// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

16 Ocak 2025

Hazardous - Highly Contagious (2023)


 











80’lerin Thrash Metal sahnesi dünyada pek çok kişiye  grup olma yolunda  ilham olmuştur ve olmaya devam ediyor.Türkiye’de sayısı azımsanacak şekilde thrash metal olduğunu düşünürsek halen bu işi inatla sürdüren birileri var. Yıllardır bu alanda üreten bir “THRASHFIRE” gerçeği var. Bununla birlikte ruhu delişken, bu işi kovalayan bir isimden bahsetmek yerinde olacaktır.

“HAZARDOUS”  20’lerde kanı thrash ile kaynayan ilk başta Ankara’da kurulup daha sonra da Kadıköy’de aynı ortamda takılan gençlerin gruba dahil olmasıyla ve sonrasında   80’leri kendine dert edinmiş,müziğine bunu yedirmiş ve müziklerindeki inatçılığı konserde de gösteren bir grup oldu benim için. Ekibin kadrosu Eradicate’den bildiğimiz Eray’ın da gelmesiyle son halini aldı. 

Lafı yerinde kesmek  gerekirse; yakın zamanda 4 şarkılık “Highly  Contagiaous” adında EP’leri ile  hızlı bir giriş yaptılar. Grubun  etkilendiği dönem 80 ve sonrası dönemin old school ve bununla birlikte liriklerde de klasik korku sineması ağırlıklı lirikler içeriyor. Grup, EP’nin da buna adandığını söylüyor.  

Bütün saldırganlığıyla, thrash metal kaosunun içine çeken ve giriş parçası olan EP’yi ismini veren “Highly Contagiaous”  beyninizde ayrı bir delik açarcasına, gitarlar ve davulların saldırganlığı noktasıyla, vokalin de o saldırganlığa aynı şekil cevap vermesiyle kaosun ortasında bulunmak kaçınılmaz oluyor. Ortalara doğru klasik old school thrash temposunun artmasıyla saldırma hissinin bütün emirleri yerine getiriliyor.”Long Live The New Flesh”  saldırganlıkta tempoyu azaltmadan, baş vokalin haricinde destek vokallerin artmasıyla atmosferin kaos içinde olduğunu gösteriyor. Başlangıç şarkısıyla başlayan davul atakları kaldığı yerden devam ediyor.

Öfke tufanını işaret eden, kaosa çeken “Fear  The Old Blood” ruhtaki kanı hissetmenin açlığına sert bir tokat, hızıyla ve saldırganlığıyla ve riffsel yönden yer yer death/thrash ortaklığını gösteriyor. “Feel the blood around you” nakaratıyla da belirleyici ve olması gereken adrese mesaj gidiyor.

Albümün kapanış şarkısı “Shapeshifter” saldırganlıktan geri kalmadığını ağır şekilde gösteriyor. “Kaçacak delik olmadığını gücündeki kanına güven“ mesajı veriyor. Başka bir konuya geçmek gerekirse; EP hakkında çok konuşulan konu ise grubun vokali. Grubun ilk malzemesine göre Avrupa’da pek çok kritikte grubun vokali Hamit’i bir yerme söz konusu oluyor, ama Crossover/Thrash açlığınız varsa kendinizi sadece soundun öfkesine kaptırıyorsunuz. Asıl mevzuya, ana temaya odaklanıp sounda kendinizi kaptırırsanız kaosun içine dalıyorsunuz.

Mevzuyu kısa kesmek gerekirse… Thrash Metal’in üvey evlat muamelesi gördüğü ve unutulmadığı yüz tuttuğu günümüz piyasasında Hazardous, genç yaşın getirdiği dinamitlikle Thrash’ın o sert ve saldırgan ataklarını”Highly Contagiaous” kafalara balyoz indirir gibi gösteriyor. Temponun saldırganlıkla yorulduğu, Crossover/Thrash atakların kesilmediği anda bir kargaşa ortamına giriyorsunuz.

Kaostan,saldırganlıktan geri kalmamak için albümün içine dalın!

 Kadro:

 Hamit – Vokal,Gitar (ritim)Bass

Eray Han – Davul

Deniz Ege Aydın – Gitar (Lead)

Kuzey Alemdar- Bass

Cem Kurtuluş, Ocak 2024

15 Ocak 2025

"KÖPEKLER HUZURSUZ" CHAOSDOGS RÖPORTAJI (15.01.2025)


 








CEM: Selamlar. Klişe konulardan ziyade direkt mevzuya girmek daha yerinde olacak. “Chaosdogs” un isim hikayesi nasıl başladı?

Ahmet: Selamlar Cem! "Chaosdögs" isminin hikayesi aslında biraz şaibeli. Grubu 2023 yazında Ankara'dan bir arkadaşımla kurmuştum ve o zamanlar ismi "Disrelish" idi. Daha sonra birkaç defa eleman değişikliği yaşadık ve şu an ki "kemik" line-up (Doruk a.k.a Jagöff ve Tuna a.k.a. G.G. Kush) oluştu. Grubun ismi hakkında daha çok bizi yansıtan ve vurucu bir isim arıyorduk ve bu yolda "Dispöser" ve "Nekröprofane" gibi isimler düşündük fakat bizi tatmin etmedi. Daha sonrasında Rötbrains'in "Köpekler Huzursuz" şarkısını dinlerken kendi kendime "Kesinlikle grubun isminde Dogs ibaresi geçmeli.” dedim ve diğer ilham aldığımız gruplar arasında da bulunan Sordid Dogs ve Raw Dögs'ten esinlenerek grubun adının "Chaosdögs" olmasına karar verdik. Özellikle sevgili okurlarımızın dikkatini çekerse diye de bir dipnot ekleyeyim, seçtiğimiz isimlerdeki "o" harfini "ö" harfine çevirmemizdeki inadımızın başını Motörhead ve Rötbrains çeker hahaha!

 Doruk: Şahsen grubun isminin "Dis" ekiyle başlamasını istemiyordum, fazla klişe geliyordu. Çeşitli isimler üzerinde durduktan sonra Chaosdögs adını buldum ve gruba sundum. Kelimeler bitişik mi ayrı mı, ö olacak mı olmayacak mı onun karar verilmesi bile birkaç gün sürdü. Tuna  başta ısınmasa da sonra kabullendik.

 - Chaosdogs’u ilk keşfettiğimde uzun zamandır “black’n roll” arayışındaydım ya da bunu“crust punk” olarak da söyleyebiliriz. Chaosdogs’un müziğinde de fazlasıyla İsveç’in osoğuk havasının leşliğiyle bile kavrulan sıkı soundu görmek mümkün. Bir yerde de “Dismember” dahil birçok gruptan etkilendiğinizi okumuştum. Bu müziğe başlarken doğrudan etkilendiğiniz gruplar hangileri oldu?

Ahmet: Kısa bir cevap vermek isterdim fakat sound hakkındaki fikirlerimin epey derinlemesine olduğunu fark ettim. İsveç soundu (Swedish Death Metal, Rå Punk, Swedish Black Metal) ile tanışmam aslında Rötbrains’e dayanıyor. Rötbrains'in albümlerinde kullandığı HM-2 (Boss Heavy Metal-2) pedalını araştırıp bunun İsveç'in çiğ sesinin temeli olduğunu öğrenmem ile birlikte karşılaştığım Bastard Priest, sizin de bahsettiğiniz gibi Dismember, Entombed (Nihilist), Necrot ve Carnal Tomb ile tanıştım ve bayıldım! O zamanlar Chaosdögs gibi bir grup kurma fikrim yoktu fakat sound olarak buna bayıldığıma ve kesinlikle kullanmam gerektiğine emindim!

İlk albümümüz olan "Profane Charge" için ilham aldığımız grupları da kısaca özetleyecek olursam; Rötbrains, Hellsodomy, Whiskey Ritual, Public Acid, Sordid Dogs, Bastard Priest, Toxic Holocaust,  Shitfucker (Spiter) ve Dishönor diyebilirim. Upuzun bir yelpazeden, favori gruplarımız ve ilham aldığımız işler bunlardı. (Dipnot: GG Allin!).

2025'in ilk yarısında yayımlanacak olan yeni albümümüzde bize yön gösteren gruplar ise: Young And In The Way, All Pigs Must Die, Craft, Hellsodomy, Urgehal, Mgła (Kriegsmaschine), Converge ve (İlk albümümüz için de geçerli olacak şekilde) Nuclear Death Terror diyebilirim. Yeni albümümüzde daha fazla Black yönümüzü yansıtmak istedik ve bunu başardığımızı düşünüyorum!

 Doruk: Rötbrains bu sound'u sevmemizde üçümüz için en büyük etken diyebilirim. Grupta Ahmet daha çok black/death metal, ben daha çok Crust Punk/Grindcore, Tuna ise Metalcore/Progresif işleri seviyor. Diğerlerine defalarca bu grup saf black metal işi olursa çalmak istemediğimi de belirttim, işin içinde black n roll ve punk unsurlarını bulundurmakta direttiğim için de bu soundu yakalıyoruz diyip kendime biraz kredi vereceğim hahahaha. İlham olarak verebileceğim diğer birkaç grup: Discharge, Napalm Death ve Lord GG Allin.

 - Chaosdogs hakkında pek çok güncel bilgi yok aslında. Bu konu pek kişisel olsa da; bilmeyenler için Chaosdogs’un yaş ortalaması ne civarlarda?

Ahmet: Chaosdögs'ün yaş ortalaması epey genç aslında. Ben (Ritim Gitar, Vokal.) 18 yaşımdayım. Doruk (Bass, BackVokal) 20, Tuna (Davul, Add. Vokal) 22 yaşında.

 - İlk albümünüz “Profane Charge” hakkında konuşmak istiyorum. Albümü dinlediğimizde de korkusuzca yazılan lirikler ve soundun güçlülüğü ile balyözle kafalarına indirmek gibi ifadeleri kullanmak benim için en hafif tabir olur. Albümün çıkış hikayesi nasıl oldu?

Ahmet: Albümün çıkış hikayesi şu şekilde; Doruk ve Tuna gruba dahil olmadan önce "Gospel of Hell" şarkımızı yazmıştım, grubun temasında din karşıtlığı fikri daha ağır basıyordu ve grubun temelleri onun üzerine oluştu diyebilirim. Doruk ve Tuna katıldıktan sonra grubumuzun temasına mizantropi, anarko-primitivizm ve okültizm gibi konular da eklenmiş oldu.

Chaosdögs, kaos kavramını temel alarak dinlerin, modern ahlakın ve etik anlayışın "medeniyetin" sonunu getirdiğine inanıyor. Medeniyet kavramının çöküşünün teknolojinin bu denli gelişmesiyle de birebir olduğunu düşünüyoruz, o yüzden temamızda anarko-primitizm havası ve söz/müzik içeriğimizde de Ted Kaczynski'ye bolca atıflar bulunuyor. Şahsi olarak dünyanın şu anki hali beni, iç dünyamda optimistik nihilist düşüncelere itti. Nietzche'nin de dediği gibi, "Tanrı öldü. Tanrıdan geriye bir ölü kaldı. Ve onu öldüren biziz.".

 -Albümden yola çıkıp o fikirden devam edersem; albümün içindeki liriklerde radikalleşmiş ülkenin izlerini net olarak görüyoruz. Özellikle hukuksuzluğun kol gibi yürüdüğü ülke ve sokaklarda daha çok söz söylenebilir. Bu durum hakkındaki düşünceniz nedir?

Ahmet: Bu konudaki şahsi fikrim herhangi bir vatandaşın düşüncelerinden farksız değil. Ulusalcılık veya “devlet yapısı” çok değer verdiğim sistemler değil. Sadece vatandaşı olduğum, doğup büyüdüğüm, arkadaşlarımın ve ailemin olduğu bu ülkede kendimden önce az evvel saydığım insanların refahı benim için daha önemli, ve etki-tepki yasasına sosyal hayatta çok inanan birisiyim. Dolayısıyla ben de sesimi en güçlü duyurabileceğim yol olan sanatta bunları yapmayı denedim, fakat gördüm ki insan gerçekten iflah olmaz ve aciz bir canlı. Dolayısıyla artık sanatımda böyle politik konulara yer vermeyi pek düşünmüyorum. Sanatın fazlasıyla öznel olduğunu düşündüğüm için kendi yarattığım eserlerde kendi iç dünyamı anlatmaya daha yatkınlaştım, bu sebepten ötürü artık grupça yarattığımız işlerde bile din karşıtlığı ve doğa teması daha önde.

 - GG ALLIN’e saygı adı altında “Live Fast, Die Fast” şarkısını yorumladınız, gayet de klas bir iş çıkardınız. Bunun gibi gelecekte pek çok old school şarkıların yorumunu görecek miyiz?

Ahmet: Evet! 2025’in ilk yarısında yayımlanacak albümümüzden sonra çok sevdiğimiz bir grup ile split albüm yapma fikrimiz var. Sürpriz olsun diye şimdi hangi grup olduğunu söylemeyeyim hahaha! Split'e koyacağımız şarkılardan bir tanesi büyük ihtimalle Discharge'ın erken demolarından birinin yorumu olacak. Beklemede kalın!

 - İlk konseriniz Woodstock’ta gerçekleşti, azınlık olmasına rağmen canavarca taviz vermeden çaldınız. Bununla birlikte Cenazede Erekteyim ve Dethkrüsh de vardı. Sizin açınızdan konser nasıldı?

Ahmet: Gelen herkesin enerjisine bayıldık! Son birkaç haftada yaşanan hem grup içi hem organizasyon sorunlarına rağmen, mükemmel bir konser geçirdik! Gelip destekleyen herkese çok teşekkürler! Cenazede Erekteyim ve Dethkrüsh ise özel hayatlarımızda da çok sevdiğimiz insanlardan oluşuyor. Konser yapmaya kurumsal veya maddi gözle yaklaşmayan, sadece eğlenip ortalığı yıkmaya dayalı fikirlerle çalışan insanlara bayılıyoruz!

 Doruk: Konser benim açımdan büyük bir rahatlama oldu. Ekim ayından beri mail'leşmeler yapıyordum ve 1 ay kala grup içi ve grup dışı büyük değişiklikler oldu. Yaşadığımız stresin ardından çalıp iyi dönütler almak fevkalade bir motivasyon kaynağı.

- Liriksel açıdan da, duruş olarak da sözünüzü sakınmayan bir grupsunuz bana kalırsa.İlk çıkacağınız konserdeki mekan bildiğim kadarıyla KARGA idi, daha sonra değiştirilmişti. Ülkenin adam kayırmacılık vs durumu buraya da mı sıçradı gibi sorusormak en doğalı olacaktır benim için. KARGA sahnesindeki mevzunun özeti neydi?

Ahmet: Karga ile bir mevzu bizim açımızdan yaşanmadı diyebiliriz, kendileri daha farklı nedenlerden bize başka olanaklarla yaklaştılar fakat biz Rötbrains (Cenazede Erekteyim) ile ilk konserimizi yapmakta ısrarcı olduğumuzdan hem Karga tarafınca hem bizim tarafımızca hoşgörüyle karşılandı.

 Doruk: Karga meselesini Ömer abilerin de ağzından ele almak lazım aslında. Gelecek tepkilerden çekindikleri için çıkardıkları grubun yerine gelen gruplardan birinin şarkılarını sadece ismen 5 dakika inceleseniz de durumun çok komünitelerle alakalı olmadığını yordayabilirsiniz. Adam kayırma durumununsa underground müzikte uzun süredir yer aldığını, sosyal medyada gördüğümüz sözde "Türkiye'nin en büyük metal oluşumu" tekelcilerinin getirdiği yurt dışı gruplarının ya da yurt içi konserlerin line-uplarına baktığımızda anlamak çok da zor değil.

 - (İKİ SORU BİR ARADA) Son zamanlarda sıkı işler çıktı ortamda. Hem Punk, hem metal, hem de başka işler dinleyiciyi konserlere getirmeyi bildi. Kadıköy’de bir hareketlilik olduğu herkesin malumu olsa da; Kadıköy’deki genel ortam hakkında ne düşünüyorsunuz? /   “Profane Charge” devamında yeni albümde yer alacak “Divine Order” şarkısını çaldınız konserde. Yeni albümün gidişatı yine gaddarca, tehditkar, toplumsal gerçekleri avlayan lirikler kıvamında mı olacak? Bizi neler bekliyor?

 Ahmet: Son zamanlarda çıkan işlere pek hakim olmamakla birlikte (Dead Groan, Bestial Strike ve Hazardous'un son 2 single'ı hariç, onlara bayıldım!) Kadıköy'ün gidişatını ve genel ortamı hakkında fikirlerimizi ilk albümümüzde yer alan "Era of Arrogancy" şarkımızda belirtmiştik ve fikirlerimiz aynı şekilde ilerliyor (Merak edecek olanlar sözlere chaosdogs.bandcamp.com üzerinden ulaşabilir). 

Yeni albümün gidişatı ise söylediğiniz üzere gaddarca ve tehditkar, fakat bu sefer toplumsal olayları daha çok doğa teması üzerinden anlatmayı tercih ettik. Lirikler kesinlikle daha vahşi ve pis ondan emin olabilirsiniz!

 Doruk: Yeni albümümüzde natüralizmin dibine daha metaforik olarak vurduğumuz, sosyolojik çürümenin ve milyarların inandığı mitolojik safsatanın bokluğuna primitivist hatta paganist bir yaklaşımla ele aldığımız bir iş yapmaya çalıştık. Sadece günümüzü değil, insanlık tarihindeki cadılık, okültizm ve kafirlik olaylarını da soğuk ve melodik tınılarla hatırlatıyoruz.

 -Sorularımı bitirmeden önce; yakın zamanda bir konser planlaması var mı ve son sözlerinizi alalım?

Ahmet: Şubat'ın ortası veya sonunda Ankara'dayız! 2025, Chaosdögs için yoğun bir yıl olacak gibi! Son sözlerim olarak da, röportaj için ve diğer tüm desteklerin için teşekkür ederiz Cem Kurtuluş! Daha kötü günlerde görüşmek üzere!

Doruk: Albüm incelemesi, röpörtaj  ve tüm katkıların için teşekkür ederiz Cem. Konserlerde ve kulaklıklarınızda görüşmek dileğiyle.

 Cem Kurtuluş, 2025 OCAK (CHAOSDOGS RÖPORTAJI) 

08 Ocak 2025

"Her şey yalan üzerine/ iktidarın sallansın" : Chaosdögs - Profane Charge (2024)


 










Bazı icralar ve diğer adıyla icraatlar tam anlamıyla korkusuz ve tutkulu şekilde olmalıdır. Bunu radikalleşmeye giden bir ülkede yapabilmek ise tamamen cesaret işidir.”Chaosdögs”/Chaosdogs” tam anlamıyla bunun icraasını Blackened /punk ile harmanlayıp “Profane Charge” ile ortaya döküyor.

“Era of Arrogancy” ile albümün açılışı yapılırken “kutsal Cuma akşamı/ geldi 7 günün sultanı” ile adrese mesajı Ortadoğu’da inceden mesajlara yer vererek söylüyor ve sonunda da şımarıkça yetiştirilen, düşünmekten yoksun ve tabiri caizse kimseyi iplemeyen  kuşağa “Sıfır akıl, içi boşlar, bunun adı, sikik z kuşağı” lirikleriyle neşteri vuruyorlar.

“Gospel of Hell” bir türlü Kadıköy’de yeraltında bir dönemki sokaktaki takılmalarıyla birlikte arkadaşlık bağını oluşturan insanlara saygı babında olarak hissettiriyor kendini. “Kadıköy’den yeraltına keder dolu sözlerle cehennemin en dibinden çıkageldim bak şimdi” lirikleriyle nokta atış yapıyorlar. “Blood Friday” ve  Middle Eastshithole” tam da adına yakışır şekilde radikalleşmiş Türkiye şartlarında giden ORTADOĞU gerçeğini sunan sıkı şarkılar.

“Whiskey Cult” tam olarak kaosa girmek için adanan şarkılardan, “get drunk and start a fight “ lirikleriyle birlikte  kavgaya girmek için hazır olan kitleyi hareket ettirecek bir tribün organizasyonu gibi adeta. GG ALLIN’e saygı babında “Live Fast Die Fast” adına yakışır “hızlı  yaşa hızlı öl” nakaratlarına sahip klasikleşmiş bir şarkı olmasına rağmen Chaosdogs bunu oldukça  klas ve o “blackened metal” adlı leşliğe yoğurarak yorumlamış.

Albümün finaliyle sonlanan; Uğur Mumcu’yu hem anmakla hem de Uğur Mumcu’nun “halk,din sömürüsünü affetmiyor” sözleriyle açılan “Ahiretin Bedeli”   her şey yalan üzerine olduğunu haykıran toplumdaki bütün pisliklere dair perde aralıyor. “Her şey yalan üzerine/iktidarın sallansın” sözüyle de nokta atış yapıyor.  Fizikel kopyanın içerisinde iki kayıt var; biri sadece leşlikle yoğrulmuş kayıttan canlı kayıt ve daha çiğ,daha leş, daha da içine çıkıyor.

Albümün mix ve master işleri Kadıköy’de sıkı işlere destek vermesiyle tanıdığımız Erhan Kabakçı’nın elinden çıkıyor,bununla birlikte Anti-Zine’da underground işlerle bizleri buluşturan Bekir Akman’da albüm kapağında klas iş çıkarıyor.

 Kadıköy’de "Born to kill ,live for total chaös” parolasıyla yola çıkan “Chaosdogs” Dismember,Bastard Priest,Toxic Holocaust gibi eski/yeni karışık ekol gruplardan beslenen bunu “Profane Charge “ ile ne kadar sıkı iş çıkardığını tabiri caizse cümle aleme gösteriyor.

Ortadoğu’da dönen pisliklere,bir ülkenin radikalleşmesini giden yolda sözünü cesurca söyleyen birileri var!

Halen “Underground “ diye bir iş yapmak istiyorsanız ilk işiniz bu albümü alıp bu genç ve icraat işlere imza atan çocuklara destek çıkmanızla olur.

 

STAY UNDERGROUND!


Kadro:

Noisebringer: Guitar&Vox
G.G. Cush: Drums
Jagöff: Bass&BackVox

Cem Kurtuluş Ocak 2025

27 Aralık 2024

Geri Dönüşlerin Hastasıyız: Nasty Savage - Jeopardy Room (2024)


 












Thrash Metal’in altın çağını yaşadığı 80’ler Amerika’sında  cadı kazanı gibiydi ortalık,pek çok grup birbiriyle yarış içinde “nasıl daha şeytani ve gaddar çalabiliriz” sorusuna kafa patlatıyordu. Metallica,Slayer,Sodom,Exodus,Testament,Dark Angel, başta olmak üzere pek çok grup gaddarca çalmanın hakkını fazlasıyla veriyordu, arka plana bununla birlikte itilen gruplar da vardı. Hem medyatik olamamak da bunda önemliydi. Nasty Savage de Florida’dan  çıkmış hakkı yenen gruplardan biriydi, bu tabir pek yerine oturdu mu bilmiyorum ama pek çok grubun gerisinde kalmaları da kaçınılmaz. Hem medyatik olmamaları hem underground ruhu tanımasıyla birlikte bu durum bu hale gelmişti.

Grubun karakteristik vokali dediğimiz Nasty Ronnie ise power-thrash yönünü gösteren bir ses rengine sahipti, pek çok dinleyicide de King Diamond’a benzetirdi ses rengini. Son derece kişisel bir yorum olacak; ama yaptığınız sound thrash metal ise, ses renginizin güçlü ve bir o kadar gaddar yapıda olması kaçınılmaz olmalıdır, aksi her zaman itici duruma sokmuştur. Nasty Savage’de de bu geçerliydi, 1984’te ilk demolarını kaydettiklerinde vokalde Nasty Ronnie vardı, 40 yıl sonra yeniden grubun beyni Nasty Ronnie yerindeydi, ama grupta gitaristler değişmişti(Ben Meyer ve Dave Austin)  ve grubun as kadrosunda olan davulcu Curtis Beeson da 2024 gibi kansere yenik düşmüştü. Curtis Beeson’ın boşluğunu grup   1980’lerin ortalarında “Dead” grubunda çalmış  Jim Coker(James Coker) ismini ekleyerek doldurdu, bu da mecburi bir doldurma gayretiydi.

Olayın aslına geçersek; bazı grupların sahnelere dönüşü olarak aynı sounda yakın bir şey üretmeleri her zaman tereddütlü bir yol olmuştur, özellikle de kadroda değişimler oluyorsa. Sanıyorum Nasty Savage hakkında da böyle şeyler söylenmiş olabilir. En son albümünü 2004 yılında yayımlamıştı Nasty Savage, uzun zamandır da ortalıkta yoklardı. “Jeopardy Room” ile  albümüyle geri döndüler. Albümün ismi üzerine Nasty Ronnie 11 Aralık’ta verdiği bir röportajda kabataslak şekilde şunların özetini sunuyor.  Hayatta yaşadığımız pek çok nefret zincirinden oluşuyor, sabahın köründe kalkıp işe gitmek ve karşılığında maaş almak ve sigortalı çalışmak… Burada anlatılmak istenen; sistemin içinde debelenenlerin durumuna vurgu yapıyor. 

Albüm 1 dakikanın altında “Invocations”   ile açılıyor. İntrodan sonra şiddetli şekilde “Jeopardy Room” bizi karşılıyor.  Nasty Ronnie’nin kızgın vokali karşılıyor , öfke ve kaosun birleşimiyle biriken bir patlamanın hissini veriyor.  “Pozitif kalmak için devam etme mücadelesi” olarak adlandırıyor şarkıyı Nasty Ronnie. “Brain Washer” ile tempo ağırlaşıyor, progresif yönü yüksek bir işin habercisi oluyor, belli aralıktan sonra temposunu arttırmasını biliyor. Davul ataklarıyla birlikte Nasty Ronnie’nin etrafı dağıtırcasına vokali bir kargaşa ortamı yaratıyor, belki de tek eksik yönü fazlasıyla melodiye bulaşmış olması oluyor.  Back vokallerle birlikte crossover/thrash etkisi yükseliyor.

“Southern Fried Homicide” akustik gitarlarla açılan daha sonrasında bir epik destansı bir atmosferde ilerleyeceğini gösterirken Nasty Ronnie’nin ortaya çıkmasıyla etrafa saldırganlık hissi veren yapısıyla devam ediyor.  Grubun 1980’lerden “Wage of Mayhem” demosundan   olan şarkısı  “Witches Sabbath” yeni düzenlemesiyle, Obituary’nıin de konuk olmasıyla son şeklini alıyor. Bu durum içinse Nasty Ronnie, John Tardy ve ekibine ne kadar güvendiğini röportajında söylüyor. Her ne kadar modernlik katılmış hali olsa da bu düzenleme kuşkusuz old school kayıtların yerini tuttuğunu söylemek yersiz olur. Bu şarkıyla ilgili Nasty Ronnie “Klasik bir şarkıyı alıp Obituary'nin yardımıyla destansı bir şarkıya dönüştürdüğümüzü düşünüyorum “ diyor, bunu da ek bilgi olarak yazmakta yarar var.

 “Schizoid Platform”  giriş itibariyle albümün soundu yönünden başka bir yere götürürken 1.10 gibi tempoyu arttırarak  crossover/thrash ortamına sokuyor. Türsel karmaşanın en çeşitliliğin olduğu şarkılardan oluyor.

 “Aztec Elegance” ürkütücü girişiyle birlikte  bir korku filmini andırırcasına gerilim hattına çekiyor, daha sonra da thrash metal saldırısını başlatıyor.  Nasty Ronnie’nin kaos dolu vokaliyle devam ettirirken progresif yönünü de gösteriyor. “Operation Annihilate”  uzun uzun enstrüman hakimiyetinin sololara sıçradığı daha sonra hızıyla,temposuyla,süratıyla suratlara yumruk atarcasına thrash metal saldırısının etkisini gösteriyor, temponun azalmadığı ve davulda Jim’in ataklarıyla Ronnie’nin tempolu vokaliyle de kaos ortamına sürüklüyor. 2.20’den sonra progresif etkilerin yükseldiği, daha sonra hızlı soloların süratını aldığı bir hızla  sürüyor. Nasty Ronnie vokali ne zaman kaosa katılıyor o zaman atmosfer başka yöne kayıyor.

“Blood Syndicate”  kadın inlemeleriyle açılan bir filmi andırırcasına daha sonra temposunu arttırarak saldırganlık moduna sokmasını bilircesine yardırıyor. Yer yer Accept’in koro vokalli marşa döndürdüğü şarkılara benzetmeniz de kaçınılmaz oluyor ve daha sonrasında uzun sololarıyla kendini dinletmesini biliyor. “The 6th Finger” enstrümantel düzlemde giden devamlı temponun arttığı, kaos ortamına çağıran 80’lerin altın çağı thrash metal’e bağlılık adında bir eser oluyor. Albümün kapanışı “Sainted Devil” ile sonlanıyor. Melodilerin daha çok harmanlandığı, Nasty Ronnie’nin de diğer şarkılara ses renginin farklılaştığı bir şarkı dinlemiş oluyoruz.

 Hepsini toparladığımızda; 20 yıl sonra geriye dönüşlerde tedirginlik ve endişe ilk düşünülendir, bunun üstüne bir de grup elemanlarının da hayatta olmaması üzerine üzerine grup elemanı alıp bu süreci halledebilmek güç bir iştir. Nasty Ronnie, grupta bunu başarmayı iyi biliyor. “Old School/New School” ile birlikte soundu sıkı şekilde harmanlıyor, “Jeopardy Room” da da bunu hissetmek kaçınılmaz oluyor. Bunda da en büyük pay sahibi kuşkusuz prodüktör Jim Morris oluyor. 80’lerin sonundan itibaren death metal sahnesinde dönüm noktasında olan birçok albüm yapımında sorumlu kişi Jim Morris olmuştu ve bununla birlikte “Symbolic” gibi bir albümün prodüktör görevi de kendisindeydi.

 Bu albümle ilgili grubun beyni  Nasty Ronnie “20 yıl sonra kendimi kafese kapatılmış bir köpek gibi hissettim halen söyleyecek çok şeyim vardı” diyor.

“Jeopardy Room” Old School/New School” soundu harmanlamasını bilen, 80’ler thrash metal’inden izleri olan, aynı zamanda progresif yönden de üstünde çalışılmış sıkı bir albüm. 20 yıl sonra böylesine güçlü dönmeleri de basit bir tabirle takdiri hak ediyor.

 Kadro:

Nasty Ronnie- Vokal

Jim Coker – Davul

Pete Sykes- Gitar

David Orman – Gitar

Kyle Sokol- Bass Gitar

 

Prodüktör: Jim Morris

 

 Cem Kurtuluş, 2024 Aralık

09 Aralık 2024

"Seviyoruz işte var mı diyeceğin" DEPLASE İNÖNÜ (08.12.2024)












Umutsuzluğun kabardığı, umudun tükendiği bir yerde dumanlı yollar ardında “Deplasman” eklemek herkesin bildiği olsa da, umutsuzlar için bunun anlamı büyüktür, bir de yalnızlığın damarı daha da artıp kendinden eksildikçe bununla ilgili istediğin kadar methiye düzebilirsin. Bu anlatılanların her biri aslında birer Deplasman lugatına yakın cümleler olsa da bizim bu defa gideceğimiz bir deplasman sayılmaz. Çünkü her Fenerbahçe Tribüncüsü bilir ki İnönü Deplasmanı ve Beşiktaş Tribününe konuk olarak çıktığın yer gırtlağını bırakacağın yer olmalıdır. Ama bundan sonrasında da Fenerbahçe Yönetiminin bilet politikası ile ilgili tribüncülere  haksız şekilde yapılan bilet kayırmasıyla birlikte pek çok kişi açıkta kaldı.

Kongre üyesi olup, üstüne deplasman karnesinde en yakınından en uzak deplasmanına türlü türlü cefa çeken tribüncüye reva görülen bu uygulama daha önceleri Aziz Yıldırım döneminde devam ediyordu, şimdi de Ali Koç döneminde devam ediyor.  Burada devreye giren söz ise” Ve her şey bittiğinde  hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil,dostlarımızın sessizliği olacaktır” cümlesidir.

 Sokağa inildiğinde tanıdık yüz gördüğümüz kadar, görmediğimiz yüzler de vardı. Otobüslerle harekete geçildi.  Maçın kritiği değil, tribünün kritiği daha mühimdir böyle zamanlarda. Maçtan kısaca bahsetmek gerekirse;ilk yarı atılamayan goller sonucu yenik durumda olsak da tribüne uygulanan bilet politikası da önemliydi. Bazen tribün, takımı oynatır. Bazen de takım, tribünü oynatır. Bu defa takımın tribünü ayağa kaldırması gibi bir olaydan mahrumduk. Bir yerde;istek,azim tribünü ileriye götürür. Ve kimse takım,tribünü harekete geçirmiyorsa 90 dakika aynı tempoda olmasını bekleyemez,ama bunların sebebi de tribüne uygulanan bilet politikası olur.

Tribünün ilk yarısında takımın daha iştahlı olması, özellikle korner olduğunda tribünün takımı ittirecek besteleri girmesi ikinci yarı pek öyle gitmedi,yine de Fenerbahçe Tribünü için İnönü deplasmanı demek sabahlama dönemlerinden bu yana sesini orada bırakmak demektir. Zaten deplasmana giden her tribüncü oraya gittiğinde sesini orda bırakmasını iyi bilmelidir.

 2024 sonunun son derbi deplasmanı olarak İnönü Deplasmanı daha iyi olmalıyken, hem takımın oyun kalitesi, hem de Fenerbahçe yönetiminin bilet politikasıyla sınıfta kaldı. Derneklerin de fazlasıyla bilet aldığı, internet üzerinden bazı aracılar üzerinden biletlerin karaborsa yapılması da tribünü de geriye iten unsurdu.

 Belki bir avuntu cümlesi olacak,ama eski bestede dediği gibi;

 

“Seviyoruz işte var mı diyeceğin”

 

 Cem Kurtuluş,2024 Aralık

29 Kasım 2024

"THRASH TILL DEATH" Destruction Konseri Kritiği (28.11.2024, IF BESIKTAS /ISTANBUL)

Tutkunun olmadığı yerde eksiklik vardır. Çünkü tutku bir şekilde gitmen gerektiği yeri mecbur kılar, ne kadar zor şartlardan geçersen geç orada bulunman gerektiğini işaret eder. Arkadaşlıkta, dostlukta, veyahut diğer önemli her mevzuda tutkusu olan belki kaybeder ama asla geri adım atmaz.

Yıl 2018’i gösterdiğinde Destruction’u izlemek için kolları sıvamış bekleme aşamasına geçmiştik, bu konserin bizler için “önemli” kelimesinden önem teşkil ettiği ortadaydı. “Curse the Gods” ile yararak geçmeleriyle başlayan süreç geceye bir hırpalayıcı kaos dolu gece bırakmıştı. O zamanlarda da, şimdi de hissettiğim tek şey “KAOS” idi. İnsanın yaşamadığı zaman diliminde başvurduğu şeyin kaynağı KAOS’tur.

 Bu mevzuyu kısa kesersek… Destruction konseri nihayet yeniden yaklaşmıştı. Mekandan içeriye girdiğimizde tıkabasa bir kalabalık yoktu, ama olması gerekenler yine 2018’deki gibi oradaydı. Destruction’un kemikleşmiş, kendisini bilen ve “poser” değil de her şeyin farkında olan bir kitlesi vardı. Bodoslama olarak nelere çalındı mevzusuna girecek olursak; İstanbul konserlerinde genel olarak hep old school setlistle çıkıyor grup. Burda da bu sekmedi.

 “Infernal Overkill” döneminden “Invincible Force” delirmeye geçerken, “Madbutcher” ile yine Alman Kasaplığı için atağa geçtik. Yine o dönemin Ağırbaşlarından ve dinamitlerinden “Total Desaster”  es geçilmedi.

 “Bestial Invasion” ile gaddarlık gösterisi devam etti, seyircide de kaos seviyesi artmış oldu. Eski dönemlerden “Antichrist” da olmazsa olmazlardandı. 1987 yılından “Release from Agony” ile devam edildi. 2000’lerin başında “The Antichrist” albümünün demirbaşlarından “Nailed to the Cross” da seyirci ve grup arasındaki müthiş sinerji akıp gidiyordu ve o esnada “Nailed - failed – nailed/Nailed to the fuckin' cross! “ naraları bir tezahürat eşliğinde söylendi. Bununla birlikte 2024’te bizi karşılayan “No Kings No Masters” ı da bugün canlı izlemiş olduk.

 Olmazsa olmazlardan, oraya gelenler için bütün mevzunun ana sebebi olan şarkı  “Thrash Till Death” asla kendinden ödün verilmeyen şarkılardan idi, orda da kaos temposu azalmadı,tersine arttı. “Thrash Attack” ile ataklar azalmadı, kaos daha da delirtici hale gelmişti. Şüphesiz ki konserin en eksik şarkılarından biri bir Thrash Metal klasiği olan “Tormentor” şarkısının çalınmamış olmasıydı.

 Son dönemlerde konserlerde konuşulan mevzu; konserlerdeki ses sorunuydu. IF BEŞİKTAŞ sahnesi zaman zaman ses sorunu olduğu konserlerde izledik, dün gecedeki gibi ses sorunu yaşamadan atlattığımız konseri de izledik. Dün gece IF BEŞİKTAŞ sahnesi ses konusunda müthiş iş çıkardı, grup kendi ses mühendislerini getirdi mi bilmiyorum ama ses konusunda seyirci olarak pek çok kişi memnun ayrıldı.

 Diğer bahsetmek istediğim husus; seyirci konusu. Testament konserinde ellerinde telefon, sosyal medyaya story atmak için kendini yarıştıran, canlı yayın yarışında olup konserin kaosunu,coşkusunu, enerjisini yaşamayanlar bu konserde yerini daha coşkulu, daha azgın ve kaos dolu bir kitleye bırakmıştı. Böyle olunca da konser daha çekilir bir hale gelmişti.

 Seyirci de Destruction’a konser boyu coşkusuyla  katılım sağladı. Çoğalan konserler neticesinde konser tamamen dolu olmasa da, Destruction ile seyirci arasındaki bağ  her zamanki gibi müthişti, çünkü dediğim gibi Destruction’un kemikleşen bir kitlesi var o da dün gece kendini belli etti.

 Sonuç olarak; 6 yıl sonra tekrardan izlediğimiz aynı sahnede aksaklık olmadan, Destruction’un bizi kaosun içine attığı bir Thrash Metal gecesi yaşadık.


Fotoğraf: Levent Vural

 

Cem Kurtuluş, Kasım 2024

 


20 Kasım 2024

16 Yıl Sonra Tarihe Tanıklık Etmek: TESTAMENT KONSERI KRİTİĞİ... (19.11.2024)


 








Umutsuzluğun doruklarında yürüyen herkes için tek kurtuluş yolu ya alkolle kendini unutmak ya da en agresif müzikle kaosun içine dalmaktır. Herkes için geçerli olmasa da bazıları için geçerlilik durumu bundan ibarettir. Yıl 2008’i gösterdiğinde ergenlikten yeni çıkmış halimiz thrash metal’i damarlarımızı enjekte ettiğimizle TESTAMENT izlemiştik, o konser mevzulu bir konser olması yanı sıra güvenliklerle mevzu çıkmış sonrasında barikatlar yıkılmıştı. Bundan 16 sene sonra yeniden TESTAMENT’ı görmek paha biçilemez olacaktı bizler için.

Konserin günü açıklandığında akıllarda tek soru konserin olacağı yere ulaşım sorunuydu,ki pek çok kişi bu durumdan ötürü konsere gitmekten vazgeçmek zorunda kaldı ve üstüne de hafta içi sebebinin ertesi günün de iş olması nedeniyle bu mevzu uzadı. Konser alanına ulaştığımızda kimi taksiyle bu sorunu çözdü,kimisi otobüsle. Bu konuyu çok uzatmamak adına;mekana geldiğimizde de konser saatine yakın bir zaman vardı. Klasik olarak metal müzik konserlerinde konserin zamanında  başlamama gibi durumları düşünüp konserdeki alanda ilk şarkıyı kaçırarak girmiş bulunduk.  “DNR” ile giriş yapmıştı TESTAMENT. 

 Bir önceki konserlere göre “Eerie Inhabitants” ile giriş yapan grup bu defa rotayı değiştirmişti.  Konserin ilk yarısında en rahatsız edici durum sosyal medyalarına story atmak için birbiriyle yarışan kitlenin salonda olması ayrı bir tiksindirici boyut oluşturuyordu. Bunu bir tarafa bırakırsak…  İlk yarıda grup farklı bir setlist ile çıktı.  The Gathering’den “3 Days In Darkness” ile başlayıp daha sonrasında  sırasıyla  “WWIII”  “Children of the Next Level” ile devam etti.

“Practice  What You Preach” te thrash metal seviyesinin doruklara çıkardığı ve delirmenin de akıp gitmeleri artmıştı. Grubun en eskilerden ziyade bütün albümlere yakın çalması da ayrı klaslıktı.  

Şöyle bir gerçek vardı; Chuck Billy 60 yaşını geçmesine rağmen halen “BAY AREA’nın en güçlü seslerinden biri benim” diye haykırıyordu adeta.  Bunun yanında hem davulcu Chris Dovas’ın performansı, hem de Alex Skolnick ve Eric Peterson’un hünerleriyle gayet klaslığa giden bir gece yaşatıyordu.

 Eskileri de grup sonlara saklamıştı. Bir yandan da “Souls of Black” çalınmasını beklemediğim halde sürpriz şekilde gelmesi de ayrı klas hareketti.  Son çıktıkları konserlerde “Souls of Black” e hiç yer vermemişlerdi. Kendi açımdan sevmediğim bir şarkı olan “True American Hate” çalınması da beklemediğim şarkılardandı, buna da bu konserde grup yer verdi.  

Bütün şarkıları değerlendirmektense aslında grup bütün ağır topları,dinamitleri sona saklamıştı. “Trial By Fire” diye sayıklarken bir anda kendimizi kaosun ve delirmenin eşiğinde bulduk. “Alone In The Dark” da da seyircinin müthiş katılımı vardı. Finali de delirtici, kudurtucu “ Into The Pıt” ile yaptılar.

 Her konserde olmazsa olmaz Testament tarihinin ağır toplarından “Over The Wall” çalınmaması da konser adına eksiklik olarak sayabiliriz. Bununla birlikte ses sistemi çok iyi derecede olmasa da dinlenmeyecek durumda da değildi bizim açımızdan. Konseri sahne önünden takip edenler için “rezalet” şeklinde yorumlar duyduk, ama orta bölümde izleyenler için bu kadar rahatsız edici bir şey yoktu.

 Konser açısından en büyük sorun ise konser alanına nasıl ulaşacağımız sorusuydu. Mevzu Testament ise gerisi bir şekilde çözülür manasıyla gidildi. Bir o kadar insan böylesine bir yerde konser vermesini anlayamadı ve böylesine bir yerin varlığından da ilk defa haberdar oldu. Buradan organizatörler duyarlar mı bilmem ama daha konumu rahat yerler varken böylesine yer insanlar için bir çileye sebep oluyor. Hem şehir dışından gelenler için, hem de aynı şehirde konsere gidenler için.

 Sonuç olarak; Alex Skolnick,Eric Peterson,Chuck Billy’li Testament kadrosunu 16 sene sonra gördüğümüz ve  tarihe tanıklık ettiğimiz bir gece yaşadık. “Belki de tekrarı olmayacak” dediğimiz gecenin kahramanı da benim açımdan 60’ları deviren, sahnede adeta canavara dönüşen CHUCK BILLY idi!

 

Cem Kurtuluş, 19.11.2024


21 Ekim 2024

Senleyiz Ölene Kadar: Deplase Samsun #AlemdeFener(20.10.2024)


 










En umudun ölü olduğu, kendinden yitik zamanlarda “deplasman” gidilmesi gereken yoldur. Böyle zamanlarda duman yükselir,alkol yükselir,insan kendinden geriye doğru sayar.

Bu mevzuyu kısa kesmek gerekirse;üzerinden deplase olmayalı epey süre geçmişti, bunda da yönetimin bilet politikaları işin içine girince sadece kendimiz değil,bizler gibi bu uygulamadan epey kişi nasibini almıştı Dumanlı hava sahası,diğer tabirle deplasman otobüsünün içi gece yola çıkılması için uygundu. Ufaktan bekleyişlerle birlikte nevaleler yüklenilip otobüs saati beklenilmeye başlandı. En kıyak deplasmanlar güneşin değil,karanlıkta çıkılan alkolün  dumanla karıştırıldığı deplasmandır diyerek “SAMSUN” için yola çıkılmıştı.

Alkolün miktarı arttıkça, besteler başka boyut değiştiriyor, sesin yükselmesiyle birlikte atmosferde herkesin bildiği üzere klasikliğini koruyordu.  Kısa yapılan karanlık esnasındaki çiş molaları birlikte sonra yerini hafif de olsa KÖFTECİ YUSUF’ta yol üstünde uğramamızla halini almıştı. Orda da mideyi doldurmuştuk böylece. Yol esnasında yağmurunda artmasıyla tribünsel bir ortam için her şey hazırdı. Şehir merkezi ile stat arasında 20 KM’e yakın bir mesafe söz konusuydu, pek de TEKEL BAYİ’ye denk gelememiştik,derken bir yerden tekeli yakalayıp ilerledik.

Emniyet noktası diğer deplasmanlara göre bizim gördüğümüz uygulamadan farklıydı. Bu kısmı kısa geçersek;erkenden içeri dalıp yerimizi almıştık. Ufaktan beste atıştırmaları ile maç saatini beklemeye koyulduk. Takımsal meseleleri bir kenara bırakırsak;ilk yarıdaki takımın da iyi olmasıyla tribünde buna refleksini vermiştik. Karşılıklı bestelerle birlikte tribün her zaman olduğu gibi deplasmanda tribün jargonuyla hakkını veriyordu. “Beraber yürüdük biz bu yollarda” diyerek sesi arttırıyorduk. Pazar günü olmasına karşın, onca yol tepenler enerjilerini tribüne vermekle yükümlüydü. Sonuç kısmından hariç bakmalı mı bilinmez,ama deplasman dönüşlerinde de sonuç pek çok kişi için hüsran olduğunu söylemeye gerek yok.

 Halsizlik,yorgunluk, ve sonra deplasman otobüsünde oluşan sessizlik ve bunun da üstüne deplasman dönüşünde otobüs tekerleğinin patlak vermesi sebebiyle yolun uzamasına sebep oldu. Deplasmanın olmazsa olmazı gidilen otobüsle çıkılan arızalardır. Bir Pazar gecesinde giderken kimileri iş telaşının peşine derken aksaklıklar peşimizi bırakmadı.

Bütün yorgunluklar,belirtiler,sonuçlarla birlikte “Bunca yol gitmeye değer mi” sorusu elbette fazlasını içeriyordu hepimiz için. O otobüse binildi mi herkes birbiriyle eşit, alkolünü ve yemeğini beraber paylaşır ve geriye çekilen CEFA kalır!

Bir bestede dediği gibi

“SENİN için FENER, senin için…”

 Cem Kurtuluş, 2024 Ekim

19 Ekim 2024

Tutkunun Gecesi: ACCEPT & Saints 'N' Sinners Konseri Kritiği (17.10.2024)


 






Her hüznün arkasında bir kaos vardır. Debelenerek gidilen hayatın altında kaosu aramak en kaçınılmaz durum olur. Mevzuyu burada kısa kesersem; ACCEPT için biraz daha eskilere gitmek yerinde olacaktır. Heavy Metal tarihinde pek çok az grup vardır ki kitlesiyle büyüleyen ve o kitlesiyle de marş vari sloganları bugünlere kadar gelen, çeşitli tanımlama getirebiliriz ACCEPT için, bunlar belki de boş cümleler serisi gibi de gözükebilir.

2010’da  Sonisphere’a gelmelerine rağmen maddi olaylar patlak verince o konserde bulunamamıştım, sonrasında grubun buraya gelme girişimleri olmuştu 2016’da, son olarak da o girişimin çabaları sonuç vermişti, 14 yıl sonra ACCEPT bu defa karşımızdaydı. Kritiği sıkmamak adına mevzuya direkt bodoslama girmek yerinde olacak olsa da öncesinde bir sonbahar akşamında kalabalık ve kendini bilen bir kitlenin varlığıyla daha içeri girmeden coşkulu ve tutkulu bir konserin bizi beklediği aşikardı. 

DJ’de Adil Akbay’ın bulunması da ayrı bir motivasyon kaynağıydı,ki Running Wild,Motörhead ve sıralanan giden bir setlist mevcuttu. Pek çok kritikte konserin akışına göre sıkı setlistler hazırlayan DJ’lerin hakkı yeniliyor,bu konuyu es geçmemek yerinde olacaktır.

ACCEPT öncesi  “Saints ‘N’ Sinners” sahnedeki yerini alsa da, grubun fanatiği olmasam da dışarıdan sesleri işitiyorduk, grup son albümü “Rise of the Alchemist” üzerinden gidiyordu. Accept öncesi bizi nasıl ses sistemini beklediğinden habersiz olsak da, grubun kendi sesçilerini getirmesi bizler için ekstra motive kaynağı olmuştu,ki üstüne mekanın ses sisteminin iyi olması da eklenince bunun meyvelerini “Saints ‘N’ Sinners da  görmüş bulunduk. İlk grupta içeride olunmadığı için,sadece sesleri işittiğimiz için, bir de birkaç videodan aşina olduğumuz için kitleye iyi performansla karşılık vermişti ‘Saints ‘N’ Sinners.

Konser alanına girdiğimizde oldukça sıkı bir kitlenin, özellikle 30 yaş üstü kitlenin alanda olması da konser adına artı bir durum olmuştu. Konsere bodoslama bir giriş yaparak, “Humanoid” albümünün demir başlarından sayılabilecek “The Reckoning” ve sonrasında devam eden “Humanoid” bizi karşılamıştı. Daha başlardan itibaren adrenalin yükselmiş, herkes de olduğu gibi bizde de tutkulu  ve coşkulu bir konserinin devam edeceği aşikardı. 

Grubun kimyası,isteği, seyirciye verdikleri pozitif enerji ile birlikte durmaksızın seyircinin de buna karşın verdiği karşılıklı etkileşim ile hız sınırı artıyordu. Grubun ses mühendisleri/sesçileri ile gelmesiyle birlikte sesin muazzamlığı karşısında seyirci de keyif almaya devam ediyordu. “Restless And Wild” ve “London Leatherboys “ile birlikte enerji böyle bir sonbahar akşamında iyice yükselmişti. ACCEPT tarihinin olmazsa olmaz şarkılarından biri olan “Midnight Mover” ile gaza iyice basılmıştı, geri dönüş yoktu. Seyirci de bundan nasibini coşkuya karşılık vererek arttırıyordu tempoyu.

Sığdırılacak bir çok şarkı varken ACCEPT tarihine bütün şarkıları sığdırmak zor olacak olsa da, Thrash Metal tarihine yön vermiş  “Fast as a Shark” da delirmişlik seviyesi daha da sert hale gelmişti.  

Klasikleşmiş bir metal müzik marşı ve çoğu kişi için ACCEPT tarihinde bir klasik olan “Metal Heart” ve bununla birlikte terör estiren “Teutonic Terror” ile birlikte adrenalin/tempo gittikçe artmaktan kendini alamıyordu. Grubun turne rehberinde aslında bu konserde daha fazla şarkı çalınıyordu, grup da  seyirciye bu pozitifliğini geçirmiş çaldıkça çalmak istiyor, o tutkulu halini seyirciye gösteriyordu. Böyle konserlerde en önemli durum seyirciyle birlikte yakaladığın sinerji ve bunun devamıdır. Mark Tornillo öncülüğünde, Wolf Hoffman’ı bütün ekiple o sinerjiyi yükseltmesiyle seyirci de gaza basmış durmuyordu.  Sadece o değil, davulcu Christopher Williams seyircinin coşkusunu katlayarak devam ettiriyordu. 

Grubun sinerjisiyle birlikte yorgunluk belirtisi seyirciye geçse de gruptaki enerji kaldığı yerden devam ediyordu. Tahmini süre olarak turnelerde çaldıklarından az çalmalarını beklerken bunun daha fazlasını çalmaları da seyircinin enerjisini arttırıyordu. ACCEPT tarihinde kültlükte zirvede olan “Balls to the Wall” çalındığında seyircideki istek seviyesi daha da yüksek yerlere tırmanmıştı,ki grup bunu o kadar iyi çalmıştı,ki artık şaşmanın ötesine geçmiştik. Enerji,Sinerji,Tempo,Coşku,Tutku… Her biri bu gecenin içinde vardı,ki grup finali “I’m Rebel” ile bitirmişti.

 Bu gecenin tarifini yapacak olsaydım; “Tutkunun Gecesi”  tanımını koyabilirdim. Organizasyonun tıkır tıkır işlediği, özellikle ACCEPT’in sesçilerini getirmesiyle ses sisteminin böylesine muazzam işlediği, grubun ve seyircinin bir bütün halinde olduğu konserlerde samimiyet daha yüksek sesle haykırılıyor.

 Denizin ortasında, Sonbahar’da Heavy Metal’i doruklara kadar hissettiğimiz bir gece yaşadık ACCEPT ile.

 Kelimelerin bittiği yerde ACCEPT yeniden diriltir

Çünkü Heavy Metal bunun için var! 

Fotoğraf:T24

 Cem Kurtuluş, 2024 (17.10.2024)@Küçükçiftlik Park 


12 Ekim 2024

Hikayesi İyi;Ama İyi Yazılamayan Filmler: Tam Bir Centilmen (2024)


 










Günümüzün internet platformları o kadar çoğaldı ki, film sayıları da çoğalmak durumunda kaldı. Ama kiminin de alıcısının çok olduğu sinema piyasasında tek aktöre yoğunlaşmış,onun üzerine filmleri inşa etme fikri de bayat bir film ve teması iyi olmasına rağmen kötü senaryolar izlememize sebebiyet veriyor.

Netflix’in yapımını üstlendiği “Tam Bir Centilmen” jigolo temasıyla haşır neşir ama bir o kadar bunun derinliğini yakalayamayan, aynı zamanda film hakkında da daha fazla konuşamayacağımız bir film hissiyatıyla hareket ediyor. “Jigolo” herkesin bileceği, bazılarının bilmeyeceği üzere Fransızca “gigolo” kelimesinden alınan “dansçı” anlamı taşıyan, aynı zamanda da para veya hizmet karşılığı bir kadının isteklerini her şekilde yerine getiren erkeği temsil ediyor.

Filmin merkezinde de orta yaştaki zengin kadınları istediklerini verme konusunda “Saygın” karakterini görüyoruz. Film, başlangıcını “Saygın” karakterinin gözünden “Mesele centilmenlik,para değil. Almazsan işler karışır” cümlesiyle açıyor.  Ama karakterinin isminin “Saygın” olması da bir o kadar ironik, çünkü belli ki paranın saygınlık getirdiği de iması da alt metin olarak hissettiriliyor.

Karakterimize dönecek olursak… Bu karakter; yakışıklı,konuşmasını bilen, duygusallığa uzak, tabiri caizse “Jigolo” vazifesini yerine getirmiş oluyor. Bunu da filmin başlarından itibaren bir kadına imalarda bulunan hayat arkadaşı olan  “Kado” karakterini Saygın’ın kadınlarla olan iletişiminin kurtardığının haberini alıyoruz.  Bu hikayede de filmin gidişatına göre de aşkın filmin içine yedirilmesi de kısa zaman içinde gerçekleşiyor.Bu hikayede Saygın-Serap-Kado-Nehir ekseninde dönmüş bulunuyoruz. Filmin ilk yarısında Serap’ın orta yaşlı kadınsı “Femme fatale” sı  görüntüsünü Saygın’ı elde etmeyi arzularken yakalıyoruz.

Her ne kadar Saygın-Serap arasında cinselliğe yönelik bir ilişki gözükse de, bir yandan da karşılığını alan Jigolo Saygın’ın işini yapmanın gereğini görüyoruz. Klasikleşmiş diyalogların bir türünü de Nehir-Saygın arasındaki “hayatımı kurtarmış olabilirsiniz” cümlesinde görmek mümkün. Filmin ilk yarısında erotizmin doruğunu Serap-Saygın arasında görüyoruz, BDSM materyallerini de bu sahnelerde görmüş oluyoruz. Serap-Saygın arasındaki yakınlaşmada küvet sahnesi filmin erotik boyutu olarak hafızalarda yerini alıyor.

Nehir ve Saygın arasında merdivende ayakkabı topuğunu kıran “hayatımı kurtarmış olabilirsiniz” cümlesiyle cereyan eden tanışma merasimini filmin ileriki kısımlarında aşka yakınlaştırsa da film, seyirci olarak bu aşka inanamıyoruz.  Aralarındaki bağ zayıf, aşktan uzak, sadece liseli gençler kıvamında yansıtılıyor. Nehir ile yaşadıkları ilişkide, aşırılığa kaçan olmasa da bir sevişme sahnesi yer alıyor; ama filmin “Jigolo” olarak yerleştirdiği alanda kadın karakterin iç çamaşırlarıyla gözükmesi bir o kadar absürtlük barındırıyor. Bu yönetmenin kararı mı, yoksa Nehir karakterine can veren Ebru Şahin’in mi burası tartışılır. Çünkü erotizmin çoğu bölümünde denk geldiğimiz filmde sevişme sahnesinin cesur olması gerekir,ki filmin en cesur ve en erotik,en ruhlu dokunan yeri Serap ve Saygın’ın duş sahnesinden ibaret oluyor. En azından yakınlıklarının hissettirdiği biraz olsun o geliyor. Tabii  aralarında 25 yaş bulunan çiftimizin sahnesini de göz önünde bulundurmak gerek, ama burada Serap karakterine can veren Şenay Gürler; olgun duruşu, fiziği ve yaşını almış olmasına rağmen kendi yaşındakilere  de güzelliğiyle  taş çıkartıyor.

Karakterlere geçersek… Çoğu karakterin gelişimi zayıf şekilde işlenmiş, derinlik duygusu aktarılamamış.  Saygın’ın filmin ilk yarısında yaşadığı çocukluk travmasında hikayenin ne olduğunu anlayamadan kolay bir geçiş yapılıyor. Bu da filme eksi bir puan yazıyor, aynı zamanda Serap karakterinin “kanser” olduğunu öğrenmemiz de bu hikayenin ne olduğuna dair fikir vermiyor. Film, bağlam ve akış yönünden zayıf, yüzeysel geçişlerle, derinlik katmadan, hikayenin ne olduğunu anlayamadan geçişler sağlıyor. 

Diyaloglarda ise hem makarna,hem çilekli pasta ne olduğunu anlayamadığımız bölümden birini oluşturuyor. Her ne kadar Türkan Şoray’ın oynadığı,kültleştiği  Vesikali Yarim filmine bir gönderme olsa da burda da tam olarak anlayamadığımız şeyler mümkün oluyor. Saygın’ın çocukluğunda izlediği “Vesikali Yarim” dönemini, sinemada izleyince tam 14 defa izlediğini bu bölümlerde öğrenmiş oluyoruz. Aynı zamanda Kadıköy Sinemasına ışınlamış oluyoruz kendimizi. Filmin ikinci yarısına doğru Nehir ile Saygın arasındaki durumlar daha da önemli hale geliyor. Bir Jigalo temalı filme göre Nehir ile Saygın’ın  seviştikleri sahnede daha cesur sahneler görmeliyken, aslında burada iç çamaşırıyla sevişen bir kadına tanıklık ediyoruz ve bununla birlikte   Kado ile aralarındaki diyalog film adına önemli olacakken,  üstünde durulmayarak sönük kalmış oluyor.

Bu hikayede filmin en dramatik yanını hayat arkadaşı Kado’yu kaybettiği anda başlıyor. Devamlı yoldaşlık görevi üstlenen Kado’yu toprağa gömmesi de bu bölümde başlıyor. İnsan tam da bu noktada eski söylediği,insanı incittiği sözlere dönüyor. En azından Saygın’ın üzerinden bunu okumak kaçınılmaz oluyor. Burada film bize bir hüzün basamağı aralar,çünkü beraber yaşadıkları evde bir Saygın, bir Kado, bir de devamlı yanlarında olduğu köpek vardır.  Ve filmin finali alakasız şekilde sonlanıyor, çünkü Bir Jigalo’nun hayatından yola çıkıp, sonra arkadaşını ölüme uğurlamasıyla ve sonundaki bir işletme açması bağdaştırılamıyor.

Filmin oyuncu kadrosuna dönecek olursak… yakışıklılığıyla bilinen ve çoğu dizide tek aktöre odaklanılan sinema sektöründe Saygın karakterine can veren Çağatay Ulusoy; senaryonun gazabına da uğramasıyla oyunculuğuyla sınıfta kalıyor, Üniversite öğrencisi Nehir’e can veren Ebru Şahin;inandırıcılıktan uzak bir rolün içerisinde yer alıyor. Bunların yanında basit senaryoya rağmen Serap karakterine can veren Şenay Gürler;güzelliği, oynadığı roldeki inandırıcılığı bir nebze olsa seyirciye aşılıyor, yanında Saygın karakterine hayat arkadaşı olan Kado’ya hayat veren Haki Biçici daha gerçekçi daha sade, daha oturaklı performansıyla dikkat çekiyor.

Filmin en büyük eksi yanı senaryosu oluyor. Deniz Madanoğlu tarafından yazılan senaryo; bağlam ve akış yanından zayıf, diyalogları ileri götüremeyen,hikayeyi seyirciye taşıyamıyor. Aynı zamanda Deniz Madanoğlu “Masumlar Apartmanı”    “Ömer”, “Bu Şehir Arkandan Gelecek” gibi dizilerle kendini tanıtmış biri,ama böylesine derin işlenilmesi gereken konuyu alakasız yerlere bağlamaktan çekinmemiş burada. Böylelikle karakterler zayıf yazılmışken, iyi oyunculuklardan da seyirci mahrum bırakılmış oluyor.

 Sonuç olarak; senaryosu Deniz Madanoğu tarafından yazılan, meslekte yardımcı yönetmen olarak Eyvah Eyvah 3 , Organize İşler: Sazan Sarmalı filmlerini üstlenen, Aykut Enişte filminde yönetmen olarak yer alan  Onur Bilgetay’ın üstlendiği  “Tam Bir Centilmen” teması itibariyle derinlemesine incelenmesi bir film olmalıyken, bunu çoğu zaman +18 unsurlarla beslemeye çalışırken konudan konuya atlayan, hikayenin ana fikrini tam olarak yansıtamayan, seyirciyi hikayeye ortak edemeyen bir yapım. 

Elinizdeki hikaye ve tema iyi olabilir, ama iyi yazılmadıktan sonra her şey havada kalıyor!

Cem Kurtuluş, 2024 Ekim

 


29 Eylül 2024

HAZARDOUS RÖPORTAJI (10.03.2024)


 







CEM: Selamlar. Direkt mevzuya odaklanmak istiyorum. “Hazardous” nasıl kuruldu, hikaye nasıl başladı?

Hamit: Hazardous 2019'un son çeyreğinde ben ve Mete (-ex bass/vokal) tarafından Ankara'da kuruldu. Başlarda daha çok 2-3 konser verir içer eğleniriz kafasıyla kurmuştuk ama 2020'de pandemi başlayınca eve kapanıp şarkı yazdıkça, daha ayakları yere basan bir grup haline dönüştü. Pandemi süreci, benim İstanbul'a taşınmam, üstüne askere gitmem gibi nedenlerden uzun süre in-aktif olan Hazardous 2022 sonunda davulcumuz Eray'ın hemen ardından da Deniz'in girmesiyle tekrardan aktifleşti. Daha sonradan farklı bir şehirde oturmanın getirdiği zorluklar nedeniyle Mete gruptan çıktıktan sonra Kuzey'in de kadroya dahil olmasıyla güncel halini aldı.

-Bazı röportajların kritik sorusudur grupların isim mevzusu. Ben de bu mevzudan gitmem gerekirse; “Hazardous” ismi nereden geliyor? Bana daha çok dinlemeden önce eski korku filmleriyle kafayı kırmış bir neslin kafa kırıkları diye kafamda bir şeyler oluşmuştu. Olay nedir?

Hamit: Keşke böyle güzel bir anlamı olsaydı ama isim "tek kelimeli kapılmamış isim kalmamıştır" diye iddaalaşıp rastgele bulduğumuz bir isim ama zamanla çok hoşumuza gitti ve bize cuk oturan bir isim olduğunu fark edip bu ismi aldı

-Sizi ilk defa  Deathground Organization tarafından düzenlenen yabancı grupların da katkı sağladığı Kadıköy Sahne’de izlemiştik. Mekanın ses aksaklığına rağmen, ruhunuzu öyle sahneye taşıdınız ki bizler için o gün yabancı gruplardan ziyade siz daha iyi iş çıkarmıştınız.  Ve eski kafa thrash metal ruhunu yansıtmanız da bizi size yakınlaştırdı. O günkü konser için gelen tepkiler nasıldı?

Hamit: Evet harika bir geceydi beklediğimden fazla insan ve hepsi de fazlaca coşkuluydu, tam grubu kurduğumda yaşamak istediğim şeyleri yaşattı o gece bana o yüzden ses sıkıntılarına rağmen çok umursamadım, çok eğlendim. Herhangi bir ürünü olmayan, daha ilk konserini verecek bir gruba güvenip böyle bir organizasyona bizi de dahil eden Deathground ekibine ne kadar teşekkür etsek az. Daha sonrasında dinleyenler de gayet güzel geri dönüşler aldık sound’a rağmen performansımıza gelen övgüler devam etme konusunda bizi daha da gazladı.

 -2023 Ekiminde “Higly  Contagious” gibi thrash metal ruhu yüksek bir iş çıkardınız. Old school ruhu temsil eden, 80’lerin thrash metal sahnesinden izler taşıyan bir işti. EP’ye gelen tepkiler nasıldı?

Hamit: Beklentilerimin altındaydı. Ama daha iyisini yapmak için motive etti o yüzden şimdilik memnunum.

Deniz: Umrumda değil, ben beğendim önemli olan da bu. Yine de bundan sonraki eleştirilerde insanların göt olmasını izlemek çok güzel olacak.

Konserlerden devam edecek olursam… İlk konserinizdeki ses sisteminin iyi olmaması nedeniyle iyi iş çıkarmıştınız, ve en önemlisi “TRAITOR” gecesinde öyle performans sergilediniz,ki mekanın bu kadar dolacağını tahmin etmeyen bir kitle vardı. Ama bizler için thrash metaldeki kaos duygusunun içimize işlediği müthiş bir geceydi. O gece  ve TRAITOR’un gelmesi ve organizasyondan bahseder misiniz?

Hamit: Öncesinde satılan biletlerle he tamam ağalarla aramızda konser veriyoruz kafasındaydık ama kapıda sold-out olduğunu duyunca baya bi heyecanlandığımızı hatırlıyorum haha hem de aynı gün Katatonia ve rezalet yağmura rağmen katılım beklediğimizden fazla olmuştu. Traitor yıllardır dinleyip sevdiğim bir grup teklif geldiğinde 1 saniye bile düşünmeyip evet dedik ve organizasyon ekibinin ilgisi sayesinde en iyi sahne tecrübelerimden biri oldu diyebilirim ve gelenlerin eğlenmiş bir şekilde ayrıldığını görmek beni memnun etti.

Deniz: İnanılmaz eğlenceli bir geceydi. Organizasyonda da başta Yuşa olmak üzere herkes elinden gelenin en iyisini yaptı, kendi adıma konuşursam gördüğüm en iyi organizasyonlardan birisiydi.

Kuzey: Traitor grup üyeleri çok tatlı insanlardı. Sahne öncesinde Deniz ve ben kuliste ısınırken Gerd geldi ve sohbet etmeye başladık. Organizasyondan ne kadar memnun olduğunu, Yuşa’nın kendileriyle çok ilgilendiğini ve daha önce festivaller dahil hiç bu kadar iyi karşılanmadıkları hakkında konuştu bizimle. Biz de Gerd ile aynı fikirdeyiz, organizasyondan çok memnunuz.

-Klasik bir soru olacak belki ama “Highly Contagious” i dinlediğimiz andan itibaren korku filmleriyle haşır neşir olduğunuzu gördük. Etkilendiğiniz korku filmleri, ilham aldığınız grup ve gruplar kimler oldu?

Hamit: Genelde 80'ler yapımı korku filmleri, Cronenberg ve Carperter yapımlarının hayranıyımdır ki iki yönetmenin de en sevdiğim filmiyle ilgili birer şarkımız var. Buna rağmen korku sinemasını Hazardous müziğindeki dozajını gelecekteki yapımlarda düşürmeyi düşünüyorum. tabii yer yer bahsedeceğiz ama biraz farklı şeylerden de bahsetmek istiyorum. Müzik teması konusunda Tankard, F.K.Ü.,  Municipal Waste, GWAR, Gama Bomb gibi eskilerin/yenilerin Crossover gruplarından, thrash harici Mortician, Exhumed, Aborted, Fulci gibi özellikle sample kullanımlarından bol bol etkilendiğimi söyleyebilirim.

Deniz: Kendi adıma korkudan ziyade içinde korku öğeleri barındıran RoboCop, Alien, Terminator, Judge Dredd ve Predator gibi karakterlerden ilham alıyorum. Aynı zamanda çizgi roman kültürü öğelerini oldukça barındıran Anthrax, Municipal Waste ve klasikleşmiş old school thrash metal grupları benim için ilham kaynağı.

- Türk metal sahnesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Eray:  Scene olarak hızlıca gelişiyoruz, her genre’dan çok iyi grupları barındırıyoruz. Şimdi hepsini tek tek saysak zaten her röportajda herkesin dediği grupları saymış olacağız kısaca Kadıköy Ve Ankara denilince akla gelen ilk gruplar.

Hamit: Yerli gruplar yeterince desteklenmiyor kesinlikle. Eray'a katılıyorum.

Deniz: Çok özgün ve kaliteli bir underground scene’e sahibiz çoğu kişinin bildiğinin aksine fakat Thrash’te biraz eksik kaldığımızı düşünüyorum. Herkesi sahaya bekleriz.

Kuzey: Çok yetenekli sanatçıların olduğu bir sahne. Sadece müzisyenlerin değil aynı zamanda çok yetenekli fotoğrafçıların, tasarımcıların, ressamların ve illüstratörlerin olduğu bir sahne. Azınlık sayılabilecek bu kitlenin canlı kalabilmesi için herkes birbirine daha fazla destek olmalı/yardım etmeli. Hamit’e katılıyorum. Yerli gruplar kesinlikle daha çok desteklenmeli.

 -Biliyorsunuz ki thrash metal zor icra edilen bir tür, bana kalırsa bu işe başlayanların karakteristik özellikleri tutkulu olmalarından kaynaklı. Ülkede thrash metali icra eden grupları düşünürsek, bu belki de 5 parmağın sayısını geçmez. 20 senedir cover çalmaktan ileriye gidememiş olanları da hesaba katarsak sizin bu işe girişmeniz bana kalırsa büyük bir cesaret hikayesi. Bu işe girişmekle ilgili ne söylersiniz?

Eray: Cover yapıp bi şekilde belli bi kitle elde etmek daha kolay olduğu için insanlar kolaya kaçıyor. Orjinal materyal üretip kitle kazanmak çok daha zor. Cover konserlerine giden kitleyle de  pek işimiz olmuyor zaten. Onlar genelde ülkedeki beste gruplarını desteklemiyorlar. Cumartesi hep aynı şarkıların döndüğü 100 yıldır duymaktan bıktığımız şarkıların coverlarının yapıldığı mekanlarda takılmaya devam etsinler ve uzak dursunlar bizim sceneden.

Hamit: Kesinlikle sevmeyen birinin yapabileceği bir tür değil. Türkiye, sayı olarak çok fazla thrash grubunun olmaması yüzünden thrash dinleyen kitlenin olmaması, thrash dinleyenin olmaması nedeniyle thrash grubunun olmaması gibi saçma bir paradoksta sıkışıp kalmış durumda. Yapacak kişinin eğlenceden daha fazlasını düşünmemesi gerekiyor çünkü para ve ün bırakın bizim ülkeyi dünya çapında bile thrash metal ile kıçınızı yırtmadığınız yada ölen vokalinizin ekmeğini yemediğiniz sürece zor.

Deniz: Millet nazicilik oynamak yerine thrash metale şans verirse sadece thrashe olan ilgide değil, beraberinde bir sürü sorun ortadan kalkar.

--Thrash Metal  daha çok politik yönü ağır basan bir müzik olmuştur. Belki erken bir soru olacak ama, Hazardous bu konuda kendini nerede görüyor? Daha çok politik kıvamda mı yoksa “Exodus” gibi Bonded By Blood çizgisinde ya da başkalarının aksine korku filmleriyle haşır neşir olmaya devam mı edecek?

Eray :Biz 80lerin popüler kültür referanslarını ele alıyoruz. O dönem çıkmış korku filmleri ağırlıklı ama aynı zamanda Robocop/Terminator/Rambo gibi efsaneleşmiş karakterler hakkında da yazıyoruz. Bununla birlikte, çizgi roman efsanelerinden SPAWN gibi bi karaktere yazmış olduğumuz şarkımız var ve azda olsa video oyun göndermeleri yapıyoruz. İşin siyasi kısmına açıkcası hiç girmek istemiyoruz, zaten  gündelik hayatta  yeterince maruz kaldığımız bir şeyi kaçış yolumuz olan müziğe de yansıtmak pek bizlik değil.

Hamit: Politik konulara girmeyi istediğimi sanmıyorum, thrash te politika yeterince konuşuldu bence. Sağda solda görüp ilgi çekici olduğunu düşündüğüm küçük şeylerin karışımı olarak devam edecek diyebiliriz.

Belki klasik  bir soru olacak ama . Hazardous ekibi son zamanlarda neler dinledi,favori albümleri neler oldu?

Hamit: Thrash metal zaten günlük rutinimin bir parçası albüm çevirmesem bile 1-2 şarkı dinlerim hergün. Onun dışında şu aralar biraz death metal saflarındayım üzerinde çalıştığım yeni projem için bol bol ilham topluyorum. grindcore, deathcore, hiphop, endüstriyel aggrotech/EDM de sevdiğim türler arasında genelde bunlar arasında git gel şeklindeyim.

Deniz: Sanırım çıktığından beri Chemicide’ın Common Sense albümüne inanılmaz takığım. Mart başında çıkmış olan Midnight – Hellish Expectations da herkese kesinlikle önerimdir

-Benim sorularım bu kadar, son sözleri alalım?

Şimdiye kadar bizi destekleyen herkese teşekkürler. Gelecekteki konserlerde görüşmek üzere.

THRASH ULAN!

 Cem Kurtuluş, 2024 MART ( HAZARDOUS RÖPORTAJI )