// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

İzlediklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzlediklerim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2019

Çamurlu Yıkım Gecesi : Overkill Konseri Ve Kritiği (26.09.2019)
















Yıkım, Agresiflik , Overkill ! 


" Yaş 70, iş bitmiş " diye bir tabir var, bunun yerini değiştirirsek  60 ' a merdiven dayamış, daha önce herkesin tanıklık ettiği ve  enerjisiyle gençlere taş duracak bir grup var; Overkill.  26 Eylül akşamı eski  kuşağın daha önce izlediği , yeni kuşağın da ilk kez tanıklık ettiği bir geceye tanıklık ettik. Biletler konsere iki ay kala alındı , patrona yalanlar söylendi ; saf thrash ve agresif ruhun temsil ettiği Overkill sahnedeydi. Konserin öncesinde dışarıda demlenildi. Konserin  ilk yarısında " Elimination " ile coşku arttı ," Bastard Nations"  ile agresiflik tırmandı. 

Old school bir set hakimdi.  Bobby Blitz ' in bu yaşa rağmen bu kadar coşkulu olması , Verni' nin seyirciye gazlandırması konserin ikinci yarısında " Feel The Fire , Rotten To The Core, Fuck You " ile devam etti. Konser alanı çamurlu olsa da kimse bunu aldırış etmeden coşkusuna devam etti.  Bobby Blitz ' in gençlere taş çıkartan ruhu, Verni başta olmak üzere grubun ruhu seyirciye yansıdı.  Bunun yanı sıra  Blitz'in Atatürk'ü selamlaması da ayrı klas hareketlerden biriydi. 

60 'a merdiven dayamış gruplar arasında belki de coşkusu yüksek ilk 10 grup arasına girer Overkill “ Feel the Fire”  diye 1980 ' lerin ortalarında  şarkı yazanlar bugün , daha önce olduğu gibi o şarkının , sadece bir şarkıdan ibaret olmadığını gösterdiler. Konserden çıktığımızda  az /çok çamur içinde kalsak da Bobby Blitz önderliğindeki Overkill bize bunların hepsini fazlasıyla unutturdu. 

Cem Kurtuluş, 26.09.2019 

Lanethli Gece III: Razor, Pagan, Cultus, Objektif, The Climb (08.03. 2019 )



















İstanbul’da bizler için imkansız görünen ve düşünülen Dr. Skull ' u izledikten sonra ister istemez bir heyecan  oluşmuştu. Onlar bir araya geliyorsa " yıllardır çalmayan eski gruplarda yeniden konser verirler"  düşüncesi Dr. Skull ile başlamıştı.  Heyecan olmayan  hayatımız  birden kısa  bir süre  seyri  değisti.  Lanetli gece 3 açıklamasından beri bu heyecan oldu. Biletler çıktığı ilk günden beri biletlere çöktük. Her şey bir yana o günün esrarengiz grubu Cultus idi.

Gün geldi çattı.  Alkollü kafalarla mekanın yolunu tutuyorum. Razor ilk grup olsa da onu kaçırıyorum,  Dr.Skull konserinde  da efsane bir performans sergilemesi bir yana bu defa izleyememek kötü oldu. İçeri girdiğimizde Pagan, günümüz gruplarının üstünde tavizsiz şekilde çaldı,  90'ların kült gruplarından, yayınladıkları ürünlerle underground camiada iz bırakmış bir grup olan Pagan benim ne kadar yabancı olduğum bir grup  olsa da Pagan ' a dair diyeceğim tek şey;  iyi ki  izlemişim dedirten bir grup oldu kendini... Pek çok grubun kendilerinden ders alması gerektiği açıkça görülüyor.  Umarım bir kez daha  izleyebiliriz kendilerini.  Bu jadar tavizsiz,bu kadar sahneye ruhunu koyan grup sayısı azaldı..

Sonunda sıra Cultus ' a geldi.  Asıl mevzu bahis konusu kendilerinin olması kimseyi şaşırtmaz.  Sahneye çıktıklarında   Hammer müziğin yayınladıkları ilk kaset kendilerinin olduğunu   bilmeyenlere söylediler ve sonunda    o  saf thrash soundu, o ruh tekrardan geri döndü. Sahneye çıkar çıkmaz ilk baştan itibaren enerjilerini belli ettiler. Sanki çok uzun süre sonra değil de , hiç bırakmamış gibi hisle çaldıklarını bize gösterirken,   bir dozer gibi üstümüzden geçtiler. İlk albüm ve ikinci albümdeki şarkılardan  bir setlist ile karşımızdaydılar. Özellikle  Extreme Impoverishment çalındığında kaosun içindeydik ama bu sayı pek azdı, daha fazlasını beklerdim açıkçası seyirci bu konuda sönük kaldı, bunu da gecenin eksisi olarak bir kenara yazmak gerekir galiba, art niyetli bir eleştiri değil ama kendimin koyduğu bir tespit sadece.   Sadece o şarkı değil; setlist tam bir kaos variydi.  Ama yine de sallanan kafalar, enerjik ruhlar bu geceyi tamamladı. Sonrasında sıra yılların eskitemeyen grubu Objektifteydi.

 Girişe alkolik mevzulardan geç yetişsek de Vecdi Baba yine o frontman ruhunu sahneye yansıttı,bizler de ne kaçırdık diye düşünürken o jilet şarkıları kaçırmamıştık. Sonrasında  Objektif yine o  eski parçalardan gitti... " Künye "   " Aç " " Çocuk "   " Şizofreni Yolları "" Fahişe " " Hayal et " çalınanlardan bazılarıydı. Şizofreni Yolları ise o thrash sound’lu güm güm bizi gaza getirenlerden, İbrahim Cantay ismi o günlerde konuşusulsa da o gün olmadı orada..   

Lanethli gecenin son grubu eskiden bildiğimiz Spineless şarkısıyla  nam salan The Climb olsa da saatin geç kalmasından ötürü pek çok kişi kalamadı. Gecenin komutanı Cultus, yardımcısı Pagan,  Askeri de bizim gibi için Objektif oldu. Özellikle Cultus’un yeniden dozer gibi üstümüzden  o geceyi biraz hasarlı atlattığımızı söylemek gerekir. Eski grupları konserlerde bir araya toplayan Çağlan Tekil, katkıları için Hammer Müziğe, bu davetleri geri çevirmeyen bizi bir araya getiren eski kafalara dev teşekkürler!

Cem Kurtuluş, 08.03. 2019



11 Kasım 2019

Bir Ankara Deplasmanı ; Dr. Skull Konseri ve Kritiği














Dr.Skull ismiyle ilk,   ismini hatırlayamadığım bir derginin Dr.Skull posteri vermesiyle tanıştığımı hatırlıyorum. Onları ilk  canlı dinleyen nesilden olamadık, ki aktif oldukları zaman çok konser veren grup olmadılar ve verdikleri konserler de Ankara civarında/ kendi şehirlerinde oldu. Yazılacak o kadar çok şey var ki nereden başlamalı diye hayıflanmıyor değilim.  Bir deplasman yazısı olacak biraz, kemerleri sıkı bağlamak gerekebilir. Kısaca mevzuya girelim şimdilik.

 İstanbul ' da büyük coşkuyla karşıladığımız Dr. Skull efsanesini kendi şehirlerinde ağırlamak bir deplasman oldu hepimiz için, ama bilirsiniz ki bazen deplasmanlar da eviniz gibi gelir. Bu da öyle bir yazı olacak oraya gelip yüksek alkolü tüketip kendinden geçenler için.

 Ankara’nın soğuğu diye hayıflandığımızda  bizi sıcak havalar karşıladı. Alkol fasıllarının başlamasıyla geceye  adım adım yürümeye başladık.  Hınca hınç kalabalık doluydu, kapı önü demlenmeleri ile stardı verdik ve  içeri kendimizi bir şekilde atmayı bildik. Konserin başlarından itibaren ilk iki şarkıdan ses sistemi patladı ama sonraları gümbür gümbür bir Dr.Skull gerçeği karşımıza çıktı. “Gate Of Brandenburg”  ile başlayan konser " On the Road"  ile devam etti. Gaza basmanın tam zamanı diyerek " Metal On Metal " ile klasik metal marşı ile geri kalınmadı ve beklenen de tam olarak buydu. Eksiği yok, fazlası vardı. Zamanın su gibi aktığı misali bunun için yetersiz bile söylenebilir. Yaklaşık 1500 kişi coşkulu şekilde , harika bir ambiansla ve gruba yükselttiği tezahüratlarla ortak oldu ve grupta bunun karşılığını  fazlasıyla verdi. Mikrofonu Alper Yarangümeli' nin almasıyla birlikte yılların eskimeyen şarkısı"  Way Home"  da nirvanaya doğru yolumuz yakındı.  Davuldaki o doyumsuz performans, ve Murat Baştepe’nin mikronu alıp enerjinin yükselmesiyle seyirci de transa geçmiş oldu.

 Bunun akabinde en çok neye karşı çıkarız  sorusuna karşılık  " War Is Over " ve onunla birlikte Dr.Skull tarihinin en önemli şarkılarından   " Rules for The Fools "  büyük coşkuyla devam etti.  Yalnız gecelerin yalnız şarkısı Lonely Nights'  da ki duygu seli akıp giderken, Alper Yarangumeli' nin oğlu Rock The School ile karşımıza çıktı.  (- yanlış hatırlamadıysam  bu şarkıydı ) ve yeteneğinin  var olduğunu herkese göstermis oldu.  Bunu daha sonra Lonely Nights ile taçlandırdı.

Her şey daha bitmemişti , o coşku aralıksız Her şey yolunda albümüyle sürdü. Seyircinin katılımıyla " Herşey Yolunda " denip  ve “  Yaşamak İstiyorum " ve”Elim Cebimde”  ile devam edildi. Her şey bitti derken ; kapanış geceye ithafen Wory Zover albümünün demir başlarından olan  " Everyday Everynight " ile sona erdi.

Bizi deplasmanda değil kendi evimizde hissettiren bu konserin hazırlanmasında ön ayak olan,  emeği geçenlere teşekkür bir yana, mekanı hınca hınç doldurup 1200 kişi gibi bir sayıyla Dr.Skull' a büyük saygı gösteren seyirci çok fazla takdiri ediyor.  Gelen kitlenin çoğunluğunun 30 yaş+  kuşağı olduğunu da düşünürsek ne kadar nitelikli bir kitle geldiğini söyleyebiliriz. Ve adı veda konseri denilen bir konsere de ancak böylesi yakışırdı. 

Sonuç olarak ; 30 seneye meydan okuyan ,okutturan  Heavy Metal’in Ankara’daki şubesi Dr.Skull ' u  bol alkolik gecenin kafalarıyla izlemek, beynimizde her bir notanın izi bu gece bir yerlerde kalacak... Dev gecenin devleşmesini sağlayan dev insanlara dev teşekkürler!



Cem Kurtuluş, 2019 Ankara

" İşte Rock'n Roll Böyle Bir Şey " : Dr Razor Feat Dr Skull Konseri Kritiği (24.01.2019)















Müzik öyle bir şey ki o sihir duygusu duygu selinde akar gider. 20’sinde  aynı olan, 30’unda da, 50'sinde de  aynı duyguyu taşıyabilir. 30 yıla merdiven dayamış Türk rock tarihinin mihenk taşı “ Dr. Skull yeniden konser için toplandı “ deseler ilk başta inanacağımı sanmıyordum, ama “ umudu kesmemeli “ sözü 24 Ocak gecesinde mümkün oldu. Moda’da yapılan Pentagram-Metalium konseri gecesinde biletlerin bitmesi nedeniyle bu defa biletlere hızlı davrandık. Gel zaman git zaman konser için gün saymaya çoktan başlamıştık, heyecan da artıyordu. İş’ten alınamayan izin, “ kovulsam dahi tutkunun peşinden gitmelisin” diyordu iç sesim ve öyle de oldu. İlk istikamet Taksim’di, oradan ellerde biralarla konserin yolunu tutmaya başlamıştık, konser mekanına yaklaştığımızda yaş ortalaması 90 başlarını ve 90 öncesini hatırlayanlar tayfa oradaydı. Ellerde biralar, konser saatini beklemeye koyulmuştuk, ki izdiham olacağı belliydi ki şehir dışından gelenlerin sayıları azımsanacak kadar değildi. Derken içeri daldık,  Şener Çetin  in muazzam şarkılarıyla ısınma turları başlıyordu, bir yanda Hammer müzik’in açtığı tişört, Cd, plak standları  gözümüzün önündeydi.  Dr.Skull şarkılarını çalan, ve Dr. Skull üyelerinden onay alan Razor kısa bir konuşmayla mikrofonu ele aldı. Razor’u önceleri  barda izleyen   dinleyen biri olarak Dr. Skull şarkılarını nasıl çalacak diye de merak içindeydim.   

Sahneye Razor çıktı , kısa vadede tüketilen o alkolden  ötürü   yanılmıyorsam açılışı  “ The Gate Of Brandenburg”  ile yaptılar, kusursuz performansı bir yana ses sistemi ilk başlarda biraz zorlasa da bizi Razor’un “ Princess “ ile o kusursuz performans şaha çıktı. Princess’i yıllardır Dr. Skull’dan dinlemiş olanlar da bu performans konusunda en az Dr. Skull kadar bence Başer ve arkadaşlarına da saygısını sunmuştur.  Razor, bu performansını  grubun ilk albümünde yer alan “ Metal On Metal “ ile taçlandırdı ki seyircide   coşku anlamında da yükseğe tırmandı. “ Metal On Metal “ i Dr. Skull’dan dinlemiş olanlar da buna dün gece tanıklık etti bizler gibi.  Daha sonra Razor noktayı “ Rules For The Fools “ ile koydu.   Konserin ilk yarısında Razor fazlasıyla iyi iş başarırken  mikrofonu “ Little Beach “ ile  Alper Yarangümeli  aldı.  Grubun dinamiklerinden olan Yarangümeli bu enerjiyi seyirciye de yansıtınca seyircinin coşkusu fazlasıyla arttı daha sonra  “ Ersöz “ e teslim edildi mikrofon o da bizlere “ On The Road “ ile seslendi. Dr. Skull üyelerinden her biri ayrı vokal yapıyordu, bu defa “ Her Şey Yolunda “ ile Serdar aldı mikrofonu önce seyirciye “ Her Şey Yolunda mı “ diye seslendi sonra da mevzuya bodoslama girdi, ki üçüncü albümün kendine has o vokali hafızalarda yerini koruyor halen. Daha sonraları üçüncü albümün favorilerinden “ Elim Cebimde “ ye seyirci muazzam bir katılım gösterdi ve eğlenmenin dibine vurdu.  Dr. Skull çok fazla şarkı çalmasa da tam kadro, “ War Is Over “ , “ Everyday Everynight “ gecenin klas şarkılardan biriydi , ki Everyday Everynight ile seyirciyi fazlasıyla mest ettiler ki, bitirişi kendilerinin dediği gibi “ Sen “ ile yaptılar bu da kayıtlarda yerini bir şekilde aldı. 

Sonuç olarak; 24 Ocak gecesi 90’ların başlarını ve öncesini gören eski metal tayfa, birçok tanıdık simayla beraber  klas bir geceye  tanıklık ettik.  Aptülika, Murat Beşer ve pek çok tanıdık sima bunların içindeydi. Bu mükemmel gecede standların başında emeği yadsınamaz bir gerçek olan Hammer müziğin büyük katkısı takdirlik ve ( Enis Kızılkaya, Haluk Ataklı ) bunlar da unutulmaz gecenin Çağlan Tekil ve birçok sima gibi kahramanlarıdır. Klas konserlerden bildiğimiz  Şener Çetin faktörü de yadsınamaz bir gerçektir, umarım kendisini tekrardan leş thrash konserleri ve bunun gibi pek çok organizasyonda   sıklıkla görürüz. Lafı daha da fazla evelemeden bu tarihi geceye tanıklık etmemize sağlayan Dr. Skull’u bugünlere getirenlere minnetarız!

Daha fazla uzatmadan yazıyı Vecdi Yücalan’ın sözüyle bitiriyorum  “ İşte rock’n roll böyle bir şey “

Cem Kurtuluş, 24.01.2019

02 Haziran 2016

İktidar Olma Çabası : Sarmaşık (2015)






















Denize dair bir şeyler ararsanız şüphesiz  ki bir yerlerde Samuel Taylor Coleridge dizeleri geçer. Samuel Taylor bu nedenle bu gemi ve deniz mevzularında  şiirleriyle ünlüdür, en ünlüsü de “ Yaşlı Gemici “ adlı şiiridir. Bunu mevzu bahis yapmamızın nedeni  son zamanlar el üstünde tutulan, 1998 yapımı cigaralı ortamların klasiklerinden olan Gemide’ye benzerlik taşıyan “ Sarmaşık “ filminde Samuel Taylor Coleridge’ye yer verilmesi.  Diğer bir meseleye geçecek olursak;   Her ne kadar “ Gemide “ ile benzerlik taşısa da, “ Sarmaşık”,   film için yapılan bazı yorumlar “Gemide “ filmine yaklaştığı yönündeydi, ama bu beklentilerle izlememek gerektiğini  not düşelim!   

Filme dönecek olursak;  “ Sarmaşık”  öncesinde filmde karakterleri izleyiciye göstererek açılıyor, her karakterin farklı bir görevde olduğunu vurguluyor ve kısa bir tanıtım babında bir şey oluyor bu . Daha sonraları Coleridge’ın “ Yaşlı Gemici “  adlı  şiir kitabının  ilk kısmındaki dizelerle başlıyor film.    Bu dizelerle birlikte vapur sesiyle birlikte izleyici harekete geçerken  Gemi biraz olsun şeklini alıyor.  Geminin içinde değişik bir ortam yaratıyor  Tolga Karaçelik.  Kentsel dönüşüm sebebiyle evini kaybeden, dindar, Kürt, cigara çekip  ayakta durmaya çalışan  iki kafadar, ve otoriter bir kaptan…  

Filmin başlarından itibaren Nadir’in “ Beybaba devlet evimizi yıkıyorlar “ sorusuna Beybaba’nın “ Devlet niye yıksın oğlum “ cevabı bile günümüzde yıkılan çoğu eve mesaj gönderiyor.  Çünkü kimse devletin böyle bir şey yapacağına ihtimal vermiyor, ve Beybaba’nın  “ Koca devlet bu insanları sokakta bırakmaz “ sözüyle de Tolga Karaçelik ince bir noktaya parmak basarak toplumsal konuları göz ardı etmiyor.

 Film bu sözlerle devam ederken,  daha sonraları  cigara’yı elinde düşürmeyen Cenk karakteri Gemide tanıştığı Alper’e hayatından hikaye sunuyor, bu aslında tam bir hikaye değil anı aslında, ama cigara muhabbetinin döndüğü anda filmin başlarından itibaren samimiyetin en dibe vurduğu yerlerden.  Bu hikaye anlatıldıktan sonra Cem Karaca’dan “ Deniz üstü köpürür “ ‘ ün çalmasıyla kendimizden geçişler başlıyor.

 Bu hikaye daha sonraları filmin sonralarında bu karakterin ne kadar aykırı bir karakter olduğunu bize daha iyi anlatıyor. Ağzı bozuk, samimi bir dille aktarıyor bunların hepsini Cenk, Tolga Karaçelik anlatım olarak samimiyeti tercih ediyor, o yüzden de  filmin “ Gemide “ filmine benzemesi bundan ötürü oluyor.

 Sarmaşık’ta aradığınız çoğu şey var. Beybaba diye hitap ettikleri Kaptan bir nevi güç gösterisi yapma peşinde ve otorite sahibi, ama bu otorite sahibi adam alaturka müzikler dinleyip, rakı içip hüzünlenen bir ihtiyar profilinde. Otoriter olması aslında sadece Gemide herkes işini yapsın tavrından ibaret.  Gemide, tayfaya dediği  tek şey var “ Birlik Olmak “   “ Birlik olursak Gemide sorun çıkmaz diyor” Beybaba. Bu açıdan “ Sarmaşık “ Beybaba’nın bu sözüyle Gemide’nin “ Bir memleket gibidir gemi... Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır, kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara... Ben de bu memleketin baş şeyi gibiyim, başbakanı gibiyim mesela. Her şey benden sorulur “ sözlerini hatırlatıyor. Bu sözleri hatırlatırken Gemide’de “ Kamil” karakterinin hakkı fazlasıyla verilirken bu filmde bunun sönük kaldığının altını çizmek gerekir, o yüzden kıyaslamaya girmemek gerekir.


Karakterler üzerinden devam edecek olursak; Beybaba’nın yardımcısı ve Efendi Kaptan rolündeki  İsmail  gemide çalışanlara Beybaba’nın verdiği emirleri iletme telaşında olan biri olarak göze çarpıyor. İsmail’in yaptığı bir nevi iktidar çabası…  

Sarmaşık da belki de pek dikkat edilmeyen, belki de daha farklı detaylarla incelenmesi gereken “ Kürt “ karakteri. Sessiz, sakin, verileni yapıyor ve konuşmuyor. Ne yapılması gerekiyorsa o’nu yapıyor, biat etmeye hazır şekilde bekliyor. Aslında düzenin istediklerini yerine getiriyor Kürt, ara sıra Cenk’in Kürt’e laf çarpmaları da bunun çabası oluyor.  Filmde biat edilmesi ne kadar açığa çıkıyorsa, Beybaba’nın birlik vurgusu sözleri de o denli yer tutuyor. Bir Geminin içinde aynı ekmekle karın doyuyorsanız birlik olmanızdan başka şans yoktur, Beybaba’da buna inceden vurgu yapıyor.

“ Sarmaşık “  genele vurursak herkesi bir çatışmanın ortasında bırakıyor .  Herkesin bir şeylere karşı çıkma isteği var, ama bunu yapabilecek karşı koyacak mıyım düşüncesi de sadece var sayımlardan ibaret.  Sarmaşık’da bana kalırsa Tolga Karaçelik, Cenk karakteri üzerinden bir devrimci karakter yaratıyor, bu karakter her şeyi kabullenmeyen, filmin içinde  küfürbaz şekilde söylediği gibi “ amına kodumun salakları niye burdayız biz “ den ötürü.   Bu soruyu herkes soramıyor, ama film ilerledikçe bu soruyu sorma cesareti artıyor tayfanın. Çünkü artık bir şeylere karşı isyan bayrağını çekme zamanının geldiğine inanıyorlar. Cenk karakterini filmin çoğu sahnesinde Adana Demirspor formasıyla görüyoruz, bunu da yönetmenin Adana Demirspor hayranlığına bağlayalım.

  Kısacası ; Ufacık gemide herkes bir  şeylerin peşinde, herkesin dünyası karma karışık, herkes bir yol arıyor kurtulmak için.  Kimileri tabiri caizse sikinin taşşağına, kimi ise belli bir vazife edinmiş birilerini rol keser görevde oluyor . Birileri  hükmetmek peşinde iktidar kurma çabasında oluyor.  Geminin içine sıkışmış tayfanın sorduğu tek soru “ Biz ne yapıyoruz Abi  burada”  oluyor, çünkü kimse ne yaptığını bilmeden köleler gibi çalışıyor, bir tutsaklığın belki de anatomisini yazmak zorunda kalıyor bu insanlar.  Para alamıyorlar, doğru dürüst yemek yiyemiyorlar, bunun sonucunda tayfa keyfine göre takılıyor, burda da “ ne kadar ekmek o kadar köfte “mantığına işaret ediyor “ Sarmaşık “

Filmde her noktada bir şeyler oluyor, Cenk tırlatmışlığın gösterisini yapıyor ve öldürdü sanıyoruz birilerini bunların ardından  sarmaşıklar yayılıyor etrafımıza, bu açıkçası görüntü olarak filmde keyif aldığımız sahnelerden biri oluyor.  Filmin finaline doğru herkes bir şekilde deliriyor, bunun son noktası salyangozlar üzerinde yürüyen Cenk karakterinde bu Nirvana oluyor, ve o sahneleri gördükçe her insanın elbet yaşadığı hayatın sonunda Cenk’in deliliğine  ulaşması mümkündür düşüncesi de o sarmaşıkla birlikte bize yapışır gibi oluyor.

 Filmin  muhteşemliğe vardığı noktalar görüntü yönetmeninin başarısı  , Cenk karakterinin uyuşturucu manyaklığını psikopatça sözlerine döktüğü sahneler oluyor.  Özellikle görüntü yönetmeninin renk düzenindeki başarı Gökhan Tiryaki'ye ait, belki abartı gelecektir ama renk düzeni ve kadrajı olabildiğince yerine oturtuyor Gökhan Tiryaki.

 Senaryodan mı bilmiyorum ama Cenk karakterini oynayan  “ Nadir Sarıbacak “  da bundan sonra şansını bu tür filmlerin senaryolarında denemeli.   Nadir Sarıbacak’ın diğer oyunculardan daha önde olduğu filmde de bariz belli oluyor, ama bu yan karakterlerin filmin formatına uymamış izlenimi vermiyor. Sonuç olarak; “ Sarmaşık “ ucuz, içi boş, çöp diye nitelendirebileceğimiz o kadar yerli yapım varken , film üzerinde kesilmiş/ biçilmiş  sansüre uğramışlığın etkisi olsa da   bunların aralarından sıyrılmış toplumun putları yıkabilecek bir film ve  bu putları yıkarken topluma “ Lan ne yapıyoruz biz “ mesajı veriyor.  Sarmaşık’ın evet tam olarak yaptığı bu.  Her şeyi kabullenen  ve başkaldırmayan topluma  sorduğu soru bu ; “ Lan ne yapıyoruz, lan ne yapıyorsunuz  siz. “   başyapıt olarak sayılabilecek bir yapım değil, ama izlenmeyi hak eden bir film olarak sinemada yerini alıyor. 



İzlerken Altını Çizdiklerim:

“ İsmail kimsenin sikinde değiliz. Limanın da sikinde değiliz. Sen neyin peşindesin? “

“ bunu da çoğu yerde göremezsin. Kürtten gemici. Ben görmedim.  “

“ İsmail sence ben orospu çocuğu muyum “

“ bana orospu çocuğu dedin ya, orospu çocuğu gibi indircem seni…”

“ amına kodumun salakları niye burdayız biz? “




Cem Kurtuluş, Haziran 2016


17 Mayıs 2016

Sahici Bir Trajedi Örneği : Ana Yurdu (2015)
















Bazı filmler konusu itibariyle bir merak duygusu oluşturur insanın içinde, yaşadığın topraklarda fazla izleyici kitlesine sahip olmasa bile o filmi izlemek istersiniz, özellikle yaşadığın topraklara dair bir konudan söz ediyorsa bu filmi izleme merakınız daha da artar. Sözünü edeceğimiz film olan “ Ana  Yurdu “  Senem Tüzen’in elinden çıkan, konusuyla yaşadığımız toprakları tanıtan, bu topraklarda neyin nasıl olduğunu gösteren bir yapım olmakla birlikte  Senem Tüzen’in  ilk uzun filmi.  Film; eşinden boşanmış bir kadın olan  Nesrin’in (Esra Bezen Bilgin ) romanını bitirmesi için İstanbul’dan köyüne dönen bir kadının hikayesini anlatıyor. Bu hikayede çoğu şey sahici, günümüzdeki toplum değerlerinden yola çıkıyor.  Muhafazakar toplum yapısı, din ritüelleri, köy dedikosu yapan kadınlar, nasihat veren anne'ler...   

Filmde Nesrin’i romanını yazmak için kendi odasına, kendi dünyasına çekilmiş bir karakter olarak, Nesrin’in annesi Halise’yi de  “ Anneyim ben her şeyi yaparım, benim sözümden dışarı çıkmayacaksın “ tavrında ilerleyen bir karakter olarak gözlemliyoruz. Tam da toplumdaki anne’liği özetliyor Halise bize.  Bu karakterde Nesrin sözü olan ama sözsüz kalan biri, öyle ki baskıcı zihniyete karşı. Annesi , Nesrin’e sürekli nasihatler veriyor, Nesrin bu nasihatlerde bile o toplumun dışında olduğunu gösteriyor seyirciye. Bunları bile aslında toplumun baskısıyla yapıyor.   Cami’ye gitme nasihatleri, kurban kesiminde kesilen kurbana acıma gibi sahneler filmde güçlü sahneler arasında yerini alıyor. Filmde anne/kız içi çatışmayı yönetmen güçlü bir şekilde aktarıyor izleyiciye. Anne/kız arasındaki arkadaşlığa bağlanan mesele daha sonraları tekrardan anne’liğe geri dönüyor. Çünkü  anne “ benim dediğim olacak “ tavrında ısrarcı oluyor. Hem kızınla arkadaş olmak istiyor,hem de anneliğin ağır bastığını gösteriyor “ Ana Yurdu “  

Filmde, Kameraman ‘ın anne /kız arasındaki çatışma duygusunu boğucu bir hisle anlatmasına da ayrı bir parantez açmamız gerekir. Anne ve kız arasındaki sohbetler, ağlamalar, sarılmalar…Bunların her biri etkileyicilik namına iyi işleniyor. Filmde genel anlamda karanlık hakim, ama bu film adına duyguyu abartarak değil, olması gerektiği gibi  işlemiş oluyor.

Filmde erkek oyuncu eksiktir, ama buna “ cinsiyet düşmanı bir yönetmen bu “ diye bakmak yanlış olur, çünkü meselenin özü aslında toplumda kadına nasıl davranıldığı, bu toplumda Anadolu’nun bir köy köşesinde işleniyor. Bu köy köşesi yönetmenin memleketi olan Niğde, ve filmde mekan olarak pek fazla bir yer yok, ama bu da rahatsızlık vermiyor.  Filmde samimiyetten bahsetmek gerekirse; bu da köy arasında dedikodu yapan amatör oyunculuklarıyla doğal bir portre çizen kadın oyuncular oluyor, muhabbetler öyle toplumun içinden geliyor ki ; bunun için “ Oyuncularını, bastığın toprağı tanıman lazım” diyor Senem Tüzen.   Daha sonrasında da  “  Kadın filmi diye bir şey yok “ diye ayrı parantez açıyor Senem Tüzen, çünkü ayrımcılığa bu nokta da karşı oluyor kendisi, belki sadece  kadın/ erkek olayına değil, filmin asıl meselesine odaklanması gerektiğini düşünüyor. 

Bunun yanında anne rolüne yakışan Halise karakterini oynayan  Nihal B. Koldaş bu filmde annelik hakkında da “Anneler kendi yaşayamadıkları şeyleri kızları yaşamaya kalkınca, o cesareti gösterince, tuhaf, açıklanamaz bir kıskançlık mı diyeyim, korumacılık mı diyeyim, kendi kıramadıkları kabuğu, kızları kırdığında erkeklerden daha önce onlar set çekiyorlar. Bu filmdeki karakterlerde de var bu.  “ diyor. 

Filme geri dönecek olursak;  karanlık atmosferde ilerleyen “ Ana Yurdu “  meselenin özünü iyi yakalıyor. Erkek oyuncu olarak sadece Halil karakterini oynayan Semih Aydın’ı, bir de Nesrin arabasını almaya giderken gördüğümüz ustayı görüyoruz, bunun haricinde erkek oyuncu göremiyoruz pek.  Filmin finaline doğru tek bir soru soruyoruz “ Nesrin neden bunu yaptı “ toplumun baskıcı zihniyetinden mi, yoksa kendi iç dünyasında yapamadıklarından mı?  o sahne hayvanları kaçırtıyor, doğayı ürkütüyor, Nesrin'in kapandığı dünyadan kaçma hissi veriyor izleyiciye.  Nesrin'in yüzündeki korku ve endişe de bunun bir çabası oluyor.

Sonuç olarak; “ Ana Yurdu “  güçlü bir hikayesi olan, yıkıcı bir o kadar topluma bazı dertleri anlatmak için yola çıkan bir yapım ve  bir anne ile kızın çatışmasını toplum gözünde etkileyici bir şekilde anlatıyor hepimize. Topraklarımızda yaşanan  o muhafazakarlık yapısına da  parmak basmayı unutmuyor. Etkileyici bir trajedi örneği sunuyor, bu trajedi de  sahici insanlık hallerini, bu insanlık halleri üzerindeki toplum baskısını anlatıyor. Kısacası  sinemamızda konu bazında eksik bir yeri  Senem Tüzen bir nebze  tamamlıyor, belki seyirci olarak fazla bir rakama ulaşma gibi bir şey söz konusu olamıyor ya da " kült " dediğimiz filmler kategorisine girmiyor  ama sinema adına kaba bir tabirle Senem Tüzen  “ icraat “ yaptığını hepimize gösteriyor.



Cem Kurtuluş, Mayıs 2016 

10 Mayıs 2016

Kor (2016)
















Not: Okuyana not; " Kor " üstünde irdelenmesi gereken pek çok mevzunun konuşulacağı bir film. Film eleştirmeni değilim, bu yazıda eleştiri niteliği taşıdığını söyleyemem. 


Zeki Demirkubuz filmlerine aşina olanlar için kural tanımaz diye bir tanım vardır. Ya tam olarak seversiniz, ya da nefretsi bir duygunuz olur. Ya da ortalarda dolanıp durursunuz.  Çünkü Zeki Demirkubuz filmlerinde alacağınız mesaj çoğu zaman bir önceki filmlerine selam çakma niteliğindedir.  “ Kor “ filminin öyküsü de bu paralel de ilerleyen Zeki Demirkubuz filmlerinden biri, filmin detaylarına girmeden önce bu filmin   Yasujiro Ozu’nun "Kaze no naka no mendori" adlı filminden esinlendiğinin altını çizmek gerekir.  Bu faslı geride bıraktıktan sonra filmin asıl mevzusuna odaklanmak gerekir. 

“ Kor “  başlarda el işçiliği yapan bir kadının hayatına odaklanıyor.  Bu kadının hayatı ilk başlarda sıradan görünen ama daha sonrasında farklı bir hayatı gösteriyor bize.  Bu hayatta  odaklanan hikaye Emine’nin hayatı olmasından ziyade, karma karışık bir hayat.  Bu hayatta Emine’nin eşi Cemal, Emine’nin duvar köşesinde sakladığı fotoğraflardan ibaret, onun haricinde Ziya da Emine’ye yakınlık duyan bir karakter olarak karşımızda. Filmin ilk yarısında Ziya’yı Emine’ye yardım eder vaziyette görüyoruz, kamerada Ziya ve Emine’ye odaklı. Bu civarlarda Cemal’ın sadece ismini duyuyoruz ama kendisi görünür de yok.

Asıl mevzu;  Emine’nin ‘ Abi’ diye bahsettiği Ziya karakteri, çünkü Ziya, Emine’ye karşı duygular besliyor. Zeki Demirkubuz; Emine ile Ziya’nın cinsel arzularının birleştiği sahnede kamerada hiçbir şeyi saklamıyor, Emine karakterini canlandıran  Aslıhan Gürbüz cüretkar,bir o kadar  çıplak sahneleriyle kendinden söz ettiriyor,  özellikle Aslıhan Gürbüz’ün göğüs hatlarını seyirciden saklamıyor Demirkubuz. Zeki Demirkubuz’a da bu sahnelerde kamera’da bu sahneleri saklamadığı için şapka çıkartmak gerekir,ki bu sahneler filmin en cüretkar sahneleri  arasında yerini alıyor. Bu sahneleri pek çok kişi itici buluyor olsa da Demirkubuz bu sahnelerde cesur davranmış, saklama telaşına girmemiş.   Zeki Demirkubuz; Ziya ile Emine arasındaki sevişme sahnelerini bütün çıplaklığıyla verirken, Emine ile Cemal arasındaki sevişme sahnelerini bu kadar ayrıntılı vermiyor, aralarda bir kopukluk olduğuna dair şeyler oluyor.


Seviştikleri sahne her ne kadar yapmacık gibi görünse de ayrı bir parantez açma gereği duyduğumuz cümle Emine’nin ağzından dökülen “ Abi yapma cümlesi “ oluyor.  Daha sonraları Görünmeyen “ Cemal “ karakterini çocuğunu görmesiyle görüyoruz. Filmde “ Cemal “ karakterinin gelmesiyle filmde başka bir boyuta geçiyor, çünkü Emine’den öğrendiğimize göre Romanya’da iş tutan Cemal bir anda filme ekleniyor ama Cemal hakkında Romanya’da bir iş yaptığına dair bir iş yok ortada. Nedensizlikler arası bir yolculuk yaptırıyor bize Demirkubuz. Cemal’in neden Romanya’ya gitmesiyle başlayan bir soru cümlesiyle ilerleyen “ neden “ üzerine kafa kurcalayan pek çok şey var. Cemal’i canlandıran  Caner Cindoruk’un hem fiziksel yapısı, hem sakin görünürlüğün altında yatan sert görünümüyle bu role oturuyor.

 Filmin ana hatlarından biri; Emine’nin doğurduğu küçük çocuk Mete’nin kalbi delik olma vakası, bu vaka Ziya ile yakınlaşmaya başladığı süreçte Mete’nin iyileştirilmesine dayanıyor. Çünkü bu vaka da bu mevzudan ötürü Emine ile Ziya’nın yakınlaşmasına yol açıyor ama Cemal gelince işler bozuluyor. Filmin en buruk sahnelerinden biri belki de kalbi delik çocuğunu iyileştiren Emine oluyor, çünkü bu mesele de ihanet de var gurur da var. Emine dayak yiyor, ama ihanet ettiğini söyleyemiyor,  Cemal sadece “ gurur “ olarak biliyor her  şeyi, belki de çoğu izleyen “ orospu, kaltak “ olarak geçiştiriyor izlerken.  Bu esnada kamera çoğu zaman tek odaklı bir çekim yapıyor. Arkası flu, sadece tek kişiye odaklı bir portre çiziyor. Demirkubuz’un klasik işlerinden biri olarak izliyoruz olan bitenleri.  Bu olup bitenleri izlerken “ Yeraltı”  ve “ Kader”   filmlerinden kamera açıları yakalıyoruz. Bunun yanında “ Yazgı “ filminden sahneler görüyoruz, bu da  Demirkubuz filmlerinde görünen Demirkubuz’un sık sık başvurduğu, karakteristik özelliklerden biri. Filmde ayrıca Demirkubuz kendi tuttuğu takımdan da vurgu yapıyor.  

Senaryoyla ilgili dipnot düşmek gerekirse;  “ Kor “ filminin senaryosu geçmişe dayanıyor.  1996 yılı gibi yazılmaya başlanmış,  yazım aşamalarında sekmeye uğramış ama Demirkubuz bu film için “ istediğim gibi olmuyor “ deyip vazgeçmiş, sonradan tekrardan çekmeye devam etmiş.

Emine’yi izlerken biz Demirkubuz  her şeyi bir sineye çekme durumunu analiz etmiş . Burda  toplumda da her şeyi bir sineye çekme hastalığı var. Bu daha sonraları Cemal karakterine de yansıyor, “ ayrılmak istiyorum “ diyen eşine “ tamam “ diyerek karşılık veriyor. Her şeyden sakin, her şeyi kabul etmiş gibi. Ama içinde yaşadığı dünyayı farklı hissettiriyor bize Demirkubuz. Demirkubuz’un dünyasındaki düşünce şekli; bazen hayat acımasız olsa da bunlara rağmen yaşamaktan başka yapacak bir şeyimiz yok “ mesajı veriyor Demirkubuz, olması gerekenin bu olduğuna ikna ediyor bizi. Her şey birbirinden saklanıyor film boyunca. Emine’nin Cemal’a ihaneti, Cemal’in içindeki dünya ve karamsarlıklar ve birçok şey. Cemal’i çoğu zaman evin koltuğunda televizyona bakarken görüyoruz, Demirkubuz’un sıklıkla başvurduğu yöntemlerden biri bu. Tek kişiye odaklı durum oluyor. Bazen bu Ziya oluyor, bazen Cemal, bazen de Emine. Bu üçlü arasında dönüyor çoğu şey. Üçünde de farklı bir dünyayı amaçlıyor Demirkubuz.

Cemal’in kahveye takıldığı süreçte kahvedeki arkadaşların diyalogları da tam Zeki Demirkubuz filmine cuk oturuyor. O anları izlerken filmin damarlarından akan samimiyeti hissettiriyor bize Demirkubuz.  Film boyunca nedenler arasında gidip geliyoruz. Emine, kocasına çocuğuna yardım ettiği için mi ihanet ediyor? İhanet ettiği kocasına söylediği yalan gerekli mi? Bu sorular içinde yüzüyoruz. Filmin sonuna kadar Cemal bu ihaneti öğrenemiyor, Emine hamile kalıyor ama bunun kimden olduğunu yine öğrenemiyor Cemal ya da her şeyi oluruna bırakıyor. Belki biliyor da bunu yansıtmıyor.

“ Kor “ bitmeden Emine’nin hapları içip kötü duruma girmesi “ Haneke temalı bir film “ düşüncesini akıllara getiriyor, genellikle Haneke sinemasının olmazsa olmazlarından biri ölümle sonuçlanan mutsuz bir sondur, Demirkubuz bunu mu yapacak derken hikaye yeniden Cemal Ve Emine’nin aynı yatağa girmesiyle bitiyor.  Demirkubuz her karakterde farklı bir dünya yaratıyor. İnsanın psikolojik yapısını, gel-gitleri seyircinin gözüne gözüne sokuyor. Oyunculara gelirsek; Filmde yan karakterler  işin hakkını veriyor, usta başı olarak görev aldığı Atölye’de bir işçiyi azarlayan Cemal’in karşısındaki kız gerçekçi oynuyor, sırıtmıyor. Ortalıkta fazla gözükmeyen “ Selahattin” karakterine can veren İştar Gökseven sinemanın eskimiş yüzlerinden, Demirkubuz klasına bir seçim olmuş.  Filmde fazla gözükmese de, gözüktüğü sahnelerde işin hakkını veriyor. Aslıhan Gürbüz çaresiz ve her şeyi oluruna, sineye çeken bir kadın olarak karşımızda. Bu çaresiz kadını öyle etkileyici oynamış ki bize söz bırakmamış.  Demirkubuz’un kendisi hakkında  “ İnandırıldıktan sonra  oynayamayacağı hiçbir rol yok, sezgileri inanılmaz bir kız “ diyor Aslıhan Gürbüz için. Bu da oynadığı rol için yeterli bir söz oluyor.  

Sonuç olarak; “ Kor “  Zeki Demirkubuz filmlerine alışmış (aşina )  olanlar için meselesini iyi anlatan ve nitelikli bir iş ortaya koyan  bir yapım, tek şikayet edilecek tarafı uzun süresi. Demirkubuz’a aşina olanlar için bu uzun süre dert olmuyor, çünkü Demirkubuz öyle diyaloglar oturtuyor ki zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz, ama bazı sahnelerin de gereksiz uzatıldığı fikri filmin eksi puanlama olarak yerini aldığını söylemek gerekir.  Bu filmin özünde biraz da bu işlere “ Onlar çekiyorsa bu filmi, bende çekebilirim “ diyen bir adamın emeği yatıyor. Toparlamak gerekirse; Kor da insanoğlunun  iç dünyası, zedelenişi, çöküntüsü, ve birçok mevzu var. Demirkubuz yapmak istediğini yapıyor. “ Neden “ diye soruyor, sonra bunu izleyicinin cevaplamasını istiyor. İzleyici buna kafa yorarken bir yandan bu beyin bulanıklığı içinde filmden çıkarken bambaşka karışık bir dünyayla karşılaşıyor. Bu izleyicinin olması gereken dünya mı, olmaması gereken dünya mı bilmiyorum ama Demirkubuz’un amaçladığı tam da böyle bir dünya.




İzlerken Altını Çizdiklerim:

"Bunca yıllık karınım senin. Bir hata mı yaptım? Gururunu mu kırdım? Şimdi bunların karşılığını vereceğin yerde piç gibi ortada bırakıyorsun. "

"Beni istemiyor ya da pişmanlık duyuyor olabilirsin. Eğer öyleyse açıkça söyle. Gereken neyse yaparım ama bana alacaklı muamelesi yapma! “

"Sana iltifat ediyorum, güzelleştin diyorum, karşında bok varmış gibi bakıyorsun. Ne demek lan bu? Rahatsız mı oluyorsun benden?"




Cem Kurtuluş, 2016 Mayıs


06 Mart 2016

Hayatta Kalma Savaşı: The Revenant (2015)












İnsan, direnmek ve hayatta kalmak için yaşar. Yaşama gayesi temel anlamda budur. Eğer hayatta kayda dair bir şeyi kalmamışsa insanın; kendisine sunulan iki seçenek vardır. Biri intikam, biri nefret.  Birdman’ın yaratıcısı Innaritu, “ The Revenant/ Diriliş “ filminde  bu düşüncelerle yola çıkıp 1820li yıllarda Amerika’da yaşanmış gerçek bir hikayeyi  konu alıyor. Bu hikayede  arkadaşları tarafından ölüme terk edilen Hugh Glass’ın (Leonardo Di Caprio )  hayatına tanıklık ediyoruz. Film, aksiyon vari bir sahneyle açılıyor, bu sahneden sonra kendini yavaşlatıyor. Kahramanımız Hugh Glass, The Revenant’da yolu bilen, bu işi ustalıkla yürüten, aynı zamanda hayatta kalma mücadelesiyle ders veren bir adamı canlandırıyor. 

Hugh Glass, bu işleri bilen tek adam olmasına rağmen yola çıktığı kişilerce ölüme terk ediliyor. Glass’ın Ayı Saldırısından sonra üstüne geçirdiği Ayı Postuyla hayatta kalmaya çalışması filmin başından itibaren beynimize çakılıyor. Bu sahnelerin içine girdikçe bizde Glass ile bu maceranın içinde kaçmaya, kovalamaya, hayatta kalmaya çalışıyoruz.  Bu hayatta kalma hikayesinde Glass ile birlikte soluk soluğa kalıyoruz.

The Revenant’ta kamera Hugh Glass’a odaklanıyor, filmin çoğu sahnesinde ne Kızılderililerden bi haber var , ne de yola çıktığı arkadaşlarından. Bu kısımlarda Glass’ın “ Böyle bir durumda hayatta nasıl kalırdınız “ sorusunu seyirciye soruyor. Filmin kahramanlarından diğer yan karakter Fitzgerald ( Tom Hardy ) de filmin içine dahil olduğu kısımlarda  arkadaşını arkadan hançerleyen bir pozisyonda yer alıyor.

Glass’ın oğlu öldürülürken Glass, intikam almak için hayatta kalmanın daha önemli olduğunu düşünüyor.  Filmde intikam duygusundan çok “ hayatta kalma savaşı “ konusu işleniyor. Konu olarak iyi işlenecek olmasına rağmen çoğu yerde sıkıcı bir anlatım göze çarpıyor. Filmin diğer eksiklerinden biri de kameranın sadece Glass’a odaklı olması, filmin içinde yer alan diğer oyunculara fazla yer ayırmaması. Film adına kopukluk da tam burada yaşanıyor. Innaritu, filmde hem aksiyonun içine sokuyor bizi hem de gerilime itiyor, ama kopukluğu yok edemiyor. Glass’ın hayatta kalma savaşını iyi şekilde işliyor Innaritu, özellikle bu kadar soğuğa dayanmak için At’ın karnına girerek ısınan Glass’ı öyle etkili aktarıyor ki Innaritu bu konuda kendisine şapka çıkarmak gerekir. Bu sahneyi izledikçe içi cız etmemiş izleyen sayısı azdır sanıyorum.

Sonuç olarak; Her şeyden önce The Revenant’ın güçlü hikayesi var. Ama bu hikaye ne kadar güçlü anlatılıyor bunu izleyene bırakmak gerekir.  Bunun haricinde The Revenant’ın 2.5 saatlik zaman dilimine yayılması filmin en büyük eksiği.  Ayrıca bu filmle   Hollywood tarafından " En iyi  erkek oyuncu"  ödülünü kazanan Leonardo Di Caprio'ya ödülü  Ayı Post'un kazandırdığını söylemekte yarar var ( kişisel görüştür ) Konuya geri dönecek olursak; Hayatta kalma savaşına ne kadar dahil olursanız olun, filmin bu kadar uzun anlatıma sahip olması filme eksi puan getiriyor, ama bu filmi “ kötü bir film “ kategorisine sokmuyor, çünkü gerek konu bazında gerek çekim ve görüntüler  yönünden “ The Revenant “ izlenmeyi hak eden filmler arasında yerini almayı başarıyor.


 İzlerken Altını Çizdiklerim:

“ Nefes aldığın sürece mücadele etmeye devam et “  

“  Teksas tarafındaki Kızılderililer seni soyabilirler, ama kafa derini yüzmezler…”


Cem Kurtuluş, Mart 2016




02 Ocak 2016

" Kalbine Ulaşabilmek İçin Sönük Yıldızlarda Dolaştım " : Scarlet Innocence (2014)



















Hiç adından bahsedilmemiş, popüler köşelerde kendine yer bulamamış bazı filmler vardır. Film hakkında bilgiyi zor bulduğunuz filmlerdir bunlar. Bu filmler kıyıda köşede saklanması gereken filmler kategorisindedir. Güney Kore sineması da böyle filmlerde sınırları zorlayan işler çıkarmıştır.  Yim Pil Sung’un yönettiği Kore Masalı “ Simcheong Jeon” un günümüze uyarlaması olan  “ Sclarlet Innocence /Madam Bluff “  çalıştığı okulda iftiraya uğrayan bir edebiyat öğretmeninin küçük bir kasabaya taşınmasından sonra yaşananları anlatıyor.  Ama filmin başlarından itibaren iftiraya uğrayan öğretmenin okulu hakkında   seyirciye bilgi verilmiyor, bunlar  seyirciden filmin başından itibaren saklanıyor.

 Küçük kasabaya yerleşen  Hak-Kyu bu kasabada  yeniden yazmaya dair bir şeyler ararken bu kasabada kendine ait bir hayat kuruyor.  Bu kasabada dünya hakkında hiçbir şey bilmeyen, kadınlığı tatmamış,  “ Deokee “ adında genç bir kızla tanışıyor. Bu kızla tanışmasından sonra Hak-Kyu ve Deokee arasında  yasak aşka tanıklık ediyoruz.  Filmin ilk yarım saatinde Yeşilçam senaryosu hakim. Masum bir kız olan Deokee’nin saf aşkıyla tanışıyoruz. Bu aşkın içinde cinsellik fazlasıyla var.  Deokee, cinselliği Hak-Kyu ile keşfediyor. İlk kadınlığını böylece yaşamış oluyor, dokunmanın nasıl bir his olduğunu ilk o zaman anlıyor. Yönetmen ilk yarım saat içinde aşkı iyi bir şekilde işliyor, cinsellikte sınırları zorluyor. Özellikle cüretkar sevişme sahnelerinde erkek ve kadın vücutları seyirciden saklanmıyor, filmin içine yerleştiriliyor. Sevişme sahnelerini izledikçe aşkın içinde yer alan “ Tutku,Şehvet, Arzu “ kavramlarına yaklaşıyoruz. Bunları izlerken yönetmen gerçekçi bir üslupta çekiyor bu filmi. Çoğu erotik filmine göre daha gerçekçi sahneler yer alıyor. Sevişen iki karakterden biri olan Deokee’nin sevişirken gözlerinden akan gözyaşı aşk’ın, çıplaklığın büyüleyici tarafını gösteriyor bize.

Filmin ilk yarım saatlik diliminden sonra  eski mesleğine geri dönmek için Hak-Kyu kasabadan ayrılıyor. Deokee’nın Hak-Kyu’ya hamile haberini vermesinden sonra geriye masumiyetten hayalleri parçalanmış, annesini sevdiği adam uğruna kaybeden,  içindeki dünyayı mahvetmek isteyen  bir kadın kalıyor. Filmin ikinci yarısında film aşk ve cinsellikten konuyu  bir kadının bir erkekten nasıl intikam alabileceğine çeviriyor. Bu bölümde tanınmamak için Deokee, karşımıza “ Se-Jung “ karakteriyle çıkıyor. Aynı zamanda Hak-Kyu’nun görme yetisini yavaş yavaş kaybetmesiyle intikam daha kolay bir hale geliyor. Bir zamanlar Hak-Kyu’dan başkasını görmeyen Se-Jung’un Hak-Kyu’u kör ettiğini öğreniyoruz, ama   İlk yarım saatlik dilimde durağan anlatıma göre bu bölümlerde yaşananlar vasat bir şekilde aktarılıyor seyirciye.  Sonuç olarak; bir Kore Masalından günümüze uyarlanan “ Scarlet Innocence “  ilk yarım saatlik dilimde cüretkar sahneleriyle aklımızda  kalan, durağan anlatımı başarıyla aktaran, filmin ikinci yarısında seyirciyi hayal kırıklığına uğratan bir film oluyor.

Oyuncular:  Jung Woo Sung- (Hak –Kyu )
Esom ( Deokee, Se-Jung)
Park So Young / Cheong-Yi, Hak Kyu 'nun kızı
Yun Se Ah / Hak Kyu 'nun eşi,
Yönetmen: Yim Pil Sung
Tür: Melodram- Romantik
Süre: 110 dakika
Ülke: Güney Kore

İzlerken Altını Çizdiklerim:

“ Kalbine ulaşabilmek için sönük yıldızlarda dolaştım. “

“ Dünyaya karşı olanlar dönme dolaba biner “


CEM KURTULUŞ, OCAK 2016

31 Aralık 2015

“ Ben hem ölülerden hem dirilerden kaçan kişiyim…” Mad- Max : Fury Road (2015)













Dünya kara bir pislik, bu pisliğin ortasında bir yığın insan var. Birileri, birileri için ölüyor, dünyada geçerli olan iki şey için kavga ediyorlar. Bu ikisi de bir toplamanın eşitlemesi oluyor. Petrol’un paraya denk geldiği ya da paranın petrolü satın aldığı kapitalist kanunun geçerli olduğu dünyada, dünya sadece kara kuyudan ibaret hepimiz için.

 

 Bu kısa faslı geçersek; yazıya şöyle bir soruyla başlamak gerekebilir;  “ Mad Max 3 ‘ün üzerinden geçen 30 kusur sene sonra ne beklerdiniz “ . Sorunun cevabını filmi izleyenlere yöneltmek gerekir. Çünkü bu 30 sene içinde dünya düzeni dahil her şey değişti.  1985’te Mad Max  Beyond Thunderdome’ı çeken George Miller yine yönetmenlik koltuğuna geçti. Bu defa farklı işlerin peşine düştü.  Kapitalist düzene tokat atan sözlerle açılan “ Mad Max Fury  Road “ filmin başında   Max’ın kendini tasvirlediği, Petrol için birbirini öldüren ahmak insanların olduğu dünyaya sesleniyor. Bu dünyada yerimizi filmin başından itibaren alıyoruz. Çünkü bu dünyada yeterince zehirli atık var.

 

“ Mad Max Fury Road”  petrolün dünyayı ele geçirdiği ve insanların kendini kaybettiği bir çağda geçiyor. Bir ordu görevi gören bu petrol çılgını insanlar Ölümsüz Joe’ta itaat ediyorlar. Filmin başlarında Ölümsüz Joe’nun aç ve susuz kalmış insanlara  su vermesi nükleer bir çağda neler olabileceğini filmin başlarından itibaren seyirciye gösteriyor.  Ölümsüz Joe, elinde tas olan suya bağımlı olan insanlara “ Sakın ola dostlarım suya bağlı olmayın. Sizi kavrar ve yokluğunda kırılgan olursunuz “ diyor.  İlk yarım saat içinde Fury Road bol  aksiyon vaat ediyor seyirciye, daha sonraları olay perdesi çözülüyor. Ölümsüz Joe’nun elinde olan Max’ı bu filmde soğukkanlılığıyla takip ediyoruz. Bu filmde aykırı karakterse Furiosa ( Charlize Theron)   oluyor. 

 

Furiosa ile Max’ın hayatları düşman oldukları kişinin aynı olduklarını öğrendiğinde kesişiyor. Maceraları bu şekilde devam ediyor. Max, Furiosa ve arkadaşları, Ölümsüz Joe ve kendisine itaat edenler çevresinde ilerliyor “  Mad Max Fury Road” . George Miller bu filmde  en uca gidebildiği kadar gitmek istemiş. Miller atmosferi harika şekilde yaratıyor, yer yer renk tonları kısa bir süre değişiklik gösterip eski halini alması da filmin kısa detaylarından.

 

 Bol aksiyon ve adrenalin içinde ilerleyen filmde daha çok gördüğümüz George Miller’in nasıl bir dünya kurguladığı ve nükleer bir dünyada nasıl bir gelecek sorusunu Miller bize açık kapı bırakarak soruyor. Alev püskürtmeleri, petrol araçları, havadan yere inen patlayıcılar,paramparça olan arabalar, bol kan ve birçok malzeme filme başarılı şekilde aktarılmış.  Filmin  finaline doğru Ölümsüz Joe’nun öldürülüşünü ve Max’ın  Furiosa’ya ismini söylediğini öğreniyoruz. “ Benim Adım Max “ .

 

Filmde makyaj ve kostümler dahil her şey üstünde ince ince çalışılmış. Detaylar iyi hesaplanmış.  Max karakteri için düşünülen Tom Hardy bu filmde daha çok öne çıkan isim olsa da rol ya da senaryo gereği Furiosa’yı canlandıran Charlize Theron’un gerisinde kalıyor. Makyajı o kadar başarılı olmuş ki Charlize Theron’un, bu açıdan George Miller’ın  “ güçlü kadın “ imajı mesajı da bu makyaja yansımış.  Başka bir soruyu da şöyle sormak gerekir; “ Tom Hardy’den Max olur mu? “ olabildiği kadar olmuş, ama Mel Gibson’un Max’ı gibi bir kıyaslama içerisine girmemek doğru olacaktır. Çünkü buradaki Max biraz da soğukkanlılığıyla öne çıkan, gerektiği zaman konuşan bir Max.

 

Sonuç olarak; “ Mad Max Fury Road “  30 yıl sonra gelen en sıkı işler kategorisinde yerini alacak, daha sonra “ George Miller ne iş çıkarmış be! “ diyebileceğimiz türden bir film yaratmasını bilmiş.  30 yıl sonra gelen filmler genellikle aynı klişelerden yola devam eder ama Fury Road’da bol aksiyon, bol adrenalinle bir dağı tırmanırmışçasına bir hisse kapılmanız çok içten.  O yüzden aracınıza binin alevi püskürtmeye hazır olun!


İzlerken Altını Çizdiklerim:

“ Adım Max.  Benim dünyam ateşten ve kandan oluşuyor.
Ne diye insanlara zarar veriyorsunuz?
Petrol için salak herif!
Petrol savaşları
Benzin için birbirimizi öldürüyoruz”

“ Bir zamanlar polistim
Haklı bir sebep arayan yol savaşçısı
Ebedi çıldırma noktası
İnsanlık vahşileşti  kendi kendini terörize ediyor
Nükleer savaş başladı, dünya huysuzlaştı
Kemiklerimiz zehirlendi, ömrümüz yarı yarıya azaldı”

“ Ben hem ölülerden hem dirilerden kaçan kişiyim…”

“ kırılan bir şeyi düzeltemezsen kafayı yersin…”


 Cem Kurtuluş, 2015 Aralık

21 Ekim 2015

Porno Çağına Giriş: Emmanuelle II (1975)
















70’li yıllar kuşkusuz Porno’nun altın çağıydı. Aynı zamanda bu çağ kazanan bir sektör haline gelmişti ama daha sonraları yerini aksiyon filmlerine bırakmıştı, ama dönem olarak iz bıraktığı gerçeği hafızalardan çıkmadı. “ Emmanuelle “ 70’lere damgasını vuran, daha çok bir seks klasiği olarak anılan bir erotik ve porno çağına seslenen bir film.  Film , Emmanuelle  Arsa’ın  otobiyografik romanından filme uyarlanıyor, senaryo  Bob Elia ve Francis Giacobetti  tarafından yazılmış durumda. Bu filmin en önemli özelliği  seks konusunda çekinen toplumun tabularını yıkma çabası.

 “ Seks “  düşüncesi üzerinden yola çıkan “ Emmanuelle “ bir karı- kocanın kendi hayatlarınca yaşadığı özgürlüğü konu alıyor. Bu özgürlükte bu iki kişi;  kimle sevişeceklerine kendileri karar veriyor. İstediklerini elde ediyorlar, istemedikleriyle ilişkiyi kesiyorlar. Ama aralarındaki en güçlü bağ seviştikleri kadınları ve adamları birbirlerine anlatıyorlar. Birbirlerini seviyorlar, seviştikleri insanı sevmiyorlar. Sadece hoşuna gittikleriyle sevişiyorlar.   Emmanuelle seçici, ne istediğini bilen, arzulu ve tutkulu bir kadın, o yüzden de kimi seçeceğini iyi biliyor. Bunlardan biri Anna Maria oluyor. Sarışınlığıyla dikkat çeken bu kız; Emmanuelle’yle birlikte bir yolculuğa açılıyor. Bu yolculuğun öncesinde Anna Maria’nın vücuduna ne kadın eli değmiş, ne de erkek eli. Dokunmanın büyüleyici yanını hissetmemiş Anna Maria. Emmanuelle’dan sonra dokunmanın büyüleyiciliğiyle tanışıyor.

Filmin dikkat çekici diğer bir özelliği Emmanuelle’nin arzu dolu, seksi bir kadın hüviyetine bürünmesi ve hangi erkekle yatmak isterse onunla yatıyor oluşu. Emmanuelle erkek ya da kadın olsun birilerini sevişmek için ikna etmeyi iyi biliyor. Bunlardan biri Filmin dakikaları ilerledikçe bizde bu seks çemberi içinde yer alıyoruz. Bu seks çemberi içinde yer alan ve bir erkeğin nasıl baştan çıkarabileceğini bize gösteren Sylvia Kristel ise film boyunca seyirciyi büyülüyor, ve bu büyüleyici bakışlar karşısında Sylyvia Kristel’den gözlerimizi alamıyoruz. Aynı zamanda  Sylyvia’nın 70’lerin en harikulade kadınları arasında olduğunu da söylemek gerekir. Sonuç olarak; Emmanuelle serisinin en büyüleyici filmlerinden biri olan Emmanuelle II,  70'ler dönemine damga vuran yapımlardan biri,   sıkıcı birçok erotik filme zamanı harcayağınıza bu filmi izleyin pişman olmayacaksınız! 


Cem Kurtuluş,2015

29 Temmuz 2015

“ Bize üç dakikanızı verin,size dünyayı verelim” : Robocop (1987)


















Açık bir ifadeyle 80’ler film kuşağı Bilim Kurgu anlamında  iyi işler çıkaran zamanlardı.Hepsi bununla sınırlı değildi. 80’lerin teknolojinin geride kaldığı zamanlar olduğunu düşünürsek bazı filmler gerçekten bazı kişilerin hafızalarında yerini almıştı. Öyle bir filmden bahsetmek gerekirse; kendim için bunun öncesine gideceğim.Robocop ismiyle ilk defa atari oynarken tanıştığımı hatırlıyorum, herkesin böyle çocukluk zamanları vardır ve o oyunu oynadıktan sonra bağımlısı olmuştum.  Robocop’la ilk tanışmam böyle olmuştu benim için.Bu faslı geçersek  Paul Verhoeven'in yönetmenlik koltuğunda oturduğu “ Robocop,” Politik mesajlar çerçevesinde ilerleyen bir film olarak karşımıza çıkıyor. Bu çerçevede spikerleri görüyoruz ekranda, bu spikerler devamlı gülüyor. Bize vaat ettikleri ise güzel bir şehir ile güzel şeyler.  

 Haberlerde de bahsedildiği gibi her şey bir söz üzerine kurulu “ Bize üç dakikanızı verin,size dünyayı verelim”   Haber bültenlerindeki bu söz bile insanları kandırma sanatı olarak filmdeki yerini alıyor. Robocop’un genel konusu; Amerika’da suç oranı yüksek şehirlerden biri olan Detroit’te olaylar çığrından çıkmıştır. Bununla beraber etrafta kaos artmıştır, bunun için bir robot modeli ortaya atılmıştır. Elinde sermayeyi bulunduran OCP şirketi  “Robocop” adlı robotunu halka tanıtmıştır. Bu Robotun amacı; şehri korumak, kaosu önlemek, masum insanlara zarar gelmesini engellemek. Polis ekibine yeni katılan Alex Murphy’nin girdiği çatışmada yaralanması sonucu Robocop’un vücut bulmuş hali Alex Murphy ile resmileşir. Bu süreçten sonra Alex Murphy artık Robocop olarak karşımıza çıkıyor.

 

 Şehirde öldürülen polisler üzerine bir kurtarıcı olarak bize tanıtılan “ Robocop “ , filmin başlarında OCP şirketi adına konuşan Dick Jones’ın polislere söylediği bir söze kulak vermemizi söylüyor.  “ Her Polis  Memuru mesleğinde risk olduğunu bilir. Eğer sıcağa dayanamıyorsanız hamama girmeyin.”

Robocop filmini popüler yapan Alex Murphy’nin trajedik hayatı ve başına gelenler. Ailesiyle mutlu hayat süren Murphy’nın hayatı başına gelenler sonrasında Robocop ismiyle değişime uğruyor. Bu nedenle “ Robocop” filminin kahramanı Alex Murphy oluyor. Murphy, artık Robocop olmuş, şehirde olan biten kaosu önlüyor, ama ailesiyle yaşadıklarını hafızadan silemiyor, kendisi her ne kadar bir Cyborg olsa da bazen bunu unutuyor ama hafızasından silemiyor.  Robocop, çoğu sahnede Alex Murphy’den sıyrılamıyor.

 Alex Murphy üzerinden iyi bir drama örneği sunuyor Robocop seyirciye. Bu dramayı sunması senaryodan kaynaklı.  Detroit şehrine korku salan kötü adamların da hem oyunculuklarıyla, hem karakteriyle filme damgasını vuruyor. Çetenin Lideri Clarence’ın başında bulunduğu ekip polis öldürmekten zevk alan bir ekip, elemanlarda şiddete meyilli. Her bir karakter sanki kötü adam rolü için biçilmiş kaftan.  Özellikle Clarence karakterini oynayan Kurtwood Smith tam anlamıyla kötü adam için  iyi bir oyuncu seçimi olmuş.  Alex Murphy’yi (Robocop) canlandıran Alex Weller’in oyunculuğu  ise sınırları zorluyor.  Bunun yanında Robocop’a  polis olarak eşlik eden Lewis karakterini canlandıran Nancy Allen’de iyi iş çıkarmış.

 

“ RoboCop’un OCP’nin simgelediği değerlere karşı verdiği savaş ve Murphy kimliğini koruma çabası, filmi dönemi için gayet önemli bir konuma getiriyor.”  ( Kaynak : Ötekisinema )  Yorumu her ne kadar bu film için benim yorumum olmasa da bu film için yapılmış en iyi tespitlerden.

 Robocop’la ilgili bazı gerçekleri kısa bir alıntıyla şöyle sıralamak gerekir

 

-     -Robocop’un Çelik Konstrüksiyon kıyafetini giymek 11 saate kadar sürebildiği söylenenler arasında, İlk sahnenin çekiminde (1.film, Robocop’un arabanın anahtarını havada yakalayıp “ thank you “dediği sahne) 11 saat sadece kıyafeti giymek için sürmüştür

-     -Peter Weller çekimlerden önce hokey kıyafetleriyle antrenman yapmıştır

-    -Peter çekimlere saat 4 te gelmiş, çünkü kıyafetini giymesi saatler almıştır

-         Robocop’un silahi modifiye edilmiş bir baretta’dır, tek tıka 3 mermi atar.

 

Kaynak: Ekşi Sözlük

 “ Robocop”  hakkında çok bilinmeyen bazı gerçekler bu şekilde. Filmin diğer robotu olan Ed-209’a ayrı parantez açmak gerekir. Filmin genelinde kahraman olan gözüken Robocop’tan söz ederken Ed-209’nun da hakkını yemeyelim. Birçok sahnede bu Robot ya bozuluyor ya da yanlış işler yapıyor. Filmin genelinde görülmese de arada çıkıp kendini gösteriyor bize.

 Sonuç olarak  “ Robocop “ 80’ler sonu çocuklarına Bilim Kurgu’dan haberi olmayanlara Bilim Kurgu’nun ne olduğunu gösteren, serinin ilk filmi olma anlamında  cyborg türünün başarılı örneklerinden ve  kült yapımlarından. Yaşınız ister 20, İster 50 olsun bu tür yapımlar her zaman izletmeyi başaracaktır.

 

Cem Kurtuluş, 2015