// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mayıs 2014

Bir şeylere İtirazımız Var: İtirazım Var (2014)
















Günümüzde yasak, sansür işleri sinema alanında o kadar kolay hale geldi ki sinemanın ders verme niteliği  unutturulur oldu, bu da haliyle gerçekleri anlatmak için yola çıkan yönetmenler için   işkence oldu.  Yasaklara karşı direnmeyi bilen ve bu işi kafaya koyanlar için o kuşağa söz dinletmeniz zordur, filmi çeken kişi 68 kuşağı gibi sorgulayan, “bu filmi önüme ne engel çıkarsa çıksın çekeceğim”  desturuyla bu işe girişen biri  olunca işler değişiyor. Daha kaba tabiriyle inandığı yolda inat eden biri   Onur Ünlü .  Her şeyi umursayan, kafa yapısı itibariyle bu işlere kafa yoran biri. Kafaya koyduğunu çekmek onun meselesi. Zaten bu işten dönseydi ona yakışmazdı demek de en gerçekçi tanım olur. Başlı başına bir hikayeyi başlı başına çekmek bile bir risk niteliği taşır.

 Leyla ile Mecnun ve Şubat dizilerinde Onur Ünlü bu riskleri göze alarak çekti dizilerini.  “ Sen Aydınlatırsın Geceyi” filmiyle iyi işler yaptığını gösteren Onur Ünlü yola “ İtirazım Var “ ile devam ediyor. Cesaret babında filmin ismi topu doksana asıyor. Bu defa Onur Ünlü Türk sinemasında yapılmadık bir işe el atıyor. Bir İmam karakteri yaratıyor, bu karakter üzerinden hem güldürüyor, hem de sorgulamayı başarıyor. 

 Konuya geçecek olursak;  İtirazım Var’ın açılış sahnesinde saz çalan ve daha sonrasında telefonuna gelen mesajla irkilen bir İmam karakteriyle  karşı karşıyayız. Öğle namazını kaçıran  Efrahim’in yerine aceleyle İmam Selman Bulut görevini yerine getirmeye gidiyor. Mevzuya dönecek olursak; Selman Bulut camide görevli olan  imam karakteriyle karşımıza çıkıyor. Namaz kıldıkları sırada Salih Kalyoncu adında biri camide vuruluyor, bu olaylar sırasında polisler işin peşine düşeceğine, cami imamı olayın peşine düşüyor. İmamın katilin peşlerine düşmesi hesabına yatırılan paradan sonra oluyor. Salih Kalyoncu’nun sonradan tefeci olduğu ortaya çıkıyor. Tefecinin ölümünden sonra bütün yük cami imamına kalıyor. Cinayetin soruşturmasına başlıyor İmam. Bu karakterle film bize yüzünü göstermiş oluyor. 

 Dedektif edasıyla katilin izini sürenlerin karşısına çıkıyor Selman ve mafyatik tiplemelerle karşı karşıya kalıyor. İmam Selman’ın dış sesinden gelen “insan  sadece suçluyken kaçmaz” cümlesi de  filmin ilk yarım saatinde en belirleyici cümle oluyor.

 Türk sinemasında daha önce görmediğiniz bir olaya imza atar “İtirazım Var”. Karakter imam olsa da , filmde anlatılmak istenen  İmamdan çok insan olma düşüncesi. Özündeki mesele devlet makamlarının pusu kurarak neler yaptığı, ceplerine indirdiği paraları kimse bilmediği ve bir İmam’ın gerçekleri araştırmak için yola koyulduğu düşüncesi. Bu bir doktor da olabilir, bir öğretmen de. İmam’ı burada metafor olarak görmek mümkün.

 İmam bir an olsun vazgeçmiyor yolundan, bu işin peşini bırakmıyor. Film boyunca günahı olmayan , suçlanan bir imamı izliyoruz, ama İmam kendisi hakkında sorulana yanıtı” ben sadece Allah’ın günahkar kuluyum” cümlesinden ibaret oluyor.

 İmam karakteri her açıdan filmde ayar vermeyi unutmuyor. Hırsızlıklar, banka hesapları, faizler vs…  gibi konulara el atıyor Onur Ünlü. İmam Selman Bulut’ da farklı bir karakteri meyhanede katili araştırmaya kalkarken yola düşmesi sonucu rakıyı besmele ile içmesi Selman Bulut karakteri hakkında bize fazlasıyla ipucu veriyor,bununla birlikte de gelişen diyaloglarda da küfür vari yolla “tefeciler orospu çocuğudur “ cümlesi de nokta atış oluyor. Hükümete ayarı  filmde geçen sözlerle veriyor Onur Ünlü. Filmin başında aklımıza kazınan “Hükümette tanıdığım olsa niye kredi çekmekten utanayım.”  demesini de biliyor. Aslında bu filmin başında da, ortasında da ve sonrasında da devamında da filmin anlatım dilini gösteriyor seyirciye.

 Camideki içki muhabbetlerine de inmeyi ihmal etmiyor. Kapitalist Müslüman bir hoca olan, vaazlarıyla da bilinen İhsan Eliaçık’ın “İh­ti­yaç­tan faz­la mal ha­ram­dır, hır­sız­lık­tır. Aç­lar, yok­sul­lar du­rur­ken vil­la­lar alı­nı­yor, cip­le­re bi­ni­li­yor. Kom­şu­su aç­ken tok yat­ma­mak için zen­gin ma­hal­le­le­re ta­şı­nan­lar var. So­kak­ta­ki aç­tan, yok­sul­dan ha­be­ri­niz var mı?” cümlesi ise filmin en kritik noktalarından birini oluşturuyor. Burada üst/alt tabaka, zengin/yoksul ayrımı ve adaletsizlik dünyaya karşı bir itiraz ve sitemi bu sözler üzerinden okumak kaçınılmaz oluyor. 

Filmin final kısmına yakın zaman diliminde filmin başından itibaren sorduğumuz soru “ Katil Kim” olmuyor, bu daha çok final bölümüne yakın derecede İmam Selman Bulut’un, damadı Gökhan ile konuştukları sekansta kendini ele veriyor. Bir nevi Dedektifliğin ince noktalarını istemediği halde araştırmak zorunda kalan İmam’ın Dedektifliğe uzanan sürecinin öyküsüne tanıklık ediyoruz. Filmin final kısmına bağlanışı ise başka bir hikayeden çıkan bir kahraman gibi lanse ediliyor.

 Oyunculuklara gelecek olursak… İmam Selman Bulut karakterine can veren   Serkan Keskin  vicdanı olan bir imamı oynuyor. Filmin bana kalırsa topu doksana asan karakteri de caminin İmamı Selman Bulut oluyor. Serkan Keskin yerine   İmam karakterini başka bir oyuncu oynasa bu kadar gerçekçi oynar mıydı bilmiyorum ama Serkan Keskin bu işin üstesinden geliyor. Vaazdaki kendi sesi ise en etkileyici sahnelerden birine imza atmış oluyor.  Hem güldürmeyi başarıyor, hem ciddiyetle oynuyor. Baştan sona kadar da “Dedektif” rolü altında başka profil çiziyor. Filmdeki ağırlık ise Serkan Keskin de oluyor, Onur Ünlü’nün bahsettiğine göre de aslında bu karakteri yaratmayı uzun zamandır istiyor Onur Ünlü ve filmde buna göre şekilleniyor. Bunun yanında yan oyuncular ufak roller biçilmesine rağmen sırıtmadan iyi bir iş çıkartıyorlar. 

Özellikle “Ferdi Demir” karakterine can veren Serdar Orçin filmin gizli kahramanlarından biri oluyor,bununla birlikte filmde Sırrı Süreyya’ya küçük rol verilmiş, daha önce F tipi filmine katkısı bulunan Süreyya’nın bu filmde de senaryoya katkısı var. Özellikle taş atan çocuklar göndermesi Süreyya’nın fikri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bununla birlikte filmde iki kadın karaktere rastlıyoruz,bunlarıçoğu zaman göremiyoruz. Bu, Onur Ünlü’nün kadınlara daha az özgürlük vermesiyle değil, filmin genel hattında temayla örtüşebilir. Kadın karakteri yansıttığı bölümlerde de İmam Selman Bulut’un kızı rolünde Zeynep karakterine can veren Hazal Kaya; babasına karşı yükümlülükleri ağır bir genç kız profiliyle karşımıza geçiyor. Bu bölümlerde de imam nikahı konularına ağırlık veriliyor.

 Filmin müzikleri özenle seçilmiş ve bu filmin müziklerinde  Ahmet Kenan Bilgiç,Okan Kaya,Taner Yücel’in imzası var. Ayrı bir detaya girmek gerekirse; “İtirazım Var” +18 ibaresi sınırlamasıyla sinemaya giriyor ve Onur Ünlü bu durumu “ ekmeğimizle oynandı” diye açıklıyor,ki filmin genel sorunu adalet,hak,hukuk kavramları üzerinden olup bunun “İmam” üzerinden anlatılması teması belirgin filmin temelinde.

 Sonuç olarak  İtirazım Var’ın yanlış giden  bir şeylere karşı İtirazı var.  Ne tam olarak polisiye ne de komedi filmi. Politik hiciv adı altında, mizahı bol,  sinema salonlarını işgal eden gereksiz komedi filmlerine göre  kayda değer işlerden biri “ İtirazım Var”   

 ve filmin iç sesindeki sözler ise bu filmden geriye kalan oluyor

insan  sadece suçluyken kaçmaz bazen suçlandığın için de kaçarsın. Ama bir kere kaçmaya başladıysan  bir şeyleri de muhakkak kaçırırsın elinden. Bazen gençliğini kaçırırsın, bazen geleceğini. Bazen de aklını…”

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

 “iş kazası mı?

Caminin altına fight club mı kurdunuz”

 

“bütün tefeciler orospu çocuğudur”

 

“aklını kaybedince korkularından da kurtulursun.”

 

“bütün korkaklar hakikatın esiridir”

 

“günah ile irtibatı kesilen kemal’e eremez” (İmam Selman )

 

“kitapsız bir imam oldum sonunda”

 

CEM KURTULUŞ,  Mayıs 2014

11 Nisan 2014

17'sinde ciddi olamaz insan : Genç Ve Güzel (2013)















Rimbaud  bir şiirinde   “17’sinde  ciddi olamaz insan” der.  Bu şiirinde  iyi bir noktaya temas ediyor  desek de Rimbaud için,bunu ileriye taşımak gerek sanırım. 17 yaşında olmanın verdiği yük hafif olsa da, insan kendini yenilemek için çabalara girer,ergenlik bunalımlardan geçer, kendisiyle boğuşur,kendini tanımak için bazı keşifler yapar. Bu keşiflerin sonu bazen iyi yerlere çıkmasa da tek yapacağı şey kendini tanımaktan geçer. Ergenlik halleri, bedenini tanıma, aile sorunları ve  bir çok şey 17 yaşında görülebilen vakalardandır. 

 Fransa’nın bilindik ve üretken yönetmenlerinden biri olan Francois Ozon,Türkçe’ye “ 17’sinde ciddi olamaz insan” çevrilebilecek Rimbaud şiiriyle yola çıkıyor.Cannes film festivalinde aday gösterilen “ Genç ve Güzel” 17’sinde  kendini keşfetme döneminde olan bir genç kızı merkeze alıyor.Francois Ozon 17 yaşındaki Isabelle’nın hayatını 4 mevsim üzerinden  değerlendiriyor.

 Filmin neden 4 mevsim olduğu sorusunaysa Ozon’un cevabı şöyle;

“Olayların hızlı değişebildiğini göstermek için kısa bir zaman aralığına ihtiyacım vardı. Hayat hızlı değişiyor ve bir şekilde devam ediyor ama o kadar da dramatik boyutta değil. Konu dramatik olabilirdi ama ben hafif kalmasını tercih ettim. Ayrıca müzikleri seçerken de öyle, filmin modunun empresyonist olmasını istedim, şarkıcının melankolisi, aşkın keşfi ve dağılması. Tüm bunlar benim hikâyemin melankolisi ile uyumlu oldu”

Konuya dönecek olursak;  Isabelle, ailesiyle birlikte Fransa’nın güney kesiminde tatil yaparken  Felix (Lucas Prisor) ile tanışıyor Filmin ilk sahnesini film bize Isabelle’nin iç çamaşırını çıkararak güneşlendiği ve uyuya kaldığı esnada gösteriyor. Burada kendi sınırlarını keşfetmek isteyen bir genç kız var hissiyatı ile tanışıyoruz adeta.  Daha sonralarında Felix ismiyle tanışmış oluyoruz,ama Felix’in yüzünü bu sahnelerde görmüyoruz daha sonra kendini tanıtıyor bize. Yaşadığı cinsel deneyimden sonra  Isabelle için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.Sakin bir kumsalda yaşıyor cinsel deneyimini Isabelle, seviştiği esnada yüzündeki mutsuzluk ve donuk ruh ifadesi biraz olsun kendini ele veriyor. Kendini tanımak için sınırları zorluyor Isabelle. Şiddetli bir cinsellik yaşıyor , ailesinin kendine bakışıysa negatif. Isabelle ailesinin suratına konuşacak kadar güçlü. Ailesinin istediği gibi biri olmak istemiyor. Kendi zevklerini, kendi istediklerini kendi başına yapıyor.   Kendi odasına kapanıp yaptığı şiddetli şekilde mastürbasyon yaptığı sahne  bunları izleyiciye çıplak gözlerle seyrettiriyor Francois Ozon.

 Filmin “ Sonbahar “ bölümünde Isabelle’nin yetişkinliğine dair bir adım attığını gözlemleriz. Dalgın bakışlı genç bir kız kendi cinselliğini keşfetmeye çalışırken bekaretini kaybettiği kişi ile artık kendine yeni bir sayfa açmıştır. Bekaretini Felix ile kaybeden Isabelle zaman içinde  bir internet sitesine yarı çıplak fotoğraflarını koyup fahişe/seks işçisi/hayat kadını  olarak çalışmaya başlıyor.Bunun diğer adına “ Escort “ diye tanımlama da getirebilirsiniz. Isabelle bu konumda; parasını alan biri gibi olarak gözükse de iki karakterinde gözlerinde melankoli fışkırdığını bu bölümde hissedebilmek mümkün. 17 yaşındaki gençliğe Rimbaud dizeleriyle seslenilen bölümde  bir maceraya atılıyorsun,ama sonunda  tamamen yalnız kalıyorsun “ cümlesiyle kamera Isabelle’ye döner,o hüznün fotoğrafını çeker kamera.  Isabelle; işini yapan biri olarak gözükse de karşısına ruhsuz biri de çıkıyor; ruhlu biri onun gözlerinde melankoliyi görebilen biri de.  

Isabelle için dönüm noktası devamlı müşterisi olan George’un seviştikleri anda ölmesi Isabelle için travma oluyor,bu bölümden sonra “ Kış“ bölümü karşılıyor bizi.   George’un ölmesinden sonraki süreçte  Isabelle bu işlerden kendini geri çekiyor, annesi tarafından psikoloğa götürülüyor. Psikologla aralarında geçen diyaloglar 17 yaşındaki bir kız için trajedi tadında.  Evli bir adam olan George’un karısıyla konuştukları sahne film  adına en etkileyici sahnelerden biri olarak yer ediniyor.

 Filmin ikinci yarısında ilk yarım saatinde olan doyuruculuk pek de yer almıyor; daha çok Isabelle; Georges’ın ölümünden sonra psikologlara gidip derdini anlatmak için kendine yer bulmaya çalışıyor. Filmin son bölümü “ Bahar “  da varoluşssa sancılarında Isabelle’nin kırılganlıklara tanıklık ederiz,ki bu da filmin başından itibaren kendi karakterinden getirdiği melankoliklerden gelir. Final sahnesinde de yaşlı Georges’in eşiyle birlikte nasıl öldüğünle dair diyaloga tanıklık ederiz.   

 Oyunculuklara gelince;  Isabelle karakterine can veren   Marine Vacth filmde göz kamaştıran güzelliğinin yanında oyunculuk açısından da  iyi iş çıkarıyor.  Gerek melankoli bakışları, gerek 20 yaşında biri olmasına rağmen 17 yaşında birinin kendini keşfetmesini, iniş ve çıkışlarını iyi oynamakla kalmayıp fazlasını yerine getiriyor.  Ozon’un oyuncu seçiminde Marine Vacth’ı seçtiği için kutlamak gerekir.  Marine Vach’ı neden seçtiği sorusuna  Ozon’ın cevabı şöyle;

 “Oyuncu seçimi için oldukça uzun süre çalıştık. Onun yaşındaki pek çok genç kızla tanıştım. Onlardan filmdeki polisli bölümü oynamalarını istedim denemelerde. Marine’de beni etkileyen şey hem etkili oynaması hem gözlerinde sihirli, gizemli bir şeyler görmüş olmamdı ki hikâyemde en çok bu noktaya ihtiyacım vardı. Diğer kadın oyuncular da iyiydiler ama çok gerçekçiydiler. Marine (Vacth),’de gizemli bir şeyler vardı ve gözlerinin, yüzünün arkasında neler olup bitiyor, insan merak ediyordu. Yüzünden hislerini okuyabilirsiniz; bu insanın aklına pek çok şey getiriyor. Bu yüzden bu tarz bir insanla tanıştıysanız, değerli bir durum.”

 Bunun yanında Georges karakterine can veren Johan Leysen, çok fazla gözükmemesine rağmen babacan rolüyle olabildiğince iyi görüntü çiziyor. Yine de film adına en etkileyici karakter,başrolünden sonuna kadar Isabelle karakterine can veren Marina Vacth oluyor. Victor karakterine can veren, ablasını röntgen eden karakterle öne çıkan Fantin Ravat, iyi bir uyum yakalıyorlar.

 Sonuç olarak;  Rimbaud’un “ 17’sinde ciddi olamaz insan ”  şiiriyle yola çıkan “ Genç ve Güzel” yola çıkarken izleyiciye  Françoise Hardy’nin şarkıları eşlik ediyor. Genç bir kızın portresini anlamlı ve melankoli  bir şekilde çizmesinin yanında  şiddetli bir cinsellik yaşayan genç bir kızın kendini keşfetme dönemine  de el  atmayı unutmuyor. Sadece cinsellik değil, 17’de yer alan kırık noktalarıyla,kendine has varoluş sancısını da ele atmayı unutmasa da bir başyapıt hissiyatı yaratmasa da izlenmesi gereken filmler arasında yerini alıyor.

 

 "Kimse on yedisinde ciddi değildir.

Güzel akşamlarda bira ve limonata,

Ve gürültülü, kör eden kafeler ihtiyacın olan son şeydir. 
Dolanıp durursun yeşil ıhlamurların altında.."


 - Arthur Rimbaud

 

“ kendimi pis hissettim

Pis mi? Neden?

Onu öldürdüğüm için “

 Cem Kurtuluş,2014

 

19 Nisan 2013

Bir Babanın Mücadelesi: I am Sam (2001)


Baba olmanın verdiği ağırlık taşınabilmesi güç bir şeydir. Evladınızdan koparıldığınızda gözünüze koyduğunuz her şeyi yapmanız olasıdır. Kendinizden bir parça kopmuşçasına evladınızı kazanmak için her yolu denersiniz. En azından evladına dair hissiz kalmayan bir ebeveyn’in bunu yapması kaçınılmazdır. Puzzle parçalarından birini tamamlamak için her şeyi yaparsınız.  “I am Sam” bir babanın kızı için neler yapabileceğini sorgulatan bir film parolasıyla yola çıkıyor.  Duygu fırtınaları kopan bu filmde; yedi yaşında çocuğun zekasına sahip olan bir adamı gözlemliyoruz. Sam, yaptığı hareketleriyle kendi içinde sıkılmış, Beatles hayranı biri. Filmin çoğu yerinde seyirciye Beatles coverları eşlik ediyor. Filmde  zihinsel engelli biri olarak karşımıza çıkan  Sam aynı zamanda söylediği sözcükleri tekrarlayan biri, bunu çalıştığı Starbucks kafede kahve yaparken bizlere gösteriyor.

 

Filmin başlangıcından itibaren Sam rolünün ağırlığıyla karşımıza çıkan Sean Penn daha ilk sahneden itibaren ne kadar dokunaklı, ruhlu bir iş koyacağını da bize vaat ediyor.  Filmin başlangıcında Starbucks’ta çalıştığı kahveden aceleyle çocuğunun doğumuna yetişen bir baba figürüyle karşılaşıyoruz, çocuğunu eline aldığı ilk an ise Sam için büyüleyici bir andan ibaret oluyor, kamera Sam’e odaklandıkça çocuğuna bakışındaki sevginin ifadesini gözlerinden anlamak mümkün. Daha sonrasında Sam’in  Lucy Diamond adını verdiği kızıyla ilgili hayat mücadelesi başlıyor. Bu, aynı zamanda Sam Dawson’un bir The Beatles şarkısı   “Lucy in the Sky With Diamonds”  dan esinlenerek çocuğuna koyduğu isimdir. Bunu uyandığı andan sonra bezini değiştirirken ne kadar kendisi için zorlayıcı olacağını film bize gösteriyor, daha sonrasında da bebeğiyle alışverişe çıkarken  bebek bakım reyonunda bir yanda market sepeti bir yanda da elinde bebeği olmasıyla apansız bir mücadele dönemi başlıyor Sam için. Çocuğu doğuran kişinin çocukla  ve Sam’le ilgili sözlerini şu cümlelerle öğrenmiş bulunuyoruz; “Bu benim hayatım değil, senden  bir çocuk istemiyordum,yalnızca yatacak bir yere ihtiyacım vardı”

 

 Sam için çocuğuna bakmak en zor bölüm oluyor.  Hem çalışıyor, hem çocuğuna bakmak zorunda yükümlüğünü taşımak zorunda kalıyor.Sam’in hayatı çocuğuyla birlikte hem daha görkemli hale geliyor, hem de çocuğuyla birlikte kendini büyütmüş oluyor. Sam Dawson’un beynindeki bir gelişme nedeniyle 7 yaşındaki bir çocuk zekasına sahip olduğu da başından beri açıktır.  Sam, aynı yerde kalsa da çocuğu Lucy’nin babasına sorduğu ilk soru; “ Baba, kar neden kaybolur” oluyor.  Sorular artıyor, Sam’in hafızası bulanıklaşıyor ve bununla birlikte Beatles üyelerinin hayatları üzerinden Lucy’e örnekler veriyor. Baba- kız arasındaki karşılıklı diyalog da “Baba, sen diğer babalardan farklısın” cümlesi üzerinden film dokunaklı bir yere imzasını atıyor. Burada Sam’in hastalığı üzerinden konu belirtilse de aslında Baba-Kız arasındaki sevgi bağına da işaret ediyor.

 

“Kimsenin babası parka gelmiyor” derken bir babanın yüz ifadesinin mutluluğa doğru yelken açtığını da Sam’in dünyasında dokunaklı şekilde görüyoruz.  Sam’in yanındaki arkadaşları ise filme bambaşka bir boyut kazandırıyor, filmde Lucy’e almak için ceplerinden kalan son parayı verip Lucy’i sevindirmeleri de büyük bir ruhlarının olduğunun habercisi olduklarını hissettiriyor seyirciye.  Sam Dawson ve kızı arasındaki sorun  Lucy 7 yaşına ulaştığında açığa çıkıyor. Okudukları bir kitaptan sonra söylenen “Nasıl bu kadar farklı ve aynı olabiliriz” cümlesi ise durumu özetler nitelikte oluyor. Sam Dawson ve kızı Lucy arasındaki sorunun ikisinin arasında yaşlar olmasına rağmen babası ve kızının aynı zeka yaşına sahip olmasından kaynaklı olduğunun da altını çiziyor film. Aile kurumuyla yaptığı görüşme de babası Sam’in, kızıyla aynı zeka yaşına sahip olduğunu söylediklerinde Sam yeniden buna komşusu Annie üzerinden The Beatles grubundan “White Album” dinlemelerini söylüyor. 

Burada John Lennon’un hayatından kesitler sunuyordu. Hikaye ilerledikçe bazı gerçekler ortaya çıkıyordu, Sam Dawson’un Lucy’e sürpriz hazırladığı bir akşam sonrasında Lucy’nin evlat edinildiği öğrenmesiyle Lucy’nin kaçışı dokunaklı ruhlara doğru rotasını çiziyordu. Akli yetersizliğin, duygularını kontrol edememesi nedeniyle Sam Dawson’un kızından kopma noktasına gelir.  Mahkemede bu durumu saf sevgi üzerinden anlatır Sam Dawson, bir yandan zihnimizde “hiçbir şeye izin vermiyorlar” cümlesi de bir yandan da tek geçerli yanıt olur. Mahkeme sahnesinde bir babanın feryadı, içinde yaşadığı acı ve çaresizliğe tanıklık ederiz. 

Lucy’nin kendisinden koparılmasından sonra Sam Dawson’un yolu çekici bir avukat olan Rita Harrison ile kesişir. Lucy ile Sam arasındaki sevgi bağı kızı Lucy’nin “Senden başka bir baba istemiyorum”  cümlesi ile söylenir. Filmin ikinci yarısının başlangıcıyla Rita’nın Sam Dawson’a avukatlık sorumluluğunu almasıyla Lucy’nin babasından ayrı olmasıyla ilgili bir mücadele süreci başlıyor. Burada sorduğumuz soru; “Yasalar mı daha büyük Sevgi mi” oluyor. Akli yeterlilik ve hatalar üzerinden gidilen mahkeme salonunda Rita Harrison’un karşı tarafa yönelttiği soruyla birlikte insanın bir başkasını anlayabilmesi için empati yapması gerektiğini sorgulatıyor bize.

 

Aynı zamanda çekiciliği üzerinde olan bir kadın olan Rita Harrison  içinde gizlediği duygularını barındırıyor. Eşinin kendisini umursamaması, çocuğuyla kopuk bağı Rita’yı hayattan soğutsa da Sam Dawson kendisi için  için yaşam kaynağı oluyor. Çünkü karşılarında bir adamın zeka seviyesini küçümseyen, çocuğunu ondan almakta kararlı bir o kadar sert üslubuyla mahkemeyi etkileyen Bay Turner adında avukat vardır.Hayatının zor dönemlerini yaşayan karakterimiz arkadaşlarının yardımıyla tahtaya daha sağlam basmaya başlıyor. Lucy ve Sam arasındaki hikayede Lucy’nin babasına yalan söyleyip kendisini parka götürmek istemesi de bir sevgi dili olduğunu gösteriyor bize. Lucy’nin pedagog eşliğinde sorgu odasına alınmasıyla babası kızını ekrandan izlemek zorunda kalır.  Kızının görüntüsüne yüzünü yaklaştırıp  çaresizliğini ifade eder Sam. “Baban burada, gerçeği söyleyebilirsin” diye seslenir kızına babası, ve kızı Lucy’nin verdiği “Size tek gereken  tek şey sevgidir “ cevabı her şeyin üstündedir.

 

 Mahkemede sorular devam ederken Lucy’nin vaftiz anne görevi üstlenen Annie’nin, Bay Turner’e verdiği cevaplar ise başlı başına filmin en büyüleyici bölümlerinden birini oluşturuyor. Rita ile Sam’in de ortak noktası da kendi dünyalarında çocuklarıyla olan sorunları oluyor; ama ikisinin yaşadığı sorunlar bir tarafta ailenin sorumsuz anlayışları olurken;Sam Dawson’un dünyasında daha farklı işliyor. Mahkeme salonunda Sam Dawson’u zorlayıcı sorularla sıkıştırıldığı bölümde bir nevi Sam Dawson kendi dünyasında beyin fırtınası yapıp Lucy ile yaşadıkları hayallerinde dönüyor. Bir Baba olarak sevgisini gösteriyor mahkeme salonunda Sam Dawson. Bunu da mahkeme salonunda “Birini iyi ebeveyn yapan nedir diye düşünecek uzun zamanım oldu. Sadık olmakla, sabırla ve dinlemekle; daha fazla dinleyemediğinizde ise dinler gibi gözükmekle ve de söylediği gibi  sevgiyle ilgili…”  sözleriyle yanıt veriyor. Bunları söylerken kendi akli dengesinin bozuk olduğunu iddia edenlere de cevabını vermiş oluyor ve burada düşündüklerini söylerken arka planda Lucy ile yaşadıkları sinema ekranında beliriyor. Sam’in Lucy’i uzaktan gözlemlediği bir zaman diliminde artık kendisine ihtiyacı olduğunu söylememesi  de Rita’ya söylediği en gerçek cümle olur. Aralarında geçen diyalogta “İncitilmenin nasıl olduğunu bilemezsiniz”  cümlesi de bir o kadar keskin cümlelerden olur. Ama buna karşın ikisinin ortak noktası birbirini bilememelerinin altında yatan kendi içlerinde çektikleri acı gerçeğinde yatar. “Her sabah uyanıyorum ve hayal kırıklığına uğruyorum. Sonra etrafıma bakıyorum ve herkes ilerliyor ama nedense ben  yapamıyorum. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım asla yeterli olmuyor.” cümlesi de Rita Harrison’un gerçeği oluyor, belki de ikisinin ruhsal durumunu özetleyen bir cümle oluyor. Filmin final bölümüne yakınında Sam’in kızının yakınına tanışmasından itibaren kızı Lucy’nin devamlı babasını görmek istemesi “bir çocuğu ne kadar uzak tutarsanız tutun, yine sevdiği yere dönecektir” cümlesini akıllara getirir.  Filmin finali gidişatı itibariyle mahkeme beklerken izleyen, bir anda terse döndürüp mutluluğa yelken açtırıyordu. Belki de filmin eksi ama akıcılığını kaybettiği nokta; filmin uzayan süresi oluyor.

 

 OYUNCULUKLAR,SENARYO, KAMERA, KURGU,MÜZİK…

 Sinemayı kültleştiren nokta her ne kadar senaryoların iyi bir kurguyla aktarılıp hikayenin gerçekçi dilde anlatımdaki başarısı olduğu kadar, filmin temasıyla örtüşen konudaki oyuncuların o ruhu aktarmasıdır. Otistik bir rolü oynamanın ötesine geçen ve bu rolde karakteri yaşayan ve Sam Dawson karakterine can veren Sean Penn’in filmin önüne geçtiği geçtiğini göz ardı edemeyiz. O dönemlerde Lucy karakterine can veren Dakota Fanning’in küçük kız kardeşi Elle Fanning 3 yaşındayken küçük kız çocuğu karakterini canlandırıyor. 3 yaşına göre bakışlarıyla kendinden söz ettirmeyi fazlasıyla başarıyor. 6 yaşındaki  Lucy Diamond Dawson rolünü de Dakota Fanning canlandırarak etkileyici bir iş çıkarıyorlar. Avukat rolü, çekici cazibesi ve büyüleyici rolüyle Rita Harrison karakterine can veren Michelle Preiffer de filmin temasına sıkı bir drama izi bırakıyor.

Yan karakterlerde “Vaftiz Anne” karakteri olan Annie karakterine can veren Dianne Wiest  filmin genel anlamında sürekli gözükmese de gözüktüğü sahneler itibariyle olgun ve kendine has karakteriyle etkileyici bir performans çıkarıyor. Bununla birlikte filmde Sam Dawson karakterine yan karakterle eşlik eden karakterler filmin temasına ayrı bir ruh katıyor. Grammy ödülüne aday gösterilen film müzikleri  John Powell’in orijinal besteleri The Beatles coverlarından oluşmaktaydı, başlangıçta da  grubun orijinal kayıtlarından  oluşması planlanmıştı daha sonrasında , Black Crowes, Nick Cave, Stereophonics, Eddie Vedder, Sheryl Crow, Sarah McLachlan, Rufus Wainwright, Wallflowers, Ben Harper, Vines ve Ben Folds gibi sanatçılardan cover versiyonları kaydetmelerini istemiştir. Kurgu koltuğunda daha önce Guguk Kuşu, Star Wars gibi serilerde önemli bir isim olan Richard Chew, böylesi bir hikayenin en önemli parçası oluyor. Elliot Davis ise sinematografik olarak başarılı işin diğer bir parçası konumunda oluyor. Kamera, değişik bakış açıları ve zoomlayarak yaptığı etkileyici kullanımıyla hikayeye ne kadar etki ettiğini gösteriyor.

 

Beatles coverlarıyla keyif veren,hüzünlendiren  Sean Penn gibi usta bir oyuncunun performansıyla  şaha kalkan ve Lucy karakteriyle adeta oynamayıp rolünü yaşar gibi oynayan Dakota Fanning ve Elle Fanning ’in büyüleyici çocuk rolü  "Bir Babanın sevgisi nasıl olmalıdır" sorusunu sorduran,  hüzün, kasvet ortamını da içinde barındıran filmin sonrası bir babanın kızı uğruna verdiği mücadeleyi kapsıyor. Yazımı Sam Dawson’un mahkeme salonunda dediği sahnede söylediği sözlerle bitiriyorum.

 

 “Birini iyi ebeveyn yapan nedir diye düşünecek uzun zamanım oldu. Sadık olmakla, sabırla ve dinlemekle; daha fazla dinleyemediğinizde ise dinler gibi gözükmekle ve de sevgiyle ilgili…” 

 

Film Hakkında Bazı Notlar;

 

-      Dakota Fanning'in küçük kız kardeşi Elle Fanning, 3 yaşındayken onun karakterini canlandırdı.

-      Jessie Nelson ve ortak senarist Kristine Johnson, kar amacı gütmeyen kuruluş L.A. GOAL (Greater Opportunities for the Advanced Living) ziyaret ederek zihinsel engelli yetişkinlerin karşılaştığı sorunları araştırdı. Ardından, Brad Silverman ve Joe Rosenberg adlı iki engelli oyuncuyu önemli rollerde oynattılar. [3] Filmin adı, filmde de geçen Dr. Seuss'un Green Eggs and Ham kitabındaki “I am Sam / Sam I am” satırlarından alınmıştır.

-      Nelson'ın “I Am Sam” ile olan yolculuğu görünüşe göre dolambaçlı bir yolculuktu. THR'ye göre, Nelson, uzun süredir arkadaşı olan Kristine Johnson ile “I Am Sam”ın senaryosu üzerinde çalışmaya başladığında, “Corrina, Corrina”nın başarısının ardından, topluluktan kişiler ve aileleriyle görüşüyordu. Ancak Nelson'ın anlaşma yaptığı Fox 2000 Pictures, onun ilk tercihi olan Penn yerine A listesindeki bir aktörü işe almakta ısrarcıydı. Stüdyo onu projeden çıkardı, ardından menajeri senaryoyu başka bir stüdyoya götürmesine izin veren bir anlaşma yaptı. “Corrina, Corrina”yı yayınlayan New Line, hem senaryoya hem de Penn'in ve o zamanlar henüz tanınmayan Dakota Fanning'in kızı rolünde oynayacağına evet dedi.

 

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim;

 

“İncitilmenin nasıl olduğunu bilemezsiniz

Çünkü sizin duygularınız yoktur”

 

 

“Birini bilmek için biri yeterli”

 

“Her sabah uyanıyorum ve hayal kırıklığına uğruyorum. Sonra etrafıma bakıyorum ve herkes ilerliyor ama nedense ben  yapamıyorum. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım asla yeterli olmuyor.”

 

“Herkes yaşlanıyor, sıradan bir şey”

 

Cem Kurtuluş, 2013

18 Nisan 2013

Sınıfta Kalmış Bir Film: Celal ile Ceren














Romantik komediler en kolay senaryolara sahip senaryolardır. Bazı senaryolar zor gibi görünse de içinde bazı mesajları barındırarak seyirciye güldürmeyi başarıyor, bazılarıysa absürt sahnelerle çok satmayı hedefliyor.
“ Dikkat Şahan Çıkabilir” programıyla tanıdığımız Şahan Gökbakar bazı televizyon kanallarında tanımış, seyircileri çok eğlendirmişti. Başarılı bir yapımdı diğer yaptığı işlere göre.  Recep İvedik serisi için söylenecek bir şey yok.

  Filmin gösterimine girmesinin ardından Türkiye’de çoğu kişinin ilgisini çekti, herkesin beğenisini kazandı. Film, sinema piyasasında insanların gülmek ve gülmemek arasında  seyircileri ikiye bölmüştü. Toplumu aptal gösterme çabası Recep İvediğin baş unsurlarından biriydi.Düşündürücü değil, ama gülmek istemeseniz de gülüyordunuz. Oyunculukların performansının kötü olmadığını söylemekte yarar var.

 Şahan Gökbakar’ın bu filmlerdeki başarısı ile kendi yapım şirketini kurup yeni bir türü denemesine sebep oldu. Buna ismini veren “ Celal ile Ceren”

 2013 yılında film piyasasına giren Togan ve Şahan Gökbakar kardeşlerin yapımını üstlendiği bir film.
Uzun süredir birlikte olan, birbirlerinden ayrılamayan bir çiftin ayrılık sürecini işleyen film yer yer seyirciyi güldürüyor. Açılış sahnesiyle ilişki boyutlarını analize eden filmde bazı yerlerde gülmeniz garanti.  İlk yirmi dakikasında umut veren  bir şeyler anlatacak gibi görünen filmin sonrasında eğlenceli bir boyuta geçmeniz olası.

 Karakterler sık sık yer değiştiriyor. Kendinizi başka yerlerde buluyorsunuz. Celal karakterinin ilk başta aşık gibi görünen imajı sonrasında Celal karakterini arkadaşlarının gazlamasıyla maço bir karaktere büründürüyor.
  Argo kelimelerin filmde yer alması seyirciyi güldüren bir unsur. Günümüzdeki Türk sineması izleyicilerini düşününce Argo kelimelerin hepsine birden salonda kahkahalar atan bir topluluk gözümüzde canlanıyor. 

Şahan Gökbakar’ın yaptığı işi sevenler kuşkusuz bu filmden de keyif alacaktır. Recep İvedik filmleriyle bu filmin arasında fazla bir fark yok. Recep İvedik filmlerinde çokça aşina olduğunuz “ sokmak,koymak” kelimeleri samimi buluyorsanız bu filmi sevmenizse olası.

Sorulacak iki soru var. Recep İvediği izlettirdim mi? İzlettirdin. Milyonlar kazanıyor musun? Kazanıyorsun..
Bu iki soru içinde sorgulanacak o kadar sual var ki sorgulamamamız tuhaf olurdu. Amacı sadece para olan, geriye bir şey bırakmamak adına yapılıyorsa böyle yapımlar sinemaya bir şey katmayacağı aşikar ki bu senenin en kötü filmlerinden biri seçilmiş “ Celal ile Ceren”

İlişkilere yeni bir bakış açısı kazandırmaması film için eksik bir detay. Küfürler filmde oldukça detaylı.  En keyif aldığım sahnelerden biri günümüz ilişkilerinde görüldüğü gibi erkeğin kıskançlığı üzerine kurulu.Celal karakterinin Ceren’den ayrılmasıyla başlayan süreçte Ceren’in başkasıyla yemeğe çıktığını öğrenmesi üzerine Celal’in farklı bir ruh haline bürünmesi günümüz ilişkilerindeki eksikliği hissettiriyor. O sahnede karşı taraftaki karakterin kafasındaki gitar kırılması eğlenceli sahnelerdendi. Filmin en büyük eksiklerinden biri kadına nereden bakıyoruz? sorusu üzerine kurulu.

 Film üzerinde konuşulacak çok detay yok. Senaryonun eksikliği, kadınları aşağılama durumu ve erkek egemenliği ise seyircinin izlerken not edeceği detaylar. Celal ile Ceren komik bir film mi? Evet komik bir film.  Düşündürmeyen, klasik “ sokmak,koymak” sözlerinin dolandığı bir film. Filmin 2013 yılının en kötü 20 filmde sıralamaya girmesi de sizi şaşırtmasın. Filmdeki komiklikler yer yer izleyenleri güldürüyor. Celal karakterinin sakarlıkları, Bekarlığa veda partisi, Aşkı uğruna yaptıkları vs...

 Aynı zamanda cinselliğe çok fazla dokundurulması filmde gözlerden kaçmıyor. Recep İvediği keyifle izleyenler için izlenilebilir bir film, ama komedi filmi klasmanında benim için sınıfta kalmış bir film” Celal ile Ceren”

Yazan: Cem Kurtuluş

12 Nisan 2013

Bilinçaltında kendi kadınını yaratmak: Ruby Sparks (2012)















Kendi kadınınızı yaratırken hiç bu kadar zorlukla karşılaştınız mı? Ya da elinizde bir güç olsaydı eğer  ne yapardınız? “ Ruby Sparks” bunlara cevap arıyor. Kahramanımız Calvin bir yazar. Tekdüze bir yaşamı var. Ailesinden uzak,  genç yaşlarda yazdığı kitapla ödül sahibi oluyor. Şöhret basamaklarını kolayca tırmanıyor.Arkadaşları yok, yönetmenin bize gösterdiği bu en azından. Bir kardeşi var. Onu kardeşinden ayıran çok şey var  Kendi dünyasında yarattığı kadın başka, içindeki Calvin başka. Kardeşiyse kadınları düzme peşinde olan piç karakterine bürünmüş biri. Calvin’in hayatı üzerine kurulu filmde Calvin ilk kitabından sonra ikinci kitabı nasıl yazarım diye düşünürken  rüyalarında gördüğü genç kızı romanına taşıyor.

Bu aynı zamanda Calvin için İlham kaynağı oluyor.  Yazdıkça ona daha da aşık olan Calvin bir sabah kalkmasıyla kendi yarattığı karakterin evinde olmasıyla karakter bambaşka bir hal alıyor. Filmde Calvin hariç Ruby karakterinin gerçek olmadığına inandırmaktadır. İlk başta Calvin de böyle sansa da daha sonrasında her şey gerçeğe dönüşüyor. Calvin yarattığı karaktere her şeyi yaptırabilme gücünü kendinde görüyor. Filmde dikkat edilmesi gereken diğer nokta Calvin ve Ruby karakterinin zıt karakterlerde olması. Ruby’nin daha önceki ilişkileri yaşlı ve alkolik adamlarla olduğunu düşünürsek Ruby’de Calvin’in yarattığı karakterle bir arayış peşinde.

Film sonrasında  izleyiciyi başka bir noktaya getirerek  günümüzdeki ilişkilere de önemli bir mesaj yolluyor. Ruby’nin kendine vakit ayırmak istemesi, biraz kendimizi rahat bırakalım sözleriyle ilişkileri gün geçtikçe zayıflıyor. Calvin’in ilişki olarak zayıf bir noktada olması bu noktadaki diğer unsurlardan biri. Ruby, eğlenceli ve içmeyi seven bir karakter olarak karşımıza çıkıyor, Calvin’de okumaktan haz alan, devamlı kitapla kafasını dolduran yalnızlığa gömülmüş  çevresinde arkadaşı olmayan biri.  Filmin kafa karışıklığı yaratan sahnelerinden biri de Calvin'in menajeri Langdon Tharp'la Ruby’nin havuza iç çamaşırlarıyla girdiği sahne.

 İşler sonradan karışsa da Ruby her şeyi sonradan fark ediyor. Kendi kadınını yaratan Calvin’in yetenekleri karşısında Ruby kayıtsız kalıyor. Yönetmenin ustaca düşündüğü Daktilo sahnesi ile daktiloda yazılan kelimelere  Ruby’nin yaptığı  hareketler takdire şayan. Bir nevi kölelik gibi görünebilir, ama kendi karakterini yaratan bir yazarın kendi bilinç altı. Filmde diğer unsurlara da dikkat etmek gerekiyor. Ütopik olarak Calvin’in ailesinin evinin seyirciye muazzam gözükmesi dikkatlerden kaçmamalı. 

Kendi karakterini yaratan bir yazarın iç dünyası bu kadar karmaşık olabilir.Filmin sonlarına doğru Calvin’in yarattığı Ruby karakteriyle yeniden karşılaşması yönetmenin bakış açısı diyebilirim. O sahnede güzel bir portre yarattığını söyleyebilirim. Günümüz ilişkilerine film inceden mesaj çakıyor.

Gerek müzikleriyle, gerek oyunculuklarıyla, yönetmenin daktilo sahnesiyle akıllara kazınacak içinde komedi-romantikliği barındıran 2012 yılının başarılı yapımlarından biri “ Ruby Sparks” Yalnızlığa gömülmüş genç bir çocuğun hayalinde yarattığı karakterle bütünleşmesi sonucu  iyi bir film ortaya çıkarmış Zoe Kazan. Senaryo Zoe Kazan'a ait olduğu için buraya ayrı parantez açmak gerekir, yönetmenin de hakkını vermek lazım.

 İlişki sorununu metaforik bir anlatımla tercih edilmesi film yönünden etkili bir unsur. Yalnızlık temasıyla bütünleşmesi açısından da  filmin izlenebilirliği arttığını söylemeden yazıyı bitirmek doğru olmaz. İzlemeniz önerilir! 

Cem Kurtuluş


11 Nisan 2013

Gerçek Aşkın İçinde Erotizmi Göstermek : Dokuz Buçuk Hafta (1986)













Bazı  tutkulu  sevişmelerin bünyede bıraktığı etki zaman fark etmeksizin kayıplara yol açar. Bu kayıpla birlikte kendi mezarınızı kazarsınız. “ Aşk, erotizmin biçimidir, erotizm’de aşkın bir biçimidir” diyen şair de buna atıfta bulunmuştu bir dönem. " Nine ½ Weeks " adlı filmde böyle bir yapım. 80’lerde adından epey söz ettiren filminde göz alıcı unsurlar dikkatimizi çekiyor.

 Kostümler, mekan seçimi, dönemin müzikleri gibi unsurlarla film 80’ler atmosferini yansıtıyor. Kim Basinger’a defalarca aşık olmamız da bizi şaşırtmaz. Gençliğinde şahane güzelliğiyle, kusursuz fiziğiyle dikkat çeken Kim Basinger başarılı performansıyla dikkat çekiyor. Sevişme sahneleri olmasaydı film izlenir miydi? İzlenirdi. Çünkü film hüzün ile izleyiciyi karşı karşıya getiriyor.

  Filmi özet geçecek olursak; New York’ta sanat galerisinde  çalışan Elizabeth  hakkında az şey bildiği Borsacı John tarafından baştan çıkarılıyor. İlk başta karşı karşıya geldiklerinde bakışmaları ve sonrasında gelişen tanışmaları, John’un hatunu takip etmesiyle devam ediyor.

 Elizabeth’in beğendiği bir şeyi fazla pahalı olması nedeniyle alamaması nedeniyle   John o beğendiği şeyi alarak Elizabeth’e sürpriz yapıyor.  Boşanmış, gerçek aşkın peşinden koşan güzel Elizabeth aşka yelken açmıştır. John’un her istediğini yapmaktadır.Bu ilişki aynı zamanda gerçek aşkı hissettirmekle birlikte seks oyunları üzerine kuruludur.

 Erotizm sahnelerini çoğu yerde görüyoruz.  Tanışma sahnelerinde John’un Elizabeth’i yatağa atacağını çoğu kişi düşünmüştür, ben de izlediğimde bunu düşündüm. Delicesine, arzulu bir kadın olan Elizabeth’in güzelliği karşısında büyülenmemek elde değil.

 Filmde en muhteşem sahnelerden biri de bir kadının teninde gözlerin kapanıp buzun başrol oynadığı gece, buzdolabı önündeki striptizci gibi dans edip filmde çoğu erkeğin başını döndürmesi kimseyi şaşırtmayacaktır. 

John’un Elizabeth’in karşısında farklı fanteziler sonucu film farklı sahneleri sinema izleyicilerine yaşatıyor. John’un farklı fantezilerine sonra balı Elizabeth’e tattırmasıyla erotizm sınırları yükseliyor.  John ve Elizabeth ikilisi maceralı yollardan geçiyorlar. Katıldıkları bir yemekte arzulu bir kadın olan Elizabeth’in John’un aletini tutması da ne kadar çılgın bir kadın olduğunu seyirciye gösteriyor.

 John’un Elizabeth’in hiçbir arkadaşıyla tanışmak istememesi “ seni ben yıkayacağım, seni ben soyacağım, seni ben giydireceğim, seni ben yedireceğim” sözleri de atlanmaması gereken detaylar arasında.

 John, Elizabeth’e karşı farklı rollerde bürünse de John burada aslında erotizme önem veren bir erkek rolünde. Daha doğrusu erotizm noktasında birleşen bir aşkı paylaşıyorlar. Muhteşem müzikleriyle Billy Holiday’ın filmde dinlemek de müzikal bir şölen olarak da değerlendirilebilir.

Elizabeth'; "Bu adamı çözemiyorum. ama bazen anlamak çok kolay. belki de taktığı kravattan, okuduğu ya da okumadığı kitaplardan. ama bilirsin; neyin ilişkiyi bitireceğini. o yüzden boyun eğer ve beklersin. bu durumu katlanılır kılar. ama bu adam. belki gerçek aşktır. belki."

Elizabeth’in her gün John’u düşünmesi ama John’un bu ilişkiyi çok fazla iplemediği gerçeği önümüzde duruyor.


Elizabeth’in erkek rolüne bürünmesi filmde rollerin  değiştiğini seyirciye gösteriyor. Sonrasında başları belaya giriyor, bir adamın kıçına doğru Elizabeth bıçağı saplıyor. O sahneden sonra  yağmur yağarken tutkulu sevişme sahnesi izlenmeye değer.

 John’un Elizabeth’in gözlerini kapatıp odaya bir kadın alıp o kadını soyma sahnesi Elizabeth’i kıskandırması da görülmeye değerdi. Daha sonrasında Elizabeth aynı şeyi yapmaya çalışması ama bunu becerememesi Elizabeth’in John’a olan sevgisinden kaynaklanmaktadır.


Gerçek aşkın içinde erotizmin saklı olduğunu yönetmen bizlere gösteriyor. John karakteri aslında filmde görüldüğü gibi erotizme düşkün ve mazoşist bir yapıya sahip, Elizabeth karakteri de bunların hepsini uygulayan ama sonrasında bu gibi uygulamadan sıkılan bir tip. Bunu da John’un tahrik olamadığını söyleyip Elizabeth’in sürünmesini istemesiyle görülmektedir.


Filmde detay ve ayrıntılar oldukça var, gözden kaçan detaylar olabilir. Filmin sonlarına doğru her filmde olduğu gibi bir son belirir. Elizabeth bu dayanılmaz durumlar karşısında artık pes eder. Dokuz buçuk haftalık ilişki sona eriyor. 

 John’un, Elizabeth' e; "Gidiyor musun? Kalmayacak mısın?" sorusu karşısında yanıt alamaması, sonrasında geçmişini anlatması da işe yaramıyor.  Filmde en etkili repliklerden biri John’un söylediği sözler;


John: “ Bak, bir şeyi bilmeni istiyorum. daha önce bir sürü sevgilim, kadınım oldu. ama inan bana hiç böyle bir şey hissetmedim. sen sadece kollarımdayken o duyguyu hissettim. bu beklemediğim bir şeydi. seni böyle seveceğimi aklımdan bile geçirmemiştim."

 Elizabeth; "Birimiz dur deyince sona ereceğini biliyordum. ama sen söylemedin. çok uzun süre bekledim. eşyalarım için birini gönderirim" 

John: “Lütfen gelir misin 50’e kadar  sayacağım “

Artık iş işten geçiyor. Elizabeth monoton yaşantısına geri dönüyor. 3 yıl beraber olduğu boşandığı kocası şirkette çalıştığı arkadaşıyla beraberdir..


Sonuç olarak; Erotik film kategorisinde gösterilen " Nine ½ Weeks "  Ateşli sevişmelerin aşk için önemli olduğunu göstermekle birlikte hüznü içinde barındıran, Kadın teninde buz gezdirmelerin, bal sahneleri de erotizm adına etkileyici sahnelerle kendinden söz ettirmeyi başarıyor. Oyunculuklarda   Kim Basinger ve Mickey Rourke döktürüyor, filmin izleyeni   80’ler atmosferine soktuğunu da söylemek gerekir. 


Yazan: Cem Kurtuluş




28 Mart 2013

Üçkağıtçılar (1975) Piç Rıza, Deve Ömer, Horoz Ali !















70’li yıllar Yeşilçam dönemi bana daha çok   “ Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Sadri Alışık, Hulusi Kentmen, Gülşen Bubikoğlu”  gibi önemli oyuncuları hatırlatır. Cüneyt Arkın’da oynadığı önemli filmlerle  çocukluğumdan itibaren bende farklı bir yeri vardır.  1975 yılında gösterime giren “ Üç kağıtçılar”  filmi fantastik, aksiyon dolu bir film ve dönemin en klas filmlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.  Filmde üç karakteri sıklıkla görüyoruz. Piç Rıza, Horoz Ali, Deve Ömer... Filmin kafa oyuncuları bu üç karakter oluyor. 

 Yönetmen,  oyuncular “ zıplasın, hoplasın, dövüşsün, oradan oraya koştursun” diye seyircilere güzel bir resital sunuyor. Konu kısaca şöyle gelişiyor; Üçkağıtçılığa tövbe eden üç kafadar hapisten çıkınca “ Tazı Niyazi” tarafından  büyük bir miktar para kazanmak için ayartılıyor. Üç kafadara ayrı ayrı haber veriliyor,  film şeklini  böylelikle alıyor. Bu süreçte Tazı Niyazi denen elemanın şu repliği hafızalarımızda yerini alıyor; " Bunu benden başka kim biliyor
bir sen, bir ben, bir de allah..."  Tazı Niyazi film adına farklı karakterlerden, para kokusu nerede Niyazi de orada oluyor.

 Bu üç elemanı (Piç Rıza, Deve Ömer, Horoz Ali )  film boyunca   birbirleriyle rakip halinde olup , birbirlerine tuzak kurar pozisyonda görüyoruz sürekli. Paralar ikide bir el değiştiriyor. Bu üç kafadarın  peşinde Fil Abbas’ın   adamları  oluyor,ama çoğu yerde Fil Abbas'ın adamları yerine Piç Rıza, Horoz Ali, Deve Ömer'i görüyoruz.    Filmin başlarında “ Piç Rıza”   yolda iki hatun ayartarak bu adamlardan parayı alan ilk adamdır. Sonrasında Deve Ömer ve Horoz Ali arasında para şekil değiştiriyor, filmin seyri bambaşka yöne kayıyor. Filmde konu yok, sadece paraya sahip olmak isteyen üç kafadar, ve bir mafya lideri var. Filmde Deve Ömer ve Piç Rıza, Horoz Ali'nin peşindeyken otelde kavga ettikleri sırada bir karı kocanın odasına girmesi sonucu  boşta kalan kadınla sevişmeye başlayan sahne filmin en absürt ama bir o kadar en eğlenceli yerini oluşturuyor. Bu sahneler doğrultusunda ilerleyen filmde   Horoz Ali kurnazca bir yöntem kullanarak devamlı evlenmek için kandırdığı Cemile adlı kızın karnına paraları bir yastığa doldurarak Hamile numarası yaptırarak  kızı köye gönderir. Aynı zamanda bu sahnelerde ve bir önceki sahnelerde karşımıza çıkan   Karadenizli Cemile filme can veren karakter arasında yerini alır. 


Filmin en büyük özelliği de bu döngü içinde ilerlemesidir, zincirleme bir halka gibi herkes paranın peşinde. 
Aksiyon, komik sahneler, zıplayış, hoplayış, bir çok sahne köy içinde geçiyor. Gülşen Bubikoğlu rolünde oynayan karakter Cemile’nin havuzda bu hatunu dövme sahnesi de eğlenceli bir sahne olarak hafızalarda yerini alıyor. Ama Karadeniz şivesiyle Cemile karakterine can veren Gülşen Bubikoğlu filmde oynamasaydı da pek bir şey kaybetmezmiş film. 

 Filmin sonuna gelmişken ve  herkes paraların peşindeyken polis baskın yapar Fil Abbas ve adamlarını tutukluyor , son kalanlarsa bu üç kafadar oluyor. Havuza paraların dökülmesi sonucu paralara bu üç kafadar atlıyor, sonrasında polisleri karşılarında buluyorlar “ Kanunlara karşı gelmediklerini, paraları polisler için topladıklarını” polise ima ederek filmin bitişini gösteriyorlar bize . Bu aynı zamanda  bize filmin başlarında hapise atılan   üç kafadarın bir daha suç işlemeyeceklerini polise söz veren sahneyi hatırlatıyor. 

Filmde aksiyon durmuyor, devamlı filmdeki elemanlar koşuşturma içinde oluyorlar. Yönetmen de tam olarak bize bunu vaat ediyor. Filmde  üç karakter oyunculuğunu konuşturuyor, yönetmen ise bu filmde daha çok aksiyona yer veriyor.  Natuk Baytan bu konularda hakkı verilmesi gereken isimlerden. Devamlı bir aksiyonun peşinde, vurdulu kırdılı ekolü temsil eden akla gelen ilk isimlerden desek yanılmayız.  Filmin diğer bir eksiklik senaryo. Üç karakter haricinde diğer karakterlere pek yer verilmiyor, filmde  siyah takım elbise giyen  adamlar ancak " salak ile avanak " rolunde görülüyor. Diyalogtan ziyade aksiyona yer veriyor Yönetmen.  Oyunculuklara geçtiğimizde;  Piç Rıza karakterindeki Robert Widmark giydiği kostümlerle, yaptığı hareketlerle, kadınları ayartmasıyla  “ Piç” kavramını bir nevi belli ediyor, bunun haricinde Deve Ömer (Rıza Fazeli )  ; deve gibi kuvvetli olduğunu, Horoz Ali ( Cüneyt Arkın'de devamlı piçlik peşinde koştuğunu bize iyi yansıtıyor.

 Sonuç olarak;   Konusu olmamasına rağmen, absürtlükte sınır tanımayan, defalarca izlenmesi gereken 70'li yılların klasik filmlerinden " ÜçKağıtçılar "  çocukluğunuza dönmek istiyorsanız izlenecek vurdulu/ kırdılı sahneleriyle kendinden geçiren üstüne komedi harmanlanan bir yapım, ama senaryo olarak sınıfta kalan bir yapım.  Kesinlikle kusursuz bir yapım değil, ama her izlenildiğinde gülmeyi garanti eden yapımlardan! 



Natuk Baytan'a Saygıyla...  

Cem Kurtuluş,2013


27 Mart 2013

Doğu Almanya'nın Yıkılışı : Good Bye Lenin: (2003)



















Sene 1989.. Her şey için oldukça karışık bir dönem. Almanya’nın Doğu ve Batı olarak ayrıldığı, futbolda bir ertesi sene Almanya’nın İngiltere’yi saf dışı bırakıp şampiyon olduğu, Berlin duvarının yıkıldığı senelere tekabül ediyor.  9 kasım 1989’da da  Doğu Almanya’da bulunan vatandaşların Batıya gidebileceklerini resmiyete kavuşturmasıyla Berlin Duvarı yıkılmış oldu ki bu duvar herkesin bildiği bazılarının bilmediği üzere Doğu Almanya vatandaşlarının Batı Almanya’ya kaçmaları için 1961 yılında yapılan 46 km uzunluğundaki bir duvarı işaret eder, Batı tarafında “ utanç duvarı”  olarak da anılmıştır.

 1989 yılının böyle olduğunu kabataslak özet geçersek “ Goodbye Lenin “ in hikayesi filmsel bazda 1978 yılında mutlu bir aile tablosu çizen Alex’in çocukluğu sahnesiyle açılıyor. Bu geçen sürede 1989 yılının Doğu Almanya’sında yaşayan Alex’i Berlin duvarının yıkılmasıyla kötü ve karışık günler beklemektedir. Sosyalist Doğu Almanya’sının önde gelen idealistlerinden biri de annesidir. Hastanede yattığı süreç gösterilir, annesinin yaptıklarından bahsedilir bu kısa süreçte. Alex Kerner, uzaya giden ikinci Alman olmayı başarır. 1978 yazından 1989’a uzanan süreçte Berlin Duvarı yıkılır, Almanya başka kimliktedir artık. Alex’in rejimi protesto ettiği sürede; yeşil kolluklu askerler zorbalığını göstermiştir. Sadece bu görüntüleriyle de konuşmadan dinlemeden nasıl zorbalık ettiklerini resmeder film. 

 Bu esnada Alex’in annesi kalp geçirerek hastaneye kaldırılır,bu aynı zamanda derin uykudayken ülkenin çöküşüne geçiştir. Zorbalıklar,adaletsizlikler derken annesinin sosyalist rejim için çalışırken birbir arkadaşlarını yitirir ama o derin uykusundadır.Alex Kerner, annesinin uykusunu “ Annem,kapitalizmin zaferi boyuncu uyudu“ cümlesiyle anlatır. Bu derin uykudan kalan şey ise; bir dönem emek verdiği mücadelesine karşın o mücadeleden geriye kalan o heyecanını engellemek Alex için bu tek görev olsa da bunun mücadelesi herkes için zor geçecektir. Annesini televizyondan,gazeteden uzak tutmak;annesine göre odasını dekore etmek, bambaşka bir ülkeye geçilen süreçte annesinin sevdiği şeylerden almak gibi şeyler aslında bir çabadan fazlasını anlatır bize bu süreçte.

 Bütün oyun oynanırken,inandırılmaya başlanırken aslında her şey değişmişken oyunun nereye kadar süreceği filmin hissiyatı minvalinde muamma gibi gelir izleyene,en azından bir izleyen olarak bu hissiyata geçenler olmuştur sanıyorum. Annesinin hafızasını kaybettiği o esnada Coca-Cola amblemli büyük bayrağı görmesiyle gözleri açıldığını gösterir film bu bölümlerde. Burda da Alex, annesinin mutsuz olmaması için Cola Cola’yı “ doğu alman içeceği” olarak tanıtır bizlere.

 Dipnot olarak; Coca Cola,Amerikan menşeli 1800’lerin ortalarında bir eczacının bir içecek olarak oluşturulmuştur.Filmin tarihsel olarak en önemli sahnelerinden birini 40 yıl önce değeri olan paranın 40 yıl sonra Batılı hale gelen kabul etmeyen sistemi hale gelmelerini özetliyor olmasıdır. “ Batıdan gelen taze bir rüzgar  annemin doğu paralarını kollarımın arasından uçurdu “ cümlesiyle anlatıyor Alex bu durumu. 

 Filmde en etkileyici sahnelerden biri de Christiane’nin hasta yatağından çıkarak  sokakta söküp götürülen Lenin heykeliyle karşılaşması ve sonrasında çocuklarının bu durumunda endişe duymasıdır,ki Alex; filmde daha çok fedakarlık yapan bir çocuğu öyle oynuyor ki şapka çıkarmak bile az denecek kadar az.  Daniel Brühl’e bu açıdan ayrı yer açmak gerekir. Oyunculuklara gelirsek… Christiane Karner rolünde gözüken Katrin Sab; o donuk ruh hali, hafızasında unutma ritüellerini bakışlarıyla sezdirmeyi fazlasıyla başarıyor. Bunun yanında Lara karakterine can veren Chulpan Khamatova da ilişki esnasında partnerine uyum sağlıyor,bunun yanında çokça rol verilmemesine rağmen başarılı bir iş çıkarıyor. Bununla birlikte filmin müziklerini üstlenen Yann Tiersen’e ayrı yer açmak gerekecek. Genel itibariyle oyunculuk açısından filmde eksiklik göze çarpmıyor.

 Sonuç olarak; Doğu Almanyanın yıkılışı  kabul edilen Berlin Duvarının yıkılmasını tasvir olarak konusunu bundan alan “Goodbye Lenin” olmamış bir ülkenin nasıl oluruna dair bir çocuğun bir anneye bu fedakarlık yolculukta ne tür sevgi verebileceğine dair bir özgürlük umudu vaat etmesinin yanında; kurgusuyla,şiiirsel vari altmetin seslendirmeleriyle, Yann Tiersen’ın kusursuz dokunaklı müziğiyle köşede kalması gereken yapımlardan. Son sözü filmin bir sözüne bırakmak en doğrusu olacaktır “ biliyoruz ki ülkemiz mükemmel değil,ama inandığımız şey bir çok insan için esin kaynağı oldu”

 

Cem Kurtuluş,2013


24 Mart 2013

Candy (2006): İki Eroinmanın bir aşk hikayesi
















Hayattaki tutkularınız bağımlılıktan önde mi? Tutkuyla bağlı olduğunuz bir kadın mı? Bağlı olduğunuz bir madde mi? Yoksa her ikisini bir arada götürme konusunda iyi misiniz? Bağlılık ve Bağımlılık her zaman zordur, kurtulması da bok çukuruna girdiğinizde oluyor. Bazen de şans eseri kurtulmanız kaçınılmaz oluyor. Böyle bir kafada “ Candy” adlı film bütün bu soru işaretlerine cevap arıyor.


 Film;  Cennet, Yeryüzü,  Cehennem, olarak 3 bölüme ayrılıyor.  Film şiirsel anlatımıyla dikkatimizi çekmeyi başarıyor. Aşkını Dan  “ Candy ile ilk tanıştığım günler  hayatı kana kana içtiğimiz günlerdi. Her şey bollukla taşıp duruyordu.
Gökyüzünde kuşlar şarkı söylüyordu. İçimiz şefkatle doluydu.” " sözleriyle anlatıyor filme başlarken. Candy o zamanlar amatör bir ressam. Dan ‘da  kendince şiirler yazan uyuşturucu bağımlısı. Candy’de Dan gibi uyuşturucuya merak salıyor, kullanıyor, deniyor. Kullandıkları uyuşturucu hazdan bağımlılığa dönüşüyor. Ne uyuşturucudan vazgeçiyorlar, ne de kendi aşklarından. Bu aşk onları daha da ileriye götürüyor.  

Çılgın bir yaşam sürüyorlar, sonrasında da evleniyorlar. Evliliklerinde sorunlar artıyor. Her evlilikte olduğu para sorunu karşılarına çıkıyor. Candy, babaannesine ait bir yüzüğü satıyor, ama yüzükten gelen para tatmin edici bir rakam olmuyor.
Bedenini satarak daha fazlasını alıyor Candy, bedenini satmasının karşılığında Dan, Candy’e ses çıkarmıyor. İkisi de uyuşturucu bağımlısı.  Bu Cennette olmadıklarına kanıt oluşturmuştur. Candy’nin rahatsızlığı günden güne artmaktadır, Dan’a karşı “ sen niye kendi bedenini satmıyorsun “ diye cüretkardır Candy.

 Filmin ilk yarısında bir bağımlıda neler olması gerekiyorsa Candy ve Dan ikilisinde de onlar oluyor, biz de bu hayatlara tanıklık etmiş oluyoruz. Her şeyin güzel olacağını düşündükleri an da filmin " Earth " (Yeryüzü ) bölümünde Candy'nin hamile kalıyor oluşundan doğan bebeğin ölü olarak doğması onları daha farklı bir yaşama doğru sürüklüyor. Hamile kalınan o anda " uyuşturucuyu bırakacağız " kararı inanılır bir karar görülse de izleyenin kendisine sorduğu soru " bir bağımlı kolay kolay vazgeçemez bağımlı olduğu şeyden. " cümlesi oluyor. 

 Filmin “ Cehennem” bölümünde Candy’nin bebeğinin ölü olarak doğması Cehennem kapısını açıyor .  Herkesten uzak bir kasabada yaşamaya başlıyorlar. Candy, rehabilitasyonda tedavi ile günlerini geçirirken,  Dan'de   bulaşıkçı olarak bir yerde işe başlıyor.  Candy’nin restoranta gelerek Dan’a bir melek gibi görülmesi, Ama Dan’ın eski Dan olmamasıyla her şey karışıyor. Finali tatmin edici bir final olmadığını belirtmek gerekir.  


Filmin yönetmeni Neil Armifield  yapılan soru cevaplarda; Kitabın yazarının eski bir eroinman olduğunu, ama filmde geçen “ Candy” karakterinin tek kişiye değil yazarın o dönemde karşılaştığı kadınların bir bütünü olduğunu soru cevap kısmında belirtmiştir. Oyunculuklara gelince  Abbie Cornish’in performansı takdire şayandı.  Deliriş sahneleri, bir eroinmanın nasıl kıvranış içinde olduklarını seyirciye çıplak gözlerle seyrettirmesi de önemliydi. Abbie Cornish'in yanında Heath Ledger de en az Abbie Cornish kadar iyi bir izlenim bırakıyor. 

Sonuç olarak; kitaptan uyarlama bir film olan " Candy " bir başyapıt olmasa da iki uyuşturucu bağımlısının hayatlarını etkili bir şekilde anlatıyor bize, bazen geçişler de ve hikayeyi anlatma da sorunlar olsa da aşk, uyuşturucu, bağımlılık bağlamında iyi bir iş çıkartan film olmayı başarıyor. 

Filmde Altını Çizdiklerim:

 “ Bir zamanlar Dan ve Candy vardı. o yıl çok ateşliydik. bal mumları içimizde erirdi. balkonlara tırmanırdık. onun için her şeyi yapardık.  ah dan... binlerce kuş onun saçını süslüyordu.
Her şey altındı... bir gece yatak yandı... o yakışıklı ve iyi bir suçlu... güneş ve çikolatanın içinde yaşıyoruz.. ama artık güneş doğmuyor. dan bir şeytandır... Candy kayboldu... senin yöntemini denemek isterdim. hayatıma çok hızlı girdin ve bunu çok sevdim. eğlence çamurunda boğulduk. yabancılara teslim oldum. Her şey eksik. dünya yana eğiliyor. işimiz bu. bunun peşindeyiz. içimde sen varken ölümle evlendim. bir daha asla uyuyamayacağım. havuzdaki hayalet... Kedilere ve tavuklara havlamak köpeklerin doğasında vardır. baktığım her yerde seni görüyorum.. Bazen senden nefret ediyorum. lanet olsun çok komiksin dan. Sen bana cehennemi yaşattın. bir şeytansın.
Yaşadıklarımıza inanmıyorum. beni kullandın. çok zayıfsın dan! ciddi olamazsın dan çok Korkuyorum! çok korkuyorum. kafanı kırdım yatağın arkasından ama bebeğim sabah öldü. ona isim koymuştuk.  Adı Thomas'tı. zavallı küçük tanrı... kalbi davul gibi atıyordu.maviliğin anası... fırtına meleği... söyledin, söz verdin. gökyüzünü gösterdin…”



“ Candy ile ilk tanıştığım günler  hayatı kana kana içtiğimiz günlerdi. Her şey bollukla taşıp duruyordu.
Gökyüzünde kuşlar şarkı söylüyordu. İçimiz şefkatle doluydu.”

“ gelecek önümüzde pırıl pırıl parlıyordu.  Yaşadığımız an ise öyle harikaydı ki. Amacım candy’nin hayatını mahvetmek değildi. Sadece kendi hayatımı düzeltmeye çalışıyordum. Kesinlikle her şeyi paylaşmak istiyorduk. Özellikle de en güzel anları. “ ( Cennet Bölümü )



“ Dünya bir keş için şaşırtıcı yer “

Cem Kurtuluş, 2013