Etiketler

Loading...

Tarih

Kategoriler

13 Ekim 2016

Passolig'siz Deplasmanlar; Away Uşak




















Sıkıcı ve klasik bir Pazar günü. Full mesailerden bunalmış, yeterince rutine dönüşmüş hayatın son çıkışlarındasın, ve yapılabilecek ne var diye kendine soruyorsun, soruyoruz. Akla gelen tek şey; “ Deplase olmak  “ neresinin olduğunun önemi yok  “ deplasman olsun da ne olursa olsun” diyoruz çoğumuz. Listeler hazırlanıyor, planlar yapılıyor, müdüre yalanlar söyleniyor. Müdür bunu yemiyor ama bir şekilde izni kopartıyorsun, kopartmasan bile kafaya koymuşsun gideceksin başka yol yok.  Gecenin geç saatlerinde yolu beklemenin hazırlığına geçiyoruz. Dumanlı ve sis bulutlarının kapladığı bir gecede bizi buğulu camlar bekliyor.

27’lik otobüste 35 kişi sığmaya çalışıyoruz, bir şekil kimse bunu şikayet etmiyor. Herkesin amacı bir, böyle deplasmanlarda Passolig de olmayınca deplasman daha çekilir oluyor.  Yüksek sesli bestelerle yolumuza ilerliyoruz, alkol dur durak bilmiyor, kafalar kıyak bir şekilde ilerliyoruz yolumuza. Her duman çekişimizde besteler daha da yükseliyor. Şoförümüz kıyak çıkıyor,  çoğu şeyi sıkıntı yapmıyor. Bu deplasman işlerini bilen bir kafaya sahip olunca tayfa da şoförle iyi anlaşıyor. Bir klasik olan Köfteci Yusuf’a uğruyoruz, kıyak kafalarla köfteler yeniliyor yolumuza devam ediyoruz. Uşak’a indiğimizde ciddi bir tribün potansiyelini görüyoruz.

İçeri girmeden önce Uşak geneline parklarda memurlar içki konusunda katı olduklarını şehire geldiğimiz andan itibaren hissettiriyorlar bize, sonrasında da bunun çabası şikayet oluyor. Bu faslı geçersek Uşak’a gelenler için tek yorum herhalde “ Uşak’a geldim kendimi sorguluyorum “ cümlesi oluyor. Derken tribüne giriyoruz, akustik olarak muazzam bir salona sahip Uşak’ın salonu. Modern yapıya uzak, taraftarla bütünleşmek için bütün her şey bir arada. Tribüne girdiğimiz andan itibaren yer bulamıyoruz, bir kesim diğer bölgeye geçiyor. Bu bölgede polis oradaki taraftarı çıkarmak isterken arkadaşını vermemek uğruna mücadele edenler oluyor. Sonrasında olanlar oluyor. Fenerbahçe tribünü bu maçta tribünlere sığmadığını gösteriyor. Ataşehir’deki modern ve taraftar kültürüne uzak  salona biat etmeyenler yerini alıyor bu salonda aslında.

 Sonuç olarak; Passsolig’in olmadığı deplasmanlar her daim doyurucu oluyor hepimiz için.  Dönüş yolunda bayılanlar da olsa, bu baygınlıklar sonucunda sabahında işe gidecek olanlar içinse sabahında tek söz geçerli oluyor; “ Hayat, deplasman dönüşü başlar “

Tam da böyle bir noktada sonlandırıyoruz bu deplasmanı, çünkü ertesi günün yorgunluğunun tarifi hepimiz için leş ötesi oluyor, hayatın ağırlığında ezilsek de “ yine olsa yine gideriz “ düşüncesinde oluyoruz hepimiz. Ve son olarak ;  seni yolundan edenler olmuşsa, yarı yolda bırakanlar olmuşsa, yolsuz kalmışsan ve gidecek yol kalmamışsa gidilecek tek yol deplasmandır!

Passolig’siz deplasmanlara selam, yola devam.

Selametle.


Cem Kurtuluş, Ekim 2016

09 Haziran 2016

Baphomet's Blood - In Satan, We Trust (2016)

















“  Biraz Motörhead, biraz Venom üstüne biraz şeytanilik biraz da rock'n roll    döşemeli bir kayıt  nasıl olurdu  “  böyle bir soru sorabiliyorsak bunun cevabı şüphesiz son senelerin speed metal ve eski ortamlardan beslenen,  bu işlerin tozunu attıran Baphomet’s Blood olurdu.   Eskilerden bir etkilenme söz konusuysa Baphomet’s Blood bunun mevzusuyla kapışabilecek gruplardan.  “ In Satan, We Trust “ Baphomet’s Blood’un son zamanlar piyasaya sürdüğü  en sıkı işlerden biri . Ortada bir yemek menüsü var; bu menünün içinde çeşitli lezzetler mevcut, ve sonrasına da farklı tatlar eklenmiş. Baphomet’s Blood’un tabirini böyle yapmak mümkün, çünkü onlar bu işi iyi biliyor. 

Tekrardan mevzuya dönecek olursak;   Baphomet's Blood'un son çıkardığı albümün ismi grubun mentalitesini diğer albümlerdeki gibi yansıtıyor.  Albüm, en uzun parçalardan biri olan, kilise seslerini andıran, eski korku filmlerini hatırlatan seslerin etkisini araya sıkıştırmış “Command In The Inverted Cross “  ile açılıyor. Eski albümlerde gördüğümüz Venom ve Motörhead etkileri bu şarkıda da beliriyor, birden camdan fırlatma hissini yaşatıyor bize Baphomet’s Blood.    Daha sonrası albüm, albüme ismini veren parça olan “ In Satan, We Trust “ ile devam ediyor.    Baphomet’s Blood’un ilk piyasaya çıktığı Motörhead etkili tarz bu şarkıyla daha belirgin oluyor, Lemmy’e bir nevi saygı babında oluyor bunların hepsi ve speed metal dediğimiz olay bu şarkıda açığa çıkıyor.  Speed metal, balyoz gibi kafamıza inen davullar, hız ve eski metal ortamlarının ruhu “ Hellbreaker “  ile tam gaz devam oluyor.  Bir şekil her dinlenildiğinde Motörhead ve Lemmy’nin o ruhunu yaşatıyorlar bize.  “ Underground  Demons “ ile Baphomet’s blood hızını alamıyor, nasıl oluyorsa yola öyle devam ediyor.   Albümde en Motörhead vari hissedebileceğimiz  parça “ Triple Six, “  Motörhead’in ilk dönemlerine bununla birlikte tanıklık ediyoruz.

Sonuç olarak; “ True Metal “ dediğimiz olaya  tanıklık etmek, poser’ların kıçını tekmeleyici bir şeyler, şeytani sözler ve sound olarak  rock’n roll ve speed metal’a yakın bir şey arıyorsanız bu tam olarak Baphomet’s Blood da var, “ In Satan , We Trust “  da isminden de anlaşılacağı gibi Baphomet’s Blood’un çizgisinde bir albüm ismi. Rock’n roll’un şeytaniliğini bu rock’n roll canavarlarında bulmamanız için hiçbir sebep yok.  O yüzden sözü daha fazla evelemeden gevelemeden rock’n roll’un bütün şeytaniliğini bu albümde hissedin,üstüne de kırmızı bira için sonra en yakın boş bulduğunuz yere itinayla işeyiniz. 

Cem Kurtuluş, Haziran 2016



02 Haziran 2016

İktidar Olma Çabası : Sarmaşık (2015)






















Denize dair bir şeyler ararsanız şüphesiz  ki bir yerlerde Samuel Taylor Coleridge dizeleri geçer. Samuel Taylor bu nedenle bu gemi ve deniz mevzularında  şiirleriyle ünlüdür, en ünlüsü de “ Yaşlı Gemici “ adlı şiiridir. Bunu mevzu bahis yapmamızın nedeni  son zamanlar el üstünde tutulan, 1998 yapımı cigaralı ortamların klasiklerinden olan Gemide’ye benzerlik taşıyan “ Sarmaşık “ filminde Samuel Taylor Coleridge’ye yer verilmesi.  Diğer bir meseleye geçecek olursak;   Her ne kadar “ Gemide “ ile benzerlik taşısa da, “ Sarmaşık”,   film için yapılan bazı yorumlar “Gemide “ filmine yaklaştığı yönündeydi, ama bu beklentilerle izlememek gerektiğini  not düşelim!   

Filme dönecek olursak;  “ Sarmaşık”  öncesinde filmde karakterleri izleyiciye göstererek açılıyor, her karakterin farklı bir görevde olduğunu vurguluyor ve kısa bir tanıtım babında bir şey oluyor bu . Daha sonraları Coleridge’ın “ Yaşlı Gemici “  adlı  şiir kitabının  ilk kısmındaki dizelerle başlıyor film.    Bu dizelerle birlikte vapur sesiyle birlikte izleyici harekete geçerken  Gemi biraz olsun şeklini alıyor.  Geminin içinde değişik bir ortam yaratıyor  Tolga Karaçelik.  Kentsel dönüşüm sebebiyle evini kaybeden, dindar, Kürt, cigara çekip  ayakta durmaya çalışan  iki kafadar, ve otoriter bir kaptan…  

Filmin başlarından itibaren Nadir’in “ Beybaba devlet evimizi yıkıyorlar “ sorusuna Beybaba’nın “ Devlet niye yıksın oğlum “ cevabı bile günümüzde yıkılan çoğu eve mesaj gönderiyor.  Çünkü kimse devletin böyle bir şey yapacağına ihtimal vermiyor, ve Beybaba’nın  “ Koca devlet bu insanları sokakta bırakmaz “ sözüyle de Tolga Karaçelik ince bir noktaya parmak basarak toplumsal konuları göz ardı etmiyor.

 Film bu sözlerle devam ederken,  daha sonraları  cigara’yı elinde düşürmeyen Cenk karakteri Gemide tanıştığı Alper’e hayatından hikaye sunuyor, bu aslında tam bir hikaye değil anı aslında, ama cigara muhabbetinin döndüğü anda filmin başlarından itibaren samimiyetin en dibe vurduğu yerlerden.  Bu hikaye anlatıldıktan sonra Cem Karaca’dan “ Deniz üstü köpürür “ ‘ ün çalmasıyla kendimizden geçişler başlıyor.

 Bu hikaye daha sonraları filmin sonralarında bu karakterin ne kadar aykırı bir karakter olduğunu bize daha iyi anlatıyor. Ağzı bozuk, samimi bir dille aktarıyor bunların hepsini Cenk, Tolga Karaçelik anlatım olarak samimiyeti tercih ediyor, o yüzden de  filmin “ Gemide “ filmine benzemesi bundan ötürü oluyor.

 Sarmaşık’ta aradığınız çoğu şey var. Beybaba diye hitap ettikleri Kaptan bir nevi güç gösterisi yapma peşinde ve otorite sahibi, ama bu otorite sahibi adam alaturka müzikler dinleyip, rakı içip hüzünlenen bir ihtiyar profilinde. Otoriter olması aslında sadece Gemide herkes işini yapsın tavrından ibaret.  Gemide, tayfaya dediği  tek şey var “ Birlik Olmak “   “ Birlik olursak Gemide sorun çıkmaz diyor” Beybaba. Bu açıdan “ Sarmaşık “ Beybaba’nın bu sözüyle Gemide’nin “ Bir memleket gibidir gemi... Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır, kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara... Ben de bu memleketin baş şeyi gibiyim, başbakanı gibiyim mesela. Her şey benden sorulur “ sözlerini hatırlatıyor. Bu sözleri hatırlatırken Gemide’de “ Kamil” karakterinin hakkı fazlasıyla verilirken bu filmde bunun sönük kaldığının altını çizmek gerekir, o yüzden kıyaslamaya girmemek gerekir.


Karakterler üzerinden devam edecek olursak; Beybaba’nın yardımcısı ve Efendi Kaptan rolündeki  İsmail  gemide çalışanlara Beybaba’nın verdiği emirleri iletme telaşında olan biri olarak göze çarpıyor. İsmail’in yaptığı bir nevi iktidar çabası…  

Sarmaşık da belki de pek dikkat edilmeyen, belki de daha farklı detaylarla incelenmesi gereken “ Kürt “ karakteri. Sessiz, sakin, verileni yapıyor ve konuşmuyor. Ne yapılması gerekiyorsa o’nu yapıyor, biat etmeye hazır şekilde bekliyor. Aslında düzenin istediklerini yerini getiriyor Kürt, ara sıra Cenk’in Kürt’e laf çarpmaları da bunun çabası oluyor.  Filmde biat edilmesi ne kadar açığa çıkıyorsa, Beybaba’nın birlik vurgusu sözleri de o denli yer tutuyor. Bir Geminin içinde aynı ekmekle karın doyuyorsanız birlik olmanızdan başka şans yoktur, Beybaba’da buna inceden vurgu yapıyor.

“ Sarmaşık “  genele vurursak herkesi bir çatışmanın ortasında bırakıyor .  Herkesin bir şeylere karşı çıkma isteği var, ama bunu yapabilecek karşı koyacak mıyım düşüncesi de sadece var sayımlardan ibaret.  Sarmaşık’da bana kalırsa Tolga Karaçelik, Cenk karakteri üzerinden bir devrimci karakter yaratıyor, bu karakter her şeyi kabullenmeyen, filmin içinde  küfürbaz şekilde söylediği gibi “ amına kodumun salakları niye burdayız biz “ den ötürü.   Bu soruyu herkes soramıyor, ama film ilerledikçe bu soruyu sorma cesareti artıyor tayfanın. Çünkü artık bir şeylere karşı isyan bayrağını çekme zamanının geldiğine inanıyorlar. Cenk karakterini filmin çoğu sahnesinde Adana Demirspor formasıyla görüyoruz, bunu da yönetmenin Adana Demirspor hayranlığına bağlayalım.

  Kısacası ; Ufacık gemide herkes bir  şeylerin peşinde, herkesin dünyası karma karışık, herkes bir yol arıyor kurtulmak için.  Kimileri tabiri caizse sikinin taşşağına, kimi ise belli bir vazife edinmiş birilerini rol keser görevde oluyor . Birileri  hükmetmek peşinde iktidar kurma çabasında oluyor.  Geminin içine sıkışmış tayfanın sorduğu tek soru “ Biz ne yapıyoruz Abi  burada”  oluyor, çünkü kimse ne yaptığını bilmeden köleler gibi çalışıyor, bir tutsaklığın belki de anatomisini yazmak zorunda kalıyor bu insanlar.  Para alamıyorlar, doğru dürüst yemek yiyemiyorlar, bunun sonucunda tayfa keyfine göre takılıyor, burda da “ ne kadar ekmek o kadar köfte “mantığına işaret ediyor “ Sarmaşık “

Filmde her noktada bir şeyler oluyor, Cenk tırlatmışlığın gösterisini yapıyor ve öldürdü sanıyoruz birilerini bunların ardından  sarmaşıklar yayılıyor etrafımıza, bu açıkçası görüntü olarak filmde keyif aldığımız sahnelerden biri oluyor.  Filmin finaline doğru herkes bir şekilde deliriyor, bunun son noktası salyangozlar üzerinde yürüyen Cenk karakterinde bu Nirvana oluyor, ve o sahneleri gördükçe her insanın elbet yaşadığı hayatın sonunda Cenk’in deliliğine  ulaşması mümkündür düşüncesi de o sarmaşıkla birlikte bize yapışır gibi oluyor.

 Filmin  muhteşemliğe vardığı noktalar görüntü yönetmeninin başarısı  , Cenk karakterinin uyuşturucu manyaklığını psikopatça sözlerine döktüğü sahneler oluyor.  Özellikle görüntü yönetmeninin renk düzenindeki başarı Gökhan Tiryaki'ye ait, belki abartı gelecektir ama renk düzeni ve kadrajı olabildiğince yerine oturtuyor Gökhan Tiryaki.

 Senaryodan mı bilmiyorum ama Cenk karakterini oynayan  “ Nadir Sarıbacak “  da bundan sonra şansını bu tür filmlerin senaryolarında denemeli.   Nadir Sarıbacak’ın diğer oyunculardan daha önde olduğu filmde de bariz belli oluyor, ama bu yan karakterlerin filmin formatına uymamış izlenimi vermiyor. Sonuç olarak; “ Sarmaşık “ ucuz, içi boş, çöp diye nitelendirebileceğimiz o kadar yerli yapım varken , film üzerinde kesilmiş/ biçilmiş  sansüre uğramışlığın etkisi olsa da   bunların aralarından sıyrılmış toplumun putları yıkabilecek bir film ve  bu putları yıkarken topluma “ Lan ne yapıyoruz biz “ mesajı veriyor.  Sarmaşık’ın evet tam olarak yaptığı bu.  Her şeyi kabullenen  ve başkaldırmayan topluma  sorduğu soru bu ; “ Lan ne yapıyoruz, lan ne yapıyorsunuz  siz. “ 



İzlerken Altını Çizdiklerim:

“ İsmail kimsenin sikinde değiliz. Limanın da sikinde değiliz. Sen neyin peşindesin? “

“ bunu da çoğu yerde göremezsin. Kürtten gemici. Ben görmedim.  “

“ İsmail sence ben orospu çocuğu muyum “

“ bana orospu çocuğu dedin ya, orospu çocuğu gibi indircem seni…”

“ amına kodumun salakları niye burdayız biz? “




Cem Kurtuluş, Haziran 2016


28 Mayıs 2016

Passolig Yok, Parti Var ! : Türkiye Kupası Finali ( Away Antalya )














Yine bir deplasman arefesindeyiz. Kimimizin patronlarına yalan söylediği, kimimizin az buçuk parasıyla deplasman yollarını zorladığı dönemdeyiz. Hepsini bir araya topladık mı ortaya çıkan tek cümle “ Fedakarlık “ oluyor.  Böyle deplasmanın bizim için iki önemi oluyor; biri passolig yok, diğeri yarı yarıya olması. Passolig’in olmaması daha da önemli kılıyor, bir yandan da deplasman yasakları aklımıza geliyor. 2000 kusur adamı gönderemeyenler bu deplasmana aynı yola giden insanlara yasak koymuyor, buna da böyle bir dönemde şaşırmıyoruz.

Mevzuyu kısa kesecek olursak;  geceden hazırlanan nevalelerimizle birlikte bir an önce yola çıkmanın hazırlıklarındayız. Bütün şartlar hazır oluyor hepimiz için. Daha önceleri bu deplasmana gidenlerin kimisi biraz deniz’in keyfini çıkaralım düşüncesinde oluyor, bunda da haksız sayılmazlar ama tamamen tatil moduna girmiş olanlar için söylenecek pek  bir şey yok. Antalya’da havanın sıcak olmasıyla beraber, ellerimizde biralarla tezahüratları  yükseltiyoruz. Genel olarak ciddi bir karşılaşma olmuyor Galatasaray’lılarla, ufak tefek birkaç şey haricinde hatrı sayılır bir karşılaşma olmuyor.  Daha sonraları toplanma yerine geçiyoruz, orada da elimizden biralar düşmüyor.

Ortama bakıldığında tribün bazında  ilk başta iyi bir tribün izlenimi alamıyoruz , daha sonraları kortej halinde stada doğru yürüyoruz. Karşı taraftan Galatasaraylıları görünce tribün kendi adına refleks gösteriyor, o da fazla uzamadan stada giriyoruz. Yeni modern statlara Antalya ekleniyor en son. İçeriye girdiğiniz andan bunu hissediyorsunuz. Her kat ayrı olarak kategorileştirilmiş, bunlar yapılsa da tribün yardımlaşmasının mevzusunun birliğini hep beraber giriyoruz. Üst kattan alt kata atlayanlar, bu atlamanın sonucunda o insanlara yardım telaşında olanlar , polis olsa da halen bu mücadelenin içinde olanlar, kimseye adam vermemeler ‘le gidiyor bu mücadele. Daha sonralarında tribün tam şeklimizi alıyoruz.

 İki tribünde maç öncesi küfürlerle bu ortamı özlediğini gösteriyor.  Daha küfürlerle birlikte agresiflik devam ediyor, ama bu deplasmanda her deplasman olduğu gibi maraton tribünü Galatasaray ‘ın alması onları daha avantajlı yapıyor.  Fenerbahçe tribünü hakkında söylenecek çok şey var,  ama bu şeylerin başında birbiriyle ego yarışında olup set dediğimiz bölgede bir yığın olanlar oluyor. Herkes kendini göstermenin peşinde oluyor, özellikle Sefa Kalya ‘nın ( Sefa Abi’nin ) ölümünden sonra Fenerbahçe Tribününde neler değişti sorusuna Antalya’daki set gösterilebilir. 

Bu yaşananları bir kenara bırakacak olursak; tribünün ilk yarısında iki tribün tarafından meşaleler patlıyor, iki tribünde ne kadar özlediğini gösteriyor bu ortamları. Passolig’in olduğu maçlarda göremediğimiz meşale dumanını bu maçta fazlasıyla içimize çekiyoruz.  Burada aklımıza eski bir slogan’ı Türkçe’ye çevirmek gerekirse “ Passolig Yok, Parti var “ sloganını düşünüyoruz. Agresifliğimizi, tribününün özlediği meşale dumanını, bağırmayı özleyenleri bu maçta rahatlıkla görüyoruz.

Kısaca toparlamak gerekirse;  meşale dumanını fazlasıyla içine çektiğimiz, agresifliğin dibine vurulduğu, yarı yarıya tribünlerin tribünün hakkını verdiği bir deplasman olarak kaldı bizler için Antalya deplasmanı. Passolig’in olmadığı tribünlerin görsel şova dönüştüğünü de bu sebeple tekrardan hatırlatmak gerekir, belki passolig’i çıkaranlar bu şovları izler de biraz bu ruhlu tribünlere imrenirler.

Passolig’in olmadığı, yarı yarıya tribünlerin agresif olarak yaşandığı, meşale dumanını içine çekeceğimiz, kağıt biletin devam ettiği deplasmanlarda görüşmek üzere…

Selametle.

Cem Kurtuluş, 2016  Mayıs

17 Mayıs 2016

Sahici Bir Trajedi Örneği : Ana Yurdu (2016)
















Bazı filmler konusu itibariyle bir merak duygusu oluşturur insanın içinde, yaşadığın topraklarda fazla izleyici kitlesine sahip olmasa bile o filmi izlemek istersiniz, özellikle yaşadığın topraklara dair bir konudan söz ediyorsa bu filmi izleme merakınız daha da artar. Sözünü edeceğimiz film olan “ Ana  Yurdu “  Senem Tüzen’in elinden çıkan, konusuyla yaşadığımız toprakları tanıtan, bu topraklarda neyin nasıl olduğunu gösteren bir yapım olmakla birlikte  Senem Tüzen’in  ilk uzun filmi.  Film; eşinden boşanmış bir kadın olan  Nesrin’in (Esra Bezen Bilgin ) romanını bitirmesi için İstanbul’dan köyüne dönen bir kadının hikayesini anlatıyor. Bu hikayede çoğu şey sahici, günümüzdeki toplum değerlerinden yola çıkıyor.  Muhafazakar toplum yapısı, din ritüelleri, köy dedikosu yapan kadınlar, nasihat veren anne'ler...   

Filmde Nesrin’i romanını yazmak için kendi odasına, kendi dünyasına çekilmiş bir karakter olarak, Nesrin’in annesi Halise’yi de  “ Anneyim ben her şeyi yaparım, benim sözümden dışarı çıkmayacaksın “ tavrında ilerleyen bir karakter olarak gözlemliyoruz. Tam da toplumdaki anne’liği özetliyor Halise bize.  Bu karakterde Nesrin sözü olan ama sözsüz kalan biri, öyle ki baskıcı zihniyete karşı. Annesi , Nesrin’e sürekli nasihatler veriyor, Nesrin bu nasihatlerde bile o toplumun dışında olduğunu gösteriyor seyirciye. Bunları bile aslında toplumun baskısıyla yapıyor.   Cami’ye gitme nasihatleri, kurban kesiminde kesilen kurbana acıma gibi sahneler filmde güçlü sahneler arasında yerini alıyor. Filmde anne/kız içi çatışmayı yönetmen güçlü bir şekilde aktarıyor izleyiciye. Anne/kız arasındaki arkadaşlığa bağlanan mesele daha sonraları tekrardan anne’liğe geri dönüyor. Çünkü  anne “ benim dediğim olacak “ tavrında ısrarcı oluyor. Hem kızınla arkadaş olmak istiyor,hem de anneliğin ağır bastığını gösteriyor “ Ana Yurdu “  

Filmde, Kameraman ‘ın anne /kız arasındaki çatışma duygusunu boğucu bir hisle anlatmasına da ayrı bir parantez açmamız gerekir. Anne ve kız arasındaki sohbetler, ağlamalar, sarılmalar…Bunların her biri etkileyicilik namına iyi işleniyor. Filmde genel anlamda karanlık hakim, ama bu film adına duyguyu abartarak değil, olması gerektiği gibi  işlemiş oluyor.

Filmde erkek oyuncu eksiktir, ama buna “ cinsiyet düşmanı bir yönetmen bu “ diye bakmak yanlış olur, çünkü meselenin özü aslında toplumda kadına nasıl davranıldığı, bu toplumda Anadolu’nun bir köy köşesinde işleniyor. Bu köy köşesi yönetmenin memleketi olan Niğde, ve filmde mekan olarak pek fazla bir yer yok, ama bu da rahatsızlık vermiyor.  Filmde samimiyetten bahsetmek gerekirse; bu da köy arasında dedikodu yapan amatör oyunculuklarıyla doğal bir portre çizen kadın oyuncular oluyor, muhabbetler öyle toplumun içinden geliyor ki ; bunun için “ Oyuncularını, bastığın toprağı tanıman lazım” diyor Senem Tüzen.   Daha sonrasında da  “  Kadın filmi diye bir şey yok “ diye ayrı parantez açıyor Senem Tüzen, çünkü ayrımcılığa bu nokta da karşı oluyor kendisi, belki sadece  kadın/ erkek olayına değil, filmin asıl meselesine odaklanması gerektiğini düşünüyor. 

Bunun yanında anne rolüne yakışan Halise karakterini oynayan  Nihal B. Koldaş bu filmde annelik hakkında da “Anneler kendi yaşayamadıkları şeyleri kızları yaşamaya kalkınca, o cesareti gösterince, tuhaf, açıklanamaz bir kıskançlık mı diyeyim, korumacılık mı diyeyim, kendi kıramadıkları kabuğu, kızları kırdığında erkeklerden daha önce onlar set çekiyorlar. Bu filmdeki karakterlerde de var bu.  “ diyor. 

Filme geri dönecek olursak;  karanlık atmosferde ilerleyen “ Ana Yurdu “  meselenin özünü iyi yakalıyor. Erkek oyuncu olarak sadece Halil karakterini oynayan Semih Aydın’ı, bir de Nesrin arabasını almaya giderken gördüğümüz ustayı görüyoruz, bunun haricinde erkek oyuncu göremiyoruz pek.  Filmin finaline doğru tek bir soru soruyoruz “ Nesrin neden bunu yaptı “ toplumun baskıcı zihniyetinden mi, yoksa kendi iç dünyasında yapamadıklarından mı?  o sahne hayvanları kaçırtıyor, doğayı ürkütüyor, Nesrin'in kapandığı dünyadan kaçma hissi veriyor izleyiciye.  Nesrin'in yüzündeki korku ve endişe de bunun bir çabası oluyor.

Sonuç olarak; “ Ana Yurdu “  güçlü bir hikayesi olan, yıkıcı bir o kadar topluma bazı dertleri anlatmak için yola çıkan bir yapım ve  bir anne ile kızın çatışmasını toplum gözünde etkileyici bir şekilde anlatıyor hepimize. Topraklarımızda yaşanan  o muhafazakarlık yapısına da  parmak basmayı unutmuyor. Etkileyici bir trajedi örneği sunuyor, bu trajedi de  sahici insanlık hallerini, bu insanlık halleri üzerindeki toplum baskısını anlatıyor. Kısacası  sinemamızda konu bazında eksik bir yeri  Senem Tüzen tamamlıyor, belki seyirci olarak fazla bir rakama ulaşma gibi bir şey söz konusu olamıyor ya da " kült " dediğimiz filmler kategorisine girmiyor  ama sinema adına kaba bir tabirle Senem Tüzen  “ icraat “ yaptığını hepimize gösteriyor.



Cem Kurtuluş, Mayıs 2016 

10 Mayıs 2016

Kor (2016)
















Not: Okuyana not; " Kor " üstünde irdelenmesi gereken pek çok mevzunun konuşulacağı bir film. Film eleştirmeni değilim, bu yazıda eleştiri niteliği taşıdığını söyleyemem. 


Zeki Demirkubuz filmlerine aşina olanlar için kural tanımaz diye bir tanım vardır. Ya tam olarak seversiniz, ya da nefretsi bir duygunuz olur. Ya da ortalarda dolanıp durursunuz.  Çünkü Zeki Demirkubuz filmlerinde alacağınız mesaj çoğu zaman bir önceki filmlerine selam çakma niteliğindedir.  “ Kor “ filminin öyküsü de bu paralel de ilerleyen Zeki Demirkubuz filmlerinden biri, filmin detaylarına girmeden önce bu filmin   Yasujiro Ozu’nun "Kaze no naka no mendori" adlı filminden esinlendiğinin altını çizmek gerekir.  Bu faslı geride bıraktıktan sonra filmin asıl mevzusuna odaklanmak gerekir. 

“ Kor “  başlarda el işçiliği yapan bir kadının hayatına odaklanıyor.  Bu kadının hayatı ilk başlarda sıradan görünen ama daha sonrasında farklı bir hayatı gösteriyor bize.  Bu hayatta  odaklanan hikaye Emine’nin hayatı olmasından ziyade, karma karışık bir hayat.  Bu hayatta Emine’nin eşi Cemal, Emine’nin duvar köşesinde sakladığı fotoğraflardan ibaret, onun haricinde Ziya da Emine’ye yakınlık duyan bir karakter olarak karşımızda. Filmin ilk yarısında Ziya’yı Emine’ye yardım eder vaziyette görüyoruz, kamerada Ziya ve Emine’ye odaklı. Bu civarlarda Cemal’ın sadece ismini duyuyoruz ama kendisi görünür de yok.

Asıl mevzu;  Emine’nin ‘ Abi’ diye bahsettiği Ziya karakteri, çünkü Ziya, Emine’ye karşı duygular besliyor. Zeki Demirkubuz; Emine ile Ziya’nın cinsel arzularının birleştiği sahnede kamerada hiçbir şeyi saklamıyor, Emine karakterini canlandıran  Aslıhan Gürbüz cüretkar,bir o kadar  çıplak sahneleriyle kendinden söz ettiriyor,  özellikle Aslıhan Gürbüz’ün göğüs hatlarını seyirciden saklamıyor Demirkubuz. Zeki Demirkubuz’a da bu sahnelerde kamera’da bu sahneleri saklamadığı için şapka çıkartmak gerekir,ki bu sahneler filmin en cüretkar sahneleri  arasında yerini alıyor. Bu sahneleri pek çok kişi itici buluyor olsa da Demirkubuz bu sahnelerde cesur davranmış, saklama telaşına girmemiş.   Zeki Demirkubuz; Ziya ile Emine arasındaki sevişme sahnelerini bütün çıplaklığıyla verirken, Emine ile Cemal arasındaki sevişme sahnelerini bu kadar ayrıntılı vermiyor, aralarda bir kopukluk olduğuna dair şeyler oluyor.


Seviştikleri sahne her ne kadar yapmacık gibi görünse de ayrı bir parantez açma gereği duyduğumuz cümle Emine’nin ağzından dökülen “ Abi yapma cümlesi “ oluyor.  Daha sonraları Görünmeyen “ Cemal “ karakterini çocuğunu görmesiyle görüyoruz. Filmde “ Cemal “ karakterinin gelmesiyle filmde başka bir boyuta geçiyor, çünkü Emine’den öğrendiğimize göre Romanya’da iş tutan Cemal bir anda filme ekleniyor ama Cemal hakkında Romanya’da bir iş yaptığına dair bir iş yok ortada. Nedensizlikler arası bir yolculuk yaptırıyor bize Demirkubuz. Cemal’in neden Romanya’ya gitmesiyle başlayan bir soru cümlesiyle ilerleyen “ neden “ üzerine kafa kurcalayan pek çok şey var. Cemal’i canlandıran  Caner Cindoruk’un hem fiziksel yapısı, hem sakin görünürlüğün altında yatan sert görünümüyle bu role oturuyor.

 Filmin ana hatlarından biri; Emine’nin doğurduğu küçük çocuk Mete’nin kalbi delik olma vakası, bu vaka Ziya ile yakınlaşmaya başladığı süreçte Mete’nin iyileştirilmesine dayanıyor. Çünkü bu vaka da bu mevzudan ötürü Emine ile Ziya’nın yakınlaşmasına yol açıyor ama Cemal gelince işler bozuluyor. Filmin en buruk sahnelerinden biri belki de kalbi delik çocuğunu iyileştiren Emine oluyor, çünkü bu mesele de ihanet de var gurur da var. Emine dayak yiyor, ama ihanet ettiğini söyleyemiyor,  Cemal sadece “ gurur “ olarak biliyor her  şeyi, belki de çoğu izleyen “ orospu, kaltak “ olarak geçiştiriyor izlerken.  Bu esnada kamera çoğu zaman tek odaklı bir çekim yapıyor. Arkası flu, sadece tek kişiye odaklı bir portre çiziyor. Demirkubuz’un klasik işlerinden biri olarak izliyoruz olan bitenleri.  Bu olup bitenleri izlerken “ Yeraltı”  ve “ Kader”   filmlerinden kamera açıları yakalıyoruz. Bunun yanında “ Yazgı “ filminden sahneler görüyoruz, bu da  Demirkubuz filmlerinde görünen Demirkubuz’un sık sık başvurduğu, karakteristik özelliklerden biri. Filmde ayrıca Demirkubuz kendi tuttuğu takımdan da vurgu yapıyor.  

Senaryoyla ilgili dipnot düşmek gerekirse;  “ Kor “ filminin senaryosu geçmişe dayanıyor.  1996 yılı gibi yazılmaya başlanmış,  yazım aşamalarında sekmeye uğramış ama Demirkubuz bu film için “ istediğim gibi olmuyor “ deyip vazgeçmiş, sonradan tekrardan çekmeye devam etmiş.

Emine’yi izlerken biz Demirkubuz  her şeyi bir sineye çekme durumunu analiz etmiş . Burda  toplumda da her şeyi bir sineye çekme hastalığı var. Bu daha sonraları Cemal karakterine de yansıyor, “ ayrılmak istiyorum “ diyen eşine “ tamam “ diyerek karşılık veriyor. Her şeyden sakin, her şeyi kabul etmiş gibi. Ama içinde yaşadığı dünyayı farklı hissettiriyor bize Demirkubuz. Demirkubuz’un dünyasındaki düşünce şekli; bazen hayat acımasız olsa da bunlara rağmen yaşamaktan başka yapacak bir şeyimiz yok “ mesajı veriyor Demirkubuz, olması gerekenin bu olduğuna ikna ediyor bizi. Her şey birbirinden saklanıyor film boyunca. Emine’nin Cemal’a ihaneti, Cemal’in içindeki dünya ve karamsarlıklar ve birçok şey. Cemal’i çoğu zaman evin koltuğunda televizyona bakarken görüyoruz, Demirkubuz’un sıklıkla başvurduğu yöntemlerden biri bu. Tek kişiye odaklı durum oluyor. Bazen bu Ziya oluyor, bazen Cemal, bazen de Emine. Bu üçlü arasında dönüyor çoğu şey. Üçünde de farklı bir dünyayı amaçlıyor Demirkubuz.

Cemal’in kahveye takıldığı süreçte kahvedeki arkadaşların diyalogları da tam Zeki Demirkubuz filmine cuk oturuyor. O anları izlerken filmin damarlarından akan samimiyeti hissettiriyor bize Demirkubuz.  Film boyunca nedenler arasında gidip geliyoruz. Emine, kocasına çocuğuna yardım ettiği için mi ihanet ediyor? İhanet ettiği kocasına söylediği yalan gerekli mi? Bu sorular içinde yüzüyoruz. Filmin sonuna kadar Cemal bu ihaneti öğrenemiyor, Emine hamile kalıyor ama bunun kimden olduğunu yine öğrenemiyor Cemal ya da her şeyi oluruna bırakıyor. Belki biliyor da bunu yansıtmıyor.

“ Kor “ bitmeden Emine’nin hapları içip kötü duruma girmesi “ Haneke temalı bir film “ düşüncesini akıllara getiriyor, genellikle Haneke sinemasının olmazsa olmazlarından biri ölümle sonuçlanan mutsuz bir sondur, Demirkubuz bunu mu yapacak derken hikaye yeniden Cemal Ve Emine’nin aynı yatağa girmesiyle bitiyor.  Demirkubuz her karakterde farklı bir dünya yaratıyor. İnsanın psikolojik yapısını, gel-gitleri seyircinin gözüne gözüne sokuyor. Oyunculara gelirsek; Filmde yan karakterler  işin hakkını veriyor, usta başı olarak görev aldığı Atölye’de bir işçiyi azarlayan Cemal’in karşısındaki kız gerçekçi oynuyor, sırıtmıyor. Ortalıkta fazla gözükmeyen “ Selahattin” karakterine can veren İştar Gökseven sinemanın eskimiş yüzlerinden, Demirkubuz klasına bir seçim olmuş.  Filmde fazla gözükmese de, gözüktüğü sahnelerde işin hakkını veriyor. Aslıhan Gürbüz çaresiz ve her şeyi oluruna, sineye çeken bir kadın olarak karşımızda. Bu çaresiz kadını öyle etkileyici oynamış ki bize söz bırakmamış.  Demirkubuz’un kendisi hakkında  “ İnandırıldıktan sonra  oynayamayacağı hiçbir rol yok, sezgileri inanılmaz bir kız “ diyor Aslıhan Gürbüz için. Bu da oynadığı rol için yeterli bir söz oluyor.  

Sonuç olarak; “ Kor “  Zeki Demirkubuz filmlerine alışmış (aşina )  olanlar için meselesini iyi anlatan ve nitelikli bir iş ortaya koyan  bir yapım, tek şikayet edilecek tarafı uzun süresi. Demirkubuz’a aşina olanlar için bu uzun süre dert olmuyor, çünkü Demirkubuz öyle diyaloglar oturtuyor ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz, ama bazı sahnelerin de gereksiz uzatıldığı fikri filmin eksi puanlama olarak yerini aldığını söylemek gerekir.  Bu filmin özünde biraz da bu işlere “ Onlar çekiyorsa bu filmi, bende çekebilirim “ diyen bir adamın emeği yatıyor. Toparlamak gerekirse; Kor da insanoğlunun  iç dünyası, zedelenişi, çöküntüsü, ve birçok mevzu var. Demirkubuz yapmak istediğini yapıyor. “ Neden “ diye soruyor, sonra bunu izleyicinin cevaplamasını istiyor. İzleyici buna kafa yorarken bir yandan bu beyin bulanıklığı içinde filmden çıkarken bambaşka karışık bir dünyayla karşılaşıyor. Bu izleyicinin olması gereken dünya mı, olmaması gereken dünya mı bilmiyorum ama Demirkubuz’un amaçladığı tam da böyle bir dünya.




İzlerken Altını Çizdiklerim:

"Bunca yıllık karınım senin. Bir hata mı yaptım? Gururunu mu kırdım? Şimdi bunların karşılığını vereceğin yerde piç gibi ortada bırakıyorsun. "

"Beni istemiyor ya da pişmanlık duyuyor olabilirsin. Eğer öyleyse açıkça söyle. Gereken neyse yaparım ama bana alacaklı muamelesi yapma! “

"Sana iltifat ediyorum, güzelleştin diyorum, karşında bok varmış gibi bakıyorsun. Ne demek lan bu? Rahatsız mı oluyorsun benden?"




Cem Kurtuluş, 2016 Mayıs


22 Nisan 2016

Bir Kayış darbesi kadar sert : Ekmek Arası - Charles Bukowski



















Kitabın Adı: (Ham On Rye ) Ekmek Arası
Kitabın Yazarı: Charles Bukowski
İlk Basım: 1995
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Yayınevi: Metis Yayınları
Çeviren: Avi Pardo
Sayfa Yapısı / Sayısı : 223


Hayatın insanları kırbaçladığı dönemler vardır. Bazı isimler, yazarlar, şairler; bu kırbaçlanan dönemlerden geçip daha sonrasında terbiyesiz bir canavara dönüşmüştür. Bu canavarla birlikte hayatın acımasızlıkları bu kişiler için katlanmıştır. Charles Bukowski ismi her ne kadar kendisinin ölümünden sonra popüler hale gelse de, bu isim hayatını kırbaçlanarak geçirmiş bir isim. Kimileri için “ terbiyesiz, ahlaksız “ kategorisine girse de kendisinin bu noktaya gelmesi kendi hayatından taşıdığı izlerle alakalı.

Bukowski’nin yazmayla sorunu yok, küçük yaşlarda koyuluyor bu işe. Yaşadıkları hakkında not tutuyor.  “ Ekmek Arası “ romanı Bukowski’nin  babası tarafından sert darbelere maruz kaldığı, çocukluğundan izler taşıyan, yazma stiliyle terbiyesiz bir canavara dönüştüğünün resmi olarak karşımıza çıkıyor. Bu roman aynı zamanda yaşlı osuruk diye tabir ettiğimiz Bukowski’nin otobiyografik romanı.  Roman  1982 yılında yayımlanıyor. Bukowski’nin bu romanda kahramanına verdiği isim Henry/ Hank, genellikle romanlarında bu ismi kullanıyor Bukowski.   Bu kitabın diğer bir özelliği “ Kadınlar “ , “ Factotum “ kitaplardan sonra çıkıyor olması. “ Kadınlar “ kitabıyla birlikte seks, alkol gibi konularda ses getiren  Bukowski  Ekmek Arası’nda çocukluğunu, babasının nasıl bir herif olduğunu,  okul dönemini, düzüşmenin nasıl bir şey olduğunu bu kitabıyla anlatıyor bize. Bu dönemden sonra böyle bir konuya  derinleme dalması herkesi ters köşeye yatırıyor.   

Bu kitapta terbiyesiz sözcükler yine var, Bukowski yine bildiğimiz Bukowski, ama anlattıkları tam anlamıyla kaybeden numarası yapmış bir adamın değil, gerçekten sert darbelerle çocukluğunu yaşamış bir adamın hayatı. Bu faslı geride bırakırsak; Bukowski, Ekmek Arası’na    “ Güneş ışığını seviyordum. İnsan bacakları ilginç değildi. Sarkan masa örtüsü, masa ayağı, güneş ışığı daha ilginçti. “ sözleriyle başlıyor.

Kitabın ilk bölümünde babasını tanıyoruz Bukowski’nin.  Çok içen, ağzı bozuk, terbiyesiz, bir o kadar kadınlar konusunda da becerikli bir adam. Daha sonraları Bukowski (Henry Chinaski/ Hank)  bizi okul çağlarına götürüyor, burada sürekli mevzu var. Beyzbol müsabakalarında boy gösteriyor, bir yandan da evdeki sorunlarla boğuşuyor.   Düzüşmenin nasıl bir şey olduğunu bir arkadaşının kendisine anlatmasıyla anlıyor Bukowski, 24 yaşına kadar siftah yapmamış Bukowski’nin çocukluğunda detaylar böyle çıkıyor ortaya. 

Bukowski düzüşmeden haberi olduktan sonra öğretmenine düzüşme teklifi ediyor. 1929 yılı işsizlikten berbat bir dönem geçerken kitapta kahramanımıza öğretmenleri tarafından babasının mesleklerini soran Bukowski romanda bunu şöyle anlatıyor; “ Korkunçtu. Benim semtimdeki bütün çocukların babaları işlerini kaybetmişlerdi. Babam işini kaybetmişti. Et fabrikasında çalışan Chuck’ın babası dışında bütün babalar işsizdi. “  

Babasıyla geçinemeyen Bukowski,  Amerika’da buhran olarak bilinen 1929 ekonomik krizinde babasının işsiz kalmasından sonra babası tarafından dayak yiyor. Bukowski’nin terbiyesiz, ahlaksız olma nedenlerinden biri babası tarafından sert darbelere maruz kalması.  Babası tarafından acımasızca dövülen Bukowski, babasından dayak yediği günleri şu  acımasız sözlerle anlatıyor;  “ Dünya dışardaydı ve her şeye kayıtsızdı ama önemi yoktu. Milyonlarca insan vardı dışarda. Köpekler, Kediler, Sincaplar, Binalar, Sokaklar, ama önemsizdi. Sadece bir baba, ustura kayışı , banyo ve ben vardım “  

Henry Chinaski üçkağıtçı bir çocuktu, bunu sınıf ortamında yazılarına da yansıtıyordu, öğretmeni tarafından tam not alıyordu. Herkesin herkesi kandırdığı ve sahtekarların bulunduğu insanlık konusunda Chinaski, onu okuyanlara şöyle sesleniyor;  “ İstedikleri buydu demek; harikulade yalanlar. Buna ihtiyaçları vardı. İnsanlar ahmaktılar. Kolay olacaktı benim için. “  bu sözler aynı zamanda Chinaski’nin hayatında önemli bir yer tutuyordu, çünkü babasından yediği her kayış darbesi sözlerine yansıyor. Bunun yanı sıra Kitabın ilk bölümlerinde Chinaski okulda yaşadıklarına yer veriyor, bu bölümdeki diyalogların içinde Chinaski’nin  her erkeğin ergenlik dönemine başladığı zamanlardaki Otuz Bir meselesiyle tanışıyoruz. 

İlk sıvının nasıl geleceğini uygulayarak öğreniyor Chinaski.  Daha sonraları herkes gibi alkolle tanışıyor Chinaski, bu onun için hayatında dönüm noktası oluyor, çünkü bir arkadaşının kendisini bir depoya götürmesiyle tanışıyor alkolle. Alkolün  kısa tanımını da şöyle yapıyor Chinaski; Sihirli bir şeydi içki. Neden kimse söylememişti bunu bana?  İçki ile hayat harikulade, insan mükemmeldi, kimse rahatsız etmezdi onu. “  

Bukowski, piçliklerini Ekmek Arası’nda  babasından aldığı dürbünü harikulade  kadın bacakları izlemek için kullanıyordu ve sonrasında otuz bir çekerek kendini rahatlatıyordu. Boşalmanın tadını burada alıyordu Chinaski,  Bildiğimiz Bukowski’nin kendine has özelliğiydi bu.  Ama bunu çocukluğunda yaşadığını Ekmek Arası’yla öğreniyoruz. Bu çocukluğun içinde bir ton mevzu var. Ergenlik sivilceleri, bu sivilcilerin başına açtığı belalar ve bu ergenlik sivilcileri yüzünden genç hemşirelere tav olmalar… Hepsi kitabın içinde bir şekil yerini alıyor.

Henry Chinaski’nin okumayı keşfettiği bölüm en özel bölümlerden biri. Bu bölümde yazarları keşfediyor Chinaski, Upton Sinclair’den Hemingway’e, Hemingway’den Rus yazarlara uzanan bir yelpaze şeklinde… Bu Rus yazarlardan Turgenyev, Chinaski için güldürme duygusu yaratan bir yazar. Her birini farklı betimliyor Bukowski;  Upton Sinclair’i basit ve öfkeli, Sinclair Lewis’i tutkudan uzak.. Bukowski, Hemingway’ı tanımlarken “ cümleyi oturtmayı biliyordu “ diye anlatıyor onu.

 Kitabın en sıkı bölümleri Askerlik Eğitim Kursu’nun anlatıldığı bölümler.  Bu bölümlerin çoğunda Bukowski askerlik kursunu öyle tanımlıyor, ki bir nefret duygusu hakim bu bölümlerde. Bukowski bu bölümlerde sorgulama içine giriyor, askerliğe dair aitlikle ilgili sorması gerekeni soruyor “ Kime aitti bütün bunlar? “ . Askerlikle alakalı Bukowski  kendi uslubünce askerliği sorgulayıp şunları diyor; “ Askerlik spordan uzak tutmuştu beni, oysa diğer çocuklar her gün top oynuyorlardı. Okul takımlarına girip ünleniyor, kızları götürüyorlardı. Benim günlerim güneşin altında askeri yürüyüşlerle geçiyordu genellikle. Yürürken tek gördüğüm önümdekinin kulakları ve kıçıydı. Çok geçmeden askeri kurallar canımı sıkmaya başlamıştı. Diğerleri botlarını parlatıp manevralara katılmaktan haz duyuyorlardı. Bana anlamsız geliyordu. İlerde paramparça olmaları için eğitiyorlardı onları. “   

Bukowski ( Chinaski ) iş’ten başka kafası çalışmayan toplumun belli kesimine şu sözlerle sesleniyordu.

“ Peki diyordum, kendi kendime. Bir iş buldun. Ömür boyu böyle bir işte mi çalışacaksın? Bu yüzden banka soyuyordu insanlar. Yapmak zorunda kaldıkları işler küçük düşürücüydü. Neden allahın cezası bir konser piyanisti veya yargıç değildim? Çünkü eğitim gerektiriyordu ve eğitim parayla sağlanıyordu. “ (– sf 163 )

Bukowski belki de “ Savaş “ hakkında yapılabilecek en iyi tanımlardan birini yapıyordu Ekmek Arası’nda. Savaş Lejyonerlerine şöyle sesleniyordu

“ Savaş. Bakirdim henüz. Bir kadının ne olduğunu bile öğrenemeden tarih uğruna paramparça olmayı düşünebiliyor musunuz? Veya bir otomobil sahibi bile olamadan. Kimi savunacaktım? Başkasının sikinde bile olmadığım başka birini. Savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu “- sf 207

Özet olarak; Bukowski’nin “ Ekmek Arası “ babası tarafından kayışla dövülen bir adamın hayat hikayesi, bu hayat hikayesi acımasız, sert ve yediği her darbeden dolayı satırlara döktüğü her kelimenin terbiyesiz bir canavara dönüştüğünü anlatıyor hepimize. Bu terbiyesiz adamı tanıyanlar onu sadece “ kadın, alkol, seks “ konuları üzerinde işe yaramaz bir moruk sansa da bu adam aslında tam tersi olduğunu kanıtlıyor. Ekmek Arasında kendi hayatında tespitlerden tutun, askerlik, demokrasi, savaş hakkında tespitleriyle de kitaba damga vuruyor bu sert adam. Bu sert adam bazı bölümlerde başkasının ağzından Komünizm düşmanlığını anlatıyor. Bu komünist düşmanlıkta Amerika’ya karşı övgüler de ilk sırayı alıyor. Hep iyiyi düşleyen, siyahlara karşı düşmanlık besleyen bir Amerika yaratıyorlar kendi kafalarında.

 Bu düşünceleri bir yana bırakırsak;  Bukowski, Dünyayı kendisinin tabirince “ bok çukuru “ olarak tanımlıyor. Kitabın çoğu bölümünde arkadaşlarıyla olan muhabbetler anlatılıyor, bu muhabbetlerde sıkı mücadele ettiği beyzbol anılarını ekliyor, sonrasında  ara sıra okuduğu yazarlara da yer veriyor. Bukowski’nin piçlikleri bu kitapta da arkadaşının annesine yavşayan bir velet olarak beliriyor.  Bukowski bütün bunları çarpıtmadan, kendi ne yaşamışsa o şekilde aktarıyor, hiçbir süslü cümle yazma telaşına girmiyor. Kendisini bazı yazarlardan ayıran özellik de bu oluyor. 

Dünyaya dair pek çok methiye düzüyor Ekmek Arası’nda Bukowski. Bunun yanında Bukowski, Fante, Henry Miller kitaplarının usta çevirmeni Avi Pardo   sokak jargonunun hakkını veriyor, zaten kendisi bu açıdan bu piyasanın en sıkı iş yapmasının yanında en underground olarak tabir edeceğimiz bir isim. Diğer kitaplara göre bu kitapta daha iyi iş çıkardı demek haksızlık olur, lakin daha iyi işler çıkardığını pek çok kitapta  gördük.  

Lafı fazla eveleyip gevelemeden; Ekmek Arası’ndaki hayat basit bir hayat değil.  Bukowski’nin Ailesinden, çocukluğuna, lise yıllarına ve pek çok şeye dair otobiyografik bir roman sunuyor okuyana.  Ölümünden bu yana Bukowski her ne kadar prim yapılan, öldüğünden sonra popüler hale gelse de bu kitap kendisini anlamak için  ideal bir kitap. Kısacası “ Ekmek Arası “ Chinaski’nin hayatına tanıklık etmeniz için acımasız, bir kayış darbesi kadar sert bir kitap. Chinaski’nin doğuşu tam olarak bu kitabın içeriğinde. O yüzden   Chinaski’nin yediği kayış darbelerinin izlerine, nihilist yaşamına,  siz de bu kitapla ortak olun! 


Cem Kurtuluş, Nisan 2016

21 Mart 2016

“ Şu Deplasman Yollarında Seni Yaşamak Var ya…” : Away Karşıyaka















Planlar önceden hazırlanmıştı, önümüze ne çıkarsa çıksın bu deplasmana gitmenin planlarını daha önceden yapmıştık. Önümüzde öyle çok engel vardı ki, bu engellerinde bi şekil çözüleceğini bilerek bu deplasmanda olmamız gerektiğine inandık. İstanbul, Ankara başta olmak üzere terör olayları patlak verdi, bir yandan çoğu kişiyi ister istemez korkular sardı, ama bu da bizi yolumuzdan etmedi. Başta “ Passolig “en büyük belamızdı, deplasman yapamaz hale gelmiştik. Bir avuç adam İstanbul’dan bu düşüncelerle Karşıyaka’ya doğru yola düştü. 

Nevaleler alındı, yol boyunca karanlığa teslim olurken bir yandan alkolümüzü tüketiyor bir yandan buğulu camlara bakıp bestelerimizi söylüyorduk. Menemen’de yapılan iyi bir kahvaltıdan sonra buluşma noktasına geçtik yavaştan. İzmir’de in cin top oynuyordu geldiğimiz saatlerde. İstanbul ve Ankara’da patlayan bombalar burayı da etkisi altına almıştı. İstanbul’daki serin hava yerini İzmir’de güneşe bıraktı bizim için. Alsancak’tan otobüslerle toplu şekilde salona geçtik.  Kağıt biletin sona erdiği bir dönemde bu maça kağıt biletlerle girip anı tazeliyoruz yavaştan. Passolig’in olmadığı nadir yerlerden biri olması bu deplasmanı özel kılıyor, çünkü tribünün tribün gibi yaşanılan yerler çok az kaldı ve Sonda söyleyeceğimi başta söylemeliyim; Karşıyaka deplasmanı tribün kovalayanlar için gidilmesi gereken deplasman listesinde ilk sıralarda yerini rahatlıkla alır. Hem deplasman tribününün bulunduğu yer, hem de salonun genel yapısı her şeye müsait. Ama salonun içinde ter içinde kalmamız da bunun çabası.  

Bunu geride bırakırsak; Salona girer girmez pankartlar asıldı, tribüne ısınmak için besteleri söylemeye başladık. Girer girmez her iki tribünde İstanbul’da ve Ankara’da patlayan bombalara tepkilerini verdi. Karşıyaka tribününde her maçta dolu olan tribün maç günü boştu. Bu faslı geçersek; Fenerbahçe tribünü yaklaşık 250 civarı taraftarla yerini aldı. İnişli çıkışlı bir grafik çizildi tribün adına. Çoğu zaman kendimizden geçiyoruz, enerji patlaması yaşıyoruz tribünde. Karşıyaka’lıların küfürlerine de küfürle karşılık veriliyor ve bunun altında kalınmıyor. Salonda Karşıyakalılar sahaya etki etme konusunda iyiler, yer yer iyi ses çıkarıyorlar ama bu maçta sınıfta kaldılar.

Maçın sonlarına doğru ortalık kızışıyor.” Bize Her yer Trabzon “ atkısının açılmasıyla tribün bunun karşılığını verme noktasına geliyor. Herkes öfke patlaması yaşadı birden, orada bir amirin “ Karşı tarafın ne yaptığını sorgulamıyorum “ gibi cevabı da gülünç derecedeydi hepimiz için. Mevzu daha fazla büyümüyor o olaydan sonra, Karşıyakalılar şov vari hareket yapmaya çalışıyor. İstanbul Tayfalarına karşı  bugüne kadar ezilen Karşıyaka tribünü bu maçta da ezilmenin tadını yaşıyorlar. 

Maç sonrası İstanbul’dan yaklaşık 1000 kusur km gelen bizler seslerimiz kısık şekilde araca biniyoruz, araçta da besteler dilimizden düşmüyor, sesler kısık bir şekilde yola devam ediyoruz.  Arada kaynamasın diye bize İzmir'e indiğimiz andan itibaren " Group İzmir"  tayfasına ayrı selam ediyoruz bu yazıyla. Her şey bir yana , sabah ölü bir şekilde işe gidecek olsak da bu deplasmanın hakkını vermenin mutluluğunu yaşıyoruz, sözü  karanlık bir deplasman dönüşü bir bestenin  kısa sözüyle bitiriyorum “ Şu Deplasman Yollarında Seni Yaşamak Var ya…” 

Cem Kurtuluş, 20.03.2016/ Karşıyaka 

06 Mart 2016

Hayatta Kalma Savaşı: The Revenant (2015)












İnsan, direnmek ve hayatta kalmak için yaşar. Yaşama gayesi temel anlamda budur. Eğer hayatta kayda dair bir şeyi kalmamışsa insanın; kendisine sunulan iki seçenek vardır. Biri intikam, biri nefret.  Birdman’ın yaratıcısı Innaritu, “ The Revenant/ Diriliş “ filminde  bu düşüncelerle yola çıkıp 1820li yıllarda Amerika’da yaşanmış gerçek bir hikayeyi  konu alıyor. Bu hikayede  arkadaşları tarafından ölüme terk edilen Hugh Glass’ın (Leonardo Di Caprio )  hayatına tanıklık ediyoruz. Film, aksiyon vari bir sahneyle açılıyor, bu sahneden sonra kendini yavaşlatıyor. Kahramanımız Hugh Glass, The Revenant’da yolu bilen, bu işi ustalıkla yürüten, aynı zamanda hayatta kalma mücadelesiyle ders veren bir adamı canlandırıyor. 

Hugh Glass, bu işleri bilen tek adam olmasına rağmen yola çıktığı kişilerce ölüme terk ediliyor. Glass’ın Ayı Saldırısından sonra üstüne geçirdiği Ayı Postuyla hayatta kalmaya çalışması filmin başından itibaren beynimize çakılıyor. Bu sahnelerin içine girdikçe bizde Glass ile bu maceranın içinde kaçmaya, kovalamaya, hayatta kalmaya çalışıyoruz.  Bu hayatta kalma hikayesinde Glass ile birlikte soluk soluğa kalıyoruz.

The Revenant’ta kamera Hugh Glass’a odaklanıyor, filmin çoğu sahnesinde ne Kızılderililerden bi haber var , ne de yola çıktığı arkadaşlarından. Bu kısımlarda Glass’ın “ Böyle bir durumda hayatta nasıl kalırdınız “ sorusunu seyirciye soruyor. Filmin kahramanlarından diğer yan karakter Fitzgerald ( Tom Hardy ) de filmin içine dahil olduğu kısımlarda  arkadaşını arkadan hançerleyen bir pozisyonda yer alıyor.

Glass’ın oğlu öldürülürken Glass, intikam almak için hayatta kalmanın daha önemli olduğunu düşünüyor.  Filmde intikam duygusundan çok “ hayatta kalma savaşı “ konusu işleniyor. Konu olarak iyi işlenecek olmasına rağmen çoğu yerde sıkıcı bir anlatım göze çarpıyor. Filmin diğer eksiklerinden biri de kameranın sadece Glass’a odaklı olması, filmin içinde yer alan diğer oyunculara fazla yer ayırmaması. Film adına kopukluk da tam burada yaşanıyor. Innaritu, filmde hem aksiyonun içine sokuyor bizi hem de gerilime itiyor, ama kopukluğu yok edemiyor. Glass’ın hayatta kalma savaşını iyi şekilde işliyor Innaritu, özellikle bu kadar soğuğa dayanmak için At’ın karnına girerek ısınan Glass’ı öyle etkili aktarıyor ki Innaritu bu konuda kendisine şapka çıkarmak gerekir. Bu sahneyi izledikçe içi cız etmemiş izleyen sayısı azdır sanıyorum.

Sonuç olarak; Her şeyden önce The Revenant’ın güçlü hikayesi var. Ama bu hikaye ne kadar güçlü anlatılıyor bunu izleyene bırakmak gerekir.  Bunun haricinde The Revenant’ın 2.5 saatlik zaman dilimine yayılması filmin en büyük eksiği.  Ayrıca bu filmle   Hollywood tarafından " En iyi  erkek oyuncu"  ödülünü kazanan Leonardo Di Caprio'ya ödülü  Ayı Post'un kazandırdığını söylemekte yarar var ( kişisel görüştür ) Konuya geri dönecek olursak; Hayatta kalma savaşına ne kadar dahil olursanız olun, filmin bu kadar uzun anlatıma sahip olması filme eksi puan getiriyor, ama bu filmi “ kötü bir film “ kategorisine sokmuyor, çünkü gerek konu bazında gerek çekim ve görüntüler  yönünden “ The Revenant “ izlenmeyi hak eden filmler arasında yerini almayı başarıyor.


 İzlerken Altını Çizdiklerim:

“ Nefes aldığın sürece mücadele etmeye devam et “  

“  Teksas tarafındaki Kızılderililer seni soyabilirler, ama kafa derini yüzmezler…”


Cem Kurtuluş, Mart 2016




17 Ocak 2016

VEFA... #SefaKalya ( SEFA REİS )


























“ VEFA “ ne büyük bir kelime değil mi . Dört harften oluşan   ama içinde yüzlerce kelime çıkar gibi hissettiren derin bir kelime. Eski zamanların dilinde olan  ama bazılarına göre bir semt ismini akıllara getiren bir kelime. Tribünlerde önemli  ve iz bırakmış isimler bu “ VEFA “ sözcükleriyle uğurlanırlar, çünkü kendileri aramızda olmadığında öyle bir uğurlayış olmalıdır ki bunun Adı VEFA’dır.  Tribünde emek/ emekçiliğiyle çoğu tribün adamının üzüldüğü insanlardan biriydi SEFA KALYA ( Sefa Abi ) Kimi kötü bildi, kimi iyi bildi.  Kimi siyasi kimliğiyle sevmedi, kimi insanlığıyla sevdi. 

Tribünlerde; kavgalar, ayrılıklar,hüzünler  oldu.  Ölüm haberini aldığımızdan beri çoğu insan nefes almakta zorlanıyordu, elbette kendisine en yakın olanlar bu duyguyu en iyi bilenlerdir. Çünkü bir yürek kadar yakındı çoğu kardeşi ona. Cenaze günü “ İyisiyle kötüsüyle bu kadar kişi buraya geliyorsa bu insan iyi bir insandır “ diyenler avludaydı. Galatasaray’lılar, Beşiktaş’lılar, Göztepe’liler, Trabzonlular, Kocaeli’ler ve ismini unuttuğum birçok tribünün önde gelenleri. Amaç tribün değildi, “ VEFA “ yı yaşatmaktı. Hepsi bunu böyle bir günde gösterdiler. 

Birkaç kez “ arkadaşlar 2 adım geri “ sesleriyle kulaklarımız bu sese alıştı. Avlunun etrafında o kadar kalabalık vardı ki izin verilmiyordu çoğu şeye, aslında bu bir sevgi seliydi. Çünkü bu insan iyi bir şey yapmış ki bu kadar insan toplanmış diyenlerin sesiydi hepsi. Kendisiyle kavgalı olan, kendisini seven veya sevmeyen herkes oradaydı. Sadece o duymuyordu bizleri.  “ En büyük vefasızlık unutulmaktır “ diyen bir sözü hatırladık hep beraber, çünkü bu söz bugünlerde daha anlam kazanıyor. Yaklaşık 25 yıldır Fenerbahçe ve Fenerbahçe Tribünleri  için tribünlerde emek veren, fire vermeyen bir insanı, bir tribün emekçisini  unutan sözümüz ona milyon dolarlık  eşşekler oldu. Kötü gününde destek çıkan tribün adamını bir günde hiçe sayarak en büyük vefasızlığı gösterdiler. “ Abi, Volkan Demirel’i tribüne çağırmayalım “ diyen insanlara karşı “ Çağıralım bizim kaptanımız o “ diyen bir Sefa Kalya’ ya böylesine yapılan bir vefasızlıktan söz ediyoruz.  

Kimisinin yakın olmadığı, sadece tribün raconundan ötürü saygı dediğimiz bir olay vardır ya, işte SEFA KALYA ( Sefa Abi ) bu isimlerden biriydi. Severdiniz ya da sevmezdiniz ama onca kavga durdurulmuşsa sayesinde olmuştur. Kendisine kızdığımız durumlar olmuştur. O’nun hataları olmuştur, bizim hatalarımız olmuştur. Artık bunların hepsi bir karınca gibi gözüküyor hepimize.  Varsın birileri bizi " SEFA KALYA " düşmanı ( ! ) sansın, lakin bizler tribüncülüğüyle bu tribünlere emek verenlere her zaman saygıyla eğileceğiz, çünkü bize öğretilen bundan daha da ötesiydi...

Cem Kurtuluş, Ocak 2016

10 Ocak 2016

Bir ülkede düşünsel ortam ne kadar yoksul olursa, onu yansıtan yayıncılık faaliyeti de o kadar kısırlaşır: Yordam Kitap Röportajı


















Nitelikli yayınevi olmak zor bir iştir. Çevirilerin titizlikle incelenmesi, bu çevirilerin okuyucuya temiz bir şekilde iletilmesi okuyucu için önem taşıdığı kadar yayınevi için de önem taşır. “ Yordam Kitap “ bu parolayla yola çıkan nitelikli işlere imza atan bir yayınevi olarak öne çıkıyor. Sosyalist mücadeleye yön veren, çıkardığı Marksist kitaplarla okuyucusunu büyüleyen ve aynı zamanda okuyucuyla kendi arasında samimi bir bağ kuran Yayıneviyle kısa bir söyleşi gerçekleştirdik, sözü Yordam Kitap’a bırakarak köşemize çekiliyoruz.
_____________________________________________________________

CEM: Merhaba, Yordam Kitap son zamanlar çıkardığı iyi işlerle kendinden söz ettiren bir yayınevi oldu. Özellikle titizlikle çıkardığı Marksist eserlerle öne çıktı. Bu konulara girmeden önce sizi tanıyabilir miyiz? Yordam Kitap hakkında biraz bahseder misiniz bize?

Yordam Kitap:  Yordam Kitap, sosyalist mücadeleye düşünsel-kültürel alandan bir katkı sunmak üzere 2006’da kuruldu. Marksizm, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını izleyen on yıl boyunca (bu dönem neoliberalizmin de şahlandığı yıllardı) hayli hırpalanmış, itibarı azalan bir düşünce hareketi durumuna düşmüştü. Marksizmi savunmak, bu savunmayı temellendirmek, kapitalizmin insanlığın gelişimi önündeki temel engel olduğunu, bugün yaşanan savaşların, açlığın ve yoksulluğun, çevre felaketlerinin kaynağında tüm heybetiyle kapitalizmin bulunduğunu göstermek dönemsel bir görevdi. Bu mücadeleye biz de bir ucundan katılmak için Yordam Kitap girişimini başlattık.

CEM: Gerek Marksist eserlerle, gerek edebiyat anlamında Yordam Kitap’ın çıkardığı kitapların  titizlikle incelenen kitaplar olduğunu fark ettik . Bu anlamda Yordam Kitap’ın tam olarak misyonu nedir?

Yordam Kitap: Biz sosyalizm mücadelesine düşünsel-kültürel bir katkı sunabilmek için çıktık yola. Girişimimiz son derece net, son derece keskin ve uzlaşmazdı. Bizim için bu, tartışılmaz, olmazsa olmaz bir ilkeydi. Ne var ki,  yayıncılığın temel standartlarını ihmal etmek de aklımızdan geçmiyordu. Sol yayıncılığa ilişkin bir algı, pompalanan bir kanaat vardı: Sol yayınevleri, kapağı-sayfa düzenini, kaliteyi önemsemez; çevirileri bozuk, Türkçeleri özensizdir. Yani sol yayıncılığa adeta “merdiven altı işletme” muamelesi yapılıyordu.  Bu kanaatin oluşmasına sol yayıncılığın zaaflarının da katkısı vardı. Sol yayınevleri de sanki itildikleri bu ikinci sınıf konumu kabullenmişlerdi. Biz, sosyalizm düşüncesinin kendisine yakışır bir parlaklıkla sunulabileceğini düşündük: iyi çeviri, düzgün Türkçe, modern kapak ve iç tasarım, olabildiğince yaygın dağıtım ve tanıtım...

Marksist-sol düşünceyi hayatın her alanında yeniden üretmek ve geniş kitlelere yaymak, böylece politik mücadele için toprağı hazırlamak ve politik mücadeleye nitelik kazandırmak, çok kapsamlı bir görev. Bunu tek başına bir yayınevinin, tek başına bir siyasal hareketin üstlenmesi mümkün değil. Umuyor ve diliyoruz ki, bu mücadele cephesi genişler, aktörleri çoğalır, serpilip gelişir. Yordam Kitap, bu geniş mücadele cephesinin mütevazı bir bileşeni olmak için çalışıyor.

CEM: Yayınevi olarak önemli kitaplar çıkardınız. “ Darağacından Notlar “  , “ Yarım Kalmış Bir Şarkı” ,“ Germinal “ bu kitaplardan birkaçı benim için önemli olanlardandı. Özellikle Yayınevlerinin kapatıldığı bir çağda Germinal’i n gelirini Soma Madencilerine adadınız ve bununla birlikte birçok kişiye burs sağlandı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

 Yordam Kitap: Evet, saydığınız kitaplar yayınladığımız için bizi özel olarak mutlu eden kitaplar. Yarım Kalmış Bir Şarkı’yı yayınladıktan sonra, yazarını Türkiye’de ağırladık. Orada gördük ki, yeni nesil Bobby Sands’i pek tanımıyor. Kitabımızın buna bir vesile olması bizim için önemli. Darağacından Notlar, bir nesile “damgasını vurmuş” bir kitap. Özellikle bugünlerde umut etmemiz için bize bir dayanak oluşturuyor. Sevgili Celal Üster’İn en az kitap kadar güzel çeviri hikâyesi ile eser bizim için ayrı bir anlam kazandı.

Ve Germinal… Tarihin en büyük madenci kıyımının yaşandığı o korkunç olay, bu kitabı Hamdi Varoğlu çevirisiyle yayın programımıza aldığımız yıl gerçekleşti. Ölen bunca madencinin ardından neler yapabileceğimizi düşündük. Bu kitabın madenci çocuklarına eğitim bursu olarak gitmesinin en doğru adım olduğuna karar verdik. Kampanyamıza pek çok okurumuz dayanışma ile sahip çıktı, yaygınlaştırdı. Dört kız çocuğumuz Germinal’den elde edilen gelir ile okuyor. Kampanya ile ilgili bilgiler sosyal medya hesabımızda bulunuyor ve her zaman, her türlü bilgi paylaşımında bulunmaya hazırız. Sizin vesilenizle de bunu tekrar hatırlatmış olalım.

CEM: Çeviri meselesine değinmek istiyorum. İncelediğim kitaplarda yapılan çevirilerin ne kadar başarılı olduğuna kanaat getirdim.  Onca çeviri hatası okuduğumuz kitaplarda sizin çeviriye bu denli önem vermeniz, titizlikle bir kitabı aceleye getirmeden okuyucuya sunmanız okuyucu gözünde iyi bir hareket. Bu konuda görüşleriniz nelerdir?

Yordam Kitap: Sosyalizm düşüncesi nasıl ikinci sınıf bir düşünce değilse, sosyalist yayıncılık da ikinci sınıf bir iş olamaz. Özenli kitap seçimi, kaliteli işçilik ve etkili bir sunumla, sosyalist yayıncılık hak ettiği konuma taşınabilirdi. Çeviri konusundaki titizliğimiz de bundan kaynaklanmakta. Eğer çeviri bir kitap yayınlıyorsak, bu kitap yayınlanmadan önce pek çok süzgeçten geçmeli; okuyucuya en yalın, anlaşılır ve doğru çeviriyle ulaştırılmalı.

CEM: Çeviri kitap konusundan konu açılmışken; Türkiye’de bunca yayınevinin çıkardığı hatalı çevirilere göre Yordam Kitap’ta böyle bir şeye  pek rastlayamıyoruz. Sizce  Türkiye’deki eski/yeni çevirmenler bu konuda yeterli donanıma sahipler mi?

Yordam Kitap:  Pek çok hatalı kitap var; bu hatalar çevirmenlerin yetersizliğinden daha ziyade  “piyasa” odaklı yayıncılık yapma anlayışından veya  yayınevi özensizliğinden kaynaklandığını düşünüyoruz. Sahip olduğumuz yayıncılık geleneğini, eski-yeni çevirmenlerimizin donanımını yetersiz görmüyoruz açıkçası…

Bunun dışında yayınevi ve çevirmen işini dikkatle yapıyor da olsa mutlaka gözden kaçmalar, eksikler, fark edilmeyen hatalar oluyor. Bizim de var elbette… Ancak okuyucunun güvenini kazandığınızda, size müsamaha gösteriliyor. Bizim okuyucularımız, bize her zaman bu anlamda destek olan okurlar. Gün geliyor, ciddi hatalarımızı bulup bizi uyaran okurlarımız oluyor. Bu durum gelişmemizi  ve daha dikkatli olmamızı sağlayan bir müdahale de aynı zamanda…

CEM: Diğer yayınevlerine göre Yordam Kitap okuyucularla arasında samimiyet bağı olan bir yayınevi. Bu samimiyet çoğu yayınevinde göremediğimiz bir şey. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Yordam Kitap: Özellikle sosyal medya hesaplarımız aracılığıyla bunu fazlasıyla hissediyoruz. Elbette çok seviniyoruz.
Yordam Kitap kurulduğunda, henüz doğru düzgün kitap bile basamıyorken pek çok aboneye sahip oldu. Cağaloğlu’ndaki büromuzda bize yardıma gelen üniversiteli pek çok arkadaşımız oldu. Bunun yanı sıra, yayıncılıkta bizi cesaretlendiren, düşünmeden kitaplarının yayın haklarını veren ya da çevirmenlik yapabileceğini söyleyen pek çok hocamız da oldu. Bugün, bir samimiyet varsa, bu geçmişte kurulan bağın uzantısı. Sadece “müşteri”-yayınevi ilişkisi değil; sol kültür içinde, karşılıklı olarak dayanışma ve dostluk bağı da kuruyoruz. Tüm okurlarımıza minnet duyarak bakıyoruz.

CEM: Çoğu yayınevinin kapandığı bir ortamda yayınevleri nasıl ayakta kalıyor sorusu herkesi düşündüren bir konu. Bu konu hakkında neler söylemek istersiniz?

Ayakta kalabilmek, sürdürülebilirlik, Yordam Kitap için de önemli bir sorun. Bir kuşatma altında yayıncılık yapmaya çalıştığımızı söylemek abartma olmaz. Devlet baskısı, akademideki özgürlüksüzlük, kültürel ortamın gericileştirilmesi çabaları; sosyalist, ilerici, nitelikli kitapların yayılma alanını sınırlıyor. Buna, dağıtım ve satış “piyasa”sında karşılaştığımız sorunları da eklediğimizde ilerici yayıncılık, engelli bir yürüyüş haline geliyor. Ama yukarıda andığımız yazar ve okur desteği, bu engelleri aşmamızı mümkün kılıyor. Koşullar çetin ama onları aşma olanakları da var. “Her şey ve herkes bize karşı” diye yakınarak olası başarısızlıkları mazur gösteremeyiz. Türkiye’de büyük bir ilerici-demokratik birikim var, geniş bir duyarlı okur kitlesi var. Yaratıcı, güven verici, istikrarlı bir yayıncılık faaliyetinin devamlılığını sağlamak mümkün.

CEM:  Konuşmak ve sormak istemesek de memleketin son durumu vahim bir durumda. Sol düşünceyi benimseyen bir yayınevi olarak memleketin bu durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yordam Kitap: Elbette, memleketin durumunu gözetmeden 2016 Türkiye’sinde yayıncılık yapmak mümkün değil. Bir ülkede düşünsel ortam ne kadar yoksul olursa, onu yansıtan yayıncılık faaliyeti de o kadar kısırlaşır.  Düşünce ve kültür ortamının ağır baskılar altında yoksullaşmaya zorlandığı bir dönemden geçiyoruz. 12 Eylül döneminde kitap televizyonda suç aleti olarak teşhir edilmişti. Bugün de AKP iktidarı bunu sürdürmekte.

Çok sayıda gazeteci ve yazar hapiste. Yayıncılar yargılanıyor ve cezalandırılıyor. Ama bu cezalandırmalar, ortama hâkim olan korkunun yanında önemsiz kalıyor. Burada asıl mesele, “tehlikeli alanlara girersek başımıza ne gelir?” kaygısının ortama hâkim olması. Böylesine kuşatıldığımız bir dünyada, ne kadar çok araçla mücadele edebilirsek o kadar başarılı olabiliriz. Bu araçlar bizim için kitaplarımız ve okurlarımız, yayıncı dostlarımızla beraber geliştirebileceğimiz ortak tavır. Gücümüzün yettiği kadarıyla ideolojik mücadelede bir yer tutmaya çalışıyoruz.

CEM: Son olarak; Röportaj için teşekkür etmekle birlikte; Yordam Kitap’ın Yordam Kitap sevenlerine sürprizleri olacak mı? Ya da okuyucularına Yordam Kitap son olarak neler söylemek ister?

Yordam Kitap: Önce size hem röportaj yapmak istediğiniz için hem de cevapların gelmesini büyük bir anlayış ve sabırla beklediğiniz için teşekkür ederiz. Bu yıl Yordam Kitap’ın 10. yılı; Ekim ayında 10 yılı geride bırakmış olacağız. Özel bir etkinlikle geride bıraktığımız 10. yılımızı kutlayacağız. Bunun dışında da okurlarımıza çeşitli 10. yıl sürprizlerimiz olacak. Ancak şu an ipucu dahi veremeyiz. Son olarak, okurlarımıza, 2016 yayın programımızın duyurusunu yapalım. Zor bir yıl bizi bekliyor, henüz çok başındayız ama ne kadar zor geçebileceğini şimdiden görebiliyoruz. Umut etmekten vazgeçmeyelim. Dayanışma duygularımızla…

Cem Kurtuluş, Ocak 2016 / Yordam Kitap Röportajı