// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Kitap Değerlendirmeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Değerlendirmeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Aralık 2014

Devlet İçinde Devlet: Ergenekon - Can Dündar & Celal Kazdağlı


















 “ Aradan geçen 20 yılda bebekleri doğdu, çocukları büyüdü, büyükleri yaşlandı, yaşlıları öldü… “ 

1990’ların ilk yarısında bir cinayet zinciri vardı. Tansu Çiller’in başını çektiği bu cinayet zincirinde bir çok faili meçhul cinayete imza atıldı, ama her zamanki gibi ölenlerin kimler tarafından öldürüldüğü açıklanmadı, faili meçhul olarak kayıtlara geçti. Kürt siyasetçi, hukukçu, iş adamları bu cinayet zincirinin içindeydi.  1993’te Tansu Çiller o dönem PKK’ye yardım edenlerle ilgili açıklamayı şöyle anlatıyordu;

"Elimizde PKK'ya yardım eden Kürt işadamlarının listesi var. Listede 60 kadar isim bulunuyor. Devlet PKK'yla olduğu gibi, PKK'ya mali destek sağlayanlarla da her biçimde mücadele edecektir."

Çiller bu listeyi savunmayı  şu açıklamasıyla anlatıyor.

 “ Evet, böyle bir liste geldi önüme. Tahmin ediyorum ki İçişleri Bakanlığı’ndan geldi. MGK’da da bu tarz birtakım işadamlarının finansman için tehdit edildiği ve zorla para toplandığı ifade edildi. Bu çerçevede, o gün, hatta o anda önüme gelen bir listeydi. ‘Kimse buna boyun eğmesin, biz bunları koruruz. Kim bunu yapıyorsa bunları da önleriz... Bu işadamları tehdit ediliyorsa korkmasınlar...’ Verdiğim mesaj buydu.”

Tansu Çiller döneminden tutun diğer dönemlere kadar uzanan, 1996/1997 arasında televizyonda söz olarak söylenenlerden oluşan “ Ergenekon “ kitabı Devlet içinde devlet olduğunu, cinayet zincirlerini, ülkücülerin devletle iş birliği yaptığını ve kullanıldığını ve sonra bir köşeye atıldığını, Özal Dönemindeki olayları, Mehmet Ağar’ın önlenemez yükselişini, Uğur Mumcu’nun çete dosyasını, Özal Suikastını, İpekçi Cinayetini ele alıyor. Kitap 8 bölümden oluşuyor. Her bölümü kanıtlarla ve delillerle dolu. Kitabın Önsözünde bahsedilen kısma dikkat edelim!

“ Bu kitap Kasım 1996 ile  Şubat 1997 arasında televizyonda ‘ söz’ olarak söylediklerimizden oluşuyor. Ne yazık ki, beyazcamdan söylenen pek çok söz gibi o sözler de geceyarılarının rehavetinde uçuşup savruldular. O sesler, o yüzler, o görüntüler, o belgeler, hepsi ama hepsi duyarsızlığın umursamazlığın, hafızasızlaştırmanın betondan duvarına çarpıp boşlukta dağıtıldılar. “

Kitap “Artakalanlar “ bölümünden 9 ekim 1978 günü öldürülen Bahçelievler Katliamıyla başlıyor. Bahçelievler Katliamı sanıklarından Haluk Kırcı o olayı şöyle anlatıyor;

“ Kapı açılır açılmaz içeri girdik. Hepsini yere yatırdık. Ne yapacağımız konusunda talimat almak için  Abdullah’a birini gönderdik. Abdullah, eter ve pamuk vermiş, ‘ Hepsini tek tek bayıltıp öldürelim’ demiş. Dışarı çıkıp, arabada bekleyen Abdullah’la konuştum. ‘ Evde öldürmek zor olacak. İkişer ikişer götürüp öldürelim’ dedim. ‘Olur’ dedi. İki kişiyi Büyük Reis’in arabasına bindirip Eskişehir yoluna götürdük. Müsait bir yer bulup ikisini de yere yatırıp kafalarına ateş ettik. Geri döndük. Böyle zor olacağını anlayınca Abdullah, ‘ Tek tek boğalım bunları’ dedi. Bir tanesini zorla boğdum. Diğer dördünü bu şekilde öldürmek de zor olacaktı. Arkadaşları gönderdim. Sonra da sedirin üzerinde bulunan dört kişiye yakın mesafeden ateş eder mermilerin hepsini boşalttım. Silahı da götürüp Abdullah’a verdim. “

“ Ergenekon “ kitabının en önemli konularından biri Gladio Faaliyetleriyle ilgili bilgiler içermesi ve bu faaliyetlerin geçmişini bilmeyenler için bir kaynak oluşturması. Gladio ile ilgili kitapta şu sözlere yer veriliyor;

“ İtalyanca Gladio, Kılıç demekti. İtalyanlar bu sözcüğün gerçek anlamıyla ancak 1988 yılında tanıştılar. O yıl küçük bir İtalyan köyü yakınlarında şüpheli bir aracın aranırken patlamasıyla üç kişi öldü ve gizli örgüt tesadüfen ortaya çıktı. Soğuk savaş yıllarında Amerikalılar, komünizmin yayılmasını önlemek için CIA desteğiyle çeşitli Avrupa ülkelerinde paramiliter örgütler kurmuşlardı. Amaç, komünistlerin gerilla savaşına karşı, kontrgerilla faaliyeti yürütecek birimler oluşturmaktı. Komünizmin en güçlü olduğu İtalya’da başlayan bu faaliyet, kısa zamanda tüm NATO ülkelerine yayılmıştı.”

1970’lerde bir çok yerde operasyonlar yapıldı, dönemin ülkücüleri komünizm tehlikesiyle sokağa sürüldü, cinayet işledi, devlet tarafından kullanıldı ve sonra köşeye atıldı. Dönemin ülkücülerden Avukat Can Özbay bu işlerle fikrini şöyle anlatıyor

“ Ülkücüler zaten gönüllü, devleti tehlikeye düştüğü an zaten mücadele vermeye gönüllü. Bunların kullanılmasına gerek yok ki. Onlara devlet adına, devletin menfaati için devletin yararı için bir takım görevler verilmiş olabilir. Bunu ülkücülerden başka yapacak grup yok. Yani bunu PKK yapmaz, komünistler , sosyalistler yapmaz. Ülkücülerden başka Türk devletinin maruz kaldığı tehlikeler karşısında bir takım önemli görevleri devletine sadakatle yapacak başka bir grup olmadığı için, ülkücüler tabii olarak görevlendirilmiş olabilir. “

Ülkücü gençliğin en tehlikeli adamlarından biri Abdullah Çatlı’ydı, diğeri Muhsin Yazıcıoğluydu. Muhsin Yazıcıoğlu Maraş katliamında emir veren kitlenin başındaydı. Abdullah Çatlı ise okumak için geldiği Ankara’da yeteneği ve gözü karalığı ile kısa sürede ülkücü hareket içinde yerini alarak Ankara Ülkü Ocakları başkanı oldu, sonrasında eylemler çoğaldı.  25 Ağustos 1978 ‘de bir arama sırasında Sakarya’da yakalandığında Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Çatlı’nın bırakılmaması halinde  polislere şu cevabı veriyor

“ Arkadaşımızı bırakmazsanız Ankara’da 150 bomba patlatırız.”

Ülkücü hareket ile polisin iş birliği kitapta gözümüze sokuluyor.  Muhsin Yazıcıoğlunun o sözü söylemesinden sonra 7 Tipli’nin katledilmesi olayı olmuştu, sonrasında bu sırayı Balgat Katliamı, İpekçi Cinayeti takip etti.

Bahçelievler katliamı sanıklarının ve MHP ile ülkücü kuruşlar davasının avukatı Can Özbay MHP’nin durumunu şöyle özetliyor;

“ 12 EYLÜL’den önce pek çok ajan vardı partinin içinde. İşte bu ajanlar parti ile ilgili sınırları deşifre ettiler. Belgeleri deşifre ettiler. Pek çok ülkücünün mağduriyetine sebep oldular. Başbakanlık görevlileri, MİT görevlileri, çeşitli görevliler MHP’de cirit atıyordu o dönemde. Müşaviri, genel başkan müşaviri, genel başkan yardımcısı, genel sekteret, genel sekreter yardımcısı pozunda, statüsünde partinin üst kademelerine dolmuşlar. Hepsi kendine göre bir faaliyet yapıyordu, ama ülkücülük yoktu “

70’li yıllarda ülkücüler pek çok olaya karışmıştı, o olaya karışanlardan Kartal Demirağ olanları şöyle anlatıyor

“ 80 öncesinde Ülkü Ocak’larına kayıtlıydık. Onların eğitim kamplarına katıldım. Türkiye’nin belli yerinde kamplar vardı, ama onlar gizliydi. Emekli ordu mensupları eğitiyordu gençleri “

Kitabın “ Ardakalanlar “ kısmında ülkücülerin Devlet baba tarafından  nasıl kullanıldığını, nasıl köşeye atıldığını şu sözlerle daha iyi anlıyoruz.

“ 12 Eylül darbesi, ülkücü hareket için tam anlamıyla bir hayal kırıklığı ve yıkımdı. Yıllardır sokaklarda, okullarda, meydanlarda devlet adına savaşıp kan dökmelerine rağmen sonunda takdir yerine tekdirle karşılaşmışlar, iktidar koltuğu beklerken kendilerini birden cezaevinde bulmuşlardı. Öpmeye çalıştıkları elden tokat yemenin acısıyla şaşkına döndüler, kırılıp küstüler. Fikirleri iktidarda, kendileri zindandaydı.”

“ Geçmişe baktığımız zaman kullanılmanın ötesinde şeyler var. Kullanılmış ve eski bir mendil gibi bir köşeye atılmıştır, hakaret edilmiştir, gururla oynanmıştır, şahsiyetiyle oynanmıştır ülkücülerin. Yani kullanılmanın da ötesinde böyle hadisede olmuştur. Çünkü 1979 ile 1980 arasında ölenlere baktığımız zaman 5000 ölen insanla karşılaşırsınız. Bunu engellemeye devletin gücü yetiyordu da niye bir yıl bekledi? Şartlar olgunlaşacaktı. Şartların olgunlaşması için herkes elinden geleni yaptı. “

Kitabın ilk bölümünde ASALA terör örgütünde Türkiye başta dahil diğer ülkelerde suikastler düzenlendiğine de dikkat çekiliyor. Abdullah Çatlı’nın başında olduğu ekip Hiram Abbas önderliğinde Asala’ya karşı operasyonlar düzenledi. Bir nevi devletle işbirliği yapan Abdullah Çatlı ASALA olayıyla beraber çoğu kişi tarafından Kahraman edildi ama bu yaptığı bazı katliamları yapmadığı anlamına gelmedi. Bu tür olaylara devletle birlikte karışan ülkücülerle ilgili bir tespit her şeyi biraz olsun gözler önüne seriyor

“ 12 Eylülden artakalanlar hapisten çıkınca işsiz kalmış, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Liderleri içerideydi. Örgütleri dağılmıştı. Yalnızdılar. Bugüne dek kavga etmek dışında bir işleri olmamıştı. Oysa şimdi iş bulmaları, karınlarını doyurmaları ve hapisteki arkadaşlarına para göndermeleri gerekiyordu. “

Mafya her zaman devlet’le ilişki oldu. Devlet kirli işlerin devamını mafyayla halletti, 90’lı yıllar birçok yeraltı adamı böylece türemiş oldu. Kitabın ilerleyen bölümlerinin Çatlı’nın yeraltı dünyasına nasıl adım attığı, Kürt işadamlarının nasıl öldürüldüğü ile alakalı bilgiler yer alıyor. Susurluk kazası böyle bir dönemde ortaya çıktı ama sonrasında aydınlatamadı. Devlet Abdullah Çatlı’yı kullanmıştı, Abdullah Çatlı’nın kullanıldığına şu örnekte net görebiliyoruz

“ Siz Görevimiz Tehlike filmini seyrettiniz mi? O filmde ne diyorlar biliyor musunuz? Diyorlar ki, bu kaset kendini beş dakika içinde imha edecek ve eğer yakalanırsanız ve ölürseniz devlet sizi tanımayacak. Abdullah Çatlı’yı tanımamaları gayet doğal “

Kitabın ikinci bölümü “ Çillerin Özel Bürosu “ başlığıyla açılıyor. Çiller Türkiye’sinde başlıca neler  oldu hatırlayalım

-Sivas 2 Temmuz
-Başbağlar katliamı ( 6 Temmuz)
-Şırnak Katliamı
12 mart 1995 Gazi Katliamı

Çiller döneminde bir dipnot düşmek gerekir, o da şöyle anlatılıyor. “ Başbakan Çiller için "O tak diye emrediyor, ben şak diye yapıyorum" diyen dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş'e göre , "uçaklardaki kayışların gevşemesi nedeniyle bombalar yanlışlıkla" 38 köylünün "üzerine düşmüşü!

Çiller döneminde bir çok katliam yapılmıştı. PKK operasyonu denilmesine rağmen ölen kişiler arasında PKK’ya yardım ediyor söylemiyle zengin iş adamları öldürülüyordu, bu isimler öldürüldüğünde kim tarafından öldürüldüğü belli olmuyordu. Faili meçhul cinayetler böyle kayıtlara geçti. Özel büro’da bazı kayıtlar açığa çıkmıştı, devlet içinde kirli işlerin olduğunu Aydınlık dergisi şöyle açığa çıkarmıştı

“ Emniyet Genel Müdürlüğünce PKK ve Dev-Sol faaliyetler için kullanılıyor görüntüsü ile özel bir suç ekibi teşkil edilmiştir. Tehdit, gasp, haraç, uyuşturucu kaçakçılığı, cinayet gibi suçların içinde olan bu grup doğrudan Emniyet Genel Müdürü Mehmet AĞAR’a bağlı olup, Genel Müdür müşaviri Korkut Eken tarafından sevk ve idare edilmektedir “

Kitabın ikinci bölümü Mit’in içindeki yapılanmayı, Mit içindeki gruplaşmayı, yapılan gizli işleri anlatıyor.  Çiller Mit’i ikiye bölmüştü, bunu yaparken gizli kapaklı işler dönüyordu. Mehmet Ağar, Çiller’le çalışmaya başlamış, Mit içindeki gruplaşmadan iki grup ayrı ayrı bilgi saklıyordu birbirinden. Çiller döneminde kurulan Özel Tim PKK ile amacıyla kurulan bir yapı söylenmesine rağmen bu birimin içinde MHP eğilimli elemanlar yer alıyordu. Özel Büronun nasıl oluşturduğunu kitap şöyle anlatıyor;

“  Bu büronun asıl fikir babası  ve kurucusu çok tanıdık bir isim; Turgut Özal’dı. O’nun gerekçesi ise , ağabeyi Demirel’in başına gelenlerdi. Demirel’in ‘ Angola’da darbe olsa haber verirler, bizde bir şey olunca haberimiz olmaz ‘ sözleri Özal’ın bir Özel Büro kurma kararında etken oldu “

Devletin üst düzeyini  nasıl yeraltı dünyası ile mafya  ile iç içe olduğunu anlatıyor kitabın ilerleyenler bölümleri. Suçlananlar arasında Mehmet Ağar, Hüsamettin Cindoruk, Necdet Üruğ, Ünal Erkan gibi önemli  isimler yer alıyor.  Polisin nasıl saf değiştirdiğine de Ergün Gökdeniz’in  şu satırlarında tanıklık ediyoruz

“ Polisin içinde atamalarda siyasilere  yanaşma var. Bakıyorsunuz ANAP geliyor, ANAP’lı oluyor. DYP geliyor, DYP’li oluyor. Şu anda RP’li. Bakarsınız namaz da kılar. Bu polisin kimlik arayışının sonucudur. Özellikle alt kademede olan polisin ve bazı müdürlerin bazı siyasileri kullanması da gerçektir. Her siyasinin bir polisi var ve her polisin de bir siyasi adamı var “

Kitabın üçüncü bölümü “ Mehmet Ağar’ın Önlenemeyen Yükselişi” başlığıyla devam ediyor. Bu bölüm “ 1992 Nevruzu Türk Hükümeti açısından tam bir yenilgiydi “ cümleleriyle açılıyor, ve Mehmet Ağar’ın PKK ile PKK taktikleriyle  mücadele edilmesi gerektiğini söylüyor.  Mehmet Ağar’ın biyografisine de az da olsa yer veriyor.  Çiller, PKK’ye haraç veren iş adamlarını biliyoruz dedikten sonra Liceli İş adamı Behçet Cantürk polis kıyafeti giymiş kişilerce  kaçırıldı ve şakağına sıkılan tek kurşunla öldürüldü. Bu cinayet serisi aynı yöntemle yeniden devam etti. Ama hiçbir zaman kimlerin yaptıkları bulunamadı, faili meçhul cinayetler serisine eklendi. Bazı ihalelerde ülkücü kimlikli kişiler yerini almıştı,bu isimlerden biri Abdullah Çatlıydı. Abdullah Çatlı ile ilgili bilgi şöyle doğrulanıyor.

“ İhaleye tek şirket olarak girdik. Şaibe olur diye ihale iptal edildi. Üç şirket daha girdi. Çatlı ve adamları diğer şirketlere el çektirdiler. İhale Baysa’ya kaldı “

Kitabın dördüncü bölümü “ Ergenekon: Darbeyi çete mi hazırladı “ 1980’li yıllarda Korkut Eken’in Abdullah Çatlı’yı devletin kullanıldığını itiraf ettiği sözleriyle başlıyor.  Bu sözlerden sonra 1 mayıs 1977’de 34 kişinin ölümüne sebep olmuş güne kadar uzanıyor. O 1 mayıs katliamından sonra Ecevit o saldırıyı şöyle anlatıyordu

“ Bu ateşin nereden açıldığı belli olduğu halde, ateşi açanlar belli olduğu halde sorumluları bir türlü yakalanmadı. Biz bir araştırma kurulu kurmuştuk, fakat onun da önüne aşılmaz engeller çıkıyordu. Ben 1 mayıs olaylarında çok kaygılandım. Ve daha önce ÖZEL Harp Dairesi’nin sivil uzantıları üzerine aldığım bilgiler ışığında duyduğum kaygılarımı zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e sözlü olarak ilettim. ‘ Elimde kanıt yok ama bana öyle geliyor ki bu Özel Harp Dairesi’nin sivil uzantıları , onun içinde yer alan ömür boyu görevli bir takım siviller bunu yapmış olabilir’ diye o konuda bilgilerimi kendisine aktardım.”

Ecevit bu açıklamayı yaptıktan sonra suikast’e uğradı, ama saldırı başarısızlıkla sonuçlandı. Ecevit’in olayını başında ülkücü hareketin bulunduğu Kahramanmaraş katliamı takip etti. Darbe ortamının nasıl oluştuğunu Erol Mütercimler şu sözlerle anlatıyor;

“ Ülke 71’den sonra 12 Eylül’e kadar planlı programlı şekilde terörün,anarşinin içine sokuldu. Sonunda gelinen noktada, artık sokağa çıkamayan, can güvenliği olmayan, beş dakika sonrasından emin olmayan Türk halkı darbeyi, asker yalvaryakar ister hale getirdi. Bu cinayetlerde kim kullanıldı? Abdullah Çatlı gibi, Oral Çelik gibi , Mehmet Ali Ağca gibi, Haluk Kırcı gibi daha bir yığın isim sayabiliriz. Bunun içinde polisler de var. Bunun içinde rütbeli insanlarda var ne yazık ki. “

Erol Mütercimlere göre bütün bunları yapan çetenin adı Ergenekon’du. İlk Ergenekon ismi Erol Mütercimler’in attığı iddia ile ortaya çıkmıştı. Erol Mütercimler’e ilk Ergenekon isminden söz eden dönemin tümgeneral’i Memduh Ünlütürk idi. Ergenekon’un nasıl kurulduğu şu sözlerle anlatılıyor;

“ Memduh Ünlütürk Paşa kendisinin de Ergenekon’un içinde olduğunu söyledi ve dedi ki, ‘ Ergenekon Genelkurmay’ın da , hükümetlerin de, bürokrasinin de herkesin üstünde bir örgüttür.Yasayla falan kurulmuş bir örgüt değildir. Bu, 27 mayıs darbesinden sonra CIA , Pentagon tarafından kurdurtulmuş. Bunun içinde bulunan insanlar da buraya hizmet eden insanlardır. Ama bunlar vatana ihanet olsun diye hizmet etmezler. Biz vatanı kurtarıyoruz, vatana hizmet ediyoruz, vatana yararımız dokunuyor düşüncesiyle bu örgütün içinde yer almışlardır. Özellikle Amerika’da kontrgerilla eğitimi görmüş olan, bu kurslardan geçmiş olan generallerin bir bölümü yeri geldiğinde bu kontrgerilla içinde yer alır. Sonuçta ben daha başka insanlardan Ergenekon’u araştırdığımda şunu gördüm: Bunun içinde subaylar var, emniyetçiler var, profesörler var, gazeteciler var, işadamları var, sıradan insanlar var. Bugün çeteler dediğimiz bu küçük birimler var ya ,işte bu birimler Ergenekon’un içindeki birer bölüm,birer parça. Adını saydığımız kişiler de Ergenekon adı verilen bu üst örgüt tarafından kullanılan tetikçiler.”

Kitabın bu bölümü MHP tabanlı ülkücülerin hangi eylemlerde bulunduğunu gözler önüne seriyor. O eylemlerden bazıları şunlar

16 Mart 1978 : İstanbul Üniversitesi Katliamı
24 Mart 1978 :Doğan Öz Cinayeti (Kontrgerilla-MHP ilişkisini araştıran ilk avukattı )
11 Temmuz 1978 : ( Bedrettin Cömert Katliamı )
10 Ağustos 1978 :Balgat Katliamı ( Kahvehanelerin tarandığı dönemler)

Devlet tarafından Abdullah Çatlı ve yanındakilerin nasıl kullanıldığını Mustafa Pehlivanoğlu şu sözlerle anlatıyor

“ Genel Merkez’de Abdullah Çatlı’nın emrindeydik. Hepimiz O’nun emrinde öldürme ve yaralama eylemlerini gerçekleştirdik. Benim karıştığım Balgat olayı  Çatlı’nın emriyle gerçekleştirildi. Olayda kullanılan 12’li Baretta tabancayı Abdullah’tan aldım. Silahları İsa Armağan Niğde’den getirerek Abdullah’a veriyor, Abdullah’da örgüte dağıtıyordu. Balgat olayından sonra yakalanmamızın ardından İsa Armağan’ın bir arkadaşı 3.5 milyon lira parayı Abdullah Çatlı’ya götürerek bizim serbest bırakılmamızı sağlamasını istemiş. Ancak Çatlı İstanbul’a yerleşip o parayla kuyumcu dükkanı açmış “

Bu sözlerden sonra Mustafa Pehlivanoğlu idam ediliyor, Balgat Katliamına karışan diğer isimler öldürülüyor, ÇATLI’ya hiçbir işlem yapılmıyor, dosyalar böyle kapanıyor.

9 EKİM 1978 : 7 TİP’linin Öldürülmesi olayı  yine Abdullah Çatlı’nın emrini verdiği bir olay. Bu defa olayı yapan Haluk Kırcı adında ülkücüydü. O da üç polisin yardımıyla  Emniyet binasından kaçırılarak salıverildi.
1 Şubat 1979: Abdi İpekçi Cinayeti

Kitabın beşinci bölümü “ Mumcu’nun Çete dosyası “ başlığıyla açılıyor.  Cesur araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu’nun neden öldürüldüğüne pek çok ipucu aydınlanıyor, ne kadar cesur gazeteci olduğu gözler önüne seriliyor. Uğur Mumcu yaşasaydı Pek çok olay aydınlanacaktı.  Katlederek aydınlanmasını  engellediler. Bu bölümde Uğur Mumcu’nun bir sözünün önemle altının çizilmesi gerekir,o sözler şu satırda anlatılıyor

“ Terör ister sağ, ister sol görüntülü olsun, isterse de etnik kimliklere bürünsün, sonuç hiç değişmez. İşin kuralı şu; Bu terör örgütleri eninde sonunda emperyalizme, ve faşizme hizmet ederler, şovenizme ve cuntaların değirmenlerine su taşırlar” 

Uğur Mumcu “ Yakında yayınlanacak yayınımda Kürt Milliyetçileri ile istihbarat ajanları arasındaki ilişkilere ışık tutacak ilginç belgeler açıklayacağım” yazısından 16 gün sonra öldürüldü. Gerçeklerin görünmesini istemiyordu kimse, eğer gerçekler ortaya çıksaydı onların da foyaları ortaya çıkacaktı. Gerçeklerin peşinden giden bir gazeteciydi Uğur Mumcu.

Kitabın beşinci bölümünü “ Özel Suikastı”  takip ediyor. Özal, Kürt sorununa adım atan isimlerden biriydi. 1988 Anap Kongresinde Özal’a Suikast düzenlendi, bu suikast’ın arkasında sadece bir kişi değil, bir örgütün olduğu düşüncesindeydi Özal.  Suikastı düzenleyen Kartal Demirağ adında 80 öncesi dönemde kamplardan eğitilen bir ülkücüydü. Kartal Demirağ kamplarda eğitildiği dönemi şöyle anlatıyordu.

“ 80 Öncesi dönemde Ülkü ocaklarına kayıtlıydık. Onların eğitim kamplarına katıldım. Orada her türlü eğitim vardı. Türkiye’nin belirli yerlerinde kamplar vardı ama onlar gizliydi. Emekli ordu mensupları eğitiyorlardı gençleri “

Kartal Demirağ’a bu açıklamasından sonra  Kartal Demirağ’a yöneltilen diğer sorular şöyleydi;

    -   Emekli Ordu mensupları eğitiyordu?
             - Tabii canım, emekli olmuş, adam eğitim görmüş. Kendisi komando zaten. Bizim gençleri eğitiyor
-       - Zihinsel eğitim de gördünüz mü
-       - Tabii orada milliyetçilik eğitimi var. Türk Milliyetçisi, İslam, Vatan, millet davası diye müthiş bir eğitim var. Bilinç eğitimi de var.
        - Zihinsel eğitimi kimler veriyor?
        - İşte o ihtisası gören kişiler var. Adam milliyetçiliğin kitabını yazmış. O kadar iyi biliyor ki her şeyi.Dış Türklerden Tut, Türk’ün kafatasına kadar her şeyi incelemiş.

Dönemin diğer gerçeklerinden biri de Özal Suikasti’nin meclise getirilmemesiydi. Dosya diğer dosyalar gibi kapatıldı.  Kartal Demirağ 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı, 4 yıl kadar yattıktan sonra şartlı tahliye edildi. Özal’ın vurulmasından 16 ay sonra Özal Cumhurbaşkanı oldu, bir süre sonra öldü, ama geride çok şüphe bıraktı. Kimi kalp krizinden öldü derken, kimi de başkalarının Özal’ı zehirlediğini söylüyordu. Özal’a otopsi yapılmasına ailesi izin vermediği için  bu ölümün zehirlenmeden mi yoksa başka bir sebepten dolayı mı olduğu yanıtsız kaldı.  

Kitabın altıncı bölümü “ Özal Öldü mü, Öldürüldü mü? “ dosyasıyla devam ediyor. Bu bölümde Özal’ın Kürt sorunuyla ilgili düşünceleri, gazeteci Cengiz Çandar’ın Özal’a söyledikleri, Körfez krizi, PKK ve TSK arasındaki olaylar gibi konulara değiniliyor. Bu konuların haricinde 1992 yılı  kanların döküldüğü yıl olarak   hafızalara yerleşiyor. Kanlı Nevruz kutlamasında bilanço ağır, ölen kişi sayısı 57’di. 1992 kışında askeri operasyon başlatılıyor. 1993 Mart’ında hiç beklenmeyen bir gelişme yaşandı. PKK lideri Abdullah Öcalan ‘ın ateşkes ilan etmeye hazırlandığı haberi patladı. 

Özal, PKK’yı dağdan indirmek için bir af düşünüyordu. Bir süre sonra Özal’ın ölüm haberi geldi, işler daha da kötüye sardı.  PKK’ya affın konuşulduğu dönemde PKK 33 er silahsız askere kurşunlayarak katletti. “ Murat Karayılan kitabında, 1993 yılında öldürülen 33 asker olayına kendisince açıklama getiriyor. Karayılan, 33 askerin ölüm talimatının o dönem PKK Bölge Komutanı olan Şemdin Sakık tarafından verildiğini belirtiyor “  33 Asker arasında kurtulanlardan Osman Partal o olayı şöyle anlatıyor;

“ Olayın faili PKK. Peki beni tek başına PKK'nın kucağına atanlar kim? Bizim korumamız falan yoktu. İki otobüste hepimiz askerdik. Hepimiz sivildik. Otobüse yol parasını bile biz verdik. Malatya çıkışında arkadaşlarla biz böyle yola çıkmayız diyerek itiraz ettik. O esnada bir land roverdeki rütbeliler devam edin ileride askerler size eşlik edecek dedi. Ama daha sonra bizi korumaya gelen olmadı  “

 Olay tanıklarından diğer asker Erkan Omay  konuyu şöyle anlatıyor;

"BİRLİĞİMİZE doğru giderken yok lastik patladı, yok yemek molası diye 3-4  yerde mola verildi. 18.30'a kadar bekletildi otobüs. Ben ikinci otobüsteydim. Bingöl'e 10 kilometre kala önümüzdeki otobüsün durdurulduğunu gördüm. İkinci şoföre 'PKK yol kesmiş' dedim. Çünkü az ileride de çatışma vardı. İkinci şoför de 'Onlar PKK değil' dedi. Hatta Bingöl Tur'dan otobüsü de durdurmuşlardı. Bir astsubaya herkesin gözü önünde işkence ediyorlardı.Öyle kötü işkence ediyorlardı ki, astsubay 'Beni öldürün!' diye yalvarıyordu. Bunları hatırlamak bile istemiyorum, öyle çok acı veriyor ki. Bizde çakı bile yok. Sonra bizi taradıktan sonra askerleri yardıma çağırmaya ben gittim. Kurşun ayağımı sıyırmıştı. Askerlerin üzerine koşarken askerler tarafından da tarandım. Beni PKK'lı sanmışlar. Yardım istedim, hayatta olanlar olduğunu anlattım. Bize yine Bingöl Komando Taburu yardım etti, zannedildiği gibi Özel Harekât falan kesinlikle yoktu. Bizi kaçıran o PKK'lı gruba yönelik operasyonda, 66'sının cesedini getirdiler."

Kitabın yedinci bölümü “ İpekçi Cinayeti “ dosyasıyla kapanıyor. İpekçi Suikastiyle gözler 5 isim üzerine çevrilmişti, bu 5 kişinin ilk ortak özelliği ülkücü oluşlarıydı. Mehmet Ali Ağca, Abdullah Çatlı, Yalçın Özbey, Oral Çelik hesabına 500 bin dolar yatırılmıştı. Teröre karşıtlığıyla bilinen Abdi İpekçi seçilmişti bunun için. Abdullah Çatlı Nevşehirliydi, İpekçi cinayetinde geçen 5 ülkücüden 4’ünün sahte passaportu Nevşehir Emniyet müdürlüğü damgasını taşıyordu. Dönemin araştırmacı gazetecilerinden Uğur Mumcu Ağca dosyasında Nevşehir’in önemini şöyle anlatıyor;

  1. Ağca’ya pasaport veren yer Nevşehir Emniyeti
  2. İpekçi cinayetinin planlayıcılarından Mehmet Şener’e pasaport  veren yer de aynı: Nevşehir Emniyeti
  3. Ağca’nın arkadaşı Ömer Ay’ın sahte pasaportu da Nevşehir Emniyet’nden sağlanmış
  4. Ömer Bağcı’ya pasaport veren yer? Orası da Nevşehir Emniyeti
  5. Ya Abdullah Çatlı’ya ? Nevşehir emniyeti
  6. Ağca’nın pasaport numarası: 136 635
  7. Ömer Ay’ın ki: 136 636
  8. Peki kim bunların Nevşehir Emniyet’indeki bağlantıları
  9. Kim, Kim , Kim?


Uğur Mumcu bunları anlatırken herkesin gözü bir isme çevrilmişti, o dönemin Komiserlerinden, Özel harekat Başkan vekili İbrahim Şahin’di.  İbrahim Şahin’in diğer bir özelliği Genelkurmay’ın Özel Harekat dairesinde çalışmış, Almanya’da komando ve Amerika’da anti-terör kursları gören ilk Türk Komiseri olması. İbrahim Şahin, Abdullah Çatlı ile bazı yalanlar atsa da bu sonraları ortaya çıktı.  Uğur Mumcu’nun Nevşehir Emniyetine dair yazdığı şeyler bir gün Nevşehir Emniyet Müdürlüğünde yangın çıkmasıyla kül olup gitti. Belgeleri, delilleri ortadan kaldırmak için devlet içinde devlet kuranlar bu olayla daha da açığa çıkmıştı.  İpekçi Cinayeti döneminde neler olmuştu tekrardan hatırlayalım

¾      Mehmet Ali Ağca, İpekçi Suikastından idamla yargılanırken 1979 yılında ülkenin en iyi korunan askeri cezaevinden kaçırıldı. Bu kaçırmada devlet görevlilerinden yardım gördüğü ortaya çıktı.
¾      Abdullah Çatlı, Bedrettin Cömert suikastıyla ilgili olarak aranırken 1978 Ağustos’unda Sakarya’da yakalandı, 48 saat sonra serbest bırakıldı
¾      Uğur Mumcu’nun “ İpekçi Cinayetinin kilit ismi “ dediği Çatlı 1982 Şubat’ında bu kez MHP davasından aranırken Zürih’te Mehmet Şener’le birlikte sahte pasaportla yakalandı ve yine 48 saat sonra salıverildi.
¾      Mehmet Şener, 1982 Şubat’ında Çatlıyla birlikte Zürih’te yakalandı. Uğur Mumcu “ Şener iade edilirse İpekçi cinayeti aydınlatılır, yitirilen her saniye önemli “ diye yazdı; ama saniyeler, aylar geçti, Şener yargılandı ve “ delil yetersizliğinden “ serbest bırakıldı
¾      Oral Çelik de 1982’de İsviçre’de yakalandı. 10 gün sonra serbest bırakıldı. Türkiye’ye döndükten sonra Malatya’da süren bir cinayet davasında “ dosyada bir evrakın kaybolması üzerine “ tahliyesine karar verildi.

Kitabın içinde yer alan “ Devlet cinayetimiz işlemez “ diyenler cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdular sözü bile dönem içinde çoğu şeyi anlatıyor. Abdi İpekçi’nin kızı Nükhet İpekçi cinayetlerini bitmesini, katillerin yargılanmasını isterken şu söze dikkat çekiyor;

“ Bir yana bakıyorsunuz bir salona toplanmışlar. ‘ Çatlılar ölmez’ diye bağırıyorlar. Bir başka yanda ‘ Mumcular , İpekçiler Ölmez’ diye bağırıyorlar. Hep birlikte bir salonda “ Kimseyi öldürmeyin “ artık diye bağırabilecek miyiz acaba? “

“ Ergenekon “ kitabı 40 dakika haber programında anlatılan araştırmalarla yola çıkıyor. 12 Eylül  öncesi Provokasyon’lardan , Tansu Çiller’in özel bürosuna, Susurluk içindeki olaylara, devletin ülkücüleri nasıl kullandığına,  Susurluk kazası olaylarının nasıl meydana geldiğine, devlet-mafya-çete üçgenine tanıklık etmemizi sağlıyor. Okuduğunuz kitap Ergenekon'un  14.baskısı, ve bu kitapta 2012 tarihli Ergenekon davası duruşma tutanakları yer almıyor. Kitap akıcı bir anlatım diline sahip, dönemin olaylarını bilmeyenler için bir klavuz niteliğinde.  Kitabın arka kapağındaki bitiş sözüne dikkat etmek için şu alıntıyı göz ardı etmemek gerekir;  “Ergenekon’la tanışın! Susurluk suskunluğa dönüşmesin! “  

Kitabın Adı: Ergenekon
Yayına hazırlayan: Can Dündar & Celal Kazdağlı
Kapak Uygulama: Duysal Yaşar
Dizgi: Yalçın Ateş
Baskı: 14. Baskı (Şubat 2008)
Yayınevi: İmge Kitapevi Yayınları
Sayfa: 188




 CEM KURTULUŞ,2014 

12 Temmuz 2014

Pınar Çekirge - Yalnızlık Adasının Erkekleri




















Toplumun kanayan yarası insanlık. Bu yaraya her kategoriyi ekleyebilirsiniz.  Sınıflandırmalardan doğan bir yara bu. Eşcinsel, Kürt-Türk, Hristiyan-Müslüman-Ateist, diye bu sınıfları çoğaltabiliriz. Hepsinde sorun insanlığa çıkıyor. Eşcinsel ise bu toplumda yarası en çok kanayanlardan. Derdini anlatamayanların meselesi, neden böyle bir yola başvurduklarını sormadan onları sorgulayanların, kendi kabuğuna çekilenlerin meselesi. 

Farklıdır eşcinsellerin dünyası. Çaresizlikler, tükenişler, dibe batışlar,  toplumun dışına itilmişler ve bolca yalnızlık vardır eşcinsellerin hayatında. Kimse anlamak için çaba sarf etmez, darbeyi vurmak için sıraya girer. Çünkü onlar Eşcinseldir, sorunlarını anlatmak isterken anlatamayanlardır.  Onlara sayısız damga vurulmuştur “ İbne, Kulampara, nonoş, şorolo, Lubinya” gibi adlar onlara takılmıştır.  

Eşcinsellerin neden eşcinsel olduğu konusunda herkes bir şeyler söyler, ama kimse anlamak istemez. Onların bu yola başvurma isteklerinden biri kendi içindeki mutsuzluklarını mutluluğa dönüştürmek. Mutlu oluyorlar mı? Zaman zaman. Bunu bilemeyiz. Yalnızlık adasında yaşayanlar için bu durum epey çaresiz.  Pınar Çekirge bizi Yalnızlık Adasının Erkeklerine doğru uzun bir yolculuğa çıkarıyor, bu yolculukta şaşıracağınız şeyler olacağı gibi, gözlerinizin önünde canlandıracağınız hüzündolu sahnelerde yaşamanız kaçınılmaz olacaktır.

 “ Yalnızlık Adasının Erkekleri “ 1991 yılında Pınar Çekirge tarafından eşcinsellerin düşünce ve duygularını, karşı karşıya geldikleri toplumsal ve duygusal açmazları ortaya koymak, ilerde çalışma yapacak psikolog, psikiyatr, sosyolog, gazeteci ya da ilgililere bir basamak oluşturmak için hazırlanan, eşcinsellerin dünyasında neler döndüğünü merak edenler için etkileyici bir kitap.  Toplumda eşcinsellere ne diyorlar, neden böyle davranıyorlar, sokakta karşılaştıkları zorluklar nelerdir sorusuna Pınar Çekirge’nin  kitabı “ Yalnızlık Adasının Erkekleri” kitabı yanıt veriyor.

  Kitabın içinde sadece Türkiye’den değil, Avrupa’dan da örnekler var ve Avrupa’daki örnekler geniş kapsamlı biçimde okuyucuya sunuluyor. Psikolojik etkiler ve eşcinsellerin neden eşcinsel olduğu oranları ve istatistikleri kitabın içinde yer almakla birlikte önemli noktalara parmak basıyor Pınar Çekirge.  Kitapta 1984-1986 yılları arasında eşcinsel erkeklerle yapılan söyleşiler de yer alıyor.  Bunun haricinde bilmediğiniz cinsel terimleri bu kitap sayesinde öğrenmiş oluyorsunuz.  Eşcinsel mevzusuna girmeden önce kitabın başlarında önemli bir sözü vurgulamak gerekir, bu sözün kitabın ana fikrini yansıttığını söyleyebiliriz.

“ Eşcinselliğin iyi bir şey olduğunu savunmuyorum. Yine de geleneklerin ve sosyal kuralların yerip abarttığı kadar da felaket değil. Toplumumuzdaki aşırı cinsel baskıları da yadsıyamayız elbette. Sonra dışlanmak, alay edilmek, aşağılanmak… Canıma tak etti artık. Hem neden sürekli didiklenir, yargılanırız. Neden? Hastalıklı kişiler olarak bakarlar bize “

 “ Yalnızlık Adasının Erkekleri “  Shakespeare’in   Hamlet’te yer verdiği dizelerle başlıyor.

  “ Öyle insanlar vardır ki, doğanın onlara doğuştan verdiği bir tek kusurun damgasını taşırlar, Oysa bunlar suçlu değildirler. Çünkü doğanın onlara neden böyle yarattığı bilinmez.
Bu tek kusurun lekesini taşıyanlar, İnsanlığın en erdemlileri arasında olsalar da, Bu tek kusur yüzünden herkesçe ayıplanırlar. “

 Yalnızlık Adası’nın Robinson’larını sunan Pınar Çekirge yer yer verdiği istatistik bilgilerle okuyucuyu  sıksa da , yaşanılanlardan yola çıkan hikayeleri okuduğunuzda  içinizde hüzün ve burukluk oluşuyor.   Sunduğu hikayelerin hepsi neler yaşandığını gözler önüne seriyor, o hikayeleri okuduğunuzda eşcinsellerin hayatının o kadar da kolay olmadığını daha net anlıyorsunuz. O yüzden Pınar Çekirge’nin “ Yalnızlık Adasının Erkekleri” olarak sunduğu kitap Eşcinsellerin hayatına tanıklık etmemiş olanlar için  bir klavuz niteliğinde.

 “ Neden sana ‘ Kız Yusuf’ “ diyorlar adlı hikaye kitabın en etkileyici hikayelerinden biri olmayı başarıyor. Okulda arkadaşları tarafından alay konusu olan, zamanını arkadaşlarından ayrı koridorlarda geçiren dışlanmış bir çocuğu görüyoruz bu hikayede.  İnsanlardan kaçan bir çocuk portesi çiziyor Pınar Çekirge, bu portreyi de etkili şekilde anlatıyor.  Hikayeden bir kısım dışlanmışlığı iyi şekilde anlatıyor bize.


-Adın ne senin?
-Yusuf
-Neden öyle kız gibi kırıtıyorsun
-Kırıtmıyorum ki
-Karı mısın sen? Sesin niye ince? Kız sesi gibi
-Bilmem


Kitapta diğer etkileyici ve insan yüreğine dokunan, içimizi sızlatan hikaye  “Boyalı KUŞ “ hikayesi.  İki eşcinselin hayatını etkili bir şekilde anlatan bu hikaye sonrasında bu iki çiftin yol ayrımına geldiğini anlatıyor. Birbirini seven iki eşcinselden birinin ameliyat isteğiyle ameliyat olması ve sonucunda yaşanılan hayal kırıklığı üzerine kurulu hikaye.  Erkeğin ameliyat olarak kadın olması ve sonrasında ameliyat olması isteyen kişinin ayrılmak istemesiyle paramparça bir hikaye. Birisi içkide bulurken kendini, biri  barlarda konsomatris olarak yüreğini bütün erkeklere dağıtıyor.   

Hikayeler ardı ardına sıralanıyor, babasına homoseksüel olduğunu açıklayan birini  “ Bir Hüzün Bukağı” hikayesinde görüyoruz. Bu hikaye toplum tarafından dışlanmış, ailesinin  “ Komşulara çocuğum nasıl eşcinsel derim” diye korkuttuğu bir hikaye. Bir Hüzün Bukağı  hem acıtan, hem de tebessüm ettiren bir hikaye olmayı başarıyor.  Barlarda, sokaklarda görülenlere  Yalnızlık Adasının Erkeklerinde tanıklık ediyoruz. Çaresizlik, tükenmişlik, bolca yalnızlık, mutsuzluk, mutlu olma çabaları, ve çoğu şey.  


Yalnızlık Adasının Robinsonlarını bize sunan Pınar Çekirge ; Eşcinsellerin neden eşcinsel olduğundan, toplumun eşcinsellere bakış açısını, aileleri eşcinsel olan çocuklarına ne diyor sorusuna  Yalnızlık Adasının Erkeklerinde yanıt veriyor. “ Yalnızlık Adasının Erkekleri “ Psiko-sosyal açıdan eşcinsellik hakkında bilinmeyenlere ışık tutuyor,  yer yer verdiği istatistik bilgilerle sıkılsanız da içinde bulundurduğu hikayelerle  etkileyici bir anlatım sunuyor.

Okurken Altını Çizdiklerim;

“ Eşcinselliğin iyi bir şey olduğunu savunmuyorum. Yine de geleneklerin ve sosyal kuralların yerip abarttığı kadar da felaket değil. Toplumumuzdaki aşırı cinsel baskıları da yadsıyamayız elbette. Sonra dışlanmak, alay edilmek, aşağılanmak… Canıma tak etti artık. Hem neden sürekli didiklenir, yargılanırız. Neden? Hastalıklı kişiler olarak bakarlar bize “

 “ Kişiliğimin bir yanını saklamam gerekiyordu. Erkeklerden hoşlandığımın anlaşılmasından dehşetli korkuyordum. Doğup büyüdüğüm çevre son derece tutucuydu. On, on bir yaşındayken başka erkek çocuklardan ‘ farklı’ olduğumu algılamıştım. Bende anormal bir yan vardı. Burada ( belki de tüm dünyada) yaşayan tek homo ben olmalıydım… Yalnızlık Adası’nın Robinson’u… Rüzgara kapılmış giden bir çöp kadar amaçsızdım. Yasak duygularım, ne denli özen gösterirsem göstereyim yüzümden okunuyor, tavırlarım, mimiklerim beni ele veriyordu. “

 “ Yardım istemeyen bir eşcinsele kimse yardım edemez. Ancak ondan sevgi ve anlayışınızı esirgemezseniz kendi iç huzuruna daha kolay kavuşacaktır. Unutmayın sevgi çoğu kez bir mucize yaratabilir “

 -Şimdi senden bir isteğim varr. Beni seviyorsan eğer,ama gerçekten seviyorsan her sevişmede benden sakladığın şeyi saklama
-Yani dedi Ümit
-Yani ameliyat ol artık dedi Efkar, Kestir şunu kadın ol
-Ümit sustu. Uzun uzun sustu. Gözlerine kederli bulutlar yüklendi. ‘ Tam üç yıl’ dedi Ümit. Dile kolay. ‘ Üç yıl sonra mı Efkar?’
- Bir yol ayrımındayız Ümit dedi Efkar. Çevreyi biliyorsun yaşadığımız dünyayı biliyorsun. Az çekmedik. Biz iki kişiyiz, onlarsa bir yığın. Dünyayı onlar ellerinde tutuyorlar. Birbirimize yeterek, birbirimize dayanarak nereye dek direnebiliriz ki? Onlara benzemekten başka çaremiz yok
- Yani boyalı kuş dedi Ümit
-Evet Boyalı kuş dedi Efkar. Boyalı kuş boyalı olduğu için hemcinsleri tarafından tüyleri gagalanarak öldürülür. Seni üç yıldan daha fazla koruyamam, koruyamadım, bağışla beni,bağışla. Benim de gücüm buraya kadarmış demek ki. Artık onlara benzememiz gerekiyor. Onlar gibi olmamız. Onların rengini almamız toplumun rengini almamız. Onlar çoğunluk bizse azınlığız. Her şey burada kilitleniyor, burada düğümlenip kalıyoruz dedi. Beni seviyorsan bunu yaparsın. Benim için yaparsın.
- Böyle nereye kadar dayanabiliriz sevgilim? Ama kadın olursan evleniriz. Evli oluruz hiç olmazsa, nasıl olsa birbirimizi sevmiyor muyuz? Birlikte yaşlanmayacak mıyız? Birlikte ölmeyecek miyiz? Ha kadın olmuşsun, ha erkek ne çıkar? Evli olursak kimse diyecek söz bulamaz. İstersen buralardan gideriz başka yerlere, başka diyarlara gideriz. Bir daha hiç dönmeyeceğimiz günlere.

“ Bütün erkekleri deliler gibi seviyor şimdi,hepsini de en ölümsüz aşkla seviyor ve aşkın gözyaşlarını döküyorlar her gece, aşkın ölümüne döktüğü gözyaşlarını.”

“ Yanmaktansa evlenmek iyidir, eğer cinsel ilişkide bulunacaksan bunu karınla yaşa “

“ Şimdi kırk dört yaşındayım. Bazen bir sığınağın durağan yalnızlığını özlediğimi hissediyorum.Bu sığınak yıkık dökük bir gecekondu, lüks bir apartman katı, salaş bir meyhane de olabilir… Yeter ki oraya zaman zaman çekilip insan seslerinden tedirgin olmaksızın yaşamımı sürdürebileyim “

 Boğazı severim ben, küçük tavernaları, susuz rakı içmeyi, 
ha bir de gülleri... Şarkı söyler gibi tamamlıyor ‘ Ama her an yalnızım’
Evrensel yalnızlıktan yakasını kurtaran var mı peki?
Demin… Yutkunuyor. Gülen, aklına estiğinde takılan mutlu azınlığız demiştim ya , inanma “

“ Gerçek ne? Bildiğim, eşcinselliğim ama bildiğimi görmezden geldiğim şeyler… Artık ummuyor, düşünmüyor, beklemiyorum. Artık,artık… Yalnızım diyebilirim,ki hayatımın tek dostu yalnızlık. Birlikte yaşanacak, birlikte yemek yenilecek, birlikte uyunacak, sızılacak birlikte yolculuk yapılacak, birlikte çalışılacak bütün bu yıllar… “

“ B. Yalnız değil aslında. Yalnızlık Adası’nın bohem yıkılışları, çökmüş değerleri, yoz ilişkileri, gay barların anlamsız karışıklığı, beğeni düzeysizliği arasında onlarca, yüzlerce B yaşamakta. “

“  Fondöten ve allıkların örtemeyeceği kırışıklıklar hep vardır, öyle değil mi? Ara sıra olur. Güzel duyguların savrulduğu bir yatakta, bir sabah alacasında, her şey durağanlaşıverir hani. Çarşaf bile hışırdamaya özen gösterir. Yastık yüzlerine garip bir suçluluk duygusu sinmiştir. Yalnızlığın eski koyuluğu kalmaz. Uyanıp da yanıbaşında yatan adamı gördüğünde hem kendin, hem de onun için hiç de hoş olmayan bir gün başlıyor diye düşünürsün. Birbirinizden ödünç aldığınız sözcükleri yinelemeye başlarsınız. Sevdiklerin nesneleşirken sen öznelleşirsin, ayırdına varmadan. O an için tüm değerleri hiçe sayarsın. Değişmezlik yankılandığında ise yanındaki bıkkınlıkla doğrulup ‘ Oscar kazanacak oyun gücünü başkalarına sakla’ der. Oysa hepimiz yerine göre iyi ya da kötü oyuncu olabiliriz öyle değil mi? “

“ Birkaç saatlik arkadaşlıklara ihtiyacım yok. Tek beklentim yaşantımı paylaşacak birisine rastlamak. Salt hayvansal dürtülerle herhangi bir duygu alışverişine dayandırılmadan geçiştirilen cinsel yakınlaşmaların yozluğuna katlanamaz oldum nicedir. Cinselliği güzelleştiren, kalıcı kılan anlamlı sevgilerdir. Çünkü ille de birisiyle beraber yaşayacaksam aramızda saygı, anlayış olmalı. Biliyor musun cinselliği tabu olarak görmeyeli en az on yıl oluyor “

“ Acı çekmek istemiyorum, duygusal fırtınalardan bıktım, ama eğer bizleri ille silip atacaklarsa o zaman hepimiz bu dertten kurtulacağız. Sodom ve Gomorah’ta olduğu gibi hiçbir sorun kalmayacak. On sekiz yaşında olsaydım belki toplumun kurallarına göre oynamayı seçerdim. Yani eşcinsel eğilimlerimi gizler, törelere uyup göze batmazdım. Şu anda yitirecek pek bir şeyim yok. İnsanlar yine de beni hep eşcinsel olmamla değerlendiriyorlar. Oysa bazı yakıştırmalar gerçeği ifade etmeyebilir. Kimi sözcüklerle tiksintiyi kini, önyargıları öğreniyoruz. “

“ Şimdi eskiye göre daha mı güçlüyüm? Pek sayılmaz. Ama kendi çekingenliğimi hissedebiliyorum, edilengenliğimin altında yatan nedenleri alımlayabiliyorum ve böylelikle de geçmişte oranla çok daha iyi başedebiliyorum zayıflıklarımla. Olan biten bu. Aslında Yalnızlık Adası’nda giderek artan sayıda insanın gay hayatı seçmesi dışında her şey aynı, yaşlanmanın dışında değişim söz konusu değil. “

“ Biz Eşcinseller sık sık pek çok tanınmış kimsenin de kendi yolumuzda olduğunu söyleyerek garip bir haz duyarız. ‘ Dünyanın çivisi mi oynadı yerinden?’ diye sorarken hissedilen o kendine özgü tat, bir tür savunma mekanizmasıdır bizler için. Tabii bu arada filanca da abicim ayol diye ona buna çamur atmaktan da çekinmeyen çıkar arada. “

“ Eşcinselim ben. Diyelim ki bulduğum yalnızlığı arıyordum. Ve de aradığıma kavuştum. Bazıların inandığı gibi, bu itilmişlik de bir tür bedel değil mi? Komediyi yaşayan bir oyuncuyum aslında, bu traji komedi kendi duygularım çünkü.”

“ Resim benim tek yaşam sevincimdir. Tablolarındaki savaşlar, kanlı et parçalarıyla goya , eğri duygusallıklarıyla Matisse, Cezaanne soyutluğun sessizlikten gelen yankılarıyla Picasso tekdüze yansılardan evrensele geçiş sürecinde yapayalnızdırlar. Biz sanatçılar yalnızız zaten. Hep yalnızız. Sanat yalnızlığın özdoyumu değil midir ? “

“ Sarhoştan çok korkardım bir zamanlar. Sarhoştan deli bile korkarmış derler ya artık korkmuyorum ama içki sofralarına meze olduğumdan bu yana korkmuyorum. “

“ Köşebaşlarında , otel lobilerinde, sinema kapılarında, barlarda , diskoteklerde takılan, ilk bakışta abartılı makyajları, giysileriyle ayırt edebilen, bedenini gelir kaynağına dönüştürmüş ‘ aşk satan’ kadınların, transseksüellerin tersine , Neslihan’ın yüzünde hemen hiç boya yok. Son derece sade giyinmiş, otuzlu yaşlarının başında, durgun, hüzünlü bakan bir insan. Müthiş sigara tiryakisi. Birini söndürmeden diğerini yakıyor neredeyse. “

“ Sayısız insan girer hayatımıza. Dost, arkadaş, sevgili… Belli olmaz ki. Gerçek yüzler, duygular, gizli dünyalar. Hiç belli olmaz. Örtük kalır. Örtük kalmak zorundadır kim bilir.

“ Alışılmış hikayelerden değil benimkisi. Ne artist olma sevdasına evden kaçtım, ne parçalanmış bir aile ortamında büyüdüm. Hayır isteyerek, bilerek seçtim bu yolu.
-Nedeni?
-Lüks, gösterişli yaşamak için. Sınıf atlamak için. Daha iyi bir konuma gelebilmek için. Kıtkanaat geçiniyorduk. Babam küçük bir memurdu. Annem dikiş dikerdi. İki yakamız biraraya gelmezdi hiç. Yokluk nedir bilirim ben. İsteklerin, minicik isteklerin ertelenmesinden doğan hayal kırıklığı da “

“ Her zaman bakımlı, çekici, güzel olmak gerek. Sürekle oynamak. Canın istemese de gülümsemek. Ama söylediğim gibi farklıyım ben. Otobüs terminallerinde, tren garlarında, ara sokaklar kıyasıya pazarlığa girişip iş tutan, vesikalı ya da vesikasız hayat kadınlarından, her gün telefonla kafa koparan telekızlardan, içi dışı ucuz şampanya, ekşimiş şaraba bulanmış konsomatrislerden ayrıyım. Seçme hakkım var en azından. Klasım var. Belli bir zümreye hitap ediyorum. Tahsilliyim. ( Üniversite üçüncü sınıf) “

“ Yine de bu mesleğin zor yanları saymakla bitmez. Bir kere hastalık tehlikesi hep var. Hele AIDS’ı gözden uzak tutmak, yok saymak imkansız. Sonra damgalanmak, basılmak. Kısaca başımızın derde girmesi de madalyonun diğer yüzü. Tıpkı orada burada avlanan sokak kadınları, erkek fahişeler gibi topluma geri dönmem zor. Altı buçuk yıldır bu meslekteyim. Kimseye muhtaç veya bağımlı değilim. İki dairem, arabam var. Kazandığımı akıllıca değerlendiriyorum diyebilirim. Geleceğim sokak başlarında dilenmek olmayacak en azından “

“ Ruhum kadındı benim. Hep yanlış yaratıldığımı düşünürdüm. Çevrem de desteklerdi bu inancımı. Kız Necmi derlerdi bana. Karı gibi konuştuğumu, yürürken kırıttığımı söylerlerdi. Duygusaldım. Artılım değilim ama ağlardım. Erkekler ağlamazdı. Gülerdim. Erkekler gülmezdi. Saçmasapan geçti o hayatım. Ameliyatla yeniden dünyaya geldim. Ait olduğum cinsiyeti reddetmiştim bir kez. Öncelikle sahip olduğum tüm erkeksi niteliklerden sıyrılmam gerekiyordu. Kendime, topluma,aileme karşı savaştım durdum. Yeni yıl önce kadın oldum. O kabus bitti. “

“ Her şey bir yana mutlu musun diye soruyorum
Ih ıh diyor
Yüzünün derinliklerinde hüzün var. Yanılmış olmam imkansız
Karşıyaka ışıklar içinde”

“ Kıskançlık mı? Son derece yoz ve ilkel bir duygudur kanımca. Kişinin karşısındaki insana duyduğu güvençsizliğin en belirgin ölçütüdür aynı zamanda”

“ Evet eşcinsellerin dünyası farklıdır ama apayrı bir yeryüzü de değildir. Çoğunluk bu dünyayı yoksamayı yeğler, ancak eşcinsellerin gizli dünyasında varmaksızın sürüp giden karmaşalar yer yer mörotik sendromlara dönüşürken, sayıları gün geçtikçe artan eşcinsel gruplar sorunlarının gerçekte sosyal bir problem olduğunu feryat edip durmaktadırlar. Evet, eşcinsellerin eleştirilmesine karşı mıyım? Karşıyım. Hem de nasıl karşıyım. Olayı saptıran haber ve yorumlardan nefret ediyorum. Eşcinselliği bilmeyen adı geçen duyguları değerlendiremeyecek olan adamlar kalkıp bir şeyler yazıyorlar. Bakıyorsun, sokaklardan derlenmiş bir grup kılık özentili adam, sağda solda kırıtmaya orada burda boy göstermeye başlıyor. Olmaz ki. İşin garip yanı nedir bilir misin, üst düzeyde kültüre sahip kimselerin bile eşcinselliği kınamaları. Transseksüeller mi? Anormal buluyorum. Düşünsene, bir tiyatro dekorundaki köpük ve kauçuktan inşa edilen şato ne denli gerçekse onlar o denli kadınlardır. “

“ Bir gay hiç kimseye bağlı değildir. Aklına estiği gibi takılır. Durumunu kabul ettiği takdirde mutlu bile olabilir. Sırf ‘ farklı’ olduklarından ötürü gururlanan nice eşcinsel tanırım. Yine de bir eşcinseli ille de o biçim oluşuyla değerlendirmemek gerekir diye düşünüyorum. Aslında eşcinsel beraberliklerden fazla şey beklemeyeceksin. Aşk, sevgi yoktur. Sadece etsel bir istekle yatıp kalkıyorsun. Bağlılık, özveri söz konusu değil. Sürekli aldatmaca ve maddi değerlere dönüşen sevecenlik. Bir eşcinselin sevgi peşinde koşması kadar anlamsız bir davranış olamaz. Her şey önce toplumun normlarını zorlamaktan ötürü tepki görmektesin, çoğunluğun yaşadığı gibi yaşayanlar ( durumunu idare ettirenler) da var ama fazla değil. “

“ Kendinden yaşlı bir erkeğin parasını yerken bir başka adamla da çıktığını orda burda anlatan bizim piyasada fazla tutunamaz. Çünkü yaşlandığı için habire mızmızlanan karşısındakini türlü kaprislerle zora koşan yaşlı orospular durumu öğrendiklerinde kendilerinden para sızdıran parlakların bu paraları başka adamlara yedirdiklerini düşünüp sinirlenirler. “

“ Son derece plastik sayılan insan cinselliği içinde en kötü alışkanlık hiç kuşkusuz eşcinselliktir. Ben eşcinselleri, kurbanını öldürüp akıttığı kanından zevk alan bir köpeğin yeni kurbanlar aramasının vahşiliğine benzetiyorum. Çünkü yeni yetişen bir kuşak söz konusu… ve iğrenç eğilimleriyle onları etkiliyorlar…”

“ Saç kesmeye polis yasasına göre hakları yok,ama biliyorlar eşcinsellerin en değerli şeyleri saçları. Koyun gibi kırptırmak için onların önüne yatarken de , ‘ Benim burada saçımı kesiyorsun, ben buradan çıkınca külotla  dolaşırım’ diyoruz. ‘ Oldu güzelim, istediğin gibi dolaş’ diyorlar. Öyle mi , kızlar da gidiyorlar Tophane’ye, alıyorlar bir iki hap gece çıkıyorlar sokağa, üstünde bir pelerin altında da bir don yürüyoruz, rezalet mi rezalet. Arkadaşlarımızı en son emniyet amirliğinde öyle bir tongaya bastırmışlar ki biliyorlar büyük pislik çıkaracağımızı, herkesi ikişer ikişer odalara koyuyorlar. Bizimkilerin de aptallığı bu işe razı oluyorlar. Derken hücrelerin kapıları açılıyor, sanki bir hayvan alır gibi giriyorlar kollarına, alıyorlar meydana, etrafta on, on beş polis , kız hiçbir şey yapamıyor. Saçı kesilen büyük odaya. Bir saçı kesilen arkadaşımız kötü oldu. Her gece bir tişört, bir külot, omuzlarına kadar peruk işe çıkar. ‘ Alsın beni ekip ne yapabilir ki şimdi, saçımı kestiler, başka ne yapacaklar, eğer kesmeyi bu kadar seviyorlar bir de oramı kessinler “ 

Cem Kurtuluş, 2014


09 Mayıs 2013

Düşünenlerin Öldürülmemesi Dileğiyle: İçimden Geçen Zaman

















Kitabın adı: İçimden Geçen Zaman
Yayınevi: Um:ag Vakfı Yayınları
Yayın Yönetmeni:Orhan Tüleylioğlu
Kapak Tasarımı: Turgut Erentürk
Basım tarihi: 2012
Yazar: Güldal Mumcu
Sayfa: 228



Neredeyse 20 kusur  yıl oldu. Uğur Mumcu’nun  katilleri halen bulunamadı. Sadece Uğur Mumcu değil.  Hrant Dink, Çetin Emeç, Abdi İpekçi, Ahmet Taner Kışlalı ve niceleri. İsimler değiştirildi, savcılar değişti, tutanaklar değişti, tam her şey bulunacakken araya bir şeyler girdi katiller yine bulunamadı. Araştırmalar yapıldı, araştırmalar değiştirildi. Yapılanlar yapıldığı gibi.  Bu kitapta sadece 20 yıllık süreç değil, daha öncesine de değiniliyor. Taylan Özgür’den tutun Gaffar Okan’a kadar, uyuşturucu kaçakçılarından, Hizbullahçılara kadar ince noktalar var. Ve kitabın en önemli cümlesi kitabın girişinde yazan “ Düşünenlerin öldürülmemesi, öldürülenlerin hiç unutulmaması dileğiyle…” sözü


Adaletsizlik ve zulüm’un sürdüğü bir toplumda halk sessiz olmamalı. Yapılan haksızlıklara karşı çıkmalı. İnsan her şeyi yok saysa bile gerçekleri yok saymamalı. Açığa çıkarılması gereken gerçekleri araştırmaktan geri durmamalı..

Uğur Mumcunun öldürüldüğü dönem itibariyle neler mi oldu? 20 yılda,12 hükümet, 8 başbakan, 16 içişleri bakanı, 15 adalet bakanı, 9 milli savunma bakanı değişti. Siyasilerin umursamaz tavırları akıllarda kaldı. Dönemin akılda kalan sözleri şöyle yer alıyor;

Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, “Şimdi bakın böyle şeyler oluyor. Kennedy’yi de vurdular akıllarına koymasınlar yaparlar.”
TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk, “Başınız sağolsun, zaten bekliyorduk.”
Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, “Mumcu’nun katillerini bulmak, hükümetimizin namus borcudur.”
İçişleri Bakanı İsmet Sezgin: “Biz bu olayı soruşturacağız, failler ortaya çıkacak bu bizim namus sözümüzdür.”
Bülent Ecevit:Eşiniz de arı kovanına çomak sokmuştu.”



Uğur Mumcu’nun öldürüldüğünden sonra eşinin feryatları, eşinin katillerinin peşine düşmesi ve bütün bu çırpınışlar sonrasında eldeki soruların cevapsız kalması dönem itibariyle de kara bir lekedir. Demokrasinin sadece bu dönemde değil, daha önceki dönemde de parçalandığının en önemli kanıtıdır. Uğur Mumcu’nun öldürüldükten sonra binlerce insanın cenazeye akın etmesi, ve seneler boyu uğur Mumcu’nun patlamanın olduğu yerde anılması unutulmamalı. Dönem itibariyle Uğur Mumcu’nun çocuklarının yaşadığı acılar yadsınamaz. Ama onlar daha güçlü oldular, dimdik ayakta durdular. Uğur Mumcu toprağı verildikten sonra Güldal Mumcu’nun çocuklarına söylediği sözler ise yürek burkutucu.

“ Bakın çocuklar o bizim babamızdı. Ama aynı zamanda, onu son yolculuğuna uğurlamaya gelen bu binlerce insanın da yazarıydı. Onlar olaya sahip çıktılar ve bizi yalnız bırakmadılar. Hiç kimseye böyle bir sevgi nasip olmamıştır. Onlar bizim için buradalar. Türkiye’nin her yerinden geldiler. Bugün, şimdi, burada babanızla baş başa bırakalım onları, onu uğurlasınlar; sevgilerini sunsunlar, son görevlerini yapsınlar. Biz daha sonra hep gelebiliriz. Ayrıca, hiç kimseye acısını paylaşmak için yüz binler gelmemiştir. Sizin acınızı paylaştılar, sizde acı kalmadı artık. Sizde sadece onun, babanızın onuru kaldı” –sf 35

“Özge bana döndü ve sordu
-Artık acı yok değil mi
-Evet yok”



Bir çeşit sakinleştirme metoduydu bu. Acılarını zaman geçtikçe çocukları ve kendisi daha da hafifletiyordu. Ama Güldal Mumcu bu işin peşini bırakmıyordu. Kimileri “ bırak bu işleri” dese de kendisi katillerin bulunması için her çabayı sarf ediyordu. Mahkemeler değişiyor, avukatlar değişiyor, bakanlar değişiyor, her şey değişiyordu. Değişmeyen tek şey haksızlıklardı.  Uğur Mumcu’nun gerçek katilini arıyordu ama her defasında başka bir katili getiriyordu devlet görevlileri. Devletin yaptığı en iyi iş buydu. Uğur mumcu; Kürt sorunu, PKK, Hizbullah, Cia ve birçok meselede yazılar yazıyordu. Toplumun bütün dikkatini kendine çekmişti dönem itibariyle. Bu yazılar sonrasında tek bir soru her şeyi açıklıyordu.

“ Öldürülmekten korkmuyor musunuz”


Her şey böyle giderken katiller halen bulunamamışken Ceyhan Mumcu’nun  Uğur mumcu davasındaki avukatlığından istifa etmesi Cumhurbaşkanının avukatı olması dönem için ince bir detaydır.

Günler ilerlerken Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesi, Susurluk Komisyonu sözcüsü Bedri İncetahtacı’nın trafik kazasında ölmesi, Ceyhan Mumcu’nun cumhurbaşkanlığının avukatlığına geçmesi, Gaffar Okkan’ın öldürülmesi, Çeçen Swiss Oteli Baskını, Sadettin Tantan’ın istifası önemli ayrıntılar arasında yerini almıştı.

Kitapta Uğur Mumcu’nun eskiden yazılarında ön gördüğü “ Kürt-islam sentezi” meselesi de var. Mossad ve Barzani ilişkisi, Amerika İsrail, İran üçgeni arasındaki bağlantılar ve bir çok konu kitapta okumanız gereken kısımlar arasında. Uğur Mumcu’nun eski yazılarındaki kaynaklarda belirttiği gibi Mossad’dan  kürtlere her ay 50 bin dolar verildiği ABD kaynaklarına dayanarak açıklanıyor. Uğur Mumcu’nun üzerinde durduğu en önemli soru şu cümlelerde yatıyor

“ Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA VE MOSSAD’ın Kürtler arasında? “

 
Ayrıca kitapta belirtmek gerekir ki; Güldal Mumcu ailesine dair anılar, mektuplar, mahkemeye yollanan dilekçileri Uğur Mumcu’nun Cumhuriyet gazetesi döneminde İslami örgütlere  dair yazdığı  iğneleyici yazılar, bir takım önemli isimlerin cinayetleri kitabın içinde yerini alıyor. Öldürülen isimler hakkında kanıtlara ulaşılamadığını Uğur Mumcu 1991’de yazdığı bir yazıda şöyle anlatıyor

AKSOY Cinayeti/Uğur Mumcu

“ Atatürk devrimlerinin ve hukuk devletinin yılmaz savunucusu Prof.Dr. Muammer Aksoy, geçen yıl bugün alçakça kurşunlanarak öldürülmüştü. Cinayet  “ İslami hareket” adına işlenmişti. “ İslami hareket” bir örgüt adı mıydı yoksa cinayeti işleyenler, bu cinayeti, İslamcı düşünce adına işlediklerini anlatmak için genel anlamıyla “ İslami hareket “ sözcüklerini mi kullanmışlardı? Bu konular hiç aydınlanmadı. Bu gidişle bundan sonra da aydınlanacağı yok. Aksoy cinayetini Hürriyet gazetesi genel yayın müdürü Çetin emeç cinayeti izledi; Çetin emeç cinayetini Turan Dursun’un öldürülmesi.. İslami hareket en son kıydığı can , Doç. Bahriye Üçok’tu. Aksoy cinayetinden sonra bir tek ipucu ele geçmedi. Emeç, Dursun ve Bahriye Üçok cinayetlerinin kimler tarafından işlendiğini gösteren bir tek kanıta bile ulaşılamadı. ” – İçimden geçen zaman –sf 198

“ Öyle ya da böyle; başta Aksoy cinayeti olmak üzere hiçbir cinayet aydınlanamadı. On bir yıl önce Milliyet gazetesi genel yayın müdürü ve başyazarı Abdi ipekçi cinayeti aydınlandı mı? Hayır, aydınlanmadı; aydınlanmadığı gibi İpekçi cinayetinin aydınlanmaması için gizli eller bütün kanıtları değiştirdiler” – İçimde geçen zaman –sf 198

“ Devletin görevi , bu gibi cinayetlerin kanıtlarını bulmak değil midir? Devlet, “ İslami hareket” adına , uçlarına susturucu takılmış silahlarla cinayet işleyen çetelere karşı bu kadar çaresiz midir? Yoksa “ Devlet” dediğimiz şu büyük aygıta takılan başka susturucular var da biz mi bu susturucuları bilemiyoruz! “ – sf 199

-(Cumhuriyet,31 ocak 1991)


Uğur Mumcu’nun bu yazısında bir cümleye dikkat “ Öyle ya da böyle; başta Aksoy cinayeti olmak üzere hiçbir cinayet aydınlanmadı”

Uğur Mumcu 20 kusur yıl öncesinde kendinin öldürüleceğini belki bu yazdıklarından anlamış olmalıydı. Aksoy cinayeti gibi onunda katili bulunamadı, ama hep bir katil buldu devlet. Kendisini öldürmeyenleri mumcu ailesine “ katil bulundu” diyerek onları sevindirmek istedi. Ama mumcu ailesi bunlara inanmadı. Mumcu ailesinin tek istediği gerçeklerdi, ama devlet hiçbir zaman gerçekleri bulmak istemedi. Eğer gerçekler bulunsaydı rant yolları kapanacaktı.

Uğur Mumcu 1989’da Cumhuriyet gazetesinde yazdığı “ Sevr mi Lozan mı” yazısında her şeyi açıkça dile getiriyor

  Cumhurbaşkanlığı seçimi için ikinci tur da yapıldı. Türkiye yeni cumhurbaşkanı seçimi ile uğraşırken,ABD iki duyarlı konu üzerine yoğunlaşıyor. Bu duyarlı konulardan biri “ Ermeni” öteki de Kürt sorunu. Artık görmeyen gözler gördü, duymayan kulaklar da duydu. Ermeniler ve Kürtler NATO’nun patronu “ dost ve müttefik” ABD tarafından açıkça destekleniyorlar. “ –sf 210

“ Terör ister sağ, ister sol görüntülü olsun, isterse de etnik kimliklere bürünsün, sonuç hiç değişmez. İşin kuralı şu; Bu terör örgütleri eninde sonunda emperyalizme, ve faşizme hizmet ederler, şovenizme ve cuntaların değirmenlerine su taşırlar”


Kürt-İslam sentezi Uğur Mumcu’nun yazılarında baş gösteriyordu. Uğur Mumcu’nun o yazılardan biri de “ Hizbul-PKK”  idi.  O yazıda Uğur Mumcu bu soruna şöyle sesleniyor

“ PKK, Kuzey İran’da tahran rejiminin desteği ile konuşlandırılıyor. Kira bedeli olarak da PKK yayın organlarında olan İran İslam devrimini selamlayan yazılar çıkıyor. PKK’nın 2.ulusal kongresinde “ dinleri ve mezhepleri PKK çevresinde örgütleme” kararı aldığını, bu “ Kürt-İslam sentezi” ile Kürt milliyetçiliğini dinsel taban yaratılmak istendiğini 15 mart gününü yazımızda anlatmıştık. Bu gelişmeleri doğrulayan bir başka belirtiyi de İran yanlısı Cemalettin Kaplan’ın Köln’de yayımlanan “ Ümmet-i Muhammed” adlı gazetesindeki “ Doğu olayları ve altında yatan gerçekler” başlıklı yazıda buluyoruz. Ümmet-i Muhammed, 15 mart 1991 günü sayısında PKK’ya seslenen bir yazı yayımladı. Amaç, PKK’yı İslamlaştırmaktır. PKK’da İslamı  Kürtleştirmeye çalışıyor. Her ikisi de  Kemalizmi düşman ilan ediyor. Hem Abdullah Öcalan, Hem Cemalettin Kaplan, Kemalizme saldırıyorlar. Neden? Çünkü Kemalizm, Türk ve Kürt şovenizmine olduğu kadar, din ve mezhep ayrımlarına da karşıdır. PKK’nın yeni siyaseti din ve mezhep ayrımı üzerine kuruluyor. “ Hizbullah” örgütü ile PKK bir gün birlikte eylem yaparlarsa şaşırmayın” –sf 217/ Cumhuriyet , 29 mart 1991-Uğur Mumcu)


Kitapta “ Kürt İslamcılığı” diye bir yazı var ki mutlaka okunması gerekir. Pkk örgütünün islam kanadının etkisi gözler önüne seriliyor.

“ Kürt ayaklanmalarını özgün Kürt kaynaklarından inceleyenler “ Dersim Ayaklanması” lideri Şeyh Rıza’nın yeğeni Rehber’in bu ayaklanmanın askeri liderlerinden Alişen ve karısı Zerife’yi , Bahtiyar aşireti reisi Şahin Ağa’nın aynı aşiretten Hıdır tarafından öldürülüp  kesik başlarını hükümet kuvvetlerine teslim ettiklerini bilirler, PKK’nın 1979 yılında Doğu Perinçek’in liderliğindeki TİKP’nin Güneydoğu’daki üyelerini nasıl öldürttüğünü öğrenmek isteyenler Aydınlık gazetesinin 1979 yılı yayınlarına göz atabilirler. Bu gibi örnekler , ayaklanmalarda ve terör olaylarında  “ Kürt’ün Kürt’ü öldürmesi” alışkanlığının hiç de yeni olmadığını anlatmaya yetiyor.” – İçimde geçen zaman /sf 219


Kürt Kürt’ü öldürür mü derken öldürülmeler devam ediyor

“ PKK’nın örgütlenmesinde Abdullah Öcalan’dan çok daha etkili çalışmalar yaptığı söylenen Haki Karaer’in 1977 yılında “ Tekoşin” adlı bir Kürt örgütünce öldürüldüğü ileri sürülüyor. Öcalan’ın yakın arkadaşlarını öldürttüğü, Haki Karaer’in 1985 yılında PKK’dan ayrılan kardeşi Baki Karaer tarafından açıklanıyor.(Michael m.Gunter, The Kurds In Turkey,s 62) Mehmet Uzun, Ali Yaylacık, Ahmet Ballı, Abdullah Kumral, Resul Altınok, Mehmet Karasungur ve İbrahim Bilgin, Abdullah Öcalan ile uyuşmazlığa düşen ve kuşkulu biçimde öldürülen PKK’lıların adlarıdır.” – İçimden geçen zaman /sf 219

-(Cumhuriyet 8 ağustos 1992)

Döneminde yaşanan politikacılardan bazıları  bu kitabın içindeki bilgilerin  tamamen doğru  olmadığını   söylense de bu rivayetten öteye gidemedi. Güldal Mumcu " İçimdeki Geçen Zaman " da eşi Uğur Mumcu'nun ölümüyle başlayan süreçten, eşinin yazılarına  ayrıntılı bir şekilde kitapta yer veriyor. Uğur Mumcu cinayetini anlamak için Güldal Mumcu'nun yazdığı " İçimden Geçen Zaman " kitabı okunursa Uğur Mumcu'nun neden öldürüldüğü daha iyi anlaşılacaktır. Ve Kitap girişinde belirttiğim sözü tekrardan hatırlatmak gerekiyor: " Düşünenlerin Öldürülmemesi Dileğiyle " 

Uğurlar Olsun!


Okurken Altını Çizdiklerim:

“ Camın önünde bordo koltukta oturuyorum. Dışarıda yoğun bir sis var. Karşımda, Uğur’un her zaman oturduğu koltukta ablam oturuyor. Görünmeyen şehre bakıyorum. Az önce çocukların odalarını dolaştım. Uyumaları zor oldu. Özge’nin odasındayken bir bulutun ardından benimle birlikte dolaştığını hissettim.” – sf 11
24 ocak 1993 pazartesi,saat 2.30

“Hüseyin Cindoruk: Başınız sağolsun. Zaten bekliyorduk”- sf 20

“ Şimdi bakın. Böyle şeyler oluyor. Kennedy’yi bile vurdular. Akıllarına koymasınlar yaparlar.”- sf 21

“ Uğur Mumcu: Ölmeden önce iki şeyi görmek istiyorum. Birisi Sovyetler Birliğinde sosyalistlerin tekrar iktidara geldiğini, diğeri de Sabah gazetesinin battığını.”-sf 24

“  Uğur’un bu dönemde üzerinde  durduğu konulardan biri de Türkiye’nin din devletine haline getirilmesi idi. O bunu Hristiyanlıktaki Tanrı Devleti (Opus Dei) kavramı ile açıklamaya çalışıyor, bununla Türkiye’nin bir İslam devletine dönüştürülmek istendiğine işaret etmek istiyordu. Yazdığı yazılar ve verdiği konferanslarda , ülkenin bir on beş yirmi yıl sonra imam hatip mezunları tarafından yönetileceğini hakimlerin de imam hatip mezunları arasından çıkacağını söylüyordu” –sf 50

“ Uğur Mumcu: “ Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA VE MOSSAD’ın Kürtler arasında? “

“ Ülkü Coşkun: Namus borcumuz dediler, bugüne kadar hükümetin hiçbir üyesi dosyanın ne olduğunu bana sormadı. Bu işi devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse çözer.” 

“ Ölüler özlenmez, sadece hatırlanır” –sf 61

“ Yargı bağımsızlığı sadece kağıtta kalan bir söz olarak ortada öylece duruyordu. Yazı istediğine göre, savcı kendisini hem siyasi hem yaşamsal olarak güvence altına almak istiyordu anlaşılan. Korku, insanı mesleğinin gereğini yerine getirmekten alıkoyan, ete, kana bürünmüş bir unsur olarak karşımızdaydı. İnsanoğlunun genlerine içgüdüsel olarak yerleşen bu duyguyu kullanmayı çok iyi biliyorlardı. “ –sf 71



"Öldürülmesinden sonraki o yaz Uğur'un bu düşünü gerçekleştirdik. Düşler insan ömrüyle sınırlı değildi nasıl olsa." (sf.71)”

“ Mit müsteşarı:  Hizbullah diye bir örgüt yoktur!...”  -sf 76

“ Dünyanın en yorucu işiydi galiba düzgün bir çizgide durmayı başarmak” –sf 83

“Öldürülmekten korkmuyor musun
Demirden korkan trene binmez “ –sf 82

“  Bu dava sadece bizim aile olarak şahsi niteleyebileceğimiz, şahsi olarak davranabileceğimiz bir dava değildi. Biz tarihe karşı da sorumluyduk. Üstelik bürokrasi kağıttan çekinirdi. “- sf 96

“ Uğur, 12 Mart 1971 darbesinde hapis yatmıştı. Annesinin ve ablasının o hapisteyken çocukluğuyla ilgili anlattıkları bir öyküyü anımsadım. Uğur’un annesi Nadire hanım, çok güzel yemek pişirir ve tatlı yapardı. Uğur 12-13 yaşlarındayken, akşam yemeğinde konukların da olacağı bir gün, Nadire hanım lokma dökmüş öğleden sonra da dışarı çıkmış. Bu arada Uğur okuldan eve gelmiş, bakmış mutfakta bir tencere dolusu lokma tatlısı, mahalledeki bütün çocukları çağırmış bir güzel lokma ziyafeti vermiş. Akşam sofra kurulmuş, yemekler yenmiş, sıra tatlıya gelmiş. Nadire Hanım tencerenin kapağını açmış ki, bir tek lokma dahi yok. Sormuş Uğur’a “ Oğlum ne oldu bu lokmalara” Uğur cevap vermiş “ Mahalledeki arkadaşlarla birlikte yedik” Konuklar dahil başlamışlar gülmeye” –sf 126

“ Sadettin Tantan: Uğur bey öldürüldüğü zaman az çok kimlerin yapabileceği hakkında kendi aramızda fikir yürütmüştük. Tahminlerde bulunduk. “ –sf 137

“ A.Argun Çetin: CIA’ya çalışıyorum, Fünyeden, bombadan da anlamam!...” sf- 146

“ Türkiye’de bugüne kadar yaşanan terör olaylarının nedenlerinin ortaya çıkmasını ve tüm bağlantıları ile aydınlatılmasını istemiyorlardı. İstemiyorlardı, çünkü gerçekler ortaya çıkınca herkes vatandaş olarak sorgulamasını yapacak, bu ülkenin gelecekte nerelere götürülmek istendiğini daha net algılayacak ve iktidarları ona göre seçeceklerdi. Olayları böyle puslu, gölgeli ve daima şüpheli acaba’lı bırakmak her zaman işlerine geliyordu” – sf 148

“ Türkiye’de neler oluyor? (…) Bir emniyet müdürünün milyarlık bir uyuşturucu madde kaçakçılığına karışmış olması çok düşündürücü değil midir? Soruşturulsun; bu soruşturmaların ardında başka çapanoğulları da çıkar herhalde.. Bir kanlı Zincir! Bir ucunda uyuşturucu madde, öteki ucunda kaçak silahlar… Nasıl kırılacak bu zincir nasıl?...” –sf 155

“ Almanya’da eroin ile yakalanan MSP eski milletveki Halit Kahraman , Alman polisine verdiği ifadede MSP Genel Başkanı Erbakan ile milletvekili Fehim Adak’ın da kaçakçılık işlerine karıştıklarını bildirmiştir. Bu ifade devletin resmi görevlilerinin elindedir. MHP senatörü Kudret Bayhan da Fransa’da üzerinde baz morfinle ele geçirilmiştir. İtalyan polisinin yaptığı son açıklama, ele geçen bir milyar iki yüz elli milyon liralık uyuşturucu maddenin silah satın almak üzere İtalya’da sokulduğu yolundadır. “-sf 157

“ Yusuf Karakuş pazarcı idi. Bir gün polisler gelip ona Uğur Mumcu cinayetini işlemiş olduğunu söylüyorlar. O, bu olaya karışmadığını bunu da herkesin bildiğini ileri sürer. Polisler, onun karışmış olduğu başka bir olay nedeniyle ona baskı yapıp olayı kabul etmesini sağlıyorlar.” Sf- 159

“ 24 Ocak 1993 günü Uğur Mumcu’nun öldürülmesinden sonra bu cinayeti işleyenler açığa çıkarılmış olsa idi, başka aydınlıklarımızın öldürülmesi engellenebilecekti. Acımızın üstüne acı ekleyip birçok cenaze daha kaldırmayacaktık. “

“ Otuz yıl önce Uğur Mumcu ‘ Bizim Kemalist doğrultudaki savaşımız, Türk Halkının ve Türkiye’mizin kurtuluşunun savaşıdır. Bu savaştan kaçanlar, korkanlar ve susanlar utansın..!  ‘ diye yazarken kimlerin ve hangi çevrelerin korkulu rüyası olacağını açıkça biliyordu.  Herkesin yakından bildiği gibi, Uğur mumcu bir gazeteci idi ve bir gazeteci olarak tam bağımsız, demokrat ve mutlu Türkiye’nin önüne dikilen çevrelerin oyunlarını gün ışığına çıkarıp,halkın gerçekleri öğrenme hakkına olan sonsuz saygısı gereği, öğrendiklerini okurlarıyla paylaşmıştı. O’nun araştırmalarından ve yazdıklarından korkanlar O’nu öldürttüler”- sf 163

“ 1974’te  unutmayalım ki ‘ cesur bir kez, korkak bin kez ölür’ önemli olan, insanın böyle bir toplumda bir mezar taşı gibi suskunluk simgesi olmamasıdır diye yazan Uğur Mumcu suskun ve korkak gibi binkez değil ,bir kez ölmüştür.” – sf 163

“ Sonra ilginç bir şey daha oldu. Sanıklardan birisi kendi savunmasını okumak için ayağa kalktığında, Hakim aracılığıyla bana hitaben şunları söyledi. ‘ Hanım efendiden özür dileriz. Bizim bu işle hiçbir ilgimiz yok. Burada niye bulunduğumuzu bile anlamış değiliz’ “ – sf 165


"...1992 yılının sonbaharında, bir sabah... Uğur gazeteleri okumuş ayakta duruyor. Ben yine bordo koltuktayım. Birden, 'Güldal, bunlar beni öldürecekler...' dedi. 'Kim?' dedim. Yaşar Kaya'nın Özgür Gündem gazetesindeki makalesini gösterdi. Şu satırları okudum: '...1925'den sonra Kürtler inkar edildi. Bu konuda Mumcu'nun Kürtler için istediği bir şey var mı? Herkes maskesini çıkarsın!.. Yoksa yüzlerindeki maskeyi biz yırtacağız! Biz yırtmasak bile Kürt halkının dinamiği yırtacak. Herkesin notu, karnesi belli olmuştur...' 'Nereden çıkarıyorsun dedim' Uğur'a. 'Halkın dinamiği yırtacaktır sözünden... Bundan daha açık söyleyemezler!' dedi..."

“ Suikasttan kısa bir süre önce, bir gece yarısı uyandığımda Uğur yatağın kenarında oturuyordu, derin derin soluk alıyor ve bacaklarını yokluyordu. Ne olduğunu sorduğumda bir rüya gördüğünü söyledi. ‘ Nasıl bir rüya” dediğimde önce söylemek istemedi, ayağa kalktı üsteleyince ‘de  ‘ Güldal, bir patlama olmuş, ben toprağın üstünde yatıyorum bacaklarım yok. Bedenimin bu halini yukarıdan görüyorum’ dedi. Birden içim cız etti. Yüreğim yandı. Ama ona bir şey belli etmedim. “ –sf 166

“ Bülent Ecevit: Kocanızda arı kovanına çomak sokmuştu”

“ Sadettin Tantan: Kirli siyasetin ve bürokrasinin koruması altında yolsuzluk ekonomisinden hayat bulanlar , toplum içerisinde kabul görmelerini sağlamak amacıyla tapınak şövalyeleri içerisinde yapılanmaya gittiler” – sf 170

“ Sadettin Tantan: Türkiye’de örtülü bir savaş var. Bu örtülü savaş, menfaat gruplarının kendi birliklerinin çözülmemesi, ortaya çıkmaması ve gücünün elinden gitmemesi şeklindedir. Bu örtülü savaş içerisindeki menfaat grupları, sadece bu ulusun içerisinde değil, uluslararası boyuta ulaşmış , işbirlikçi olarak tabir edilecek menfaatleri önde tutan, bayrağı asla düşünmeyen oluşum içerisinde organize kitlelerden oluşmaktadır.”-sf 171

“ Güvensizlik ortamında kimse kimseye güvenmez. Hiç kimse bir araya gelip hiçbir şeyi sorgulayamaz olur. Korku dağları bekler; cesaret de ovaya inemez. Böylece, olaylar kurgulayıcıları tarafından istenildiği gibi yönlendirebilinir. Amerika çıkarlarına ters düşen ya da düşebilecek birçok ülkeye saldırabilmek için kendine bir düşman yaratmış oldu. Ilımlı İslam’dan sonra terörist İslam. Çünkü her şey mantık dışıydı. Pentagon dahil her şey saldırıya uğramıştı. Dünyanın en iyi ordusuna, en gelişmiş teknolojisine sahip olduğunu iddia eden, buna herkesi inandırmış bir ülkenin bu kadar aciz içinde görünmeye, razı olmasının altında muhakkak bir şeyler olmalıydı” – sf 177

“ Hayat ne garipti. Bazı gerçeklere ulaşanlar ya ortadan kaldırılıyor ya da görevlerini yapamaz hale getiriliyordu. Korku ve baskı , gözdağı vermeler, gerçekler ortaya çıkmasın ve çıkarılmasın diye ustalıkla kullanılıyor ve kurulu düzen devam ettiriliyordu. Ecevit ‘ Eşiniz de arı kovanına çomak sokmuştu” sözüyle bunu ima etmek istemişti herhalde” – sf 179

"Yıllar boyunca bütün bu olayları yaşarken, üstümden akan zamanla, içimden geçen zaman bir değildi. Biri yaşamam gereken hayatı bana sunarken, diğeri sonsuzluğun içindeki beni bana gösterdi." (s.186)

“ Terör ister sağ, ister sol görüntülü olsun, isterse de etnik kimliklere bürünsün, sonuç hiç değişmez. İşin kuralı şu; Bu terör örgütleri eninde sonunda emperyalizme, ve faşizme hizmet ederler, şovenizme ve cuntaların değirmenlerine su taşırlar” – 

Cem Kurtuluş, 2013