// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Yabancı Albüm Analizleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yabancı Albüm Analizleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Kasım 2025

Violator - Chemical Assault (2006)


 











Herkes eskiye biz deliye diye bir terim vardır, bu her ne kadar vıcıklaşmış bir söz olsa da; daima atak, daima saldırganlık peşinden koşan thrash metal’in genç jenerasyonu için söylenebilir. Durdurak bilmeyen ataklarıyla birlikte old school ruhu yaşatmak için atağa geçenlere ithaf ediyorum bunu. Mevzuya bodoslama girersek; Violator,2006 yılında “Chemical Assault” adında tahrip gücü yüksek, daima saldırganlık vaat eden  bir  albüm yayınladı ,albüm  tabiri caizse etrafa dehşet saçıyordu. Dinlediğinizde 80’lere döndüğünüzü hissedeceğinizi söylemek kaçınılmaz olsa da bunda 80’lerin o  old school kaydını aramamanız tavsiye edilir ve bu konuyla birlikte mevzuya bodoslama girmek yerinde olacaktır. 

Brezilya’nın asi çocukları hız konusunda sınır tanımayarak kafa kopartacaklarının sinyalini başından itibaren veriyor. Daima hızlı gitarlar, devamlı atak dolu davullar, saldırgan vokallerle bunu gösteriyorlar.  2000’li yılların o “Retro Thrash” dedikleri olayın içine  onlar  bomba gibi düşmüştü, pek çok kritikte adlarını gayet sıkı şekilde duyduk.  “Chemical Assault” albümü Efsane/ Tanrı gibi sıfatlara sahip çoğu grubun son dönemlerdeki çalışmalarını sollayacak derecede güçlülüğe, hızlılığa ve politik liriklere sahip olduğunu söylemek yerinde olur. Bunlar klasik kritik tabirleri olacak olsa da bile balyoz gibi bir sound var karşımızda!

 Yeni dönem işlerde fazla girecek  olmasam da Bonded By Blood,Lich King ‘den sonra favori gruplarımdan biri de Violator olmuştu. Müzikleri biraz Alman Thrash’i,biraz Amerikan Thrash’i vokaller agresif ,gitarlar hızlı,hardcore etkilerini de görmek mümkün. Grup kuruluş amaçlarını bir röportajda  “Thrash çalmak ve eğlenmekten başka amacımız yoktu” diye açıklıyor.  Kafalarında yarattıkları old school ruhunun üstüne de eklemeler yapıyor. Başlangıçta nasıl Slayer ilk zamanlarına bodrum katında şeytanilik dağıtmak için çıkmışsa, Violator da Brezilya’daki o kaos, gaddar ortamından beslenen ruhunu bizlere akıtmayı amaçlıyor. 

Albüme bodoslama giren; sakat kalmak için bütün şartları hazırlayan “Atomic  Nightmare”   bütün nefretini, nükleer savaşlara karşı kusuyor. Agresiflik,saldırganlık, hız ve adrenalin kesilmiyor, davullarla birlikte yüksek şekilde dişler sıkılı şekilde kaos ortamında kan akıyor. Zehirli Atıklar, doğanın yok oluşu ve insan ırkının yaptıklarıyla alakalı sözünü söylüyor Violator. “UxFxTx (United for Thrash)”  ile özgürlüğün sadece sahnede stage dive yapmaktan geçmeye inanan kitleye haykırıyor Violator. Konserlerde bu şarkıyı çaldıklarında  ortalık yıkılıyor aynı 80’lerde Exodus’un yaptığı gibi, Exodus  80’lerde kan ve vahşet görmek istiyordu bunlarda kavga ve kaos görmek istiyor. Liriklerde de “Bonded By Blood” diye Exodus’a atıf içeriyor.

 

  “Destined To Die”   sefaletin kol gezdiği sokaklarda faşistlerin kan döktüğünü haykıran liriklerle anlatıyor. Brezilya’da kesin olan bir şey varsa sokakların geçmişten bugüne kadar sıkıntılı, politikanın tabiri caizse bok götürdüğü gerçeğiydi ve zamanında bunun aynısını Sepultura’da yapmıştı. Sokaktan gelen sokağa anlatır sözü de bir noktada geçerli olur. Lirikleri sokaklarda yaşayan ve adeta çöp gibi muamele gören insanlar ve bu evi olmayan insanları öldürerek sokakları temizlemeyi hedefleyen devlet hakkında. Brezilya, zamanında faşist bir anlayışla yönetiliyordu, faşist polisler tarafından insanlar katlediyordu,bu şarkıda o düzene isyan niteliğinde.

 “Addicted to Mosh”   tam olarak thrash metal  ruhunun saldırganlıkla birleştiği,bir an durmadığı ve saldırganlığın durmadığı her türlü sakatlığın ortaya çıkabileceği bir nevi kafa kopartan işlerin başlangıcı. “Kalabalığa karış ve çarp” ve “pit alanında yerini al” uyarısını verir, sakat kalıp kalmamak şanslıysan olur misali rotasını çiziyor. “Bizim yolumuz yeraltı, kimse bunun trend/moda olduğunu söylemesin” nakaratlarıyla sözünü de söylüyor.

 “Brainwash Possession”  lirikleriyle - Tanrı'nın adaletsizliği,zengin-fakir arasındaki uçurum,yönetimdeki eşitsizlikler ve bunların ört-bas edilme çalışmaları,halkı ayakta uyutmasını merkeze taşıyor. Yöntem belli;yine saldırganlık olduğu yerden devam şekilde. “Ordered to Thrash”  tam manasıyla thrash bombalarının üstümüze yağdığı, durdurak bilmeyen riffleriyle delik deşik yer açan, davullarıyla beynimizde ayrı lağıma bizi yollayan, tehlikelere ve sakatlıklara yol açacak derecede tahribatlı tam anlamıyla thrashy-terror temasına kafa tutuyor. Headbang kaosunun kesilmediği,saldırganlık hissininin devam ettiği anlarda “THRASH” diye sesler yükselir.

 3.32 sn uzunluğundaki “Toxic Death”  kimyasal silahlara,toplu ölümlere,gelişmiş ülkelerin 3. Dünya ülkelerine boşalttıkları ve zehir saçan toksik atıklara ve bunların yarattığı tehlikeye dikkat çekmek isteyen nakaratlarıyla göz önünde. Sözler adeta bir felaket senaryosu gibi. Davullar hiç durmuyor, vokaller ise öfkeli bir şekilde nefretini kusuyor. “Lethal Injection” albümün sonlarına  doğru gelirken en toplumsal parça ile karşı karşıyayız belki de. Adaletsizlik,rüşvet,farklılıklara olan önyargılar,baskıcı rejim ve sistemin çarpıklığı gibi konulara kafasını uzatıyor.

 Ve albümün son ve en uzun parçası “After Nuclear Devastation” 5:02 sn uzunluğundaki parça isminden de anlaşılacağı gibi nükleer  savaşı,nükleer bir füze tarafından yok edilen bir şehri ve sonrasında yaşanabilecek olası bir kaosu konu alıyor. Keskin hızlı riffler, çeşitli zil oyunları ve aksak ritmli davullar hızın doruklarındaki gitar solosu ve kirli/çığlık vokal bu parçada hat safhaya ulaşıyor.

2000’lerin ortalarını düşünürsek; 2000’lerde konuşulan konu thrash metal’in bittiği,yok olduğu  yönündeydi, ve bu geyik hep sürdü. 2000’lerde ise pek çok genç thrash metal grubu çıkarak ortalığın boş olmadığını herkese kanıtladı. Pek çok grup cehennem gibi üstlerine çöktüler ve pek çok gruptan daha fazlasıyla ruhlu bir iş çıkardılar. Chemical Assault’u çıkarırken Violator bir röportajında şöyle diyordu;

“Sanat, şarkılar, prodüksiyon. Günlük hayatımızın (iş, aile, okul) sıradanlığının ötesinde yaşamak için DIY ve underground'a gerçekten inanıyoruz ve Violator benim için budur, Chemical Assault'un anlamı budur.”

 Cem Kurtuluş, 2009

 Not: Bu yazı “Rock Vault” adına kaleme alınmış olsa da, yazının üstünde düzeltmeler yapılşmıştır. Yazının tarihinden bir süre sonra Rock Vault sitesinden güncellemeler nedeniyle kaldırılmıştır. (Okuyanın bilgisine)

28 Haziran 2025

Herkese Eşit Miktarda Kan: Sodom - The Arsonist (2025)


 










“Herkese Eşit Miktarda Kan” Sodom – The Arconist

Bazı grupların hikayesi gaddarca sürer, ve bazı gruplar olabildiğince yazmaktan geri durmazlar. Mevzu “Thrash Metal” ise Sodom 40 yılı devirmesiyle birlikte saldırganlığından ödün vermeyen, savaşlara karşı lirikleriyle ve politikacılara yermesiyle herkes tarafından bildiği gruptur, bu kimse için şaşırtıcı bir yorum olmaz zira Tom Angelripper, başından beri söyledikleri hiç değişmedi kendi değişmediği gibi. Kızgın, öfkesi daima yükselmiş, gaddarlığı da demirden kızgın hale gelmiştir. 

“The Arsonist”  de Sodom’un son dinamiklerinden biri oluyor, “Arsonist” söz anlamında “kundakçı” anlamına çıkıyor.  Albüme geçecek olursak; albüm, girişini hüzünlü, bir o kadar epik bir giriş introsuyla yapıyor, bu Sodom nazarında pek nadir görülen ya da görülmeyecek nadir durumlardan biri olduğunu söylemek yanlış olmaz.  Hemen ardından “Battle  of Harvest Moon” ile atağa kalkarak kaosun içine davet ederek savaş vari sözlerle haykırıyor. Başlangıçta makineli tüfeklerin her yere yayıldığını,istila edilen yerlerden girip daha sonrasında “Bir strateji bulamadık, kaçmak için hiçbir seçenek yok”  sözünü  söyleyip daha sonrasında “ölen kalbi sarsacak hiçbir şey yok ” sözüyle noktayı koyuyor.  Kaynaklara göre şarkıda geçen hikaye; Quế Sơn Vadisi'nde gerçekleşen bir askeri operasyonu anlatıyor.

“Trigger Discipline”  Slayer etkisinin derinlere kadar hissedildiği, Tom’un kızgınlığının üst seviyede olduğu araya sıkıştırılmış sololarla da temponun azalmadığı bizzat saldırganlığın gövdesinde ders verircesine haykırıyor.  Kontrolünü kaybeden rastgele insanları öldürmekten keyif alan keskin nişancıyı merkeze yerleştiriyor Tom Angelripper. Keskin nişancı kendini atlatırken  “Tetik disiplini yok ben de “ diye anlatıyor bulunduğu ruh halini.  Ölümün soğuk parçalarını “The Spirits  That I Called” da hissetmeniz kaçınılmaz oluyor, burada da Blackfire ve Yorck Segatz’ın müthiş gitar çıkardığı rifflerde bunlara kanıt niteliği taşıyor.

“Witchhunter” 2008’de ölen davulcuları Chris Witchhunter’a adanan bir şarkı olma özelliğini taşıyor, “hüzünle dolu neşeli bir figür “ cümlesiyle anlatıyor Witchhunter’ı şarkı. “Scavenger” albümün gidişatı itibariyle Groove yönü olanlardan olarak yolunu belirliyor, içindeki karanlığıyla da yolunu çiziyor. “Gun Without Groom”  kaosa davet eden, Toni Merkel’in ataklarıyla saldırganlıktan ödün vermeyen, Tom’un hızlı ve bir o kadar  terör yarattığı durdurak bilmeyen temponun yükseldiği, liriklerindeki acısız bir ölüm isteğine karşılık “insanın yenilgiye uğradığı yerde  savaş şiddetleniyor” diyor.

“Taphephobia” Sodom’un yıllardır tematik olarak ölüm renginin sonuna kadar bizi derin çukura yolladığı hissiyatını veriyor. Bombaların acımasız yağdığı, et parçaların etrafa dağıldığı yerde herkese eşit miktarda kan parçası damlıyor ve bunun özetini Sodom; “ Tanrı'nın yarattığı en kötü şey, anormalliklerin yeniden doğuşu/ Kan sonsuza dek yağdığında rüyalarıma tek başıma giriyorum” nakaratıyla yapıyor. “Sane Insanity” Thrash Metal tahribatının saldırganlıkla birleştiği noktada albümün dinamitlerinden.  Ateşkesin reddedildiği yerde, kan damlaları gökyüzüne doğru yol alırken şarkının ruhu kaosla birleştirir bizi. 

“A.W.T.F”  2023’te ölen, “This Means War” albümünün yaratıcılarından orijinal Tank vokali  Algy Ward’a adanmıştır.  Motörhead ruhunun  da ağır şekilde hissedildiği şarkılardan biri oluyor. “Twilight Void” başlangıcıyla birlikte Slayer’dan Jeff Hanneman’ın  rifflerini anımsatıyor. “Püskürtüldüm ve ihanete uğradım/ Vietnam'da öldürüldüm” diye haykırıyor Tom Angelripper burada. Bu boşluk perdesinde geriye kalan unutulamayan ve hafızada kalanlar oluyor. Savaşın geride bıraktıklarıyla alakalı sözünü yaşayanların iç sesinden öfkeli şekilde anlatıyor Tom Angelripper. En azından alınan hissiyat bu yönde oluyor. 

Albümün finaline doğru “Obliteration OF The Aeons ve onunla birlikte gelen “Return to God In Parts “ da albümün gidişatının ilk başından ortalardan sonra değişime uğrayan şarkılardan oluyor. Buralarda Doom soundun ağırlığını hissetmek de kaçınılmaz oluyor. Bunu müziklerine yedirmenin de başarısı da ayrı klaslık barındırıyor.

Old School ruhlu gruplarda en önemli iş prodüksiyonda gerçekleşiyor, böylesine djitalleşen bir çağda halen old school’da sound da ısrar edip bunun üstesinden gelmek de kolay bir iş değil ve her şeyden önemlisi bunu halen istiyor olmak asıl Old School ruh nedir-ne değildir sorusuna bir cevap niteliği taşıyor. Albümün kapağı;  daha önce Ghost, Mayhem üzerine işleri olan Polonyalı sanatçı Zbigniew M.Bielak tarafından tasarlandı.

Sonuç olarak; Sodom’un bugüne kadar geldiği noktada savaş üstüne söylemediği söz kalmamıştı, her zaman sözlerini söylemekten geri çekinmedi ve  dile getirdi. Napalm Morning yazdığında da bu böyleydi, öncesinde de böyleydi. 2010 civarlarından bugünlere geldiğimizi düşünürsek;  Sodom ve komutan Tomangelripper öncülüğünde “Eski Okul Thrash ben yaşadıkça devam edecek” diye haykırıyor adeta, geriye böylesine dev albüm yarattıkları için bu ruhun içinde yükselmek bize kalıyor.

Vokal/Bass Gitar – Tom Angelripper

Gitar -Frank Blackfire

Gitar -Yorck Segatz

Davul – Toni Mertel

Prodüktör; Toni Mertel

 

Katkıda Bulunanlar; Sebastian Niehoff – Mixing

Joachim Heinz Ehrig -Mastering

 

Cem Kurtuluş, 2025 Haziran

27 Aralık 2024

Geri Dönüşlerin Hastasıyız: Nasty Savage - Jeopardy Room (2024)


 












Thrash Metal’in altın çağını yaşadığı 80’ler Amerika’sında  cadı kazanı gibiydi ortalık,pek çok grup birbiriyle yarış içinde “nasıl daha şeytani ve gaddar çalabiliriz” sorusuna kafa patlatıyordu. Metallica,Slayer,Sodom,Exodus,Testament,Dark Angel, başta olmak üzere pek çok grup gaddarca çalmanın hakkını fazlasıyla veriyordu, arka plana bununla birlikte itilen gruplar da vardı. Hem medyatik olamamak da bunda önemliydi. Nasty Savage de Florida’dan  çıkmış hakkı yenen gruplardan biriydi, bu tabir pek yerine oturdu mu bilmiyorum ama pek çok grubun gerisinde kalmaları da kaçınılmaz. Hem medyatik olmamaları hem underground ruhu tanımasıyla birlikte bu durum bu hale gelmişti.

Grubun karakteristik vokali dediğimiz Nasty Ronnie ise power-thrash yönünü gösteren bir ses rengine sahipti, pek çok dinleyicide de King Diamond’a benzetirdi ses rengini. Son derece kişisel bir yorum olacak; ama yaptığınız sound thrash metal ise, ses renginizin güçlü ve bir o kadar gaddar yapıda olması kaçınılmaz olmalıdır, aksi her zaman itici duruma sokmuştur. Nasty Savage’de de bu geçerliydi, 1984’te ilk demolarını kaydettiklerinde vokalde Nasty Ronnie vardı, 40 yıl sonra yeniden grubun beyni Nasty Ronnie yerindeydi, ama grupta gitaristler değişmişti(Ben Meyer ve Dave Austin)  ve grubun as kadrosunda olan davulcu Curtis Beeson da 2024 gibi kansere yenik düşmüştü. Curtis Beeson’ın boşluğunu grup   1980’lerin ortalarında “Dead” grubunda çalmış  Jim Coker(James Coker) ismini ekleyerek doldurdu, bu da mecburi bir doldurma gayretiydi.

Olayın aslına geçersek; bazı grupların sahnelere dönüşü olarak aynı sounda yakın bir şey üretmeleri her zaman tereddütlü bir yol olmuştur, özellikle de kadroda değişimler oluyorsa. Sanıyorum Nasty Savage hakkında da böyle şeyler söylenmiş olabilir. En son albümünü 2004 yılında yayımlamıştı Nasty Savage, uzun zamandır da ortalıkta yoklardı. “Jeopardy Room” ile  albümüyle geri döndüler. Albümün ismi üzerine Nasty Ronnie 11 Aralık’ta verdiği bir röportajda kabataslak şekilde şunların özetini sunuyor.  Hayatta yaşadığımız pek çok nefret zincirinden oluşuyor, sabahın köründe kalkıp işe gitmek ve karşılığında maaş almak ve sigortalı çalışmak… Burada anlatılmak istenen; sistemin içinde debelenenlerin durumuna vurgu yapıyor. 

Albüm 1 dakikanın altında “Invocations”   ile açılıyor. İntrodan sonra şiddetli şekilde “Jeopardy Room” bizi karşılıyor.  Nasty Ronnie’nin kızgın vokali karşılıyor , öfke ve kaosun birleşimiyle biriken bir patlamanın hissini veriyor.  “Pozitif kalmak için devam etme mücadelesi” olarak adlandırıyor şarkıyı Nasty Ronnie. “Brain Washer” ile tempo ağırlaşıyor, progresif yönü yüksek bir işin habercisi oluyor, belli aralıktan sonra temposunu arttırmasını biliyor. Davul ataklarıyla birlikte Nasty Ronnie’nin etrafı dağıtırcasına vokali bir kargaşa ortamı yaratıyor, belki de tek eksik yönü fazlasıyla melodiye bulaşmış olması oluyor.  Back vokallerle birlikte crossover/thrash etkisi yükseliyor.

“Southern Fried Homicide” akustik gitarlarla açılan daha sonrasında bir epik destansı bir atmosferde ilerleyeceğini gösterirken Nasty Ronnie’nin ortaya çıkmasıyla etrafa saldırganlık hissi veren yapısıyla devam ediyor.  Grubun 1980’lerden “Wage of Mayhem” demosundan   olan şarkısı  “Witches Sabbath” yeni düzenlemesiyle, Obituary’nıin de konuk olmasıyla son şeklini alıyor. Bu durum içinse Nasty Ronnie, John Tardy ve ekibine ne kadar güvendiğini röportajında söylüyor. Her ne kadar modernlik katılmış hali olsa da bu düzenleme kuşkusuz old school kayıtların yerini tuttuğunu söylemek yersiz olur. Bu şarkıyla ilgili Nasty Ronnie “Klasik bir şarkıyı alıp Obituary'nin yardımıyla destansı bir şarkıya dönüştürdüğümüzü düşünüyorum “ diyor, bunu da ek bilgi olarak yazmakta yarar var.

 “Schizoid Platform”  giriş itibariyle albümün soundu yönünden başka bir yere götürürken 1.10 gibi tempoyu arttırarak  crossover/thrash ortamına sokuyor. Türsel karmaşanın en çeşitliliğin olduğu şarkılardan oluyor.

 “Aztec Elegance” ürkütücü girişiyle birlikte  bir korku filmini andırırcasına gerilim hattına çekiyor, daha sonra da thrash metal saldırısını başlatıyor.  Nasty Ronnie’nin kaos dolu vokaliyle devam ettirirken progresif yönünü de gösteriyor. “Operation Annihilate”  uzun uzun enstrüman hakimiyetinin sololara sıçradığı daha sonra hızıyla,temposuyla,süratıyla suratlara yumruk atarcasına thrash metal saldırısının etkisini gösteriyor, temponun azalmadığı ve davulda Jim’in ataklarıyla Ronnie’nin tempolu vokaliyle de kaos ortamına sürüklüyor. 2.20’den sonra progresif etkilerin yükseldiği, daha sonra hızlı soloların süratını aldığı bir hızla  sürüyor. Nasty Ronnie vokali ne zaman kaosa katılıyor o zaman atmosfer başka yöne kayıyor.

“Blood Syndicate”  kadın inlemeleriyle açılan bir filmi andırırcasına daha sonra temposunu arttırarak saldırganlık moduna sokmasını bilircesine yardırıyor. Yer yer Accept’in koro vokalli marşa döndürdüğü şarkılara benzetmeniz de kaçınılmaz oluyor ve daha sonrasında uzun sololarıyla kendini dinletmesini biliyor. “The 6th Finger” enstrümantel düzlemde giden devamlı temponun arttığı, kaos ortamına çağıran 80’lerin altın çağı thrash metal’e bağlılık adında bir eser oluyor. Albümün kapanışı “Sainted Devil” ile sonlanıyor. Melodilerin daha çok harmanlandığı, Nasty Ronnie’nin de diğer şarkılara ses renginin farklılaştığı bir şarkı dinlemiş oluyoruz.

 Hepsini toparladığımızda; 20 yıl sonra geriye dönüşlerde tedirginlik ve endişe ilk düşünülendir, bunun üstüne bir de grup elemanlarının da hayatta olmaması üzerine üzerine grup elemanı alıp bu süreci halledebilmek güç bir iştir. Nasty Ronnie, grupta bunu başarmayı iyi biliyor. “Old School/New School” ile birlikte soundu sıkı şekilde harmanlıyor, “Jeopardy Room” da da bunu hissetmek kaçınılmaz oluyor. Bunda da en büyük pay sahibi kuşkusuz prodüktör Jim Morris oluyor. 80’lerin sonundan itibaren death metal sahnesinde dönüm noktasında olan birçok albüm yapımında sorumlu kişi Jim Morris olmuştu ve bununla birlikte “Symbolic” gibi bir albümün prodüktör görevi de kendisindeydi.

 Bu albümle ilgili grubun beyni  Nasty Ronnie “20 yıl sonra kendimi kafese kapatılmış bir köpek gibi hissettim halen söyleyecek çok şeyim vardı” diyor.

“Jeopardy Room” Old School/New School” soundu harmanlamasını bilen, 80’ler thrash metal’inden izleri olan, aynı zamanda progresif yönden de üstünde çalışılmış sıkı bir albüm. 20 yıl sonra böylesine güçlü dönmeleri de basit bir tabirle takdiri hak ediyor.

 Kadro:

Nasty Ronnie- Vokal

Jim Coker – Davul

Pete Sykes- Gitar

David Orman – Gitar

Kyle Sokol- Bass Gitar

 

Prodüktör: Jim Morris

 

 Cem Kurtuluş, 2024 Aralık

20 Eylül 2023

Köklere Dönüş: Enforcer - Nostalgia (2023)

 












Bir röportajında Enforcer vokalisti Olof şöyle diyor : “Modern olan çoğu müzik, o anda popüler olanın dışına çıkıp yeni bir şey yaratmaktır. Bizim yaptığımızın da kesinlikle bu olduğunu söyleyebilirim.”  Yeni dönemin diğer deyişle “New Wave of Traditional Metal“ akımının liderleri olarak anılıyorlar. Bu her ne kadar pek çok kişi tarafından bilinen bir şey olsa da ilk başta bu yola heyecanlarını ve tutkularını katarak ilerlemeleri onlara dair pek çok şey anlatıyor.

 Yaklaşık 20 yıla tekabül eden bir müzik geçmişi olduklarını var sayarsak onlar için bu süre pek de az süre sayılmaz ve bu konuda da pek çok röportajda mütevazı olmadıkları gerçeği var. Bu da kendilerini iyi oldukları yönünde kabul ettiklerinin göstergesi. Enforcer’ı yakından takip edenler 80’lerin o klasik soundunu görmelerini kaçınılmaz olduğunu görmüşlerdir.

 Olof Heavy Metal/Speed Metal etkileşimli olsalar da üstüne eski 70’lerden gelen Rainbow, Foreigner’dan da etkilendiğini ekliyor. Zaten beste yapılarındaki bazı yerlerde 70’lerden etkiler de oldukça fazla hissediliyor. Belki de onları önemli yapan heavy metalin izini sürüyor olmalarıydı. Speedy rifflerle adeta bir başdöndürücü soundla bunu başarılı bir şekilde gösteriyorlar. 2023’te karşımıza çıkan “Nostalgia“ albümü üzerine yazıya girişmeden önce albüm başlığının başından itibaren o nostaljiye karşı sadık kalan bir grubun temel taşı olduğunu görmek yerinde olur. “Nostalgia” kökü itibariyle Fransızca altyapılı alıp “eskiye duyulan özlem“ anlamı taşır. Bu herkes için bilinen bir detay olsa da albümün ana başlığının Enforcer için tutkulu oldukları 80’ler sahnesine duyduğu özlemi ifade eder.

 Albüm; açılışını soft, melodik “Armageddon” introsuyla yapıyor, daha sonrasında speedy ataklarıyla devam ettiği başlangıçta klavyenin eşlik ettiği “Unshackle Me” ile hızını arttırıyor. Bu bizi 80’lerin hard rock ortamına ışınlasa da gitarların yoğunluğu dinleyeni şarkının içerisinde tutmayı başarıyor.Enerjik, güçlü, dinamik altyapısıyla melodik gitarlarla da yükselişin patlamasını güçlü şekilde hissettiriyor. “Unshackle me! I´m dying can´t you see?” nakaratlarıyla da ana temasının duyulmasını istiyor.

 “Coming Alive” 80’lerin klasik sounduna benzemiş bir çığlıkla hangi rotada gideceğinin sinyalini verip, daha sonrasında speed metal gitar saldırısıyla yolunu çiziyor. Girişiyle itibaren “I’m whirling wind, I’m fire. Nothing can hold me to the ground – Metal high and metal low, blasting up the barrier of sound” nakaratlarıyla da heavy metal’in klasikleşmiş liriklerine yer veriyor. Dur durak bilmeyen enerjisiyle, coşkusuyla adeta bir gösteri sunuyor. Albümün ilk yarısında akılda kalıcı şarkılar arasına adına yazdırıyor.

 “Heartbeats” ile balladımsı ve bir o kadar enerjik doruklar arasında yolculuğa çıkarıyor, yer yer 80’lerin hair-metal gruplarını da anımsatıyor. “Demon” ismiyle 1980’lerde olan “Demon” grubunu hatırlatsa,bununla birlikte 80’lere dair çoğu grubun lirikleri “Demon” sözü olmadan geçmezdi sözünü hatırlatıyor.” 80’s sound” denilen hardrock gruplarına göz kırptığını gösteriyor.Speedy riffleriyle “Kiss of Death” enerjinin yüksek, ortama dalmanızı sağlayacak, akılda kalıcı, bir o kadar da albümün en dinamik şarkılarından biri oluyor. “And you shall always fear my name. I’m the reaper” liriğiyle de basit bir o kadar heavy metal eksenli yazıldığını gösteriyor.

 Albümle aynı ismi taşıyan “Nostalgia” epik,balladımsı, albümün hızını kesecek parçalardan olsa da Enforcer için zayıf bir şarkı oluyor. Ama lirikleriyle kişinin yalnızlığının kendisini tükettiğinden yıllara yayıldığını söyleyerek umutların genç yaşta öldüğünü resmediyor. “No Tomorrow” yarını yok gibi yaşayıp, damarlara rock’n roll enjekte eden bir anlayışla yoluna devam ediyor.

 “At the End of the Rainbow” temponun eksilmediği, şovun devam ettiği,gitarların dur durak bilmediği bir o kadar marş vari “Rainbow” nakaratlarıyla da bambaşka bir resital sunuyor. Şarkı isminin “Rainbow “ grubuna bir sevgi gösterisi sunulması olası olabilir,ki grubun müziğe başlangıcında ilham aldığı gruplar arasında Rainbow yer alıyor.

 Heavy metal’in üstünlüğüne dair “Metal Supremacia” Güney Amerika metal müzik sahnesine bir övgü niteliği taşıyor. Sözlerin İspanyolca olma nedeni vokalist Olof’un verdiği röportaja göre gitarist Jonas’ın fikrini önemseyerek böyle söylenmesi kabul edilmiş. Jonas’ın açıklamasına göre de “bu,şarkıya bir kimlik kazandırıyor, ve İngilizce’ye çevirdiğiniz anda kimlik kayboluyor” fikri var. “White Lights in the USA” hair metal etkilerinin baskın hissedildiği, özellikle Los Angeles barlarında sahne alan Glam Metal gruplarını hatırlatıyor. ”Keep the Flame Alive “ ve finalde “When the Thunder Roars (Cross Fire) ile güçlü bir ambiyans yaratıyor. Yine de albümün ilk yarısında aldığınız coşku,adrenalin ile albümün ikinci yarısında başka yere evriliyor.

 2019 yılındaki “Zenith” albümünden kadro bazında Tobias yerine “Garth Condit” ismi kadroya ekleniyor,diğer elemanlar aynı kalsa da kadrodaki tek değişiklik bu oluyor.Albümün diğer detaylarına inecek olursak;grubun ilk başladığı yer olan Hvergelmer Stüdyolarında kaydediliyor albüm, analog olarak kaydedilen albümün mikslenen albümün prodüksiyonu uzun süredir prodüktörlük yapan Rikard Löfgren’in yardımıyla gerçekleşiyor. Albümün kapağını da “Adam Burke” üstleniyor.

 Sonuç olarak; “Zenith” albümünün aksine daha güçlü, daha eskiye dönüş şeklinde speedy rifflerle, melodide vıcıklığa kaçmadan ,bir o kadar Olof’un sinerjisiyle daha güçlü bir albüm yaratıyor Enforcer. “Nostalgia” ismi de tam olarak 80’lerin havasını solumak ve o özleme hasret kalanlar olanlar için sihirli bir kayıt. Bu kayıt ile grup kendini fazlasıyla affettiriyor ve heavy /speed metal ekseninde dolaşacağının garantisini veriyor.


Not:Bu yazı ilk defa 15.09.2023 tarihinde  https://www.extreminal.com adresinde yayımlanmıştır

 

Kadro

Olof Wikstrand-Vokal/Gitar
Jonas Wikstrand- Davul/Piyano/Klavye
Jonathan Nortwall-Gitar
Garth Condit- Bass Gitar

 Cem Kurtuluş,2023

04 Nisan 2023

Savaşın Ağır Tahribatı: Sodom - M16 (2001)


 








Kuşkusuz savaş tarihinin en kanlı savaşlarından biri Vietnam savaşıydı. Çocuğundan gencine uzanan bu savaştan çok kayıp vermesine rağmen Vietnam galip çıktı, buna rağmen 1.5 milyon insanını yitirdi. Ho  şi Minh savaşla ilgili "Tüfeği olanlar tüfekleri, kılıçları olanlar kılıçları, kılıçları olmayanlar küçük çapa ya da sopalarıyla savaştı. Her mezra ve cadde birer kale, her insan bir savaşçı, her parti hücresi bir kurmay heyeti gibiydi.”  diyordu. Vietnam savaşı mevzusunu çok uzatmazsak  bu savaşla ilgili tonlarca kitap yazıldı, bununla birlikte  albüm teması olarak müziklere acımasızca  yansıtıldı.  Bu demirbaş albümlerden biri de 2001 yılında Sodom’un savaş ruhunu hissettirdiği “ M16” albümüydü.

 Albüme geçmeden önce Sodom’un beyni Tom Angelripper’in Vietnam savaşı temasıyla ilgili söylediği “[M-16 aslında] bir konsept albüm değil. Bu sadece Vietnam hakkında sözleri olan bir Sodom albümü.” cümlesini belirtmek de yarar var. 

Pek çok kimse tarafından bu albümün konsept albüm görüldüğü bilinir. Albümün “M16” isminin seçilmesini “Benim için M-16 tüfeği, Vietnam Savaşı'nın bir simgesi. Silah tarihi ve Amerikan silahlarıyla gerçekten ilgileniyorum - avlıyorum, silah topluyorum. Silahlara karşı her zaman özel bir ilgim olmuştur” cümlesiyle anlatıyor Tom Angelripper.

 Albümün girişi “Among The Weirdcong”  bütün enstrümanların çalıştığı, saldırgan hissi veren  kaosa davet eden tempo yönünden dinamik makineli tüfek sesleri arasında atmosfere sokan savaşın tahribatı üzerine lirikleriyle şeklini alıyor. Parçalanmış beyinler,çürük etler, ölü adamlar da geride kalanlar oluyor. “I Am The War”  temponun düşmediği “I am The War” nakaratlarının tekrarlandığı saldırganlık hissiyatının devam ettiği, kafa koparmanın nasıl bir şey olduğunu gösterme hissiyatını vurgulayan Tom’un kızdırıcı vokaliyle zirveye çıkıyor. “No teardrop dims my savage eyes”  nakaratıyla  şarkının ana temasını açığa çıkarıyor. 

Albümün demirbaşlarından,dinamiklerinden, savaşla ilgili duygu durumunu en iyi ifade eden,melankolisi yüksek  şarkılardan ve bir o kadar agresifliğin önde olanlarından “ Napalm  In The Morning“  introdaki   "I love the smell of napalm in the morning/It smells like victory"  cümlesiyle açılıyor.  Aynı zamanda burdaki intro Apocalypse Now filminden alınmıştır. Napalm bombalarının katliam yarattığı vahşice insanları öldürmesini resmediyor şarkı. (Ek bir bilgi olarak 1965’te Vietnam’A karşı kullanılan bu bombalar 1980 yılında sivil halka karşı kullanılmış olduğundan yasaklanıyor. ) Tom’un kızgın vokali, Bernemann’ın riffine ayrı parantez açmak gerek.

 “Minejumper”  Bobby Schottkowski  ve Tom Angelripper’in başka boyuta geçtiği agresiflikten ödün vermediğine tanıklık ediyoruz. “Violence is just a friend”  liriğiyle  ana fikri özetliyor. İşkence ve imha edilmiş hayatlar, delilik perdesi, ve soykırımdan yaşanmış acıların toplamı “Genocide “ile haykırılıyor. Tom’un kızgın vokali, o öfke tufanına tanıklık etmek zor değil. “ Little Boy “ ile anti-god temasıyla özetliyor şarkıyı. Ölüm ile yaşam arasında kalmanın  arasında gidip gelmelerin rotasını çiziyor.  Albüme ismini veren, Tom Angelripper’in de M-16 tüfeğine hayranlığını anlatan “M16”  Tom’un kızgın vokalini devam ettirdiği, öfke ile yoluna devam ettiği şarkı oluyor.

 “Lead Injection” tempolu,agresifliğin devam ettiği, Tom’un nefret vari vokaliyle kaldığı yerden devam ediyor. Geriye kalan tek cevap “Creeping and crawling why do you cry?” nakaratındaki soru oluyor. “ Cannot Fodder” ile Tom tüm öfkesiyle ortalığı davet etmeye devam ettiğini göstererek ağır bir tahribat yaratıyor. Rus ruleti, patlayan bombalar ve Vietnam… “I got no power to survive/Empty thoughts of suicide.” nakaratıyla da ele veriyor bunu. “Marines “ askerlik mevzusunu göklere çıkartan, tempolu ve “Full Metal Jacket “ filminden bölümler içererek yanıt veriyor. “Düşünme,soru sorma, sadece öldür “ mottolu bir çizgide ilerliyor.

 Albümün final şarkısı olarak seçilen 1960 rock sahnesinde yer alan bir “The Trashmen“ şarkısı olan “Surfin Bird “ Sodom için o bilindik punk’a saygı şarkısına yakın bir iş oluyor.  Herkes için iyi bir seçim olur mu bilmem, sound olarak albümün dışında kalıyor. Bunun haricinde albümün bonus edisyonunda 1982 döneminden iki şarkıya yer verilir.

 Sonuç olarak; 2000’li yıllara gelindiğinde teknolojik boyutta Kreator’dan bir “Violend Revolution” gerçeği önümüzde duruyordu. Alman Thrash’i konusunda daima gaddarlığıyla bilinen komutan Tom Angelripper komutasında thrash metal’in en üretken konularından biri olan savaş temasını  “ M16” ile Vietnam Savaşını konu alarak gaddarca bir kayıt bırakıyor Sodom.

 Kadro

Bass/Vokal – Tom AngelRipper

Gitar – Bern “Bernemann” Kost

Davul - Bobby Schottkowski

27 Ocak 2023

Karanlığın Savaşçıları: Katatonia - Sky Void of Stars (2023)

 












Metal müzik tarihinde “Katatonia “ grubu ile alakalı çok sıkı fıkı ilişkim olmasa da eskiye dair 1993 plaka “Dance of December Souls “ ile kendilerini tanımak bu yazıya bir borç olsun. Katatonia da bana  ruhsal olarak melankoli çağrışımı yapan grup olmuştur,ki melankoliden beslenmenin müzik tarihinde gruplara kattığı olayların haddi hesabı yoktur.

Yas,Melankoli,Yalnızlık,Umutsuzluk… Bu kavramların hepsi Katatonia’ya yakışan kavramlar. Mevzuyu daha da uzatmamak adına “Sky Void of Stars” ise aslında Katatonia diskografisinde, fanların da yenilikten memnun kalacağı işle karşılayacak boyutta ilerleyen bir yapıya sahip. Eski kafaya sahip olanlar için pek de iç açıcı olduğunu söylemesem de eski ve yeni karması arasında bir yerlerde dolanmanın garantisi üzerine bir yer ediniyor.

Albüm, “Austerity “ şarkısı ile açılışını yapıyor. Başından itibaren  kulakta kötü bir şarkı izlenimi bırakıyor. 2.34 ile başlayan karanlık olayın haberini böylelikle vermiş oluyor Jonas Renkse öncülüğünde, şarkının bütününü düşünüldüğünde ilk şarkıyla birlikte kulaklarda iyi bir etki bırakamıyorlar. “Colossal Shade“ ile şerit değiştirerek vitesi yükseltiyor Jonas Renkse ve havarileri. “Collapse my mind!” nakaratıyla da içimizde oluşan dev ve devasa gölgelerine dair bir izlenim bırakıyorlar.

 “Opaline“ ilk yarının  güçlü,en melankoliye hazır altyapısıyla zeminini oluşturuyor. Marş vari yapısıyla,ritim tutturmalık,  konserlerde de  seyirciyle eşlik edilecek şarkılar arasına giriyor. Pek çok müzik için “odanın müziği” kullanılır, burda da atmosfer gereği odanın içinde sıkışık hayatlara dair tonlamaları duymak kaçınılmaz oluyor.  Bu bir yandan o karanlık ve kasvet atmosferinde Katatonia ile yapılan röportaj da “O kadar karanlık ve soğuk ki müzik yapmaktan başka bir şey yapamıyorsunuz.” sözünü hatırlatıyor. Anders Nyström da gitardaki heavy tonlamalarına ayrı parantez açmak gerekir,ki Katatonia diskografisinde pek çok karanlık ve kasvetli riff’e imza atmıştır.

Albümün üçüncü single olma özelliğini taşıyan “Birds” pek çok kesim tarafından tutulan, süratiyle de kendinden söz ettiren bir iş olarak çıkıyor karşımızda. Grubun bass gitar görevini üstlenen  Niklas Sandin’e göre “ Katatonia müziğindeki kasvet ve karanlığın sembolü” olarak tanımlıyor kuşlarla ilgili olayları. Kuşlarla olan bağlantı hayat minvalinde değerlendiriliyor burada.

 Bazı durumlarda sadece tutkunun açıklanabilir durumlar var, bazen mantığınızı tamamen devre dışı bırakırsınız. Aşkta da bu durum böyle olur, ve hayatında içinde de kayıp giden seriler devam eder.

 Albümün ikinci yarısıyla başlayan  “Drab Moon” soğuk kış ikliminde kasveti,yalnızlığı,odanın müziğini sytnh’lerle destekleyecek bir altyapı ile atmosferini yaratıyor. Soen’den  Joel Ekelof ile vokal kayıtlarının yapıldığı “Impermanence” ballad ayarında karanlık odaları temsilen, bireyin yıkık yaşantısına dair melodileriyle, duygulu solosuyla  dokunaklı bir yolculuk yaptırıyor.”You sucked me in and you bled me dry” nakaratıyla da sözünü söylüyor.

 “Sclera” dokunaklı yerlerden akustik girişiyle odanın sessizliğine dair şairane lirikler sığdırıyor. “Atrium “ girişiyle hafiften Scorpions’u hatırlatan bir başlangıç yapıyor. “you turned away despite my loving.” nakaratlarıyla da noktayı koyuyor. Belki birkaç parça kadar kasvete sahip değil,ama albümün başarılı şarkılarından olarak yerini alıyor.

 Albümün finaline doğru  “No Beacon to Illuminate Our Fall” umutsuzluk sarmalında, girişindeki “That star used to shine” sözüyle özetliyor olan biteni. “Absconder” de albümdeki bonus şarkıyla birlikte  kapanış gerçekleşiyor. Grubun kapak işlerinde Travis Smith’den sonra bu defa albüm kapakları görevini Roberto Bordin’e emanet ediyor. İnternette edinememiş bilgilerde bu da Kanlı Teneke’nin 21.sayısında Katatonia röportajıyla açığa çıkıyor.

 Sonuç olarak; Bütün bu yazılanlar Katatonia ile ilişkisi sıkı fıkı olmayan biri tarafından satırlara yansımıştır. Melankolinin ağır bastığı, kendi müziğinden ödün vermemiş, yeniliğe çok da açık olmayan ama aynı zaman eski ve yeniyi harmanlayan ve hayranlarına sadık,  “ oda müziği” tanımını rutubetli odalara taşıyan, kendi yalnızlığını kanıyla kendi içine akıtanlara Jonas Renkse’in karanlık sesi ve tüm albümdeki üretkenliği, Anders ve Roger’ın kasvetli riffleriyle birlikte “Sky Void of Stars” diğer bir deyimle “burada fazla yıldız yok, sadece yağmur var“ söyleminin gereğini yerine getiriyor Katatonia!

 Ve bir kitap ismi gibi seslenmek gerekir Katatonia ve havarilerine belki . Çünkü onlar bu albümde fazlasıyla karanlığı arşınlamışlar!

 Belki de grubun dediği gibidir “ bu albüm, bulunmayana ve kaybolana özlemden doğdu”

 Kadro;

 Vokal – Jonas Renkse

Gitar – Anders Nyström

Gitar - Roger Öjersson

Bass Gitar –Niklas Sandin

Davul – Daniel Moilanen

Cem Kurtuluş,2023


29 Ekim 2022

Spitfire - Nigtmares ( 2022)


 










Ruhuyla,hızıyla, agresifliğiyle tartışmasız en güçlü icra edilen metal müzik türlerinden  birinin speed/thrash metal  olduğunu söylemek kendi adıma söylemek güç bir şey değil. Bu işin halen öldüğünü söyleyenlerin sayısının çok olduğunu söylemenin yersiz olduğunu düşünsem de “ yapan yapıyor “ desturuyla “ konuya dalmak yerinde olacaktır. Buradan yola çıkarsak Alman menşeli, speed/thrash metal icra eden “ Spitfire” kurulma aşaması 2014’e kadar uzanıyor. Spitfire adında yaklaşık 6 grup olduğunun da altını çizmek gerekir,ki 1984 yılında kurulan yunan grup Splitfire ile  karıştırılıyor. Burada mevzu bahis konumuz Splitfire’ın “ Nighmares “ albümü üzerine.  

Karanlık,kasvetli bir girişle karşılayan “Never Stop The Madness”  ilerledikçe Alman metalinin güçlü stilinin gitarlardaki  jilet rifflerle birlikte kendinden geçirmesini biliyor ve vokalin de kaosa katılmasıyla şeklini alıyor. Girişiyle Iron Maiden’ın “Running Free “ ye selam çakan ve bariz kendisini hatırlatan   “Tyrannic Reaper”  riffsel yönden değil de vokalin  delilik adına çığlıkları ve davulda Thunder Manne’ye ayrı parantez açtıran bir iş oluyor.

 80’lerin ortalarında ortamları kasıp kavuran bir Running Wild şarkısı olan  “Soldiers of Hell” albümde yorumuyla üst sıraları hak ediyor,ki bazı grupların bazı şarkılarını ruhuyla çalmak ruhtan fazlasını ister, Spitfire bunun üstesinden gelmesini biliyor.  

Albümün ilk single olma özelliğini taşıyan “ To Take A Life” başından itibaren  speed metal kaosuna davet ediyor. Temponun durmadığı, agresifliğiyle ders veren, jilet vari riffler üstüne uzun sololarla birlikte can alıcı bir iş çıkarıyor.

Gitarların kendini konuşturduğu,kaldığı yerden devam ettiği “The Nightmare “ ilk yarısıyla devamlı temponun düşmediği, konserlerin sıkı parçalarından biri olma özelliğini taşıyor. İkinci yarısıyla birlikte akustik gitarın devreye girmesiyle  konuk sanatçı olarak albümde yer olan  Francis Tobolsky olayı başka boyuta taşıyor. “Know Your Demons “ ismiyle de 80’ler ortası thrashy/speedy şeytaniliğinden izini gösteren bir anlayışla ismini belli ediyor. 1.26 ile başlayan riffler ile hız perdesi aralanıyor, bir kapanış misali 80’lerin ortamına nişanlanıyor.  

Agresiflik, kaos,hız üçgeninde birleşen “ White Walls “ süratli rifflerden bir tepetaklak hissiyat yaratıyor. “Forever Dying Free” isminde olduğu gibi özgürce ölmek isteyenlerin temasını belirliyor. Albümün final kısmı “Rebirth“ ile kapanıyor. Başından sonuna kadar albümün kapanışını sözsüz şekilde kapatıyor.

 Albümün prodüksiyon koltuğunda,mix master işlerinde  1 ve 5. Şarkılara eşlik eden Luke  Le Luke oturuyor.

 Bunun yanında Phil Schimpgen ismi de Luke Le Luke’a mix ve master işlerinde yanında olan baş aktör oluyor. Albümün çizimi,kapağı Josh Rudgier’e ait.  Albümün label işine bakan Witches  Brew firması 2002 yılında kurulmuş olup, amacı ismi duyulmamış klas işler çıkaran grupları piyasayı çıkarmayı hedefleyen bir şirket, bunun da duyurusunu buradan yapalım.

 Albümün prodüksiyon kaydına geçersek; cilalı bir kayıt yok ortada. 80’lerin ortalarında old school grupların karışımını “Nightmares “ albümünde görmek kaçınılmaz oluyor.  Bazılarının aksine  cilalı kayıtlara rağmen old school ruhu temsilen Almanların güçlü yanını “Spitfire “ Nightmares albümüyle fazlasıyla gösteriyor!

 Kadro

 Motörizer – Vocals

Bolz – Guitars

Dissident Agressor – Bass

Thunder Manne – Drums

 

 Cem Kurtuluş, Ekim 2022

 

02 Ağustos 2022

Sınırlarda Kaybolmak: Van der Graaf Generator - Pawn Hearts (1971)

 












1970’ler ve 1980’ler dünya klasmanında müzik olayına “rock/metal “ müzik olayından  girecek olursak; şahsi kanaatim her ne kadar 1980 döneminin hareketliliğiyle devam eden biraz daha şiddet fırtınası estiren bir dönem olsa da bununla birlikte  1960’ların ortalarıyla birlikte başlayıp daha sonrasında 1970’lerde uçucu maddelerin müziklere yedirilmesiyle ortaya çıkan soundların, deneysel işlerin daha doğrusu melankolinin üst basamaklara tırmanmasıyla devam etmesi ruhlu işlerin ortaya çıkmasına vesile olmuştu. 1970’lerde müziğin doyuruculuk alanında melankolinin müziklerde had safhada olması, liriklerinse şairane olması müzisyenlerin üretkenlikte olduğuna işaretti.

 Burdan yola çıkarsak 1970’lerde Peter Hammil isminin üstünde durmak yeterli olacaktır. Basit bir ifadeyle kendisi röportajlarında söylediği “progresif rock “ etiketinin dışında kalmış bir isim. Peter Hammil diğer bir ifadesinde edebiyatla haşır neşir olması olayını “70'ler, elbette, bilimkurgu için harika bir zamandı ve hepimiz bunun için meraklıydık, özellikle de formu gerçeklik ve felsefe meselelerini sorgulamak için kullanan yazarlar için... Philip K Dick gibi.” cümlesiyle açıklıyor.

 Progresif rock, deneysel tür ve bu denli saykodelik soundların üretkenliğinde çağda  1971 yılı gibi " Van der Graaf Generator"  grubu “Pawns Hearts “albümünü çıkarır. Albüm, dönemsel olarak konsept albümlerle dolu bir döneme seslenir, içinde üç şarkı bulunmasına rağmen hikayesi olarak şarkı içinde şarkı diğer deyişle hikaye anlatma olayını yere götürür ki, kayıtlara “Progresif rock “ etiketiyle geçeçek olsa da içinde deneysel yönden başlayıp füsion ve birçok konuda dönemin izlerini taşır. Albüm, ikiye ayrılır; ilk bölümünde üç şarkı olarak, ikinci bölümde tek uzun şarkıdan oluşur.

Albüm, 11 dakikalık süregelen duygudurum değişikliklerinin sekteye uğradığı birbirinden birbirine geçen müzisyenlik yönünden saykodelik ruhun notalarıyla  “Lemmings (Including Cog)” ile açılıyor.Her bölümün hissiyatını ayrı şekilde verir şarkı; birbiriyle yer değiştiren notalar,sesler,ve birer roman kahramanı gibi seslenirler bize. Her hikaye bir başka hikayeyi sunar, hem liriklerle hem de müzikal olarak bunu anlattığını gösterir şarkı. 

 Şarkının orta bölümü liriklerinde “ölmekten başka ne sebep kaldı “ diye haykırırken diğer bölümünde “yaşamaktan başka çaren var mı “ sorusunu sorar ve bu aynı zamanda final bölümü olur. Albümün hissiyatında “Rush“ grubunu anımsarız;ama tarihsel içeriğe baktığımızda grubun tarihçesi Rush grubundan eskidir, bu tür soundun elde edilmesinden Rush grubunun etkilenmesi ve müziğine taşıması gibi sebep de olma ihtimali yüksektir.

 Liriklerse şairane üslupçe ve öykü içinde öykü yaratılmasına en basit örnek oluyor. “No war with knives, fight with our lives” sözü şarkının içinde nakarat olarak güçlü söz olsa da hikayenin genelinde de güçlülük devam ediyor. Şarkının hikayesi de iki taraf arasında geçen bir güç savaşına dair betimleme olma olasılığı da yüksek. Enstrümantel yönden ustalığın ötesine geçen bir resital sunuluyor;yer yer değişen bölümlerle de nerede ne yapacağınızı kestirmekse kaçınılmaz bir son oluyor.

 “Man-Erg”  Peter Hammil’in piyanosunu konuşturduğu bir o kadar buruk,dokunaklı, duygusal yolculukta hüzne teşvik eden yapısıyla ve Peter’in hüzün kokan sesiyle içinizin buruklaşmasını notalarıyla sağlıyor. Şarkının adının Almanca’dan yapılma olma ihtimali yüksek ya da bir gönderme söz konusu ihtimali yüksek. Liriklerde “Hitler “ adı geçmese de nakaratlarda kendisiyle alakalı sözler olduğuna dair imaları duymak mümkün;ama bu bir övgü sebebi değil, daha doğrusu insanın kendisini sorgulayışına dair basamaklarla alakalı. “Katiller ve Melekler “ olarak şarkıda bölüme ayrılması  iyiler ve kötüler arasındaki çatışmaya dair... Bahsettiğimiz  Hitlerin kendisi de olmayabilir  ve şarkıda geçen nakaratlarda da “ben diktatör de ,mesih de ,mülteci de olabilirim “ seslenişi  

 “I,too, live inside me and very often don't know who I am”  nakaratlarıyla da her insana bir sesleniş yapıyor,içinde barındırdığı müzikal ruhla da dokunuyor bir yerlerinize.  

 Albüm, iki ayrı bölüm olarak tasarlandı;ilk bölümünde yer alan şarkıların toplamına eşit olacak “A Plague of Lighthouse Keepers” 23 dakikalık epik destan, grubun farklı üyeleri tarafından  farklı bölümlerde 10 ayrı kısma ayrılmıştır. “Eyewitness” bölümünde “ yıldızlar parlıyor ama benim için değil” yanıtını alırız, başından itibaren dokunaklı ve bir o kadar bulanık ve karmaşık atmosferin hissiyatını notalara döker şarkı.  

Şarkı, küçük bölümler halinde kaydedildi daha sonra son şeklini aldı. Hammil’in denize olan hayranlığından esinlenerek sözler yazıldı,insanların denizde öldüğünü gören bir Deniz Feneri Bekçisinin hakkında yazılıyor. Bu “Deniz Feneri Bekçisi”  yardım edemedği için kendini suçlu hissediyor. Şarkının belli bölümlerinde “Suda bir dalga olmak istemiyorum/Ama deniz beni derinlere sürükleyecek /Bir bitkin boğulmuş adam daha!” sözleriyle sesleniliyor. Hikayeyle ilgili Peter Hammil, Sound dergisine verdiği röportajda “ bu bireyin toplumla uzlaşmasıyla ilgili” yorumunu yapıyor, bu hikayede Hammil  hikayenin devamını dinleyene bırakıyor. 

Bir varoluşsal sancının belirtisidir ve liriklerde bunu doğrular. Karanlığın o eskimiş yerlerinde bir nevi debelenir durur,bunu da notalara en güçlü şekilde döker. 10 bölüm olarak ayrılsa da şarkı, bütün olarak bozulmaz. Peter Hammil’in bir yerde dediği “ sonsuzluğun sınırlarını zorladık” cümlesi belki de bu epik destanın bambaşka yarattığı tahribattan da olabilir.

 Yazının genelinde bahsettiğim Peter Hammil isminden yola çıkarsak;Peter Hammil;albümün genelinde sözleri kendinden çıksa da tamamiyle grubun dayanışmasına dayanıyor çoğu şey. Peter Hammil’in şairane yazdığı sözleri gölgede bırakmaz bu durum. Piyano ile kattığı ruh ve sesinin verdiği büyüleyicilikle birlikte;albümde saksafon,flüt ve vokalde  yer alan David Jackson ismine ayrı yer açmak gerekir. Hugh Banton da bir o kadar ruhlu çaldığı notalarla,yarattığı büyü ile orglarda yarattığı sihir tartışılamayacak kadar mühim bir iz bırakıyor.

 Guy Evans da bir diğer albümün yıldız isimlerinden ve albümde katkı sağlayan diğer isimlerden biri Robert Fripp oluyor. Albümün prodüktörlük koltuğunda  John Anthony oturuyor. Bu albümün çıkma aşamasında Peter Hammil’in kendisini eve davet etmesiyle başlıyor olaylar. John Anthony aynı zamanda Queen,Roxy, Genesis gibi gruplara öncü edenlerin prodüktörlüğünü yapmıştır.

 Sonuç olarak; Peter Hammil’in öncülüğünde konsept albüm gibi ilerleyip aynı zamanda şairane liriklerle melankoli,yalnızlık ve delilik arası gidip gelen jazz-rock esintilerinin olduğu ve “progresif rock” etiketine sığmayan bir albüm “ Pawns Hearts”  belki de her şey Peter Hammil’in dediği “ sonsuzluğun sınırlarını zorladık” cümlesinde dediği gibidir...

 Kadro;

Peter Hammil – Lead, Back Vokal, Piyano

David Jackson – Vokal, Saksafon,Tenor

Hugh Banton – Vokal, Mellotron, Bass Pedal, Bass Gitar, Hammond Org,

Guy Evans – Davul, Perküsyon, Piyano

Robert Fripp- Elektro Gitar - (Lemmings – Including’ Cog’  “ Man –Erg”  “A Plague of Lighthouse Keepers” şarkılarında katkısı var.

 

Cem Kurtuluş, 2022