// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Yabancı Albüm İncelemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yabancı Albüm İncelemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

01 Mayıs 2025

Geri Dönüş Ruhu: Sacrifice - Volume Six (2025)


 










Geri dönüşler konusunda eskiye bağlı old school kayıt almak ya da diğer haliyle ham kayıta yakın işler çıkarmak en zor iştir. Son zamanlarda bu işlerin üstesinden gelen; Nasty Savage,Evildead gibi gruplar geri dönüşleriyle fazlasıyla memnun edici ve sıkı işler yayımladılar.  1980’lerden bu yana başta ürettiği en klas işlerden biri olan “Torment in Fire” olan Sacrifice,  16 senelik bekleyişten sonra “Volume Six” ile geri döndü. 

Yanılmıyorsam 1980’lerden beri aynı kadroyla yola devam ediyor Sacrifice, bu albümde de değişen bir şey yok, aynı kadro ile yola devam ediyor. “Canadian Thrash” sahnesinde  akıllara her ne kadar Razor, Infernal Majesty gibi gruplar gelecek olsa da Sacrifice;  asıl dinamiği oluşturan grup olmuştur. 

Beton gibi duvara çakıcı, ve sıkı müziklerinden hiçbir zaman taviz vermedi. Albümün açılış parçası “Comatose” başlardaki sessizlik anından sonra atağa kalkan, davul ataklarıyla kaosun içine katılmamızı sağlayan, riffleriyle de kargaşa ortamında kalmamıza sağlayan mosh-pit’ alanına doğru yuvarlıyor bizi. “Antidote of Poison” riffleriyle akılda kalıcı, aralara serpiştirilen sololar ile  “avcı mısın yoksa av mı “ sorusu kendine cevap buluyor.  İkinci yarısıyla birlikte davul temposunun atağa kalkmasıyla saldırganlık el değiştiriyor, 50’lerin sonuna doğru giden bagetleri suratımıza patlatan Gus Pynn’e ayrı saygı duymamız gerekiyor. Joe Rico ve Rob Urbinati süratiyle kaostan geri bırakmıyor bizi.

“Missile” kaldığı yerden thrash metal saldırısı ve saldırganlığıyla,agresifliğiyle, yeni teknolojik düzende savaş aymazlarına  savaşın insanları nasıl acımazsızca katlettiğine karşı sözünü söylüyor,burdan da savaşın bir oyun gibi oynandığına kanaat getiriyor. Bu sözü söylerken “Missiles rain from silent skies/No remorse in their eyes” nakaratları isabetli bir atış oluyor. Bununla  birlikte Gus Pynn’nin davuldaki müthiş performansıyla, Urbinati’nin kızgın ve vahşi vokaliyle kaosta kalmamızı sağlıyor. “Underneath Millenia” kitlesel yokoluşa doğru  temasıyla yola çıkıyor. Temposu ağır, yavaştan kendini alarak “Without a trace, life erased.

Monuments live. Immortality” nakaratıyla da temasını gösteriyor. “Your Hunger for War” hız kesmeden öfkesini arttırıyor, tempo daha da saldırganlık seviyesini başka yerlere götürüyor. “Incoming  Mass Extinction” bodoslama vari kafa kırıcı bir öfke tufanı içinde Urbinati’nin öfkeli vokaliyle daha kızgın hale giden, hızlı sololarıyla başka hale evrilen, davulda Gus Pynn’nin de ataklarıyla, dünyada olup biten başta küresel yangınlar sonrası yalanlar üfüren politikacılara yönelik lirikleriyle noktayı koyuyor Sacrifice.  

 “Lunar  Eclipse” albümün enstrüman hakimiyetinde sıkmayan, bir o kadar etkili ve vurucu şarkılarından, iki dakika sürmesine rağmen vuruculuğunu ispatlayacak nitelikte oluyor. “Explode” başlangıçtaki  50’lerin sonuna doğru ilerleyen Gus Pynn’in müthiş davul atakları, Urbinati’nin ortalığı dağıtan öfkeli vokali, dur durak bilmeyen hareketli, temposu artan kargaşaya infial yaratacak şekilde etkisini yansıtıyor.”Black Hashish” melankoli damarlarına yakın hissiyattaki görevini yerine getiriyor.

“We Will Not Survive”  atak üstüne ataklarına arttığı thrash bombardımanı içinde kendimize yer bulduğumuz, bir umutsuzluk işgaline dair dünyadaki konumu ifade edecek güçlükte oluyor. Thrash Metal gruplarında saygı niteliğinde “cover” mevzusu en görülenlerden, bunu da “Direct  Action” grubunun  “Trapped in a World “ ile taçlandırıyor Sacrifice. Şarkı, 80’li yıllarda  Toronto’nun ünlü plak dükkanı Record Peddler’da çalışan  ve Diabolic Force  plak şirketinin sahibi olan  Kanada müzik sahnesinin önemli isimlerinden  Brian Taylor tarafından yorumlanıyor. Brian Taylor aynı zamanda grubun ilk 3 albümünün prodüktörlük görevini üstlenmişti. Ama yine de albümün kapanış parçasına pek de uyduğunu söylemek yanlış ve yersiz olur.

 Prodüksiyon konusunda cilalı bir sound duymuyoruz, daha çok old school’a yakın bir hava hakim, eski usulün izinden gittiklerini gösteriyor Sacrifice tayfası.  Albümün prodüktörü  Rob Urbinati olsa da, mix ve master işleri “The ones I Condemn” albümünde birlikte çalıştıkları  Darius Szepaniak’ın elinden çıkıyor. Albüm kapağı da Propagandhi’nin bassçısı  ve Sacrifice’ın  hayranı olan  Todd Kovalski tarafından tasarlanıyor.

 Bütün hepsini toparladığımızda; Sacrifice, 1980’lerden bu yana thrash metal sahnesinde  ilk albümlerinde yayınladığı kadrosunu koruyan tek gruptur.  16 yıl sonra OLD SCHOOL; köklere sadık kalarak; pek çok grubun teknolojik ve cilayı arttırdığı yerde “Volume Six “ ile Sacrifice  ne kadar ruhlu olduğunu bir kez daha kanıtlıyor.

 Kadro;

 Rob Urbinati – Vokal,Gitar

Joe Rico – Gitar

Guss Pynn – Davul

Scott Watts – Bass Gitar

 Cem Kurtuluş, 2025

04 Nisan 2023

Savaşın Ağır Tahribatı: Sodom - M16 (2001)


 








Kuşkusuz savaş tarihinin en kanlı savaşlarından biri Vietnam savaşıydı. Çocuğundan gencine uzanan bu savaştan çok kayıp vermesine rağmen Vietnam galip çıktı, buna rağmen 1.5 milyon insanını yitirdi. Ho  şi Minh savaşla ilgili "Tüfeği olanlar tüfekleri, kılıçları olanlar kılıçları, kılıçları olmayanlar küçük çapa ya da sopalarıyla savaştı. Her mezra ve cadde birer kale, her insan bir savaşçı, her parti hücresi bir kurmay heyeti gibiydi.”  diyordu. Vietnam savaşı mevzusunu çok uzatmazsak  bu savaşla ilgili tonlarca kitap yazıldı, bununla birlikte  albüm teması olarak müziklere acımasızca  yansıtıldı.  Bu demirbaş albümlerden biri de 2001 yılında Sodom’un savaş ruhunu hissettirdiği “ M16” albümüydü.

 Albüme geçmeden önce Sodom’un beyni Tom Angelripper’in Vietnam savaşı temasıyla ilgili söylediği “[M-16 aslında] bir konsept albüm değil. Bu sadece Vietnam hakkında sözleri olan bir Sodom albümü.” cümlesini belirtmek de yarar var. 

Pek çok kimse tarafından bu albümün konsept albüm görüldüğü bilinir. Albümün “M16” isminin seçilmesini “Benim için M-16 tüfeği, Vietnam Savaşı'nın bir simgesi. Silah tarihi ve Amerikan silahlarıyla gerçekten ilgileniyorum - avlıyorum, silah topluyorum. Silahlara karşı her zaman özel bir ilgim olmuştur” cümlesiyle anlatıyor Tom Angelripper.

 Albümün girişi “Among The Weirdcong”  bütün enstrümanların çalıştığı, saldırgan hissi veren  kaosa davet eden tempo yönünden dinamik makineli tüfek sesleri arasında atmosfere sokan savaşın tahribatı üzerine lirikleriyle şeklini alıyor. Parçalanmış beyinler,çürük etler, ölü adamlar da geride kalanlar oluyor. “I Am The War”  temponun düşmediği “I am The War” nakaratlarının tekrarlandığı saldırganlık hissiyatının devam ettiği, kafa koparmanın nasıl bir şey olduğunu gösterme hissiyatını vurgulayan Tom’un kızdırıcı vokaliyle zirveye çıkıyor. “No teardrop dims my savage eyes”  nakaratıyla  şarkının ana temasını açığa çıkarıyor. 

Albümün demirbaşlarından,dinamiklerinden, savaşla ilgili duygu durumunu en iyi ifade eden,melankolisi yüksek  şarkılardan ve bir o kadar agresifliğin önde olanlarından “ Napalm  In The Morning“  introdaki   "I love the smell of napalm in the morning/It smells like victory"  cümlesiyle açılıyor.  Aynı zamanda burdaki intro Apocalypse Now filminden alınmıştır. Napalm bombalarının katliam yarattığı vahşice insanları öldürmesini resmediyor şarkı. (Ek bir bilgi olarak 1965’te Vietnam’A karşı kullanılan bu bombalar 1980 yılında sivil halka karşı kullanılmış olduğundan yasaklanıyor. ) Tom’un kızgın vokali, Bernemann’ın riffine ayrı parantez açmak gerek.

 “Minejumper”  Bobby Schottkowski  ve Tom Angelripper’in başka boyuta geçtiği agresiflikten ödün vermediğine tanıklık ediyoruz. “Violence is just a friend”  liriğiyle  ana fikri özetliyor. İşkence ve imha edilmiş hayatlar, delilik perdesi, ve soykırımdan yaşanmış acıların toplamı “Genocide “ile haykırılıyor. Tom’un kızgın vokali, o öfke tufanına tanıklık etmek zor değil. “ Little Boy “ ile anti-god temasıyla özetliyor şarkıyı. Ölüm ile yaşam arasında kalmanın  arasında gidip gelmelerin rotasını çiziyor.  Albüme ismini veren, Tom Angelripper’in de M-16 tüfeğine hayranlığını anlatan “M16”  Tom’un kızgın vokalini devam ettirdiği, öfke ile yoluna devam ettiği şarkı oluyor.

 “Lead Injection” tempolu,agresifliğin devam ettiği, Tom’un nefret vari vokaliyle kaldığı yerden devam ediyor. Geriye kalan tek cevap “Creeping and crawling why do you cry?” nakaratındaki soru oluyor. “ Cannot Fodder” ile Tom tüm öfkesiyle ortalığı davet etmeye devam ettiğini göstererek ağır bir tahribat yaratıyor. Rus ruleti, patlayan bombalar ve Vietnam… “I got no power to survive/Empty thoughts of suicide.” nakaratıyla da ele veriyor bunu. “Marines “ askerlik mevzusunu göklere çıkartan, tempolu ve “Full Metal Jacket “ filminden bölümler içererek yanıt veriyor. “Düşünme,soru sorma, sadece öldür “ mottolu bir çizgide ilerliyor.

 Albümün final şarkısı olarak seçilen 1960 rock sahnesinde yer alan bir “The Trashmen“ şarkısı olan “Surfin Bird “ Sodom için o bilindik punk’a saygı şarkısına yakın bir iş oluyor.  Herkes için iyi bir seçim olur mu bilmem, sound olarak albümün dışında kalıyor. Bunun haricinde albümün bonus edisyonunda 1982 döneminden iki şarkıya yer verilir.

 Sonuç olarak; 2000’li yıllara gelindiğinde teknolojik boyutta Kreator’dan bir “Violend Revolution” gerçeği önümüzde duruyordu. Alman Thrash’i konusunda daima gaddarlığıyla bilinen komutan Tom Angelripper komutasında thrash metal’in en üretken konularından biri olan savaş temasını  “ M16” ile Vietnam Savaşını konu alarak gaddarca bir kayıt bırakıyor Sodom.

 Kadro

Bass/Vokal – Tom AngelRipper

Gitar – Bern “Bernemann” Kost

Davul - Bobby Schottkowski

22 Mayıs 2022

Vader - The Ultimate Incantation (1992)


 










1990 eski okul death metal sahnesi hakkında konuşacaksak Florida bu işin demir sanayi bölgesi görevi görür. Herkesin buradan etkilendiği bir gerçektir. Dönemin ilk gruplarının sonrasında çıkan gruplarda katkısı fazladır. Bu herkes gibi bilinen bir gerçek olsa da asıl konu Polonya’nın demir baş gruplarından olan Vader’in tarihsel içeriğine bakmak lazım. Vader, başlangıçta heavy/speed metal grubu olarak yola çıkmış. Death Metal’in öncüleri sayılan Death ve  Possessed gibi 1983 yılında kuruluyor, ki 1983 yılında bir altın çağ yaşanıyor. Bu altın çağın eskilerinden biri olsa da Vader, albümlerinin çıkış süreci 1990’a kadar uzanıyor.1986’da ilk kayıtlarını alıp ilk demolarını 1988 yılı gibi yayınlarlar. 1990 yılında “Morbid Reich“ demosu döneminin en çok kopya satan ürünleri arasında yer olarak zirvedeki yerlerini ufaktan sağlamlaştırmış olurlar.

 1992’de ortalığın death metal ateşiyle parladığı anlarda özellikle Florida’da acımasız albümlerin olduğu bir çağda çıkarıyor “The Ultimate Incantation”  albümünü yayınlamaları. Albüm, “Creation” adlı enstrümantel intro ile başlıyor, daha sonrasında death metal sahnesine hakim olacaklarının sinyalini veren Morbid Angel,Deicide etkilerinin yüksek şekilde hissettirildiği “Dark Age“ ile etrafa kötülük saçarak gaddarlığı simgeleştiriyorlar.Piotr Wiwczarek, diğer adıyla bilinen Peter’ın gaddar dolu vokali öfke tufanına davet ediyor. 1990’ların o gaddar vokalleri arasına ismini bu albümde kanıtlıyor.

 Bütün enstrümanların kendini gösterdiği, riffsel bombardıman Jaroslaw (China) ve Jacek’in alt üst eden performanslarıyla birlikte Doc’un davulda yarattığı üstüne eklenince geriye sadece Peter’in öfke saçan vokalleri kalıyor.Liriklerde delilik,akıl yitmesi bir tür trans hali hakim. “Vicious Circle”  davulda gümbür gümbür atakların kesilmediği, öfkenin tam gaz devam ettiği, hızlı soloların atağı sürdürdüğü liriklerde “cehennem yok ama , cennette yok.” sözleriyle karşılık veriyor.

 Albümün demir başlarından “ The Crucified Ones” blast beat etkilerinin fazlasıyla önde olduğu,bir o kadar old school Sepultura dönemini hatırlatmakla vokallerde Peter’in, Max Cavelara’yı da hatırlatır. “Leave your life and join the dead in hell.”  nakaratlarıyla bir nevi son sözünü söyler burada şarkı.  “The Final Massacre” saldırganlık,öfke, nefret üçgeninde bir patlama sesiyle ilerliyor. Thrash/death metal sentezinin fazlasıyla etkisinin yükseldiği şarkılar arasında 1990’lardaki ekole en yakın örnek olur. Liriklerde de kazananın ölüm olduğu resmedilir.

 Albümün ilk yarısının son şarkısı olan “Testimony”  thrash/death metal sentezinin devamı niteliğinde  orta temposuyla, liriklerinde “Creatures dreaming in the dark/Remember the time before the time/They're still waiting at the gates -Find the wisdom in the starlight! “ nakaratlarıyla özetliyor bir nevi.  Kaotikliğinde içinde savrulup giden ve Peter’in vokallerindeki öfkeli hali hissetmemeniz için bir neden yok.

 Albümün çoğu kaset versiyonunda yer almayan albümün en uzun şarkılarından  "Reign Carrion" diğer şarkılara göre aynı seviyede bir şarkı olmuyor. Ardından gelen “Chaos“ tam da kendi ismine uyarak kaosa davet edici bir yapıda tehtitkar şekilde ilerliyor. Thrash vari yapının etkisini albümde bazı şarkılar aldığımız gibi bu şarkıda da fazlasıyla alıyoruz.

 “One Step to Salvation” Slayer’ın Angel of Death’ini anımsayan bir kıvamda ilerliyor. Davullar gümbür gümbür gelse de albümde blast beat tekniği fazlasıyla kullanılıyor ve bu bazı şarkılarda yedirilmesi biliniyor. Şeytani lirikleriyle adıyla da belli ettiği gibi   “Demon’s Wind“ bombalamaya devam ediyor. Davuldali gaddarlık,araya sıkıştırılan sololar ve Peter’in evil vokali eklenince bütün hissiyat yok etmek üzerine kalıyor;tek eksi yanı ise aslında prodüksiyon aşamasında alınan kayıt oluyor. Bunu sonradan dile getirecek olsam da;grup bu albümü kaydettiğinde elindeki ekipmanlara göre davrandıklarını söylüyor ve böyle bir kısıtlı zamanda bu da ekipmanlarda kaynaklı soundlarına yansıyor.

 Devamında gelen “Decapitated Saints”  saldırının devam ettiği blastbeat’ın durmadan devam ettiği,ki bu albümün genelinde uyguladıkları bir metod. “No hope I must die and turn to ashen dust, My soul will fly away to realms of dead” nakaratlarıyla da lirikleriyle şarkıyı özetliyorlar. Albümün kapanış parçası“Breath of Centuries” kaotik riffler ve karanlık çağın atmosferini yansıtıyor daha fazla gaza basarak saldırmaya devam ediyor.

 Albümün ikinci yarısında sona gelen blastbeat atakları fazlalılaşıyor bu konuya ayrı parantez açmak gerekirse; grup 1992 yılında kayda girdiğinde Sunlight Stüdyosunda ne plak şirketi ne Vader sonuçtan memnun değildi. Thomas Skogsberg, Vader grubuna göre harika bir adam olsa da death metal uzak biri olduğunu söylüyor Peter, durumu anlatırken. Bu sayede grup verilen ekipmanları kullanmak zorunda kaldı. Davulcu Doc bazı ziller ve pedallar getirdi ve grubun profesyonel enstrüman kullanabilmesi için parası da yoktu. Grup daha sonra Paul Johnson ile Rhytm Stüdyosunda kayda girdi. Prodüksiyon açısından  bass gitar’ı duyabildiğimiz alan az ve albüm süresi 50 dakikada değil de 40 dakikada tutulabilse yerinde olurmuş. Grubun etkilenimlerinde Slayer,Morbid Angel, Deicide gibi grupların etkileri fazlaca bariz hissediliyor.

 Sonuç olarak; 90’larda esen, durdurak bilmeyen acımasız gaddar death metal sahnesinde o kadar kısıtsızlık,bütçe sorununa rağmen  Vader, “The Ultimate Incantation”  albümünü piyasaya saldığında piyasada gaddar bir etki bırakmıştı. Bu albümdeki blast beat kullanımlığı bir yana, death/thrash metal sentezli bir karışımın gaddarlık gösterisini 1992 yılında fazlasıyla göstermişti VADER!


Not: Yazıdaki pek çok bilgi vikipedia'nın İngilizce sayfasından kaynak olarak alınmıştır.

 

Kadro

 Piotr "Peter" Wiwczarek – ritim gitar, lead guitar, bass guitar,[5] lead vocals, lyrics

Krysztof "Doc" Raczkowski − drums

Jacek "Jackie" Kalisz − bass guitar

Jaroslaw "China" Labieniec − rhythm guitar, lead guitar

 

Paweł Wasilewski − lyrics

Paul Johnson − sound engineering, producer

Dan Seagrave − cover artwork

Francesca Hollings − photography

Tomek Malinowski – photography

 

Cem Kurtuluş,2022

27 Mart 2022

Tavizsiz Barbalık: Caveman Cult - Blood And Extinction


 







“Görsel olarak çok genel olan her şeyden uzak durmaya çalışıyoruz ve vahşeti maksimumda tutmaya çalışıyoruz.” diyor bir röportajında Caveman Cult grubundan Rick Smith.  Miami/Florida’lı Caveman Cult 2014’te  Rituals of Savagery “ demosuyla işe koyuluyor,daha sonra ilk albümleri olan  Savage War Is Destiny i çıkarıyorlar. Son  albümleri Blood and ExtinctionGrubun müzikal geleneği black/death metal terörü adeta kendi kendine. Grup, kendisini black metal olarak görmese de yarattıkları diğer anlamda bir tür pisliği sert soundda yakalamak. Bir tür katliam vari sound elde ediyorlar.

 Eski death metal sahnesindeki soundun karanlığına doğru ışınlıyor bizi Caveman Cult. Albüm; açılışı albüme ismini veren “ Blood and Extinction“ ile yapıyor.  Karanlık,bir o kadar saldırgan altyapısıyla, davulların kafamıza inmesiyle, bize vaat ettiği tek şey; “tavizsiz nasıl barbarlık” yaratılır sorusuna cevap buluyor.  Gürültülü,tavizsiz, saldırganlık “Eternal Warfare “ ile davulların balyoz gibi kafamıza inmesiyle terör yaratıyor. Katliamın habercisi soundlu “Conquistador de Guerra  terör yaratmak için dört bir yana saldırıyor. Şiddetin agresif yön ü “Violencia Arraigada” ile devam ediyor.

 Agresiflik ile birlikte kaos hissiyatiyla  “Plunder and Bondage“ karşılıyor, davulların yarattığı o baskınlık fazlasıyla yeterli. Davulların gümbür gümbür takipçisi  “Putrid Earth“ oluyor.Albüm genelinde davul temposunun önden ilerlediğini, gaddar vokallerle desteklenmesiyle gürültüyü daha fazla yayıyorlar. Yok edici sound nedir diyenlere cevabını fazlasıyla veriyorlar. Sadece bu şarkıya has değil,albümün genelinde cehennem vari soundla birlikte uzun sololar fazlasıyla klaslığını gösteriyor. “ Instrumento de Ira“ yüksek ihtimal şarkının ismini silahlı bir örgüt olan IRA’dan almış olabilir. Davulların kafamızda açtığı delikle birlikte katliama sürüklüyor. Devamında gelen “ Cannibal Feast “  tam bir yamyamlığa adanan şarkı olduğunu gösteriyor, hayvaniliği ve yüksek gürültüsüyle birlikte öfke patlaması yaşatıyor. Albümün kapanış şarkısı “ Bestial Carnage “  black/death metal terörünü nasıl yarattıklarına dair olabileni söylüyor.

 Caveman Cult’un “Blood and Extinction” albümü Güney Amerika black/death metal soundu geleneğinde, War Metal olduklarını kabul etmeseler de WAR METAL’in etkilerine fazlasıyla sahip kaostan beslenen tavizsiz, gürültü yapmak için terör yarattıklarını kanıtlayan bir albüm oluyor. Aynı zamanda  Caveman Cult, kendilerini tanıtırken “ tek amacımız şiddetli gürültü yapmak“ diyen bir geleneği, Blood And Extinction da da buna fazlasıyla rastlıyorsunuz.

 Tam bir black/death metal terörü!

 Cem Kurtuluş,2021

"Ben, bir Heavy Metal Savaşçısıyım" Accept - Too Mean To Die (2021)


 








“Elinden gelenin en iyisini yazmaya çalışırsın ve sonra olan budur.” der Wolf Hoffman “ To Mean To Die “ albümünü anlatırken, bir nevi hayata bir özet geçer.  Bir süre ara verdikleri dönemden sonra vitesi arttıran,diğer bir anlamda bir komutan nasıl takımı toplar cümlesinin cevabını veren bir isim Wolf Hoffman. Kendisinin müziği bıraktığı dönemde kendisini müziğe döndüren isimlerden biri de Mark Tornillo gibi güçlü bir sese sahip olmalarından kaynaklı, albümün röportaj sürecinde Wolf böyle diyor. Buna kimsenin şaşıracağını sanmıyorum, kendisi de kendi tutkusundan haberdar ve hayranlarına bağlılığını da en açık sözleriyle dile getiriyor.

Pandemi döneminin araya girmesiyle birlikte pek çok grup işinde geri kaldı, pek çok grup da kendi işini öncesinden halletmişti. Bazıları için pandemi, kendilerine zaman yaratmıştı. Bununla birlikte grupta değişim olmuş, grup üçlü gitara çıkmış, yılların kemikleşmiş kadrosunda Peter Baltes gruptan ayrılmıştı. Wolf Hoffman bu konuda ne kadar üzgün olduğunu söylese de gruba gitar bölgesine  Philip Souse  ve  bass’a Martin Motnik takviye edildi. Grup için bu albüm aynı zamanda Peter Baltes ile çalışmayacak ilk albüm özelliğini taşıyordu. Sonda olanı başta söylemek gerekiyorsa; grup, yıllardır bu camiada metalhead’liğiyle bilinen Andy Sneap’le çalışıyor. Pek çok zaman Andy Sneap janjanlı sound’lar elde etse de burada durum tam tersi durumda.

Albüm,  çift gitarın esareti altında saldırdığı Mark Tornillo’nun dinamik ve güçlü kaosun içine davet eden “ Zombie Apocalypse”  ile açılıyor. Wolf her ne kadar grupta gitarda etkili olsa da burada Philip Souse gitar hatlarına saldırır pozisyonda.  Teknoloji çağındaki robotlaşan insanı anlatan lirikleriyle noktayı koyuyor Accept. Telefonla beyinleri zehirlenen insanlığa bir bomba fırlatıyor.” Too Mean To Die “ çift gitarın hatta bütün gitar hatlarını çalışmasıyla agresifliğin yükselmesiyle ve başlangıcında nakaratta dediği gibi “ ben, heavy metal savaşçısıyım “ diye haykırıyor. Solosu, çift yönlü gitarı, davulu ve tam bir kombinasyon ile Mark’ın ateş eden vokali yanar kıvamda devam ediyor.

AC/DC etkilenimli “ Overnight Sensation”  gazdan elini geri çekmeyerek “ ben ünlü olmak istemiyorum, sansasyonel haberler altında olmak istemiyorum” mottosuna dair lirikleriyle sözünü söylüyor. “No Ones Master  Accept’te klişeleşmiş koro vokalli soundla marş halini almış bir yerle devam ediyor.  “Medya, kitleleri kontrol ediyor” cümlesiyle açılıyor şarkı, müzik altyapısıyla soundsal yönden bekleneni vermese de tam olarak;liriksel olarak politikliğini konuşturuyor. Ballad vari girişiyle başlayan “ The Undertaker “ Wolf Hoffmann ve Mark Tornillo imzalı, aynı zamanda marş vari havasıyla ilerliyor. Binaları diken müteahhitlere karşın altında kalan insanlara dair sözünü söylüyor. Altyapı olarak bekleneni tam veremese de koro vokaliyle konserlerde seyirciyle söylenecek şarkılar arasında yerini alması muhtemel. “ Sucks To Be You”   kendi hakkında övünen insan ya da peygamber hakkında ya da buna yakın biriyle alakalı sözünü söylüyor.  “derinlerde senin içinde korkak ve yalancı biri yaşıyor “ nakaratıyla anlatıyor olan biteni.

"The Best Is Yet to Come" duygusal,dokunaklı,bir o kadar ballad vari eski Accept dönemlerini hatırlatmışcasına Mark Tornillo’nun duygusallığına tanık ettiğimiz bir şarkı oluyor. “How Do You Sleep “ albümün dinamit şarkılarından,yer yer koro halindeki agresifliğiyle yerini koruyor. Lirikleriyle de Accept’in dünyaya iğneleyici mesajını savaş üzerinden söylüyor. Sözlerin geçerliliğini yitirdiği bir dünyanın cehenneme gidişinden bahsetmek üzere haykırıyor. Gitar hatlarının ileri geri çalışmasıyla,solosuyla canlı olan “ Not My Problem “ akılda kalıcı şarkılar arasına giriyor. Albümün kapanış şarkısı “ Samson And Delilah” orta doğu ezgilerini anımsatan bir yapıda oluyor.

 Prodüktöre gelecek olursak... Andy Sneap camiada her ne kadar bazılarının nefret edilen isimlerinde olsa da bazı teknolojik sound olayına dokunsa da bu albümde anlaşılan grup tam istenilen verimi almış kendisinden. Mark Tornillo’nun haykırışları, gitarlarda thrash tınıları ile birlikte speed metal/heavy metal riffleri, davul ve bass’taki hünerler duyulabilecek kıvamda oluyor.

 Sonuç olarak “ To Mean To Die”  40 yıllık bir geçmişe dayanan Accept’in Wolf Hoffman komutanlığında üçlü gitara geçtiği ve  Peter Baltes’ın yokluğunda olgunca çıkardığı bir iş oluyor. Gerek virüsün yayıldığı dönemde, teknoloji manyaklığının ileri gittiği bir çağda sözleriyle ders vermesini bilen bir yapıda son zamanların heavy metali ileri taşıyan işlerinden biri.

 Kadro;

Mark Tornillo- Vokal

Wolf Hoffman- Gitar

Christopher Williams –Davul

Uwe Lulis – Gitar

Martin Motnik – Bass Gitar

Philip Souse - Gitar


Cem Kurtuluş,2022

15 Ağustos 2021

Exodus - Fabulous Disaster (1989)


 











80’lerin ilk yarısında thrash metal sahnesinde  bir yıkım söz konusuydu. Bazı şirketler bazı grupların üstüne fazlasıyla çökmüştü,bunlardan yaptıkları müziğin sert ve tavizsiz yaptığı gerçeğiyle öne çıkan bir grup olan Exodus, ilk çıktığında Paul Baloff önderliğinde  fanatiklerine sahnede “kan istiyoruz“ diye haykırıyordu. Bir süre sonra grup ne kadar şiddet bazlı müzik yapıyorsa, fanatikleri de bir o kadar hırçın ve öfkeliydi. Bir süre sonra bu iş çığrından çıktı ve konserlerde grup yer bulamamaya başladı,sonrasında Paul Baloff alkol ve uyuşturucu sebepleriyle nedeniyle  de erkenden yolunu tuttu.

Steve Zetro Souza’nın mikrofonu almasıyla herkes ne olacağını merak ederken beyinde hasar bırakacak sıkıntılı bir iş olan  “Plesaures of the Flesh “ albümüyle bu işin üstesinden gelmişlerdi. Bunun devamında gelecek olan “ Fabulous Disaster “  Exodus’un yine saldırgan haliyle yıkım vaat edeceğine dair bir albüm bırakıyor bize.

 Albüm,“ The Last  Act  Of Defiance “  şarkının başında insanlık dışı hapishane sistemiyle ilgili içeriği ve temasıyla devamlı saldırgan haliyle, kaosun içine davet ediyor.  Tom Hunting’in hızlı davulları, bir anda hızlı kayıp giden sololar ve Souza’nın saldırgan vokaliyle de kaos durmadan devam eder. Exodus, direkt olarak hapishaneyi sular içinde bırakan katiller,hırsızlar,tecavüzler üzerinden anlatır hikayeyi. “Fabulous Disaster“ albüme ismini veren şarkı olmakla birlikte nükleer savaş temasıyla  atılan bombalardan sonra geriye kalan sadece anı ve keder olacağını vurgular. Davul ile uyumlu giden gitar uyumuyla Souza geride kalsa da saldırganlıktan geri kalmaz.

 Albümün dinamiklerinden “ The Toxic Waltz “   salgırganlıktan prim vermeyen, arka vokalleriyle kükreme hissini dibine kadar hissettiren kemik seslerinin duyulması için davetkarlığıyla önde.  Şarkının yazılma hikayesi 1950 ve 1960’larda vals dansına parodi niyetine bir tepki niteliğinde. Souza’nın yaptığı yorum ise “biz sert thrash grubundan ibaretiz, yüzünüze tekme atıp karınıza tecavüz edeceğiz “ şeklinde, bu da daha çok biz thrash yapıyoruz,kimseden korkmuyoruz burdayız der gibi manaya geliyordu. Funk grubu “War” dan cover şarkısı olan “ Low Rider “ albümün bütünlüğünün dışında olan bir ahenkte.

 “ Cajun Hell “  gidişat itibariyle Exodus’un 1987 albümünden Brain Dead’i anımsatsa da  dur durak bilmeden Souza’nın etkili vokalleriyle tek düze gitse de bahsettiği konu muhtemelen Amerika’da “Cajun“ diye bahsedilen etnik grupla ilgili. Kaynaklara göre; “ Cajun, Anglos tarafından, etnik kökenlerine bakılmaksızın, Fransız kökenli ve düşük ekonomik konumdaki tüm kişilere atıfta bulunmak için kullanıldı.” ifadesi yer alır.

 “ Like Father, Like Son “  Souza’nın saldırgan vokaliyle birlikte aile içi şiddete dair lirikleriyle öne çıkar. Bir sürat şarkısı kıvamında,belki çok üst bir saldırganlık vaat etmiyor ama yine de dinletmesini beceriyor,ki pek çok yorumda bu şarkıya dair “vasat “ yorumu yapılıyor.  Devamıyla birlikte gelen “ Corruption “ bahsedildiği üzere ABD’de yozlaşmış siyasi sistem nedeniyle var olan liriklerden oluşuyor. Bazı eleştirmenlerce ortalamanın altında tutulsa da Souza’nın vokal yapısıyla durdurak bilmeden saldırganlığın içinde olmaya devam eden bir yapıda ilerliyor.

 “Verbal Razors “ albümün dinamitlerinden biri olduğunu kanıtlayan, riff manyaklığı ardında süratiyle Souza’nın saldırganlığıyla birleşince bir kaos ortamı yarattığını bariz belli ediyor. Gary Holt ve Rick Hunolt ikilisinin yarattığı o riff manyaklığında kaybolmaya dikkat ve sonrasında gelen uçurucu ve delik deşik sololar da kanıtlıyorlar bunu. Tempo düşmeden “ Open Season “  şiddet vari liriklerle Exodus’un öfke kusan yapısını fazlasıyla gösteriyor.  Albümün kapanış şarkısı olan Ac/ Dc cover’ı olan “ Overdose “  Exodus klasının çok altında bir kapanış şarkısı oluyor. Hiç olmasa olurmuş dedirtmeyi biliyor.

 Sonuç olarak; Exodus’un bugüne kadar en şiddetli albümünün Bonded By Blood olduğunu söylersek bunun devamında kadroya katılan Steve Souza’nın gelmesiyle müzik farkının değiştiğini bariz gösteriyorlardı. Plesaures of the Flesh albümünde prodüktör Mark Senesac bu albümde de yerini alarak nasıl bir iş ortaya koyduğunu net belli ediyordu. Bununla birlikte  “Plesaures of the  Flesh” albümünün devamı olan “ Fabulous Disaster “ hızıyla, süratiyle, belki Exodus’un en zirve albümlerinden biri değil, saldırganlığıyla kaosun içine dalmamıza dair uyarı veren bir albüm olmuştur.

 

Kadro

 

Steve “Zetro” Souza – Vokal

Gary Holt – Gitar

Rick Hunolt – Gitar

Rob McKillop – Bass

Tom Hunting – Davul

Cem Kurtuluş,2020 

30 Aralık 2020

Sodom - Genesis XIX (2020)


 










Alman thrash metal sahnesinin kuşkusuz en gaddar gruplarından biri “ Sodom “ oldu.  Ürettikleriyle,yazdıklarıyla başka bir kulvarda oldu. Leşlik ve gaddarlık arasındaki çizgiden de kolay kolay ayrılmadı. Tom Angelripper diğer anlamda bir başkomutan gibi grubu yıllarca ayakta tutan isim oldu. Kendisinin ikinci dünya savaşından başlayıp politik sözlerle haşır neşir olması da kimseyi şaşırtmaz.  EP’leri saymazsak dört yıl sonra Sodom  “ Genesis XIX “ ile geri dönüyor.  Tom her zaman dünya görüşü açık ve gaddarca bunu liriklerine yansıtan biri oldu. Dünyanın düzeni ve değişmeyen çoğu şey için Tom durumu albümün çıktıktan sonra verdiği bir röportajda  şöyle anlatıyor; “Bence her şey kontrolden çıkıyor. Politik değil, hiçbir şeyi değiştiremem, politik olarak aktif değilim “

Konuya geçersek; Sodom, Genesis XIX’de bir önceki albüm Decision Day’de denediği tek gitar olayından çift gitara geçiyor. Bu da Tom Angelripper’ın bizzat uzun zamandır düşündüğü bir iş,ki bunu daha önceleri yapmıştı.

  “ Partisan “ EP’sinde de yer alan Blackfire’ da kadroda yerini alıyor,ki Blackfire’ın yarattığı riffler konusunda tartışmaya açık olduğunu sanmıyorum. Çift gitarla yaratılan o muazzamlık seviyesini Sodom bize girişteki enstrümantal  “Blind Superstition” ’dan kısa süreli olaydan sonra “ Sodom &Gomorrah “ da gitar saldırılarının yükseldiği, 80’lerdeki o gaddarlığın devam ettiğini, o köklerin halen içinde olduğunu fazlasıyla gösteriyor. Bass seslerinin de açılmasıyla kendisine kolaylık sağladığını pek çok yerde dile getiriyor Tom. Şarkının içeriğiyle ilgili de “Sodom &Gomorra’nın Tanrı tarafından yok edildiğini sanmıyorum ama bu sadece bir Sodom şarkısı. “  yorumunu yapıyor Tom.  Şarkı bazı kaynaklara göre Quorthon  ve Chris Witchunter’a adanıyor.

 Saldırganlığın devamlılığı Blackfire’ın öne çıkmasıyla, davulların da o saldırıda eşlik ettiği Euthanasia” ile devam ediyor. Tom’un bu şarkıyla alakalı bahsettiği mevzu var ki o da Blackfire’a dair gitar tonlarının hiç değişmemesi olduğu bu da albüm genelinde bariz belirgin. “No amnesty, no faith in God “  nakaratlarıyla da mesajı veriyor liriklerle.  Albüme adını veren “ Genesis XIX “  gökgürültüsü seslerini duyabileceğimiz hissiyatta kasvetle birleşen aynı zamanda Black Sabbath’ın o kasvetli rifflerini anımsatan bir başlangıç yapıyor. Kasvetli bölümden sonra o agresifliğe dönüşen bir canavarla yüzleşiyoruz.

“ Nicht mehr mein Land “  şarkısı yazılmaya başlandığında Tom bununla ilgili şunu söylüyor; “ Bunu yazmaya başladığımızda İngilizce sözlerim vardı ama değiştirdik çünkü bir thrash şarkının Almanca sözlerine sahip olmak istiyorduk, çünkü ben bir Alman’ım “    liriklerde ülkesine dair içindeki duyguyu kaybettiğinden,geleceğe dair kaygılı olduğundan  dem vuruyor Tom. Bunu da vokallerinde haykırırken daha net anlıyoruz. “ Glock’n roll “ tipik bir Sodom şarkısı olmadığını bariz belli ediyor,bununla alakalı Tom Angelripper de aynı yorumu yapıyor. Bunun yanında şarkının hikayesi de bir atış poligonunda geçen  kısa bir sohbet üzerinden geçiyor. Başından itibaren agresif bir çıkıştan sonra inişe geçiyor. Albümde ayrı bir köşeye konulması gereken şarkılardan.

Albümün en uzun şarkısı olan “ The Harpooner “  Black Sabbath’ın rifflerini anımsatan bir giriş ve sonrasında saldırganlaşan bir halde ilerliyor. Şarkının mevzusu ise Moby Dick kitabının kahramanı Kaptan Ahap hakkında olduğunu söylüyor Tom. Zevk için avlanma ile yemek için avlanma arasında farkla alakalı bir durumu yansıtıyor.  “ Dehumanized “ bilindik o kasvetli girişindeki rifflerle başlıyor. Saykodelik havayı yakalamanızı istiyor,sonra yoluna agresifleşerek devam ediyor. Sololarıyla ayrı kıvrandırıyor, ve başka birine parantez açmak gerekirse sadece burda değil  ama Toni Merkel genel anlamda muazzam iş çıkarıyor. 

Occult Perpetrator “   “ Your life disappears, your body remains “ nakaratlarıyla da son noktayı bir aforizma edasıyla koyuyor. Tom’un gaddar vokalinde yatan o agresiflikle de bir dinamit gibi patlıyor. “Waldo & Pigpen”  epik, duygu dolu girişiyle mest ederek başlangıcı yapıyor. savaşın acımasızlığı üzerine birilerinin öldüğü,birilerinin şans eseri kalmasına inceden sözleriyle uyarısını yapıyor.  Blackfire’ın eseri olan “Indoctrination” punk yoğunluğunun fazlasıyla hissedildiği Tom’un da Blackfire’a istekte bulunduğu şarkı oluyor, kendisi de böyle söylüyor.Albümün kapanışı “ Friendly “ ile gerçekleşiyor. Tom’un atağa geçmiş gaddar vokali, davulda Toni Merkel’in albüm genelindeki performansıyla birlikte iyi bir iş çıkıyor.

 “ Decision Day “ albümüyle karşımızda üç kişilik bir kadro vardı. Bernemann gitarda, Makka davuldaydı. Daha sonra “ Partisan “ EP’siyle kadroya Blackfire geri geldi, Husky davuldaydı. 2020 kadrosunda da Toni Merkel davula geçerek kadro şeklini aldı.  Toni Merkel, grubun yaş ortalamasına bakarsak genç ama bir o kadar sıkı davulcu olduğunu kanıtlar nitelikte çalıyor.  Aynı zamanda Tom Angelripper’in Toni Merkel ile konuştuğunda Toni Merkel’ın Sodom’un efsane davulcusu Witchunter’ın bütün videolarını izlediğini söylemiş ve ek olarak Withchunter gibi bir davulcunun yerini alamayacağını da belirtmiş.

 Son çıkardıkları “ A Handful Of Bullets “  EP’si de albüm öncesi sıkı bir iş niteliğinde olduğunu söylemek gerekir.Sonuç olarak; “ Genesis XIX “  Tom Angelripper’ın çift gitar olayından ısrarcılığını devamlı getirdiği bir albümle birlikte, bir nevi bu müziğe ilk başladıklarından köklere dair de riffsel yönden dolu, bir o kadar gaddarca bir albüm.Albümün kapağını çizen Joe Petegno, önce şarkılar oluşuyor daha sonra kapağı çiziyor.  Bununla ilgili Blackfire “82’de hangi grupların albüm çıkardığını hayal etmeye çalıştık. “ açıklamasını yapıyor bir röportajda.  Kısaca daha da uzatmamak gerekirse;  Sodom’un albümde yaratmak istediği  80’lerdeki köklerine geri dönüş diğer bir anlamda, o agresif ruhu ve gaddarlığı sonuna kadar hissettiren bir işle dönmüş oluyorlar.

 Dünyanın boktanlığı konusunda Tom Angelripper dünyanın boktanlığı üzerine yaşadıkça yazmaya devam edecek!

Kadro

 Tom Angelripper / Bass, Vocal

Frank Blackfire / Lead guitar

Yorck Segatz- Rhytm Guitar

Toni Merkel – Drums

Sodom – Production

Joe Petegno – Album cover

Sigg Bemm-engineer ,mixing


Cem Kurtuluş,2020

11 Haziran 2015

Hakettiği Değeri Bulamayan Albümler Köşesi: Journey ( 1975)






























Bazı gruplar vardır keşif gruplarıdır, zaman geçer geç keşif yapmanın üzüntüsünü hissedersiniz. Journey’de dinlediğim süre içerisinde  böyle bir grup oldu benim için. Dönem dönem yaptıkları müzikle fazlasıyla ilerleme kaydeden bir grup oldular. Progressive rock, jazz etkileşimleri ve Aor dönemi olarak  döneme ayrıldılar. Bazı grupların başında tek isim grubu evirmeye çevirmeye yetecek kadar güçlüdür. Journey’ın da mimarı Virtüözlükte iyi işler çıkartan Neal Schon abimiz. Kendisini solo projeleriyle tanıyanlar var. Grupların ilk albümleri bazı kişiler için prensip meselesi olmuştur.

Journey’in kendi ismini verdikleri albüm pek çok dinleyen tarafından başarılı bir albüm sayılmadı. Rakamlara göre de fazla satmadı. Journey yola çıktığında her kitleye hitap eden bir albüm yapmamıştı, ama bunun da sahipleri çıkacaktı. 1975’te çıkardıkları bu albüm Journey’in ismi gibi ilk seyahatiydi, bu seyahatte keyif alanlar olduğu kadar keyif almayanlar da oldu. En azından ben dinlediğim süre içerisinde keyif alanlardan olduğum, çünkü yeni keşfettiğim grupları ilk albümlerden dinlemeye başlarım (Keşfetme senesi 2015 değil) Journey’ın Aor olmadığı dönem için söylenecek çok söz var, çünkü bu dönemin dinleyicisi farklıdır. 

“ Journey “ albümü “ Of a Lifetime “ ile açılıyor. Progressive rock rüzgarını arkasına alan Neal Schon abimiz ve arkadaşları öyle duygu yüklü bir parçayla giriş yapıyor ki saykodelik düşünceleri zihnimizin içine yerleştiriyor, bunu yaparken melodilerle yapıyorlar. Gregg Rolie vokal ve klavyede, çift gitarda Neal Schon ve George Tickner’ın uçurucu gitar soloları hiç bitmese diye iç geçiriyorsunuz.

Parçada karakteristik bir özellik olacaksa bu Gregg Rolie abimizin hüzünlü sesi olmalı Bu şarkının daha sonraları Steve Perry tarafından söylenmesi tam tamına bir facia olarak değerlendirilebilir. Bazı şarkılar bazı seslere aittir, bu şarkıda Gregg Rolie’ye aittir yorumu cuk oturuyor şarkıya. Greeg Rolie abimizin emeğine şapka çıkartacağımız “ In The Morning Day” gece şarkısı olarak kayıtlara geçebilir. “ seni mutlu etmek istiyorum güneşin dünyayı mutlu ettiği gibi”  sözlerine sahip. Rock’n roll vari kısımları es geçmemek gerekir, sololarsa şarkının tuzu biberi.  “ Kohoutek” enstrümantel, Neal Schon ve Greeg Rolie imzası taşıyor. Daha çok Neal Schon abimiz sahneye çıkıyor, hünerlerini sergiliyor, solo şova ve  yerde sürünmeye davet ediyor bizi. 

Sazı eline Rolie abimizin almasıyla “ To Play Some Music “ ile eğlencenin dibine vuruluyor. Biraz şov,biraz eğlence ve sonunda ortaya çıkan şey rock’n roll!  Aynsley Dunbar’a ayrı bir parantez açmak gerekir, sadece bu parçada değil albümün genelinde  iyi iş çıkarıyor. Bu şarkıyı Bütün grup üyelerinin fırtınalar kopardığı “ Topaz “  takip ediyor. “ Devam et, Duraksa “ komutu veriyor hissine kapılmanız kaçınılmaz oluyor.  “In My Lonely Feeling/Conversations"  ile Rolie abimiz hem mikrofonu hem klavyeyi eline alarak duygu yoğunluğuyla  bizi başbaşa bırakıyor, Neal Schon’un uçucu sololarıyla yükselişe geçmesiyle hüzünlü bir ortamda buluyoruz kendimizi.

Sonuç olarak; 70’lerin başında progressive rock olayların içine giren Journey kendi adını verdikleri bu albümde sadece Progressive rock değil, bir çok müzik türüne selam çakıyor. Her ne kadar Journey, Steve Perry ile şaha kalkan bir grup olsa da Neal Schon abimizin öncülüğünde çıkan bu çalışmanın hakkının daha fazla verilmesi dileğiyle bu çalışmayı progresivve rock, jazz fusion severlere öneririm.

Cem Kurtuluş, 2015

22 Aralık 2009

Bob Dylan (1962)








B
ob Dylan, hiçbir şey kanıtlamak zorunda olmayan bir isim. Bu herkes tarafından bilinen bir şey,pek de bunu deşmenin manası yok. Döneminde popüler olmayan biri olsa da yine de kitleleri peşinden sürdürmeye etmişti. 60’lara damgasını vuran Bob Dylan belki de dünya üzerinde şarkıları en fazla yorumlanan sanatçı. 18 yaşında üniversiteden atılan Dylan yirmili yaşlarının başında dağınık kirli saçları, eski püskü giysileri, omzunda gitarı ile New york sokaklarında dolanıyordu. İlk albümünü çıkardığında daha 20 yaşındaydı, o yaşlarda insan elbette ne yapacağını bilmez. Dylan’a göre New York “Henüz çok fazla insanın gitmediği, gidenin de geri dönmediği bir yer ve oraya gitmek, “aya gitmek gibi bir şey" idi. Dylan'ın kendi dünyasına yolculuğa çıkıyor, sokakları birer birer geziyoruz. Albümde şarkı sözleri sadece Dylan’a ait değil, Jesse Fuller ve Bukka White konuk sanatçılar...

1961 yılında kaydedilen albümün raflara çıkışı ise tam bir sene sonra oldu. Columbia etiketiyle yayınlanan albümün prodüktörlüğünü John H. Hammond üstlendi. Bildiğiniz üzere Bob Dylan folk müzik denince ilk akla gelen müzisyenlerden.  Albüm kapağında Dylan gençliğin verdiği o heyecanla gitarıyla sarılmış görüyoruz, 60’ların başı için her gencin bu yaşlarda olduğu hissiyatı oradan alıyoruz. Albüm kapağı sanki okuldan atılan, gitarına sarılmış bir çocuğu anlatıyor.

Albüm; açılışı "You’re No Good"  ile yapıyor. Jesse Fuller imzası olan şarkı albümün en kısa şarkılarında biri olmasına rağmen etkisi altına almayı biliyor.. Liriksel olarak bir anneyi Dylan, Jesse Fuller şarkısında “Sen bir erkeğin beynini kaybetmesine neden olacak türden bir kadınsın. “ cümlesiyle anlatıyor."Talkin New York"  New york’u farklı bir yer olarak tanımlamıştı Dylan bize, mızıkanın şarkının ruhunu şahlandırdığı bir gerçek. Albüm kapağında gitarıyla poz veren Dylan “I swung on to my old guitar/Grabbed hold of a subway car” nakaratıyla yanıt veriyor ve New York’taki hikayesini anlatıyor bir nevi. Zamanında Dylan, New York  sokaklarında dağınık kirli saçları, eski püskü elbiseleriyle dolaşıyordu. O zaman 20 yaşındaydı, okuldan atılmıştı.Okuldan atılan bir öğrencinin ilk yapacağı şey iş bulmaktır,bunu da Bob Dylan New York sokaklarında yapıyor ve şarkı sözlerine yansıtıyor.Dylan,New York'u "New York şehrinde kış zamanı,/ rüzgar karı savuşturuyor” cümlesiyle anlatıyor.

"In My Time of Dying" isimli parçanın asıl sahibi  Blind Willie Johnson. Josh White tarafından 1930’larda söylenmişti.Led Zeppelin bu parçaya Physical Graffiti albümünde  yer vermiştir.  Blues ile folk müziği harmanlamanın desturuyla hareket ediyor Dylan da. "Man of Constant Sorrow"  ile  uzun bir yolculuğa çıkmış New York’ta dolanan genç bir adamın hikayesini sunuyor. Gençlik zamanlarından iliklerine kadar donan aynı zamanda sokaklarda dolanan bir gencin portresini çiziyor Bob Dylan.“House of the Rising Sun" ın bestesi Dave Van Ronk’a ait. Bob Dylan bir gün Van Ronk’un yanına gider albüm yapacağını ve malum parçayı albümde kullanmak istediğini söyler. Van Ronk buna sıcak bakmaz, sıcak bakmamasına rağmen Bob Dylan ilk çıkardığı albümde bu şarkıya yer verir. Olaylar iyice karışır bestenin sahibi olan Van Ronk gittiği her yerde Dylan’ın şarkısını çalan bir hırsız muamelesi görür.

 Bu defa sıra The Animals grubundadır, Eric Burdon, Dylan’dan aldığı şarkıyı zirveye taşır. Bu defa da Dylan hırsız muamelesi görür.  Dylan’ın kendi bestesi olmasa da,ki albümde sadece iki orjinal beste vardır; albümün en hissiyatlı, en içi cız şarkılarından biri olmakla birlikte  lirikler geneleve düşen birinin ağzından söylense de  bir kumarbazı anlatırken “Artık bir kumarbazın ihtiyacı olan tek şey bir bavul ve bir sandıktır.Ve tatmin olduğu tek zaman sarhoş olduğu zamandır. “ sözleriyle karşılık verir şarkı. Melodisiyle, ruhuyla şarkı  bir uçuşun habercisidir.

 "Pretty Peggy-o" gitar ve armonikasını konuşturan Dylan bildiği yoldan devam ediyor. Sessizliğin hakim olduğu yerde. "Song to Woody" Bob Dylan’ın idolü olan kişi  Woody Guthrie’ye adanan bir şarkı. Bob Dylan piyasada yokken Wooddy Guthrie'nin protest şarkı yazma konusunda Dylan’ı etkilediği bir gerçek. İşçileri, emekçileri savunan bir sanatçıydı Woody Guthrie... Woddy onun ileride kendi izinden giden Dylan'ın böylesine etkileyici bir isim olacağını tahmin edip etmediği bilinmez ama Bob Dylan yavaş ve emin adımlarla ilerledi. Onun seslenişi şöyleydi;"Hey Woody Guthrie, bu şarkıyı sana yazdım" 

Eric Von Schmidt imzalı Dylan tarafından yorumlanan "Baby, Let Me Follow You Down" 1950’lerin popüler şarkıları arasında yerini almıştır.  Hikayeyi anlatırken daha sonra mızıkasını konuşturuyor Dylan,ki bu albüm genelinde devamlı sürüyor. Sonuç olarak;Bob Dylan’ın kendi ismini verdiği bu albüm iki şarkı hariç, geleneksel ahalk şarkıları minvalinde oluşturulmuştur. Sadece Dylan’ın iki orjinal bestesi bu albümde yer almıştır. 20’li yaşların başında bir genç için  böylesine cover parçalarını güçlü yorumlamak kolay bir iş olmadığını Dylan bu albümde fazlasıyla gösteriyor.


Cem Kurtuluş,2009

 

Parça Listesi

 

1. You're No Good     

2. Talkin' New York"     

3. In My Time of Dyin' 

4. Man of Constant Sorrow    

5. Fixin' to Die   

6. Pretty Peggy-O   

7. Highway 51 Blues    

 

Side two

 

1. Gospel Plow

2. Baby, Let Me Follow You Down

3. House of the Risin' Sun

4. Freight Train Blues

5. Song to Woody

6. See That My Grave Is Kept Clean

 

CEM KURTULUŞ,2009