// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Beyaz Perde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beyaz Perde etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2012

İnsanın Kendisiyle Kavgası Üzerine: Yeraltı (2012)


















F.Dostoyevski, “Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.” diyor.  Dostoyevski’den sözlerle bize kesitler sunan Zeki Demirkubuz’un   “ Yeraltı”   sı da merkeze Dostoyevski’den referanslar sunan,aynı zamanda kabuğuna çekilen sert yalnızlığın derin kıyılarına doğru yolculuğa çıkıyor. Zeki Demirkubuz isminden de ilerleyecek olursak;Zeki Demirkubuz ismi herkese tanıdık gelecektir. Demirkubuz daha önce Kader, Kıskanmak, C Blok, Bekleme Odası, Masumiyet gibi filmlerle kendinden söz ettiren bir yönetmen olmuştu. Kendinden söz ettirmek her ne kadar bunun dışında kalacak olsa bile; kendine dair yeri ve duruşuyla o gerçekçiklikten iz sürmeyi iyi bilmiştir. Zeki Demirkubuz filmlerinden yola çıkarsak, diyeceğimiz ilk şey; görüntüden çok düşüncelere önem verdiği. Kavramlara kafa patlatır, samimiyetle dertleşir,sokak dili sahnelerde göze çarpar.Yeraltı da buna işaret eden bir film olma özelliğini taşıyor.  

 Dostoyevski; Zeki Demirkubuz için bir ilham kaynağı.  Dostoyevski sözleri ağırlıkta olacak olsa da elbette " Yeraltında Notlar " kitabıyla çok fazla kıyaslama içine girilmemeli,bu uyarıyı yazının başında yapmak da yarar var!  Dostoyevski sözleriyle kestirme bir yol çiziyor Demirkubuz bu filminde.  Filmin başından itibaren Dostoyevski sözleri beynimizde yer ediniyor. Filmin esin kaynağının Dostoyevski'nin  " Yeraltından Notlar"  kitabı olduğunu Demirkubuz her yerde dile getirmişti  ama bunu dile getirirken Demirkubuz aynı zamanda  " Senaryoyu yazarken romanı elimden attım,onsuz yazdım " diyor.  Bunu da bir şekilde dile getirelim. 

 Konuya geçecek olursak;Filmin ilk sekansı sırtını dönmüş bir adam etrafıyla yalnızlığını derin yaşarcasına etrafı gözetliyor. Gece, insan kalabalığı,taksiler o ara önünden geçiyor. Son da olanı başta söylemek gerekirse; Zeki Demirkubuz’un Yeraltısında  Engin Günaydın,  Muharrem karakteriyle karşımızda. Yeraltından Notlar kitabının hikayesine uygun şekilde Zeki Demirkubuz bir o kadar yeraltını yaşayan Muharrem karakterini Ankaralı bir memur yerleştirerek yapıyor bunu ve aynı zamanda Aylak; hayvan belgeselleri izleyen, kendisiyle yüzleşen,döneceği tek yer kendi yeraltı olan adam karşımızda oluyor. “ Yeraltı” diye betimlediği şeyse kendi evi, kendi dünyasındaki kendi hali. 

 Muharrem karakteri her insanın kendinden bulabileceği özelliklere sahip olsa da herkesin anlayacağı türden bir yalnızlık değil onunki. İçe saplanan,derinlere doğru koyulaşan,kendi gezegeninde kendiyle savaşan türünden.  Filmin içinde de bir takım insanın kendiyle konuşması Engin Günaydın’ın sesiyle açığa çıkması bir o kadar etkili, ve   ve   “ akıllı bir adam kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz “  diyor filmin ilk yarısında bir söz. Filmin ilk yarısında yalakalığa ve arkadaş ortamlarında sözünü sakınmadan söyleyen Muharrem karakterini izleriz,ki bu ileriye fırtınalar yaratacağının da habercisidir. Başkalarının hikayelerini çalıp onları kitaplaştıran bir yazara karşı “ hırsız “ diyebilecek potansiyelde olduğunu gösterir Muharrem bize bu bölümde.

 Muharrem karakteriyle kendinizden çok şey bulmak mümkün ki insanın kendisiyle kavga ettiğini kendisinde görüyoruz.   " Her şey ile aramda gizli bir kavga başladı" sözleriyle Muharrem'in hayatına inceden nüfus ederiz. İçindeki istek, azim bazen gizli bir nefrete dönüşüyor, bazen de sonsuz arzu ile ilerliyordu bir yandan. Muharrem’in iç dünyasındaki tek söz ise “ çamura batmanın bile bir anlamı olmalıydı “ sözünde saklı oluyordu.

 Filmin ilk yarım saatinde güçlü bir şekilde anlatıyordu. Ağır şekilde,sessiz merdivenleri çıkar misali gösteriyordu.  Ortak beş arkadaşın aynı masada oturduğu esnada Muharrem yine karakterini göstererek bir takım yalaka takımına itinalı şekilde cümleleriyle nokta atış yapar,bunun diğer bir adı bu bölümün tiradıdır,ki özeti ise “ arkadaşlık,alaycılığa gelmez “ cümlesidir. Her şeyi onaylayan, yalakalıkta çığır açmış çağ insanına seslenir Muharrem.

 Filmin başından itibaren Muharrem’e bir nevi temizliğini üstlenen “ Türkan “ karakteri de üstünde durulması karakter arasında yer alır, diğeri de kısa olarak da gözüken “ fahişe “ karakteridir. Türkan, bir nevi; Muharrem’in kendine ait yeraltı dünyasında, dağınık sofraların ve alkol krizleri ile devam eden çatışmaların sabahında Muharrem’in gözcülüğünü yaptığını söyler bize. Bazen birbirleriyle dertleşir, bazen fikir danışır bazen de bir çatışmanın ortasında görürüz onları. Baktığı hasta bir adama küfürler savuran Türkan’ı,filmin sonlarına doğru kendisiyle evlenmek isterken duyarız,bu yıkık döküklerin arasında geriye Muharrem karakterinin sofrayı dağıtışı ve o öfke hali. kalır.

 Fahişe ile Muharrrem arasındaki en büyük bağ birbirlerine duydukları şefkat gibi izlettirilir bize. Muharrem’in o ağır sözlerinin altında kadının bakışları da dokunaklı olur. Sevişme sahnesini görmediğimiz bu bölümde iki sessiz yıkık insana yer verir Demirkubuz,bunu verirken kadın karakterin göğüs hattını gösterir, bu her ne kadar eleştirilse de doğallık adına da kısa da önemli oluyor. Açık açık kadının metalaştırılması değil iki yıkık insanın kendi iç dünyalarında sevişildikten sonra sadeliği olarak okunabilir.Kadın karakterin sessizliği ve donukluğu yüz hattıyla son kısımda etkili bir portre çiziyor. Filmin sonlarına doğru Muharrem yeniden kendi yeraltısınla başbaşa kalırken,kendi iç sesiyle “ artık değişemeyeceğimi,bunu kendimde istemediğimi,başka bir adam olamayacağımı söylüyordu. “ sözüyle anlatıyordu olan biteni.

 Zeki Demirkubuz sinemasındaki bazı detaylara dönecek olursak;

Demirkubuz’un “ gerisarma “ özelliğiyle yaptığı yönteme şöyle bir soru soruluyor, Demirkubuz’un cevabı şöyle oluyor

 -Yemek sahnesinde daha önce hiç yapmadığın bir şey yapıyorsun, geri sarma. Neden böyle bir tercih?

 -O sahne, Muharrem gibi zayıf bir adamın dışta gösterdiği ile içte sakladığı arasındaki derin uçurumun farkını ortaya koymak içindi. Orada flashback ya da Haneke'nin yaptığı gibi gerisarma yapabilirdim. Ama bu yöntem, Muharrem'in insanî yönünü, gösterdikleri ile sakladıkları arasındaki farkı daha iyi ortaya koyuyordu.”

 Oyunculuklara gelirsek; Muharrem karakteriyle karşımıza çıkan Engin Günaydın bu rol için 6 ay çalıştığını söylerken bununla ilgili röportajda şunları söylüyor

 “Çok uzun süre kendimi mutsuzlaştırdım. Yaşamın hiçbir anlamının olmadığı bir psikoloji içindeydim. Çok kötü rüyalar görüyordum. Rolü kabul ettikten hemen sonra, yani çekimlere 6 ay kala bu ruh haline girdim. Sonrasında 6 ayı savrularak geçirdim. Hayattan zevk almıyordum. Bunalıma girmiştim. Başka türlü oynayamıyorum. O yüzden bu tür rollerden çekiniyorum.” 

 Muharrem karakterine partner olarak eşlik eden " Türkan" karakterine can veren Nihal Yalçın filmin atmosferine uyum sağlıyor ve etkili bir performans ortaya çıkarıyor.Görüntü yönetmeni  " Türksoy Gölebeyi "  filmde iyi iş çıkarıyor. Senaryodan bahsedecek olursak; Dostoyevski referanslı olsa da film tamamen Dostoyevskinin bütün unsurlarından ziyade Demirkubuz başka bir iş beceriyor. Peterburstaki memur hayatını Ankara’ya çeviriyor Demirkubuz filmde, yeraltı adamının o bitik haline dair o bunalımı etkili bir şekilde anlatmasını biliyor.

 Sonuç olarak;  Kendi içimize seslenen, insanın kendi çatışmasına dair kendi sıkışık dünyasında söz söylemenin ötesine geçen bir yapım " Yeraltı"   


Kendi içinde boğulanlara yüksek sesli bir mesaj olarak da söylenebilir, dıştan kapıyı kapatan sessizliğiyle boğulan insanlarla ilgili de. Herkes olabildiğince hissettiğini alıyor bu filmden. Zeki Demirkubuz filmleri arasında  belki en iyisi olmayabilir;ama o yeraltı durumunu anlatmak da hiç kolay olmayacaktır. Son olarak herkesin bir yeraltısı vardır. Kimi Muharrem gibi,  kimi başkaları gibi gömülür o yeraltına! 

 

“ Muharrem” karakteri için son sözü Zeki Demirkubuz’a bırakıyorum

 “Ben yaşadığım hiçbir dönemde ruhta bölünmenin bu kadar keskinleştiği bir dönemi hatırlamıyorum. Ve bu beni korkutuyor. İşte bir insan ve vatandaş olarak yıllar yılı, bu düşüncelerimin, hissedişlerimin, en iyi niyetlerimin duvarlara çarpa çarpa beni getirdiği nokta Bekir, Musa, Muharrem gibi karakterleri yazmak oluyor. Bir gün kıyamet koparsa, öyle depremle, tufanla kopmayacak. Bütün bu başkalaşmanın, yabancılaşmanın, siyasal, toplumsal olayların içerisinde küçük insanın hissettiği ve kanser gibi içine düştüğü yalnızlık hastalığından kopacak. İşte tüm bunların duygusu beni Muharrem'i yazmaya getirdi. Bütün bu tepişmeler, büyük laflar, olaylar, süslü hayatlar bu ülkede bir yeraltı duygusu uyandırdı bende. Bunun için de Muharrem bu ülkenin yeraltından çıktı. “

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim;

"Sayın generalim ve kadirşinas yalakaları; şunu iyi bilin ki, gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden, hiç hoşlanmam, bu bir. Kibirden, kendini beğenmişlikten, bütün bu dağları ben yarattım havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim, bu iki. Yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim bu üç. Dördüncüsü, gerçeği, içtenliği, samimiyeti çok severim. Ve Dostoyevski'nin dediği gibi: gerçeğin, her şeyin üstünde, zavallı egolarımızın bile üstünde tutulmasını isterim. Arkadaşlığın karşılıklı, açıksözlü ve yalansız olanı için canımı veririm. Evet buna bayılırım. Arkadaşlık, hassaslık ve incelik isteyen bir iştir. Öyle kabalığa, özensizliğe, alaycılığa gelmez. “

 “ akıllı bir adam kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz “

 

“ paramızla yemeğe gelelim dedik, ananıza sövmüşüm gibi triplere girdiniz. “

 

“ arkadaşlar, orospular yüzünden birbirine gücenmemeli “

 

“ zaten ölüsün,hissetmezsen fark etmez ki “

 

“ canın biraz oyun istedi diye bana nasıl sapık muamelesi çekersin “

 

Cem Kurtuluş, 2012

01 Mart 2012

THE NOTEBOOK - (2004)


Hikayesi olan alt metinle sunulan filmleri her zaman sevmişimdir.  Sinema tarihi boyunca birçok aşk filmi çekildi, etkileyicilik konusunda en başlara değilde kayda değer işlerden biri olduğunu düşündüğüm bir film “ The Notebook”  Nicholas Sparks’ın romanından uyarlandığının altını çizmek gerekir. Filmimiz bir huzur evinde yaşlı bir adamın (Sam Shepard) bir kadına ( Gena Rowlands) Noah (Ryan Gosling) ve Allie’nin (Rachel McAdams) aşkını anlatan bir kitabı okumasıyla başlıyor.


Hikayeden devam edecek olursak;  40'lı yıllardan günümüze uzanan zengin kızı Allie ile işçi oğlu Noah'nın "yaz aşkı" olarak başlayan ve sonrasında dallanıp budaklanan aşk hikayelerini anlatıyor.  Bu aşk hikayesi sararmış bir not defterinden anlatılarak, izleyiciye alt metin olarak sunuluyor. Eski Yeşilçam filmlerinden kalan senaryoyu görüyoruz Not Defterinde.  İzlerken Allie'de eski o büyük aşkınızı, Noah'da da kendinizi görmeniz kaçınılmaz oluyor. Filmin başlarına dönersek Allie , Noah’a ne kadar da uzak ne kadar da alaycı davranıyor. İkisi de bilebilir miydi bu kadar yakınlaşacaklarını? Noah, o çılgınlığı yapmasaydı çıkma teklifini kabul eder miydi Allie?

Allie ile Noah arasında sosyal şartlar göze çarpıyor.  Noah 50 cent kadar para kazanan bir taşra çocuğu olarak karşımıza çıkıyor, kızsa eğitimli zengin bir aileye sahip.  Ayrılmadan önce birlikte eğleniyorlar, gülüyorlar, her türlü şeyi yapıyorlar. Aralarındaki tek engel; Allie’nin ailesi. Ailesi onay vermiyor bu ilişkiye. Allie’nin okumak için yurt dışına gidecek olmasıyla birlikte ikili için zor günler başlıyor. Ayrılmadan önce Noah, Allie’yi götürdüğü eski yere “ Burayı evim yapacağım “ diyordu.  Yolları bir süre ayrılıyor.  Allie New York’a taşınıyor.

 Noah Allie’ye 365 gün mektup yazıyor, Allie bu mektuplardan habersiz 7 yıl kadar bekliyor. Noah savaştan döndüğünde söz verdiği evi yapıyor.  İkisi de bu aşkın tekrardan yaşanacağını bilerek hareket ediyor, bir gazete ilanı üzerine Allie ve Noah’ın hayatları yeniden kesişiyor. Yarım kalan işlerini tamamlıyor ikili, aşklarını sevişerek görkemli bir hale getiriyor. Yarım kalan ilişkilerini devam ettiriyorlar, ama Allie bu ilişkide kararsızlık yaşıyor, sonrasında annesinin sakladığı mektuplar gün yüzüne çıkıyor. Noah’ın Allie’yi muhteşem bir yere götürmesi sonucu üstlerine yağmur yağıyor ve kayıktan indiklerinde gerçekleri birbirini söylüyorlar.

"İlişkimiz kolay olmayacak. Gerçekten zorlu olacak ve buna her gün katlanmak zorunda kalacağız. Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum!" Gerçekten zorlu olacak ve buna her gün katlanmak zorunda kalacağız. Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum!"Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum! "


Hikaye'yi Allie'ye okuyan Noah'nın yaşı yaklaşık 70 civarındadır (tahmini rakam ), Allie'nin de aynı şekilde o kadardır. Noah ve Allie birlikte dans ederler, eski anılar aklına gelir. Geçmişi hatırlamayan Allie geçmişi böylece hatırlamış olur, Dans ederken sonrasında birden bilinç altı karışır. O günü böyle atlattıktan sonra diğer günü Noah fenalaşır. Kalp krizinden çıkan Noah’ın tek isteği Allie’nin yanında uyumaktır, bunu da filmin sonlarında görerek mutlu tabloyla karşımıza çıkarıyor yönetmen. Sonsuza doğru mutlu bir şekilde uyanmamak üzere uykuya dalarlar.

Nicholas Sparks’ın romanından uyarlanan , sararmış bir not defterinden anlatılan ve yıllar önceden kopup gelen bir aşk hikayesi “ The Notebook”  alt metinleriyle döşenmiş etkileyici ve sarsıcı  bir aşk filmi. Klişe aşk filmlerinden olmaması bu filmi diğer aşk filmlerinden ayıran bir özellik. Gerçek hikayeye dayanması filmin etkileyiciliğini arttırıyor.  Ryan Gosling ve Rachel Mcadams ikilisi filmde iyi uyum yakalamışlar.  Filmde fazla gözükmese de hikayenin içinde Gena Rowlands ve James Garner filme hayat veren isimlerden.  Klişe aşk filmlerinden sıkılanlara önerimdir “ The Notebook” 

İzlerken Altını Çizdiklerim:

 “ Nasıl gidiyor Henry?
Ölmeye çalışıyorum bir türlü bırakmıyorlar.”

" Seni zaten bir kez kaybettim. İkincisine de dayanabilirim sanırım."

“ Aşkın en güzeli ruhu uyandırandır..”

"İlişkimiz kolay olmayacak. Gerçekten zorlu olacak ve buna her gün katlanmak zorunda kalacağız. Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum!" Gerçekten zorlu olacak ve buna her gün katlanmak zorunda kalacağız. Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum!"Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum! "

Cem Kurtuluş, 2012

01 Şubat 2012

Looking For Eric: Hayata Çalım Atmak














" Her şey Eric cantona'dan gelen güzel bir pasla başladı"

Eric Cantona ismi size ne hatırlatır bilmem de bana   Mancester United Tribünlerininin George Best isminden sonra unutamadığı isimler arasında yerini alan " Efsane" sıfatını sonuna kadar hak eden biri geliyor.   Futbolculuğu yanı sıra taraftara tekme atmasıyla ünlü.  Attığı tekmeden sonra dava olmuştu, bir süre sonra bir ton mevzusu akıllarda kalmıştı. Looking For Eric,  90’ların Mancester Unıted’ını konu alan, Eric Cantona ile bütünleşmiş film. 

“ Looking For Eric” filmini çeken yönetmen  Ken Loach ismi üzerinde de dikkatlice durmak gerekir. İngiliz sinemasının güçlü yönetmenlerinin biri olarak tanınan Ken Loach yaşı 80’e dayanan, sinema kariyerinde işçi sınıfının, ezilenin yanında olmasıyla tanınan bir yönetmen, Ken Loach’ı diğer yönetmenlerden ayıran bir özellik bu. Ken Loach 2009 yılında  Avustralya`nın Melbourne şehrinde gerçekleşen film festivalinde yarışan `Looking for Eric` filmini geri çekmişti. Filmi geri çekme sebebini ihtiyar şöyle açıklıyor;

 “ Şiddet üreten devletin gölgesinde sanat yapılmaz. Sanat savaşa ve yok etmeye değil, barışa ve insanlığa hizmet eder. İsrail, Ortadoğu`daki politikalarını gözden geçirmeli”


“ Looking For Eric” filminde  Ken Loach’ın Eric Cantona’yı oynatması film adına artı puan.  Filmin ekseninde Cantona hayranı, orta yaşlarda rock’n roll takılan, zamanında maçlara gidip Mancester United’e bağlı  olan Eric Bishop adında bir adamı gözlüyoruz. 10 yıldır maçlara gidemiyor Eric Bishop, arkadaşlarıyla pub ortamında takılarak, bira yudumlayarak maçlarını izliyorlar.

 Yüksek bilet fiyatlarından şikayetçiler, gençlik döneminde yaşadıkları aklına geliyor. İdolü  Eric Cantona. Cantona’nın olduğu tüm maçları hatırlıyor, odasında Eric Cantona posteri var.   Yüksek bilet fiyatlarından dolayı futbolun endüstri haline gelmesi Eric ve arkadaşlarının maça gitmemesinde etkisi vardı ama en önemli sözde  Cantona’nın futbolu bırakma kararındaki sözleri; Futbolda para faktörü her şeyin önüne geçti ve bu durum beni çok rahatsız ediyor.”   “ Looking For Eric” anlatılanlar doğrultusunda   Endüstriyel Futbol’a inceden ayar veriyor

Endüstriyel futbola ayar vermesinin yanında filmin ekseninde Eric Cantona’yı gözlemliyoruz.  Filmin ekseninde Eric Bishop, sık sık   Eric Cantona ile konuşuyor, Cantona’dan taktikler alıyor, sadece kendisi görebiliyor bunu, arkadaşları göremiyor. Sık sık cantona’ya attığı golleri hatırlatıyor, sonra sıra unutamadığı kadın Lily’e geliyor. Lily’e dair bütün gençlik anılarını Cantona’ya anlatıp akıl alıyor Eric, bu taktikler sonucunda aldığı taktikler işe yarıyor.

Cantona manyağı bir herif olarak karşımıza çıkan “ Eric Bishop” ‘un unutamadığı tek şey Eric Cantona’nın attığı goller,bir de sevdiği kadınla geçirdiği tek gece.  Cantona’nın Sunderland’a attığı gol sonrası “" İnsan öyle bir coşar ki birkaç saatliğine de olsa hayatın pisliğini unutuverirsin”  sözü her şeyi açıklayıcı nitelikte. Eric Bishop’un bu sözlerinden futbolun  futboldan daha fazlası olduğunu çözümlüyoruz.


“ Her zaman düşündüğünden daha fazla seçeneğin vardır”

Cantona, Eric’in hayat koçudur. Eric seçeneklerinin bittiğini sandığı anda Cantona, Eric’e yardım eder. Eric , Halüsinasyonlarla Cantona’ya dair düşler görürken işler aniden karışır. Eric’in üvey oğullarından biri başı belaya girer, bu beladan kurtulmak ise Eric’in işidir.  Oğlunun bir çeteden aldığı silahı saklaması,Eric’in bunu bulması olayların dozunu arttırmaktadır. Eric’in bu şeyler sonucunda Cantona’nın önemli bir sözü gelir.

" Takım arkadaşlarına güvenmen gerek her zaman, yoksa kayboluruz"


 Takım arkadaşlarıyla birlikte hareket eden Eric Bishop Zac’ın evini basmaya gider. Operasyon’un adı “ Cantona” ‘dır. Su tabancaları, sopalar, maskelerle birlikte filmin en güzel sahnelerinden birine imza atar “ Looking For Eric “
Kısaca özetlemek gerekirse;  yaşamdan kopan ve her şeyini kaybeden bir adamın öyküsü " Looking For Eric"  

Ken Loach’ın  filmi  İşçi sınıfı, Aşk ve Futbol üzerinden anlatması olumlu hareket. Ayrıca genellikle ezilenlerin sesine yanıt veren Ken Loach’ın bu filminin futbol eksenli ve tutkuyu içinde barındırıyor olması Ken Loach’ın bu işe ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Ken Loach futbolun dayanışmacı olduğunu “ Looking For Eric” ‘ de bir kez daha hatırlatıyor bizlere.  

Ken Loach  bu filmiyle Politika yapmayı da  başarıyor. Ken Loach’ın bütün filmlerini izlememiş biri olarak “ Looking for Eric Ken Loach’ın en iyi filmi “ demek iddialı bir söylem olur, ama ihtiyarın futbola dair söyleyecekleri var demek en doğru söz olacaktır.  Ayrıca bir dönem Mancester Unıted tribünlerine dolduran, deplasmanlara giden taraftarların artık müşteri kabul edildiğini filmde görmek mümkün. Futbolu gereksiz ve anlamsız bulan insanlara bir Mancester United'lı taraftarın sözleriyle kulak vermemiz gerekir.

" Bir adam bir keresinde "karını değiştirebilirsin, politik görüşünü değiştirebilirsin, dinini değiştirebilirsin ama asla ve asla tuttuğun takımı değiştiremezsin" demişti. "

İzlerken Altını Çizdiklerim;

" Her şey Eric Cantona'dan gelen güzel bir pasla başladı"

"Bazen en güzel hatıralar baş etmesi en zor hatıralardır."

“Her zaman düşündüğünden daha fazla seçeneğin vardır”

" İnsan öyle bir coşar ki birkaç saatliğine de olsa hayatın pisliğini
unutuverirsin (Cantona'nın attığı golden sonra yapılan yorum)

" Takım arkadaşlarına güvenmen gerek her zaman, yoksa kayboluruz"

" İntikamların en asili affetmektir "

-En son ne zaman mutlu oldun?
-Bir United maçında,Cantona'nın dönüş maçında





 Yazan:Cem Kurtuluş

16 Aralık 2010

" Önemli Olan Sızlayan Vicdanla Yaşayabilmektir " AV MEVSİMİ - (2010)


















“ Yeni bir şeyin görüneceği aralıklar mutlaka vardır  “

 Dünyanın düzeninde avlar ve avcılar vardır. Ya avlarsın ya avlanırsın.  Düzeninin kanunu böyle işler. İyi tuzak kurarsanız iyi avlamamanız için hiçbir neden yoktur.  Tuzağa düşmemek önemli olduğu kadar, tuzağa düşürmek de önemlidir. Bir avcının en önemli meselesi de avlayacağını tuzağa düşürecek kabiliyette olmasıdır.

 Yavuz Turgul’un “ Av Mevsimi”  bize böyle sunuluyor. Öncelikle bazılarının pek aşina olduğu,bazılarının daha tanışmadığı Yavuz Turgul’un Türk Sinemasındaki yeri epey eskiye dayanıyor.Pek çok filmden söz edebiliriz kendisi hakkında; Eşkiya ve Kabadayı filmleriyle Türk sinemasının iyi filmlerinden ikisine imza atıyor Yavuz Turgul bu herkesin bildiği bir bakıma ve  Eşkiya filmiyle Türk sinemasının kırılma noktasını oluşturmaya başlamıştı. Daha da gerisine gidecek olursak;Sinema’ya askerliği dönüşü Ses dergisi ile başlayan Yavuz Turgul 1975-76 itibariyle bu sektörün içinde imkansızlıkların olduğu dönemde yetişerek aynı zaman Ertem Eğilmez’in yanında yetişmiş olup Kartal Tibet’ten tutun birçok o dönemin önemli ismiyle aynı denizde yüzüyor.

 Konuya tekrardan dönecek olursak; Yavuz Turgu,l Türk sinemasının üç önemli ismi Şener Şen, Çetin Tekindor, Cem Yılmaz’ı “Av Mevsimi”  ile aynı gemide buluşturuyor. Bununla birlikte Şener Şen’in Yavuz Turgul ile birlikteliklere eskiye dayanıyor. Kendisinin Av Mevsimi ile nasıl çalıştığı sorusuna Şener Şen “ Yavuz'un filmlerinde herkes bir potada erimek zorunda, başka türlüsüne izin vermez. Her kafadan bir ses çıkmaz. Oyunculuk tartışması da yapılmaz, malzemeni kendi istediği gibi kullanmana izin verir. 1.5 ay okuma provası yaptıktan sonra da çözülmedik bir şey kalmamıştır geride. Herkes artık ne yapacağını biliyordur. Sadece mekan değişebilir, mizansen değişebilir. “ cümlesiyle yanıt veriyor.

 Yavuz Turgul, filmine ilham verici  Yavuz Tanyeli’nin  Yeni bir şeylerin  görüleceği aralıklar hep vardır.” cümlesiyle başlıyor. Daha sonra bir doğa sekansıyla başlayıp orada kesik bir elin görülmesiyle başlayıp ve  daha sonrasında cinayet masası komiseri Ferman’ın cinayet masasındaki amirlere cinayet ile ilgili ders vermesiyle açılıyor. Burada ilk mesaj ise  “ bakış açınızı değiştirin “ mesajı oluyor.

 Ölüme alışmış, alışmak zorunda olan cinayet masası polisleri   Ferman (Şener Şen) namı-diğer Avcı, “Deli” İdris (Cem Yılmaz) filmin baş kahramanları olarak karşımıza çıkıyor. Bu ikiliye antropoloji okumuş, tez yazmak üzerine  cinayet ekibine gelmiş çömez Polis Hasan ekleniyor. Hasan bu işlerin gerisinde kalan biri, zamanla yanlarında takıla takıla rüyasında cesetler görse de bu iş ona göre değil.İlk deneyimi ise kesik bir kol ile tanışmasıyla başlayıp,cinayet ortamındaki farelerin gezindiği ortamdan anlaşılıyor. Daha filmin başından itibaren yan karakter olarak karşımıza çıkan “ Hasan “ daha baştan bize etkili bir iş çıkaracağının sinyalini veriyor. İdris’inde delilik sirayetini sevdiği kadına karşı başka bir erkeğin bakışına karşı o esnada attığı bakışlarda görmek mümkün.

 Hasan, yaşanılan cinayetten sonra elleri devamlı kokuyor, kız arkadaşının elini tutamıyor. Hasan’ın bize gösterdiği başka şeyler var film adına, karakter olarak da olgun bir karakter olarak yansıyor izleyene. Filmin ilk yarısında; kız arkadaşıyla ciddi giden ilişkisinde de pek çok detayı göz önüne seriyor Hasan; ilk kurşunu yediğinde korkusu,kaygısı da bu meslek için çabası oluyor.

 Filmin ilk yarısında  Avcı Ferman,Deli İdris, ve Çömez Hasan’ın etrafında şekilleniyor olaylar. Devamlı bir kovalamaca şeklinde oluyor. Bir cinayet perdesinin aralanması için sorgular ve sonrasında “ Asit “ karakteri ekleniyor, bu kısımda Asit karakteri sokak dilince, torbacılığı iyi yansıtan profilde oluyor.  Asit, uyuşturucu aleminde nam salmış biri. Asit hikayeye girdikten sonra Asit üzerinden ilerliyor hikaye.  Daha sonra zengin birisi tarafından satın alınmışcasına evlendirilmiş Pamuk’un hikayesindeki “ Battal “ karakterine dönüyoruz. Cinayet perdesinin aralığı da bu arayışlardan peşinde olacağını bir cinayet romanı gibi resmettiriyor

 Bir yandan da film “ Battal Çolakzade “ ismi üzerinden; günümüzün hukukunda kollanan önemli ve zengin simaların yaptıkları onca suçu örtbas ettiklerine mesaj yolluyor. Filmin ikinci yarısına girilirken Battal Çolakzade’nin genç, kendi çocuğu yaşındaki biriyle evlendiğiyle başlayan ilişkinin sonrasında eşinin öldürülüşüne dair araştırmalar bu bölümü araştırıyor. Av- Avcı kavramı üzerinden giden meselenin üzerinden kızını kaybeden ve daha sonrasında oğlunu kaybeden bir annenin  “ biz kurban değiliz de  neyiz? “ sözü film adına av- avcı meselesine açıklık getiriyor. Deli İdris ile Avcı Battal arasında olacağı bazı mevzuların aşikar olduğunu film bize götürüyor. Herkes birbirini götürme peşinde avcı misali yoluna devam ediyor.  Cinayet masasından Ferman ile bir bir savaş içine giriyor. Bu savaşın kazananı “ Hayat “ oluyor. Paramparça hayatlara tanıklık ediyoruz. Kızına doku örneğine uyan tek kişinin de evlenmiş olduğu da filmin bitmesine ramak kala ortaya çıkıyor.

 Paramparça hayatları bu şekilde sunuyor bize “ Av Mevsimi” . Burdan aşk meselelerini ise deliler üzerinden anlatıyor biraz. İdris ile Asiye, Asit ile Pamuk, Müzeyyen ile Ferman... Hepsi birbirini bir şekilde tamamlıyor gibi, her birinin öyküsünü kırık oluşturuyor Yavuz Turgul. Filmin ikinci yarısında bir romantik gecede İdris’in ertesi gün gülümseyişindeki o şeye rağmen bir umut vari kırıntısını ertesi gün hayalkırıklığı sonrasındaki dibe çöküşte bir bar sahnesinde çalan “ Benden Adam Olmaz “ şarkısındaki o hissiyatta ve delilikte daha iyi anlaşılır...

 Battal Çolakzade tuzağını iyi hazırlamış bir avcı, cinayet romanlarında olduğu gibi hikaye filmin sonuna kadar sürüyor. Bir o kadar gerilimi yüksek, dramı içine yedirilmiş ,müzikleri ve diyalogları ile ağır bir film olduğunu belli edercesine adeta.  Yavuz Turgul’un filmlerinde oyunculara müdahale eder misin sorusuna cevabı ise şöyle oluyor

 “Sık sık müdahale ede­rim. Ben zaten senaryo aşama­sında bütün oyuncularla masa başı çalışması yaparım. Yani oyuncular sete çıkmadan önce neyi nasıl oynamaları gerektiği­ni bilirler. Benim kurduğum bir dünya vardır. O dünyanın için­de kişiler vardır. Ben zaten ya­zarken o kişileri görüyorum. Oyunculara ne gördüğümü an­latmak kalıyor sonuçta.”

 Oyunculuklara gelirsek; senaryo konusunda titiz biri olan Şener Şen’in yıllardır dostu/arkadaşı olduğunu var saydığımız Yavuz Turgul’un seçimi bir noktada önemli,ki Şener Şen, yılların olgunluğunda öylesine ağırbaşlı vaziyette olmasının yanında, yanına partner olarak aldığı Deli İdris rolündeki Cem Yılmaz; komedi filmlerinin haricinde delilik seviyesini zorlarken; bunun yanında Polis Hasan karakteriyle diğer anlamda Çömez; filmin en klas yan karakterlerinden biri oluyor,ki  Okan Yalabık kesinlikle o iğrenti/tiksinti denen kavramın ne olababileceğine dair klas profil çiziyor. Bunun yanına “ Asit “ karakterini oynayan Rıza Kocaoğlu iyi iş çıkarıyor.  Öyle bir oyuncu kadrosu var dedirten bir kadro,ki Şener Şen’in yanına “ Battal Çolakzade “ karakterine can veren Çetin Tekindor; o olgunlukta bir avcının neler yapması gerektiğine,vicdansız bir bireyin üzerinden hareket etse de bir yandan kızı için neler yapabileceğine tanıklık ederiz.

 

Sonuç olarak; Av-Avcı ilişkisini ele alan “ Av Mevsimi”  paramparça hayatlara davet ediyor bizi. Bu hayatlara davet ederken her türlü şeyi gözlemliyoruz. Gerilim,Şüphe,Korku, Kaygı ve birçok kavram filmin içinde yerini almış oluyor. Yavuz Turgul, bunun polisiye olmadığını , hayatta olan entrikalardan ibaret olduğunu da söylüyor. Filmin hikayesi;ise nerede başladıysa orada bitse de aslında bu tüm hikayenin/öykünün birleşmesindeki o başarıdan kaynaklanıyor. Ne iyiliğe ne kötülüğe artık yer vardır bu mevsim de,çünkü avlayanlar da bir gün avlanacağını bilerek bu mevsimde çırpınacaklarını biliyorlar illa ki!

 

Cem Kurtuluş,2010


Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

 

“ Her elin bir hikayesi vardır “

“ ben ellerime bakıyorum

Sadece yenmiş tırnaklar görüyorum”

 

“ müzeyyen ile oturayım, elinden tutup televizyona boş boş bakayım

Tek istediğim bu.”  ( Ferman’ın müzeyyen’e olan aşkı )

 

“ asıl çocuk sensin be

Bana bir masum kadın göster orada bileğimi keseyim “

 

“ ticarette kimsenin nezaketi için para ödemezler “

 

“ dünya düzenin avlar ve avcılar vardır bu kadar

Sizler buna karar vereceksiniz “ ( Battal Çolakzade)

 

“ sigara içer misin

İçmez miyim abi? Allah razı olsun “ ( Asit Ömer)

 

“ biz kurban değiliz de neyiz “

 

“ önemli olan sızlayan vicdanla yaşayabilmektir “

 

“ kadınlar budur

Güzeldirler ama zehirleyerek öldürürler...”

 

 

“ tuzağı avına hissettirmeyeceksin “

 

“ o bir anlık zaaftı idris “ ( asiye)