// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2013

Gerçek Aşkın İçinde Erotizmi Göstermek : Dokuz Buçuk Hafta (1986)













Bazı  tutkulu  sevişmelerin bünyede bıraktığı etki zaman fark etmeksizin kayıplara yol açar. Bu kayıpla birlikte kendi mezarınızı kazarsınız. “ Aşk, erotizmin biçimidir, erotizm’de aşkın bir biçimidir” diyen şair de buna atıfta bulunmuştu bir dönem. " Nine ½ Weeks " adlı filmde böyle bir yapım. 80’lerde adından epey söz ettiren filminde göz alıcı unsurlar dikkatimizi çekiyor.

 Kostümler, mekan seçimi, dönemin müzikleri gibi unsurlarla film 80’ler atmosferini yansıtıyor. Kim Basinger’a defalarca aşık olmamız da bizi şaşırtmaz. Gençliğinde şahane güzelliğiyle, kusursuz fiziğiyle dikkat çeken Kim Basinger başarılı performansıyla dikkat çekiyor. Sevişme sahneleri olmasaydı film izlenir miydi? İzlenirdi. Çünkü film hüzün ile izleyiciyi karşı karşıya getiriyor.

  Filmi özet geçecek olursak; New York’ta sanat galerisinde  çalışan Elizabeth  hakkında az şey bildiği Borsacı John tarafından baştan çıkarılıyor. İlk başta karşı karşıya geldiklerinde bakışmaları ve sonrasında gelişen tanışmaları, John’un hatunu takip etmesiyle devam ediyor.

 Elizabeth’in beğendiği bir şeyi fazla pahalı olması nedeniyle alamaması nedeniyle   John o beğendiği şeyi alarak Elizabeth’e sürpriz yapıyor.  Boşanmış, gerçek aşkın peşinden koşan güzel Elizabeth aşka yelken açmıştır. John’un her istediğini yapmaktadır.Bu ilişki aynı zamanda gerçek aşkı hissettirmekle birlikte seks oyunları üzerine kuruludur.

 Erotizm sahnelerini çoğu yerde görüyoruz.  Tanışma sahnelerinde John’un Elizabeth’i yatağa atacağını çoğu kişi düşünmüştür, ben de izlediğimde bunu düşündüm. Delicesine, arzulu bir kadın olan Elizabeth’in güzelliği karşısında büyülenmemek elde değil.

 Filmde en muhteşem sahnelerden biri de bir kadının teninde gözlerin kapanıp buzun başrol oynadığı gece, buzdolabı önündeki striptizci gibi dans edip filmde çoğu erkeğin başını döndürmesi kimseyi şaşırtmayacaktır. 

John’un Elizabeth’in karşısında farklı fanteziler sonucu film farklı sahneleri sinema izleyicilerine yaşatıyor. John’un farklı fantezilerine sonra balı Elizabeth’e tattırmasıyla erotizm sınırları yükseliyor.  John ve Elizabeth ikilisi maceralı yollardan geçiyorlar. Katıldıkları bir yemekte arzulu bir kadın olan Elizabeth’in John’un aletini tutması da ne kadar çılgın bir kadın olduğunu seyirciye gösteriyor.

 John’un Elizabeth’in hiçbir arkadaşıyla tanışmak istememesi “ seni ben yıkayacağım, seni ben soyacağım, seni ben giydireceğim, seni ben yedireceğim” sözleri de atlanmaması gereken detaylar arasında.

 John, Elizabeth’e karşı farklı rollerde bürünse de John burada aslında erotizme önem veren bir erkek rolünde. Daha doğrusu erotizm noktasında birleşen bir aşkı paylaşıyorlar. Muhteşem müzikleriyle Billy Holiday’ın filmde dinlemek de müzikal bir şölen olarak da değerlendirilebilir.

Elizabeth'; "Bu adamı çözemiyorum. ama bazen anlamak çok kolay. belki de taktığı kravattan, okuduğu ya da okumadığı kitaplardan. ama bilirsin; neyin ilişkiyi bitireceğini. o yüzden boyun eğer ve beklersin. bu durumu katlanılır kılar. ama bu adam. belki gerçek aşktır. belki."

Elizabeth’in her gün John’u düşünmesi ama John’un bu ilişkiyi çok fazla iplemediği gerçeği önümüzde duruyor.


Elizabeth’in erkek rolüne bürünmesi filmde rollerin  değiştiğini seyirciye gösteriyor. Sonrasında başları belaya giriyor, bir adamın kıçına doğru Elizabeth bıçağı saplıyor. O sahneden sonra  yağmur yağarken tutkulu sevişme sahnesi izlenmeye değer.

 John’un Elizabeth’in gözlerini kapatıp odaya bir kadın alıp o kadını soyma sahnesi Elizabeth’i kıskandırması da görülmeye değerdi. Daha sonrasında Elizabeth aynı şeyi yapmaya çalışması ama bunu becerememesi Elizabeth’in John’a olan sevgisinden kaynaklanmaktadır.


Gerçek aşkın içinde erotizmin saklı olduğunu yönetmen bizlere gösteriyor. John karakteri aslında filmde görüldüğü gibi erotizme düşkün ve mazoşist bir yapıya sahip, Elizabeth karakteri de bunların hepsini uygulayan ama sonrasında bu gibi uygulamadan sıkılan bir tip. Bunu da John’un tahrik olamadığını söyleyip Elizabeth’in sürünmesini istemesiyle görülmektedir.


Filmde detay ve ayrıntılar oldukça var, gözden kaçan detaylar olabilir. Filmin sonlarına doğru her filmde olduğu gibi bir son belirir. Elizabeth bu dayanılmaz durumlar karşısında artık pes eder. Dokuz buçuk haftalık ilişki sona eriyor. 

 John’un, Elizabeth' e; "Gidiyor musun? Kalmayacak mısın?" sorusu karşısında yanıt alamaması, sonrasında geçmişini anlatması da işe yaramıyor.  Filmde en etkili repliklerden biri John’un söylediği sözler;


John: “ Bak, bir şeyi bilmeni istiyorum. daha önce bir sürü sevgilim, kadınım oldu. ama inan bana hiç böyle bir şey hissetmedim. sen sadece kollarımdayken o duyguyu hissettim. bu beklemediğim bir şeydi. seni böyle seveceğimi aklımdan bile geçirmemiştim."

 Elizabeth; "Birimiz dur deyince sona ereceğini biliyordum. ama sen söylemedin. çok uzun süre bekledim. eşyalarım için birini gönderirim" 

John: “Lütfen gelir misin 50’e kadar  sayacağım “

Artık iş işten geçiyor. Elizabeth monoton yaşantısına geri dönüyor. 3 yıl beraber olduğu boşandığı kocası şirkette çalıştığı arkadaşıyla beraberdir..


Sonuç olarak; Erotik film kategorisinde gösterilen " Nine ½ Weeks "  Ateşli sevişmelerin aşk için önemli olduğunu göstermekle birlikte hüznü içinde barındıran, Kadın teninde buz gezdirmelerin, bal sahneleri de erotizm adına etkileyici sahnelerle kendinden söz ettirmeyi başarıyor. Oyunculuklarda   Kim Basinger ve Mickey Rourke döktürüyor, filmin izleyeni   80’ler atmosferine soktuğunu da söylemek gerekir. 


Yazan: Cem Kurtuluş




24 Mart 2013

Candy (2006): İki Eroinmanın bir aşk hikayesi
















Hayattaki tutkularınız bağımlılıktan önde mi? Tutkuyla bağlı olduğunuz bir kadın mı? Bağlı olduğunuz bir madde mi? Yoksa her ikisini bir arada götürme konusunda iyi misiniz? Bağlılık ve Bağımlılık her zaman zordur, kurtulması da bok çukuruna girdiğinizde oluyor. Bazen de şans eseri kurtulmanız kaçınılmaz oluyor. Böyle bir kafada “ Candy” adlı film bütün bu soru işaretlerine cevap arıyor.


 Film;  Cennet, Yeryüzü,  Cehennem, olarak 3 bölüme ayrılıyor.  Film şiirsel anlatımıyla dikkatimizi çekmeyi başarıyor. Aşkını Dan  “ Candy ile ilk tanıştığım günler  hayatı kana kana içtiğimiz günlerdi. Her şey bollukla taşıp duruyordu.
Gökyüzünde kuşlar şarkı söylüyordu. İçimiz şefkatle doluydu.” " sözleriyle anlatıyor filme başlarken. Candy o zamanlar amatör bir ressam. Dan ‘da  kendince şiirler yazan uyuşturucu bağımlısı. Candy’de Dan gibi uyuşturucuya merak salıyor, kullanıyor, deniyor. Kullandıkları uyuşturucu hazdan bağımlılığa dönüşüyor. Ne uyuşturucudan vazgeçiyorlar, ne de kendi aşklarından. Bu aşk onları daha da ileriye götürüyor.  

Çılgın bir yaşam sürüyorlar, sonrasında da evleniyorlar. Evliliklerinde sorunlar artıyor. Her evlilikte olduğu para sorunu karşılarına çıkıyor. Candy, babaannesine ait bir yüzüğü satıyor, ama yüzükten gelen para tatmin edici bir rakam olmuyor.
Bedenini satarak daha fazlasını alıyor Candy, bedenini satmasının karşılığında Dan, Candy’e ses çıkarmıyor. İkisi de uyuşturucu bağımlısı.  Bu Cennette olmadıklarına kanıt oluşturmuştur. Candy’nin rahatsızlığı günden güne artmaktadır, Dan’a karşı “ sen niye kendi bedenini satmıyorsun “ diye cüretkardır Candy.

 Filmin ilk yarısında bir bağımlıda neler olması gerekiyorsa Candy ve Dan ikilisinde de onlar oluyor, biz de bu hayatlara tanıklık etmiş oluyoruz. Her şeyin güzel olacağını düşündükleri an da filmin " Earth " (Yeryüzü ) bölümünde Candy'nin hamile kalıyor oluşundan doğan bebeğin ölü olarak doğması onları daha farklı bir yaşama doğru sürüklüyor. Hamile kalınan o anda " uyuşturucuyu bırakacağız " kararı inanılır bir karar görülse de izleyenin kendisine sorduğu soru " bir bağımlı kolay kolay vazgeçemez bağımlı olduğu şeyden. " cümlesi oluyor. 

 Filmin “ Cehennem” bölümünde Candy’nin bebeğinin ölü olarak doğması Cehennem kapısını açıyor .  Herkesten uzak bir kasabada yaşamaya başlıyorlar. Candy, rehabilitasyonda tedavi ile günlerini geçirirken,  Dan'de   bulaşıkçı olarak bir yerde işe başlıyor.  Candy’nin restoranta gelerek Dan’a bir melek gibi görülmesi, Ama Dan’ın eski Dan olmamasıyla her şey karışıyor. Finali tatmin edici bir final olmadığını belirtmek gerekir.  


Filmin yönetmeni Neil Armifield  yapılan soru cevaplarda; Kitabın yazarının eski bir eroinman olduğunu, ama filmde geçen “ Candy” karakterinin tek kişiye değil yazarın o dönemde karşılaştığı kadınların bir bütünü olduğunu soru cevap kısmında belirtmiştir. Oyunculuklara gelince  Abbie Cornish’in performansı takdire şayandı.  Deliriş sahneleri, bir eroinmanın nasıl kıvranış içinde olduklarını seyirciye çıplak gözlerle seyrettirmesi de önemliydi. Abbie Cornish'in yanında Heath Ledger de en az Abbie Cornish kadar iyi bir izlenim bırakıyor. 

Sonuç olarak; kitaptan uyarlama bir film olan " Candy " bir başyapıt olmasa da iki uyuşturucu bağımlısının hayatlarını etkili bir şekilde anlatıyor bize, bazen geçişler de ve hikayeyi anlatma da sorunlar olsa da aşk, uyuşturucu, bağımlılık bağlamında iyi bir iş çıkartan film olmayı başarıyor. 

Filmde Altını Çizdiklerim:

 “ Bir zamanlar Dan ve Candy vardı. o yıl çok ateşliydik. bal mumları içimizde erirdi. balkonlara tırmanırdık. onun için her şeyi yapardık.  ah dan... binlerce kuş onun saçını süslüyordu.
Her şey altındı... bir gece yatak yandı... o yakışıklı ve iyi bir suçlu... güneş ve çikolatanın içinde yaşıyoruz.. ama artık güneş doğmuyor. dan bir şeytandır... Candy kayboldu... senin yöntemini denemek isterdim. hayatıma çok hızlı girdin ve bunu çok sevdim. eğlence çamurunda boğulduk. yabancılara teslim oldum. Her şey eksik. dünya yana eğiliyor. işimiz bu. bunun peşindeyiz. içimde sen varken ölümle evlendim. bir daha asla uyuyamayacağım. havuzdaki hayalet... Kedilere ve tavuklara havlamak köpeklerin doğasında vardır. baktığım her yerde seni görüyorum.. Bazen senden nefret ediyorum. lanet olsun çok komiksin dan. Sen bana cehennemi yaşattın. bir şeytansın.
Yaşadıklarımıza inanmıyorum. beni kullandın. çok zayıfsın dan! ciddi olamazsın dan çok Korkuyorum! çok korkuyorum. kafanı kırdım yatağın arkasından ama bebeğim sabah öldü. ona isim koymuştuk.  Adı Thomas'tı. zavallı küçük tanrı... kalbi davul gibi atıyordu.maviliğin anası... fırtına meleği... söyledin, söz verdin. gökyüzünü gösterdin…”



“ Candy ile ilk tanıştığım günler  hayatı kana kana içtiğimiz günlerdi. Her şey bollukla taşıp duruyordu.
Gökyüzünde kuşlar şarkı söylüyordu. İçimiz şefkatle doluydu.”

“ gelecek önümüzde pırıl pırıl parlıyordu.  Yaşadığımız an ise öyle harikaydı ki. Amacım candy’nin hayatını mahvetmek değildi. Sadece kendi hayatımı düzeltmeye çalışıyordum. Kesinlikle her şeyi paylaşmak istiyorduk. Özellikle de en güzel anları. “ ( Cennet Bölümü )



“ Dünya bir keş için şaşırtıcı yer “

Cem Kurtuluş, 2013

18 Ocak 2013

"Biraz biraz.."


-10.01. 2013 /Kadıköy

 Her şey biraz eskileşir
Biraz yenileşir
Biraz bulanıklaşır
Biraz değişir
Biraz bozguna uğrar
Hırpalanmalar acı veren sevişmeler kadar ağırdır
Gökyüzüne doğru kaldırdığında kadeh Kadıköy’de tersine döner
Şehrin kapıları kilitlidir
Hücrelerde dolanan farelerin sesleri duyulur
Ayrılık da bir ihtilaldir kendi içinde dönen
Darağacı boşluğundaki mezarlıklara yer ayrılmıştır
Boşlukta tekrarlanan isimler çağrışım olarak kabul edilir
Hunharca bulaşan pisliklerin önünü kapamasından sonra uzakta gözlerden ırak bir harita belirir

24 Aralık 2012

" İnsan, en sevdiği insanın acı çekmesi karşısında ne yapar?" Amour (2012):













Yönetmen: Michael Haneke
Senaryo: 
Michael Haneke
Oyuncular:
 Jean-Louis Trintignant, Emmanuelle Riva, Isabelle Huppert
Süre:
 127 dk.
Ülke: 
Avusturya, Fransa, Almanya

"İnsan, en sevdiği insanın acı çekmesi karşısında ne yapar?" : Amour (2012)- Michael Haneke

İki yastık bir yaşantıyı ne kadar ileri götürebilir? Ölüm karşısında ne kadar kayıtsız kalabiliriz, ne kadar ileri gidebiliriz? İşkence çekerek mi ölmeli kısa yoldan kendini ölüme terk etmeli mi insan? Bir hastalık sonucu bir insanın bedensel, diğerinin ruhsal çöküşleri ne ifade eder? 

Haneke'nin “Amour” 'u sonda söylememiz gerekeni başta söylemek gerekirse klasik bir tabirle  bu sorulara cevap aramaktadır, ama başta söylenmeli olan şeyi sonra bırakılmalı,ki Haneke Sineması da  bir nevi bunu isterdi. Haneke sinemasına yakın olanlar iyi bilir ki Haneke sinemasını tek cümleyle ifade etmek yersiz olur; ama Haneke’yi genç yaşlardan itibaren izlemiş biri olarak benim kafamda canlanan üç tanım oldu; dokunaklı, ürkütücü, acımasızca…

Haneke için yapılan yorumlar kendisi gibi sağlıksız. Burada”sağlıksız” diye yapılan tanımın bir diğer manası “kafadan çatlak” anlamı olarak da bakılabilir.  Böyle yönetmenler her zaman içinde kemiren düşüncelerini kafasal  olarak hayatından bir şeyler alır,senaryosunda da bu şeyleri görmeniz mümkün olur. Aldıkları ödüllere şaşırır,çünkü kendi türüne ait bir kitle aramaktadır. Aldıkları ödülleri umursamaz ve diğer tabiriyle iplemezler. Bunun edebi ya da sokak terimindeki ağzı budur.  Sadece kendine ait bir şey yapmak istiyor Haneke. Kısacası sinemada kuralsızlık yaratıyor Haneke.

Filmlerine alışılması gereken yönetmenlerin başında geliyor Haneke, bunu belirtmeye gerek olmasa da o dünyanın içine yavaştan adım atan biri de ne demek istenildiğini anlayacaktır. Haneke, Amour’u yaratırken ölüm kısmına ve kişiselliğe dair şu sözlere yer veriyor;

“Pek çoğumuz gibi ben de kişisel hayatımda, ailemde çok sevdiğim birinin hasta olduğu bir durumla karşı karşıya kaldım ve onun çektiği acılara çaresizce bakmak zorunda kaldım.  Bu çok dokunaklı bir deneyimdi.  Yaşayabileceğiniz en kötü deneyimlerden biridir.  O zaman bu filmi yapmam için kolaylaştıran bir şey  oldu.  Ancak, olası bir yanlış anlaşılmayı önlemek için, kişisel hikayemin ekranda sunulanlarla hiçbir ilgisi olmadığını belirtmek isterim.”

“Amour” da (Aşk) 80'lerinde emekli ve eğitimli müzik öğretmeni olan bir çiftin hastalıklı mücadelesine odaklanıyor Haneke; ama film açılışını bize Anne’in hayatı üzerinden yapıyor,bu hikayeyi sonlara bırakacak olursak daha sonrasında gittikleri  bir konser sonrası eve döndüklerinde kilidi kırılmış bir ev kapısı karşılıyor bizi. Buradan itibaren Anne’in korkularını gözlemiş oluyoruz. İlk sahneden itibaren Georges ve Anne için tedirginlikler başlıyor. 

Filmin başında yaptığı bazı şeyleri hatırlamayan Anne’nin, hayatı paylaştığı eşine dair söylediği  “oturmuş kahvaltımı ediyorum  sen gelmiş anlam veremediğim şeyler anlatıyorsun bana“ cümlesiyle bu bölümle eşinin “Alzheimer mı” olduğuna dair sorular sormasına neden oluyor. Bu sözü hemen “bana acı çektirmek mi istiyorsun“ sözüyle takip etmemizi istiyor Haneke. Bu esnada Anne’in çayı doldururken döküyor olması da bu hastalığın devamı niteliğinde bir aralık bırakır seyirciye.

İlk bölümde kızları “Eva“ ile tanışıyoruz. Bir takım tavsiyelerde bulunmak için ziyaretine geliyor,ama faydası dokunamayacağını daha bu bölümlerde hissettiriyor bize.  Bunun karşısında babasının verdiği “gerçekten yapabileceğin hiçbir şey yok “ cümlesi bir o kadar aslında o cümlenin altında belki de biraz ezilme duygusu hissiyatını anlatıyor bize. Belki de bu “yaşlıyız, ama siz hayatınızı uzakta bizi sormadan da geçirebilirsiniz” sözünün bir diğer anlamı. Her şey bir evin çevresinde dönüyor, bu evde iki kişi hariç,bir üçüncü kişiye de yer olmadığını resmediyor film, belki de kimseye muhtaç olmama isteği hepsi. Çünkü herkes bilir ki; yaşlılar genellikle muhtaç olmaktan pek haz almazlar.  Burda da Anne’in hastalığıyla ilgili bir takım bilgilere ulaşmış oluruz.

Hastanede geçirdiği ameliyat sonrası eve geldiğinde Georges’in Anne’ye karşı bir dayanak olduğunu hissederiz, bunu tekerlekli sandalyeden koltuğa kendisine yardım ettiği sahnede izleriz. Hastaneden eve geldiği bölümde Anne’nin Georges “beni lütfen hastaneye götürme, söz ver” deyişi aslında bir nevi bize yaşlılığın belirtisi olarak göze çarpar. Burada bir nevi “beni hastaneye götüreceğine, burada ölümümü bekle” anlamındadır.  

 Ağır ağır ilerleyen filmde  depresif bir hava, merhamet, çaresizlik üçgeninde birleşiyor. Ölüm döşeğine yakın bir hayatta Anne’ye yardım eden bir ihtiyarın mücadelesine tanıklık ediyoruz; hareketleriyle birbirlerine bağlılıkları da bu süreçte gözümüzün önünden geçiyor.

Can yakıcı sözlerin savrulduğu bu bölümde  Anne’nin “sürekli elimden tutmak zorunda değilsin,kendime bakabilirim ben “ sözü de dokunaklı şekilde gidiyor. Anne’nin ruh halinde kendine acınmasını istemez, kendi başına da bir insan olarak hareket edebildiğini devamlı söylerken gözümüze çarpar.  Yatalak eşine tuvalette yardım ettiği sahnede de bütün gerçeklik göze çarpar.

 “Haneke Haneke’yi Anlatıyor" kitabında bu soruna Haneke “Eskiden,gençler yaşlılarla bir arada yaşardı ve onların,dertlerini sıkıntılarını bilirlerdi. Bugün çok daha fazla yaşlı var ama hepsi kendi köşesinde yaşıyor“ sözünü hatırlatıyor. Bir nevi aslında film daha bunun rotasını “biz yaşlılar kendi işimizi görürüz, gençlere ihtiyacımız yok “ mesajını veriyor.

 Kendine acıyor Anne, kendine bakmaktan korkuyor; ölümle burun buruna yarışıyor. Anne’nin yüzüne bakarak kendisini analiz etmek en kolayı, bazen acıyorsunuz bazen gerçek bu dedirtiyor size. Bütün bunlara karşın Anne’in keskin cevabı “ Böyle yaşamanın ne anlamı var? Bunu neden bize çektireyim” oluyor. Acıtıcı ama keskin gerçeklik adına bundan daha iyi cevabın olmadığı bir şey. Tam burada kendi kendimize sorduğumuz soru ise “böyle bir ıstırap karşısında ne yapardınız” sorusu da Haneke tarafından bize yöneltilen bir soru. Bu soruyu Haneke cevaplamak istiyor, soru sizin tercihinizle alakalı diyor.

Bununla birlikte filmde  “Eva“ karakteri her ne kadar filmin genelinde  çok fazla yer almasa da belirleyici bir karakter oluyor. Bunu da annesini gördüğündeki üzüntüde görmek mümkün oluyor. “Tanınır halde değil,anlaşılır gibi değil” cümlesiyle anlatıyor annesiyle olan durumunu. Bu konuda da sorgulayıcı tavırda oluyor,ama geriye kalan tek cevap “yapılacak hiçbir şey yok” cümlesine sığınılıyor. Haneke’nin de bahsettiği gibi; “artık başka kimse anlamaz” onları dediği kişiler olarak merkezdeki yaşlılardan söz ediliyor, bunu Haneke kendisinin dediği gibi “Eva” karakteri üzerinden anlattığını söylese de yine kendisinin dediği gibi Eva’nın anne ve babasına karşı olan sorumluluğunu “ hiçbir şeye faydası dokunmayan bildik klişelere sarılıyor” cümlesiyle tanımlıyor.

Filmin ilk bölümünde az da konuşmalarına tanıklık ettiğimiz Anne karakterinin,ikinci bölümünde tamamen yatalak;ölümü istediğini,kendisine acıdığını, Georges’un konuşmalarına karşın “artık ölümü mü istiyorsun“ cümlesine sadece bakışları yeterli oluyor. Yatağa bağımlı olduğunda Georges’in kendisini yedirdiği sahne ise yatağa bağlı olan bir insanın çaresizliğini resmeder bize. Georges’un her kaşığı ağzına götürdüğü esnada Anne’in tiksindirici bakışı her şeyi özetler niteliktedir.

Filmin belki de sözsel anlamda en çıplak anlatımlı sahnesi Anne’in hasta bakıcı tarafından duş aldırıldığı sahne oluyor,bu bir nevi filmin ruhunu yakalamak için Haneke’nin kendi sinemasında yarattığı gerçeküstücülüktür. Bu sahneyle ilgili Haneke daha sonrasında “Isıtıcıyı çalıştırmamıza rağmen Emanuelle Riva üşümekten şikayet ediyordu” diyor. Ama aynı zamanda profesyonelce oyuncunun mesleğine duyduğu saygıyı da ifade ediyor.Gitgide  Anne’in ağırlaşan hastalığı karşısında ağır bir çaresizliğe tanıklık ederiz, Anne’in “acıyor” haykırışının diğer bir anlamı “beni öldür” cümlesinin hissiyatını seyirciye geçirir.

Filmde üstünde durulması gereken bir nokta var ki; o da güvercinlerin filmle ilgili ne anlam teşkil ettiği sorusu. Edebiyatta ,din veya mitolojide herkes için güvercinler ayrı ayrı anlamlar teşkil edebilir,ama seyircinin hissi ile yönetmenin ismi bu noktada ayrışacak konu olabilir. Birincisi güvercinin pencereden sıklıkla girmesi ve Georges’un gördüğü rüya. Güvercin “kader” anlamında, rüya ise ölümü çağrıştırıyor. Ama bunun Anne’in ölmeden önce öldükten sonra diye ikiye ayırmak da mümkün.  Ama Haneke bunların her anlamını seyircinin kendisine bırakıyor.

İlk sahnede Georges’un güvercini dışarı çıkarmak için elinden geleni yaptığını gözlemleriz, bu güvercin aynı zamanda kızı Eva ile karşılaştığında bir kara kalem çalışması olarak da karşımızda durur. Güvercin sahnesiyle  ilgili Haneke; “Güvercinli sahneleri çekmek aşırı zordu. Güvercinleri yönetmek zordur, her zaman istediğiniz yere gitmezler” açıklamasını yapıyor. Bu çekimin iki-iki buçuk gün sürdüğünü söylüyor.

Anne’in ölümü istercesine Georges’ın kendisini beslemesini reddetmesi bir tür hayatı reddetme çabasıdır. Bunu Anne filmdeki hem ruh hali,hem de surat ifadesinde ele verir. “Bunu bize niye yapayım” cümlesi de kendi hayatına karşı çektiği bir rest niteliği taşır. Georges, bir yandan ölmemesi için büyük bir sadakatle bağlı olduğu eşine tokat atması aslında tam da Haneke sinemasının sertliği tadındadır. Anne’in yüzündeki ifadeyi gördükçe Haneke “En sevdiğiniz insan böyle ıstırap çekse ne yapardınız” sorusunu sormayı ihmal etmiyor.

Filmin ilk bölümünde babasının kızına açıkladığı “gerçekten yapabileceğin hiçbir şey yok“ sözü isabetli oluyor. “Sizin kendinize dair hayatınız var, bizim de kendimize göre hayatımız var “ demesi de ikincil bir anlam içeriyor. Çünkü hayatlar ayrıldığında dünyalar da bir nevi ayrılır. Baba Georges’in ıstırap dolu yolculuğunu anlayacak ve öğrenecek olgunlukta değildir Eva, hiçbir zaman da olmamıştır, babasının da üstüne vurgu yaptığı nokta da tam burasıdır. Haneke’nin de bahsettiği “yaşlılar birbirini anlar ancak” dediği nokta da tam buraya temas ediyor.

Filmin finali izlediğimiz süreç boyunca bu ıstırapların sonu böyle bitmeli dedirtecek bir derinliğe sahip. Bütün bu acımasızlığın sürdüğü noktada Haneke’nin sorduğu “Böyle bir durumda karşı karşıya kalan insan,bunun altından nasıl kalkabilir? “ sorusu zor ve çaresiz bir soru olsa da bunun cevaplamasını da seyirciye bırakıyor. Bir gazetecinin yorumuna göre kocasının karısını boğma sahnesi “kocanın yastığı kavraması hakiki bir aşk hareketi” olarak yorumlanıyor. Georges’in tatil hikayesi de Haneke’nin yaşadıklarından yola çıkılarak işleniyor.

Haneke’nin kendini anlattığı kitabında Haneke de buna “insan canı gibi sevdiği birinin ıstırabı karşısında ne yapar“ diye soruyor. Filmin ilk yarısında "bana acı mı çektiriyorsun" sorusu,filmin sonlarına doğruyu acıyı sonlandırma isteğine dönüştüğünün resmini çiziyor. Tam olarak da cevabı da filmin kapanışındaki cevap oluyor.  Filmde aynı zamanda Georges’ın Anne’ye anlattığı tatil hikayesi de Haneke’nin yaşadıklarından yola çıkılıyor. Bu sahnelerde de Jean-Louis’in elini kırması ve diğer sahnelerde kolunun şiştiği yer gizleniyor.Filmin en uzun tiradını da bu bölüm oluşturuyor,bununla birlikte bedensel boyutunun da o kadar güçlüğe rağmen bu yaşta Jean-Louis’in performansı takdire şayan.

"Haneke Haneke’yi Anlatıyor" adlı kitapta Haneke, “Amour”  için “Senaryonun ana teması ne ölüm,ne yaşlılık. Çok sevdiğiniz birinin  acı çekmesi karşısında nasıl davranırsınız. Soru bu “ diyor.  Bu konuda sadece bununla sınırla kalmıyor,Haneke’yi etkileyen olaylardan biri kendisini büyüten teyzesinin intiharı olduğunun da altını çiziyor. 

Bütün hikayeyi toparladığımızda; “Amour” bir aşk hikayesinden fazlasıdır. Bütün soruyu seyirciye bırakır. Gerçeklik ardında acımak da ister, acımasızlık gösterisi yapmayı da yerine getirir.Sormak istediği soru da “en sevdiğiniz insan böylesine ıstırap çekiyor olsaydı ne yapardınız” sorusunu sert şekilde sorar, cevabını da kendi yöntemiyle verir Haneke. 

OYUNCULUKLAR

Oyunculuklara geçecek olursak... Georges karakterine hayat veren  Jean-Louis Trintignant o babacan rolüyle bu işin üstesinden geliyor. Haneke kendisini seçmesiyle ilgili.” Çünkü her zaman büyük hayranlık duyduğum bir oyuncuydu. Bildim bileli beni büyülemiştir. Daniel Auteil için de söylediğim gibi,sanki bir sır saklar gibidir. Fiziksel çekiciliğinin ve oyuncu olarak yeteneğinin dışında,çözülemez bir yanı vardır. Herkesin övdüğü meşhur sesinin etkisi mi? Bilemiyorum. Beni her zaman çarpan,bakışları olmuştur. Gözlerinizin içine bakarak konuşur, hatta bu bazen tedirgin edici de gelebilir” sözleriyle anlatıyor.”(Haneke, Hanekeyi Anlatıyor, s.419)

 “Anne” karakterine hayat veren  “Emmanuelle Riva” belki abartılı bir yorum olacak ama Georges karakterine kendisine kusursuz  şekilde eşlik ediyor,ki Haneke’nin uzun zamandır hayran kaldığı isimler arasında olduğunu Haneke,kendileriyle ilgili konuyu kitabında anlatıyor. Trintignant’a “otoriter” derken Emmanuelle için ise “diğer kadın oyunculara göre en güzel kadın oydu “ ifadesini kullanıyor. Kendisine hayranlık konusunda bir röportajında “Emmanuelle Riva'yı Hiroshima Mon Amour'da izlemiştim ve o zamanlar ona vurulmuştum, ama bu 50 yıl önceydi.” diye belirtiyor bu durumu. Oyunculuklarla ilgili prova yapma konusundaki farkı Haneke “Profesyonel oyuncularla asla prova yapmam. Çocuklarla ve amatör oyuncularla çalışırken yaparım.” cümlesiyle özetliyor. 

Emmanuelle Riva’nın en zorlandığı sahnenin ise duşta çıplak kalmak olduğunu söyleyerek,buna karşın “bunu çekmek zorunda mıyız” cevabıyla karşı karşıya kalıyor. Gerçekcilik adına filmin can yakıcı ve bir o kadar dokunaklı,çaresiz dolu sahnelerinden birine imza atıyor Haneke, tabii Riva’nın bunda olağanüstü çaresizliği andıran oyunculuğu da müthiş bir iş çıkarmasını sağlıyor. Aynı zamanda oyuncuyu seçerken deneme çekimi olarak hep en zor sahneyi verdiğini söylüyor Haneke. O sahne;  kadın karakterimiz Anne’nin her şeyden  habersiz şekilde hayatına olduğu gibi devam etmeye çalışırken ve çay içerken bir anda gözünden yaşların boşalma sahnesi. İnsan için en zor sahnelerinden birini oynuyor Emmanuelle Riva, başka tabiriyle donuk bir ruh hali nasıl oynanır gösteriyor,diğer anlamda bunu yaşayarak gösteriyor.  Emmanuelle Riva, bu rolü oynarken hastanedeki felçli hastaları incelemeden bu rolü oynuyor, bunu araştıran kişi Haneke oluyor.

Anne’in öğrencisi Alexandre karakterine can veren “Alexandre Tharaud”  Hanekeye göre “deneme yaptığım bütün piyanistler içinde en iyi o çıktı” yorumuyla bir nevi mükafatlandırılıyor.  Emmanuelle Riva, piyano çalmayı öğrense de; filmdeki müziklerin yorumu Alexandre Tharaud’a ait.

FİLMİN DEKORLARI

Filmin en üstünde durulması gereken yerlerinden biri olmazsa olmaz dekorları. Bu konuda Haneke, dekor sorumlusu  “Jean-Vincent Puzos” ile çalışıyor. Haneke, kendi kafasına uyan birtakım İskandinav resimlerini istese de çeşitli müzelere ait olduğundan bu beğendiği resimler filmde yer alıyor. Bunun yerine daha çok nispeten pahalı tablolar filmde yerini alıyor. Bununla ilgili de “mekana genişlik duygusu katmak amacıyla engin manzara resimlerini tuttum” diyor.

Neden “Jean-Vincent Puzos’la çalıştınız” sorusuna ise; “İspanyol ama Paris’te yetişmiş, mükemmel Fransızca tanışıyor. Fransa’da çekim yapan Amerikalılarla çok çalışıyor. Onunla daha önce de çalışmış olan görüntü yönetmenim Darius Khondji tavsiye etti. Anlaşmaya varmadan önce başkalarıyla da görüştüm. Ama bir tek o ilk buluşmaya okuduğu senaryoya göre birtakım resimler ,çizimler ve notları kaydettiği defterle gelmişti.” diyor. Bununla birlikte Jean Vincent Puzos’la ilgili “ Hakiki meşeden kütüphane bile yaptırdı” diyor Haneke.

MEKAN TERCİHİ

Sinemanın mekânsal tercihleri anlatıma göre ağır psikolojik durumlarla seyirciye karşı karşıya bırakması olasıdır. Burda da Haneke tamamen doğallıktan yana olduğunu; “Hastane ve tedavi sahnelerini göstererek sahte bir natüralizme düşmeyi de istemiyordum. Onlar bence televizyon filmlerinin işi. Benim kafamı kurcalayan ,sevdiğiniz birinin ıstırabı karşısında yaşadığınız iç çelişkileri göstermekti” diye anlatıyor bu durumu. Çoğunlukla bütün diyalogları yaşadığımız yerler bir daireden ibaret. Güvercinin içeri girmesi, rüya-kabus çekimleri ve bunla birlikte komşularının kendilerini yardımları sadece tek mekanda gerçekleşiyor, dış mekan olarak gördüğümüz tek yer konsere gittikleri andan ibaret oluyor. İlk başta Haneke bunu klasik sinema yapıtlarında filmin başlarında başrolleri tanıtan iki oyuncuyu göstererek yapıyor bunu bize. Filmde dekorlardan itibaren de “tam bir Paris Evi” tanımı yapmak da kaçınılmaz oluyor. Yukarda bahsettiğimiz dekor sorumlusu kısmından Jean Vincent Puzos’un başarısı bir yana, dekorlarda bir diğer katkının eşi Sussie’ye ait olduğunu söylüyor Haneke. “Tabloları, bibloları,küçük ayrıntıları o topladı “diyerek anlatıyor Haneke bu durumu.

Filmin ilk sahnesinde kapının hırsızlarca evlerinin kilitlerinin  kırıldığı sahnesiyle, Haneke’nin kişisel hayatındaki teyzesinin yaşadığı olayı ilişkilendiriyor. Çünkü insanın yaşı geçtikçe en ufak arızayı kendine dert edebildiğini, bunun kendisi için bir hastalığa dönüşebileceğini resmediyor Haneke.Burda da Haneke’nin teyzesi ile Anne karakteri hakkında birebir benzeşmiş oluyor.

Bununla birlikte filmi “Anne” karakterinin ölümüyle açma tercihini “Bu bir gerilim yaratma yöntemi, daha önce 71 Parça’da da seyirciye baştan bir dizi cinayeti haber vererek aynı yöntemi kullanmıştım” diye ekliyor Haneke.

KAMERA KULLANIMI

“Amour” gibi sıkıntılı ve derdi büyük olan filmlerde en büyük görev görüntü yönetmeninin sinematografik olarak başarısı olur ve bir o kadar ışığın kullanımı da bu noktada en önemli unsur oluyor. Haneke, Darius Khondji ile çalışırken gerçekçi bir ışık istediğinden dem vuruyor, bununla ilgili de şu sözlere yer veriyor

“Gerçekçi bir ışık istiyordum. Elektronik olarak ve hızlı ayarlayabileceğimiz bir spot sistemi kurdu. Jean-Vincent Puzos’la yakın işbirliği halinde çalıştılar tabii. Dekorun pencerelerin baktığı yeşil fona göre yüksekte kurulmasının bir nedeni de tepeye sabitlenen projektörlerin aydınlattığı bir alan derinliği sağlamaktı” 

(Haneke, Haneke’yi Anlatıyor, s.416, çev. Siren İdemen, Everest Yayınları, İstanbul, 2014)

 Film Hakkında Bazı Notlar:

“Yapım sırasında senaryonun tek bir kelimesi bile değiştirilmedi. Film, yazıldığı gibi, kelimesi kelimesine çekildi.”

“Yönetmen Michael Haneke'nin kişisel deneyimlerinden esinlenilmiştir. Teyzesi dejeneratif bir hastalıktan muzdaripti ve filmde görülen resimler Haneke'nin ebeveynlerine aittir.”

“Filmin daha önce "These Two" ve ardından "The Music Stops" isimleri verilmişti, bir gün öğle yemeğinde, filmin yıldızı Jean-Louis Trintignant, yönetmen Michael Haneke'ye filmin konusu aşk olduğu için neden ona Amour (Fransızca’da Aşk) denmesin diye önerdi. Michael Haneke, ismin mantıklı ve güzel olduğunu düşündü, bu yüzden filme Amour ismi verildi.”

“Film tamamen inşa edilmiş bir sette çekildi. Pencereler yeşil perdeydi ve daha sonra dijital olarak eklendi.”

“Emmanuelle Riva, şehrin kirliliğinde her gün seyahat etme fikrinden nefret ettiği için çekimler sırasında sette uyudu. Kendisine bir güvenlik görevlisi atandı.”

“Film, Görüntü Yönetmeni Darius Khondji'nin ısrarı üzerine dijital olarak çekildi ancak Michael Haneke bu görüntüden hoşlanmadı ve görüntüyü düzeltmek ve filmi tam istediği gibi göstermek için post prodüksiyonda bir yıl harcadığını söyledi.”

“Yönetmen Michael Haneke'nin oyunculara verdiği en önemli talimat, her ne pahasına olursa olsun duygusallıktan uzak durmalarıydı.”

“Resmî olmayan bir şekilde sinema oyunculuğunu bırakıp sahne çalışmalarına yoğunlaşan Jean-Louis Trintignant, Michael Haneke'ye olan hayranlığı nedeniyle erkek başrolü oynamayı (özellikle kendisi için yazılmış bir rol) kabul etti.”

“ Anne'in eski piyano öğrencisi Alexandre, ilk oyunculuk işinde gerçek bir konser piyanisti olan “Alexandre Tharaud” tarafından canlandırılıyor. Michael Haneke bu rol için gerçek bir piyanist istemişti. “Tharaud” aynı zamanda filmin müziklerine de katkıda bulundu. Eva'nın kocası Geoff'u (karakteri gibi İngiliz olan) profesyonel opera sanatçısı “William Shimell” canlandırıyor. Kızı Eva'yı canlandıran aktris “Isabelle Huppert” de piyano çalıyor.

(Yukarıdaki bilgiler IMDB.com’dan alıntılanmıştır)

Not: Yazıda belirtilse de, “Amour” filmiyle ilgili bilgiler  Everest Yayınlarından Siren İdemen çevirisiyle çıkan “Haneke, Haneke’yi Anlatıyor“ kitabından alınmıştır. (Haneke Haneke’yi Anlatıyor- Michel Cieutat, Philippe Rouyer, çev.Siren İdemen, Everest Yayınları,İstanbul,2014)

Haneke’yi anlamak için ayrıca irdelenmesi gereken bir kitaptır diye okura  not düşelim.

  Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

“ Her şey şimdiye kadar olduğu gibi devam edecek. Kötü olan daha da kötü olacak.Böyle devam edecek ve bir gün son bulacak.Tüm gün uyuyor. Sonra da gece uyanıyor.(…) Her gün konuşma egzersizi yapıp birlikte şarkı söylüyoruz. Ben genelde saat 5′te uyanıyorum. Kalktığımda hâlâ uyanık oluyor. Bezini değiştirip vücudunu kremliyorum. Sonra saat 7 gibi yemek yedirip bir şeyler içirmeye çalışıyorum. Bazen ikna ediyorum bazen de edemiyorum. Bazen çocukluğundan aklına gelenleri anlatıyor. Ya da saatlerce yardım çağırıyor, Sonra birden kıkırdamaya başlıyor. Veya ağlamaya. Hiçbirisi de görmeye değer şeyler değil.Annenin durumu tam da beklendiği gibi, sürekli kötü. Gitgide yardıma muhtaç bir çocuğa dönüyor. Hem onun hem de benim için üzücü ve onur kırıcı bir durum. Bu halde görülmek de istemiyor.”

 " bazen bir canavarsın,ama çok hoşşun"

 " Kimse cenazene gelmese ne derdin

hiçbir şey herhalde”

Cem Kurtuluş, 2012

07 Kasım 2012

Denizden Gelen Aşk Mektubu: Message in a Bottle (1999)






















Canı yanan insanlar içine kapanır. Sessizliğe gömülür. Sessizliği bozmak zordur. Kendi denizinde, kendi adalarında yaşarlar yalnız başına, ama kıyılara saplanırlar. O kıyılardan çıkamayacaklarını iyi bilirler. Rotalarını şaşırmışlardır, ki artık geriye rota da kalmamıştır. Yüzlerindeki kırışıklığı insanlar çözemese de yoluna bir şekilde devam eder. Basit numaralar yapamazlar, ki bu işte becerikli değillerdir.

Gece gece kafam bozulmuş bir şişe 35'lik votkayı bitirip ikinciye geçmiştim ki aklıma "Message in a bottle" adında bir film geldi. Votkanın etkisi kendini o kadar da göstermemişti. Karanlık çöktüğünde karanlık bir oda içinde filmi izlemeye başladım diyerek kısa özet geçeyim sinema severlere ve okuyuculara…

Film hakkında bilgisi olmayanlar için;  " Message In A Bottle" Nicholas Sparks’ın romanından uyarlanmış bir film. Türkçe’ye "Denizden Gelen Mektup" olarak çevrilmiş . Yönetmenliğini Luis Mandoki’nin yaptığı 1999 yapımı Kevin Costner filmi olarak kayıtlara geçmiştir. "Denizden Gelen Mektup" adlı kitapta şu alıntıya yer veriliyor

"Yağmur yağmaya başlamadan birkaç saat önce, ılık bir yaz akşamında şişe tekneden denize atılmıştı. Bütün şişeler gibi bu da kırılgandı ve yerden biraz uzaktan bırakıldığı takdirde kırılabilirdi. Ama, tıpkı bu şişede olduğu gibi, denize ağzı iyice kapatılıp bırakıldığında, insanoğlunun tanıdığı denize en dayanıklı nesnelerden biri haline geldi. Artık fırtınaları veya tropik kasırgaları güvenle aşabilir, en tehlikeli akıntılarda sağ salim ilerleyebilirdi. Gerçeği söylemek gerekirse, verilen bir sözü yerine getirmek için yazılıp içine yerleştirilmiş mektup için olabilecek en iyi yuvaydı."


" Message In A Bottle"  eşini kaybetmenin acısıyla yaşayan bir adamın aşkını yıllar geçse de nasıl yaşattığını anlatıyor.  Balıkçı bir babanın oğlu olan Garret kendi adasında yaşayan tekneyle ilgilenen, sessizliğin izinden giden biridir. Therasa’nın hikâyesi de bunun dışında gelişir. Yalnız başına tatile çıkan Theresa, bir gün ıssız sahilde dolaşırken kumların üzerinde bir şişeye rastlar. Şişenin içinde son derece samimi bir dille yazılmış çok dokunaklı ifadelerle dolu bir mektup vardır. Bu Mektup aynı zamanda birçok şeyi beraberinde getiren bir sırdır. 

Therasa bu mektubun izinden gidiyor.  Theresa   araştırmacı gazetecilik olarak çalıştığı yerde mektubu okuduktan sonra gazeteye mektuplar geliyor. Bunları yazan Adam  Garret Blake adında kendini denize ve limanlara adayan bir adam. Therasa bu adamı bulmak için Garret Blake'in bulunduğu yere gazetecilik olarak gidiyor,bu süreçten sonra Garret Blake'in nasıl biri olduğuna tanıklık ediyoruz. Garret ile tanıştıkları süreç içinde Garret'inde bu tanışmada değişimi söz konusu oluyor. Birbirlerini bu zaman içinde yakından tanıma fırsatı yakalıyorlar. Bu sayede Theresa,  bir şişede bulduğu mektupya yazılı merak ettiği Catherina'yı Garret'ın kendisine bahsetmesiyle tanışıyor. 

Theresa kısa süren yolculuğun ardından eve dönmek zorunda kalıyor, ama Garret ile ilişkileri bir süre sonra yeniden devam ediyor, çünkü aralarında oluşan bağ en az Catherina ile kurduğu bağ kadar kuvvetlidir. Therasa'nın sakladığı mektupları Garret'in bulmasıyla Theresa'nın yalancı olduğunu düşünüyor Garret. 2 yıldır boş bıraktığı tekneyi yapmak için hazırlığa geçen Garret Blake teknenin açılışına Therasa'yı davet etmesiyle işler bir süre sonra yoluna girmeye çalışssa da kendini denize adayan bir adamın tehlike çanlarının çaldığını filmin sonlarına doğru gözlemliyoruz.

Sonuç olarak; " Message In a Bottle "  klişe aşk filmlerinden arındırılıp dram özelliğiyle sınıfı geçen, özellikle Kevin Costner'in oyunculuğuyla göz dolduran bir yapım. Filmin eksiklerinden biri durağan ilerlemesi olsa da  karısını kaybettikten sonra kendine denizde hayat bulan bir adamın   umudunu tekrardan bir kadın sayesinde nasıl kazandığını seyirciye gösteren bir yapım olmuştur.




Yazan:Cem Kurtuluş