// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Film Kritiği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film Kritiği etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

08 Mayıs 2013

" Benim Kelimelerim, Benim Hayatım " The Words (2012)

















"Benim Kelimelerim, Benim Hayatım " The Words (2012)- Brian Klugman-Lee Sternthal

Yazar olmak zor iştir. Kelimeleri kendine göre seçmek ,ya da uydurmak ya da bir şeylere göre uyarlamak. Yazdıklarının toplum tarafından kabul görmemesi, yazdığın kitaplar üstünden tabiri caizse parayı cebe indirip ün kazanman ya da başka şeyler yazar olduğunda karşılaşacağın zorluklarla eş değerdir. Her yazar istemez ün yapmayı, tanınmayı ya da cebine istediğinden çok para indirmeyi. Meselenin özü bu şekilde ilerler. Bunun başka boyutunda “ İntihal “ kısmı vardır ki  birinin yazdığı bir eseri,bir sözü kaynak kullanmadan kendine uyarlamaktır.

Bu sözlerden yola çıkarsak; “Çalıntı Hayat “ olarak çevrilen “The Words“  böyle bir süreci konu alıyor.  Ama baştan söylemeli ki Türkçe’ye “ Kelimeler “ olarak çevrilmesi yerinde olurmuş.  Üç  farklı öykü, üç farklı yazar ve şiirsel anlatımla   bir resital sunuyor “ The Words“ 

Bu resitalden önce filmin hikayesinden bahsetmek yerinde olacaktır. Ernest Hemingway’in ilk karısı Hadley Richardson’un Hemingway ile yaşadıkları aşk dolu yaşadıkları zamanlarda Lyon’da tren beklerken  Hemingway’e ait bir bavul kaybolur, bu kaybolan bavulun içinde önemli bir el yazması vardır. Bu Hemingway için aynı zamanda uğraşıp didindiği, notlar aldığı bir kitabı işaret etmiştir. “The Words”  ün hikayesi de tam olarak  burada başlıyor.

Film;  Clay  Hammond’ın  “The Words”  (Kelimeler )  adlı kitabın birinci bölümünü  özel bir toplantıda dinleyicilerine okumasıyla başlıyor. Kahramanımız Rory Jansen genç bir yazar olarak karşımıza  çıkıyor. Hikaye anlatılmaya başlanırken yağmurun altında limuzine binen genç çiftimizin yanında gözümüze takılan bir yaşlı adam görürüz, bu filmin daha baştan kitap gibi anlatılacağının sinyalini verir. Genç yazar; yazdığı bir kitap sonrası ödül konuşmasında  “sadece hayal ettiğim gerçeği yazmaya çalıştım. Bir adamın, eşinin ve çocuğunun hikayesini “ diye anlatıyor serüvenini.

Filmin başından itibaren Clay Hammond’un hikayeyi devam ettirmesini izleriz. Bu bölümler bir roman misali sunulur seyirciye. Bu hikaye şiirsel anlatımlarla verilirken daha sonralarında filmdeki baş kahramanımız Rory Jansen’in kendi kitaplarını bir türlü yayınlamayı başaramamış, yayınevleri tarafından övülen ama daima reddedilen biri olarak tanıklık ederiz. Taa ki ikinci kitabının hikayesini nasıl buluncaya dek. Buraya gelmeden önce; Rory Jansen’ın ilk kitabından sonra parasız kaldığını görürüz, ve bu durum babasından borç almaya kadar gitmiş olur. Bir türlü çıkmazda olmanın diğer adıdır bu ve sonrasında da babasından nasihat dinlemiş olur. Hikaye, anlatılmaya devam ederken;  film bu durumu anlatıcının ağzından “Rory Jansen  günlük bir işe gitmek zorunda kaldı” diye anlatır bu durumu. 

Hikaye anlatılmaya devam edilir, Rory ve Dora evlenmiş olur,hikayenin asıl bölümü burada başlayacaktır. Yazdığı kitap sonrası yıllarını harcayan yazarın yayınevi tarafından reddedilişine tanık ederiz. Övgü dolu sözlerle başlayan konuşma, reddediliş ile bitmesi aslında günümüzde pek çok yayınevinin uyguladığı politikalara dair mesajını verir.

Film daha sonra  Rory Jansen, balayındayken karısının kendisine aldığı eski bir deri çantada tesadüfen bir el yazması bulduktan sonra bu yazmayı ikinci kitabını oluşturmaya başlamak üzere başka rotaya doğru yolunu çizer. Aynı zamanda balayına çıktıkları Fransa’da “Hemingway “ yazısı dikkatlerden kaçmaz, bu da aynı zamanda filmin hikayesine dair bu kısımlarda ipucu verir. Filmin başında beliren yaşlı adam, hikayenin gerçek kahramanı ile hikayesini kitabına uygulayan adamın konuşmalarına tanıklık ederiz bu bölümde. Ama öncesinde bulunan el yazmasıyla birlikte Rory Jansen’in bulduğu el yazmasını noktalama işaretlerine dokunmadan yazdığını aktarır. 

Aslında bütün bu hikayede kimsenin haksız olduğunu görmeyiz,bütün bu sorular içinde ilk sorumuz da “Eğer Rory Jansen yazdığını götürdüğü anda reddedilmeseydi böyle bir işe kalkışır mıydı” sorusu da akıllarda tek soru olur bu bölümde ve gecesini gündüzüne katıp nokta işaretlerine dahi dokunmadan kendi yazmış gibi hikayesine devam eder Rory Jansen. Eşinin de bunu okumasıyla büyük bir yazar olduğunu düşünür, ama gerçekte her şeyin başka olduğu ortadadır. Bir yandan bütün kelimeleri yazarken Rory,bir yandan aslında içine kemiren bir duygu var gibidir. Film bu gerilim tonunu inceden hissettirir bize.

Hikaye bu şekil ilerlese de Rory artık tanınmış ve ün olmanın peşinden gidecek, artık sözleşmeli bir yazar olmuştur.”Artık iyi bir iş bulmalısın,adam olmalısın” diye nasihatte bulunan babasının oğlu üne kavuşunca tabiri caizse nasıl fırıldak olduğunu da burada tanıklık ederiz. “Rory Jansen seçimini yaptı” diye anlatılan hikayede yağmur damlalarını sayarken, ünü yükselmiş ve kamera aslında arkadaki gizemli kahramanımızı gösterir aynı filmin başında olduğu gibi… Birinci bölüm hikayede sona ererken bu gerçekle karşılaşacağının sonudur. Her şeyin sonunda hayatın gerçeği bir gün çıkaracağına kuşku olmadığını da gösterir “The Words” bize.  Hikayeyi anlatan anlatıcı rolündeki “Clay Hammond” bize gerçeği gösterir ve bunu da şatafatlı geçen kitapları imzalamasını isteyen kalabalıktan anlatır bize. Filmin ilk yarım saatinde bütün hikaye bir kitabı okurmuş gibi anlatılır, sihirli bir anlatım söz konusudur. Şiirsellik adı altında sunulur hepsi seyirciye.

Filmin ikinci bölümü film adına asıl dramatik alandır. Asıl hikayenin başladığı yer de bölümde başlar. Yaşlı adam,  Rory Jansen’a hikayeyi anlatmaya başlar , filmin en dramatik noktalarından birini oluşturur bu bölüm. Hemingway’ın “Paris Anılarını” yazdığı zamanlardan alınmadır bu bölüm. Anlatıcı rolündeki yaşlı adam, hikayenin derinliğine ulaştırır izleyeni de.  Yaşlı adam ile genç adam arasındaki geçen bölümle John Fante ile tanıştığını söyleyerek filmde Fante’ye selam çakar  “ The Words” Bu bölüm aynı zamanda filmin en can alıcı kısmıdır. Yaşlı adam iğneleyerek konuşur,eğer konuşmasa bile bunu bakışlarından anlamak mümkün olur.

“Benim Kelimelerim, Benim Hikayem”

Okuduğunda da söylediği “Hikayelerini okuduğum zaman  kendimi orada hissettim” cümlesi ile bütün olan biten anlatılır,çünkü yaşlı adam kendisini ima eder burada. Bir tür alay eder,film kendine doğru bizi çıkar. Kitabı yazanın, kelimelerini çalan birine karşı kitabını imzalatıp, “ kalemi olmayan bir yazar” diyerek de bu bölüm iğnelemeye devam eder. Yaşlı adam daha sonra kitabının nasıl kaybolduğuyla ilgili hikayeyi anlatmaya başlar.Hikaye anlatıldıkça detaylar daha da açığa çıkar. Hikaye,masalsı şekilde anlatılır, ve içine de aşk eklenir. “Hayatında ilk defa yazmaya çalışmış” diye hikayeyi devam ettirir yaşlı adam. Bu,aynı zamanda hem içinde mutluluk vardır,hem de trajedi. Filmin en dramatik bölümünü anlattıkça burukluk duygusu yaşanır. Asıl hikayeye girdiğimiz kısım hem yaşlı adamın anlatışı,hem de hikayeye konu olan çiftin dramıdır. Delirmenin sonunda genç kahramanımızın nasıl zorluklarla yazdığını görürüz. Hikaye anlatıldığında geriye kalan söz ise “ne kadar istesen de geçmişi silemezsin” cümlesinde saklı kalıyor. Hikayenin bütün özetinin tek cümlesi yaşlı adamın dediği gibidir “bunlar benim kelimelerim,benim hikayelerim”  Bir yanda delirerek kağıda dökülmüş hissiyatlarla,bir yanda yazdığı emeği çöpe atan yayınevlerine karşı başka bir emeği çalan başka birinin hayatı…

 

“Kelimelerin Her Şeyi Mahvettiğini Bilmiyor musun? “

Bütün gerçeklerin gün yüzüne çıkmasıyla Rory Jansen, kitabı çaldığını eşine itiraf ederken görürüz. Rory Jansen’in hayatındaki yazar olma isteği hiçbir zaman gitmemişti,bunu da filmin başından itibaren bize göstermişti. O kitabı yazdığında da kendisine bambaşka gözle bakan eşi de bundan payını alır. Gerçek şu ki;kelimelerle kendisini şekillendirenler karşısında dürüstlük pahalıya patlar. Çünkü aslında Rory Jansen’ı kendi olduğu için değil, yazar olduğu için sevmenin diğer tarafını gösterir bize “The Words” ve burda da Clay Hammond’un “Kelimelerin her şeyi mahvettiğini bilmiyor musun” cümlesini hatırlarız.

 Başkaları hayatları üzerinden hırsızlık yapan “yazar “ adı altındaki kişilere cevabı yaşlı adamın “Hayatımın bir kısmını çalabileceğini mi sanıyorsun “  sözüyle daha net anlamış oluruz. Kelimeler bunlarla da sınırlı kalmaz, finalinde vurucu cümleler devam eder. En keskin cümle de “kelimeleri alınca, acıyı da aldın”  cümlesiyle daha da açığa çıkar. Bütün filmin özetini de “benim felaketim,kelimeleri onlara yazmama  ilham veren kadından  daha çok sevmemdi. “ repliği özetler.  Burada kelimelerin gücünü hissederiz,diğer deyişle Oğuz Atay’ın meşhur sözü;” kelimeler albayım,bazı anlamlara gelmiyor” akıllara gelir.

 

Oyunculuklara gelecek olursak…  Yaşlı adam(The Old Man)  karakterine can veren  Jeremy Irons hikayenin en büyük kahramanı oluyor film adına. Tüm oyunculardan daha  müthiş oynayarak o ağırlığı taşımasını biliyor. Bir hikaye nasıl anlatılır’ın büyük ruhunu oynadığı rol ile ortaya çıkıyor.  Clay Hammond karakterine can veren filmin hikayesini anlatıcı olarak karşımıza çıkan    Dennis Quaid  sadece sesiyle bile etkilemeyi başaran bir pozisyonda oluyor. Özellikle yaşlı adam karakterinin hikayeye kattığı derinlik  başka bir portre çizerken , “Rory Jansen “ karakterine can veren  Bradley Cooper biraz daha sönük kalıyor film genelinde,ama hemen hemen tüm zorlu duyguların üstesinden de gelmeyi başarıyor.  Bradley Cooper’a burda biçilen rol ağır bir rol, kendisini izlediğimiz filmler ise daha enerjik, daha da  atraksiyon dolu işler olduğu için bu açıdan bakmak daha doğru olacaktır.  

Dora Jansen karakterine can veren  Zoe Saldana filme  uyum sağlıyor,ama karakterinin derinleştirilememesi nedeniyle çok da ileriye gidemiyor. Ve de oynadığı rol itibariyle yapay bir görüntü çizmiş. Yan karakter olarak “Daniella” karakterine can veren  Olivia Wilde film adına hem lüzumsuz hem de zorlama bir karakter oluyor,çok da filmi çıta olarak yükseğe çıkaramıyor. Flashback’lerde gördüğümüz gençlik zamanlarında  Ben Barnes ve Nora Arnezeder filmin fiziği görüntü olarak güzel çiftlerinden olarak göze çarpıyor, ve rollerinde de müthiş bir gerçeklik katmışlar hikayeye. En az Jeremy Irons kadar hikayenin genelinde etkili bir performans ortaya çıkarıyorlar.

 Sonuç olarak; Yazarlığa bulaşmış ya da bulaşacak olanlar için her şey kelimeyle başlar,kelime ile son bulur. Temasını da kelimenin gücünden alıp, “intihal” konusuyla devam ettiren Brian  Klugman ve Lee Sternthal’ın senaryosunu 1999 yılında yazdığı ve  beraber  yönettiği “ kitap yazıp kaybeden bir adamla, onu bulan sidikli bir veledin hikayesi “ olarak betimlenen ve   bir roman okur gibi seyirciye sunulan, şiirsel anlatımıyla, başarılı kurgusuyla, hikayenin akışına giden müzikleriyle öne çıkan “ The Words “ Hemingway, Fante gibi yazarları selamlayan,finaliyle sönük kalsa da,  daha çok Hemingway’den beslenen bir film olmakla birlikte günümüzde başkalarının kelimelerini çalarak kendini yazar olarak tanıtan kesime okkalı bir tokat atıyor.   

 

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim:


“ sadece hayal ettiğim gerçeği yazmaya çalıştım. Bir adamın, eşinin ve çocuğunun hikayesini. Böyle küçük bir kitabın bu kadar insanı etkileyeceğini düşünmedim. Keşke ikinci kitap için de bir fikrim olsaydı”

“ Adam olmanın diğer bir parçası da ne kadar acı olursa olsun kendi sınırlarını kabullenmektir “

“ Fante’yi okudunuz mu?
Okumak mı? Onu tanırdım”

“ Kitap yazıp kaybeden bir adamla ,onu bulan sidikli bir veledin hikayesi”

 “ Medeniyet tarihindeki pek çok klişe gibi Rory Jansen’da  yapılacak tek bir şey olduğuna karar vermiş.
İçmek “

“ Gerçek sizi özgür bırakır “

“ Hayatımın bir kısmını çalabileceğini mi sanıyorsun “

“ kelimeleri alınca acıyı da aldın “
“ bir daha hiç yazamadım diye hayatımın mahvolduğunu mu sanıyorsun “

“ benim felaketim kelimeleri onları yazmama ilham veren kadından daha çok sevmemdi…”

“ hepimiz hayatta seçimler yaparız, zor olan onlarla yaşamaktır “



 Cem Kurtuluş,2013

18 Nisan 2013

Sınıfta Kalmış Bir Film: Celal ile Ceren














Romantik komediler en kolay senaryolara sahip senaryolardır. Bazı senaryolar zor gibi görünse de içinde bazı mesajları barındırarak seyirciye güldürmeyi başarıyor, bazılarıysa absürt sahnelerle çok satmayı hedefliyor.
“ Dikkat Şahan Çıkabilir” programıyla tanıdığımız Şahan Gökbakar bazı televizyon kanallarında tanımış, seyircileri çok eğlendirmişti. Başarılı bir yapımdı diğer yaptığı işlere göre.  Recep İvedik serisi için söylenecek bir şey yok.

  Filmin gösterimine girmesinin ardından Türkiye’de çoğu kişinin ilgisini çekti, herkesin beğenisini kazandı. Film, sinema piyasasında insanların gülmek ve gülmemek arasında  seyircileri ikiye bölmüştü. Toplumu aptal gösterme çabası Recep İvediğin baş unsurlarından biriydi.Düşündürücü değil, ama gülmek istemeseniz de gülüyordunuz. Oyunculukların performansının kötü olmadığını söylemekte yarar var.

 Şahan Gökbakar’ın bu filmlerdeki başarısı ile kendi yapım şirketini kurup yeni bir türü denemesine sebep oldu. Buna ismini veren “ Celal ile Ceren”

 2013 yılında film piyasasına giren Togan ve Şahan Gökbakar kardeşlerin yapımını üstlendiği bir film.
Uzun süredir birlikte olan, birbirlerinden ayrılamayan bir çiftin ayrılık sürecini işleyen film yer yer seyirciyi güldürüyor. Açılış sahnesiyle ilişki boyutlarını analize eden filmde bazı yerlerde gülmeniz garanti.  İlk yirmi dakikasında umut veren  bir şeyler anlatacak gibi görünen filmin sonrasında eğlenceli bir boyuta geçmeniz olası.

 Karakterler sık sık yer değiştiriyor. Kendinizi başka yerlerde buluyorsunuz. Celal karakterinin ilk başta aşık gibi görünen imajı sonrasında Celal karakterini arkadaşlarının gazlamasıyla maço bir karaktere büründürüyor.
  Argo kelimelerin filmde yer alması seyirciyi güldüren bir unsur. Günümüzdeki Türk sineması izleyicilerini düşününce Argo kelimelerin hepsine birden salonda kahkahalar atan bir topluluk gözümüzde canlanıyor. 

Şahan Gökbakar’ın yaptığı işi sevenler kuşkusuz bu filmden de keyif alacaktır. Recep İvedik filmleriyle bu filmin arasında fazla bir fark yok. Recep İvedik filmlerinde çokça aşina olduğunuz “ sokmak,koymak” kelimeleri samimi buluyorsanız bu filmi sevmenizse olası.

Sorulacak iki soru var. Recep İvediği izlettirdim mi? İzlettirdin. Milyonlar kazanıyor musun? Kazanıyorsun..
Bu iki soru içinde sorgulanacak o kadar sual var ki sorgulamamamız tuhaf olurdu. Amacı sadece para olan, geriye bir şey bırakmamak adına yapılıyorsa böyle yapımlar sinemaya bir şey katmayacağı aşikar ki bu senenin en kötü filmlerinden biri seçilmiş “ Celal ile Ceren”

İlişkilere yeni bir bakış açısı kazandırmaması film için eksik bir detay. Küfürler filmde oldukça detaylı.  En keyif aldığım sahnelerden biri günümüz ilişkilerinde görüldüğü gibi erkeğin kıskançlığı üzerine kurulu.Celal karakterinin Ceren’den ayrılmasıyla başlayan süreçte Ceren’in başkasıyla yemeğe çıktığını öğrenmesi üzerine Celal’in farklı bir ruh haline bürünmesi günümüz ilişkilerindeki eksikliği hissettiriyor. O sahnede karşı taraftaki karakterin kafasındaki gitar kırılması eğlenceli sahnelerdendi. Filmin en büyük eksiklerinden biri kadına nereden bakıyoruz? sorusu üzerine kurulu.

 Film üzerinde konuşulacak çok detay yok. Senaryonun eksikliği, kadınları aşağılama durumu ve erkek egemenliği ise seyircinin izlerken not edeceği detaylar. Celal ile Ceren komik bir film mi? Evet komik bir film.  Düşündürmeyen, klasik “ sokmak,koymak” sözlerinin dolandığı bir film. Filmin 2013 yılının en kötü 20 filmde sıralamaya girmesi de sizi şaşırtmasın. Filmdeki komiklikler yer yer izleyenleri güldürüyor. Celal karakterinin sakarlıkları, Bekarlığa veda partisi, Aşkı uğruna yaptıkları vs...

 Aynı zamanda cinselliğe çok fazla dokundurulması filmde gözlerden kaçmıyor. Recep İvediği keyifle izleyenler için izlenilebilir bir film, ama komedi filmi klasmanında benim için sınıfta kalmış bir film” Celal ile Ceren”

Yazan: Cem Kurtuluş

06 Şubat 2013

Masumiyet (1997)













Masumiyet.. Kazanılan mı kaybedilen mi ? Onlarınki bir kayıp mı bir kazanç mı? Doğru dürüst yaşamaları mı? Dalaverelerle değişik yollardan iş yürütmek mi? Ya da birbirlerine duydukları aşkı temiz yaşadıkları mı Masumiyet? Bir kadının bekareti mi? Suçsuz bir adamın idama götürülürken oradaki hali mi? "Masumiyet" filmi bize türlü türlü sorular sorduruyor.

Zeki Demirkubuz yine kafa karıştırıyor. Demirkubuz, maddi kayıplardan uzak filmleriyle tanınır. 80 darbesinden dolayı 3 yıl hapis yatmış biri kendisi. Bir de o dönemin kuşağına inceden değinmek gerekir. 1990’lı yılların Türk sinemasının en önemli özelliklerinden biri maddi kaygılardan uzak olmasıdır. Kısıtlı bütçelerle müthiş işler çıkarılan dönemdir 90’lı yıllar. Masumiyet " 90'lı yılların En İyi Türk Filmleri" arasındaki yerini alır.

Filmin hikâyesi Yusuf karakterinin gözünden anlatılıyor bize. Bunu ilk sahneden itibaren gözümüze sokuyor Zeki Demirkubuz.  Yusuf, en yakın arkadaşını vurmuş, 10 yıl hapse mahkum edilen, sessiz, sakin, gardiyanlar ve müdür tarafından sevilen bir karakter.Hapisten çıktıktan sonra sokaklarda aylak aylak geziyor, otelde yaşamaya başlıyor. İçerden çıktığında ne kalacak bir yeri vardır, ne de çalışacak bir işi. Film bize Yusuf karakteriyle anlatılsa da filmin kahramanlarından Bekir Ve Uğur'un hayatı otobüste kesişiyor. Otelde kaldığı ilk gün Yusuf,  Çilem’e rastlıyor. Çilem’e rastladığı gün Çilem’i ateşler içinde görünce hastaneye götürüyor. Bu sahnede Yusuf'un merhametli ve masum biri olduğuna tanıklık ediyoruz.

 “Kader“ filminde görülmeyen Uğur’un çocuğu bu filmde gösterilerek izleyiciye ipucu veriyor. Yardım ettiklerini duyan Uğur ve Bekir ile tanışması böyle oluyor. “Kader” de bize gösterilen Bekir’in gençlik dönemi, Masumiyet’teki ise olgunluk dönemi oluyor.   Bekir, pavyonlarda Uğur’a yardım eden, onu gözleyen, peşinden ayrılmayan, kıskanan, kafayı tırlatmış, içip içip gezen, Uğur’dan başka gözü kimseyi görmeyen serserinin teki.   Sonrasında kafasına sıkarak intihar ediyor.  1 saat'e yakın gördüğümüz Haluk Bilginer buraya kadar oynadığı rolün hakkını veriyor. Uğur Ve Bekir'in mevzuları eski.  Olaylar  zincirleme şeklinde gerçekleşiyor.  Hepsi birbirine aşık. Saplantılı aşkların esiri olmuşlar adeta.

Kafasına sıkacak kadar deli biri Bekir. Uğur, geçimini şarkıcılık yaparak kazanıyor, orospuluk yapıyor, ağzı bozuk, erkeklerin masalarına gidiyor. Geceleri eve geç geliyor, Bekir de içip içip sızıyor. Olan küçük kıza oluyor. Mevzular böyle gelişiyor. " Kader " de Uğur karakterini Bekir'in dükkanına girerken gözlemliyoruz ama " Masumiyet " de aynı sahneler gözükmüyor, sadece Bekir'in anlattıklarından ibaret hepsi.

 “Orospuyum ben Orospu” sahnesi görülmeye değer. O sahnelerde Derya Alabora ve Haluk Bilginer oyunculukların dibine vuruyor. Sahne devam ederken Bekir’in “Bana da vereceksin “ sahnesi en sahici sahneler arasında yerini alıyor ve görülmeye değer olduğunu gösteriyor.  Mevzular sadece bu kadar değil. Yusuf ve Uğur’un ortadan kayboldukları akşam içip içip otele gelen Bekir ‘in her yere sataşması, Uğur’un odasına çıkması öncesinde “Abinin amına koyayım” repliği de aynı klaslıkta.

Gel zaman git zaman Yusuf, Uğur’la her yere gidiyor. Bekir’in yarım kalan işini devam ettiriyor. Rakının açıldığı, ikisinin dertleştiği tirad Türk Sinema Tarihinin en iyi sahneleri arasında yerini alıyor.  Haluk Bilginer inceden giriyor, ayarı verdikçe veriyor. Uğur’la geçmişlerini anlatıyor, o saplantılı aşkı " Kader"  filminde daha çok görüyorsunuz. “Masumiyet” te mevzu Yusuf üzerinden geçiyor. Bekir’in Yusuf‘a Uğur’u anlattığı bölüm uzun olsa da kısa yoldan o durum şöyle aktarılıyor bize.

 “Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik hasta bir adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bir şeyler. Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi Yeşilçam’da. Cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkine aşık etmiş kendini. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa? Hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı. Sonunda o da geldi gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan…Nikahlandık. İki taksi bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bir gün bu orospu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar…Pırlanta anlayacağın. "


 Bekir öldükten sonra Yusuf , Uğur’la şehir şehir geziyor. O da Bekir gibi saplantılı bir aşka girmiştir. Uğur’a aşık olduğunu söylemiş, karşılığını alamamıştır. Uğur, 20 sene Bekir’in her türlü yolu denediği türlü türlü şeylerden bahsetmiştir, her boku anlatmıştır. Uğur’un orospuluk yaptığı, şarkı söylediği yere polis baskın yapıyor, Hem Uğur hem Yusuf içeri alınıyor. İfade veriyorlar. Uğur bir süredir ortalıkta olmadığı için Yusuf’u yeniden polisler alıyor. İşkence sebebiyle parmakları kanamıştır. Ama aşık olduğu kadını satmıyor. Bir nevi Masumiyetininin bedelini ödüyor  Yusuf.

Filmin diğer klas sahnelerinden biri Yusuf 'un Uğur'a aşkını itiraf edişinden sonra yaşadığı hayal kırıklığı. Bu hayal kırıklığı esnasında Uğur ve Yusuf'un diyalogları en az tirad Haluk Bilginer'in tiradı kadar etkileyici. Bu sahnede Derya Alabora bütün oyunculardan daha önde olduğunu ispatlıyor. Filmde Çilem karakteri üzerinden birçok şey anlatılıyor Demirkubuz ama Çilem sessiz ve hiçbir şeyi duymayan bir karakter olarak karşımızda. Zeki Demirkubuz burada Çilem'in duymamasını ama filmdeki ana duyguyu seyircinin duymasını istiyor. Filmin sonlarına doğru çaresizlik seyircinin zihnine yerleşir ve filmin final sahnesinde Samuel Beckett dizeleriyle karşılaşıyoruz. 

“ Hep denedin, hep yenildin.
 Olsun, gene dene gene yenil, daha iyi yenil “

Bir yanda masumiyetini koruyanlar, bir yanda inandığı sevgi uğruna masumiyetini çiğneyen bedel ödeyenler. Demirkubuz klasiği" Masumiyet" takıntılı bir aşkın hikayesini Masumiyeti çiğnenenler tarafından anlatıyor, bunu anlatırken samimi ve sahici bir  dille aktarıyor. Kişisel bir yorum olabilir; ama Demirkubuz'un filmografisinde  " Masumiyet " en başarılı yapım desek sırıtmaz sanıyorum. 

İzlerken Altını Çizdiklerim:

 “Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik hasta bir adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bir şeyler. Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi Yeşilçam’da. Cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkine aşık etmiş kendini. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa? Hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı. Sonunda o da geldi gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan…Nikahlandık. İki taksi bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bir gün bu orospu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar…Pırlanta anlayacağın. Şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. Kanıma girdi o gün. Tabii taktım ben bunu kafaya. Ertesi gün bir soruşturma… dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. Ama asıl Zagor’a kesikmiş. Zagor‘da kaftiden içerde o sıra. Bir gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. Yazıldım peşine. Tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik Sağmalcılar’a; benim içimde bi sıkıntı. İşi anladım tabii: Zagor’u ziyarete gidiyor. Bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. Uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. O ara Zagor içerden çıktı. Sonra bir duyduk; kaçmış bunlar. Altı ay mı bir sene mi; kayıp. Hep rüyalarıma girerdi or.spu. O gün dükkana gelişini hiç unutamadım. Benimkine bile dokunamaz oldum. Sonra bir daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş Zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. Karakolda beş gün beş gece işkence buna. Arkadaşlarının öcünü alıyorlar. Kaltağa da öyle…

Önce “öldü” dediler Zagor’a, sonra komalık. Ankara’da oluyor bunlar. Bizimki bir gün çıkageldi mahalleye. Zagor içerde, en iyisinden müebbet. Bir sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyor. Önce tanıyamadım. Anlayınca içim cız etti. Cız etti de ne? Tornaya değmiş gibi oldu. Çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bir surat. Ama bu sefer başka güzel orospu. Oranın şarkıları gibi. Kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. Dedi “para lazım”, çok para. Zagor’a avukat tutacakmış. “İlerde öderim” dedi. Esnafız ya bizde, “nasıl?” diye sormuş bulunduk. “Orospuluk yaparım” dedi, “istersen metresin olurum”. İçime bir şey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak…işte o gün bugünden beri bu orospuyla tam yirmi yıl geçti. Uzatmayalım, Zagor’a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! Ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyor. Orospu da peşinden. 

Sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden. Önce dükkan gitti, ardından taksiler. Karı terk etti, peder kapıları kapadı. Yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. İş bilmem, zanaat yok. Bu durmuyor hiç. İlk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. Gözünü yumup yatıyor milletin altına. “Gel dönelim” diye çok yalvardım. “Evlenelim”, pederi kandırırım, Zagor’a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyor itin. N’aptı buna anlamadım. Kaç defa dönüp gittim İstanbul’a. Yeminler ettim. doktorlar, hocalar kâr etmedi. Her seferinde yine peşinde buldum kendimi. Bir keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile. Beni abisiyim diye yutturduk herife. Nedense rahatladım, “oh” dedim, kurtuluyorum. Bu da akıllanmış görünüyor. Yüzü gözü düzelmiş, “çocuk” diyor başka bir şey demiyor. Sinop’ta oluyor bunlar. Ben de döndüm İstanbul’a. Doğumuna yakın, Zagor bir isyana karışıyor gene. Hemen paketleyip Diyarbakır Cezaevine postalıyorlar. Çok geçmeden bizimki depreşiyor gene; o haliyle kalk git sen Diyarbakır’a, üç gün ortadan kaybol…Herif kafayı yiyor tabii. Dönünce bir dayak buna: eşek sudan gelinceye kadar. Kızın sakatlığı bu yüzden. Sonra çocuğu doğuruyor. Uzun zaman anlaşılmamış. ortaya çıkınca bir gece esrarı çekip takıyor herife bıçağı. Çocuğu da alıp vın Diyarbakır a, Zagor’un peşine. Allah’tan herif delikanlı çıkıyor da şikayet etmiyor. Ben o ara İstanbul’da taksiden yolumu buluyorum. 

Epey bir zaman böyle geçti. Yine her gece rüyalarımda bu. Zagor’un Diyarbakır Cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. Bir gece bir büyükle eve geldim. Hepsini içtim. Zurnayım tabi. Bir ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım, başımda bir çocuk, “kalk abi, Diyarbakır’a geldik” diyor. Baktım, sahiden Diyarbakır‘dayım. Bi soruşturma. Kale mahallesi vardır oranın, bir gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. Hiçbir şey demedik. O gece oturup düşündüm. “oğlum Bekir” dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugün usul usul yürüyorum işte.”

" Ceza derler oğlum buna ceza.. Hakim kime kalem kırar düşündün mü hiç? Kimi falakaya yıkarlar? Kimi orospu yapıp, kimi aç öldürürler? Kim gözünü kırpmadan beynine sıkar kurşunu? Koyun gibi kesilmeyi bekleyen şerefsizler mi? Beş paralık düzenleri için hayatlarını peşkeş çeken pezevenkler mi? Söyle lan kim? 20 yıl oldu. Gidilecek yer kalmadı. Söylenecek söz de. İstersen gittiği yere kadar gider. İstemezsen yarın çek git. Bir şey de söyleme."

 Film hakkında Tespitlerim

 - Haluk Bilginer ve Derya Alabora’nın mükemmel oyunculukları,
 - Pisliklerin ortasında dolanan Yusuf’un masumiyetinden bir şey kaybetmemesi ve Güven Kıraç’ın bu rolü başarıyla oynaması takdir edilesi,
Yan karakter olarak Otelci'yi oynayan Doğan Turan oyunculuk olarak sırıtmamış, babacan rolünün hakkını vermiş.
- Filmde Masumiyet’e dair bir şey varsa “Çilem” karakteridir bu. Sessiz, sakin küçük kız. Sadece televizyon karşısında vaktini geçiren bir kız.
- Filmde tamamlayacağımız o kadar yer var ki puzzle gibi adeta. Doldurdukça bir açık çıkıyor. Demirkubuz yine yapacağını yapıyor izleyiciye.
- Mekân: Ucuz ve harap bir otel; Demirkubuz kamerayı konuşturuyor, açılar ve çerçevelerle bunu sinema izleyicisine gösteriyor. 
“Masumiyet” filminde Haluk Bilginer “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü almıştır.

 Cem Kurtuluş, 2013