// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Holiganizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Holiganizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2012

Rise of the Footsoldier -(2007): Holiganlıktan Mafya'ya Uzanış


















Holiganlıktan Mafya'ya Uzanış: Rise Of The Footsoldier (2007)- Julian Gilbey/Will Gilbey

 Kuşkusuz ki futbolun bir dili olduğuna inanıyorsanız,bu sahici dilden başka cümle ile anlatılamazdı. Futbol ile tribün arasındaki bağlantı ise öfke ve nefret sözcüklerinden geçmesi kaçınılmazdır. Her ne kadar futbol birleştirici unsur olsa da,bir o kadar çağrışım olarak karşıt sözcüğü de nefret ve öfke kelimesinde birleşir. Bir tür adrenalin atma gerçeği de denebilir.

 Konumuza gelecek olursak…Gerçek hikayeyi/olayları merkeze taşıyan  “Rise Of The Footsoldier”  Londra yeraltı dünyasının tanınmış isimlerinden Carlton Leach’ın hayatına el atıyor. Film; 1995 yılının Aralık ayında  morgda  başlayan hayatlara ışınlıyor bizi , daha sonra asıl her şeyin çıkış noktası olan Carlton Leach’in futbol ile çıkış noktasını kendi iç sesinden dinleyerek asıl mevzuya odaklanıyoruz.

 Anlatıcı rolünde Carlton Leach bu durumu “Bir çağın kapanışıydı. Cinayetler başlamadan önce  işkencenin,kavgaların,Ectasy’nin  hepsinin üstünde  futbol vardı.  Görüldüğü gibi futbol kötülüğün ve  nefretin kaynağından besleniyordu.O tribünler aslında  benim için her şeyin başladığı yerdi” cümlesiyle anlatıyor. Bu başlangıçta kötülük diye hissettirdiği bir nevi insanın kendi iç dünyasındaki nefretin dışavurumu oluyor.

 Asıl hikayenin çıkış noktası ve kavga için bahane arayan bir nesli anlatıyordu film. Anlatıcı tarafından Carlton Leach kendi hikayesini yazıyordu. Nereye giderlerse gitsinler iki tarafta da kavga etmek kendi tayfasının mesele haline geldiğini aktarıyordu. Film üç ana bölümden oluşsa da ilk bölümde holiganlık yılları, deplasman hikayeleri ile sıralanan hayatlara tanıklık ediyoruz.

 Film bütün bu mevzuyu anlatırken  kendi hikayesini “Daha 16 yaşıma yeni basmıştım ve üst statüye doğru çıkmaya çalışan  küçük yaramaz bir holigan haline gelmiştim. West Ham’lıydım ve Futbol, kavga etmek, düzüşmek bizim için yaşam biçimiydi. Eğer bizim mekanımıza gelmişseniz dayak yemeniz kaçınılmazdır. Eğer biz sizin mekanınızdaysak kaybedecek olan yine sizsiniz. Çünkü bizim için her şey saygınlıktan ibarettir.” sözleriyle anlatıyordu Carlton Leach.  O esnada kamerada kavga etmek için fırsat arayan ya da fırsatlar yaratan bir nesli gösteriyordu. Carlton Leach’in dediği gibi “Biz dünyayı kurtarmaya çalışmıyoruz,kavga etmek için fırsat yaratıyorduk” diyordu.

 Kameranın mevzuyu gösterdikten sonra yüzünü West Ham’ın acımasız lideri olan Bill Gardner’e çeviriyor. Deplasmanda verilen sıcak çayı tribüne fırlatacak denli biri olarak tanıyoruz Bill Gardner’ı.  “IRA’dan sonra en büyük tehdit haline geldiğimizi söylüyorlardı, bu kimin umrundaki? “ cümlesi aslında bir tür medyanın bu işleri ne halde gördüğünün kanıtıydı. Çünkü bir yanda Britanya’da bomba patlatan IRA, bir yanda azılı şekilde sokaklarda kavga arayan holiganlar. Hangisi daha tehlikeli” sorusu da burada ortaya çıkıyordu

 Gerçeği sevmeyebilirsiniz, ama gerçekten kaçamazsınız. Filmin dili de kendisi gibi serttir,acımasızdır,çünkü tam da futbolun dilinin sert olduğu gibi. Filmde “Inter Cıty” diye bahsedilen tribün tayfasının kendilerine bu ismi verdiklerini ve kendilerine ait trenle deplasman yaptıklarını da burada öğreniyoruz.  Bir Manchester deplasmanına giderken otobüsün arıza yapmasıyla birlikte sokak jargonunca avlanmanın bedelini ödeyen Inter Cıty tayfasının köprü altındaki mevzusu filmin ilk yarısındaki tribün jargonuyla tuzağa düşürülmeyi gösteriyor bize. Burdaki sahne tam tamına alt kültürün ne olması gerektiğine dair durumu gözler önüne seriyor. İngiliz kültürünün vücut dili ve köprüde olan mevzu filmin en atardamar yerlerinden biri oluyor.

 Film, aynı hikaye anlatımı olacağını zannetseniz de kısa sürede Carlton Leach’in evliliğe adım attığını, daha sonra da bar fedailiğine geçtiğini gösteriyor. Bu işi neden yaptığı üzerinden bir konuşma geçiriyor film bize ve Carlton Leach’in ağzıyla söylediği gibi “Benim dünyamda kibarlık,zayıflık adına yapılmış bir hatadır” diyor. Gece kulübünde bar fedailiği yapmaya geçmiş, holigan arkadaşlarını da yanına almıştı Carlton Leach, bununla birlikte gece alemine atılmasıyla birlikte evli olan Carton Leach eşini de ilk burada aldatmış olur.Her şey Carlton Leach için berbat hale giderken 1986 yılında Arsenal deplasmanına giderken Milwall’lıların emanetlerle beklemesiyle başlayan mevzu filmin iskeletini oluşturuyor. Bu, aynı zamanda en delişken,en vahşet ve acımasız sahnelerden biri olur, kafasına darbe yediği esnada flashback ile geçmişten kurtaramayacağının hikayesini sunar bize. 

“Hayat,sürekli ileriye bakmaktan başka bir şey değildir” sözü karşılar bu bölümde bizi. Bu vahşi sahnelerin hepsinin çıktığı yer “kan” cümlesinde toplanır. Şiddet sahnesini izleriz filmin başından itibaren Carlton Leach anıları ile polis kayıtlarınca gösterilen görüntülerle birlikte film futbol ile holiganizme dair nokta atış cümlesini “Eskiden oyun içinde taraftarlardan çok aynasızlar vardı” sözüyle yapar. Bu esnada filmin başından itibaren gördüğümüz Bill Gardner’i kelepçelerle götürülüşüne tanıklık ederiz. İlk evliliğinden sonra gece alemindeki kaldığı yerden devam eden Leach daha sonra uyuşturucu kullanarak hayatına bir kadın alarak kendine yeni bir  sayfa açıyor. Yeraltı dünyasının içinde olan Carlton Leach, daha sonra “Tony Tucker” ismiyle tanışıyoruz.

 Daha sonra Carlton Leach’in evliliğindeki sorunlar, şiddet ve öfke sorunu ile birlikte bu bölüm kendine yer bulur. Film adına sonda söyleyeceğimi başta söylemeliyim ki; film hızlı geçişlerle birlikte bir karmaşıklığa doğru yola çıkıyor. Carlton Leach’in holiganlık yıllarından başlayıp,daha sonra ilk evliliği,oradan yeraltı dünyasındaki düzeni ve sonra uyuşturucuya bulaşmasıyla birlikte ilerliyor,bu da çok hızlı geçiş yaparak bir kafa karışıklığına sebep oluyor. Tekrardan filme dönecek olursak; yeraltı dünyasında tanınmış hale gelen Carlton Leach’in filmin ilk yarım saatinin sonunda Türk Mafyasının işin içine girmesiyle olaylar başka hale gidecektir.

 Yüksek meblağda eroinin kaybolmasıyla film kendini daha çok gangster/mafya temasının olduğu bir yere çekecektir.Türk mafyasının kendine has sorgu sahnesiyle de birlikte film sanki iyi ayrı filmden alınmış izlenimi veriyor. Daha sonra uyuşturucu trafiğindeki başka karakterle tanışmış oluyoruz,bunlardan biri de “mizahi kurgu” usulüyle düşündüğümüz “Craig” oluyor. Bunlara öncesinde “Pat Tate” ismi ekleniyor. Hepsinin ortak özelliği “Rettendon Cinayeti” olarak bilinen “Essex Range Rover Cinayetleri”  serisine dayanıyor.

 Filmin başlarında nasıl Carlton Leach şiddet yönüyle ortaya çıkan karakter gözükse de,filmin ikinci yarısındaki manzarada Pat Tate ismi tehlikeli,şiddet ve öfke sorunu olan karakter olarak kendini gösteriyor bize.  Özellikle bize bunu evine pizza göndermeyenlere karşı pizzacının yanına gidip bütün vahşetini sergiliyor.Bu bölümden sonra tarihte “Rettendon Cinayeti” olarak bilinen o meşhur Range Rover cinayetine götürür seyirciyi.  Film her ne kadar Carlton Leach üzerinden gitse de,filmin ikinci yarısıyla birlikte uyuşturucu trafiğinde hızlı olmanın bedeli hızlı düşmektir diye de mesajını vermekten kendini geri çekmiyor.

 Oyunculara gelirsek…   Pat karakteriyle karşımıza çıkan Cragg Fairbrass mafya tiplemesine benzer bir rol oynayarak oynadığı rolün hakkını verirken, Tony Tucker karakterine can veren Terry Stone peruklu hali bir yana filmdeki olgunluğu,ağırlığıyla rolüne oldukça cuk oturuyor tanımına uyuyor. Carlton Leach karakterine can veren Ricci Harnett’in oyunculuk adına  iyi iş çıkardığı kısımlar West Ham’ın holiganlık yıllarından yaşadığı mevzulardan ibaret oluyor. Filmin ilk 15-20 dakikalık diliminde iyi performans gösteriyor.  “The Football Factory” filminden tanıdığımız,bu filmde “Jack Whomes” karakterine can veren “Frank Harper” da kısa rol almasına rağmen oynadığı rolün ağırlığını taşıyor. 


Aynı zamanda film  uyuşturucu trafiğinde Türklerin de  önemli bir rol aldığını bize resmediyor. Türk usulü işkence yapıldığı sahneler filmin en başarılı sahneleri olarak yerini alıyor. Filmin kurgu kısmında  Julian Gilbey ve Will Gilbey sorumluluğu alan iki isim alıyor. Kurgu da dağınıklıklar olsa da özellikle görüntü yönetmeni Ali Asad; mekan çekimleri, renk tonlarıyla ilgili başarılı iş çıkarıyor ve bunun üstüne müziklerin sahnelerin üstüne oturtulmasıyla da ne kadar klas bir işin üstüne imza attığını gösteriyor.

 Sonuç olarak;  Düşük bütçesiyle, temasıyla,gerçek hikayeden alınan ve  başarılı müzikleriyle şiddeti merkeze alan  “Rise Of The Footsoldier”  1970’lerle birlikte holiganizm döneminden başlıyor hikayesini anlatmaya,bu hikaye daha sonrasında Carlton Leach ismi üzerinden yeraltı dünyasına doğru kendisine yol buluyor. Daha önceden izlememişler için filme futbol/tribün temalı bakılması en büyük yanlışlık olur. Çünkü film tam anlamıyla bir suç biyografisine davet ediyor seyirciyi. Carlton Leach’in de o şiddet ortamından filmin ikinci yarısından da nasıl kaçtığını da gözlemliyoruz. Bu kaçmak değil,bir nevi kendisi için sevdiklerini korumak için yapılan eylemin diğer türlüsüydü,belki de her şey Carlton Leach’in dediği gibidir;

 

“O tribünler aslında  benim için her şeyin başladığı yerdi”

 

 Cem Kurtuluş,2012



20 Nisan 2012

The Football Factory (2004)


Futbol adına en büyük gerçeklik bir bakıma Bill Shankly’nin  “ Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir. ondan çok daha önemlidir.”   sözünde saklıdır. Bu herkes için geçerli olmasa da futbolu ihtiyaç duyduğu bir suya benzetenler de vardı. Basit ve ucuz işlerde çalışıp hafta sonunda adrenalinin içine dalmak, belki de bütün hafta o ucuz işte mahvolmuş hayatını hafta sonu unutmak isteyen milyonlar vardı ve  bu sadece bir oyun değildi, taraftarların takımına tutkuyla bağlandığı bir spordan daha da öte bir şeydi. Ve yapılacak bir şey olmadığında kavgaya, şiddete başvururdun. Bu şiddet seni bazen kendine getirirdi. Bir yumruk seni kendine getirebilen tek şeydi. Ve bu, dönüşü olmayan bir yoldu.

 Temasını gerçek yaşamın içinden alan  kendini tek yumrukla bayıltmanın insana zevk verici yönünün belirleyicisi olan “ The Football Factory “  bir Nick Love yapımı olmakla birlikte başlangıç itibariyle 30’una merdiven dayamış, hayat anlamında heyecanı kalmayan kanlı bir ortamın içinde bulan yüzüne tekme yiyen Tommy Johnson’u merkeze koyarak başlatıyor hikayesini. Bu hikayeye Tommy Johnson’un sesiyle birlikte  alt metin yerleştiriliyor, Tommy’nin sesinden “ Seksten yoksunum,sulandırılmış sarı bira, yüksek dozda uyuşturucu. Zaman zaman birilerini dövüp canını okurum”  cümlesiyle aktarıyor bize olan biteni.

 Bu tamamen olan biten olmasa da en azından filmin başlangıcı için seyirciye ne alması gerektiğine dair samimi bir mesaj veriyor. Filmin başından itibaren holiganizmin merkezinde olan Chelsea-Milwall takımlarının temasından yola çıkan filmde mekan basarak şiddetin dozunu arttıran Billy ve Tommy’nin tayfasıyla birlikte başlayan süreçte bir kadının “ülkenin adını kötüye çıkarıyorsunuz “sözünde afallayıp bir yumruk yemesinden sonra  her şey Tommy Johnson’un ağzından dökülmeye başlar

 “Cumartesi başka ne yapacaksın ki? Lanet koltuğuna oturup pop idolleriyle mi tatmin olacaksın”

 Filmin ilk yarısı itibariyle tırmanan fanatizmin doruklarında yaşamanın şiddete giden yolda Billy Bright’ın eşiyle çıktığı bir yemek sonrasında Milwall’ın çıkmasıyla birlikte içinde heyecan, mutluluk,bir o kadar verdiği öfke duygusuna tanıklık ediyoruz.  Bu düşmanlarını bekleyen bütün tayfa için aynı doğrultuda oluyor.  Hikayenin anlatımının klasik İngiliz usulü işlediğini söylemekle birlikte Trainspotting ve This is England filmlere yakınlığının da altını çizmekte yarar var. Filmin en kritik sahnesini de köprü altında kavga için buluşulan Milwall-Chelsea tayfasının kıyasıya kavgası oluşturuyor.  Filmin tamamı kıyasıya kavgalardan oluşmasa da sıkı arkadaşlıklarından doğan kavga amaçları film adına sıkı şekilde işleniyor.

 Oyunculuklara gelecek olursak… Bill Fright karakterine can veren  Frank Harper; kavgacı yapısının altındaki iri cüssesi, ağzı bozuk karakteriyle filmin kendine özgü en olgun karakterlerinden birini oynayarak ruhla oynadığını kanıtlıyor, Tommy Johnson karakterine can veren  Danny Dyer ise yediği dayaklar sonrası ve iç sesiyle de psikolojik ve diğer açıdan rollerin üstünden kalkmasını biliyor. Film adına sıklıkla görünen iki karakter Billy Fright ve Tommy Johnson oluyor. Yan karakterlerden Bill Farell karakterine can veren Dudley Sutton ise yaşlı karakteriyle, olgunluğuyla, eski İngilizlerin stilini yansıtıyor.  

Bunun yanında filmin Cast kadrosu tam olarak İngiliz yaşam stilini ve “ Casual “ giyimine dair klas iş çıkartıyor. Gerek müzikler, gerek kostümler bu açıdan film doyurucu oluyor.  Karakterlerin filmin temasıyla uyumu, örtüşmesi bu açıdan da artı puan kazandırıyor.

 Yönetmene gelecek olursak… The Firm filminden tanıdığımız Nick Love, daha önce başka filmlerde de ismini duymuştuk. Daha çok “Casual” kültürü ile ilgili olup bir eski Milwall taraftarı, 80’lerdeki giyim tarzları ve 80’lerle ilgili bir çok takıntısı olan birinden fazlası. Ama daha çok isminin ön plana çıktığı film  “ The Football Factory “   John King’in kitabından uyarlanan film “The Football Factory”  John King  ise  Futbol ile Şiddeti şöyle yorumluyor.

 “ İçindeki korku o kadar büyük ki neredeyse donuna yapacaksın. Ama sen yine de saldırmak istiyorsun. Bu tuhaf duygunun ortaya çıkardığı heyecan, zevk o anda istediğin bir şey. Bir yolunu bulup korkunu yeneceksin ve hayatında ilk defa yapacaklarını ömür boyu unutamayacaksın ebediyen üzerinde kalacak. Adrenalin diyorlar, doğrudur tek bildiğim ne uyuşturucu ,ne seks ,ne de para bu tadı veremez “

 Sonuç olarak; Futbol ve şiddet arasındaki bağlantıyı insanın kendi iç dünyasındaki bazen psikolojik bazen de farklı unsurlarla işleyen, holiganizmi merkeze alsa da bunu aslında çok fazla sahneyi uzatarak yapmayan, John King’in aynı adlı romanından uyarlanan  “ The Football Factory “ filmin finalinde dediği gibi bizi tek soruyla karşı karşıya bırakıyor

 

“Her şeye değer mi? "


 Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim;

 " Cumartesi günü başka ne yapacaksın ki ?

Lanet koltuğuna oturup pop idolleriyle mi tatmin olucaksın ?

Seksten yoksun evliliğinde mücadele verirken sonra da karının bakışlarından kaçmaya mı çalışacaksın?

Sonra da paranı kebaplara mı yatıracaksın , meyve preslerine ve sarılara ?

Hadi canım boş versene .Ben ne yapacağımı biliyorum .”Tottenham Deplasmanı  Bayılırım..”

 

 “ şiddete en yakın şey sekstir”

 

“eski düşmanlığın sonu her zaman cinayetle noktalanır”

 

 

Cem Kurtuluş,2012 

07 Mayıs 2011

The Firm (2009)



















80'li yıllarda Holiganizm’in başkenti İngiltere. Sonrasında holiganlara yasaklar çıkarılıyor, holiganların maçlara girmesi yasaklanıyor, kodese tıkmak için her türlü yolu deniyor devlet görevlileri. West ham ve Milwall takımı taraftarları eskilerden beri birbirine düşman. Nerede kendilerini kıstırırlar diye yol gözleyenlerden. 80'li yıllar Dünyada aynı zamanda  Futbolun sadece futbol olmadığının kanıtı olduğu yıllar.  Birbirlerinin mekanını basmalar , bıçaklanmalar, mevzular, adam öldürmece ve nice olay. 


West ham tribün lideri Bex filmin baş kahramanı. West hamlıları harekete geçiren lider konumunda biri . Aynı zamanda kariyerli bir adam. Geceleri içer sıçar mevzuların olduğu gün adamlarını toplar, mekan basmaya giderler. 

Polislerin barikat kurduğu bir gün Milwall taraftarıyla ile karşı karşıya gelirler. Ama Polis engeli aşılamamıştır.  Bex'in bara gittiği bir gün hatunuyla eğlenirken iki herif hatununa sarkarlar, olaylar çığrından çıkar. Bu 2 herif Bex'i o zamana kadar tanımamış olan iki gerzeğin tekidir. 


 Bex , birinin burnunu kırar . Sonra orda ki çocuklardan biri dominic’tir. Dominic sonra bex’e yalvarır ve özür diler böylece affedilmiş olur. Sonra dominic’te bu gruba katılmış olur. Her olayda dominic grupla beraber hareket eder. Bex ,ona şampiyon diye hitap eder. Yolları ayrılmaz bundan sonra.


 Bir gün Milwall’ın bulunduğu mekanı basmaya gider west ham United taraftarları ama mekanı basacakları yer de milwall taraftarlarından ağır bir darbe alırlar. Ellerinden sopalarla milwall taraftarı bunları iyice benzetirler.


 O darbeden sonra bex grubu toplar  milwall taraftarlarını metroda sıkıştırır. Milwall lideri yeti bunu beklemez. Ekip tamamdır ama dominic arkada bekliyordur çünkü aklı ailesinde kalmıştır. Bex, yeti’yi öldüresiye döver. Ama yeti ayaktadır.


 Sonra çorabına sakladığı bıçakla bex’i bıçaklar bex ölür. Her holigan filminde olduğu gibi bu film’de de sonda böyle bir şey olur. 


‘’FUTBOL SADECE FUTBOL DEĞİLDİR’’


Yazan:Cem Kurtuluş

22 Eylül 2010

Ultras Kültürü Üzerine



Nacizane  kabataslak " Ultras Kültürü " hakkında bilgilendirme yazısıdır.

Ultralar ,her zaman şovlarıyla ön plana çıkmıştır. Ultraların nasıl ortaya çıktığını şu alıntı ile göstereyim size.

" Ultra hareketi ilk olarak İtalya'da 50'li yılların sonları ile 60'lı yılların başlarında futbol delisi genç grupların kendi takımlarını organize bir şekilde desteklemek amacı ile bir araya gelmesi ile kuruldu. Ultra adını bu gruplara Torino taraftarlarının bir maç sonrası maçın hakemini hava alanına kadar takip etmesi sonucunda bir İtalyan gazetesi verdi."

Bu gruplar ilk başta İtalya'da boy gösterdi.   Sadece takımlarını desteklemek için tribüne gitmelerinin yanında bazı haksızlıklarda da yeri geldiğinde en sert eleştiriyi yaptılar. Ultraların başında herkesin bildiği gibi amigo vardı. Elinde megafon bir kişi bütün tribünü canlandırır. Tezahüratlar hiç susmadan 90 dakika söylenir, tribünde bulunanlar maç sırasında orayı bir şova dönüştürür. Ultralarda davul ritminin önemli olmasının yanında maçlarda konfeti şovları ilk sırada yerini alır

Polisleri hedef alan slogan atarlar. Avrupa’da “ All cops are bastards, Türkiye'de ''Terörist değiliz taraftarız biz'' tezahüratları dillerden düşmez.   Ultralarda “ kaçan bizden değildir” felsefesi önemli bir yer edinmiştir, aynı zamanda “ bıçak korkaklar içindir” düşünceside ultraların temel özelliklerindendir.   Takımları için her şeyi yaparlar.  Deplasmanlara gider, ama kulüpten hiç destek almazlar. Kulüpten gelen desteği reddederler bu anlayışın ultra kültürüne ters olduğunu bilirler.

Ayrıca Her Ultra grubunun kendilerini temsil eden  bir bayrağı vardır.  Kimi zaman bu bir siyasi görüşü temsil eder kimi zaman başka şeyleri.
Hayatlarında siyasi düşünceler önemli bir yer kaplar.  Buna örnek olarak St.pauli ve Livorno en baş sıralarda yerini alır .  Siyasi düşünceleriyle  Sol düşünceyi benimseyen, endüstriyel futbola karşı bir kulüplerden biri ST.PAULI taraftarıdır Yaptıkları tezahüratlarla  dikkat çekerler. Eş cinsel başkanlarının olması birçok şeye örnek teşkil etmektedir.    

Sol düşünceyi benimseyip faşizme karşıt olarak bilinen bir takım olmasının yanında faşist düşüncelerle kendini yükseğe çıkartan takımlar da vardır. Lazio bu takımlardan biridir.  Lazio'nun tribün politikasında ırkçı bir politika vardır. Nazileri savunan politika izlemişlerdir,halen bu politika devam etmektedir. 

Bir dönem Lazio tribününde ayrımcı politikalar izlenmiştir. St.pauli tribünleri buna karşın ''dazlakları siktir edin gelin bizimle bağırın'' adlı pankart açarak  Futbolun ne kadar birleştirici bir unsur olduğunu bize göstermiştir.

Türkiye'de Ultras kültürü yok denecek kadar azdır. Gruplar genellikle yönetimden beleş bilet almalarıyla ultra kültürünü yok etmektedir. Sadece Türkiye’de değil Avrupa’da da kulüp yönetimlerden bilet alarak hareket eden gruplar vardır.  Yunanistan’'da yönetim tarafından gruplara yardım ediyor, Türkiye'de sadece yönetim yardım etmiyor, iş adamları da bu katkıyı sağlamaktadır.

  Holiganlar ile Ultraları ayırmak gerekir. İngiltere'de holiganlık 80’li yıllarda boy göstermiştir. 80'li yıllarda west ham- Milwall taraftarları ne kadar holigan olduklarını maçlarda göstermiştir.Türkiye’de de  80’li yılların başında Kenan Evren’in askeri darbe yapmasıyla çoğu maçta holiganizm önlenmeye çalışsa da bunun sonrasında holiganizm önlenememiş, 90’ların sonuna doğru holiganizm  eskiye göre azalmıştır.

Holiganlar için önemli olan ''dişe diş kana kan intikam intikam sloganıdır''. Emanetler mevzularda görülür. Döner bıçakları, kelebek, ve benzeri kesici aletler kullanırlar. Yukarıda belirttiğim gibi  Ultralarda bunları o kadar fazla görmezsiniz. Ultralar'da daha çok kemer veya sopalar görülür. Ama Ultras kültüründe " bıçak yoktur" tanımıysa yanlış bir ifade olur, çünkü 80'li yılların başlarında İtalyan tribünlerinde birçok öldürme, yaralama vakaları kayıtlarda yerini almıştır.

Türkiye'de  ultras mentalitesinde olan küçük tayfalar vardır, grup adı altında olan grupların çoğu zaman ultras mentalitesine uzak olduğunu görebiliyoruz. Gerek yönetimle yakın ilişkiler, gerek polislerle yakınlıklarıyla mentalitenin dışında kalmaktadır. Yazı uzatılabilir, üstüne eklemeler yapılabilir, genel olarak Ultras kültürüne dair kabataslak düşüncelerim bunlardan ibaret,gerisi size kalmış.

Cem Kurtuluş,2010

13 Ağustos 2010

Bir Holigan'ın Hikayesi: Cass (2008)
















“ Ölmek isteyeceğim son yer  nehrin güney kısmıydı,  Milwall ülkesinin Lowlife şehrinde. Binlerce kerelik hayatlarınızda yaşayabileceğiniz en büyük acıları yaşadım. Her zaman kavgadan uzak durmam gerektiğini düşündüm. Vuruldum, bıçaklandım, acımasızca tekmelendim. Ama bununla başa çıkabildim ve öcümü hak edenlerden aldım. Bu mücadele o ana kadar oyunun bir parçası oldu.”  -Cass Pennant


Bir Holiganın nasıl holigan olduğunun öyküsü Cass Pennant’ın hayatı.  80'li yıllarda Holiganizmin patlak verdiği İngiltere dönemleri. Dönemin en azılı iki düşman takımı Milwall ile West Ham. Öldüresiye kendileriyle yarışan iki holigan takımın taraftarları. 70'li yılların ortalarından sonra zamanın değişmesi sonucu Futbol tribünlere taşınmıştı bu da beraberinde İngiltere'de  holiganizmi getirdi. Diğer insanlardan acımasız olan bir West Ham gerçeği vardı, Milwall'ın da o dönemler onlardan farkı yoktu.

  Gazetelerde West Hamlılar için " Acımasız caniler " diyorlardı. Steven Hougan 'dan kalan boşluğu 80'li yıllarda Cass Pennant almıştı. İngilterenin etrafı holiganlarla çevriliydi ve bu uzun seneler devam etti. Leeds Unıted, Chelsea, Cardiff, Milwall, West Ham çoğu takımın taraftarı mevzu çıkarmak için bir sebep arıyorlardı. Mevzuya  anlatmaya dönecek olursak;  Yaşlı bir çift tarafından yetimhaneden evlat edinilen siyah bir holiganın hayatını ele alan “ Cass”  insanın içindeki şiddet duygusunu bizlere sunuyor.

 Filmin kahramanı Cass’ı şiddet yanlısı biri olarak görüyoruz film boyunca. Küçük yaşlardan itibaren  ırkçılığa maruz kalıyor Cass,  Londra’da beyaz bir bölgede hayatına devam ediyor. Cass ismini kendi kendine veriyor, çünkü Carol’un bir kız ismi olduğunu düşünüyor. Ailesine isminden dolayı rahatsızlığını dile getiriyor. Film bu açıdan da futbolun ırktan da üstünlüğünü resmediyor izleyene. 

Filmin başlarında Cass'ın West ham ile ilgisi yok , babası West Ham United fanatiği. Cass’ı götürdüğü barda Cass’ın  kuzey çetesinin coşkulu tezahüratlarını duyunca West Ham'a karşı ilgisi artıyor.  80'li yıllarda West ham United'ın kuzey çetesi diye tabir ettiği gruba katılıyor, diğer adıyla Icf. Olaylar bu mevzuda gelişiyor. Cass, çılgın  ve manyak bir West ham taraftarı.  Zaman geçtikçe West Ham United takımının ülkedeki bir numaralı azılı grubu icf'in efsane tribün liderliğini ve başkanlığını yapmaya başlıyor, kavgaların içinde oluyor.  Kavgalarda hep başta. Cass Filmin başından itibaren bir liderin nasıl olması gerektiğini  seyirciye gösteriyor .

Cass ve arkadaşları için tek kültür West ham United. Gözleri West Ham'dan başka bir şeyi görmüyor. Onunla yatıp onunla kalkıyorlar. İnsanların dini inanışları gibi Cass ve arkadaşları içinde inandığı tek şey West Ham Unıted. Cass’ın tek kabul edildiği yer West Ham United, çünkü orada ırkçılık yok, bu yüzden de  Cass’ın inandığı tek şey West Ham United. 
Aynı zamanda  tam bir futbol fanatiği. Gazete manşetlerini dolduruyorlar. Bir gün Chelsea taraftarının gazetede manşetini görünce kafası atıyor, ekibi toplayıp baskına gidiyorlar. Aksiyon olarak filmin en kıyak yerleri de bu sahneler oluyor.  

Bazı rakip takımları Cass ve ekibine karşı tuzaklar kuruyor, ama ICF bunun karşılığını fazlasıyla veriyor. Newcastle tayfasının eski mevzularını unutmayan Cass Newcastle tayfasının bulunduğu barı tayfasıyla bastığında dünyada en tehlikeli biziz mesajı verip kodesi boyluyor.  O sahne görülmeye değer. Cass, grubuna liderlik etmeye devam ediyor. Thatcher hükümetinin holiganizme uyguladığı yasalar bir süre sonra tribünlerde holiganizmin önünü kesiyor. Bu olaylarla beraber Cass 4 yıl ceza alıyor.

 Kaldığı yerde ırkçılığa maruz kalıyor, kaldığı yerde “ Benim için tek kültür West Ham United” sözü Cass Pennant için her şeyi özetliyor. Kendi hayatını yazan Cass Pennant kodesten çıkarken yazdığı şeyleri gardiyan çöpe atıyor, bir nevi Cass Pennant’ın hayatı çöpe atılıyor. Cass’ın kodesten çıkması sonucu hayatı bir kadınla tanışması sonucu değişiyor, Cass eski hayatından biraz uzaklaşıyor. Cass tanıştığı Elaine ile yeni bir hayata başlasa da CASS’ın peşini olaylar bırakmıyor. Arkadaşlarını haince pusuya düşürülmesinin ardından Cass deliye dönerek yine bildiği yoldan yürüyor.  Bu iş aynı zamanda Cass’ın son işi oluyor. Kodeste yakın arkadaşı Ray’den yardım isteyerek bodyguarlığa başlıyor bir kulüpte. Holigan arkadaşları için de bu bir başlangıç oluyor. 


 1980'lerin sonu geldiğinde Bayan Thatcher'ın başında bulunduğu Britanya holiganlara yaptığı suçlar karşılığı 10 yıldan başlayan cezalar veriyor, futbol holiganizmini bitirmek için elinden geleni yapıyor. Bu işte Thatcher başarılı oluyor.  Artık CASS eskisi gibi holiganlık işlerine bulaşmıyor, kulüplerde korumalık yapıyor. Çünkü Thatcher filmde olduğu gibi İngiltere'de altkültür olarak yürüyen bütün işleri kapatıyor. 

  İngiltere'nin en cani holiganlarından biri olan Cass Pennant'ı  unutmayanlar vardı. İngiltere'de ün elde etmek isteyen birkaç adam tarafından Cass'ın vurulduğu gün herkes üzüntü içerisinde oluyor. Cass'ın öldüğünü düşünürler ama Cass ölmemiştir.  Cass,  hastanedeyken babası tarafından annesinin öldüğü haberi geliyor. Cass için  hayatın anlamları eksilmeye başlıyor. Cass, annesinin istediği her şeyi yapmıştır. Evlenmiş, çocuk yapmış, iş sahibi olmuştur.  Ama o  vurulduğu günü unutamamıştır bunu eve yansıtmıştır. Kırık dökük yaşantısı içinde vurulduğu güne dair rüyalar görüyor, o rüyayla yüzleşmek istiyor.

 Evdeki öfkesini çocuğuna göstermiş bunun sonucunda kadını Cass'ı bir süre yalnız bırakıyor.  Kendisinin de buna ihtiyacı vardı herkes gibi. Kendisini  vuran veletin işini bitirmek için yola çıkan  Cass  karısına söz verdiği için bunu yapamamaktadır. Cass’ın söylediği şu söz filmin en can alıcı yerlerinde biri olarak hafızamızda yer ediniyor.

“ Hep belanın beni takip ettiğini düşünüyordum ve kurban hep bendim. Ama hep belanın içinde olmamalıyım değil mi? Bütün bunlara sebep olan bendim. Zor hayat şartlarına ben katlanabilirdim, ama biliyorum ki Çocuklar ve Elaine yapamazdı. Onlar için çete kültürünün kuralları hiç önemli olmadı. Sert adam imajına da önem vermediler. Beni sadece ben olduğum için sevdiler. O gün kendimi bulduğum gündü. İşte o gün gerçek adam olduğum gündü”



 Sonuç olarak; 80'li yılllarda West Ham Unıted'ın en acımasız liderlerinden biri olan Cass Pennant'ın kendi yaşamını ele alan " Cass" Jon S.Baird'ın " Green Street Hooligans" ile birlikte iyi iş çıkardığı filmlerden biri. Nonso Anozie'nin başarılı oyunculuğunun da altını çizmek gerekir.  Cass'ın çocukluğundan itibaren yaşadığı zorlukları, ırkçılığa karşı ne kadar güçlü ayakta kaldığını, Thatcher dönemindeki baskıcı politikalarla, ağır yasalarla  holiganların bu işleri nasıl bıraktığını, bir holiganın holiganlıktan vazgeçeceği tek unsur ailesini gözümüze sokuyor " CASS"  bunu yaparken bu işin hakkını veriyor. Gerek anlatım yönünden, gerek oyunculuk bazında eksik bir yön bırakmıyor. 


İzlerken Altını Çizdiklerim:

" Bu  ülkenin medyası holiganizme odaklanmış durumda. Çoğu sansasyonel işler, çünkü gazete sattırıyor, size de daha çok haber çıkıyor. İtiraf etmeliyim, orta sınıf insanlar, takım elbiseli bayların arkasından bakmakta. Onların güvenli huzurlu salonlarına ulaşmak için 7 tane aşamadan geçmek zorundalar.  Biz kimseyi kırmıyoruz. Bizler gidip yaşlı kadınları taciz etmiyoruz ya da uyuşturucu için kapkaç yapmıyoruz. Bu iş cumartesi günleri biz gençlerin gidip yapabileceği bir aktivite. Bütün hafta bu amaç için çalışıp bekleyen bizlere saygı gösterin. Bizler gerçek suçlular değiliz.Bundan kısa bir süre öncesine kadar bizim abilerimiz askeri kıyafetlerle dolaşıyordu,ve sizler onlara kahraman diyordunuz. Bizler savaşçı bir ırkız, savaşmak için doğmuşuz. Sokakta işsiz 3 milyon insan var, yapabilecekleri ne var? Herkes bir şeylerle uğraşmak zorunda, öyle değil mi? Bazıları gider uyuşturucu kullanır, bazıları da alkoliktir. Bazıları günde 60 dal sigara içer. Bana onların çalışıp vergilerini ödemek için çabalamadıklarını mı söylüyorsun? Öyle mi? " 

“Benim için tek kültür West Ham Unıted’dır” 

 “ Cezam süresinde gardiyanlar bizleri ülke genelinde görülmüş en büyük üniformalı holigan grubuyla ezdi geçti. Heysel stadının faciasından sonra, hatta IRA’nın popülerliğinin en üst seviyede olduğu dönemlerde  bile anketlerde futbol fanatizmi öndeydi. Thatch’lar karşılarında duran herkese futbollarıyla ve şiddetleriyle korku salıp epeyce yüksek seviyelere ulaştılar. “

“ Evet elimden gelenin en iyisini yaptım. Evlendim, çocuklarım oldu,Evim oldu ve bir işimde oldu. Annemin benim için istediği her şeyi yaptım. Ama bazen geçmişinden ne kadar kaçarsan kaç bir işe yaramıyor. Peşini hiç bırakmıyor ve seni her an yaralıyor “

“ Hep belanın beni takip ettiğini düşünüyordum ve kurban hep bendim. Ama hep belanın içinde olmamalıyım değil mi? Bütün bunlara sebep olan bendim. Zor hayat şartlarına ben katlanabilirdim, ama biliyorum ki Çocuklar ve Elaine yapamazdı. Onlar için çete kültürünün kuralları hiç önemli olmadı. Sert adam imajına da önem vermediler. Beni sadece ben olduğum için sevdiler. O gün kendimi bulduğum gündü. İşte o gün gerçek adam olduğum gündü”



Cem Kurtuluş, 2010