// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Film Kritikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film Kritikleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2024

Hikayesi İyi;Ama İyi Yazılamayan Filmler: Tam Bir Centilmen (2024)


 










Günümüzün internet platformları o kadar çoğaldı ki, film sayıları da çoğalmak durumunda kaldı. Ama kiminin de alıcısının çok olduğu sinema piyasasında tek aktöre yoğunlaşmış,onun üzerine filmleri inşa etme fikri de bayat bir film ve teması iyi olmasına rağmen kötü senaryolar izlememize sebebiyet veriyor.

Netflix’in yapımını üstlendiği “Tam Bir Centilmen” jigolo temasıyla haşır neşir ama bir o kadar bunun derinliğini yakalayamayan, aynı zamanda film hakkında da daha fazla konuşamayacağımız bir film hissiyatıyla hareket ediyor. “Jigolo” herkesin bileceği, bazılarının bilmeyeceği üzere Fransızca “gigolo” kelimesinden alınan “dansçı” anlamı taşıyan, aynı zamanda da para veya hizmet karşılığı bir kadının isteklerini her şekilde yerine getiren erkeği temsil ediyor.

Filmin merkezinde de orta yaştaki zengin kadınları istediklerini verme konusunda “Saygın” karakterini görüyoruz. Film, başlangıcını “Saygın” karakterinin gözünden “Mesele centilmenlik,para değil. Almazsan işler karışır” cümlesiyle açıyor.  Ama karakterinin isminin “Saygın” olması da bir o kadar ironik, çünkü belli ki paranın saygınlık getirdiği de iması da alt metin olarak hissettiriliyor.

Karakterimize dönecek olursak… Bu karakter; yakışıklı,konuşmasını bilen, duygusallığa uzak, tabiri caizse “Jigolo” vazifesini yerine getirmiş oluyor. Bunu da filmin başlarından itibaren bir kadına imalarda bulunan hayat arkadaşı olan  “Kado” karakterini Saygın’ın kadınlarla olan iletişiminin kurtardığının haberini alıyoruz.  Bu hikayede de filmin gidişatına göre de aşkın filmin içine yedirilmesi de kısa zaman içinde gerçekleşiyor.Bu hikayede Saygın-Serap-Kado-Nehir ekseninde dönmüş bulunuyoruz. Filmin ilk yarısında Serap’ın orta yaşlı kadınsı “Femme fatale” sı  görüntüsünü Saygın’ı elde etmeyi arzularken yakalıyoruz.

Her ne kadar Saygın-Serap arasında cinselliğe yönelik bir ilişki gözükse de, bir yandan da karşılığını alan Jigolo Saygın’ın işini yapmanın gereğini görüyoruz. Klasikleşmiş diyalogların bir türünü de Nehir-Saygın arasındaki “hayatımı kurtarmış olabilirsiniz” cümlesinde görmek mümkün. Filmin ilk yarısında erotizmin doruğunu Serap-Saygın arasında görüyoruz, BDSM materyallerini de bu sahnelerde görmüş oluyoruz. Serap-Saygın arasındaki yakınlaşmada küvet sahnesi filmin erotik boyutu olarak hafızalarda yerini alıyor.

Nehir ve Saygın arasında merdivende ayakkabı topuğunu kıran “hayatımı kurtarmış olabilirsiniz” cümlesiyle cereyan eden tanışma merasimini filmin ileriki kısımlarında aşka yakınlaştırsa da film, seyirci olarak bu aşka inanamıyoruz.  Aralarındaki bağ zayıf, aşktan uzak, sadece liseli gençler kıvamında yansıtılıyor. Nehir ile yaşadıkları ilişkide, aşırılığa kaçan olmasa da bir sevişme sahnesi yer alıyor; ama filmin “Jigolo” olarak yerleştirdiği alanda kadın karakterin iç çamaşırlarıyla gözükmesi bir o kadar absürtlük barındırıyor. Bu yönetmenin kararı mı, yoksa Nehir karakterine can veren Ebru Şahin’in mi burası tartışılır. Çünkü erotizmin çoğu bölümünde denk geldiğimiz filmde sevişme sahnesinin cesur olması gerekir,ki filmin en cesur ve en erotik,en ruhlu dokunan yeri Serap ve Saygın’ın duş sahnesinden ibaret oluyor. En azından yakınlıklarının hissettirdiği biraz olsun o geliyor. Tabii  aralarında 25 yaş bulunan çiftimizin sahnesini de göz önünde bulundurmak gerek, ama burada Serap karakterine can veren Şenay Gürler; olgun duruşu, fiziği ve yaşını almış olmasına rağmen kendi yaşındakilere  de güzelliğiyle  taş çıkartıyor.

Karakterlere geçersek… Çoğu karakterin gelişimi zayıf şekilde işlenmiş, derinlik duygusu aktarılamamış.  Saygın’ın filmin ilk yarısında yaşadığı çocukluk travmasında hikayenin ne olduğunu anlayamadan kolay bir geçiş yapılıyor. Bu da filme eksi bir puan yazıyor, aynı zamanda Serap karakterinin “kanser” olduğunu öğrenmemiz de bu hikayenin ne olduğuna dair fikir vermiyor. Film, bağlam ve akış yönünden zayıf, yüzeysel geçişlerle, derinlik katmadan, hikayenin ne olduğunu anlayamadan geçişler sağlıyor. 

Diyaloglarda ise hem makarna,hem çilekli pasta ne olduğunu anlayamadığımız bölümden birini oluşturuyor. Her ne kadar Türkan Şoray’ın oynadığı,kültleştiği  Vesikali Yarim filmine bir gönderme olsa da burda da tam olarak anlayamadığımız şeyler mümkün oluyor. Saygın’ın çocukluğunda izlediği “Vesikali Yarim” dönemini, sinemada izleyince tam 14 defa izlediğini bu bölümlerde öğrenmiş oluyoruz. Aynı zamanda Kadıköy Sinemasına ışınlamış oluyoruz kendimizi. Filmin ikinci yarısına doğru Nehir ile Saygın arasındaki durumlar daha da önemli hale geliyor. Bir Jigalo temalı filme göre Nehir ile Saygın’ın  seviştikleri sahnede daha cesur sahneler görmeliyken, aslında burada iç çamaşırıyla sevişen bir kadına tanıklık ediyoruz ve bununla birlikte   Kado ile aralarındaki diyalog film adına önemli olacakken,  üstünde durulmayarak sönük kalmış oluyor.

Bu hikayede filmin en dramatik yanını hayat arkadaşı Kado’yu kaybettiği anda başlıyor. Devamlı yoldaşlık görevi üstlenen Kado’yu toprağa gömmesi de bu bölümde başlıyor. İnsan tam da bu noktada eski söylediği,insanı incittiği sözlere dönüyor. En azından Saygın’ın üzerinden bunu okumak kaçınılmaz oluyor. Burada film bize bir hüzün basamağı aralar,çünkü beraber yaşadıkları evde bir Saygın, bir Kado, bir de devamlı yanlarında olduğu köpek vardır.  Ve filmin finali alakasız şekilde sonlanıyor, çünkü Bir Jigalo’nun hayatından yola çıkıp, sonra arkadaşını ölüme uğurlamasıyla ve sonundaki bir işletme açması bağdaştırılamıyor.

Filmin oyuncu kadrosuna dönecek olursak… yakışıklılığıyla bilinen ve çoğu dizide tek aktöre odaklanılan sinema sektöründe Saygın karakterine can veren Çağatay Ulusoy; senaryonun gazabına da uğramasıyla oyunculuğuyla sınıfta kalıyor, Üniversite öğrencisi Nehir’e can veren Ebru Şahin;inandırıcılıktan uzak bir rolün içerisinde yer alıyor. Bunların yanında basit senaryoya rağmen Serap karakterine can veren Şenay Gürler;güzelliği, oynadığı roldeki inandırıcılığı bir nebze olsa seyirciye aşılıyor, yanında Saygın karakterine hayat arkadaşı olan Kado’ya hayat veren Haki Biçici daha gerçekçi daha sade, daha oturaklı performansıyla dikkat çekiyor.

Filmin en büyük eksi yanı senaryosu oluyor. Deniz Madanoğlu tarafından yazılan senaryo; bağlam ve akış yanından zayıf, diyalogları ileri götüremeyen,hikayeyi seyirciye taşıyamıyor. Aynı zamanda Deniz Madanoğlu “Masumlar Apartmanı”    “Ömer”, “Bu Şehir Arkandan Gelecek” gibi dizilerle kendini tanıtmış biri,ama böylesine derin işlenilmesi gereken konuyu alakasız yerlere bağlamaktan çekinmemiş burada. Böylelikle karakterler zayıf yazılmışken, iyi oyunculuklardan da seyirci mahrum bırakılmış oluyor.

 Sonuç olarak; senaryosu Deniz Madanoğu tarafından yazılan, meslekte yardımcı yönetmen olarak Eyvah Eyvah 3 , Organize İşler: Sazan Sarmalı filmlerini üstlenen, Aykut Enişte filminde yönetmen olarak yer alan  Onur Bilgetay’ın üstlendiği  “Tam Bir Centilmen” teması itibariyle derinlemesine incelenmesi bir film olmalıyken, bunu çoğu zaman +18 unsurlarla beslemeye çalışırken konudan konuya atlayan, hikayenin ana fikrini tam olarak yansıtamayan, seyirciyi hikayeye ortak edemeyen bir yapım. 

Elinizdeki hikaye ve tema iyi olabilir, ama iyi yazılmadıktan sonra her şey havada kalıyor!

Cem Kurtuluş, 2024 Ekim

 


15 Ağustos 2024

Hak Verilmez, Alınır: Young Woman and the Sea (2024)


 









"Manş Denizi" tarihte önemli bir yere sahip, aynı zamanda "pek çok adamın hayatını kaybettiği çok hırçın bir deniz"olarak nitelendirilir. Kaynaklara göre Manş Denizi " Büyük Britanya'yı Fransa'dan ayırıp Atlas Okyanusu ile Kuzey Denizi'ni birleştiren denizdir. Uzunluğu 563 Km ,en geniş yeri ise 240 Km uzaklığındadır.Ortalama derinlik ise 63 km civarındadır.

Feminizm tarihinin önemli şahsiyetlerinden biri olan Amerikalı Olimpiyat Yüzücüsü Gertrude Ederle'nin yaşam öyküsünü konu alan "Young Woman and the Sea" erkek egemenliği altında kadınlara "siz başaramazsınız" sözünde yatan cümleyi nasıl inatla,azimle,ve kararlılıkla kadınların güçlülükle  ters köşe yapacağını gösteriyor. 

Filmde Gertrude Ederle, takma isimlerinden biri olan "Trudy" olarak karşımıza çıkıyor. Bütün bunları söyledikten sonra Yüzme Spor tarihinde de derin iz bırakıcı olay ise Manş Denizini yüzerek geçmeyi başaran ilk kadın yüzücü olması. İlk kadın yüzücü olma sebebiyle de  hem Amerikan Halkının sevgisine layık biri olurken hem de, döneminde "Dalgaların Kraliçesi" lakabıyla anılıyor.

 Kadınların bir tarafa itildiği dönemleri düşünürsek Ederle/Trudy yaşadığı  ağır kızamık hastalığının üstesinden nasıl geldiğini de büyük azimle göstermiş oluyor. Sadece yüzmenin erkeklere ait olduğunu ve kadınlara reva görülmediği bir ortamda ve bunu  söyleyenlere de cevabını vermiş oluyor. 

Filmin başlangıcında ciddiyetle kamera yakınlaşır  ve baş kadın karakterimiz Trudy,  Peggy Lee'nin "Ain't We Got Fun" "Her sabah, her akşam eğlenmiyor muyuz/Fazla paramız yok ama canım eğlenmiyor muyuz " sözlerine sahip  şarkısını mırıldanır.Bu şarkıda film adına  şöyle bir hata yapılıyor, bunun da altını çizmek gerekir. Bu şarkı kaynaklara göre 1920'e kadar seslendirilmemiş olup, 1921'e kadar yayınlanmıyor. Filmde ise 1920'den önce söylendiği gösteriliyor. 

Konumuza dönecek olursak; kameranın yakınlaştığı esnada  bizi dramatik hikayenin içine çekeceğini anlarız, orada bir yüzden fazlası vardır. Üstelik bu karakterimizin yüz hattından fazlasıyla anlaşılır. Filmin başlarında bir vapurda yangın çıkmasıyla yükselen  kara dumanlarla Ederle'nin ağır kızamık hastalığı geçirdiği  esnada Ederle'nin annesine sorduğu "neden" sorusuyla birlikte aldığı "Yüzemedikleri" için cevabı filmin temasına doğru bizi yolculuğa çıkarıyor .

Filmin başlarında ağır kızamık vakası geçiren Ederle'nin güçlü biri olduğunun portresi çizilirken, bir o kadar annesinin de bir kadın olarak diri ve güçlü karakterde olduğunun filmin ilk bölümünden itibaren hissederiz.

Faciada çoğunluğunun kadın olması kızlarını yüzmeye yönlendirmesi filmin bu bölümünden itibaren filmin karakteristik durumunu gösterir bizlere. 

Erkek/Kadın ayrımcılığı konusunu ailenin babasında görmüş oluruz. Babasından "Bir kız için uygunsuz bir şey. insanlar ne der" cevabını işitiriz. Erkek egemenliğinde katı bir ailede babanın "küçük kızlar hiçbir şeyin etrafında yüzmez" cümlesiyle  bir kez daha ayrımcılığın ve kadınlara bakış açısını bir kez daha görürüz.  Annelerinin kızlarına nasıl destek olduğunu çıplak gözle izleriz.

 Kadınlar Yüzme Birliğine kayıt olan Meg ve Trudy için zorlu süreç böylelikle başlamış olur. Kasap olan bir babanın kızları olan Meg ve Trudy için 2 dolar babasına fazla gelirken, annesi ise fedakarlık yaparak kızlarına olan desteğini gösterir bize. Aynı zamanda Kadınlar Birliğinden sorumlusu "Epstein" ( Eppy)  konuşurken  erkeklerin kadınlar hakkında  olan düşüncelerini "Kadınlar; koşmak ,yüzmek yarışmak için çok zayıfmış" cümlesi  ile anlatır. Bu da filmde kadınlara bakış açısını gösterir. 

Trudy bu bakış açılarını elinin tersiyle cevirererek bir zamanlar sadece erkeklerin yüzdüğü yerde artık kadınlar yüzmeye hak kazanmıştır. Kadınların alay edildiği, bir kenara itildiği yerde azim, hırs, kararlılık ile Trudy bu alaycı ifadeleri tersine çevirmiştir. Daha sonrasında Olimpiyat Komitesinden birinin Trudy'nin kasap dükkanına girmesiyle birlikte Olimpiyat birliğindeki cevabı "Onların yeri Kasap Dükkanı" cevabı kadınlara bakış açısını anlatır. 

"Dünyaya Amerika'nın kadınları yarıştırmaktan korkmadığını göstereceğiz" cevabı ise kadınlara olan fikirlerin terse döndüğünü bize katıldığı olimpiyatta başarısızlıkla dönen Trudy, başarısızlıkla dönme sebebi antrenman yaptırmayan bir antrenöre sahip olmasıydı. Yine de her şeyin farkında olan Trudy'nin azmi,hırsı ve cesareti görülmeye değer olduğunu görüyoruz.  

Trudy'nin bitmek bilmeyen hırsı ve azmi onu bir kez daha denemeye itiyor, bu defa film bize bir antrenörün bir kadının başarısızlığını gölgelemek için zehirlendiğini gösteriyordu.(Ama bazı kaynaklara göre zehirlenme gibi bir durum olmadığından,dönemindeki antrenörüyle aralarının iyi olmadığı söylenmektedir)

Çoğu medya unsuru da kadın düşmanlığı konusunda tabiri caizse elinden geleni ardına koymuyordu. Bütün engelleri nasıl güçlü şekilde yıktığını iyi gösteriyordu Trudy. Filmin en can alıcı bölümlerinden biri ise denizanalarına karşı filmin ikinci yarısı bir kadının azim, cesaret, kararlılık ve hırsından eksilmeyen enerjiyle nasıl da denizleri sadece yüzerek değil, adeta denizle olan kavgasında çarpıştığına tanıklık ettiriyor izleyeni. 

Bir yandan da erkek karakterlerden biri olan Henry Ederle karakteri filmde çoğu zaman kızına kasap mesleğini öğütlerken, kızının dünyada rekorlar kıran biri olmasından sonra "Benim kızım, sana yüzmeyi ben öğrettim." ifadesiyle de bir yandan afalattıyordu seyirciyi. Çünkü bir zamanlar sadece kasap olmasından başka bir şey olmak istemediği kızını, başarısı gelince başarısına sahip çıkıyordu. Böylelikle insanoğlunun her açıdan içyüzünü gösteriyordu  bize.  

Filmde "Trudy Ederle" karakterine can veren "Daisy Ridley" müthiş bir performans ve gösterdiği azim, hırs, cesaret dolu kavramları çıplak gözlerle izlettiriyor. Aynı zamanda Ridley, Olimpik yüzücüye dönüşen koç Siobhan-Marie O'Connor'dan yüzme eğitimi aldığını dipnot olarak ekleyelim. 

Partner olarak kardeşi "Meg" karakterine can veren "Tilda Cobham Hervey," anne Gertrude Ederle karakterine can veren Jeanette Hain, Kadınlar Birliğinde yüzme dersi veren koç "Eppy" Epstein karakterine can veren Sian Clifford kadınlar dayanışması adı altında güçlü kadın figürler olarak yerini alıyor.Ama bu isimler arasında bakışı, güçlü kadın yapısı, dayanıklılığı, hem anne olmanın verdiği apansız mücadeleyi bir an olsun bırakmayan Jeanette Hain daha önde oluyor. 

Bunların yanında çoğu erkek karakter kaba ve döneminin gerektirdiği koşulları fazlasıyla yansıtmasını biliyor. Baba Henry Ederle karakterine can veren "Kim Bodnia" kaba Alman karakterini sıkı şekilde rolüne yediriyor, bunun yanında "James Sullivan" karakterine can veren "Glenn Fleshler"  Jabez Wolffe karakterine can veren  Christopher Eccleston kaba karakter konusunda rollerini sıkı işliyorlar. Erkek karakterler arasında aynı zamanda eski yüzücü Bill Burgess karakterine can veren Stephen Graham erkek karakterler arasında kısa süre almasına rağmen müthiş  performans çıkartıyor.

Teknik yönden kusursuza yakın görüntülerden bizi mahrum bırakmayan görüntü yönetmeni Oscar Faura sinematografisi ile büyülüyor bizi. Bunun yanında müzikleri ile Amelia Warner ise atmosferde kalmamızı sağlıyor. 

Filmin asıl detaylarına gelecek olursak... Gerçeklikten uyarlanan filmin kaynağı Glenn Stout'un aynı adlı eserinden geliyor. Jeff Nathanson ise senaryoya katkı vererek biyografik hikayeyi tarihsellikten de beslenerek etkili hale getiriyor.  Bunun içinde bazı bilgiler hatalı olsa da tarihsel olarak, atmosferin etkileyiciliğinden bir şey kaybetmiyor. Casting seçiminde Fiona Weir'i ayrı kutlamak gerekir, ki çoğu oyuncu rolleriyle büyüleyici bir performansa imza atıyorlar. 

Böylesine gerçekçi bir hikayeyi iyi işlemek sinemaya değer katan bir unsur, bunu sinema alanında gördüğümüz de oluyor, göremediğimiz de. O yüzden Gertrude Ederle'nin öyküsü  kısıtlamalara , engellere ve zorluklara karşı bütün tabuları nasıl yikacağını gösteriyor. 

Filmin ilk bölümünde "İnsanlar kahraman olmamızı istemiyorlar. Hiçbir şey olmamızı istemiyorlar" cümlesine karşılık; azim, cesaret, hırs , kararlılıkla bunların yenileceğini ve feminist hareket açısından da  önemli mesajlar veriyor. 

Sonuç olarak; Yönetmenliğini Joachim Ronning'in üstlendiği ,Glenn Stout'un aynı eserinden uyarlanan, senaryosunu Jeff Nathanson'un ele aldığı  "Young Woman and the Sea" müthiş işleyen öyküsü, gerçekçiliği, kadınların her alanda söz sahibi olacağını haykirmakla kalmayıp, " Bu iş cesaret işidir "diye haykırıp, Denizin sadece erkek işi olarak görenlere karşı cevabını fazlasıyla veriyor. 

Çünkü Hak verilmez, alınır! 

Cem Kurtuluş, 2024

 


19 Ağustos 2023

Pornografik Şiddetin Dünyadaki Gerçekliği: Mukavemet (2022)

 












“Bizim pornografik şiddet dediğimiz sahneler eleştirdiğimiz dünyanın gerçekleri maalesef. Ve bu gerçekleri hayatta var olduğu hâliyle anlatmak istediğinizde bu denli sahneler ortaya çıkıyor.”

 (Soner Caner)

“Mukavemet”  Arapça “kwm” kökünden gelen “mukawama”(t)”karşı durma,direnme”sözcüğünden alıntıdır.(Nişanyan Sözlük)

Günümüzde de daha çok kullanıldığı yer ise polis ile girilen tartışmalarda “Polise Mukavemet etti” olarak da çok söylenmiştir.Hiç şüphesiz ki Mukavemet sözcüğünün gideceği yer bir o kadar öfke ve şiddet ile ilintilidir. Bir yerde direnme ve karşıtlık koymak vursa da bunun da sonunun şiddete dönüşeceği kaçınılmazdır.

Buradan yola çıkarsak… şiddet unsurlarının öne çıktığı ve çıkacağı,pek çok zorluktan geçen “rahatsız edici” film rafına koyabileceğimiz,bir o kadar psikolojik gerilim örneklerinden biri olsa da pek de tam o noktaya yaklaştıramayacağımız  “Mukavemet” sonda söyleyeceğimi başta söylemek gerekirse; yaklaşık 14 günde tamamlanıp 7 defa baştan sona çekilen  film. Tek plan çekimin zorluğu da buraya devreye giriyor.

Başlangıç itibariyle telefon trafiğiyle başlayan daha sonra da tek mekanlı odamıza dönüyoruz. Baş karakterimiz Rahmi’nin evine girmesiyle birlikte film, gerilimin içine yerleştireceğini bize ucundan hissettiriyor.Aynı evi paylaşan Rahmi ile Ecem’in Rahmi tarafından Rahmi’nin hal ve hareketleriyle Ecem’e güvenmediğini anlıyoruz,bu tam  belli olmasa da “Nasılsın” sorusuna “iyiyim” cevabındaki soğukluk ve bir o kadar içine kemiren bir düşünce hissiyatı filmin başından itibaren seyirciye hissettiriliyor.

Bunun yanında kendi yiyecek yemeği kendi hazırlayan Rahmi’nin sıkıntısı burada açık veriyor,ve bu esnada da Ecem’in telefonunun çalması ve aniden sessize alınması  bizi sıkıntılı yolculuğa çekeceğini gösteriyor. Rahmi;sessiz,sakin,bir o kadar tedirgin psikoloji içerisinde olurken, Ecem’i bu bölümlerde günlük tepkilerle ölçüyoruz. Yine de bunların hepsinin ileriki süreçte kıskançlık ile başlayan bir şiddete dönüşeceğini seyirciye hissettiriyor film.

Ağır ağır ilerleyen sessizliğin yükseldiği bölümlerde ve aralarında soğukluk olduğunda Rahmi’nin Ecem’in telefonunu alarak kıskançlık krizine girmesi sonrasında filmin dili de,boyutu da değişiyor. Burada Rahmi’nin tipik bir erkek olarak hesap sorma evresine giriliyor.Oda ışığı atmosfere de burada ayrı katkı sağlıyor, Ecem’in “sen siktir git diyemecek kadar zavallısın,işte sen bu kadar acizsin” cümlesiyle başlayıp ve daha sonrasında  eski sevgilinin kapıya dayanmasıyla film bizi buralarda öfke ve şiddetin içine davet edeceğinin sinyalini veriyor.

Rahmi’nin de öfkeden deliye dönen haline burada tanıklık ediyoruz. Rahmi’nin kıskançlık kriziyle deliye dönmesinden Kazım’a söz hakkı tanımadan saldırmasından sonra Ecem’e karşı tek argümanı ise “ya içeri girseydi ne olacaktı. Ben,bizi korumak için yaptım” cümlesinden  ibaret oluyor. Şaşkınlık,yaşanan durumdan olan panik ataklar,sinir krizleri,”nasıl yaptım ben bunu” bakışları ve burada şiddete davet ediyor film bizi.

Rahmi’nin Kazım’ı küvete taşıyıp öldüğünden emin olmamışçasına Rahmi bu defa o kana bulaşmış ellerinden aldığı güç ile Kazım’ı öldürüyor. Bu sahneler kimileri için kan dondurucu,kimileri için rahatsız edici olabilir,ki sinemada bunu izleyenlerin de filmin ilk yarısında çıktığı pek çok yerde söylenmiştir. Rahmi’nin bakışlarında eğer bir defa kanın içine girmişseniz,gerisinde de bunu istersiniz bakışlarını görüyoruz. 

Bu sahneler tek mekan olduğu için adımlar,Rahmi’nin küvete sürükleyişi hepsi el kamerası ile gösteriliyor bize. “Aciz misin” diye Rahmi’ye haykıran Ecem’in Rahmi’den ölesiye korkan Ecem’i görüyoruz bu sahnelerde. Sakin ve sessiz bir insanın bir yandan “herkes insan öldürebilir” söylemini söylüyor film bir yandan. Rahmi’ye baktığımızda yakışıklı bir o kadar sakin,etrafa zararı olmadığı görülse de bunların hepsinin tam tersi olabileceğini bize bu bölümlerde gösteriyor.

Bıçakla kol altından Kazım’ı kesmeye başladığı sahneler ise rahatsız edicilik boyutu olarak da oyuncu olarak Selahattin Paşalı’nın da zorluk derecesi performansına tanıklık etmemizi sağlıyor. Rahmi karakterini canlandıran Selahattin Paşalı çok üst seviye bir performans sergiliyor,kendisine partner görevi üstlenen Ecem karakterine can veren  Ece Çeşmioğlu’da bütün bu dehşet anlarına tanıklık etmesiyle geçirdiği sinir krizi ve korku duygularını etkili şekilde ortaya koyuyor. Ama ağlama anlarının abartıldığı ve yapmacık durduğunu söylemem gerekiyor,ki pek çok seyirci bu anların kendilerine geçmediğini söylemiş. 

Bütün bunlar olurken küvete dekor olarak mavi fayansların açısından ise daha gerçekçi bir seçim olmuş.

Filmin ilk yarısında daha çok ekmek bıçağıyla Rahmi’nin Kazım’ı parçalara ayırışı, kan dolu sahneler ve daha sonra Rahmi’nin tükenmişliği ve yorgunluğu ekleniyor bütün bunlara. Böylesine bir zamanda kesilen bir kolun mavi çöp poşetine koyulması bir o kadar hem alakasız hem de komik bir detay oluyor. Filmde bahsedilen “Rukiye” karakterini filmin başlarında yatak odasında tartışmalarından, bir de Ecem’in Rukiye’yi arayarak” Rahmi, Kazım'ı öldürdü,beni de öldürecek” feryadında bulunarak duyuyoruz. 1 saatlik zaman diliminde Rukiye’nin isminin geçtiği yerler buraları oluyor. Ecem’in de çok konuşmadığına, sadece korkudan dolayı iç çekişlerine,ağlayışlarına tanıklık ediyoruz.

Bir yerden sonra bu ağlayışlar ve verdiği tepkiler pek de yerinde olmuyor.Filmin konusu iyi olmasına rağmen işlenebilirliği zayıf noktada oluyor.Rahmi karakteri üzerinde çalışılmış olsa ve ,belki de tek mekan olmasaydı daha da üstüne düşünebilirdi. Ama sadece banyoya sıkışılmış ve Rahmi’nin kan banyosu içinde cinayeti işlendiği an’a hapsoluyoruz.  

Filmin çoğunluğunda Rahmi’yi sadece kol kesmekten ve vahşetin içinde olmaktan  ibaret görüyoruz,Ecem’i de ağlamaklı ve korkulu hallerden başka şekilde göremiyoruz. Rahmi’nin kendi kendine konuşmaları ve bazen sesinin az gelmesi de bir teknik aksaklık olarak söylenebilir,çünkü Rahmi karakterini oynayan Selahattin Paşalı’da MUBI’ye verdiği röportajda çok defa sahnelerin tekrarlandığını,artık depresyona girdiklerini bazen sesinin gittiğinin ve ekipten ziyade kendisi” artık olmayacak” durumuna geldiğini belirtiyor.

Filmin finaline doğru ilerlediğimizde polisin olay mahaline gitmesiyle yönetmen biraz olsun seyirciyi kasap ortamından alıp soruşturma sürecine ışınlıyor. Bu bölümlerde de filmin başından itibaren Ecem’in arkadaşı olarak tanıtılan Rukiye’nin polise ifadesi ile başlayan Kazım’ın evli oluşu ve polise gittikleri esnada “mesajların yetersizliği” gibi detayları öğreniyoruz.  

Gazete sayfalarında,haberlerde gördüğümüz korkunç içerikli haberleri de aslında Rukiye’nin ağzından duymuş oluyoruz. Tam anlatmasa da polisin “yeterli delil olmamasını”söyleyip çok da önemsememesiyle başlayan cinayetler zinciri ülkede görülen anlamak için mümkün. Ama bu bölümleri film oldukça kısa tutması bu açıdan filmi zayıf bırakıyor. Karşı komşusunun cinayetten haberdar olması gibi detaylar da buna eklenebilir. Bir o kadar komik polis tasvirlerini de görmüş oluyoruz.

Dehşet dolu parçalanmış bir ceset karşısında hiç sanki cesede bulaşmamış gibi davranan polis ve hiç olay mahallinde sakince hiçbir şey olmamış çıkan sevgilisiyle telefon konuşması yapan polis... Bütün bunlar bu kan banyosunu gösteren vahşet havuzunda ortamı yumuşatmak için yapılan hareketlerden olması da çok olası. 

Oyunculuklara gelirsek… “Rahmi” karakterine can veren Selahattin Paşalı;filmin başından sonuna kadar korkunç bir ruh halini,vahşetin nasıl olabileceğini, çocuksu yüz hattıyla öfkeden deliye dönmenin en üst evrelerini bakışlarıyla fazlasıyla gösteriyor. Ecem karakterine can veren Ece Çeşmioğlu, korkunun meridyenlerinde iç çekişlerle korkudan bir şey yapamamanın şaşkınlığını gösteriyor bizlere. 

Oyunculuk konusunda "Aşk 101" olmak üzere kendisini daha çok dizilerde gösteren Selahattin Paşalı’nın dizilerin aksine böyle filmlerde yer alması bu sinemaya çok değer katar. Filmde mekan,dekor konusunda iyi seçimler yapılmış,bunun haricinde teknik anlamda “Rahmi” karakterinin nefes alışları,konuşmalarından daha etkili. Film bu konuda ses ve birçok açıdan zayıf kalıyor.

Sonuç olarak; "bu coğrafyada doğan erkekler doğuştan bir hastalığa yakalanıyorlar ve ben bunun filmini yapmak istiyorum"diyen bir yönetmenin elinden çıkan bir film “Mukavamet” 

Birçok açıdan eksikleri, kusurları olmasına rağmen,bunun bilinciyle ortaya çıkan tek plan çekmenin zorluğuna rağmen 14 günde bitirilip 7 kez baştan sona çekilmiş olup seyirciyi rahatsız etmek üzerine kurulu. Bunu yaparken de bu rahatsız ediciliği seyirciye yedirip,seyircinin de filmin ilk yarısında çıkabileceğini hesaba katmamış olabilirler,ama gerçeklik fikriyle filme gidenler bunun ne demek olduğunu anlayacaklardır,ki oyunculara göre de filmin teması seyirciyi rahatsız etmek teması üzerine kurulu.

Konusu itibariyle daha saf,daha gerçekçi, film anlatısı itibariyle daha vurgulu olması gerekirken daha çok tek mekan içinde bir mezbahanın içinde olmuş gibi hissettiriyor. Bununla beraber de karakter gelişimi konusunda sınıfta kalıyor.Bu coğrafyadaki erkeklik durumuyla alakalı Selahattin Paşalı son noktayı şöyle işaret ediyor

“Mukavemet”te bu coğrafyaya doğan erkeklerin toplumsal sebepler yüzünden yakalandıkları “erkeklik hastalığı” ön planda. Şiddet de bunun sonucu.”

İnsanın ruhunun derinliklerinde şeytani bir taraf hep olduğunu da haykırıyor "Mukavemet" belki bunu çok başarılı şekilde işleyemiyor,ama "Rahmi" karakterine odaklanınca sessiz ve tuhaf bir insanın nereye evrildiğini görmek kaçınılmaz oluyor.

Cem Kurtuluş,2023

02 Ağustos 2023

7.Koğuştaki Mucize (2019)










Filmleri film yapan en büyük unsur; gerçeklerden iz süren hikayeler taşıması bunu güçlü bir senaryoyla birleştirmeleridir. Senaryolar; iyi oyuncularla etkili bir film ortaya çıkarırlar. Burada mevzubahis ne senaryonun iyi olması,ne de oyuncuların. Gerçeklikten kasıt ise;gerçek gibi hissederek etkileyici şekilde kurgulanması ve asıl mesele seyircide iz bırakan ve dokunaklı şekilde filme yansımasıdır. “Başlangıçta ismi “Yedi Numaralı Hücredeki Mucize” olan film, sonradan 24 Haziran’da alınan bir kararla “7. Koğuştaki Mucize” olarak ismi konuyor.”   Sadece bu değil, film aynı zamanda  bir Güney Kore filminden sinemamıza uyarlanıyor. “7. Koğuştaki Mucize”  sıkı yönetim yıllarında Ege kasabasında olan bir hikayeyi konu alıyor.

Film; Amerika’nın Irak bölgesini işgal edilen dönemde İngiltere hükümetinin Amerika’ya destek vermesi sesleriyle açılıyor ve daha sonrasında idam cezasının kaldırıldığını televizyon ekranında göstermesiyle başlıyor. Seyirciye bu ayrıntıları gösterdikten sonra asıl hikaye olan Ege kasabasına ışınlıyor seyirciyi.

Bu hikayede baş kahramanımız “Memo”  zihinsel engeli olan, aynı zamanda aklını kaybetmiş biri olarak değil karşımızda; daha çok hayvanlarla içli-dışlı, içi iyilik,insanlığa dair umudunu kaybetmemiş, çoğu yerde gülümseyen, derdini anlatamayan ,şeffaf bir karakter ile karşımıza çıkıyor. Kızının okulda başarı belgesi almasıyla; filmin başlarından itibaren okul öğrencileri babasıyla alay ettiği sahne ile film başlardan itibaren seyircide burukluk yaşatacağını gösteriyor.  

 Babası ile aynı akıl yaşına kız olduğunu çok geçmeden öğreniyoruz. Hikayenin ileriki kısımlarında bir komutanın kızına aldığı çantayı Memo’nun çok istemesine rağmen kızına almak istemesiyle başlayan süreç ile hikayenin dram yönü kendini belli etmiş oluyor. Filmin en buruk sahnesini  de kızının, babasının komutandan tokat yemesi sonrası babasına sarıldığı sahne seyirciye baştan itibaren hüznü yaşatmayı biliyor.

 Alay edilen Memo’nun, bulunduğu bölgede Komutan’ın kızının  kendisiyle alay edilmesi sonucu küçük kızın  ölümüyle sonuçlanan hikayede Memo hüküm yemek zorunda kalıyor. Bu hikayede  ve bölümde Memo karakteri seyirciye iyilik kapılarını sessiz şekilde açıyor. Yapmadığı suçtan hüküm giyen,derdini anlatamayan, herkesin gözünde “katil “ sıfatıyla yargılanan bir karakteri izliyoruz karşımızda. Aynı zamanda  yapmadığı bir suçtan askerlerce zorbalık yapılarak itirafı alınan zorla suçunu kabul ettiren sıkı yönetim yasasını anlatıyor bize film. Askerlerce dövülen,zorla itiraf edilen MEMO’ya karşı kızı Ova’nın askeri aracın önünde durması da güçlü bir baba-kız sevgisinin dramını yaşatıyor seyirciye.

 Filmin ilk yirmi dakikasında “ bu çocuk dediğin anarşistler memleketi yakıyordu az daha “ edilen cümle de sıkı yönetim yıllarına dair bir mesaj oluyor. Film, hikayesini daha sonra Memo’nun suçu olmadığı halde,ezilmek zorunda kaldığı hapishane günlerine çeviriyor. Bu hayatta Memo; masumiyetini de iyiliğe olan dünyasını da birilerini öğreteceğini film bize daha izlemeden söylüyor aslında.

Memo; dört duvarlı hapishaneye girdiğinde askerlerin sıkı yönetim yasalarınca uygulanan sert müdahalesine daha içeri girmeden uğruyor,daha sonrasında sorgu-sual söylenmeden herkes kendisine düşman kesiliyor. Ne sözü dinleniyor,ne cevabı bekleniyor. Hayatta bazı masumların cevapların beklenmediği gibi, Memo karakterinde de biz bunu görüyoruz.  Hikaye “ Memo” karakteri üzerinden ilerlese de hüküm giymiş suçluların yaşantılarına film ayrı parantez açıyor, özellikle hapishanede mahkumlardan birinin “ bırak dede efendiyi, allah baba bile burayı ıslah edemez “ sözüyle noktayı koyuyor.

Bu konular bir yana; filmde sıkı yönetimin her şeyi olan askere ayrı parantez açılıyor; hapishane müdürü her ne kadar yetkili olan tek kişi olsa da sözün dinlendiği tek merci sıkıyönetimce oraları idare edenler, dönemsel yönden de bunun altı çiziliyor. Hapishane ortamı bazen suçsuzlara bile daha kendisini tanımadan en ağır cezayı verir. Memo’nun düştüğü hapishanede bir Türkiye Mozaiği çiziliyor. Karadenizlisi,Egelisi, ve türlü türlü karakterlere yer var. Memo’nun suçunu öğrenen Askorozlu ile başlayan koğuştan herkesin Memo’ya sorgusuz/sualsiz saldırmaları da bir acımasızlık örneği oluyor.

Askerin koğuşları bastığı esnada mahkumlara da “Yarbay” rütbesini de yüzbaşı “Allah” olarak tanıtarak da her şeyden çok biz varız mesajı veriyor. Bu da eski 1980 dönemlerinde zorbalık yapan askerleri hatırlatıyor.

Suç işlemeyen zihinsel engeli olan,derdini anlatamayan iyilik dolu dünyasıyla Memo ve dört duvar arkasında babasına seslenen Ova adında küçük kızın destansı sevgilerine tanıklık ediyoruz. Film genelinde de “ Ova “ karakteri en az “ Memo “ karakteri kadar etkili oluyor. Sıkıyönetim bunda da etkili oluyor, hapishane müdürünün askerlere “ yazıklar olsun” serzenişi de döneme mesaj yolluyor. Filmde küçük kız “Ova” üzerinden ölen insanlara “melek oldu “ denmesi ayrı ince nokta, her ne kadar “ cennet-cehennem “ kavramı üzerinden ilerlese de bu, çoğu yerde bunun vurgusuna tanıklık ediyoruz.  

Filmde sadece tanıklık ettiğimiz bu olmuyor; içeri düştüğünde askerler tarafından “ katil” diye içeri atılan Memo’yu aşağılayan, deli sıfatıyla hor görenlerin Memo’nun masumiyetine dair bir perde aralaması ile film izleyene iyilik/kötülük kavramları arasında sorgulama içerisine girip “ her şeyden bu kadar emin olmayın” mesajı veriyor.

Sıkı yönetim dönemine dair hapishane duvarlarında yazılı “ Edeple gelen,saygıyla gider “ yazısı bir ders niteliğinde mi bilinmez; ama  en azından hapishanelerde ilk gelene böyle davranılmayacağı aşikardır düşüncesini akla getiriyor.Çünkü Memo gibi edeple gelen bazen saygı ile gitmiyor. Orada da suçu olmadan soru sorulmadan zorbalığa maruz kalan Memo’nun izinden gidiyoruz.

Filmin ikinci yarısında Memo’nun dünyasının ardındakiler ve Memo’nun iyiliğine inanan insanlar arasında seyreliyor. İyilik ve kötülük kavramları buralarda ayrılıyor. İşlememiş suçu çekmesin diye kendini feda edenler tarafından da film içimizi cız ettiriyor. Hapishanede bir aile havası yaratılması rakı sahnesi ile birlikte ve muhabbetin artmasıyla açığa çıkıyor. Bir kızı öldürmek üzere suçlanan Memo’nun aslında altın bir kalbe sahip olduğunu da Askorozlu ve arkadaşlarının davranışlarının değişmesinden anlamış oluyoruz.  Askorozlu’nun öldürülecekken hayatını kurtararak ve insan öldürmenin “günah” diye haykırıyor Memo.  

 Ova’nın babasına getiriliş sahnesi ile başlayan süreç hapishane mahkumlarınca bir sevgi ortamını gösteriyor yönetmen bize. Suçsuzluk,adaletsizlik,acımasızlık ve bir o kadar askeri zorbalıkların dayatıldığını suçsuz biri olmasına rağmen şahiti ortadan kaldırmak Yarbay Aydın’ın delilleri yok etmesiyle anlamış oluyoruz. Yarbay Aydın bize filmin başından itibaren üstten bakış açısıyla statü fark etmeksizin aşağılayan insan kesmini hatırlatıyor. Kendisinin karakteri bir yana, Üst rütbeli bir babanın kızının başka kızlara bakışı da aynı netlikte oluyor. . Filmdeki kötü karakter hüviyetine bürünenlerin iyiye dönüştüğünü “Memo” karakteri üzerinden anlamış bulunuyoruz.

 Senaryosu Kubilay Tat’a ait olan filmde; filmin merkezinde  neden asker yerleştiriliyor ya da askerler üzerinden bir mesaj mı verilmek istenmiş? Bu da filmin ayrı bir detayı oluyor. Devamlı askerin zorbalık unsurunu göstermesi senaryoyu itici göstermiş de olabiliyor. Askerler geçmişte bu tür vakalarda bulunmuş,bunun üstü kapatılmış dönemler olmuştur. Yine de farklı fikirlerle sadece askeri düzenekler yerine daha etkili formül üzerinden bir senaryo yaratılabilirdi.  Filmde daha çok engeli olan Memo tuzağa düşürülmüş konumda olurken, askerler de zorbalık yapan bir statüde oluyor.  

Suçu olmayan zihinsel engelli birinin suçu olmadığı halde askerler tarafından silahın namlusunun kendisine çevrilmesi de bir o kadar ağır bir sahne olarak yerini alıyor. Film;Muğla ve Beykoz’da çekimleri yapılıyor. Sinematografik açıdan doğayla iç içe,günbatımı ve renk olarak seçimi ve genel başarısı Torben Forsberg imzasıyla yerini alıyor. Bununla birlikte filmde 80'ler dönemine ait unsurlar da yerini alıyor. Mehmet Ada Öztekin'in 23 Nisan töreni ile başlayan pürpak giyinen ilkoğul öğrencileri, kaymakam,asker,komutan ve protokol ile devam eden mutlu bayram sabahlarını gösteriyor bize. 

 Bunun yanında kurgu koltuğunda oturan Ruşen Dağhan ismi ise dikkatlerden kaçmaması gereken bir isim. Parçaları birleştirmek konusunda ve müziğin atmosfere uyumu konusunda nitelikli bir iş çıkarıyor,ki  müziklere imzasına atan Hasan Özsüt oluyor. Filmde diğer bir detay ise filmin bir bölümünde “Gündoğdu MARŞI” na yer verilmesi,ki olayların ardını örtmesi için “karşıt görüş” referansından yola çıkıyorlar. Gündoğdu Marşı ile ortada sağ/sol kavgası yokken buna yer verilmesi absürd olmuş.

 Oyunculuklara geçecek olursak…  “Memo “ karakterine hayat veren  “ Aras Bulut Iynemli “  rolü sadece oynamakla kalmayıp çocuk ruhlu olmanın da hakkını verdiğini söylemek  gerek ki kendisi de bu rolün kolay olmadığını,ayrıca bu rol hakkında notlar aldığını da belirtmiş. Türkiye’de de böylesine hem çocuk ruhlu oynamayı hem delilikle örtüşen bir role bürünüp bunu böylesine inandırıcılıkla oynamak tabiri caizse her baba yiğidin harcı değil cümlesini akla getiriyor. 

Aras Bulut ne kadar film genelinde etkileyicilik namına iz bırakan isim olsa da, bir o kadar küçük kızı oynayan “ Ova“ karakterine hayat veren Nisa Sofiya Aksongur de bir o kadar etkili izlenim bırakmayı başarmış, bunun yanında   Vatanım Sensin dizisinden tanıdığımız ve tiyatrocu geçmişiyle bilinen  Celile Toyon başarılı bir şekilde oynuyor. Filmde bütün karakterlerin önemli bir özelliği tiyatrocu bir geçmişe sahip olmaları. Gerek İlker Aksum (Askorozlu)  gerek Mesut Akusta (Yusuf ), Gerek Sarp Akkaya (Müdür Nail )   gerek Yıldırım Şahinler de  bu isimlerden bazıları.

Bir filmin hikayesinin tek oyunculuğa sınırlandırılması çok kez defa tartışma konusu olabilir; ama bir filmde başrol kadar yan karakterler filmin hikayesini belirler. Bu hikayede “Hafız” karakteri verdiği cevaplarla ve duruşuyla başka yerde dururken, Yusuf karakterine can veren hiç konuşmasa bile sadece bakışıyla,sessizliğiyle bazı şeylerin anlaşılacağını bize Mesut Akusta öyle anlatıyor ki susmak tek çare kalıyor.

 Sonuç olarak;Güney Kore yapımı ”Miracle in Cell No. 7” adlı filmden uyarlanan senaristliğini Kubilay Tat,yönetmenliğini Mehmet Ada Öztekin'in yaptığı  “7.Koğuştaki Mucize “pek çok eleştirmenin “ salya sümük  ağlatmayı başardığı”  sözünü kanıtlamasının yanında   nitelikli oyuncu kadrosuyla,  buram buram burukluk ve hüzün adı altında Türk sinemasının son zamanlarda çıkardığı dokunaklı,hüzünlü, yer yer gülümseten ve insanın kalbine dokunan  kaliteli işlerden. Gişeye oynamasının yanında sadece gişeye oynayarak değil de insanın içini cız ettirmesiyle, hüzün ve burukluğu harmanlayarak bu topraklarda yaşanılanları etkili bir şekilde işlemesini  iyi bilirliğiyle zirveye oynadığını ispat ediyor.

 İzlerken Altını Çizdiklerim:

 

“ Bırak dede efendiyi, Allah baba bile burayı ıslah edemez “

 “Anamdaki Müslümanlığa hiçbir kitapta rastlamadım”

“ne var lan bunun içinde

Konyaklı hafız abi

Siktir lan münafık “

 

“ bu çocuk dediğin anarşistler memleketi yakıyordu az daha “

 “odaklanınca ne oluyor dört duvar kalkıyor mu?”

 “ ben ne içerde,ne dışarda yaşayamam

Güneş bana haramdır”


 “ilk taşı günahsız olanınız atsın”

 “kendi kızına kıydıysan başka çocukları kurtaracaksın”

 Cem Kurtuluş, Ocak 2020

13 Mart 2023

Şatafatlı Hayatların Ardındaki Hollywood: Babylon (2023)

 












Film endüstrisinde türlü türlü entrikalar dönmüştür, bu entrikaların ardından dönen hikayelerin haddi hesabı yoktur. Bu entrikalarla birlikte dönem öncesi ve dönem sonrasını eleştiren pek çok film pazarlanmıştır. Hollywood pazarı hakkında ise söylenebilenler bundan çok fazlasıdır. Gösterişli hikayelerin, sadece yıldızlardan ibaret değil daha fazlasının gösterildiği bir dünya “Hollywood” belki de filminiz sıkı bir içeriği sahip olmasa bile sadece Holywood’un içinde olduğunuz için bir  yere sahip olabilirsiniz.Sinemanın sessiz döneminden hikayeye başlayan “Babylon“ filmin başlangıcından itibaren hikayeye 1926 yılında başlıyor.

Filmin daha ilk sahnesinde bir Fil’in merkeze yerleştirilmesiyle gösterişli bir parti hazırlığına doğru bir sürece tanıklık ediyoruz.  Parti başladığında herkesin kendini bir başkası sandığı bir dünya ile karşılaşıyoruz. Bu gösterişli renkli dünyada dans eden çıplak insanlar, uyuşturucunun yüksek dozla alınması, caz müzik… Bunlar her biri aslında gerçek Hollywood da yaşananlar ve parlak yaşantılar. Bu hikayede yıldız olma hayaliyle bu partiye kalan  Manny ve Nellie karakterlerine tanıklık ediyoruz. Mannie karakterine filmin başından itibaren odaklanıyoruz, bir nevi yükü çeken isim kendisi olsa da daha sonraları partide uyuşturucunun dibine vurup seks gösterileri de bundan nasibini alıyor.

Tek bir karaktere değil, bütünlüğe odaklanıyor “ Babylon,” bu sayede de o şatafatlı dünyanın içindeki dalavereyi anlamamıza yardımcı oluyor. İzlerken kopukluklar, geçişler olsa bir şekilde o geçişlerdeki kopukluğu da bir yandan kapatmak için çaba sarf ediyor.Manny Torres ve Nellie LaRoy  karakterleri ilk başta merkezde görünen birer yıldız adayı olsa da bunlara bir koçluk görevi görecek,ya da filme yayılacak perdede Jack Conrad ismi ortaya çıkıyor. Bir nevi parlak yaşantıların resmini Jack Conrad ismi üzerinden çizse de Babylon, tek karaktere odaklanmıyor.

Şatafatlı,gösterişli,görkemli, uyuşturucu ve seksin bir arada yürüdüğü bu partinin ardından filmin ikinci bölümüyle birlikte film setlerinde yaşanan hikayelere tanıklık ediyoruz. Bütün olumsuz unsurlar burada gözüküyor;figüranlar,yeni keşfedilmesi gereken genç yıldızlar, film için kullanılan malzemelerin pahalılığı ve bir çok şey… Sette kendini feda eden,çırpınan hayatları Manny ve Nellie üzerinden gösteriyor bize Damien Chazelle. Kendini kanıtladığı, iyi bir oyuncu olma yönünde giden Nellie’nin bir galada listeye yazılmaması üzerine içeri alınmamasından sonra  birine bahşiş verip kendisinden imza istemesi ise Hollywood’un karakteristik özelliğini gösteriyor. Bir nevi “biri senden imza istemiyorsa ünlü değilsin/oyuncu değilsin “ mottosuyla ilerliyor.

Film  setlerinde tekrarlanan çekimlerde yapılan aksaklıklar, “onay” vermeyen üst yetkililiklerle birlikte hem yönetmen,hem sesçi, hem oyuncunun verdiği tepkilerle karşılaşıyoruz bu bölümde. Nellie’nin katıldığı gösterişli galada sahte görünümü altında yatan gerçeklerin sonunda gerçek yüzünü gösterişli insanlara bir “ kusmuk” adı altında gerçekleşiyor.

Bu bir nevi Hollywood’un cambazlığındaki diğer bir nokta oluyor. Belki de Chazelle’nin göstermek istediği nokta da burası oluyor. Hollywood klişeleri adı altında daimi şık hayatların içinde yer alan şık görünümlü insanların alttan gelen yıldız adaylarını hor görme durumunun özetini gözlemliyoruz burada.  John Conrad’ın son büyük günlerini yaşadığı filmin ikinci yarısında Conrad’ın yerden yere vurulduğu bir eleştiriye tanıklık ediyoruz, derginin yazarı Elinor ile geçen diyaloglarda  güçlü bir alt metin yatıyor. Özellikle herkesin ve her şeyin geçip gideceği sinema sektöründe geriye kalan yapılanlar olacağının altını çiziyor  Elinor St. John. Bu karakter aynı zamanda İngiliz romancı  Elinor Glyn’e dayanıyor. Nellie Laroy- Mannie arasındaki ilişkinin boyutunda Nellie’nin şöhret basamaklarını tırmanırken kendisini çoğu zaman tanımaması, kumar bataklığına girdiğinde kendisine aşkını ilan eden adama tekrar dönmesiyle Chazelle burada “insana iyilik yapan kötülük bulur “ cümlesini düşündürüyor.

 Nellie Laroy’un kaybolan hayatın ardı arkasında kokainin etkisi mi savrulmazlığın mı etkisi tartışılsa da  Clara Bow’un hayatından ilham alıyor Nellie LaRoy karakteri.  Jack Conrad karakteri de  John Gilbert’ten izler taşıyor. 1930’lardaki dönemde John Conrad’ı izleyen seyircinin bir sahnesine gülen seyirci filmin final kısmında dönem olarak seyircilerin o sahneye nostalji adı altında gülerken tepki vermediğini gözlemliyoruz.

Bütün bunları izlerken aslında filmin ilk yarısıyla, filmin ikinci yarısındaki filmin sanki iki ayrı film gibi yansıtılması kaçınılmaz oluyor. Ama bunların hepsini bir araya toplamak, böyle bir Hollywood sahnesini bu kadar tempolu aktarabilmekse en zor olanı.Chazelle’yi eleştirirken bunu merkeze alarak eleştiriyi yapmak daha sağlıklı olacaktır.

Oyunculuklara gelecek olursak…  Başta Jack Conrad karakterine can veren “ Brad Pitt “ ismi pek çok kişi için ilk merak edilen kişi oldu,ama bunların yanında asıl iki karaktere can veren başta Manny karakterine can veren  Diego Calva, Nellie LaRoy karakterine can veren  Margot Robbie inanılmaz bir performans gösteriyor. Özellikle böyle tempolu,sürekli değişkenliğin hızlı yürüdüğü renkli gösteride Margot Robbie’nin daha önde olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

Yan karakterler konusunda ufak bir rolü olmasına rağmen Hollywood işleyini anlatımıyla kendisine ufak rol biçilen magazin yazarı  Elinor St. John karakterine can veren  Jean Smart olgun kişiliği, ağırbaşlılığı ile bu karaktere fazlasıyla yakışıyor. Bunların haricinde bütün oyuncuları tek bir yerde yorumlamak yerine; Chazelle’nin o partideki kalabalığı bir arada toplayabilmesi, ve bu atmosferi caz müzikle birleştirmesi başlı başına alkışlanması gereken bir hareket. Filmde az görünen diğer karakterlerden biri olan “Fay Zhu” karakterine can veren  Li Jun Li de bakışıyla,görüntüsüyle bekleneni verenler arasında oluyor.Mafyatik karakter James Mckay karakterine can veren Tobey Maguire de bir o kadar kısa oynamasına rağmen kötü karakterinin hakkını veren isimler arasında.

Filmin sinematografik yönüne gidersek; bolca renkli, parlak, geçişlerin ve temponun sürekli sürdüğü,bunu yapmanın zor olduğunu Lin Sandgren ile birlikte kolaylaştırılıyor. Lin Sandgren aynı zamanda Damien Chazelle’nin “ La La Land “ filminde de sinematografi yönden emanet edilen isimdi. Bu filmde de Chazelle aynı isimle çalışıyor.Filmin kurgu yönünde Tom Cross bulunuyor, zira filmin kesme aşamaları hakkında çok defa fikir alışverişi döndüğünü bazı röportajlarında dile getiriyor yönetmen. Bir filmin kesme aşamaları bile başlı başına en önemli yerini oluşturuyor. Filmin caz müziğiyle şaha kalkmasındaki bu görkem  Justin Hurwitz’in ellerinden çıkıyor.  Chazelle’nin ekibinde o kadar çok isim var ki böylesine make-up ekibine ayrı parantez açmak gerekir.

Sonuç olarak; sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişteki zorlukları inişli-çıkışlı caz müzik adı altında dramatik unsurları da bünyeye ekleyerek ilerleyen karakterlerden çok, sonuca odaklanan bir film oluyor “Babylon” belki tek sıkıntısı 3 saate yakın süresi oluyor. Hollywood gibi uzun bir pazarı düşününce bunu çekmeye çalışmak da başlı başına risk olduğunu da gösteriyor Chazelle. 80 milyon gibi bir bütçeden çıkan “ Babylon” bunu yaparken her sentini kullanıyor. Belki filmi kısaltılıp daha kestirme yol izlenebilirdi dedirtiyor, ama “kötü bir film” denilmeyi asla hak etmiyor!

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim:

 “içimde bir boşluk hissederken her şey yolundaymış gibi yapmayacağım”

“sen yıldızdın.  Karanlıkta olan bizler  sadece izleyip hayatta kaldık.”

“Deprem bu şehri haritadan silebilir ve hiçbir şeyi değiştirmez.  Kalıcı olan fikirdir “

“depona benzin koyan adam neden sinemaya gider? Neden? Çünkü orada daha az yalnız hisseder”

“bizse hala dönem filmi yapıyoruz”

Cem Kurtuluş,2023

28 Ağustos 2022

Rüzgarda Salınan Nilüfer (2016)


 










“İnsanın kendiyle kurduğu ilişkiyi anlamak gibi düşüncem var. Ama her zaman kendi hayatım içerisinde sınıf farklılıklarını dert ediyorum. Bu düzen içinde hep bir sınıf farkının olacağına inanıyorum”

(Seren Yüce)

Seren Yüce’nin ikinci filmi ”Rüzgarda Salınan Nilüfer” burjuva yaşantısı süren çekirdek ailenin hikayesine odaklanıyor. Bu hikayede; evliliklerin içinde olan mutsuzluklar ve mutluluklar, bazı debelenmeler, arayışlar kendine yer buluyor. Başlangıç itibariyle Korhan Ve Handan çiftinin evliliklerine konuk oluyoruz;bu evlilikte kadın bir takım arayışlarda, erkekse maço tavırlarda ama içine kapanık dünyasını hafiften sezdiriyor.Bu hayatlara dahil olan “Şermin“ karakteri filmde seyreliyor.

Handan’ın Şermin’e kitap yazmasını sormasıyla kendisi de bu boş meşgaleli hayatında bir bilgisayar alıp kitap yazma işine koyuluyor. Bu süreçte eşi Korhan, bu lüzumsuz eşya alma durumunun tepkisini dile getirir. Bir nevi erkek karakterin kadınlar üzerindeki bu harcamalara bir tepkiyi Korhan’ın karakterinde görmek mümkün. Handan’ın hayatıyla ilgili kendi hayatlarında bir hayatsızlık olduğunun hissiyatını alıyoruz bu ilişkide. Aralarında bir evlilikten ziyade;birbirine soğuk ve mesafeli insan izlenimi alıyoruz.

Korhan,Handan ve kızları üzerinden tespit yapacak olursak ;teknoloji dünyasındaki iletişimsizliğin dışa vurumuna tanıklık ediyoruz bu hikayede. Kendini bulmak için çırpınan ama başka hikayeler yaratmak isteyenlerin hikayesi de denebilir buna.

 Bu hikayede “Şermin” karakteri bir köprü görevi görüyor;Handan’ın bu dünyada görevi başkaları üstünden bu dünyada kendine farkındalık yaratabilmek. “Handan” karakteri tabiri caizse daldan dala atlayan ve zıplayan bir konumda beliriyor. Şermin’i de bu konuda kurban niyetiyle yaklaştığını hissettiriyor. Fikrini her defasında Şermin’e açtığında ve bir kıskançlık krizini bakışlarında görmek mümkün.

Handan’ın fikirden fikire atlayıp bulandırmasıyla birlikte devam eden süreçte “ yapan nasıl yapıyor” cümlesi de ağızlara sakız misali yapışıyor.Bir yandan istediklerini mi gerçekleştirmek istiyor Handan, yoksa başkalarının fikirleri mi Handan’a daha cazip geliyor, film için kritik soru biraz olsun bu oluyor.

Bir yandan erkek-kadın tartışması/çatışmasına da değinmesini iyi biliyor. Bir yanda parasızla güç sahibi olan erkek karakterler,bir yanda çalışmadığı için “ senin zamanın var “ cümlesine karşı, karşı çıkan kadınların alınganlığı. Bu bir tür alınganlık olmasa da iyi bir şirkette patron konumunda Korhan’ın üzerinden bir iktidarcılığı görmek hiç de zor değil.

Filmin genel temasında; ellerinde telefon,tablet,ve bilgisayarla kendi kabuğuna çekilen aile bireylerinin bu iletişimsizlik çağına katkılarını gözlemliyoruz. Filmdeki mekan “ev” olsa da ev, orada sadece içine girilen bir sığınak, bundan fazlası da hissedilemiyor. Korhan’ın başka kadınlarla flörtleşiyor olmasından gece yarısında gelen bir mesaj kadının anlamayacağının sanılması ile ilgili de mesajını veriyor film. Buradan da filmin başından itibaren evliliklerinde kendilerine soğuk ve mesafeli olan çiftimizin cinsel birlikteliğinde düzenli olmadığının kanıtı oluyor bu kısım.

Kıskançlık,haset,kibir,sevgi,nefret... Birçok duyguyu filmin ikinci bölümü ele veriyor. Kadının kadının kıskançlığı Handan ve Şermin arasında net şekilde veriliyor. “Peygamber mi zannediyor bir kitap yazdı diye “ içerlenen Handan’ın cümlesi de bunu anlatan en net cümle oluyor. Oysa Şermin; sessiz,sakin,kitabıyla başarılı olan bir karakter konumunda oluyor;daha çok bütün hikaye Handan üzerinden anlatılıyor bu hikayede.Filmin başından iki dost gibi görülen ailenin aslında aralarında hiçbir dostluk olmadığını da filmin ikinci yarısındaki sahnelerde apaçık hissettiriyor film.

Oyunculuklara gelirsek... Handan karakterine can veren Songül Öden filmin baş kahramanlarından biri oluyor;gerek hal ve hareketleriyle,gerek muhteşem performansla,bunun yanında eşi olarak karşımıza çıkan ve Korhan karakterine can veren Tolga Tekin; mevki sahibi, burjuvazi bir yapının içinde olan patron görünümlü kişiyi aktarıyor bize. Yan karakter olarak filmde yer alan Şermin karakterine can veren Tülay Günal ;sakin uslubüyle, doğal görüntüsüyle can katıyor.

Sonuç olarak; Seren Yüce’nin ikinci filmi olan ”Rüzgarda Salınan Nilüfer” hikayeyi sade anlatım yoluyla anlatmasıyla, aile bireyleri arasındaki iletişimsizlik başta olmak üzere meselesi bir film olma özelliğini fazlasıyla taşıyor. Nilüfer çiçeği de durgun sularda ve sulak alanlarda yetiştiği için asla salınamayacaktır, aynı Handan’ın kendi hikayesini Şermin üzerinden yazması gibi Handan da Şermin gibi olamayacaktır.

Belki de insan başkasına öykünerek değil, gerçekten kendi sahici hikayesini yazarak bu işe dahil olabilir!

Şermin’in dediği gibidir belki her şey: “ biz kendini tanımayan aptallarız” 

Cem Kurtuluş,2022

İflah Olmaz Bir Kumarbazın Hikayesi: Uncut Gems (2019)


 







Sinemanın altın değerli konuları vardır, bu konular herkese cazip gelmese de bazıları için vazgeçilmez bir unsur olabilir. Başlarını belaya sokan tiplemeler, bu yoldan giden karakter yaratmak bu iş için kaçınılmaz olur ama bunu anlatabilmek ise en büyük sorun olur. En azından böyle filmlerde filmin uzunluğunda sinematik dil belirleyici unsur oluyor.

 Bu konudan yola çıkarsak“Uncut Gems” başlarını belaya sokan ve beladan kurtulmayacak bir karakteri merkeze koyarak hikayesini anlatıyor, bundan önce film açılışını “Velo Madeni, Etiyopya 2010 Sonbaharı” ile başlatıyor. Etiyopya’da başlasa da hikaye, oradaki amaç bir kumarbaz olan Howard Ratner’ın Etiyopya’da madende kazılar sonrası bir Opal ile Howard’ın dünyasına girmiş bulunacağız. Filmin anlatım daha baştan itibaren kendini ele vererek, Howard’ın devamlı telefon trafiğinde ve nasıl düzenbaz olduğunu bize gösterir.

 Filmin ilk yarısında NBA sahalarının unutulmaz isimlerinden Kevin Garnett’i da hikayede görürüz ve daha bu bölümlerde bahis/basketbol arası diyaloglar da kendine yer bulur. Bir kumarbazın nasıl delirebileceğinin resmini Kevin Garnett’e aldığı bahiste anlık duygu değişimlerinde olan sinir ve tepkimelerine Howard Ratner ile tanıklık ediyoruz. Filmin ilk yarısında daha çok Howard’ın o deli dolu kumarbaz yönü ağır basıyor; bunun yanında evliliğinde belli başlı sorunlar var ve genç sevgilisi ile duygusal dalgalanmalar var. Filmin ilk yarısıyla birlikte kamera Howard’ın etrafında döndükçe, biz de Howard’ın etrafında dönüyoruz.

 Bir tür hırsız/polis kovalamacası yaşanıyor. Borcu olan adamlara karşı oynadığı bahisin parasını yükseltmesi sonrası bir takım olayların peşinde koşuyoruz. İflah olmaz bir kumarbazın tehlikeden korkmadığını da Howard’ın yaşantısında görüyoruz.

 Filmin karmaşık yapısından ziyade neler olduğunu anlamak güç oluyor, bir ses kurgusuyla birlikte bir puzzle parçasını bulmak gibi bir görevi var filmin. Parçaları birleştirmek için dikkatli ve hassas olunmalı uyarısını inceden hissettiriyor film. Uçlarda yaşayan, sınırsız ve bir o kadar yalancı bir karakteri gösteriyor bize Howard. Kendisiyle dayak yiyor, kendisiyle sorgulama içerisine giriyoruz. Bu bölümlerde bir karakterin analizini yapmak da kolaylaşıyor.

 Filmin ilk yarısındaki hareketli, devamlı telefon trafiğinde gördüğümüz Howard Ratner’i ikinci yarısında atmosferin ağır ağır ilerlemesine dönüşüyor. Elinde bulunan Oval’i açık arttırma ile köşeyi dönmenin planları içerisinde oluyor Howard. Kevin Garnett ile Howard Ratner arasında yapılan pazarlık sonucunda Howard’ın düzenbazlığına karşın adeta iç sesi “Kumarbaz kaç para aldı diye sorulmaz” diye haykırıyor, bunu tam olarak söylemese de vücut ifadesi bunu anlatacak düzeyde oluyor.

 Sattığı mücevherden kazandığı paranın tamamını Kevin Garnett’a bahis oynamasıyla Howard Ratner’in bir kez daha iflah olmaz bir kumarbaz olduğuna tanıklık ediyoruz.  “Bir kumarbaz her zaman daha fazlasını ister” sözü de Howard üzerinden fazlasını anlatıyor. Bir yanda köşeye sıkışmışlığın verdiği hissiyat, o korku tünelinde daha fazla para kazanmak için hırslı tutkular ağında yüzüyoruz.

 Ağır ağır ilerleyen filmin ikinci yarısında bahise yatırılan paranın miktarıyla filmin tansiyonu, heyecanı yükselme noktasına gelerek çıtayı yükseltiyor. Heyecan, hırs gibi bütün duyguları filmin final kısmına giderken hissetmeniz kaçınılmaz oluyor. Filmin finalinin bir kumarbaz için ne kadar hüzün dolu olduğunu da görmüş oluyoruz.

 Final sahnesi  bir anlık bahisi tutturan kumarbazın içindeki mutluluğunun mutsuzluğa dönüştüğünü ölüm ile resmediyor. Geriye parlayan pırlantalar kalıyor. Bir anda “Her şeye değer mi?” sorusu akıllara gelirken, bir yandan da bir kumarbaz için fazlasına bile değer yanıtı da iç ses olarak yankılanabilir.

Oyunculuklara gelirsek… Howard Ratner karakterine can veren Adam Sandler, kariyerinin en muhteşem, en ruhlu performansına imza atıyor. Hareketli, heyecanlı, ruhlu bir kumarbazın nasıl olması gerektiğini inişli çıkışlı duygu değişimlerini yerinde işliyor. Ayrı bir parantez açmak gerekirse; Adam Sandler çekimler boyunca bazı yerlerinin morararak çürüdüğünü ifade ediyor, özellikle alıkoyulduğu sahnelerde boğulma geçirdiğini söylüyor.

 NBA’de bıraktığı izle tanınan Kevin Garnett karakterine can veren bizzat kendi olan Kevin Garnett’in yardımcı oyuncu rolünde oynadığı rol ise takdire şan bir alkışı hak ediyor. Kevin Garnett ile beraber NBA’de oynamış ve iz bırakmış iki isim olan Amar’e Stoudemire ve Kobe Bryant da filmde oynamak için teklif götürülse de bazı konularda anlaşılamıyor.Filmde The Weeknd’ye yer açılmasının da bir Netflix politikası olduğunu görmemek zor olmasa gerek ve bununla birlikte Nico karakterine can veren Tommy Kominik ve yanında gözüken mafyatik adamlarda filmin içindeki ağırlığı taşıyorlar.

 Senaryoya gelirsek…  kimilerinin klişe bulduğu kimilerinden de kendinden parçalar bulduğu bir tema önünde. Senaryonun da taslağı 10 yıllık bir zamana tekabül ediyor.Filmlerde konuşulması gereken içine yerleştirilen müzikler oluyor. Daniel Lopatin imzalı müzikler filmde sırıtmamış, bilhassa uyumlu bir iş çıkarılmış olsa da izleyenleri ikiye bölmüş gözüküyor. Darius Konthji ise görüntü yönetmeni olarak hem renkler açısından hem diğer yönden sıkı bir iş çıkarıyor.

 Filmin çekimleri konusunda New York sokaklarında tur atıyor olmamız da filmin diğer bir artısı oluyor. Devamlı hırsız/polis kovalaması şeklinde geçse de Safdie kardeşler mekanlar konusunda sıkıntılar çektiğini söylüyor. Hikayenin kuyumcu kısmında çekimin yapıldığı yapıldı ilçede bu işi yapan kuyumcular filmin içinde yer alıyor.

 Sonuç olarak; olay örgüsünün Ronald  Bronstein tarafından yazıldığı, Josh ve Benny Safdie kardeşlerin yarattığı “Uncut Gems” başlangıçta Etiyopya’da madende çalışan bir sekansla hikayeye başlasa da konusu itibariyle devamlı kazanmaktan ruhunu doyuramamış, hikayenin merkezine NBA maçlarındaki bahisi yerleştiren ve  bir kumarbazın iflah olmayacağını sıkı şekilde anlatan, zor ve bir o kadar puzzle parçalarını birleştirirken yorucu bir film oluyor, bu yoruculuktaki maksat ise dikkatli izlemekten geçiyor.

 Benim gibi Josh ve Benny Safdie kardeşler sinemasına yeni başlamışsanız bu sinematik anlatımla kendilerini bundan sonraki filmlerinde takip etmeniz kaçınılmaz olacaktır çünkü kendi sinema dilini yaratmak başlı başına en zor iştir.

Cem Kurtuluş,2022