır KM' adlı bir grup kurdu. Levent Yüksel’i ben ilk defa Med-cezir albümüyle tanımıştım daha sonra meşhur  Zalim klibini izleyerek de  Levent Yüksel ile daha da tanımış bulundum.  Sıfır KM’nın nasıl kurulduğu hikayesine gelirsek sözü Levent Yüksel bu durumu şöyle özetliyor


“ Bass gitar çalmak istedim ama meşhur olduktan sonra hiçbir yerde çalamadım. Çünkü insanlar arkasında istemedi, stüdyolarına da çağırmadı. Evde çalışıyordum kendi kendime; ancak bunu müzikseverlere ulaştıramadıktan sonra nereye kadar diye düşündüm. Sonra bu durumu yıllardır menajerliğimi yapan Ebru Topralı'ya söyledim.”

Bu faslı geçersek albümün kalitesi üzerinde duralım. Grup, albümünde üç tane Levent Yüksel parçası ("Yas", "Med - Cezir", "Zalim") olmak üzere totalde  on parça ile karşımızda. Müziklerinin tanımını grupta ortak fikir  " özgür ve eğlenceli"   olarak tanımlıyor ve  Bir tür ayrımı yapmıyor.   Bir tür belirlemek için değil, özgürce iyi bir ekip kurmak,iyi müzik ortaya sunmak için bir aradalar. Bunu da ilk dinlediğinizde anda hissetmeniz kaçınılmaz.


"Antre"  ve " Paranoya"  şarkıları vokal olmamasına rağmen enstrüman olarak başarılı şarkılar, progresif etkilerin ağırlığı fazlasıyla öne çıkıyor. Bununla birlikte bass gitar ön planda.  Albümde farklı tadlar yakalayabilirsiniz, albümün dinleyiciyi sıkmayan bir havası var özellikle. “ Rahat Bırak” şarkısı sessizce giren daha sonra şarkı ilerledikçe hardrock’ı andıran bir parça. “ İnsomniya “  gitar oyunlarına, müzikal etkilenimlerin 70’lere uzandığı eski progresif gruplarını hatırlatan bir iz bırakıyor. “ Yas “ Levent Yüksel albümlerinde karşımıza çıkan, bu projenin işinde kendi tarzında yorumlanıyor; özellikle soloların lezzetiyle uçuşa doğru hazırlanıyor.

 “ Speed “ şarkısı hız sınırlarını zorlamıyor ama,progresive rock severlerin yüreğine su serpiyor. Saniyede kaç nota basıyor artık bilmiyorum, bu benim için pek de önemli değil ama davul araya girince de şarkı bize gereken coşkuyu veriyor. Ama burda saniyede kaç nota bastığı değil, müzik açısından doyurucu bir iş çıkarmaları önemli.  Müzikal olarak ziyafet kısımlarında vokal olarak da Levent Yüksel iyi iş çıkarıyor.

“ Zalim” şarkısı gitardaki ustalık olsun,Levent Yüksel’in sesi olsun şarkı tam bir hardrock parçasına dönüştürülmüş durumda.  Yine de ilk hali her zaman başka köşede. Söz ve müziği Ant Şimşek’e ait olan Meraklı ve Rahat Bırak ise albümde enstrüman  olmayıp, yeni yazılmış olarak değerlendirilebilecek iki şarkı. Özellikle “Meraklı” şarkısı gayet dinleyiciyi eğlendiriyor, hızlı temposuyla şarkıya renk katıyor. Ayrıca sözler olarak basit olmasına rağmen bir şeylere karşı göndermeler var. “ Kimsenin hayatına burnuna sokma ,insanı rahatsız edip ahını alma’’  insan hayatına müdahale eden kesime karşı imalı sözlerle karşımızda.

Sonuç olarak;  Sıfır KM iyi müzisyenlerden kurulmuş bir ekip olarak bu yolda olan, tutku ve ruhun birleştiği noktada özgür müzik anlayışıyla ortaya çıkan progresif etkilerin ağırlıkta olduğu,özellikle bass gitar’ın da daha önde olduğu bir çalışma.

Şans verin pişman olmazsınız!

Cem Kurtuluş, 2009

Neonbuşu/Cenk Taner (9 Mart 2010)
















Oradaydım. Her ne kadar bir süre durgun geçtiyse,iyiydi iyi. Kaptan'ı yanında eşleri ve dostları olduğu için rahatsız etmek istemedik.
Arkadaşla yanına gittik sonra,kaan altan ile muhabbete daldık. Kaan altan anlatıyor biz dinliyorduk.Karapaks'tan yeni albüm geldiğinin haberinide burdan verelim.
En geç nisan gibi çıkacak dedi kaan altan.
Kaptan a soruyu sorduk yine albüm ne zaman. Yine aynı cevap ser verir,sır vermez.
hoş müzikler,hoş sohbetler,güzel bir geceydi. Yanlarına geç gittik ,1.5 saat muhabbet edebildik.
Futbol muhabbetide dönmedi değil. Cenk taner e kadıköy'de galatasaraylı garip bir duygu değil mi diye sormak gülüşmelere sebep oldu.
Kaan altan'ın fenerli olduğunuda yeni öğrendim.
Akşam iki fenerli iki galatasaraylıya karşıydı,böylece muhabbet daha da koyulaştı tabi.
Teşekkürler kaptan.
İşin özü lafladık işte ordan,burdan,şurdan.
İçkiler hazırdı,muhabbetler güzeldi,biraz sessizlik olsada sonra açıldık birazda olsa. Rüzgar karşıdan geliyorum dedi herhalde.
gecenin ilk saatleri durgundu ve sessizdi sonra ortam renklendi.

''Kaptan Seninleyiz, Kaptan, kaç feet'teyiz''

Yazan:Cem Kurtuluş

08 Mart 2010

Eskişehirspor-2 Galatasaray-1















Futbol ne kadar garip  değil mi. Galatasaray Eskişehir maçına çıkarken benim tanıdığım  Galatasaraylılar,Galatasaray’ı favori gösteriyordu. Favoriler kaybeder diye bir deyim vardı sanırım,bu maç için geçerli oldu. Eskişehir taraftarının desteğiyle maça hızlı başladı.Pozisyonlar üretti,bastı geçti. Daha fazla gol pozisyonuna girdi. Galatasarayın ilk yarı ürettiği pozisyon 2-3 dür belki o kadar bile değildir.

Eskişehir e çok haksız kartlar çıkarıldı. Koray ın ilk attığı gol de el var mı ,var ama bilerek çarpmıyor,bunların aynısını galatasarayda zamanında yapmıştı. Adam sağ ayakla giriyor topa,ele ,zaten baskı sonucu gol oldu. Defans bir anda duraksadı. Zaten servet i çöpe at,Neil sadece yetiyor Galatasaray’a.

Arda maç boyunca itiraz etti,sarı kartını yedi. Ama Eskişehir e gösterilen kartlar daha fazlaydı.Ve haksızca bir penaltı var. Haftalardır bizim(Fenerbahçeliyim) penaltımız verilmiyor,ama gel gör ki santos kendini yere attı mı penaltıyı hemen veriyorlar. Geçen haftada Kasımpaşa maçlarında verdiler. Ceza sahasına girmeden çekiyor,ama ceza sahasına girdi mi adam çekmeyi bırakıyor santos ta kendini bırakıyor.

Eskişehir cezayı kesmiştir. Ayrıca Eskişehir taraftarları kendilerine yapılanı unutmadı,bu da son cümlem olsun. Lig uzun maraton.Ayrıca Eskişehir farkı açabilirdi,ama bunu yapamadı.

Yazan:Cem Kurtuluş

07 Mart 2010

Tünelde Punkrock Show















-->
Bu konserde  bulunmamın asıl nedeni   The Ayılar idi,   seyirciyle iletişimi çok iyi olan bir grup The Ayılar. Konser   öncesinde punk, ska gibi müzikler çalıyordu mekanda. Konserin beleş olacağını zannediyordum ,paralı çıktı .Hani 10 lira, az para da değil. Bira da yok içinde.

20.00-20.30 arası çıkan ilk grup M.O.T.A idi. Arkadaşım Onurhan o grupta  vokaldi. Her ne kadar cover yaptıkları grubu sevmesem de şöyle bi dinleyim dedim. Sevdiğimi söyleyemem,ama çaldıkları üçüncü şarkı fena değildi,farklı bir havası vardı. 4 şarkı çaldılar,10 kişi izlemiştir .Herhalde dinleyiciler diğer grupları bekliyordu.

Sick Peaches denen bir grup vardı, onlarda sahnedeki yerini aldı. Bir şarkıları vardı’’Fuck’’diye millet çok sevdi bu şarkıyı.  En sonunda The Ayılar saat 22.00’e doğru sahne aldı. İstanbul Skinsss ile harika bir açılış yaptılar. Seyirci kitlesi kaliteyi düşürdü diyebilirim.

 Elbette onu bunu ayıracak değilim. Saçma sapan oraya buraya sataşan tiplerde vardı. Bir kızın’da konserde telefonu çalınmıştı ,ya da kafası güzeldi öyle bir şeyler söylüyordu. Sokaklar şahidim olsun ,ayıp,Keller her götü eller gibi klasik parçaları çaldılar. 2 - 3 tane de yeni besteleri vardı. Yeni bestelerinden “Biz hala burdayız’’ sağlamdı, eğlenmeye yetti. Birde sanırım ‘’Yabani’’diye parça aklımda kaldı.

Konser mekanı hakkında da  birkaç şey söylemek gerek. Barın adı Sokak bar.

Biralar çok pahalıydı,7 lira bira fiyatı koyup iyi kazıkladılar
Garsonların  ikide bir yanıma bir şey içermisiniz demesi de sıktı.
Girişte pahalıydı 10 lira,  Artillery konserini 20 liraya izledim.
Birayı dışarıdan alıp içtim.


Cem Kurtuluş, 2010


04 Mart 2010

Kaybeden Tribi Röportajı ( MART 2010)




Kaybetmek, gidenler, kalanlar ve geride bırakılanlar hayatın en acı ve ne yazık ki en katlanılmaz gerçeği ... Geride bırakılanlara en dokunaklı sözler, en vurucu melodiler her zaman Cenk Taner önderliğinde Kesmeşeker'in dizelerine gizlenmişti. Kesmeşeker ile aynı damardan beslenen Sercan Candemir önderliğinde Kaybeden Tribi ile kaybettiklerimizi bir daha sorgulamaya ne dersiniz?
Yanıt evet ise buyrun...


CEM @ ROCK VAULT: Öncelikle Rock-Vault Ailesi adına selamlar ben Cem.  Hayat nasıl gidiyor nelerle uğraşıyorsun şu sıralar?

SERCAN @ KAYBEDEN TRİBİ : Selamlar Cem, senin aracılığınla Rock-Vault’a da selam edelim. Oldukça statik gidiyor desem yeridir bu ara, hayat. Malum askerden yeni döndük ve hemen işlere güçlere sardık kendimizi (el mecbur!). Uzun süredir Adana-Mersin arasında gidip gelen günlerden sonra, Antalya’da yaşıyorum şu anda. Burada bir şirkette elektrik-elektronik mühendisliği yapıyorum. Güneyi bırakamama gibi bir durumumuz var, bizden dolayı mı, güneylerden dolayı mı bilemiyorum bu, ama onca geçirdiğimiz sıkı zamanlar adına güneyin bize olan platonik aşkını küçümsememekte yarar var, küstürmemek lazım buraları, yaşadığımız yerleri. Şaka bir yana, yabancılaşmaya başladığımız anda kayıp gidiyor bir şeyler. Şarkılarda bu yaşadığımız yerlere dair çokça tınlamanın sebebi de belki buna inancımdır.

Tüm bunların dışında yeni olan bir şey var, çoğu son dönemlerde yazdığım şarkıları toparladım. Kayıt ve düzenleme işlerini de bitirdim, kapak ve grafik çalışması kaldı bu çalışmanın, onu da Adana’dan bir dostum(Cihan Mutlu) elden geçiriyor, yakında paylaşıma sunarız bunu da söylemiş olalım.


Grubu bilmeyenler için grubun kuruluş hikayesini birde sizden dinlemek isteriz.

2005 sonbaharında kurduk grubu. O zamanlara veya daha öncesine dönersek, malum Adana piyasası underground işler olsun popüler işler olsun çoğu şehirlere nazaran daha hareketlidir. Tır konserleri olarak da adlandırabileceğimiz, bir dizi konserler olurdu. Liseli veya üniversiteli tayfa çıkar çalardı. Biz de çok nasiplendik o organizasyonlardan, birçok konserde çaldık. Ama bir yerden sonra yaptığınız müzik, yazdığınız sözler belli bir kıvama geliyor ve bulunduğunuz yerde yaptıklarınız sizi tatmin etmemeye başlıyor. Tam da bu noktada, artık yazdığım şarkıların bir renge büründüğü ve başkalarının, sevdiğimiz müzisyenlerin şarkılarını çalmak yerine kendi yazdığımız şarkıları değerlendirip, bu şekilde bir oluşum içerisinde olmamız gerektiğine karar verdim. Ve uzun yıllar beraber güzel işler çıkardığımız Mahmut Gül’e bu fikrimi açtım ve sonrasında yine o zamanlarki tayfadan bildiğimiz, tanıdığımız arkadaşlarla Kaybeden Tribi’ni hayata geçirmiş olduk. Kadroda epey değişiklik oldu fakat Mahmut ve ben, o ilk kadrodan bugüne kalan tek sabitleriz. Çünkü tabi herkesin beklentilerini zaman içerisinde Kaybeden Tribi’nin benim oturttuğum düzeni karşılamıyor ve yollar ayrılmış oluyor tabi.

Zaten bir grubun ayakta kalmasının iki şansı vardır. Birincisi, herkes eşit haklara sahip olup, sözler ortak yazılır ya da başkalarının şarkıları çalınır ve bir durum söz konusu olduğunda karar veren yine bu ortak yapıdır. İkincisi ise, grupta bir adam şarkıları yazar, sorumlulukları neyi gerektiriyorsa o adam onu üstlenir ve grubun tek sesidir. Biz ikincisine dahil olmakla beraber; birinci ihtimalin gerçekleşme oranı zayıftır, çünkü insan egolardan oluşur. Zamanla bu egolar çarpışır ve grup sinir harbiyle ilerleyebildiği kadar ilerler. Buna şans vermemek adına, grup kurulduğundan beri sözünü ettiğim ikinci şıkkı tercih ettim. Çünkü insan ne yazık ki sabit kalamıyor, olsun isterdim ama öyle homojen bir yapımız yok ne yazık ki. Bir insan için durum böyleyse, birkaç adamın oluşturduğu bu kompleks yapıyı ayakta tutmanın yolu bence budur.


Türk yeraltı  piyasasının mevcut en büyük artısı ve en büyük eksisi sizce nedir?

Henüz daha oluşma aşamasında görüyorum yeraltı olarak addedebileceğimiz piyasayı. Çok da karamsar olmamak lazım tabi, iyi işler çıkaranlar da var, tekdüzelikten vazgeçmeyenler de. Ama çoğunluk çok fazla şekil kaygısına girmiş durumda ve yanlış adamlara özeniliyor kanısındayım. Bir de tabi underground havası verip, kitleleri bu şekilde kendilerine çekip bir noktadan sonra üzerlerindeki örtüyü kaldırınca insanlar şaşırıyor haliyle; “ya bu adam böyle değildi, popüler olunca çok değişti” falan gibi. Toplumu yönlendirebilmek maalesef ülkemizde çok kolay her yönden siyasi, ekonomik olgular vs. Tabi bunun müziğe entegre olan tarafları da var. Sözler önemlidir. Nerede durduğun ve tüm bu yaşadıklarına karşı ne dediğin önemlidir.  Bir sözün olmalıdır hayata ilişkin. Sadece müzik piyasasını da kastetmiyorum burada. Belki de benim için dinlediğim bir şarkıda en çok, yazılan sözlere itibar etmemin sebebidir bu. İnsanların konuştukları ve yaptıkları birbirini tutmuyor. Çünkü insanlar yanlış yönlendiriliyor ya da kötü örnekler şekil itibariyle değer kazanıyor. Demirhan Baylan, Wolpadinga kitabında bu yönlendiricilerden “ağır abi” olarak bahseder. Maalesef yanlış adamlar referans alınıyor ya da bu “ağır abi”lerin yanlı yönlendirmeleri sonucu hevesler kursaklarda ya da sözler havada kalıyor. Ama zamanla underground işler de rayına oturacaktır. Dediğim gibi karamsar değilim, ama biraz zamana ihtiyacımız var.

Şarkı sözlerinizi yazarken özellikle etkilendiğiniz, beslendiğiniz, yakın hissettiğiniz yerli ve yabancı sanatçılardan , şarkı sözü yazarlarından bahsedebilir misin

Tabi, bu açıdan tek feyz aldığım isim Cenk Taner’dir. Çokça referanslarım vardır şarkıların arasında belli belirsiz. Tabi insan her şeyden, herkesten, duyduğundan, gördüğünden ya da bizzat tecrübe ettiği şeylerden bu anlamda yararlanabiliyor ister istemez. Bunu sınırlandırmam mümkün değil, fakat şunu söyleyebilirim; yazdığım ilk şarkıyı, Cenk Taner’i ilk dinlediğim günün gecesinde yazmıştım.

İlk demonuz  2008 yılında yayınlandı. Demo çıktıktan sonra gelen eleştiriler nasıldı.


Bu demo önce arkadaşlar arasında paylaşıldı. Bizim tayfanın çoğunluğu zaten ya bizi canlı olarak dinlemiş, ya da bir şekilde bir yerlerden kulaklarına çalınmıştık. Sonra o arkadaşlar başka arkadaşlara bizden söz etti ve bu şekilde kulaktan kulağa geçtik. Tabi bizi bilenler için bir fark söz konusu olmadı çünkü hem Kaybeden Tribi’nin konser performanslarına hem de akustik çalışmalarımıza vakıftılar. Bizi yeni duyanlar salt akustik çalışmalar yaptığımızı zannettiler fakat sonradan hem grup olarak hem de tekil olarak böyle çalışmalar içerisinde olduğumuzu anladılar. Ben de bu karışıklığa mahal vermemek adına bundan sonraki akustik çalışmalarımızı, Kaybeden Tribi yerine Sercan Candemir adına paylaşmaya karar verdim.

Demo demişken demoyu ilk dinlediğimde bende büyük bir çarpıntı yaptı. O an çok şey olduğunu anlamıştım. Demo’da karşılaştırdığım diğer bir şey Cenk Taner etkileşimli sözlerin bulunmasıydı. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz. Cenk Taner’in hayatınızdaki yeri nedir?

Bir sinyal yollarsınız. Bu sinyal evrende dolaşır. Sessizce dolaşır.  Varacağı yeri mutlaka bulur ve mutlaka karşılığında bir sinyal alırsınız. Ben yaşadığımız ya da düşündüğümüz her şeyin bir karşılığı olduğuna inanıyorum. Cenk Taner ile de böyle bir durum söz konusu oldu. Biraz çağırmak ile alakalı bir durum. Bir şekilde iyiyi çağırmakla alakalı. Dediğim gibi, kendi sözlerimizi yazdığımız andan itibaren Cenk Taner’di benim müzisyen kişiliği olarak önüme koyduğum ve dolayısıyla vizyon olarak da Kesmeşeker’di, Kaybeden Tribi’nin feyzaldığı. Bu sözünü ettiğim çağırma durumu karşılığını verdi ve bir yerde tanıştık Cenk Taner ile. Hayatımdaki yerini de sanırım sözlerle anlatabilmemin bir yolu yok. Bazen sesini duymak dahi çok acayip bir etki yapar bünyeye. Bu arada Cenk Taner bizim çalışmalarımızda çok önemli bir referanstır, keza grupta eleman değişikliğinde yeni adamın dinledikleri önem arz eder tabi; bu açıdan da Cenk Taner gruba bir giriş vizesiydi. Kısaca söylemem gerekirse, Cenk Taner sabahtır benim için, umudun adıdır. Ya da gecedir benim için, sakinliğin adıdır. Türk Rock müziği içinse bir şanstır. Şundan eminim ki, biz nasıl şimdi Beatles dinleyip onlardan feyzalıyorsak, biz ve bizden sonrakiler de Cenk Taner’den çok şey alacaklardır. Bu bir sinyaldir. Ya da çağırmaktır. Nasıl isimlendirirseniz.. Bir şekilde bulduk onunla birbirimizi. Görüştürene de şükürler olsun.

2008 yılında yayınlanan Bu şehirde adlı demo’dan sonra hiç vakit kaybetmeden Kaybettim Kendimi adlı çalışmayı  yayınladınız. Diğer demolardan aldığım keyfi bu demodan da aldım.  Sakin,huzurlu,insanın içini rahatlatan bir müziğiniz var. Aklıma birden Cenk taner’in  İzin Vermedi Yalnızlık albümü geldi. Çok benziyor . Yalnızlığa dair mesajlar,hayatın zorluklarından bahsediyorsunuz. Bu konu hakkında neler söylemek istersin?

Tabi insan gördüklerinden, duyduklarından ya da yaşadıklarından etkileniyor. Ve herkeste bu tarz şeyler değişik bir şekilde vuku buluyor. Ne bileyim ben satırlara dökerim, başkası resmeder, bir başkası da küfreder.. Sadece yaşadığım şeyleri mi yazıyorum, ya da yazdığım şeyleri mi yaşıyorum? Belki. Cenk Taner’in İzin Vermedi Yalnızlık albümü bir numaramdadır. En büyük referans kaynağımdır. Neden özellikle o albüm diye sorarsam kendime, sanırım herkesin malum hayat dertleri çok yalın bir şekilde karakterize edilmiş o albümde. İşte bir kız seni bırakır sen de kendini bırakırsın, lanetler edersin, triplere girip günlerce ağlarsın falan gibi bir durum yok ortada. O albüm, adamı kelimenin tam anlamıyla kendine getirir. Kuvvetli bir lodosun yüzüne çarpması var o albümde. Tabi hepimiz hayatın içerisindeyiz ve benzer yollardan geçiyoruz. İşte hepimiz para kazanmak zorundayız, hepimizin iş-güç-okul vs. dertleri ve sakil durumları var, hepimizin hocaları, amirleri, müdürleri vs. var, hepimiz sabah yataktan kalkmak istemiyoruz ve hiçbirimizin aklı “şimdi”de değil başka yerlerde başka insanlarda, hepimizi bir kız bırakıyor veya hepimiz bir yerde birilerine yamuk yapıyoruz vs. Bunlardan bir şarkı yoluyla söz edebilmek zordur. Çünkü ajitasyona kaymadan ulaştırmak lazımdır dinleyene. Ajitasyon ve melankoliye kaymak kolaydır, verirsin acıyı, verirsin yakınmayı, keza buna örnek vermeye gerek yok, piyasa bunlarla dolu. Onca yaşanana rağmen mağrur kalabilmektedir olay. Bu benim hem kendime, hem de dinleyene olan saygımdır. Bunu verebiliyorsak ne mutlu bize..

90’lı yıllarda rock grupları popüler değildi,daha doğrusu popülerliği sevmezlerdi. Şimdiki rock grupları popülerliği seviyor. Bunun hakkında ne düşünüyorsun. Aralarındaki fark ne sence?

Paranın yüzü sıcaktır.. Tercih meselesi bu. Sanat toplum için midir, yoksa sanat sanat için midir sorusuna 2000’lerde bir ekleme yapabiliriz: “Sanat(özelde müzik) para için midir?”  Soruya soruyla cevap vermek gibi oldu ama bu soruya evet ve hayır diyenler arasındaki farktır sorduğun sorunun cevabı. Para kazanmak için her yol mübah mıdır sorusu da tartışılır fakat bunun en büyük sorumlusu bu gençlerin hayallerinden para kazanan ve bu paranın küçük bir meblağsını da gençlere koklattıran o “ağır abi”lerindir.(DB’nin Wolpadinga’sından referans aldım.) Benim düşüncemse, sanat(özelde müzik); ne sanat, ne toplum, ne de para içindir. Müzik birey içindir. Şimdilerin çoğunun ipleri birilerinin elinde, kukla muamelesi görüyorlar, zincir yettiği kadar(CT’nin Şeyler Arasında’sından referans aldım.) Ha çok acayip para kazanıyorlar orası ayrı evet ama yarın hatırlanacak olanlar kimler olacak acaba?

Şarkılarınızda genelde aşkı konu alıyorsunuz. Aşk’ı şarkıya dökmek kolay bir şey mi?


Oldukça kolay. Hatta bir dönem yazdığım şarkılara baktım aşk’tan geçilmiyor SmileDurumlarla alakalı, mesela şimdi daha çok hayatın içerisindekileri konu alıyorum. Tabi biz de büyüyoruz, dolayısıyla yazdıklarımız da. Bunun içinde tabi ki aşk da var. Mesela bana 5 dakika ver, içeri odada çok orijinal aşk temalı bir şarkı yazıp gelirim. Kendime güvenirim bu açıdan ama bir şeylerin, bazı sözlerin özel olmasına inandığım için bunu kendimden artık esirgiyorum desem yeridir.


Kaybeden Tribi’nin geldiği noktayı nasıl tanımlıyorsun. Popülerlik, yeraltı müziği

Kaybeden Tribi tam da bu sözünü ettiğim hayat şartlarının ortasında bir yerlerde. Özellikle 90’larla beraber yerleşen bu büyük kent insanının yalnızlıklarıyla beraber. Onlarla aynı yerden bakıyor ve ister istemez etkilerini de sezdiriyor. Müzikal anlamda ise, gerek sözlerde gerek müziklerde yaşadıklarını yansıtmaya çalışıyor. Önceleri yarına dair biraz umutsuzdu belki Kaybeden Tribi, ama gerek biz ve gerekse  yaptığımız müzik, bir umut olduğuna inancımızı yansıtıyor. Henüz olduk diyemem, büyük ihtimalle ileride de demem. Çünkü zaten hayatın kendisi devinim halinde. Tanrının bize verdiği en büyük şans, yarının olmasıdır. Grup için her şey şimdiye kadar nasıl altından kalktıysak yine öyle olmaya devam edecek. Bizi dinleyenler kaç tane, kaç kere tıklanmışız falan gibi bir derdimiz de olmadığı için rahatız, zira biz tüccar değiliz. Tamam bir meta olarak addetsek dahi, paylaştığımız şey müziktir.

Bizi dinleyenlerin kaç kişi olduğu değil, kim olduğudur mevzu. Neticede bu bir pazardır. En çok elmayı ben satayım değildir amacım, fakat en lezzetli elmaların bende olduğudur iddiam. Bazısı yeşil elma sevmez. O yüzden ona güzel gelmez. Her damak tadına göre de işleri düzenlemek manasız, çünkü o zaman orijinal bir iş çıkmaz ortaya. Dinleyenlerden feyzalmak lazım, tabi bunun için önce dinleyenlerini belirlemen lazım. Bu yüzden “kaç” değil, “kim”dir bizi dinleyen. Tabi serbest piyasadayız, “kaç”ları baz alanlara karşı da kötü düşünmem. O onun izlediği yoldur. Bu benim. Kaybeden Tribi’nin bu piyasaya, pazara bakışı budur. 


Cenk Taner ‘e her yönden çok benziyorsun. Hiç benzetenler olmuş muydu. Bu nasıl bir duygu?

Açıkçası hoşuma gidiyor bu. Neden gitmesin ki? Cenk Taner benim idolümdü, müziğe ilk başladığım zamanlardan itibaren. Bir de hani senin için, hayatında gerçekten önem arzeden bir şeyi veya bir insanı zaman içerisinde tanımak istersin. Cenk Taner de böyle bir insandı benim için. Türk Rock’ı eğer bir güneş sistemiyse Jüpiter olarak addedebileceğimiz bir gruptan, insandan bahsediyorum. Malum Jüpiter Güneş Sisteminin en güçlü manyetik alanına sahip gezegenidir. Jüpiter, Güneş Sistemi'nin en büyük gezegeni olmakla kalmaz, kütlesi tek başına diğer tüm gezegenlerin toplam kütlesinin 2,5 katına ulaşır. Böyle astronomik bir bilgi verdikten sonra toparlarsam, Cenk Taner hayatımı değiştiren bir adamdır. Onun hayata, müziğe bakışı ya da duruşu benim üzerimde çok etkili oldu. Hala da öyledir. Kaybeden Tribi bir yerde alacak başını gidecek bir yerlere doğru, fakat benim Cenk Taner’e olan bakışım, hayranlığım ilk baştaki gibi kalacak bunun da farkındayım. Çünkü yapmış bitirmiş olayı, bundan sonra anlatacaklarım onun yoluna belki alternatif olacak söylemler olur, ama arka plan sabittir. Cenk Taner, Kesmeşeker’in kurucusu ve değişmez sabitidir. Aynı zamanda Cenk Taner, Sercan Candemir’in ve dolayısıyla Kaybeden Tribi’nin yol haritasını kendisinden edindiğimiz, karanlık ve gidilmez yolların elinde feneri olan yol göstericisidir. Ha bu yola çıkmaya niyetlenenler, çıkanlar da az kişidir “uçsuz bucaksız azınlık”tır ama vardır böyle adamlar. Tanrıya şükürler ediyorum, onunla tanıştığımız güne. Buradan da Cenk Taner vasıtasıyla, kendimi de içinde addettiğim o “uçsuz bucaksız azınlığa” selam edeyim. Böyle bir paylaşımın örneğini henüz görmedim ben. Kesmeseker.org sitesini hazırlayan arkadaşlar çok güzel bir olaya vesile oldular. Yıllardır aranan paylaşım ortamını sundular azınlığa. İyi de ettiler, arada orada yazar çizeriz. İşte böyle, çağırmakla alakalı bir şey. Çok samimi, sevdiğim dostlarım var o azınlığın içerisinde. Cenk Taner tam da böyle bir adam işte. Tek kelimeyle anlat desen bana, sezgi derim ben Cenk Taner için. Konuşmaya da hacet yoktur, gözler anlatır. Ya da anlar, sen konuşmasan da. Kısacası hayatımdaki varlığı dolayısıyla, her daim iyilikle andığım bir insandır Cenk Taner.

Bazı gruplar var; ilk çıkış aşamasında kendi isteği doğrultusunda kayıtları yapıyorlar (sound ,söz vs.) Ama iş albüm çıkarmaya gelince neden popülerliğe kayıyorlar.

Piyasada tutunma derdi olarak tahminde bulunabilirim. Yine bu adresin sonu da paraya çıkıyor. Bazı şeyler vardır, onları yaparsan, onları yazarsan insanlar seni tutar. Ve senin hedefin de kalabalıklarsa, istediğini alırsın. Birçok grup da var senin bahsettiğin gibi önceleri iyi, samimi gelip ardından maalesef paraya yenilen. Burada kalıcı olmak önemli bir faktördür, bunun atlandığını düşünüyorum. Şimdiki gruplardan kaçı acaba 10 yıl sonra ayakta kalacak? Ya da 50 sene sonra hatırlanacak? İşte bunu es geçiyorlar ve hata yapıyorlar. 20 senedir veya daha fazla süredir kullanılan riff’leri kullanıyorlar, çoğu arabesk vokalli ajitasyonun dibine vuran tough guys bunlar. Klipler dönüyor, bir şeyler oluyor, röportajlar yapılıyor ve bir anda ne oldum durumu söz konusu oluyor. Kızmıyorum onlara da ama yazık ediyorlar kendilerine. Piyasadaki çoğu grup English-Brit Pop’tan kayma havalar içerisindeler, senelerdir aynı melodileri kullanıyorlar, şekillerden zaten bahsetmeye gerek yok, herkes asi herkes isyankar. Tabi, yersen.

Türk rock piyasasında gruplara yeterince destek verildiğini düşünüyor musunuz?

-Belirli isimlerin desteklediği belirli isimlerin kredisi sonsuz. Tv’de ne dönerse onu almaya alışkınız biz toplum olarak. Yani ne verilirse yiyoruz. Adı alternatif olan müziklere bakıyorsun, her rock-bar’da karşına çıkacak müzikleri bıkmadan usanmadan getirip dayıyorlar kulağına. Bu işin içerisinde kalıcı olmaya meyilli, ve gerçekten özgün işler yapan adamlara değil destek vermek, onların varlıklarının hissedildiğini bile düşünmüyorum. Ama tabi zamanla neyin ne olduğu belli olacaktır. Gerçek anlamda rock yapan 3-5 müzik grubu var. Ve bu her zaman böyleydi. Kendim şahit olduğum için 90’larda da böyleydi. Şimdi sayıca çok fazla rock grubu olduğuna bakmayın, çoğu elenecekler ve sahicileri kalacaktır. Misal bir Kurban grubuna verilen kredi hangi gruba sunulmuştur? Piyasa böyle. Yukarı çıkarıp, aşağı indiriyor. Ama ben inanıyorum, doğru işleri yapan adamların da değeri anlaşılacaktır er veya geç.

Pek çok müzisyenin karşı çıktığı MP3 olgusuna grup olarak bakışınız nasıl?

Madalyonun iki tarafı var. Bir müzisyen nasıl geçinir? İşi sadece müzik yapmak olan bir adam konser, tur olayına da girmiyorsa işi çok zor. Ben eskiden beri albüm alırım. Sevdiğim adamların albümünü alır saklarım. Ben koleksiyon hastası bir adamımdır. Ha mp3 indirmiyor musun desen, evet indiriyorum. Bunu bir şekil-şemale sokacak adamlar da biz değiliz. Sistemi ilerleten adamlar. Bak mesela Zardanadam grubu tüm çalışmalarını internetten bedelsiz olarak paylaşıma sunuyorlar. Bu bir tercih meselesidir. Bu ülkede sevdiği tarzda müziği takip etmek için, her çıkan albümü alacak kaç kişi vardır acaba? Bu kadar yaygara koparmaya gerek yok diye düşünüyorum. Tabi ki müzisyen çalışmasının karşılığını almalı. Bunu sistem yine kendisi çözecektir. Şu anda biz Kaybeden Tribi olarak tüm paylaşımlarımızı bedelsiz sunuyoruz. Çalışmalarımızı gören bir prodüktör var mı? Yok. Demek ki müziğimizi kıymetli olarak addetmiyorlar. Bizim yerimize, ya da bizim gibi birçok grubun yerine, göz önünde olan birçok adama sınırsız kredi sunuyorlar. E malum durum da böyle olunca sistem kendisini düzenleyemiyor. Ben mp3 olayına karşı değilim. Ama bir müzisyenin hayatını kazanmak için müzikten başka bir iş yapmasını da istemiyorum. Ama maalesef iki ucu görünmeze giden bir değnek var elimizde. Musa’yı bekliyor galiba müzik piyasasıSmile

İstanbul’da hiç konser vermediniz sanırım. Yakında İstanbul’da konser vermeyi düşünüyor musunuz?

Evet İstanbul’da hiç konser vermedik. Aslında istiyoruz. Hatta benim bir projem vardı, İstanbul’da Kaybeden Tribi Akustik konseri gibi. Ama tabi böyle şeyleri organize etmesi biraz zor. Malum mekan-zaman problemleri. Fakat en kısa zamanda böyle bir şeyler organize etmek istiyoruz. Bizi dinleyenlerin de çoğu İstanbul’da. Bakalım, bulursak bir sponsor gelip çalmak isteriz :) Bu konuda önümüzdeki zamanlarda ciddi bir çalışma-araştırma yapmak istiyorum. Güneyde çok konser verdik, bize aşina olanlar bilirler, fakat İstanbul’un bizim için farklı bir tadı var. Mahrum kalmak istemeyiz. Mahrum etmek de istemeyiz. Biz hiç bar programı yapmadık. Benim müzikal iletişim anlayışıma pek oturmuyor. Konser vermek daha iyi geliyor bana. Zaman..

Müzik’ten Edebiyat’a geçelim .Oğuz atay’ı çok sevdiğini duydum. Oğuz Atay’ın seni  en etkileyen yönü nedir?


Tabi Oğuz Atay’ın Türk Edebiyatı’nda çok özel bir konuma sahip olduğunu düşünüyorum. Onun kelimelerinden aldığım hazzı başka birilerinde bulmam genelde mümkün olmuyor. Anlatım tekniği açısından olsun, kullandığı malzemeler ve bunları kullanım tarzı yönünden olsun hayran olduğum bir yazardır kendisi. Basit bir adamın basit düşünceleri var karşımızda. Her şey o kadar kompleks bir şekilde verilmiyor. Hani Raskolnikov da bir karakterdir, ama bir Turgut’un duyarlılığı ya da herkesin karşılaştığı durumlara olan mizanseni bir başkadır. İç sesler var ve bolca çağrışımlar. Bunlara müzikten de aşinayım, zira sevdiğim, dinlediğim gruplarda da aradığım bu olmuştur her zaman. Aslında yazında, müzikten daha şanslı olduğumuzu düşünüyorum. Zaten çok fazla kompleks hallerdeyiz, bize biraz basit şeyler lazım. Unuttuğumuz çokça duygu arasından, bize bunları, hayatı anımsatan, o duyarlılık ya da adına her ne dersen onu yakalamak istiyoruz. Oğuz Atay da bunları ve daha fazla sunuyor bizlere.


Edebiyat demişken Cenk Taner’in Andıran Otu kitabınıda geçmeyelim. O kitabın hayatını değiştirdiğini okumuştum biryerde. Bu kitap hakkında neler düşünüyorsun. Ben o kitabı okuduğumda bende büyük bir iz bırakmıştı. Karışık duygular içindeydim o ara. Bu kitap beni anlatıyordu diye söylendiğimde vardı.

Gruba isim düşündüğüm bir anda geldi o kitap. Andıran Otu’nu çıkaran yayınevi, kitaplarının başında “..bu bir kaybedenler kulübü tribidir” gibi bir şeyler yazardı. Sonra birden çağrışım hissettim ve yaptığım müziğe, yazdığım sözlere bundan daha uygun bir isim bulamadım. Bunun ötesinde Cenk Taner’in Andıran Otu kitabı çok özel ve kıymetli bir kitaptır. Bırakın sayfaları, satırlar arasında kaldığım çokça olmuştur/olmaktadır. Cenk Taner’e ait her söz gibi o kitaptaki sözlerde de insanı allak-bullak eden, andıran çok şey var. Uçurumun kıyısından alıp evde odana götüren ve oradan tekrar alıp uçurumu gösteren ve bu gidip gelmeler esnasında çokça duraklarda durduran, andıran, yani bunca şeyi barındıran bir yaşama/yollar/gidip-gelmeler silsilesidir diyebilirim.

Rock Vault'a göz attıysanız fikirlerinizi duymak hepimizi çok memnun eder?

Rock Vault takip ettiğimiz oluşumlardan birisi. Gerek albüm kritikleri, yorumlar, çok doğru bir yerden ele alıyor piyasayı ve gerçekten aranan bir şey bu. Temennimiz böyle işlerin sayısının artması, ama bu şartlara göre buna sahip olmak dahi azımsanmayacak bir şey.  Yazı kalıcıdır ve bu yüzden yazınsal ürünler çok önemli ve bu arkadaşların çabaları da takdiri hak ediyor. Senin aracılığınla selam edelim Rock Vault ailesine de buradan..

Son olarak hayranlarınıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Aranılan, göze hoş gelen kız, göze hoş gelen futbol, kulağa hoş gelen müzikten daha ayrı ve daha özel bir şeydir. Dediğim gibi kaç kişi olduğumuzun bir önemi yok, zira nicelik değil niteliğin peşindeyiz biz ve bizi dinleyenler. Biz bu yolda gördüklerimizi, gördüklerimizden aklımızda kalanları yazmaya devam edeceğiz. Kollayın kendinizi. Onca hayat, onca uğraş, onca savaşlar arasında bir şeyler söylüyoruz, bir sinyal gönderiyoruz. Ve bir sözümüz elbette olmalı hayata dair, bir tribimiz olmalı, bir şekilde bir iz bırakmalıyız. Bizimle bu yolda gidenlere, sözlerimizi kılavuz addedenlere, ardımızda kalanlara, uğrayıp geçenlere, geçip gidenlere ve uğrayacağımız tüm duraklara şimdiden selam ederim. Sana da teşekkür ederim Cem. Görüşmek üzere..



CEM KURTULUŞ / MART 2010     

02 Mart 2010

Destruction-Infernal Overkill (1985)




















Thrash Metal söz konusu oldu mu Alman ekolü devreye girer. Bu ekolün ne demek olduğunun tek anlamı vardı. Disiplin. 80’lerin ortalarında thrash metal için  altın çağ yaşanıyordu. Gaddarlık her yere yayılmıştı. Bu gaddarlığın temsilcileri olarak her ne kadar Sodom, Kreator isimleri öne çıksa da 1983 gibi başta demo yayınlayıp daha sonra gaddarlığını yayacak bir Destruction gerçeği vardı. Pek çok grubun çıkış yolu 1983-1985 arasına denk gelir. Sodom ilk demosunu 1983 yılında yayınlarken, Destruction 1984’te yayınlamış, bunların arasında diğer kafa grup olan Kreator 1985’te ilk albümünü yayınlamıştır.  

 Güney Batı Almanya’nın bir taşra köyünden gelen 18-19 yaş arasında gaddarlığı yaymak için Schirmer,Mike,Tommy üçlüsü bir araya gelerek gaddarlığı yaratmak için bir an önce işe koyulurlar. 1985 yılında albüm çıkmadan önce demoyu çıkarmaları da bunun habercisi olur. “Sentence of Death” EP’si ile bunun gaddarlığını fazlasıyla gösterirler. Yıl 1985 olduğunda ortalık şeytani lirikler yazan black/thrash gruplarıyla doludur,bu grupların arasında da Destruction “Infernal Overkill” ile bombayı salar.

 Schirmer’in çığlıklarıyla başlayan “Invincible Force” albümün girişiyle gitarların saldırganlığına doğru bize yönümüzü şaşırtır,ki bu saldırganlık 80’lerin ortasındaki thrash metal’in karakteristik özelliklerinden biridir. Gaddar vokaller,saldırgan riffler, yıldırım gürültüsünü andıran davul ataklarıyla vahşetin hissiyatı bir yandan haykırır. Anti-religion temalı sözleri “Cause christ won't help you tonight” cümlesiyle haykırır Destruction,tam da olması gerektiği gibidir lirikler.

 Saldırganlığın devam ettiği aynı zamanda aralardaki melodiklik de albümün gidişatını belirleyecekti. “Death Trap” ile birlikte şeytani ordular için vakit zamanı yaklaşıyor, Destruction başlangıçtan itibaren saldırganlığı elden bırakmıyor ve aynı zamanda Cronos vari vokal ile Venom’u selamlıyordu.Pek çok grubun ilk dönemi Venom,Motörhead,Black Sabbath ile etkilenmeyle geçmişti, bunları da müziklerinde görmek kaçınılmaz oluyordu. Özellikle ilk dönem thrash metal gruplarının çoğunda NWOBHM etkilenmeleri kaçınılmaz olmuştu.

 Geri dönecek olursak ”Where's your god now?” cümlesiyle açık kapı bırakarak aslında cevabı söylüyordu. Sadece bu şarkıda değil albümün genelinde Mike’ın yarattığı riffler için ayrı parantez açmak yerinde olacaktır. “The Ritual”  de Kötülük ve nefret tohumları atılıyor,kirli yüzünü gösteriyor Destruction bize. “priest, priest, evil priest,hear the words of hate!’’  nakaratlıyla da özetliyorlar. Thrash Metal’deki melodikliğe de bu parçada fazlasıyla denk gelmek kaçınılmaz oluyor.

 Melodik altyapı üzerine kurulu rifflerle Iron Maiden vari solo geçişleri akıllara gelmesi kaçınılmaz oluyor. “Tormentor”  Bir Destruction milli marşı gibi klasik olarak hafızalarda yer alan  ve “ Satan's in his throne’’ lirikleriyle Schirmer bütün nefretini kusuyor.  Slayer-Kreator-Destruction arasında “Tormentor” şarkıları yer alsa da atmosfer yönünden Kreator önceliği alırdı diye kişisel yorum yapmalıyım. “Bestial Invasion” saldırganlığıyla öfke tufanı içerisine sokmasıyla, rifflerdeki yardırmalığın ve hızın hiç durmadığı Schirmer’in kızgın vokaliyle birlikte albümün demirbaşlarından.” Jesus Christ exists no longer..” nakaratlarıyla da sözünü söylemiş oluyor. Başka şarkılarda görülen melodik altyapı burada hızlı sololara bırakarak kendini saldırganlıktan ödün vermiyor!   

 “Thrash Attack”  durdurak bilmeyen,Mike ‘ın gitarlarda yarattığı şahaser rifflerde kaosa davet ediyor. Enstrümantal yapısıyla adeta bir savaşın içine girmişçesine bütün enstrümanlar dev bir gösteri sunuyor.

 Sonuç olarak; 80’lerin ortalarında 18 yaş civarı tabiri caizse kanları thrash metal ile akan, prodüksiyonu da kendilerine ait olan “Infernal Overkill” gaddar vokaller, beynimize inen davullar, Mike’ın yaratıcı riffleri ve Speed/Thrash Metal yönünden bir dönemin en klas işlerinden biri olarak yerini çoktan almıştır.

 Kadro;

 Marcel Schirmer – Vokal/Bass

Mike Sifringer-  Gitar

Tommy Sandmann –Davul

 Cem Kurtuluş, 2010