// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Kitap İncelemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap İncelemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Aralık 2015

" Aşağılanmanın Zevki " : Yeraltından Notlar - Dostoyevski




















Kitabın Adı: Yeraltından Notlar
Kitabın Yazarı: Fyodor Mihaylovic Dostoyevski
Çeviren: Nihal Yalaza Taluy
X.Basım 2014
Yayınevi: Türkiye İş Bankası Yayınları
Editör: Ali Alkan İnal
Redaksiyon: Koray Karasulu
Düzelti: Müge Karalom


Bazı kitaplar dönemsel olarak edebiyat tarihinde derin izler bırakmıştır. Aynı zamanda bu kitaplar yaşanılan dönemin izlerini taşımıştır. Mevzu bahis konumuz; Hem Rus edebiyatında, hem de dünya edebiyatında realistliğiyle öne çıkan  bir başyapıt olan  Dostoyevski’nin “ Yeraltından Notlar “ kitabı.  “ Yeraltından Notlar”  dönem olarak Rusya’da köleliliğin feshedildiği 1861’den üç yıl sonra basılır.  1864 Rusya’sında birçok olay yaşandı. Bu olaylardan birkaçı tarihte derin iz bıraktı.7 Mart 1864’te “ Şapsığ “ köyleri Rus askerlerince  ateşe verilip yakılmaya başlandı. Bu olaydan 2 ay sonra Çarlık Rusyası Çerkezlere soykırım uyguladı ve 21 Mayıs 1864’te Çerkez Sürgünü başladı.  Çerkez Sürgününden 65 yıl sonra  1929 baharında Adigey'e bilimsel çalışma üzerine giden Gürcü tarihçi  
Simon Canaşia’ya Şapsığların bölgesi Cubga’da karşılaştığı 91 yaşında bir ihtiyar o günleri şöyle anlatıyor

“ Deniz kenarında yedi yıl boyunca atılmış insan kemikleri vardı. Kargalar erkek sakallarından ve kadın saçlarından yuvalarını kurarlardı. Deniz yedi yıl boyunca karpuz gibi insan kafataslarını atıyordu. Benim orada gördüklerimi düşmanımın bile görmesini istemem “

Böyle bir dönemde çıkıyor Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı.  Dostoyevski bu romanı 40 yaşında yazmıştır. Bu yaş dilimi yetişkinlik döneminin bir sonraki evresidir. Ve bu yaş dilimlerinde her şey birikir ve sonrasında bir patlama yapar. Dostoyevski’de tam da böyle bir patlama yapıyor bu yaşta. Dostoyevski, Yeraltı hikayesini anlatmadan önce bize şunları söylüyor

“ Gerek “ Notlar “ yazarının, gerek “ Notlar “ ın tamamen hayal mahsulü olduğu şüphesizdir. Bununla beraber , çevremizdeki insanlar üzerinde biraz düşünülürse , bu notların yazarı gibi şahısların aramızda bulunmasının yalnız mümkün değil, muhakkak olduğu anlaşılır. Ben sadece pek yakın bir zamanın sıradan bir tipini daha açık olarak kamu huzuruna çıkarmak istedim. Bu, henüz hayatta olan kuşağın tiplerinden biridir. “ Yeraltı “ adı verilen bölümde bu şahıs kendisini, fikirlerini tanıtırken, neden muhitimizde yer aldığını ve bunun neden kaçınılmaz olduğunu açıklamak ister gibidir. İkinci bölümdeyse, bu şahsın hayatına ait bazı olayları anlatan gerçek “ Notlar “ yer almaktadır. “ – Fyodor Dostoyevski

Edebiyat tarihinin şampiyonluğa oynayan “ Yeraltından Notlar “ kitabı “ Ben Hasta bir adamım. Kötü bir adamım. Suratsız bir adamım ben “ diye başlar. Realistliğini daha kitabın başından itibaren bize hissettirir Dostoyevski.  Belki de edebiyat tarihinde hiçbir cümle bu kadar can yakıcı, bu kadar kendine yönelik, kendini eleştiren yapıda olmamıştır. Bu noktadan sonra devamlı eleştiri üstüne eleştiri yapıyor Dostoyevski. Yeraltında sıkışan hayatlara kendine özgü bir anlatım örneği sergiliyor. Bu romanı 40 yaşında yazmış olan Dostoyevski 40 yaşla ilgili de tespit yapıyor.

“ Kırk yaşından fazla yaşamak ayıptır; bayağılık, hatta ahlaksızlıktır! Tüm samimiyetinizle , dürüstçe söyleyin, kırk yaşını kim geçer? Ben söyleyim size; Aptallarla namussuzlar “

Alay edercesine konuşuyor Dostoyevski çoğu zaman. Ama bu “ alay “ güldürücü bir alay. Yeri geliyor ciddileşiyor, yeri geliyor güldürüyor. Romanın ağızlara sakız olmuş cümlesi de “ Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık “  cümlesi. İlk bölümde Dostoyevski kendini anlatıyor, bu kendini anlatmalarında içtenliğiyle Dostoyevski’nin yeraltında çoğu zaman kayboluyoruz. Bu kaybolmada kendi yeraltımıza iniyoruz. Bu yeraltı öyle bir yeraltı ki; sessizliğin içinde karanlık var, ışık yok! Umutsuzluk cümleleri beliriyor bu umutsuzluk ışığında. İnsanlığın yeraltına dair ince tespitleri var Dostoyevski’nin. Hiçbir düşünceden geri kalmıyor. Cümlesini esirgemiyor, duvara nasıl çivi çakılıyorsa bu çiviyi Dostoyevski sert cümleleriyle beynimize çakıyor, ve bu çivilerden sonra geriye dönüş olmuyor.

Kitabın ikinci bölümü “ Sulusepkene Dair “  Nekrasov  şiiriyle açılıyor. Bu bölüme Dostoyevski “ O sıralar ancak yirmi dört yaşındaydım. Hayatım o zaman bile sönüktü, derbederdi; yabani sayılacak derecede bir başımaydım “ diye giriyor mevzuya. Kendini yerin dibine vuruyor bu cümlelerde Dostoyevski.  40 yaşında  olan bir adamın ağzından dökülüyor bütün sözler. Bir nevi kendi hayatını özetliyor. Bu bölümde Gogol’ı selamlıyor. Bu selamlamanın ardından Dostoyevski bize kendi söylediği sözü hatırlatıyor ve diyor ki; “ Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık”  Dostoyevski’nin kendisi Rus olduğu için kendi toplumunu da eleştirdiğini gözlemliyoruz. Kitabın ikinci bölümünde Dostoyevski ,  Yeraltı Adamı’nın bir devlet memuru olarak çalıştığını anlatıp duruyor. Sefalet içinde yüzdüğünden tut her türlü mevzuya el atıyor. Kendini aşağılıyor, bu aşağılık duyguyu sizin de tadmanızı istiyor.

Özellikle kitapta “ Subay” adı üstünden ilerleyen muhabbetle bizi kendi kabuğuna çekiyor. Bu kabukla birlikte bizde yeraltı adamının içinde var olmaya çalışıyoruz. Bu yeraltı adamı aynı zamanda şöyle diyor; “ Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi. Ya kahraman ya da çamurdan; ikisinin ortası yoktu “  Dümdüz anlatıyordu bütün olan biteni Dostoyevski, realistliği yüzümüze bir tokat misali çarpıyor. Okulda yaşadıklarını Zverkov ve Simonov üzerinden anlatıyordu. Bu bölümde aşağılanmanın zevkini satır aralarında Dostoyevski ile buluyoruz. Alay ediyor, aşağılıyor, aşağılanıyor. Davetler alıyor bu davetlere katılıp katılmama sorununu kendine soruyordu. O davete katılırken aynı ortamda bulunduğu kişilere şöyle sesleniyordu Dostoyevski .
“ Ahlaksızlıkları gösteriş, yapmacık doluydu; elbette ahlaksızlığın arasında zaman zaman baş gösteren yapmacık bir kinizmle gençlik, tazelik de görünüyordu, ama bu tazelik dahi sevimsizdi, çünkü yaptıklarının hepsi yalana dayanıyor, yalana bürünüyordu. Hepsinden son derece nefret ediyordum, ama kendim onlardan da aşağıydım o başka “     

İnsana insanı acımasız bir şekilde anlatıyordu Dostoyevski, o satırlarda kendimizi bulmamız kaçınılmaz oluyor.

“ Zamanla insan arasında karışmak dost edinmek ihtiyacını duymaya başlamıştım. Bazılarıyla arkadaş olmak istedim, fakat hiçbir zaman tabii olamadığımdan denemelerim daima boşa gitti. Sonunda bir arkadaş edinebildim. Ama zorbaca duygular o zaman bile içimde iyice yer ettiğinden, arkadaşımı kendime esir etmek istedim; çevresine karşı çocukta bir iğrenme yaratmaya çalışıp aşağılık muhitiyle münasebetini hemen kesmesini şart koştum. İhtiraslı arkadaşlığıma zavallıcılığı sinir buhranları geçirecek, gözyaşları dökecek denli ürküttüm çocuğun saf, hemen teslim olmaya hazır bir ruhu vardı ve sanki maksadım sadece onu yenmek, kendime benzetmekmiş gibi bana tamamıyla bağlandıktan sonra ondan nefret etmeye başlayarak sırf çevirdim. Fakat hepsini yenemezdim; zaten arkadaşım öbürlerine hiç benzemeyen , güç bulunur bir istisnaydı. “

Orhan Pamuk’un  “ Yeraltından Notlar “  kitabı için sunuş yazısında söylediği gibi “ Aşağılanmanın Zevki “ sözü Dostoyevski için biçilmiş kaftan oluyor. Bu bölümde “ Aşağılanmanın Zevki”  eski arkadaşlarıyla buluştuğu bir veda yemeği gecesinde ortaya çıkıyor. Alaylar, aşağılanmalar havada uçuşuyor. Yaşanılan bu veda gecesinden sonra; Sulusepken adlı  kitabın ikinci bölüme ayrılan kısmında son hikaye Dostoyevski’nin genç bir fahişe ile yaşadıklarını okuyoruz.  Burada kahramanımız karşındakini aşağılamaktan zevk alıyor, hayat dersi vermekten bıkmıyor, aile kavramı hakkında birçok şeyden dem vuruyor. Kahramanımız kitabın içeriğinde de aşağılama mevzusu üzerinde duruyor, bunu okuyucuya kitabında başında “ Ben hasta bir adamım “ sözleriyle sunuyor. Dostoyevski’nin genç fahişeye öğütler verirken bir sözüyse ne kadar realist biri olduğunu gözler önüne seriyor.  Bu sözlerde Genelevlerde pezevenkleri tarafından çalıştırılan kadınlar gözümüzde canlanıyor. O söz okuyucuya şöyle sunuluyor; “ Namuslu bir kızın burada bir lokma bile boğazından geçmez, çünkü neden yemek verildiğini hemen anlar. Burada daima borçlu olacaksın ve sonuna kadar müşteriler senden bıkıp sırt çevirmeye başlayana kadar borcun tükenmeyecek “  

Kitabın ilerleyen kısımlarında Dostoyevski bize tekrardan “ Aşağılanmanın Zevki”  sözünün içeriğini sunuyor. Ev hizmetkarını aşağılayarak hem hizmetkarın hem de kendisinin aşağılık biri olacağını söylüyor okuyucuya. Roman biterken Dostoyevski okuyucuya “ Bütün bu yazdıklarımın tatsız bir etki yaratacağına da eminim, zira hepimiz yaşamla bağını az ya da çok kaybetmiş, kör topal idare eden insanlarız “ diyor. Hastalıklı bir adamın sözleri bunlar.  Dostoyevski bunları söylerken;  1864’ye yayımlanan “ Yeraltından Notlar “ için Nietzsche “ Yeraltından Notlar, hakikatı kanla haykırır “ yorumunu yapar.  Sonuç olarak; Dünya klasiklerinde çevirinin ne denli öneme sahip olduğunu anlamak istiyorsanız bu kitabı  Türkiye İş Bankası Yayınlarına Rusça aslından çeviren “ Nihal Yalaza Taluy “ tarafından okumalısınız, ya da İletişim Yayınlarından okumalısınız. Piyasada bulunan diğer ucuz çevirileri okuyarak  kitabın ana düşüncesinden uzak kalmanız yerine  Nihal Yalaza Taluy’un çevirisiyle yeraltına gömülüp dehşet düşüncelere kapılabilirsiniz.  Çünkü dönemine göre Türkçe’yi böyle harikulade kullanan çevirmenin az olduğunu Nihal Yalaza Taluy’un çevirisiyle ortaya çıkan “ Yeraltından Notlar “ ile daha iyi idrak edeceksiniz.

Yer altında görüşmek üzere!  

OKURKEN ALTINI ÇİZDİKLERİM:

“ Ben hasta bir adamım… Kötü bir adamım. Suratsız bir adamım ben. Galiba karaciğerimden zorum var. Doğrusu hastalığımın ne olduğunun da farkında değilim ya, hatta neremin ağrıdığını bile iyice bilemiyorum. Tıbba ve doktorlara saygım olduğu halde tedavi olmuyorum ve asla olmayacağım. “ – sf 3

“ Kötü biri olamamak bir yana, herhangi bir şey olmayı da beceremedi: Ne kötü, ne iyi, ne alçak,ne namuslu, ne kahraman ne de haşerenin biriyim. Şimdi bir yandan köşemde pinekliyor, bir yandan da acı,faydasız bir teselliyle avunuyorum: Zeki insanlar asla bir baltaya sap olamaz, olanlar yalnız aptallardır. “ sf-5

“ Kırk yaşından fazla yaşamak ayıptır; bayağılık, hatta ahlaksızlıktır! Tüm samimiyetinizle, dürüstçe söyleyin, kırk yaşını kim geçer? Ben söyleyeyim size; Aptallarla namussuzlar. Bunu tüm ihtiyarlara, o saygı değer ak saçlı, mis kokulu ihtiyarların yüzüne de söylerim. “ sf 5

“ Namuslu bir adamın bahsetmekten en zevk aldığı konu nedir bilir misiniz?
Cevap; Bizzat kendisi “ Sf – 6

“ Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek , tam manasıyla bir hastalık “ sf-7

“ Güzel ve yüksek şeyleri ne kadar çok anladıysam, o kadar derinlerine battım, sıkıştım kaldım içlerinde. Bundaki önemli nokta, bu halimin tesadüfü değil de adeta kaçınılmaz bir nitelik taşımasıydı. Sanki bu hal bir hastalık, bir düzensizlik değil,benim doğal halimdi; sonunda buna karşı koyma isteğim bile kalmamıştı. “ –sf 8


“ Umutsuzluk en yakıcı zevktir, özellikle de içinde bulunduğun durumun çaresizliğini açıkça kavramışsan. Tokadı yiyince, bilinç öyle bir ezilir ki, pestile döner. Bana en çok dokunan, suçlu olsam da olmasam da her zaman bir çeşit tabiat kanuna uyar gibi, herkesten önce kendimi suçlu görmemdi. “ sf 9

“ Ben, içi dışı bir insanı, tabiat ananın şefkatle, özene bezene yarattığı , gerçek, normal bir insan olarak görürüm. Böyle bir adamı delicesine kıskanırım. Ahmak olmasına ahmaktır; bunun aksini iddia edecek değilim, fakat normal adamın ahmak olması gerekmediği ne malum? Belki bu halin kendine göre güzelliği bile vardır. “ – sf 11



“ Anlayışlı bir adam kendisine saygı duyabilir mi hiç ? “ – sf 17

“ Kalbimde bir kötülük nüvesi vardı. Tabiat kanunları beni ömrüm boyunca her şeyden çok hırpaladığı halde bu durumlarda onları suçlamak ta imkansızdı. “

“ Kendi kendime macera hayalleri kuruyor, kafamda uydurduğum bir hayatı yaşıyordum. Durup dururken, ortada fol yok, yumurta yokken kendi kendime gücendirdiğim çok oldu; aslında hiç sebep olmadığını bildiğim halde kendimi öyle dolduruyordum ki, sonunda gerçekten gücenip içerliyordum. Bu çeşit oyunlar yaşamımı öyle bir sarmıştı ki, nihayet adeta kendime hakim olamaz hale geldim” – sf 19

“ Bütün samimi insanlar ve işinde gücünde olanlar ahmak, dar kafalı oldukları için faal kimselerdir. “

“ Ah baylar, belki de ben ömrüm boyunca başlamayı da , bitirmeyi de beceremediğim için kendimi akıllı bir adam sayıyorum. Ben de herkes gibi gevezenin, zararsız ama can sıkıcı boşboğazın biri olayım, ne çıkar. Ne çare ki gevezelik, daha doğrusu elekle su taşımak her zeki adamın kaderine yazılıdır. “ – sf -20

“ Keşke sadece tembellik yüzünden hiçbir şey yapamasaydım. Tanrım , o zaman kendime ne büyük saygı duyardım. Tembellik de olsa belirli bir özelliğe sahibim, buna eminim diye kendime saygı duyardım. Benim için, “ Kim bu adam ? “ diye sorulunca “ Tembelin biri “ cevabını verirlerdi, ki bunu duymaktan da son derece hoşlanırdım. Benim de kendime göre bir niteliğim, hakkımda söylenecek söz olurdu “ – sf 21

“ Kadehime önce bir damla gözyaşı akıtıp, sonra o güzel ve yüksek şeyler şerefine içme fırsatlarını asla kaçırmazdım. Dünyada ne varsa güzellik ve yükseklik açısından görür, pisliği tartışma götürmeyecek en el dokunmaz çirkefte bile güzel ve yüksek taraflar bulurdum. Alabildiğine sulu gözlü olurdum “ sf- 22

“ İnsanoğlunun çıkarının nerede olduğunu kesinlikle söyleyebilir misiniz? İnsanın kendisi için iyilik değil, tam tersine kötülük arzulayabileceği, hatta bunu yapmaya mecbur olacağı bazı hallerde ne olur peki, buna da çıkar denmez mi? Böyle bir durumun yalnızca mümkün olması bile bütün kanunları yıkar. “ – sf 23

“ Medeniyet neyimizi yumuşatmış? Medeniyetin insanda duygu çeşitlerini arttırmaktan başka bir işe yaradığı yok. “ – sf 25

“ İnsan medeniyete kavuşmakla eskisinden daha fazla kan dökücü olmamışsa bile, en azından daha kötü, daha iğrenç bir kan dökücü olduğu kesindir. İnsan, eskiden hak uğruna kan döker, bunun için önüne geleni gönül rahatlığıyla temizlerdi; zamanımızdaysa, kan dökmeyi iğrenç saydığımız halde bu iğrençlikten kendimizi alamıyoruz, hem de eskisinden daha çok. Hangisinin kötü olduğuna kendiniz karar verin “- sf 26

“ İnsan ahmak bir yaratır, son derece ahmak! Daha doğrusu ahmak değil de nankördür; eşine rastlanmayacak derecede nankördür. “ – sf 27

“ İnsana lüzumlu olan tek şey onu nereye sürükleyeceği belli olmayan hür iradedir. “ – sf 28

“ Biz çıkarlarımızı yanlış anladığımız için arzularımızın çoğu da yanlış yoldadır “ – sf 29

“ Arzunun akılla el ele vereceği gün hepimiz isteklerimize değil , aklımıza hizmet edeceğiz; çünkü aklımız başımızdayken manasız bir şey isteyerek kendimize bile bile fenalık yapmamıza imkan yoktur “ –sf 30

“ İnsanın kasten, şuurlu olarak zararlı, manasız, hatta son derece budalaca bir arzuya kapıldığı bir durum , tek bir durum vardır; Yalnız akla uygun şeyler istemek zorunda kalmayıp ne kadar manasız olursa olsun istemek hakkına sahip olmak. Bu manasız istek, hele bazı hallerde bizim için bütün dünya nimetlerinin üstünde bir değer kazanabilir baylar. Bazen bize açıkça zararı dokunduğu ve çıkar üzerine en akla yakın düşüncelerimize taban tabana zıt düştüğü durumlarda bile bütün öbür çıkarlardan daha çok fayda sağlayabilir; çünkü bizim için en önemli,en değerli bir varlığı şahsiyetimizi özelliğimizi korumaktadır “ – sf 31

“ İnsanoğlu aptal olmasa bile dehşetli nankördür.. Nankörün nankörüdür. Hatta bana göre en uygunu, insanı iki ayaklı nankör bir mahluktur diye tarif etmektir “ – sf 32

“ Asırlar boyunca her milletin askerinin , sivilinin giydiği üniforma bolluğu karşısında apışıp kalmayacak tarihçi yoktur “ – sf 32

“ Hayatta erdemin ve aklın canlı örnekleri olan allamelere,insan severlere bol bol rastlanır; bunların gayesi, ömürlerini elden geldiği kadar erdemli , temkinli geçirmektir, varlıklarıyla etrafa adeta nur saçarak, dünyada erdemli ve temkinli de yaşanabileceğini göstermek peşindedirler sanki. Ee,sonra? Sonrası malum, bunların birçoğu , ömürlerinin sonuna doğru da olsa, er geç sürçüp tamiri imkansız bir çam deviriverirler. “ sf- 32

“ Galiba insanların bütün işi, bir cıvata değil de insan olduklarını her an kendi kendilerine ispat etmektir. Bu uğurda kendini feda edebilir, sırası gelince mağara devri barbarı olabilir “- sf 33

“ İnsanın yaradılştan yapıcılığa, onu şuurlu olarak gayesine ulaştıracak bir mühendisliğe, yani daima, nereye doğru olursa olsun kendine yol açmaya mahkum edilmiş bir mahluk olduğunu kabul ederim.” – sf 35

“ İnsan hercai, bir dalda durmaz bir yaratıktır ve belki de satranç oyuncuları gibi gayeyi değil gayeye giden yolu sever. Kim bilir ( emin olamayız tabii) belki de insanların yeryüzünde ulaşmaya çalıştığı tek gaye, bu gayeye ulaşma yolundaki daimi çaba, başka bir deyişle hayatın ta kendisidir, yani iki ere iki dört cinsinden bir formül olan gaye değildir; zaten iki kere iki dört, hayat değildir baylar, ölümün başlangıcıdır. Hiç değilse insan, bu iki kere ikiden daima ürkmüştür; ben hala ürküyorum. “  sf 36

“ İnsan bütün ömrünü iki kere iki peşinde geçirir, bu uğurda denizler aşar,hayatını harcar, fakat yemin ederim, arayıp gerçekten elde etmekten korkar. Çünkü onu bulur bulmaz artık erişecek şeyi kalmayacağını bilmektedir “- sf 37

“ İnsan gayeye ulaşmak için çalışmayı sever, fakat ulaşmayı pek istemez; bu hal hiç şüphesiz çok gülünçtür. Şu halde insan daha doğuştan gülünç bir yaratıktır, işin hoş tarafı da budur zaten. Gene de ne olursa olsun, şu iki kere iki pek musibet bir şey. Bana göre iki kere iki sadece küstahlıktır efendim.” Sf – 37

“ Gene de biliyor musunuz,bizim gibi yeraltı takımının dizgininin sıkı tutmak gerektiği kanısındayım. Çünkü kırk yıl ses çıkarmadan yeraltında otururuz, ama bir fırsatını bulup yeryüzüne çıkarsak çenemizden kurtulamazsınız. “ – sf 40

“ Yalan, çünkü iyi olanın yeraltı değil, başka , bambaşka, hasretini çekip bir türlü elde edemediğim şey olduğunu iki kere ikinin dört ettiği gibi biliyorum. Cehenneme kadar yolu var yeraltının! “ – sf 41

“ Yaşamaya susadığınız halde hayat meselelerini bir mantık hercümerciyle çözmeye kalkışıyorsunuz. “

“ Halbuki ben yalnız kendim için yazıyorum; okuyuculara hitap edişim bunun daha kolay bulduğum bir yazış şekli olmasından ileri geliyor, bunu kesin olarak bir daha belirteyim. Evet, sadece üslup meselesidir, yoksa yazdıklarımı kimse okumayacak. Bunu açıkça söyledim zaten “ – sf 43

“ Notlarımı belli bir düzene göre yazmak istemiyorum. Hiçbir üslup, düzen de gözetmeyeceğim. Aklıma ne gelirse kağıda aktaracağım. “ – sf 43

“ O sıralar ancak yirmi dört yaşındaydım. Hayatım o zaman bile sönüktü, derbederdi; yabani sayılacak derecede bir başımaydım. Kimseyle arkadaşlık etmiyor, konuşmaktan kaçıyor, gitgide daha çok kabuğuma çekiliyordum. Vazifemde, çalıştığım dairede kimsenin yüzüne bakmamaya gayret ediyordum; meslektaşlarımın bana yalnız acayip bir adam olarak değil – hissettiğime göre- aynı zamanda tiksintiyle baktığını da gayet iyi görüyordum. Bazen, “ Neden benden başka hiç kimse kendisine tiksinerek bakıldığını hissetmiyor “ diye bir soru geliyordu aklıma. Memurlarımızdan birinin iğrenç, rende gibi delik deşik, eşkıyaya benzeyen bir suratı vardı. Benim böyle münasebetsiz bir suratım olsa kimseye bakamazdım sanırım. Başka birinin redingotu, kokusundan adamın yanına yaklaşılmayacak derece eskimişti. Gene de hiçbirinin ne klığından, ne suratından ne de herhangi bir manevi kusurundan çekindiği yoktu. Hiçbiri, alemin onlara tiksinerek baktığını aklına getirmiyordu; getirse bile, böyle düşünen kişi amirleri olmadığı sürece aldırmazlardı. Hudutsuz gururum ve bunun doğurduğu aşırı titizliğim yüzünden boyuna kendimle meşgul oluyor, kendimden bazen tiksintiye varan çılgınca bir hoşnutsuzluk duyuyor ve başkalarının da bana aynı gözle baktığını düşünüyordum. “ – sf 47

“ Halbuki ben yalnızca zeki bir görünüşe razıydım. Hatta yüzümü zeki bulmaları şartıyla o alçak ifadesine bile katlanırdım. “- sf 48

“ En büyüğünden en küçüğüne kadar dairemizdekilerin hepsinden nefret ediyor, onları küçümsüyordum, ama aynı zamanda onlardan korkar gibiydim. Bazen birdenbire kendimi hepsinden üstün gördüğüm olurdu. Bu hal bana durup dururken geliyordu; ya küçümsüyor ya da kendimden çok üstün görüyordum. Kültürlü kendini bilen bir adam kendine karşı hudutsuz bir titizlik göstermeden ve bazen nefrete vardıracak kadar kendisini küçümsemeden mağrur olamaz.  Fakat küçülürken de kendimi herkesin üstünde gördüğüm anlarda da her karşılaştığım kimsenin önünde bakışlarımı yere indiriyordum“ – sf 48

“  Zamanımızın bütün aydınlarında olduğu gibi marazi derecede duyguluydum. Bizdekiler birbirinden hımbıl, aynı sürünün koyunları gibi farksız kimselerdi. Dairemizde benden başka hiç kimse sürekli korkak, köle ruhlu olduğunu düşünmüyordu muhtemelen; galiba tam da bu yüzden kendimi aydın sanıyordum. Ama bu düşündüklerim sadece bir ihtimal değildi: gerçekten korkak, köle ruhluydum. Bunu hiç çekinmeden söylüyorum. Zamanımızda her namuslu adam korkak, köle ruhludur ve böyle olmalıdır. Bu onun için tabii sayılan bir haldir.” – sf 48

“ Namuslu adamların korkak, köle, ruhlu oluşu yalnız zamanımıza, tesadüf sayılacak bazı koşullara bağlanamaz, namuslu insanlar her zaman korkak ve köle ruhlu olmalıdır. Dünyadaki hiçbir namuslu insan tabiat kanunundan yakayı sıyıramaz.” – sf – 49

“ Kabadayılıkta ayak direyenler sadece eşekler ve eşek soylulardır; ama onlarınki de duvarın önüne kadardır. Bunların hiçbir değeri olmadığından önem vermeye değmez. “ – sf 49

“ Kimseyle konuşmak istemezken birdenbire öyle değişiyordum ki, dairedekilerle yalnız konuşmak değil, artık arkadaşlık etmek istiyordum. Onlara karşı duyduğum soğukluk birden kayboluyordu. Kim bilir, belki bu duyguların zaten aslı yoktu; kitaplardan kapma yapmacık duygulardı. Bu meseleyi şimdiye kadar çözemedim. Bir aralık dostluğumuz öyle arttı ki, evlerine gidip gelmeye, prafa oynamaya, birlikte votka içmeye, şundan bundan, iktisattan falan bahsetmeye başladım. “ – sf 49

“ Evde en çok okumakla vakit geçiriyordum. Böylece içimde kabaran duyguları dış etkilerle bastırmak istiyordum. Okumak bana uygun tek dış etkiydi. Okumaktan şüphesiz çok faydalanıyordum: Kitaplar bana zevk, heyecan, ıstırap veriyordu. Zaman zaman son derece bıktıdığı da oluyordu. Ne de olsa hareket ihtiyacı duyuyordum ve o zaman birdenbire, koyu, bulanık, çirkin- sefih bile değil – bir sefihçik olma arzusuna kapılıyordum. İhtiraslarım,özentilerim her zamanki mariz  hırçınlığım yüzünden keskin, yakıcıydı. Böyle zamanlarda gözyaşlarıyla, çırpınmalarla karışık isteri buhranları bile geçiriyordum. Okumaktan başka yapılacak işim, gidecek tek yerim yoktu, çünkü çevremde saygıya layık, beni kendine çekebilecek bir meşguliyet bulamıyordum. İçimde bir sıkıntı gitgide kabarıyor, çelişmelerle, uyumsuzluklarla karşılaşma arzusuna kapılıyor ve bunun üzerine sefihliğe başvuruyordum. “ – sf 52

“Sefahat alemlerimi tek başıma, geceleri gizli , korka korka, utanarak yapardım; utanç duygusu bir an bile peşimi bırakmaz, en iğrenç anlarda adeta bir lanetleme hali alarak beni ezdikçe ezerdi. O zaman bile ruhumda bir yeraltı vardı. Kabahatlerimi işlerken birisiyle karşılaşıp görülmekten, yakalanmaktan dehşetle korkardım. Bu yüzden birbirinden karanlık, şüpheli yerlerde dolaşırdım. “ – sf 53

“ Her şey terbiyeli insanların karşılaştıklarında yaptıkları gibi olmalı: Bir adım o, bir adım sen çekilerek birbirinize karşılıklı saygı göstermelisiniz. “ – sf 57

“ Bazen bütün varlığımı öyle baş döndürücü bir sarhoşluk, öyle dört başı mamur bir saadet kaplardı ki, kalbimde istihza duygusunun izi bile kalmazdı. “ – sf 61

“ Kendimi hiçbir zaman ikinci derece bir rolde göremiyordum. Gerçek hayatta en sonuncu kademeye isyansız katlanabilmem bu yüzdendi. Ya kahraman ya da çamurdan; ikisinin ortası yoktu. Beni mahveden de buydu zaten. Çünkü çamurdayken, başka zamanda kahramanım, yalnız kahramanlar çamurun içinde gözlenebilir diye kendimi teselli ediyordum. Düpedüz bir adam için çamurlanmak ayıp sayılır, halbuki bir kahraman istediği kadar içine dalsın nasıl olsa çamur bulaşmaz. “ – sf 62

“ Sefahat alemlerimin kendine göre bir derinliği yok değildi. Zaten ben öyle düpedüz, aşağılık, avam işi bir sefahati kabul edip o çirkefe dalabilir miydim? Bu alemlerde beni gece vakti sokağa sürükleyecek bir cazibe bulmasam gider miydim hiç? Hayır efendim, asaleti olmayan bir harekete yanaşmazdım ben…” – sf 62

“ Her seferinde kahraman bendim; güya herkesi yendiğim için üstünlüğümü kabul etmek zorunda kalıyorlardı, bende hepsini affediyordum “ – sf 63

“ Hayal kurmaya devamlı olarak üç aydan fazla dayanamaz, içimde şiddetli bir topluma karışma ihtiyacı duyardım. Benim için topluma karışmak da amirim Anton Antoniç Setoçkin’in evine gitmekti. Ömrüm boyunca sürekli görüştüğüm tek adam o oldu, ki şimdi buna da şaşırıyorum. “ – sf 64

“Anlaşılan onlar için sinek kadar değerim yoktu “ – sf 66

“ Halbuki ben hiddetten boğulacak gibiydim. Sokakta yürürken dişlerimi gıcırdatarak kendi kendime söyleniyordum “ – sf 
71

" Ahlaksızlıkları gösteriş,yapmacık doluydu; elbette ahlaksızlığın arasında zaman zaman baş gösteren yapmacık bir kinizmle gençlik,tazelik de görünüyordu, ama bu tazelik dahi sevimsizdi, çünkü yaptıklarının hepsi yalana dayanıyor,yalana bürünüyordu. Hepsinden son derece nefret ediyordum, ama kendim onlardan da aşağıydım o başka. Sınıf arkadaşlarım bana aynı duyguyla karşılık veriyorlardı; üstelik benden tiksintilerini gizlemiyorlardı. Hoş, ben de artık sevgilerini istemiyordum, istediğim tek şey; onları küçük düşürmekti. Alaylarından kurtulmak için olanca hırsımla kendimi derslere verdim ve en iyi öğrenciler arasına girdim. Bu, onların saygısını kazanmamı sağladı..." - sf 73

“ Zamanla insan arasına karışmak dost edinmek ihtiyacını duymaya başlamıştım. Bazılarıyla arkadaş olmak istedim, fakat hiçbir zaman tabii olamadığımdan denemelerim daima boşa gitti. Sonunda bir arkadaş edinebildim. Ama zorbaca duygular o zaman bile içimde iyice yer ettiğinden, arkadaşımı kendime esir etmek istedim; çevresine karşı çocukta bir iğrenme yaratmaya çalışıp aşağılık muhitiyle münasebetini hemen kesmesini şart koştum. İhtiraslı arkadaşlığımla zavallıcılığı sinir buhranları geçirecek, gözyaşları dökecek denli ürküttüm; çocuğun saf, hemen teslim olmaya hazır bir ruhu vardı ve sanki maksadım sadece onu yenmek, kendime benzetmekmiş gibi , bana tamamıyla bağlandıktan sonra ondan nefret etmeye başlayarak sırt çevirdim. “ – sf 74

“ aklıma bir şey takılmaya başladı mı kafam sadece onunla meşgul olurdu…” – sf 75

“ Basmakalıp laflarla böyle laf edenlerden ve fazla çıtkırıldımlardan nefret ederim. İkinci madde, sefahatten ve sefihlerden nefret ederim. Hele sefihlerden büsbütün! Üçüncü olarak; gerçeği, samimiliğive dürüstlüğü severim.” – sf 84

" Şimdi gidersem sevinirsiniz baylar. Dünyada gitmem. İnadıma oturacağım, size metelik vermediğimi göstermek için sonuna kadar içeceğim. Oturup içeceğim; sonuçta burası meyhane , ben de hisseme düşen parayı yonlar, hem de oyun dışı edilmiş taşlar gibi görüyorum. Oturup içeceğim ve şarkı da söyleyeceğim; evet efendim; canım isterse şarkı da söylerim. Buna hakkım var... yani şarkı söylemek.. hımm.. Fakat şarkı söylemiyordum. Yalnız hiçbirine bakmamaya çalışıyordum; kayıtsız tavırlar takınarak , benimle ilk olarak onların konuşmasını sabırsızlıkla bekliyordum. Yazık ki konuşan olmadı. Halbuki o anda barışmayı ne kadar istiyordum..."

“ Bir an yalnız kaldım. Dağınık bir sofra, yemek artıkları, yerde kırılmış bir kadeh, şarap döküntüleri, sigara izmaritleri arasında kafamda bir sersemlik, heyecan, kalbimde dayanılmaz ıstırapla dikiliyordum; üstelik yanımda her şeyi görüp duyan ve meraklı gözlerini bana dikmiş bir garson da vardı…” – sf 88

“ Kim olursa olsun, birine hükmetmeden, onu ezmeden yaşamam mümkün değildi benim. Fakat, sadece düşüncelerle hiçbir şey açıklanamaz, o halde uzun boylu düşünceye dalmanın faydası yok. “- sf 133

“ Bence sevmek, manevi üstünlük kurmak, zorbalık etmek anlamına gelir. Ömrüm boyunca başka türlü düşünemedim: hatta şimdi bile bazen sevginin sevdiğimizin bize gönül rızasıyla bağışladığı , kendine zorbalık etme hakkından ibaret olduğunu düşünüyorum. “ – sf 134

“ Yeraltı hayallerimde bile aşkı nefretle başlayan ve manevi zaferimle biten bir mücadeleden başka şekilde kuramıyordum, ama dize getirdiğim varlığı ne yapacağımı hiç bilemedim. Kadını canlandıran, onu uçurumun dibine kadar yuvarlanmaktan koruyarak yeniden doğmasını sağlayan biricik kuvvetin aşk olduğunu biliyorum, ama manevi varlığım o derece bozulmuştu ve “ canlı hayattan “ o kadar uzaklaşmıştı  ki demin bana “ dokunaklı sözler “ dinlemeye geldiği sanıp kızı rezil etmeye kalkmamın da  dokunaklı sözler dinlemeye değil, bana olan sevgisi yüzünden geldiğini anlayamamamın da garipsenecek yanı yok bence. “ – sf 135

“ Hakaret en yakıcı en azaplı duygu da olsa bir arınmadır. “

“ Kolay elde edilmiş bir saadet mi yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir? Evet hangisi daha iyi ? “ – sf 137

“ Kaprislerimiz, isteklerimiz yerine gelse bundan ilk biz zararlı çıkarız. Bize daha fazla serbestlik vermeyi , ellerimizi çözmeyi, hareket alanımızı genişletmeyi, üstümüzdeki vesayeti kaldırmayı deneyin bir…” – sf 138

Cem Kurtuluş, Aralık 2015


08 Haziran 2015

Derin Abiler - Necdet Pekmezci



















Kitabın Adı: Derin Abiler
Kitabın Yazarı: Necdet Pekmezci
Yayın Yönetmeni: Ümit Çıkrıkcı
Kapak: Kripto Tasarım Ekibi
Satış Direktörü: Hakan Mermicioğlu
Basım: 2012

Abdullah Çatlı’yı anlatan kitaplar arasında   okuyucuyu bilgilendirmek ve aydınlatmak adına en başarılı kitaplardan biri “ REİS “ kitabıydı. İnce araştırmalarla, dönemin önemli kişilerinden ( Yeraltı dünyası, emniyet, politikacılar) edinilen önemli bilgilerle bu kitap ÇATLI’nın sadece biyografik olarak   değil, bugüne kadar yaptığı tüm faaliyetleri değerlendiriyordu. Kitabın eksik yönlerinden biri dönem itibariyle Ülkücülerin yaptığı eylemleri sadece ülkücüler yaptı gibi göstermesiydi. Objektiflikten uzak olsa da kanıtlara, bilgiye dayanıyordu çoğu.  Yanlış bilgi vermemek için iki araştırmacı gazeteci önemli bir referans kitabına imza atmıştı. Abdullah Çatlı’dan yola çıkarak subjektif sadece Abdullah Çatlı hayranlığına dayanan bir kitabı ele alacağız şimdi. Necdet Pekmezci’nin elinden çıkan “ Derin Abiler “ kitabı. 

Kitabı incelemeden önce Necdet Pekmezci kimdir, nedir-ne değildir kısaca öğrenelim. Ulusal Basın Ajansında gazeteciliğe başladı, Milliyetçi hareketçi Partisi muhabirliğini uzun süre devam ettirdikten sonra  Sabah gazetesinde çalıştı. Bir süre sonra  Türkiye’nin siyasi tarihi ile ilgili kitaplar çıkardı. Halen birkaç sitesinde köşe yazarlığı yapıyor.

Kitabın önsözünün sonunda yer alan “ 40 kişilik yaşadı, 40 kişilik dövüştü. Öldüğünde tam 40 yaşındaydı. Arkasında Kür Şad gibi unutulmayacak bir efsane bıraktı. “ sözü Necdet Pekmezci’nin Çatlı hayranı olduğunu kitabın başlarından itibaren bize anlatıyor.   Abdullah Çatlı’nın dönem itibariyle iz bıraktığı doğruydu, ülkücülerin derin abisi olduğu  doğruydu. Devlet destekli çalışıyordu. Kitabın önsözünden sonra   kitap “ Analar Yiğit Doğurur “ başlığıyla devam ediyor. Bu bölümde geçmiş zaman ekini kullanıyor Necdet Pekmezci, yazı dilinin hep bu uslüpten gidiyor olması çoğu zaman okuyucuyu sıkıyor. Bu bölümde Çatlı’nın nasıl doğduğu süreci ele alınıyor. Ama bunların doğruluğu konusunda şüphelere düşüyoruz, çünkü yazı dili “ sanki ailenin içinde yaşamış biri “ olarak anlatılıyor okuyucuya.  

Çatlı’nın tutucu biri olduğunu ocak başkanı olduğu dönemde sevgilisini terk eden bir gence verdiği 2 yıl uzaklaştırma   cezasıyla öğreniyoruz.  Çatlı’nın çocukluğu, lise dönemleri, ve aşık olup evlenişi kabataslak anlatılıyor bu kitapta, sürenin nasıl geçtiğini anlayamıyoruz. Çelik Çekirdek gibi adlı örgütün varlığından bu kitapta haberdar oluyoruz.   Gökçen Çatlı’nın alıntılarıyla örgüt başta olmak üzere Gökçen Çatlı’nın kitabından alıntılar kitapta  yerini alıyor. Çatlı, ocak başkanı olduğunda 21 yaşındaydı. Darbeden 22 sonra yurt dışına çıktı. Yurtdışında yeraltı dünyasıyla yakın ilişkileri oldu, ama Türkiyeyle de irtibatını koparmıyordu Çatlı. Çatlı’nın yurt dışıyla ilgili operasyonlarda neler yaptığını incelemek için “ REİS “ kitabı daha önemli referans, lakin “ DERİN ABİLER “ adlı elimizde tuttuğumuz kitap 5-6 kitabı kaynak göstermiş.  ASALA ‘nın ne yaptığına dair bilgiler kitapta bölge bölge  anlatılıyor.  Devlet ASALA’nın bu yaptıklarından sonra Çatlı ve ekibiyle irtibata geçiyor, ekibin tek şartı var o da arkadaşlarının idam edilmemesi. Çatlı Ve Devlet arasındaki pazarlık bu şekilde gerçekleşiyor, ama bütün bu olaylar olurken ÇATLI o zaman Paris’in La Sante Cezaevi’nde tutukluydu. ( REİS, Sf 203)  ASALA’da Çatlı’nın rolü vardı, ama eylemde olamazdı ÇATLI.

“ Mehmet Eymür’e göre Asala Operasyonları “ başlığı ABD merkezli olarak www.atin.org  adlı sitede Nuri Gündeş- Mete Günyol ve Abdullah Çatlı ilişkisini anlatan uzun bir yazıyla ele alınıyor. Atin.org “ REİS “ kitabını yazdığı için Soner Yalçın’a  “ asılsız bilgilerle kitap yazıyor, acilen ülkücülerden özür dilemelidir  “ demişti. Bunu dese de REİS kitabı her yönden okuyucuyu bilgilendirme açısından referans alınacak bir kitaptı, sübjektif yorumlara değil araştırma gazetecilikte Çatlı’nın dünyasında neler oluyor sorusunun cevabını veriyordu. Çatlı bilindiği süre birçok kez isim ve pasaport değiştirdi. Çatlı’nın bir dönem Kod isimlerinden biri UFUK’tu. Kitapta Ufuk ismi üzerine çok vurgu yapılıyor. Kitapta Asala’nın önemli isimlerinden Ara Toryan’a yapılan suikastin nasıl yapıldığına tanıklık ediyoruz, ama bazı kaynaklarda ÇATLI’nın o dönem Paris’te cezaevinde tutuklu olduğu yazılı. Ayrıca kitapta Yılmaz Güney’e tehtit vari cümleler yer alıyor, bu cümlelerden biri  şöyle anlatılıyor

“ Şu anda son derece elverişli bir ortamdayız. Türk solcular Ermenilerle iç içe. Bütün gösterilere katılıyorlar. Yılmaz Güney en olmayacak şeyleri yapıyor. Biz elimiz kolumuz bağlı oturuyoruz. Adres verin şunlardan birkaç tanesinin işini bitirelim Göreceksiniz Türk solu ve Ermeni dayanışmasını sıfıra indiririz “

Bu bölümde uyuşturucu kaçakçılığı ile yakalanan ülkücü Nevzat Can’a ve kendisinin iddialarına  tanıklık ediyoruz. En önemli iddia ise istihbarat görevlisi olarak çalıştığını söylemesi. Ufuk (Abdullah Çatlı) ile yaptığı  derin ilişkilere de kitap yer veriyor. Bu derin ilişkiler arasında eroin taşımacılığı işi var. Nevzat Can’ın bu iddialarına karşılık Çatlı’nın  Emniyet Genel Müdürlüğüne verdiği önemli bilgiler var.  Raporda Çatlı (Ufuk) Oral Çelik’le ilgili ilginç bir tespit yapıyor, bu tespit şu cümleyle anlatılıyor.

“ Bunları sizden işiteceğime ölmeyi tercih ederim. Böylesine kutsal bir görevin sırlarını da mezara götürmek benim şeref meselemdir. Ama takdir edersiniz ki bir elin beş parmağı da aynı olmuyor. Oral Çelik eylem için güvenilir bir arkadaş, ama gelin bakın ki kadın gibi geveze…”

Çatlı, uyuşturucu piyasasında hızlıydı. Çatlıyla ilgili uyuşturucu meselelerini Jitem Kurucusu Arif Doğan şöyle anlatıyor;

“ Abdullah Çatlı 2 yıl emrimde çalıştı. Rahmetli Hüseyin Kocadağ’la ( Susurluk kazasında ölen polis müdürü) birlikte. Bir kuruluşun uyuşturucuyla mücadele edebilmesi için dört ekolden birisi gerekir. İçici, üretici, satıcı ya da taşıyıcı olacak. Çatlı da bunlardan biriyle uyuşturucu işine girerek onları patlattı. Sonra da milletin gözünde uyuşturucu kaçakçısı oldu “

Bir başka ASALA meselesine Arif Doğan yine şöyle değiniyor.

“ Asala’nın kısa sürede sona erdirilmesinin en büyük nedeni Abdullah Çatlı’nın uyuşturucu trafiğinin içinde olmasıdır. Adamın uyuşturucu satın almak için veya kuryeleri halletmek için devletten 5 trilyon alması gerekiyor. Devlet görevlileri, Abdullah Çatlı’ya getirip 3 trilyon veriyorlar. Abdullah Çatlı’da ‘ 2 trilyon nerede’ diye soruyor. ‘ Kardeşim bu bizim istihkakımız ‘ diyorlar. ‘ Siz devletin adamı mısınız ne istihkakı olacak? Diyor. Madem bunlar böyle yapıyor diyerek elindeki mal bir ton ise onu 600 kilo gösteriyor, 400 kilosunu kendi deposuna alıyor. Onu satarak devletten alacağını tahsil etmiş olur. Arkadan da Abdullah Çatlı’nın yaptığını hazmedemeyenler hemen uyuşturucu kaçakçısıdır, haindir diye suçlamaya başlıyorlar. 5 trilyonun 2 trilyonunu neden yemiş diye soran yok “

Kitapta başka kaynaklarda isminden çokça söz edilen Türk Mafyasına dikkat çekiliyor. Türk Mafyasının, Bulgar mafyalarıyla nasıl iş birliği içerisinde olunduğu daha öncelerde de bilinen bir şey olduğu kadar, kitapta da bunun vurgusu yapılıyor. Bulgar Gizli servisi 1968’de 3 dış ticaret şirketini birleştirerek yeni şirket kuruyorlar,bu şirketin adı Kintex oluyor. Kintex’in üç ana faaliyet konusu var; Uyuşturucu Kaçakcılığı - Silah Kaçakcılığı-Kara Para aklama. Bunlar kitapta okuyucuya aktarılanlar. Cezaevi Müdürünün arabasından firar olayını Abdullah Çatlı’nın kızı Gökçen Çatlı babasını anlattığı kitapta şöyle anlatıyor;

“ Bostadel şehir dışındaydı ve merkeze ulaşmak isterken yakalanmamız yüksek ihtimaldi. Biraz bekledikten sonra Meral’in (Çatlı ) de önceden tarif ettiği üzere gelen arabaya bindim. Çok sinirlenmiştim, gereğinden fazla beklenmişti. Türkçe konuşarak ‘ nereden kaldın yahu’ dedim ve başımı şoföre çevirdim. Tesadüf bu ya; şoför koltuğunda bizim cezaevi müdürü oturuyordu. Adam da çok şaşırmıştı. Çok korkmuştu. Ben onu, o da beni iyi tanıyordu. Kırık ağaç parçalarından birini rahat yürüyebilmek için yanıma almıştım. Müdüre vurmazsam biz bu dağları aşmadan yakalanırdık. Ani bir refleksle elimi kaldırdım. Ağaç parçasını müdürün boynuna dayanmıştım. Müdüre vurmam kaçınılmazdı. Ancak hürriyetim dahi söz konusuyken fevri bir davranıştı bulunmadım. Sadece gülümsedim, arabadan indim ve  Ahmet’le ormanın içine daldım “

Kitabın en önemli tanıklarından biri Meral Çatlı da eşinin firar öyküsünü şöyle anlatıyor

“ Eşimi, cezaevinden çıktıktan sonra araba bekliyor, fakat arabayla cezaevinden çıkış şeklinde panik yapıyorlar, o sırada cezaevinden bir görevlinin arabasını biniyor  eşim. Tabii, özür dilemiş, kusura bakma falan gibilerinden, arabadan inmiş ve görevli de bırakmış eşimi. Cezaevinden çıkıyor ve dışarıda tekrar karşılaşma, bırakılıyor. Bu yabancı kişiler başka yere gidiyor, eşim, Türk arkadaşıyla arabayı kaybettiği için epey bir mesafe yürüyüp şehrin içine giriyorlar. Girdikten sonra, artık kaybettiği arabayla orada buluştular herhalde. Eşimin beni aradığı gece saat 3’e geliyordu ‘ ben iyiyim merak etme ‘  dedi. Dört gün sonra Eşim Fransa’daki evimize geldi ve 20 küsur gün Fransa’da kaldı eşim ama yine de dedi her ihtimale karşı güvence var, yani güvence var derken, Fransa İsviçre’ye vermiş, Fransa’ya girdiğini belki biliyor, belki bilmiyor ama İsviçre’den cezaevinden her ne kadar kapı açılsa da artık o yılların vermiş olduğu bir isyankarlık, birden yine alırlar, hiçbir şey yokken dercesine… Ben ev kiraladım eşime, yani aslında kiraladım da sayılmaz, tanıdığımız bir arkadaşın evine Abdullah’ı yerleştirdik. Eşim 20 küsur gün orada kaldı ve yine Türkiye’den gelen pasaport ile eşim yeşil üniforma giydi, yeşil renkli bir üniforma değil bize gelen şey, yeşil renkte bir takım giymesi istendi ve eşime gelen pasaportla İstanbul’a giriş yaptı eşim “

Çatlı, bazı operasyonlarda teşkilatın en önemli isimleri arasındaydı. Devletten bazı sözler istemişti, bu sözlerle 7 TİP’li öğrenciyi katledenlerinin ipten kurtulmasını sağlamıştı. Abdullah Çatlı’nın ticaretle uğraştığı sıralarda sözü yeniden Meral Çatlı’ya bırakıyoruz, bu sözlerde Çatlı’nın devletle arasının nasıl iyi olduğuna işaret bu sözler;

“ Eşim, yani çalışıyor. Bir şeylerle meşgul oluyor. Derken, Ataköy bir kere basıldı. Yani basılmadan eşime haber verildi. Yani, Abdullah Çatlı’nın  burada olduğuna dair ihbar var, geleceğiz, Abdullah bey siz dışarı çıkın anlamında öyle bir ihbar geldi ve eşim o şeyden sonra ticareti öğrendiği için Sultan Tekstil dediğimiz şirketi kurdu.”

Abdullah Çatlı’nın kitapta iyi baba olduğu vurgusu yapılıyor. Söylenenlere göre de kızlarına böyle ilgiyle yaklaşan bir babaya gıpta ile bakılıyordu. Çatlı’nın oturduğu yerde bir sürü dedikodu dönüyordu, özellikle Eşi Meral Çatlı’nın katıldığı sohbetlerde  siyasi konular değerlendiriliyor, sol liderler övülüyor, Meral Çatlı’da mecburen bunlara katıldığını söylüyordu. Çatlı’nın bir çok olaya adı karışsa da o her yere elini kolunu sallayarak girebiliyor. Kolayca silah taşıma ruhsatı alıyordu, silah uzmanı kimliği dolaşıyordu. Yakın arkadaşları “ Silah Uzmanı” kimliği taşımanın avantajlarını şöyle anlatıyor

“ Öyle etkili bir kimlikti; polis çevirdiğinde bu kimliği göstermeniz yetip artıyordu. İsterseniz Taksim’de Kızılay’da elinizde bombalarla , ağır makineli tüfekle dolaşın kimse sizi çevirmez, hatta kolaylık sağlardı.”

Bir süre sonra Çatlı, Haluk Kırcı’ya bir tekliften bahsediyor. Teklif Dev Sol’un son zamanlarda öldürdüğü polis üzerine lider Dursun Karataş’ın infaz edilmesi  ve PKK’ya destek verenlerle alakalıydı. Devletin teklifi karşısında Çatlı, Kırcı’ya tekliften bahsediyor, bütün her şeyi şimdilik Kırcı’ya teslim ediyordu. 

Kitabın daha sonralarında Çatlı ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler anlatılıyor. Bir süre sonra bu ilişkiler rafa kaldırılıyor, ama  emir Ankara’dan geldiği için çalışmalara başlanıyor, bir çiftlikte Gençliği eğitmek için Haluk Kırcı başlarında bulunuyordu, bu ekibin en önemli özelliği; içinde bulunan kişilerin yurt dışından getirilmiş olmasıydı. Bu kısımda Korkut Eken’in başında olduğu ekibin neler yaptığı anlatılıyor, gençlerin nasıl eğitildiği, bu eğitimde kimin komutasında olduğu vs…  Buradaki kişiler bir nevi askeri eğitim alıyor. Zamanında yatıp-kalkmalar, spor eğitimi ve silah eğitimi… Bu ekip daha sonra yurt dışına silah naklediyordu.. Çatlı, yurt dışında bir takım hedefler peşindeydi. Yaptığı anlaşmalar da bunu gösteriyordu. Paris’e gitmeleri gerektiğini söyleyen Çatlı buraya neden gidilmesi gerektiğini şöyle anlatıyor;

“ Bu kahpe ( Dev Sol Lideri Dursun Karataş için diyor) az arkadaşımızın kanına girmedi. Alper’i hatırlarsın, hani Cuma namazı çıkışında, arkasından vurulan Alper. O zaman bunun emri üzerine şehit edildiğini söylemişlerdi. Rahmetli tek başına hem okulda hem okulun olduğu bunlara göz açtırmıyordu “

Çatlı ve ekibi Dursun Karataş’la ilgili bazı planlar kursa da bu planlar da tam bilgiye ulaşamadıklarından dolayı yapacakları operasyonu sona erdiriyorlardı. Dursun Karataş’tan sonra gözler Abdullah Öcalan’a çevriliyor. Tansu Çiller, Abdullah Öcalan’ı ortadan kaldırmak için birçok yolu deniyor,ama başarılı olamıyordu. Bunun yanında İsrail ile  50 milyon dolarlık silah alımı anlaşması yapıyor. MOSSAD bunun karşılığında  PKK’ya ait kamplarını bilgilerini veriyor.  Kitapta Abdullah Öcalan’ın nasıl öldürüleceği konusu içki masasında konuşuluyordu.  Öcalan’a suikast özel harekatçı polisler tarafından yapılacaktı. Bir süre sonra Kırcı biri tarafından izleniyordu, bu kişinin sonra “ Yeşil Kod “ adlı “ Mahmut Yıldırım” olduğu ortaya çıkıyor, sonrasında Yeşil’le ilgili planlar yapılıyor. Çatlı ile Yeşil görüşüyor, bu görüşmede özel harekat polisleri dışarda bekletiliyordu. Bu görüşmede YEŞİL, Kırcı’yı izleme emrini Mehmet Eymür’den aldığını söylüyor. Çatlı ile Eymür bir süre sonra kitap deyimiyle “ kanlı bıçaklı “ oluyorlar, araları bozuluyor. Kitabın bu bölümlerinde sıklıkla Çatlı ve Eymür arasında dönen diyalogları okuyoruz. Dönemin özel harekat polislerinden Oğuz Yorulmaz’da bu diyalogların içinde yer alıyor. Oğuz Yorulmaz’ın annesi bir dönem olanlara bir röportajda şöyle açıklık getiriyor;

"Hiç görmediğimiz silahlar vardı yanında. Eşim baş komiserdi. Ama hayatımda hiç görmediğim silahlarla dolu çantayla gelmişti. 'Oğlum bunlar ne?' diye sordum. Silahları dönemin başbakanının (Tansu Çiller) verdiğini, 'kullandıktan sonra denize atın' şeklinde de talimat aldıklarını söyledi."

Çatlı’ya bir süre sonra Mit’te çalış teklifi yapılmıştı. Abdullah Çatlı İle Alaattin Çakıcı bir süre sonra  karşı karşıya geliyordu. MHP lideri Alpaslan Türkeş, Çakıcı’yı  üç hilalle poz vermemesi yönünde uyarıyordu. Bir süre sonra Çakıcı teşkilatın büyük gücü olduğunu biliyor ve  Üç Hilalle poz vermeyeceğine dair söz veriyor.  Çakıcı aynı zamanda ASALA’ya karşı mücadele eden kişilerden biriydi. Kitap kafasını daha sonra Tarık Ümit’e çeviriyor. Tarık Ümit soruşturmasında Tarık Ümit özel harekatçı polisler tarafından Kızıltoprak’ta bir eve götürülüyor, bu evde Sami Hoştan, Abdullah Çatlı, Haluk Kırcı tarafından işkenceye uğradığına bu bölümde tanıklık ediyoruz.

Dönem karışık bir dönemdi. İbrahim Şahin’in başında olduğu  özel harekat ekibi  değişik olaylar yaptılar, bu olaylar 12 Mart 1995’te Gazi Mahallesi Olayları zamanına denk geliyor. Bu ekipte Ayhan Akça, Ayhan Çarkın gibi isimler yer alıyor, kitapta altı çizilen diğer bir nokta; 40 kişilik bir ekibin Gazi Mahallesinde olayların başlatılması için hazırlıkta oldukları.  Bilindiği üzere 90’larda faili meçhul cinayetlerin ardında özel harekat polisleri vardı, bu polisler polis yeleği giyip faili meçhul cinayetlere imza atıyordu. Mit’in içinde yer alan Tarık Ümit ve sonrasında Kürt işadamı cinayetleri faillerinin beklenmesiyle cinayet zinciri Kumarhaneler kralı Ömer Lütfi Topal cinayetine kadar gidiyordu. Kumarhaneler kralı Ömer Lütfü Topal  ve Tarık Ümit’in öldürülmesinin ardında yatan sırlar kitapta gözümüze net şekilde çarpıyor. 

Ömer Lütfü Topal’dan bahsetmek gerekirse; Ömer Lütfü Topal yeraltı dünyasında ismi olan biriydi, Avrupa’ya da ismini duyuruyordu. Bir süre sonra tutuklandı, sonra serbest bırakıldı. Serbest  bırakıldıktan sonra işini büyütmeye çalışsa da yeraltı dünyasında hasımlıklar olmazsa olmazlardandı, bu hasımlıktan sonra    uzun namlulu silahlarla öldürüldü. Özel harekat polislerinden Ayhan Çarkın, Topal cinayetiyle ilgili şaşırmayacağımız şeyleri söyleyerek Topal’ın da masum olmadığını şu sözlerle anlatıyordu;

“ Bize katil diyenler Topal’a baksınlar. Bodrum’da bir müdürümü, Azerbaycan’da Afyon Valisinin kızıyla damadını öldürtmüş bu adam. Bir numaralı uyuşturucu kaçakçısı. Öldürüldüğü günün sabahı gazeteleri açıp bakın Bodrum’daki müdürlerinin aşireti başsağlığı ilanı vermiş. Oğlu ile babası birbirine kindar, iki karısı öldü diye düğün bayram yapmış. Öldürülmesi için o kadar çok sebep var ki? Ama katil biz olduk “  ( sf 198)

Bu açıklamanın ardından dönemin önemli isimleri de bu cinayet için fikirler beyan ediyordu. O isimlerden biri Necmettin Erbakan cinayet için şöyle diyordu; “ İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu bana gelip Ömer Lütfü Topal’ı üç özel tim görevlisi polisin öldürdüğünü söyledi. “

Saklanan gerçekler ve dönen dolaplar her şeyi göz önüne seriyordu. Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’a topu şöyle atıyordu;

“ Cinayetten sonra bazı bulgulara ulaştık. Bizdeki bilgiler delil başlangıcıydı. Zanlıları yakaladık. Ancak dönemin içişleri bakanı gelip aldı bizden “

Kitabın en önemli tanıklarından biri oğlunun kullanıldığını ve sonra bir köşeye atıldığını savunan  Oğuzhan Yorulmaz’ın annesi Nuran Yorulmaz.  Ayhan Çarkın’ın ifadeleriyle bu ifadeleri reddedenler de kitapta öne çıkıyor, her biri Ayhan Çarkın’ın uyuşturucu hastası olduğunu söylüyor. Dönemin İçİşleri Bakanı Mehmet Ağar’ın özel harekatçı polisleri yönlendirdiği kadar, yeraltı dünyasından isimlerle de alakası vardı, Arnavut Sami olarak bilinen Sami Hoştan’a verilen silah ruhsatı bunun kanıtıydı, Mehmet Ağar’ın Sami Hoştan’a referans olması da çoğu şeyin kanıtıydı. Bilindiği üzere silahlı eğitim almak için bir kamp kurulmuştu, bu kampı yöneten kişilerin başında Abdullah Çatlı Ve Haluk Kırcı vardı. “ REİS “ kitabında göremediğimiz bazı bilgiler de bu kitapta öne çıkıyor. Kurtköy’de kurulan bu kamp için şu iddialar geçiyor;

-         “ DYP İstanbul İl Yöneticileri Sedat Peker’i devreye sokarak kampta eğitim gören ülkücü Ahmet Meşe ve Metin Kalkan’a Flash TV’yi bastırdılar"

-         “ Meşe, bir ülkücü polisle girdiği çatışmanın ardından Mert Çiller’in yakın kadrosuna katıldı. Meşe bundan sonra Hasdal’da askeriyeye ait döküm sahasının ihalesini aldı.

-         Kamp reisi Kemal Öktem babasını öldüren TİKKO’cuları öldürmediği için kardeşi Mustafa Öktem’i öldürdü.
-         Deşifre olan ve 16 Mart katliamına katıldığı ileri sürülen ülkücü polis Mustafa Doğan’ı Kemal Öktem ‘ konuşursa zarar verir’ diye öldürttü, kampa gömdürdü.

-         Orman yakılarak kampa yer açıldı. Kamp sınırında bir yangını izlemek isteyen Sabah gazetesi muhabiri İhsan Uygun’un bindiği araç yakılmış olarak bulundu.

-         Selçuk Parsadan, bir sahte davetiye nedeniyle kampa getirilip sorgulandı.

Mehmet Eymür’ün bir çok konuda en önde olan isimlerden biri olsa da daha sonraları bir kalemde nasıl silindiğini görüyoruz, Aktüel dergisince Mehmet Eymür hakkında şöyle bir başlık yayınlanıyordu;

“ Eski Mitci Mehmet Eymür  Sudi özkan’ın  şirketlerine Ceo oldu “

Daha sonra bu şöyle söyleniyordu ; “ Kumarhaneci Sudi Özkan,  yıllar önce ‘ kaç seni vuracaklar  diyen eski MİT’Çİ  Mehmet Eymür’ü şirketlerine CEO yaptı “

Bir süre sonra işler karışıyor. Korkut Eken artık yorulduğunu söylüyor Çatlı’ya, Çatlı bir süre sonra ekibi dağıtma kararı alıp artık son yolculuğuna çıkıyor. Çatlı birçok operasyonda yer aldı, yeraltı dünyasına girip çıktı, fail i meçhul cinayetlere ön ayak oldu. Birçok önemli kişi tarafından sevilse de işi bitirilmesi bir devlet geleneğiydi. Birçok yerde kullanıldı devlet tarafından, sonrasında “ Devlet kullandı,devlet öldürdü” düşünceleri çoğaldı. 

Çatlı öldükten sonra işler iyice karışmıştı. Ayhan Çarkın’ın “ Kürtler bizim insanımız. Utancımla yaşamak istemiyorum artık . O insanları yıllarca hor gördük, bok yedirdik “ demesi her şeyi açıklıyordu. 

Soner Yalçın’ın “ Reis “ Kitabında bilindiği üzere PKK’ya destek veren Kürt İşadamları iddiasıyla birçok kişi katledildi. Kimi destek veriyordu,kimi destek vermiyordu, bu sadece bir iddiadan ibaretti. Hazırlanan bir liste vardı, bu listeye göre çoğu öldürülmek zorundaydı, ve sonraları bu kişiler polis yelekleri giyen kişiler tarafından öldürüldü. Kitabın bu bölümlerinde Sedat Peker’in düşüncelerine de yer veriliyor. Sedat Peker, Korkut Eken’le tanıştığı zaman fail-i meçhul cinayetlerin gerçekleştirildiğini söylüyor, ama Sedat Peker’in daha fazla açıklanması gereken bilgi kitapta olması gerekirken bunlardan mahrum kalıyoruz.

Sonuç olarak;  Derin ağabeylerin en derini olan Abdullah Çatlı’nın hayatı üzerinden giden “ Derin Abiler “ daha derinlemesine incelenmesi gereken bir kitap olmalıyken eksik bilgilerle öne çıkan bir kitap oluyor.  Kitabı okurken   Kalın koyu harflerle çizili bazı kısımların  gözlerinizi yorduğunu söylemek gerekir.  Kitapta kaynak olarak gösterilen belgeler yetersiz kalıyor; bunlardan bazıları şunlar oluyor;

-         Gökçen Çatlı – “ Babam Çatlı “
-         Haluk Kırcı – “ Zamanı Süzerken “ , “ Kurt Duruşu “ , “ Bırak Eşkıya Bellesinler “
-         Necdet Pekmezci – “ 5-6-2 Tamam değil REİS “
-         Soner Yalçın – Doğan Yurdakul “ Reis / Gladionun Türk Tetikçisi”
-         Arif Doğan – “ Jitem’i Ben Kurdum “
-         Hürriyet, Milliyet, Taraf, Radikal, ve ilgili dönemlerle birçok gazete
-         Aydınlık ve Aksiyon dergileri ve bazı internet siteleri


Cem Kurtuluş, 2015

26 Mart 2015

Gladio'nun Türk Tetikçisi: REİS - Soner Yalçın & Doğan Yurdakul



















Kitabın Adı: Reis ( Gladio’nun Türk Tetikçi)
Kitabın Yazarı: Soner Yalçın / Doğan Yurdakul
Kapak Tasarım: Hayalgücü
Basım: 19. Baskı (2002)
Kitap Sayfası:  391
Yayınevi: Doğan Kitap 

Not: Bazı kitapların dönem itibariyle verdiği bilgilerin önemli ve kayda değer, araştırma yönünden titizle incelenmesi  sebebiyle kitap hakkında kabataslak değil de, dönemini ayırarak inceleme yapılması gerekir. Elimde tuttuğum kitap, Abdullah Çatlı’nın dönem itibariyle neler yaptığını anlatan, bilgileriyle okuyucuyu aydınlatan kitap var, bu kitabın da inceleme yazısının uzun olması gerektiğini düşündüm. 


70’li yılların Türkiye’si, 1980 darbesinin gelmesiyle gelen Türkiye farklıydı. Ülkücüler 70’li yıllarda işledikleri cinayetlerden sonra 80’li yıllarda biraz olsun duraksamıştı.  Bu dönem karanlık bir dönem olduğu kadar, dönem itibariyle  bir  çok cinayeti, katliamı, faili meçhul cinayeti beraberinde getirmişti. Mafyalar, devletin içinde bulunduğu operasyonlar ve bu operasyonlar sonucu katillerin bulunamaması, dosyaları yok etmeler ve bir çok şey bu dönem içinde vardı, ama bu fazla bir süre sürdü, bunlar 90’lı yıllarda da devam etti. Asıl konumuz bir döneme damgasını vurmuş, devlet tarafından kullanılan, bir sürü katliamda ismi geçen, “ REİS “ lakabıyla tanınan o döneme nam salan Abdullah Çatlı.

Çatlı bir çok olayda kullanıldı, ailesinden gizli yaşadı, passaport değiştirdi. Kimse izini bulamadı kendisinin. Ermeni terör örgütü ASALA’nın Türkiye’de  Ve Avrupa’da Türklere yaptığı saldırılardan sonra Çatlı bu olaylar için devreye girdi, ASALA’yı bitiren Çatlı değildi ama çatlı bu olaylar da vardı. Gladionun Türk Tetikçisi “ REİS “ adıyla piyasaya iki gazeteci Doğan Yurdakul Ve Soner Yalçın’ın elinden çıkan kitap salt bir Abdullah Çatlı biyografisi sunmuyor, dönemin içindeki olaylara da kanıtlarıyla ışık tutuyor, özellikle dönemle ilgili en kapsamlı kitaplardan biri olma özelliğini taşıdığını söylemek pek yanlış olmaz.

Kitabın hazırlamasında bir çok isim var. Gazeteci, emniyet müdürü, avukatlar,ülkücüler, yeraltı dünyasından bazı isimler, Çatlı’nın ailesi ve bir çok şey. “ REİS “ dört bölümden oluşuyor, dönem dönem ayrılıyor.  Birinci bölüm olarak bahsedeceğimiz bölüm Abdullah Çatlı ile başlıyor. Çatlı’nın ülkücü teşkilata nasıl katıldığı, Türkeş’le nasıl tanıştığı, ilkokul ve ortaokulda nasıl biri olduğu ve Menderes Sevgisine dair bir çok şey kitabın ilk bölümünde yerini alıyor. Kitapta aynı zamanda Türkeş’in başında olduğu CKMP döneminde  ülkücülerin nasıl komando eğitimi verildiği yazılmıştı, bunların hepsi bir dönem ülkücü teşkilatın içinde bulunduğu eğitimlerdendi. Bu eğitimde Molotof kokteyli hazırlamaktan tut birçok şey yapılıyordu.  60’ların sonuna doğru ortalık yerini tamamen kavgaya bırakmıştı. Sağ-sol kavgası tırmanmaya başlamıştı O dönem içinde neler olduğunu kitaptaki yazılanlarla hatırlayalım

İlk Öldürülen kişi solcu Vedat Demircioğlu’ydu.
16 Şubat 1969, “ Kanlı Pazar “ Duran Erdoğan Ve Ali Turgut Aytaç
19 Eylül 1969: Mehmet Cantekin
23 Eylül 1969: Taylan Özgür
14 Aralık 1969: Mehmet Büyüksevinç ve Batalmehetoğlu.

1970’e gelindiğinde 8 kişi yaşamını yitirmişti, hepsi solcuydu. 1970 yılına gelindiğinde saldırılar devam etti.
“Ülkücü Mustafa Bilgin 21 Eylül  1969’da Milli Türk Talebe Birliği binasında patlayıcı madde imal ederken yaşamını kaybetti. 18 Haziran 1970’de Ankara’da ülkücülerin elindeki Site Öğrenci Yurdu’nda nöbet tutan Ülkü Ocakları Derneği üyesi Zeki Erdoğan,ülküdaşı Muzaffer Sözügüzel tarafından kazayla öldürüldü. İki Ülkücü öğrenci; Süleyman Özmen Ankara Yüksek Okulunda çıkan kavgada, Dursun Önkuzu da Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’ndaki çatışmada çatıdan düşerek yaşamını kaybetti. “

Kitabın bu bölümleri dönemin gerçeklerini anlatsa da hem sol-hem sağ kesimden ölen bir çok insanın altını çizmek gerekir, bu açıdan kitabın objektif olduğunu söylemek yanlışlık olur! 1970’lerde ülkücü teşkilat en güçlü dönemini yaşıyordu, arkalarındaki devlet ülkücüleri hem koruyor hem kullanıyordu. Kurulan komando kampları bir süre sonra rafa kalmıştı.  Kontrgerilla sözcüğüyle ilk bu dönemde tanışılmıştı. Kitapta buna dair şöyle söyleniyor;

“ İşkence görenlerden çoğu, tahliye olduktan sonra “ kontrgerilla” diyen kişiler tarafından sorgulandıklarını söylediler. Özellikle İstanbul Ziverbey Köşkü’nde işkence görenler gözleri bağlıyken duydukları şu sözleri her zaman anımsadılar : “ Genelkurmay’a bağlı Kontrgerilla teşkilatının elindesin. Burada Anayasa yok! Yasalar Yok! Yalnızca biz varız. Sorduklarımıza doğru cevapları verirsen kurtulursun. Yoksa ölümlerden ölüm beğen! İstersek seni yok ederiz ve kimse de bizden hesap soramaz “

Bu sözler bir dönemin Türkiye’sinde acı ama gerçek bir tabloydu. George Orwell’ın 1984 kitabında uygulanan işkence yöntemleri Kontrgerilla’nın tavan yaptığı dönemde de uygulanmıştı. Dönemin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün Yankı Dergisi’nin 17 ekim 1973 tarihli sayısına verdiği demeçte “ Ben Kadıköy’deki köşkü ( Ziverbey) Kontrgerilla örgütüne özel olarak hazırlattım “ sözü dönem içindeki gerçekliği gözler önüne seriyor. 

Kitabın ikinci bölümü; ülkücü teşkilatın hızlı olduğu, sol’un da yükseldiği, 1974-1980 dönemini kapsıyor. Abdullah Çatlı o zaman hızlı çağında değildi, yavaş yavaş teşkilata giriyordu, okuduğu okul ülkücülerin kontrolünde olduğu için teşkilat içinde yükselmesi kendisi için zor olmadı. 28 Kasım 1974’te bir kararla ülkücü hareket yaptıkları kurultayda Komünizme karşı eylem kararı aldı ve bu dönemlerde siyasal olaylarda ölen ilk 10 kişi tıpkı 60’lı yıllardaki gibi sol görüşlüydü. Çatlı yeni yeni ülkücü teşkilatın içine yerleşiyordu, ama sol görüşlüler öldürülmeye başlamıştı, çünkü Çatlı’dan önce 68 yılının sol mücadelenin üç gencecik fidanı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan asılarak idam edilmişlerdi, ve bu zamanda ülkücü teşkilat Amerika’ya yakınken sol mücadelede bulunan bu üç kişinin başında olduğu oluşum 6.filo için Türkiye’ye  Amerikalıları denize döktüğünü tekrardan hatırlatmak gerekir.

1973’te Genel Seçim’e gidildi, seçimden umduğunu bulamayan MHP meclise 3 milletvekili soktu. Dönem CHP-MSP koalisyonuydu. MHP bir süre sonra devletin içine sızmayı başardı. Alpaslan Türkeş Başbakan yardımcılığına getirildi. Görev Alanı Milli İstihbarat teşkilatıydı. Mit artık Türkeş’in elindeydi. “ 12 Mart darbesinden sonra 1974 yılında da tıpkı dört yıl olduğu gibi yine ülkücüler solcuları öldürmeye başladı. “ Dönem itibariyle öldürülenler listesi kitabın içinde şöyle sıralanıyor

“ 10 Temmuz 1974’te sol görüşlü İzmit Petkim işçisi Ümit Tok vuruldu. Daha sonra yine sol kesimden; sırasıyla işçi Mehmet Filiz, öğrenci Şahin Aydın, işçi Hüseyin Örek öldürüldü “ 1975 yılında 8’i solcu toplam 9 kişi öldürülmüştü, bu öldürülmeler Türkeş’in başına geçtiği MİT’den itibaren devam etmişti. O yıllarda söylenene göre ateşli silahlar tek-tük kullanılıyordu Dinamit ve Bomba ise hiç yoktu. Kitapta bir cümle çoğu şeyi açıklayıcı nitelikte olduğunu bize gösteriyor. “ Baş tehdit ve dolayısıyla baş düşman komünizmdi. Ülkücüler ise bu savaşta devletin paramiliter gücüydü “

O yıllarda devlet ülkücüleri kullanmasını biliyordu. Komando kampları dönem itibariyle yeniden dirilmeye başlamıştı. Komando kamplarında silah kullanma, silah söküp takma, bomba yapımı, dağa çıkma gitme eğitimleri ülkücülere veriliyordu. Bu eğitimler verilirken dönem içinde bomba imal ederken parçalanarak ölen insanlar oluyordu, bu imal eden kişi ülkücüydü. İsmi ise İskender Karyağdı idi. Saldırılar devam ediyordu dönem içinde. Dönem içinde neler oldu hatırlayalım

“ 1974 yılından 1975’in sonuna kadar geçen iki yıllık sürede meydana gelen çatışmalarda 50 kişi ölmüştü. Bunlardan 28’i sol, 6’sı sağ görüşlüydü. 16’sının ise görüşü belirlenememişti “

Çatlı’nın yükselişe hızlı olmuştu, dönem içinde ülkücü teşkilat fazlasıyla güçlüydü.  Esat bütün o dönemi şöyle anlatıyor;
“ 70’li yıllarda bizler için komando tabiri vardı. Biz bu komando tabirini yıkmak için takım elbise giyiyorduk. Özellikle yönetici durumunda olanlar mutlaka takım elbise giyerlerdi. “

Dönem içinde takım elbise giymeleri polislerin ülkücülerden şüphelenmemesiyle alakalıydı. Üniversiteler olaylar büyümüş,öldürülmeler devam ediyordu. Hem ülkücüler,hem solcular birbirlerini öldürüyordu, coğrafya dönem itibariyle tam olarak kana bulanmıştı. Dönem itibariyle birkaç şeyi hatırlayalım.

27 Mayıs 1960 askeri hareketinin ünlü subaylarından Muzaffer Yurdakuler’in kendisi gibi solcu olan oğlu Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Hakan Yurdakuler tabancayla vurularak öldürüldü. 15 yıl önce birlikte hareket ettikleri Yurdakuler’in oğlunun öldürüldüğü o günlerde MHP lideri Türkeş “ Ülkücüler devlet güçlerine yardımcı oluyor “ sözü birçok şeyi anlatıyor.

Kitabın bu bölümünde Çatlı’nın ülkücü teşkilat içinde aldığı görevlerinin çoğu anlatılıyor. Çatlı, Sahte kimlik yapmayı öğreniyor, cezaevlerinden sahte evraklarla ülkücü kaçırılma olayları bir çok olay kitabın (1974-1980) dönemi adlı ikinci bölümünde yerini alıyor. Kitapta ince bir ayrıntı var ki o da Almanya’nın Nasyonalist gençlerinin Türkiye’ye gelip Çatlı’dan akıl almış olması. Çatlı dönem itibariyle herkesin saygısını kazanmaya başlıyor, ülkücü teşkilat içinde yükseliyor.

 Birçok bildiğimiz olay bu kitapta karşımıza kanıtlarıyla, belgeleriyle ortaya çıkıyor. Bahçelievler Katliamı bunun ilk örneğini oluşturuyor, sonrasında cezaevlerinden toplu şekilde kaçırılan ülkücüler bunu takip ediyor. 1978 yılında Maraş Katliamı patlak verdi. 18 aralık 1978 akşamı başrolünü Cüneyt Arkın’ın oynadığı “ Güneş Ne zaman Doğacak “ filminin gösterildiği Kahramanmaraş’taki Çiçek Sinemasına bomba atılmıştı, bombacıyı ülkücüler atmıştı ama solcuların attığı söylentisi yayılmış sonrasında olan olmuştu. Kitapta bir kısım ise her şeyi özetleyerek okuyucuya sesleniyor.

“ Allahını seven, Peygamberini seven yürüsünün. Komünist Alevileri yaşatmayan. Bunları öldüren cennetlik olur. Maraş ,Alevilere mezar olacak. Müslüman Türkiye, Aleviler Moskova’ya, Sütçü İmam Aşkına Vurun “  Çatlı’nın yine yeraltı dünyasıyla tanışmasını bu bölümde görüyoruz. Yeraltına hakim olma kavgalarının ayrıntılarını daha net okuyoruz bu bölümde.  Abuzer Uğurlu Ve Silah Kaçakçılığına bu bölümde tanıklık ediyoruz ve bu bölümde bir söz dikkatimizi çekiyor.
“ Ancak Türkiye’de bir istisna vardır: MİT Ve Emniyet Türkiye’deki yeraltı dünyasını öyle paylaşmışlardır ki yeraltı dünyasının yarısı MİT’in yarısı da Emniyetin Adamı olmuştur. “

Birçok yeraltı adamının ülkücülerle nasıl bağlantılı içerisinde olduğu bunları bilenlere yabancı değil, ama kitapta bunu kanıtlarıyla birlikte öğreniyoruz.  Oflu İsmail’in ülkücülere para yardımı yaptığı söyleniyor kitapta. Yeraltı dünyasının bazı solcu babalarıyla, bazı ülkücü babalarının aralarından su sızmıyordu, bu dönem için ince ayrıntılardan biri. Kitabın en önemli kısımlardan biri, okuyucuya “ Abdi İpekçi Ve Henze buluşması”  olarak aktarılan kısım. Ergenekon kitabında fazla ayrıntısını göremediğimiz “ İpekçi Cinayeti”, kitabın 2.bölümündeki en ince ayrıntılarıyla yerini alıyor, özellikle Mehmet Ali Ağca ile bilinmeyen sorulara kitap cevabını veriyor.  Ağca’nın cezaevinden kaçışı, kimlerle yakın olduğu ve cezaevinde hangi görevlilere ücret verilerek kandırıldığı birçok şey kitabın bu bölümünde yerini alıyor.

 Kitapta buna benzer birçok şey var, ama hepsini yazmak yerine kitabı okuyarak öğrenmeniz daha yararlı olur. Ağcayla ilgili söylenen bir söz dönem içinde Abdullah Çatlı'nın başını çektiği ülkücü camiada birçok şeyi anlatıyordu.  Meral Çatlı, Ağca’nın evlerinde kalışını şöyle anlatıyor

“ Ağca’nın hapisten kaçtığı dönemde sıkı yönetim vardı, evler sürekli aranıyordu ancak bizim evimiz hiç aranmadı. “

Meral Çatlı bunu söyledikten sonra şunu ekliyor; “ Rahmetli Uğur Mumcu’nun Ağca’nın kaçışıyla ilgili yazdıklarının yüzde 80’i doğrudur “
Kitabın üçüncü bölümü  “ 1980-1990”  dönemini kapsıyor.  Bu bölüm 12 Eylül darbesinin yapıldığı dönemden sözler taşıyor. 12 Eylül döneminde ne olmuştu hatırlayalım.

“ 12 Eylül Darbesinden sonra toplam 210 bin dava açıldı. 650 bin kişi gözaltına alındı. 50 idam cezası infaz edildi. 177 kişi işkenceyle öldü. 30 bin kişi yurt dışına kaçtı. 14 bini yurttaşlıktan çıkarıldı. “

Bu dönem pek çok farklılığı beraberinde getirmişti, ülkücüler güçlerini az da olsa yitirir olmuştu bunu belli eden başlı şeylerden biri Haluk Kırcı’nın çevresinin sivil polislerle sarıldığında kimliğinin istenmesi. Kitapta en önemli kısımlardan biri şu sorunun sorulması; “ 1979 tarihinde Haluk Kırcı’nın kimliğinde Ahmet Balta ismi yazıyordu ama 2 yıldır aranan ancak elini kolunu sallaya sallaya dolaşıp cinayetler işleyen Haluk Kırcı 12 Eylül’den sonra nasıl bu kadar kolay yakalanıvermişti?”

Bu bölümde Ağca’nın yurt dışındaki bağlantılarından tutun, Mit’te görev alan Mehmet Eymür’ün Bulgar Mafyası tarafından öldürüleceğine dair pek çok şey yazıyor.  Bunun haricinde Türkiye’de de İtalya’dan gelme olan Gladio’nun ne iş yaptığını, infazları hangi yollarla yaptığına kitabın bu bölümünde tanıklık ediyoruz. Can Dündar Ve Celal Kazdağlı’nın ortak hazırladığı “ Ergenekon” kitabından bildiğimiz “ Gladio” meselesine kitapta daha ayrıntılı şekilde değiniliyor.  Bunun yanında Papa I. Jean Paul’un nasıl öldüğüne dair bilgiler veriliyor bu bölümde, İtalya’da bu olayların ne kadar derin olduğunu bir kez daha anlıyoruz.”

“Abdullah Çatlı ve Oral Çelik, Papa Suikastından kendilerini sıyırabildiler. Ama onların bu işin içinde olduğunu bilen ve yıllar sonra konuşan çok önemli bir tanık vardı. Cıa’nin çok taraflı ajanı. Gladio şeflerinden Francesco Pazienza “

Kitap, CIA  meselesine  ayrıntılı şekilde değinip sonrasında Gladio şefi Francesco hakkında bilgiler veriyor.  Özellikle CIA’nin Papa Suikastinde nasıl başrol oynadığı açıkça belirtiliyor. Kurnazlık, yalanlar, oynanan oyunlar bir bir ortaya çıkıyor, ve sonrasında CIA, KGB, Mit  ve mafyalar işin içine giriyor. Çatlı, Oral Çelik, Ağca üçgeninde şekilleniyor kitabın bu bölümü. Çatlı’nın sahte pasaportunun Zürich’te kimler tarafından verildiği şu bilgilerle aktarılıyor okuyucuya.

“ Bu pasaport kendisine Türkiye Cumhuriyeti Zürich Başkonsolosluğu’nca 10.12.1981 tarihinde verilmiştir. Tahrifat görmüş kimlik kartının tetkikinde ve ayrıca uluslar arası kriminal polis örgütünün düzenlediği 1359/80 sayılı sayılı suç fişinde cinayet suçuyla arandığı belirtilmektedir. “

Çatlı bir çok olayda başrol oynuyordu. Çetenin ele başıydı, ülkücü teşkilatın Avrupa sorumlularının bazılarıyla ters düşüyordu. Çatlı’nın Costa Rica’da eğitildiğini Ağca’dan öğreniyoruz. Görevinin , Ortadoğu ve Türkiye’de komünist terör örgütlerine karşı savaşmak olduğunu söylüyor Ağca. Çatlı bu olayların sonralarında pek çok insanın ölümüne sebep olan “ ASALA” örgütü için devreye girdi, bu olaylar MİT’in yardımlarıyla gerçekleşti. Bu olayın gerçekleşmesinde Çatlı’nın başında bulunduğu ekibin tek şartı vardı, o da suçsuzluğuna inandıkları arkadaşlarının Salıverilmesiydi. Mehmet Eymür, Çatlı konusunda şu ifadeye yer veriyor; “ Çatlıyı bir süre kullandık, uyuşturucu ticareti yaptığını fark edince kullanmaktan vazgeçtik “

 “Çatlı eylemci olarak olayların içinde bulunmasa da yönlendiren ve eylemleri hazırlayan önemli isimlerden biriydi, ama kitapta sözü edilen ASALA’nın parçalanma ve dağılma sürecine girişi iddia edildiği gibi Çatlı ve arkadaşlarının eylemlerinin bir eseri değil. “  Çatlı ve arkadaşları ASALA’nın tamamen parçalanmasında başrolde olmamış olabilir ama MİT ile birlikte hareket ettiği gerçeği unutulmamalı. Çatlı’nın yurt dışındaki uyuşturucu trafiğindeki rolü ve sonrasında Çatlı’nın Fransız polisi tarafından tutuklanışıyla başlayan süreç kitapta Çatlı’nın hapishaneden kaçma girişimi vs…   ayrıntılı şeklinde anlatılıyor. 

Çatlı’nın solculardan yardım aldığını da kitap sayesinde öğrenmiş oluyoruz.  Aynı zamanda Oral Çelik’e PKK’lı kimliği verilmesini de bu detaylara eklemeliyiz. Kitapta Çatlı ile olan çoğu bilgiyi kendi ağzından eşi Meral Çatlı anlatıyor bize. Kitabın üçüncü bölümü (1990-1996) dönemini kapsıyor. Bu dönemde bir çok olay  oldu. Bunlardan bazıları; Gladio ismi öne çıktı, fail-i meçhul cinayetler arttı, kontrgerilla hareketini kuranların nasıl dolaplar çevirdiği ve polis kılığına girip işlenen cinayetlerin hepsi bu dönem içinde oldu. Bu dönem üzerinden gidecek olursak; yine Çatlı ismi üzerine duracağız. 

Çatlı yurt dışında o kadar olaydan  sonra Türkiye’ye  ilk resmi adımını 25 Nisan 1990’da atıyor. Bu bölümde Çatlı’nın hükümet içindeki insanlarla nasıl yakınlık kurduğunu, ANAP kulisinde ANAP’lı eski ülkücü arkadaşlarıyla nasıl görüştüğünü, bu ülkücü arkadaşlarının Çatlı’ya bir takım sözler verdiğini ama Çatlı’nın istediğinin gerçekleşmediğini, sonrasında Çatlı Ve Haluk Kırcı’nın bir şirket kurduğunu,  sahte Pasaport olaylarında  bürokrat tanıdıklarıyla nasıl yakın ilişkiler kurduğunu  okuyacaksınız. Can Dündar Ve Celal Kazdağlı’nın hazırlamış olduğu “ Ergenekon” kitabında kabataslak şekliyle anlatılan olaylar “ REİS “ kitabında birçok soruya  o dönemin önemli isimleri hakkında bilgiler vererek cevap veriyor. Dönem içinde yine başrolde fail-i meçhul cinayetler vardı. PKK’ye yardım ediyor iddiasıyla birçok kişi polis yelekleri üzerinde olan kişilerce öldürüldü ama kitap şöyle anlatıyor o durumu.

“ Haraç istendikten sonra öldürülenler sadece Kürtler değildi. Türkiye’de yaşayan azınlıklardan da haraç alınmaya başlamıştı. Haraç miktarı kişi başına 500 bin dolardı. “

Çatlı’da dosya kapanmıyordu. Dönemin en önemli isimlerinden biri o dönem yükselişe geçen Mehmet Ağar’dı. Mehmet Ağar, Çatlı’ya yardım ederek sahte uzmanlık belgesi verdi. Mehmet Ağar’ın 1980’den berin bu işlere nasıl giriştiğini Uyuşturucu Kaçakçısı Liceli Hüseyin Baybaşin şöyle anlatıyor;

“ Mehmet Ağar’la 12 Eylül 1980’den sonra Selamiçeşme’deki Melih Baler’e ait Kolin Kulüpte sık sık bir araya geldik. Ben polis arabaları ile geziyordum. Devamlı olarak polislerin adına kayıtlı silahları kullanıyordum. Bunları bana bizzat Mehmet Ağar veriyordu. Çok mermi vermiştir bana. Hüseyin Baybaşin adımı yazarak bana polis kimlikleri düzenliyordu. Bizim isteğimiz üzerine birçok kişiye de verdi. 1980’den sonra hep onun verdiği kimliklerle dolaştım. Bizzat kendisi bana eliyle pasaport verdi. Devlet görevlisi yazardı pasaportta. Bir defasında pasaportta eşi yazıyordu. Ben de kızmıştım, neden benim tanımadığım kadınları bana eş yapıyorsun diye ) Mehmet Ağar, Baybaşi’nin anlattıklarını hepsini yalanladı)

Kitapta bir çok konu dahil ismi geçenlerden biri Yaşar Öz’dü. Mehmet Ağar bu konuda da Yaşar Öz’e yardım etmişti, Yaşar Öz daha sonraları yakalandı. Kitapta mevzu bahis konusu olan başka konulardan biri Azerbaycan Darbesiyle ilgili önümüze sunulanlar. Bunun içinde dönemin önemli bürokratları,, CIA ve diğer unsurlar anlatılıyor. Bunların haricinde 90’lı yıllarda devam eden polis yelekleri giymiş kişilerce işlenen cinayetler kanıtlarıyla açığa çıkıyor.  Emniyet bütün bu işlerde başrolde. Mit raporları okunuyor ve  Emniyetin, uyuşturucu kaçakçılarına yeşil pasaport vererek yardım ettiğini gözlemliyoruz. Bu olayların haricinde başka olaylarda oluyordu. 12 Mart 1995’te Alevilerin hakim olduğu Gazi mahallesinde kahvehane taranmıştı, bu olaydan sonra şiddet daha da tırmanmıştı. Hanefi Avcı, bu olayı yapanın “ Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım olduğunu açıkladı.

“ Emniyet Müdürü Avcı, provokasyonun yapılma nedeninin Tarık Ümit olayıyla ilgilenen JİTEM’e ders vermek olduğunu açıklıyordu.”

Kitapta bir söz her şeyi açıkça ortaya koyuyordu. “ Aslında işin özü şuydu: Devletin güvenlik güçleri, JİTEM, MİT, Emniyet, birbirine düşman olmuştu. Kendi çıkarları için onlarca kişiyi ölüme götürecek provokasyonlar yapmaktan da geri vurmuyorlardı. “

Herkes bir çıkar peşindeydi. Kaçakçılık almış başını gitmişti. Çatlı’nın yurt dışında da petrol işine burnunu sokmuştu, Türkiye’de de bu işin peşini bırakmıyordu. Ülkücü camia illegal yollardan parayı götürüyordu, emniyetse bu kişilere çanak tutuyordu. Şirketler birden bire büyüyordu, bu şirketlere gözdağı veren tek isim değişmiyordu, o da ÇATLI. Kürtlerin elinde olan uyuşturucu piyasası birden ÇATLI’nın başında olduğu çetenin eline geçmişti. Ortada büyük paralar dönüyordu, ÇATLI’nın da bu işlere girişme nedenlerinden biriydi bu. Çatlı’nın başında olduğu terörle mücadele amacıyla Tansu Çiller’in isteğiyle özel tim oluşturulması kitapta kanıtlarıyla  iyi işlenmiş. Bu Özel Tim’de yer alan isimler polis yelekleri giyerek bazı kişileri kaçırıyor, bu kişilerden yüksek para alıyorlar, vermedikleri takdirde kendilerini öldürüyordu. Bu Çeteden devlet haberdar olsa da ses çıkarmıyordu.  Bu çetenin amacı piyasayı toptan ele geçirmekti, Türkiye’deki piyasanın bir çoğuna hakim oldular ama sonraları işler karıştı. Kitap bu kısımları isimleriyle bilgiler vererek anlatıyor, kim kiminle neler yaptı, telefon görüşmeleri ve bununla birlikte Emniyet ile yapılan işbirlikleri…

Bu aleme nam salan ÇATLI’nın girmediği, çıkmadığı delik kalmamıştı. Ölümün geleceğini hissediyordu Çatlı.  Bir dönem o’nu kullanan devlet, yine o’nun canını almaya geliyordu. Çatlı öldüğünde öldüğü Mercedes’in içinden cephane çıktı, bu cephanelerin haricinde bir çok önemi sır saklandı ya da aydınlatılmak istenmedi.

Bir röportajda Abdullah Çatlı’nın eşine Çatlı’nın ölümüyle başlayan süreçle sorulan soruya Meral Çatlı şöyle cevap veriyor; ( Kitapta da Meral Çatlı’nın ağzından pek çok gerçeği öğreniyoruz)

“ Meral Çatlı:  Beklediğimiz bir şeydi de kimse açıklama yapmadı. Abdullah Çatlı devlet için kendini hibe etmiştir. Özel bir hayatı kalmamıştır, yaşatılmamıştır. Birileri gidip Abdullah Çatlı’nın kulağına fısıldıyor 18–19 yaşında. “Sen bunları yapacaksın yavrum” deniyor. Büyük bir görev veriliyor. Bugün, Çatlı öldürüldü mü? sorusuna geliyoruz”

Meral Çatlı buna benzer pek çok röportajda Çatlı’yı öldürülenlerin kim olduğunun anahtarının Sedat Bucak'ta olduğunu söylüyor. Çatlı’nın ölümünden sonra bazı bilgiler açığa çıkıyordu, bu sırlardan biri 25 Ağustos 1996 tarihinde Aydınlık’a konuşan bir General’in sözlerinde şöyle yer alıyordu.“ El altından İsrail’den silah alımı başladı. Bunu kim ayarlıyor: Özel Örgüt ve Özer Çiller “

Çatlı öldüğünde kendi camiası olmak üzere birçok kişide iz bıraktı. Kitabın sonlarına doğru  Meral Çatlı'nın final cümlesi biraz olsun bir şeyleri anlatıyor Özetliyor;  “ Eşim yaşamının önemli bir bölümünde sürekli arandı, değişik isimlerle dolaştı. Nevşehir’e hep kendi adıyla dönmek isterdi. Öyle de oldu “  

Sonuç olarak;   “ REİS “ Gladio’nun Türk Tetikçisi,  Susurluk kazasında ölen Abdullah Çatlı’nın yaşam öyküsünü sunuyor okuyucuya. Bunu sıradan bir yaşam öyküsü olarak sunmuyor, bunu sunarken okuyucuyu bilgilendiriyor. Bu öyküyü sunarken Abdullah Çatlı’nın yakın arkadaşları, eşi, kızı ile irtibata geçiyor. Abdullah Çatlı’nın ülkücü teşkilata nasıl girdiğini, bu camiada nasıl yükseldiğini, 70’li yıllarda  sahte mahkeme kararları alarak nasıl cezaevlerinden insan kaçırıldığı, Avrupa’daki bağlantılarını, yine devlet eliyle  uyuşturucu dünyasında nasıl söz sahibi olduğunu anlatıyor. Çatlı, neler yaptı, nerede saklandı, nereye girdi –nereye çıktı hepsi Soner Yalçın Ve Doğan Yurdakul’un usta araştırmacılığıyla okuyucuya sunuluyor. Okuyucuya sunulurken yalnız bir kısmı da atlamamak gerekir. Dönemsel bilgiler verilirken bu kitapta  Objektiflikten uzak cümleler de gözünüze takılıyor. Bunlar gözünüze takılacak olsa da kitap pek çok önemli belgeyi, bilgiyi okura ulaştırmayı biliyor. Dönem içerisindeki bürokrat olsun, yeraltı dünyası ve  Susurluk olayına karışanlarla ilgili önemli bilgiler vermesi, okuyucuyu sıkmaması açısından referans alınacak bir kitap olarak " REİS " köşemizde bulunması gereken kitaplar arasında yerini allıyor! 



Cem Kurtuluş, 2015