// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Kitap Eleştirileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Eleştirileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2020

Hakan Bıçakçı - Hikayede Büyük Boşluklar Var (2015)





















Kitabın Adı: Hikayede Büyük Boşluklar Var
Sayfa Sayısı:179
Editör: Levent Cantek
Kapak: Koray Ekremoğlu
Kapak Fotoğrafı: Ege Dalaman
Uygulama: Hüsnü Abbas
Düzelti: Nebiye Çavuş

Yayınevi: İletişim Yayınları


Gerçeklik her zaman insana ağır bir yumruk veya sıkı bir tokat gibi gelir. Gerçek olan öyküleri kurgulayıp sunmaksa diğer anlamda büyük marifettir.  Amacım abartılı şekilde şişirmek veya övmek değil.  Konuya böyle giriş yaparken abartılı olduğunun farkındayım; ama en az insanın genel dünyasında bir boşluk her daim bir yerde asılı kalacak veya o kendi boşluğunda sallanıp duracak. Hakan Bıçakçı’yı ilk duyduğum kitap “ Ben Tek,Siz hepiniz “ kitabıydı. Bu kitabı  ara ara  okumuşluğum vardı,bunu fazla uzatmamak adına Hakan Bıçakçı’nın “ Hikayede  büyük boşluklar var “ kitabı kısa zaman içinde elime geçen, uzun zamandır eline geçmesini istediğim bir kitaptı. 


Kitap, öncelikle sade kapağıyla boy gösteriyor. Bu öykü kitabının içinde  “ İlişki Durumu, Yalnız Personel, Nasıl Olur, Ara Bölge “ bölümlerinden oluşuyor. Yaklaşık dört bölümden oluşan öykü serisi 34 tane öyküden oluşuyor. Bu 34 öyküye yer vermesinin yanında her öykünün altında gerek müzisyenlerin şarkı sözlerine yer veriyor, gerekse edebiyat dünyasında iz bırakmış önemli isimlerin sözleri de bundan nasibini alıyor.  

Kitap, açılışını “ İlişki Durumu “ bölümüyle başlayıp “ Ne İşi Var Rufus Waingwright’ın Senin Düğününde “ öyküsüyle başlıyor.  Yeşilçam filmlerini andıran bir senaryo duruyor önümüzde bu öyküde. Kendi dünyasından da kesitler sunan bir öyküyle karşı karşıyayız Hakan Bıçakçı’nın. özellikle röportajlarında belirttiği üzere rock-metal müzik kültürünü ilk öyküde “ Ankaralı bir metalciden İstanbul’da yaşayan Rufus Wainwright dinleyen sofistike bir sevgiliye terfi ettim bir anda “ sözüyle anlamak mümkün olsa da, bu öyküde  “ Ankara’da dönüş yolunca , yol boyunca Slayer dinledim “ cümlesi bir o kadar isabetli. 

 “ İki Bahar “ ile devam eden öykü de hayatında iki bahar isimli kadına aşık olduğuna tanıklık ediyoruz kahramanımızın. Pek çok kırıklık,pek çok pişmanlık sonunda “ İlk Bahar’ın içtiği şarapla Son Bahar kafayı buldu ve ertesi gün baş ağrısıyla uyanan İlk Bahar oldu “ sözün de mevsimlere kadar uzanıyor bu öykü.  Biraz da mevsimler gibi geçmesine benzetiyor bu durumu. En azından bu hissiyatın gelmesi de gayet olağan.  “ Metrobüste Candy Crush “ sıkıcı metrobüs yolculuklarından bunalan insanı günümüz şeklince anlatıyor Hakan Bıçakçı. Çok eskilere giderek değil,günümüz şartlarına uyarlıyor bu öyküyü. Hem bir bekleyişi,hem sıkıcılık perdesine dair söz söylüyor. Olduğu gibi,nasıl olması gerekiyorsa.

Kitabın ikinci bölümünü oluşturan, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “ Herkes kendinin mezarıdır “ alıntısıyla başlayan “ Yalnız Personel “  öyküsü isminin hakkını fazlasıyla veren bir otel odasında yalnız başına monitör karşısında çürüyen bireyi konu alıyor. Bu birey monitörlerde olan biten bir şeyin olmadığı,telefonların çalmadığı bir otelde kendine yer ediniyor.  “ İşim bu hiçbir şey yapmayarak mesai dolduruyorum “ sözüyle bu öyküde kahramanımızı anlamak mümkün. Bu öyküde çok fazla olmasa da Dostoyevski /Oğuz Atay arası bir tad almak mümkün.

 “ Kutlama “ öyküsüyle merkeze evde yalnızlığıyla başbaşa kala çevirmenleri konu alıyor Hakan Bıçakçı.  Bu öyküye  Tom Waits’in “ içki problemim yok, içki bulabildiğim sürece “ sözüyle başlıyor. Bu her ne kadar bilindik bir söz olsa da  öyküde yer alan ve çevirmenin kendi dünyasına  doğru  “ Kendi kendime , kelimenin tam anlamıyla yapayalnız geçirdiğim uzun çalışma günlerinin ve gecelerinin sona erişini yine kendi kendime kutlamalıydım. Bu kutlamada başkasına yer yoktu. Kadehimi tek başıma, kendime kaldıracaktım “ (sf 54)  sözüyle çevirmenin yalnızlığı resmedilir,ki bundan nasibini almış çevirmenler de bunun içindedir. Aynı zamanda Hakan Bıçakçı’da bilindiği üzere bu konuda çeviriler yapan biri,ama bahsettiği dünya yalnız odalarında kendiyle başbaşa kalan çoğunluk gibi geliyor bana.  Her telden öykülerden kişiler var.

“ Bir Düğün Metalcisi”  düğün ortamında sevmediği müziklere denk gelen bir nevi oraya zorla getirilen bir metalciyi temsil ediyor. Yaşlı adamlar,yaşlı kadınlar da bu öykünün yan karakterleri oluyor. Bu konuya Hakan Bıçakçı yapılan bir söyleşide kendi hayatından beslendiğini ekliyor.  Metalcinin düğünle imtihanını öykü “ Sizin yüzünüzden on dokuz yaşında hayattan soğudum. Osman ağa siksin hepinizi “ sözüyle anlatıyor.  “ Trafik Kilit “ öyküsü intihar vari cümleye dayanan Cioran alıntısıyla başlıyor. Kendiyle devamlı karşılaşan insanı temsil ediyor bir nevi bu öykü. Tamamen içini cız ettirecek bir nitelik taşımıyor;ama   yine de “ Ben de sürekli kendimi görsem ben de kendimden sıkılırdım “ (sf 70) sözü bir noktada isabetli bir atış oluyor.  

Kitabın üçüncü bölümünü oluşturan “ Nasıl Olur “ bölümünde yaklaşık 12 öykü var, bu da kitabın en fazla öyküsünü oluşturan bölüm oluyor.  Bütün öyküleri tarif etmek zor olsa da, herkes kendine has olanı seçecektir. “ Hayvanlar Gibi Bir İntikam Masalı “ bir Moğol atasözü olan “ insan dışı ile karşılanır, içi ile uğurlanır “ sözüyle açılıyor.  Bu öyküde  “ hayatım boyunca yemiş olduğum tüm hayvanlar benden intikam alacakmış. Şimdi yeme sırası onlardaymış “ sözü kesilen hayvanlara dair  bir atıf niteliği taşıyor. “ Kurban bayram’ında kurban gibiydim “ sözüyle de öykünün neler taşıdığını söylüyordu kahramanımız bir yandan . Bir yanda da bu öykünün içinde bir savaş veriyordu. Bu da ancak hayvanın insana karşı savaşı denilebilirdi.

“ Başkasının Kalemi “  başlangıçta masaj koltuğuna boş yere işgal eden karakteri yerleştiriyor merkeze.  Daha sonrasında da  uçak yolculuğuna ışınlanıyoruz,ki bu kitabın belli bölümünde sıklıkla okuduklarımız arasında kendine yer buluyor. Başkasının kalemi de öykünün akışına uyum sağlıyor.  Tam olarak da bahsetmek istediği olay bu. Bunu da içindeki diyaloglarıyla sağlıyor. “ Beyaz Masa Örtüsü “ nerelisin sorusuna verilecek en güzel cevaplardan birini veriyor.  Konu bir masa örtüsünden ibaret olsa da karakterler başka çizgide yol gösteriyor bize.  

Dördüncü  bölüme adını veren “ Ara Bölge “ de yine tanıklık edeceğimiz öyküler de hayatın içinden. Ben de benim sevdiklerimden yola çıkacağım. Bu bölümün içinde yedi öykü var. “ Cesaret Testi “  arkadaşını yediği dayaktan kendini suçlu bulan birini merkeze alıyor. Suçluluk duygusu, pişmanlıklar derken samimiyetiyle de herkesin böyle bir şey yaşayabileceğine hafiften atıfta bulunuyor. Hikayenin başrolündeki anlatıcının “ kanını yerde bırakmıştım “ sözü ile anlatılanı anlamak mümkün.  

Sir Robert Warpole’un “ Herkesin bir fiyatı vardır  sözüyle açılan  “ Serbest Piyasa “  ucuz bir çağda kiralık katillik yapan biri üzerinden ilerliyor. Yeşilçam vari sözler hakim oluyor öyküde. Ama samimiyetiyle sırıtmıyor, en azından okuduğum müddet boyunca beni sıkan bir tarafı olmadı. “ Bana Bayan Deme “ samimi diyaloglarla ilerleyen taksiye binen “ bayan “ sözüne karşılık “ sigara içmeniz rahatsız etmez de bayan demeniz eder “ sözünden yola çıkıyor. Günümüzde bu sözün kullanılmasından ötürü aslında bir gerçekliği anlatıyor bize Hakan Bıçakçı. Bunu anlatırken eğlenceli yanını ortaya çıkıyor öykünün.

34 öyküyü tanımlamak zor; ama  samimiyet basamaklarının yükseldiği anları yakalamak  Hakan Bıçakçı’nın “ Hikayede Büyük Boşluklar Var”  kitabıyla mümkün.  Her öykünün başlangıcına yerleştirilen epigraflar da bu işin tuzu biberi. Mecburiyetten gidilen düğünleri “ düğün metalcisi” öyküsüyle, yalnızlığın tasvirini zaman zaman “ kutlama “ öyküsüyle ve arkadaşına kazık atılan anları “ cesaret testi “ öyküsüyle yakalıyoruz . Toparladığımızda " Hikayede Büyük Boşluklar Var " ismi kadar boşlukta kalan insana dair sözünü söylüyor, bunun yanında samimiyete yakın, içten,  günümüz koşullarınca başarılı bir kitap... 

Cem Kurtuluş,2020

03 Nisan 2020

Karanlık Ülkenin Karamsarlığı : Ahmet Erhan - Alacakaranlıktaki Ülke ( 1981)





















1970’lerin karanlık yapısı olağanüstü çatışmalarla, darbe dönemini hazırlayan sağ-sol kavgalarıyla geçti, herkes kendi kavgasını veriyordu. Gençlik sağ-sol çatışmalarının içinde boğulsa da hepsi düşünen toplumun bireylerini yansıtıyordu. Her  ne kadar dönemin hükümeti bunu farklı onaylasa da gençlik bir şeylerin kavgasını veriyordu. Bu çatışmacı siyasi ortam; edebiyatın güçlü isimlerini ortaya çıkardı.  1958 plaka doğumlu “ Erhan Bozkurt “ bir nevi Ahmet İzzet’in oğlu, babasının ön adını alan şair Ahmet Erhan bu isimlerden biriydi. Kuşak itibariyle arkadaş çevresi tarafından benimsenen bir isimdi. Kuşağının ağırlığını fazlasıyla taşıyordu.  Ahmet Erhan, daha 70’lerin gençlik fırtınasında, ve sonrasında 20’li yaşların ertesine taşıdığı kitabı  “ Alacakaranlıktaki Ülke “ bir nevi Ahmet Erhan’ın ülke için karanlık bir kuşağı temsil edecekti.

Hüzün, Ahmet Erhan için her zaman en büyük temsilciydi, bunu anlayanlar çoğunlukta olmasa  da bir köşede yerini beklemişti.  “ Alacakaranlıkta Ülke “  kitabında   Adnan Özer  “ hiçliğin çekimi: Ahmet Erhan’ın yalnızlığı “ demişti.   Bununla kalmayıp dönemin karanlığı hakkında  diğer bir önsöz olan “ Ölüm Nedeni Bilinmiyor “ bölümünde   “ Kitabın yayımlanma tarihi, Eylül Balyozunun ülke omurgasına inme tarihinden hemen sonraya rastlıyordu ( Mart 1981) ki artık devrimciler darağaçlarında sıranın kendilerine beklemişlerdi bile “ diyor  Adnan Satıcı 1994 ‘te yazdığı eleştiri köşesinde.  Belirtmek çok mu gerekli bilmiyorum Ahmet Erhan bu kitabıyla  1981, Behçet Necatigil şiir ödülünü de almıştır ( ödüllerin kendisi için önemli olacağını sanmıyorum-kişisel olarak)

Her Ahmet Erhan dizesi gibi kitabının isminin bile “ Alacakaranlıktaki Ülke “ olması bile bir nevi içeriğinin ne kadar buhran olduğunu gösteriyordu.  “ Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede, suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağında elimde henüz açmamış bir gül var “  ülkenin karanlığını gerçekçi sözlerle anlatıyordu.  Silahların patladığı zamanların başka türlü olanağı da yoktu, Ahmet Erhan sonra devam ediyor “ çocuklar ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını.  

Bir yanda silah sesleri ve korkular, diğer yanda çocukların oyuncak dünyaları. Tarifi zor bir dünyaya gerçekçilik parolasıyla yaklaşıyor Ahmet Erhan. “yitirecekleri ne kaldı şimdi onların, doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri “ diyor. Sözler etkisini arttırdıkça, o alacakaranlığa yaklaşmak daha da müsait oluyor.  

“ Tedirginlik ve acı
Böyle yaşar halkım. Evlerde, sokaklarda yarınlardadırlar
Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun” 

sözleriyle nokta atış dizelerle ülkenin bulunduğu o karanlığı balıkların ağa takılmasına benzetmesinin açıklaması da yok benim nezdimde.  Her söz gerçekliğin haritasını suratımıza vuruyor adeta, gerçekliğin haritası sözünü yazdıran da Ahmet Erhan’ın kendisi oluyor. Çağına, arkadaşlarına, kuşağına öyle sesleniyor ki, okurken dönemin o siyasi havasını yaşayan insanlar bunu en derinlerde hissetmişlerdir.

Şiirin her bölümünde ülkedeki buhran yükseliyor. Bir kısımda silah sesleri, bir kısımda polisler, elinde şişesiyle geçen sarhoş. Her birinin farklı bir hikayesi aynı noktada birleşiyor.  Sözler birbirinden ayrılmıyor, temas eden noktada hep karanlık hayatlar var. “ gece oluyor bakıyorsun kimseler yok sokaklarda, karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi “ sözü kadar can yakıcı şeyleri anlatıyor bize. 

Hiçbirimize yabancı değil dönemin getirdiği buhran, ama yaşayanların gözünde daha derin olduğu daha malumdur.  23 yaşındaki Ahmet Erhan’da o çatışmaların ortasında ölümü öyle gerçekçi anlatıyor ki daha gerçek ne olabilir diyoruz başka. “ sana nasıl anlatayım, her gün ölüme gider gibi ayrılıyorum evden “ derken gerçekliğin son noktası belki de bu cümle oluyor. Her noktada bir ölüm kokusu var. Ahmet Erhan’ın deyimiyle yaşlı anaların feryatları bir yanda, bir yanda herkesin birbirine sorduğu soru “ bugün kim ölecek.

“ bana bir çelenk yap kardeş
Üstüne de bir şey yazma
Ölüler okumayı bilmez ki “

23 yaşında Ahmet Erhan’ın yazdıkları kuşağının bütün hissiyatını bu sözlerle anlatıyor, ölümün kokusu da korkusu da bu cümleler de yer alıyor. Ahmet Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülke aslında şiir vari değil, bir hikaye anlatır gibi ilerliyor, hikayesini de kendi üzerinden yaşantılardan sunuyor bize.  Sonra soruyor; “ Ölen kim, öldüren nereye kaçtı “   ölüm ile yoksulluk bir aradadır, çatıların evlerinden yağmurlar dökülüyor, bir yandan da sokakta öldürülen insanların kanları o yağmurun akıntısıyla gidiyordur.

“ sevişilmez böyle bir gecede, uyuyamaz da insan “ diye bazı anları da böyle anlatıyor Ahmet Erhan.  Hüzün, buhran kuşağı acılar içindeyken hangisi olabilirdi?

“ Alacakaranlıkta Ülke”  isminden bahsedileceği gibi karanlık ve buhran bir dönemde hem yoksulluk hem de yoksunluk temalarıyla devam eder.  1978 yılının çatışmalarının bitmediği ortamda “ Bugün de Ölmedim “ bölümünde Ahmet Erhan “ Ülkemde Bir Gece “ şiirinde “ hayat hiç bu kadar güzel olmadı, ölüm böylesine gerekli “ sözleriyle sertlikte okuyucuya derin bir söz söylemeyi ihmal etmez. Bu aynı zamanda bir tezatlık barındırır, silah sesleri patlarken sokaklarda hayatın güzelliğinden dem vurup ölümün gerekliliğinden bahsetmek bir nevi tezatlık da sayılabilir.  

1978 yılı devam etmektedir, gençliğin fırtınası durmadan eser.  “ Bugün de Ölmedim Anne “  şiiriyle nasıl şansa yaşadığından bahsedip durur, bunun devamını da  “ bugün oturdum ölümü düşündüm “ şiiriyle devam ettirir. 20 yaşında bir genç olan Ahmet Erhan’ın gençliği bu çatışmalarla birlikte şiirlerine yansır. Bir yanda yaşayan dostları, bir yanda darağacında olacak ya da olması beklenen arkadaşları. Köşede de “ bugün oturdum ölümü düşündüm, yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken “ diyen Ahmet Erhan. Daha sonra ağıtlar yakılır, türküler söylenir, analar evlerde evlatlarına ağlar. “ Ağıt “ şiirinde Ahmet Erhan bu durumu “çiçekçi bana bir gül ver, sevgilime değil bir ölü için “ dizeleriyle anlatır arkadaşlarına yaktığı ağıtı.

Ahmet Erhan’ın dostları bir bir eksilirken yapabileceği tek şey karanlık bir akşamda şiir yazmak oluyor. Herkesin sırları var olduğuna inanıyor, ama dostlarını yitirirken eksik bir şeylerce yaşayıp gidiyor insanlar.  “ Uzun Bir Şiirin Son Dizeleri “ , Ahmet Erhan’ın Albert Camus alıntısıyla başlar, “ güneşin kendisi götürdü beni karanlığa, öylesine yoğundu ki aydınlığı, evreni bütün biçimleriyle pıhtılaştırıyor, bir karanlık parıltıya boğuyordu “ sözleriyle daha da anlam buluyor.  

“ Başlangıç “ şiirine “ aklımda kayalar kopuyor, duvarlar yıkılıyor “ sözüyle giriş yapıyor Ahmet Erhan, şiirin isminden uçurumlara doğru sürüklendiğimize de işaret ediyor.  “ Kendi sularınca boğulan bir denizim ben, kendi taşlarınca zaptedilen bir kale “   

Yıl 1980’dir, siyasi ortam yine çalkantılıdır. Sokaklarda silah sesleri eksilmiyordur, bu silah sesleri arasında Ahmet Erhan, şiirini  yazmaya devam eder. “ Ölüm tutar köşe başlarını “ diye sözünü söyler, sonraları da  “ paltomun bir cebine ölümü, bir cebine hayatı koydum “ hayat ve ölüm karmaşası arasında kayıp giden yaşamları işaret eder Ahmet Erhan. Bu kadar genç ölürken, şiirinde ölüm olmasın da ne olsun?  Uzun Bir Şiirin Son Dizelerinde de  “ kan mı tutuyorum avuçlarımda “ diye de yeniler bu durumu.

 Her yazdığı şiirden bir yakma isteği oluşur Ahmet Erhan’ın içinde, arkadaşlarından kopukken, birer birer yitirilmişken ne, neyi nasıl getirebilir kendisine?  Bu da “ Yaşamayı nasıl kanıksıyorsam, ölümü de kanıksıyorum  artık ( Başkalarının değil, kendi ölümümü “ dizesiyle anlam bulmaya devam eder.  Ve yaşamla birlikte  ölümleri görenler Ahmet Erhan’ın deyimiyle yaralı bir cırcır böceğinden ibarettir.  

“Milatta Önceki Şiirler “    gece yarıları  söylenen ninni şiirindeki  “ artık her şey bitti, geceleri sokağa çıkma “ dizesiyle bitişleri, kopuşları, korku ve umutsuzluk arasında geçip gidiyor.  “ her şey bir acının bilincine varmakla başladı “  ile de devam ediyor milattan önceki şiirler. Yarınlar, doğmayacak güneşten söz edenler ve umutsuzluk silsilesinde ilerliyor.  Akdeniz’e dönüşü de zor olur Ahmet Erhan’ın. Kelimeleriyle bunu özetler;   “ Akdeniz’de ben kendi geçmişim ve geleceğimle birlikte, bütün insanlığın geçmişini ve geleceğini buldum. Dokunduğum şu taş, üzerinde bir takım anlamadığım dillerden sözleri taşıyan bu yazıt benden önce vardı, benden sonra da var olacak. Doğayı yitirdik belki ama bir Akdeniz çocuğu her şey akar diye sesleniyor hâla “ dizeleriyle seslenir.  

Akdeniz arasındaki sıkışmaların resmidir bu sözcükler, bir bilinç alanıdır ki her şeye gebe olunması doğal karşılanmalıdır. Akdeniz’de hüzünle çarpışır Ahmet Erhan, bunu da dizelerine “ insan her dönüşünde bulur mu eski ayak izlerini “ diye özetler.  Kendine bir dönüş karışıklığı içinde ilerler bu şiir, kendine dönmüş müdür bilinmez ama kendinle çarpıştığı bariz ortadadır.

Yıl 1980’dir, bu şiir burada bitmiştir.

Sonuç olarak;  toparladığımızda Ahmet Erhan’ın  Alacakaranlıktaki Ülkesi; (Alacakaranlıktaki Ülke )   kaybolan kayıp kuşakların, ölümlerin, yitirilen canların umutsuzluğu üzerine ilerleyen bir kara harita gibidir.  Gri bulutların üstünüze çöktüğü kasvet ortamını da Ahmet Erhan şiir biterken şöyle özetlemiştir;

“ Akdeniz’e dönüyorum! Akdeniz’e dönüyorum
Anamın rahmine yeniden, yeniden döner gibi. “  ( 1980, Ahmet Erhan )

Cem Kurtuluş, 2018


22 Nisan 2016

Bir Kayış darbesi kadar sert : Ekmek Arası - Charles Bukowski



















Kitabın Adı: (Ham On Rye ) Ekmek Arası
Kitabın Yazarı: Charles Bukowski
İlk Basım: 1995
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Yayınevi: Metis Yayınları
Çeviren: Avi Pardo
Sayfa Yapısı / Sayısı : 223


Hayatın insanları kırbaçladığı dönemler vardır. Bazı isimler, yazarlar, şairler; bu kırbaçlanan dönemlerden geçip daha sonrasında terbiyesiz bir canavara dönüşmüştür. Bu canavarla birlikte hayatın acımasızlıkları bu kişiler için katlanmıştır. Charles Bukowski ismi her ne kadar kendisinin ölümünden sonra popüler hale gelse de, bu isim hayatını kırbaçlanarak geçirmiş bir isim. Kimileri için “ terbiyesiz, ahlaksız “ kategorisine girse de kendisinin bu noktaya gelmesi kendi hayatından taşıdığı izlerle alakalı.

Bukowski’nin yazmayla sorunu yok, küçük yaşlarda koyuluyor bu işe. Yaşadıkları hakkında not tutuyor.  “ Ekmek Arası “ romanı Bukowski’nin  babası tarafından sert darbelere maruz kaldığı, çocukluğundan izler taşıyan, yazma stiliyle terbiyesiz bir canavara dönüştüğünün resmi olarak karşımıza çıkıyor. Bu roman aynı zamanda yaşlı osuruk diye tabir ettiğimiz Bukowski’nin otobiyografik romanı.  Roman  1982 yılında yayımlanıyor. Bukowski’nin bu romanda kahramanına verdiği isim Henry/ Hank, genellikle romanlarında bu ismi kullanıyor Bukowski.   Bu kitabın diğer bir özelliği “ Kadınlar “ , “ Factotum “ kitaplardan sonra çıkıyor olması. “ Kadınlar “ kitabıyla birlikte seks, alkol gibi konularda ses getiren  Bukowski  Ekmek Arası’nda çocukluğunu, babasının nasıl bir herif olduğunu,  okul dönemini, düzüşmenin nasıl bir şey olduğunu bu kitabıyla anlatıyor bize. Bu dönemden sonra böyle bir konuya  derinleme dalması herkesi ters köşeye yatırıyor.   

Bu kitapta terbiyesiz sözcükler yine var, Bukowski yine bildiğimiz Bukowski, ama anlattıkları tam anlamıyla kaybeden numarası yapmış bir adamın değil, gerçekten sert darbelerle çocukluğunu yaşamış bir adamın hayatı. Bu faslı geride bırakırsak; Bukowski, Ekmek Arası’na    “ Güneş ışığını seviyordum. İnsan bacakları ilginç değildi. Sarkan masa örtüsü, masa ayağı, güneş ışığı daha ilginçti. “ sözleriyle başlıyor.

Kitabın ilk bölümünde babasını tanıyoruz Bukowski’nin.  Çok içen, ağzı bozuk, terbiyesiz, bir o kadar kadınlar konusunda da becerikli bir adam. Daha sonraları Bukowski (Henry Chinaski/ Hank)  bizi okul çağlarına götürüyor, burada sürekli mevzu var. Beyzbol müsabakalarında boy gösteriyor, bir yandan da evdeki sorunlarla boğuşuyor.   Düzüşmenin nasıl bir şey olduğunu bir arkadaşının kendisine anlatmasıyla anlıyor Bukowski, 24 yaşına kadar siftah yapmamış Bukowski’nin çocukluğunda detaylar böyle çıkıyor ortaya. 

Bukowski düzüşmeden haberi olduktan sonra öğretmenine düzüşme teklifi ediyor. 1929 yılı işsizlikten berbat bir dönem geçerken kitapta kahramanımıza öğretmenleri tarafından babasının mesleklerini soran Bukowski romanda bunu şöyle anlatıyor; “ Korkunçtu. Benim semtimdeki bütün çocukların babaları işlerini kaybetmişlerdi. Babam işini kaybetmişti. Et fabrikasında çalışan Chuck’ın babası dışında bütün babalar işsizdi. “  

Babasıyla geçinemeyen Bukowski,  Amerika’da buhran olarak bilinen 1929 ekonomik krizinde babasının işsiz kalmasından sonra babası tarafından dayak yiyor. Bukowski’nin terbiyesiz, ahlaksız olma nedenlerinden biri babası tarafından sert darbelere maruz kalması.  Babası tarafından acımasızca dövülen Bukowski, babasından dayak yediği günleri şu  acımasız sözlerle anlatıyor;  “ Dünya dışardaydı ve her şeye kayıtsızdı ama önemi yoktu. Milyonlarca insan vardı dışarda. Köpekler, Kediler, Sincaplar, Binalar, Sokaklar, ama önemsizdi. Sadece bir baba, ustura kayışı , banyo ve ben vardım “  

Henry Chinaski üçkağıtçı bir çocuktu, bunu sınıf ortamında yazılarına da yansıtıyordu, öğretmeni tarafından tam not alıyordu. Herkesin herkesi kandırdığı ve sahtekarların bulunduğu insanlık konusunda Chinaski, onu okuyanlara şöyle sesleniyor;  “ İstedikleri buydu demek; harikulade yalanlar. Buna ihtiyaçları vardı. İnsanlar ahmaktılar. Kolay olacaktı benim için. “  bu sözler aynı zamanda Chinaski’nin hayatında önemli bir yer tutuyordu, çünkü babasından yediği her kayış darbesi sözlerine yansıyor. Bunun yanı sıra Kitabın ilk bölümlerinde Chinaski okulda yaşadıklarına yer veriyor, bu bölümdeki diyalogların içinde Chinaski’nin  her erkeğin ergenlik dönemine başladığı zamanlardaki Otuz Bir meselesiyle tanışıyoruz. 

İlk sıvının nasıl geleceğini uygulayarak öğreniyor Chinaski.  Daha sonraları herkes gibi alkolle tanışıyor Chinaski, bu onun için hayatında dönüm noktası oluyor, çünkü bir arkadaşının kendisini bir depoya götürmesiyle tanışıyor alkolle. Alkolün  kısa tanımını da şöyle yapıyor Chinaski; Sihirli bir şeydi içki. Neden kimse söylememişti bunu bana?  İçki ile hayat harikulade, insan mükemmeldi, kimse rahatsız etmezdi onu. “  

Bukowski, piçliklerini Ekmek Arası’nda  babasından aldığı dürbünü harikulade  kadın bacakları izlemek için kullanıyordu ve sonrasında otuz bir çekerek kendini rahatlatıyordu. Boşalmanın tadını burada alıyordu Chinaski,  Bildiğimiz Bukowski’nin kendine has özelliğiydi bu.  Ama bunu çocukluğunda yaşadığını Ekmek Arası’yla öğreniyoruz. Bu çocukluğun içinde bir ton mevzu var. Ergenlik sivilceleri, bu sivilcilerin başına açtığı belalar ve bu ergenlik sivilcileri yüzünden genç hemşirelere tav olmalar… Hepsi kitabın içinde bir şekil yerini alıyor.

Henry Chinaski’nin okumayı keşfettiği bölüm en özel bölümlerden biri. Bu bölümde yazarları keşfediyor Chinaski, Upton Sinclair’den Hemingway’e, Hemingway’den Rus yazarlara uzanan bir yelpaze şeklinde… Bu Rus yazarlardan Turgenyev, Chinaski için güldürme duygusu yaratan bir yazar. Her birini farklı betimliyor Bukowski;  Upton Sinclair’i basit ve öfkeli, Sinclair Lewis’i tutkudan uzak.. Bukowski, Hemingway’ı tanımlarken “ cümleyi oturtmayı biliyordu “ diye anlatıyor onu.

 Kitabın en sıkı bölümleri Askerlik Eğitim Kursu’nun anlatıldığı bölümler.  Bu bölümlerin çoğunda Bukowski askerlik kursunu öyle tanımlıyor, ki bir nefret duygusu hakim bu bölümlerde. Bukowski bu bölümlerde sorgulama içine giriyor, askerliğe dair aitlikle ilgili sorması gerekeni soruyor “ Kime aitti bütün bunlar? “ . Askerlikle alakalı Bukowski  kendi uslubünce askerliği sorgulayıp şunları diyor; “ Askerlik spordan uzak tutmuştu beni, oysa diğer çocuklar her gün top oynuyorlardı. Okul takımlarına girip ünleniyor, kızları götürüyorlardı. Benim günlerim güneşin altında askeri yürüyüşlerle geçiyordu genellikle. Yürürken tek gördüğüm önümdekinin kulakları ve kıçıydı. Çok geçmeden askeri kurallar canımı sıkmaya başlamıştı. Diğerleri botlarını parlatıp manevralara katılmaktan haz duyuyorlardı. Bana anlamsız geliyordu. İlerde paramparça olmaları için eğitiyorlardı onları. “   

Bukowski ( Chinaski ) iş’ten başka kafası çalışmayan toplumun belli kesimine şu sözlerle sesleniyordu.

“ Peki diyordum, kendi kendime. Bir iş buldun. Ömür boyu böyle bir işte mi çalışacaksın? Bu yüzden banka soyuyordu insanlar. Yapmak zorunda kaldıkları işler küçük düşürücüydü. Neden allahın cezası bir konser piyanisti veya yargıç değildim? Çünkü eğitim gerektiriyordu ve eğitim parayla sağlanıyordu. “ (– sf 163 )

Bukowski belki de “ Savaş “ hakkında yapılabilecek en iyi tanımlardan birini yapıyordu Ekmek Arası’nda. Savaş Lejyonerlerine şöyle sesleniyordu

“ Savaş. Bakirdim henüz. Bir kadının ne olduğunu bile öğrenemeden tarih uğruna paramparça olmayı düşünebiliyor musunuz? Veya bir otomobil sahibi bile olamadan. Kimi savunacaktım? Başkasının sikinde bile olmadığım başka birini. Savaşta ölmek savaşların çıkmasını engellemiyordu “- sf 207

Özet olarak; Bukowski’nin “ Ekmek Arası “ babası tarafından kayışla dövülen bir adamın hayat hikayesi, bu hayat hikayesi acımasız, sert ve yediği her darbeden dolayı satırlara döktüğü her kelimenin terbiyesiz bir canavara dönüştüğünü anlatıyor hepimize. Bu terbiyesiz adamı tanıyanlar onu sadece “ kadın, alkol, seks “ konuları üzerinde işe yaramaz bir moruk sansa da bu adam aslında tam tersi olduğunu kanıtlıyor. Ekmek Arasında kendi hayatında tespitlerden tutun, askerlik, demokrasi, savaş hakkında tespitleriyle de kitaba damga vuruyor bu sert adam. Bu sert adam bazı bölümlerde başkasının ağzından Komünizm düşmanlığını anlatıyor. Bu komünist düşmanlıkta Amerika’ya karşı övgüler de ilk sırayı alıyor. Hep iyiyi düşleyen, siyahlara karşı düşmanlık besleyen bir Amerika yaratıyorlar kendi kafalarında.

 Bu düşünceleri bir yana bırakırsak;  Bukowski, Dünyayı kendisinin tabirince “ bok çukuru “ olarak tanımlıyor. Kitabın çoğu bölümünde arkadaşlarıyla olan muhabbetler anlatılıyor, bu muhabbetlerde sıkı mücadele ettiği beyzbol anılarını ekliyor, sonrasında  ara sıra okuduğu yazarlara da yer veriyor. Bukowski’nin piçlikleri bu kitapta da arkadaşının annesine yavşayan bir velet olarak beliriyor.  Bukowski bütün bunları çarpıtmadan, kendi ne yaşamışsa o şekilde aktarıyor, hiçbir süslü cümle yazma telaşına girmiyor. Kendisini bazı yazarlardan ayıran özellik de bu oluyor. 

Dünyaya dair pek çok methiye düzüyor Ekmek Arası’nda Bukowski. Bunun yanında Bukowski, Fante, Henry Miller kitaplarının usta çevirmeni Avi Pardo   sokak jargonunun hakkını veriyor, zaten kendisi bu açıdan bu piyasanın en sıkı iş yapmasının yanında en underground olarak tabir edeceğimiz bir isim. Diğer kitaplara göre bu kitapta daha iyi iş çıkardı demek haksızlık olur, lakin daha iyi işler çıkardığını pek çok kitapta  gördük.  

Lafı fazla eveleyip gevelemeden; Ekmek Arası’ndaki hayat basit bir hayat değil.  Bukowski’nin Ailesinden, çocukluğuna, lise yıllarına ve pek çok şeye dair otobiyografik bir roman sunuyor okuyana.  Ölümünden bu yana Bukowski her ne kadar prim yapılan, öldüğünden sonra popüler hale gelse de bu kitap kendisini anlamak için  ideal bir kitap. Kısacası “ Ekmek Arası “ Chinaski’nin hayatına tanıklık etmeniz için acımasız, bir kayış darbesi kadar sert bir kitap. Chinaski’nin doğuşu tam olarak bu kitabın içeriğinde. O yüzden   Chinaski’nin yediği kayış darbelerinin izlerine, nihilist yaşamına,  siz de bu kitapla ortak olun! 


Cem Kurtuluş, Nisan 2016

26 Mart 2015

Gladio'nun Türk Tetikçisi: REİS - Soner Yalçın & Doğan Yurdakul



















Kitabın Adı: Reis ( Gladio’nun Türk Tetikçi)
Kitabın Yazarı: Soner Yalçın / Doğan Yurdakul
Kapak Tasarım: Hayalgücü
Basım: 19. Baskı (2002)
Kitap Sayfası:  391
Yayınevi: Doğan Kitap 

Not: Bazı kitapların dönem itibariyle verdiği bilgilerin önemli ve kayda değer, araştırma yönünden titizle incelenmesi  sebebiyle kitap hakkında kabataslak değil de, dönemini ayırarak inceleme yapılması gerekir. Elimde tuttuğum kitap, Abdullah Çatlı’nın dönem itibariyle neler yaptığını anlatan, bilgileriyle okuyucuyu aydınlatan kitap var, bu kitabın da inceleme yazısının uzun olması gerektiğini düşündüm. 


70’li yılların Türkiye’si, 1980 darbesinin gelmesiyle gelen Türkiye farklıydı. Ülkücüler 70’li yıllarda işledikleri cinayetlerden sonra 80’li yıllarda biraz olsun duraksamıştı.  Bu dönem karanlık bir dönem olduğu kadar, dönem itibariyle  bir  çok cinayeti, katliamı, faili meçhul cinayeti beraberinde getirmişti. Mafyalar, devletin içinde bulunduğu operasyonlar ve bu operasyonlar sonucu katillerin bulunamaması, dosyaları yok etmeler ve bir çok şey bu dönem içinde vardı, ama bu fazla bir süre sürdü, bunlar 90’lı yıllarda da devam etti. Asıl konumuz bir döneme damgasını vurmuş, devlet tarafından kullanılan, bir sürü katliamda ismi geçen, “ REİS “ lakabıyla tanınan o döneme nam salan Abdullah Çatlı.

Çatlı bir çok olayda kullanıldı, ailesinden gizli yaşadı, passaport değiştirdi. Kimse izini bulamadı kendisinin. Ermeni terör örgütü ASALA’nın Türkiye’de  Ve Avrupa’da Türklere yaptığı saldırılardan sonra Çatlı bu olaylar için devreye girdi, ASALA’yı bitiren Çatlı değildi ama çatlı bu olaylar da vardı. Gladionun Türk Tetikçisi “ REİS “ adıyla piyasaya iki gazeteci Doğan Yurdakul Ve Soner Yalçın’ın elinden çıkan kitap salt bir Abdullah Çatlı biyografisi sunmuyor, dönemin içindeki olaylara da kanıtlarıyla ışık tutuyor, özellikle dönemle ilgili en kapsamlı kitaplardan biri olma özelliğini taşıdığını söylemek pek yanlış olmaz.

Kitabın hazırlamasında bir çok isim var. Gazeteci, emniyet müdürü, avukatlar,ülkücüler, yeraltı dünyasından bazı isimler, Çatlı’nın ailesi ve bir çok şey. “ REİS “ dört bölümden oluşuyor, dönem dönem ayrılıyor.  Birinci bölüm olarak bahsedeceğimiz bölüm Abdullah Çatlı ile başlıyor. Çatlı’nın ülkücü teşkilata nasıl katıldığı, Türkeş’le nasıl tanıştığı, ilkokul ve ortaokulda nasıl biri olduğu ve Menderes Sevgisine dair bir çok şey kitabın ilk bölümünde yerini alıyor. Kitapta aynı zamanda Türkeş’in başında olduğu CKMP döneminde  ülkücülerin nasıl komando eğitimi verildiği yazılmıştı, bunların hepsi bir dönem ülkücü teşkilatın içinde bulunduğu eğitimlerdendi. Bu eğitimde Molotof kokteyli hazırlamaktan tut birçok şey yapılıyordu.  60’ların sonuna doğru ortalık yerini tamamen kavgaya bırakmıştı. Sağ-sol kavgası tırmanmaya başlamıştı O dönem içinde neler olduğunu kitaptaki yazılanlarla hatırlayalım

İlk Öldürülen kişi solcu Vedat Demircioğlu’ydu.
16 Şubat 1969, “ Kanlı Pazar “ Duran Erdoğan Ve Ali Turgut Aytaç
19 Eylül 1969: Mehmet Cantekin
23 Eylül 1969: Taylan Özgür
14 Aralık 1969: Mehmet Büyüksevinç ve Batalmehetoğlu.

1970’e gelindiğinde 8 kişi yaşamını yitirmişti, hepsi solcuydu. 1970 yılına gelindiğinde saldırılar devam etti.
“Ülkücü Mustafa Bilgin 21 Eylül  1969’da Milli Türk Talebe Birliği binasında patlayıcı madde imal ederken yaşamını kaybetti. 18 Haziran 1970’de Ankara’da ülkücülerin elindeki Site Öğrenci Yurdu’nda nöbet tutan Ülkü Ocakları Derneği üyesi Zeki Erdoğan,ülküdaşı Muzaffer Sözügüzel tarafından kazayla öldürüldü. İki Ülkücü öğrenci; Süleyman Özmen Ankara Yüksek Okulunda çıkan kavgada, Dursun Önkuzu da Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’ndaki çatışmada çatıdan düşerek yaşamını kaybetti. “

Kitabın bu bölümleri dönemin gerçeklerini anlatsa da hem sol-hem sağ kesimden ölen bir çok insanın altını çizmek gerekir, bu açıdan kitabın objektif olduğunu söylemek yanlışlık olur! 1970’lerde ülkücü teşkilat en güçlü dönemini yaşıyordu, arkalarındaki devlet ülkücüleri hem koruyor hem kullanıyordu. Kurulan komando kampları bir süre sonra rafa kalmıştı.  Kontrgerilla sözcüğüyle ilk bu dönemde tanışılmıştı. Kitapta buna dair şöyle söyleniyor;

“ İşkence görenlerden çoğu, tahliye olduktan sonra “ kontrgerilla” diyen kişiler tarafından sorgulandıklarını söylediler. Özellikle İstanbul Ziverbey Köşkü’nde işkence görenler gözleri bağlıyken duydukları şu sözleri her zaman anımsadılar : “ Genelkurmay’a bağlı Kontrgerilla teşkilatının elindesin. Burada Anayasa yok! Yasalar Yok! Yalnızca biz varız. Sorduklarımıza doğru cevapları verirsen kurtulursun. Yoksa ölümlerden ölüm beğen! İstersek seni yok ederiz ve kimse de bizden hesap soramaz “

Bu sözler bir dönemin Türkiye’sinde acı ama gerçek bir tabloydu. George Orwell’ın 1984 kitabında uygulanan işkence yöntemleri Kontrgerilla’nın tavan yaptığı dönemde de uygulanmıştı. Dönemin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün Yankı Dergisi’nin 17 ekim 1973 tarihli sayısına verdiği demeçte “ Ben Kadıköy’deki köşkü ( Ziverbey) Kontrgerilla örgütüne özel olarak hazırlattım “ sözü dönem içindeki gerçekliği gözler önüne seriyor. 

Kitabın ikinci bölümü; ülkücü teşkilatın hızlı olduğu, sol’un da yükseldiği, 1974-1980 dönemini kapsıyor. Abdullah Çatlı o zaman hızlı çağında değildi, yavaş yavaş teşkilata giriyordu, okuduğu okul ülkücülerin kontrolünde olduğu için teşkilat içinde yükselmesi kendisi için zor olmadı. 28 Kasım 1974’te bir kararla ülkücü hareket yaptıkları kurultayda Komünizme karşı eylem kararı aldı ve bu dönemlerde siyasal olaylarda ölen ilk 10 kişi tıpkı 60’lı yıllardaki gibi sol görüşlüydü. Çatlı yeni yeni ülkücü teşkilatın içine yerleşiyordu, ama sol görüşlüler öldürülmeye başlamıştı, çünkü Çatlı’dan önce 68 yılının sol mücadelenin üç gencecik fidanı Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan asılarak idam edilmişlerdi, ve bu zamanda ülkücü teşkilat Amerika’ya yakınken sol mücadelede bulunan bu üç kişinin başında olduğu oluşum 6.filo için Türkiye’ye  Amerikalıları denize döktüğünü tekrardan hatırlatmak gerekir.

1973’te Genel Seçim’e gidildi, seçimden umduğunu bulamayan MHP meclise 3 milletvekili soktu. Dönem CHP-MSP koalisyonuydu. MHP bir süre sonra devletin içine sızmayı başardı. Alpaslan Türkeş Başbakan yardımcılığına getirildi. Görev Alanı Milli İstihbarat teşkilatıydı. Mit artık Türkeş’in elindeydi. “ 12 Mart darbesinden sonra 1974 yılında da tıpkı dört yıl olduğu gibi yine ülkücüler solcuları öldürmeye başladı. “ Dönem itibariyle öldürülenler listesi kitabın içinde şöyle sıralanıyor

“ 10 Temmuz 1974’te sol görüşlü İzmit Petkim işçisi Ümit Tok vuruldu. Daha sonra yine sol kesimden; sırasıyla işçi Mehmet Filiz, öğrenci Şahin Aydın, işçi Hüseyin Örek öldürüldü “ 1975 yılında 8’i solcu toplam 9 kişi öldürülmüştü, bu öldürülmeler Türkeş’in başına geçtiği MİT’den itibaren devam etmişti. O yıllarda söylenene göre ateşli silahlar tek-tük kullanılıyordu Dinamit ve Bomba ise hiç yoktu. Kitapta bir cümle çoğu şeyi açıklayıcı nitelikte olduğunu bize gösteriyor. “ Baş tehdit ve dolayısıyla baş düşman komünizmdi. Ülkücüler ise bu savaşta devletin paramiliter gücüydü “

O yıllarda devlet ülkücüleri kullanmasını biliyordu. Komando kampları dönem itibariyle yeniden dirilmeye başlamıştı. Komando kamplarında silah kullanma, silah söküp takma, bomba yapımı, dağa çıkma gitme eğitimleri ülkücülere veriliyordu. Bu eğitimler verilirken dönem içinde bomba imal ederken parçalanarak ölen insanlar oluyordu, bu imal eden kişi ülkücüydü. İsmi ise İskender Karyağdı idi. Saldırılar devam ediyordu dönem içinde. Dönem içinde neler oldu hatırlayalım

“ 1974 yılından 1975’in sonuna kadar geçen iki yıllık sürede meydana gelen çatışmalarda 50 kişi ölmüştü. Bunlardan 28’i sol, 6’sı sağ görüşlüydü. 16’sının ise görüşü belirlenememişti “

Çatlı’nın yükselişe hızlı olmuştu, dönem içinde ülkücü teşkilat fazlasıyla güçlüydü.  Esat bütün o dönemi şöyle anlatıyor;
“ 70’li yıllarda bizler için komando tabiri vardı. Biz bu komando tabirini yıkmak için takım elbise giyiyorduk. Özellikle yönetici durumunda olanlar mutlaka takım elbise giyerlerdi. “

Dönem içinde takım elbise giymeleri polislerin ülkücülerden şüphelenmemesiyle alakalıydı. Üniversiteler olaylar büyümüş,öldürülmeler devam ediyordu. Hem ülkücüler,hem solcular birbirlerini öldürüyordu, coğrafya dönem itibariyle tam olarak kana bulanmıştı. Dönem itibariyle birkaç şeyi hatırlayalım.

27 Mayıs 1960 askeri hareketinin ünlü subaylarından Muzaffer Yurdakuler’in kendisi gibi solcu olan oğlu Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencisi Hakan Yurdakuler tabancayla vurularak öldürüldü. 15 yıl önce birlikte hareket ettikleri Yurdakuler’in oğlunun öldürüldüğü o günlerde MHP lideri Türkeş “ Ülkücüler devlet güçlerine yardımcı oluyor “ sözü birçok şeyi anlatıyor.

Kitabın bu bölümünde Çatlı’nın ülkücü teşkilat içinde aldığı görevlerinin çoğu anlatılıyor. Çatlı, Sahte kimlik yapmayı öğreniyor, cezaevlerinden sahte evraklarla ülkücü kaçırılma olayları bir çok olay kitabın (1974-1980) dönemi adlı ikinci bölümünde yerini alıyor. Kitapta ince bir ayrıntı var ki o da Almanya’nın Nasyonalist gençlerinin Türkiye’ye gelip Çatlı’dan akıl almış olması. Çatlı dönem itibariyle herkesin saygısını kazanmaya başlıyor, ülkücü teşkilat içinde yükseliyor.

 Birçok bildiğimiz olay bu kitapta karşımıza kanıtlarıyla, belgeleriyle ortaya çıkıyor. Bahçelievler Katliamı bunun ilk örneğini oluşturuyor, sonrasında cezaevlerinden toplu şekilde kaçırılan ülkücüler bunu takip ediyor. 1978 yılında Maraş Katliamı patlak verdi. 18 aralık 1978 akşamı başrolünü Cüneyt Arkın’ın oynadığı “ Güneş Ne zaman Doğacak “ filminin gösterildiği Kahramanmaraş’taki Çiçek Sinemasına bomba atılmıştı, bombacıyı ülkücüler atmıştı ama solcuların attığı söylentisi yayılmış sonrasında olan olmuştu. Kitapta bir kısım ise her şeyi özetleyerek okuyucuya sesleniyor.

“ Allahını seven, Peygamberini seven yürüsünün. Komünist Alevileri yaşatmayan. Bunları öldüren cennetlik olur. Maraş ,Alevilere mezar olacak. Müslüman Türkiye, Aleviler Moskova’ya, Sütçü İmam Aşkına Vurun “  Çatlı’nın yine yeraltı dünyasıyla tanışmasını bu bölümde görüyoruz. Yeraltına hakim olma kavgalarının ayrıntılarını daha net okuyoruz bu bölümde.  Abuzer Uğurlu Ve Silah Kaçakçılığına bu bölümde tanıklık ediyoruz ve bu bölümde bir söz dikkatimizi çekiyor.
“ Ancak Türkiye’de bir istisna vardır: MİT Ve Emniyet Türkiye’deki yeraltı dünyasını öyle paylaşmışlardır ki yeraltı dünyasının yarısı MİT’in yarısı da Emniyetin Adamı olmuştur. “

Birçok yeraltı adamının ülkücülerle nasıl bağlantılı içerisinde olduğu bunları bilenlere yabancı değil, ama kitapta bunu kanıtlarıyla birlikte öğreniyoruz.  Oflu İsmail’in ülkücülere para yardımı yaptığı söyleniyor kitapta. Yeraltı dünyasının bazı solcu babalarıyla, bazı ülkücü babalarının aralarından su sızmıyordu, bu dönem için ince ayrıntılardan biri. Kitabın en önemli kısımlardan biri, okuyucuya “ Abdi İpekçi Ve Henze buluşması”  olarak aktarılan kısım. Ergenekon kitabında fazla ayrıntısını göremediğimiz “ İpekçi Cinayeti”, kitabın 2.bölümündeki en ince ayrıntılarıyla yerini alıyor, özellikle Mehmet Ali Ağca ile bilinmeyen sorulara kitap cevabını veriyor.  Ağca’nın cezaevinden kaçışı, kimlerle yakın olduğu ve cezaevinde hangi görevlilere ücret verilerek kandırıldığı birçok şey kitabın bu bölümünde yerini alıyor.

 Kitapta buna benzer birçok şey var, ama hepsini yazmak yerine kitabı okuyarak öğrenmeniz daha yararlı olur. Ağcayla ilgili söylenen bir söz dönem içinde Abdullah Çatlı'nın başını çektiği ülkücü camiada birçok şeyi anlatıyordu.  Meral Çatlı, Ağca’nın evlerinde kalışını şöyle anlatıyor

“ Ağca’nın hapisten kaçtığı dönemde sıkı yönetim vardı, evler sürekli aranıyordu ancak bizim evimiz hiç aranmadı. “

Meral Çatlı bunu söyledikten sonra şunu ekliyor; “ Rahmetli Uğur Mumcu’nun Ağca’nın kaçışıyla ilgili yazdıklarının yüzde 80’i doğrudur “
Kitabın üçüncü bölümü  “ 1980-1990”  dönemini kapsıyor.  Bu bölüm 12 Eylül darbesinin yapıldığı dönemden sözler taşıyor. 12 Eylül döneminde ne olmuştu hatırlayalım.

“ 12 Eylül Darbesinden sonra toplam 210 bin dava açıldı. 650 bin kişi gözaltına alındı. 50 idam cezası infaz edildi. 177 kişi işkenceyle öldü. 30 bin kişi yurt dışına kaçtı. 14 bini yurttaşlıktan çıkarıldı. “

Bu dönem pek çok farklılığı beraberinde getirmişti, ülkücüler güçlerini az da olsa yitirir olmuştu bunu belli eden başlı şeylerden biri Haluk Kırcı’nın çevresinin sivil polislerle sarıldığında kimliğinin istenmesi. Kitapta en önemli kısımlardan biri şu sorunun sorulması; “ 1979 tarihinde Haluk Kırcı’nın kimliğinde Ahmet Balta ismi yazıyordu ama 2 yıldır aranan ancak elini kolunu sallaya sallaya dolaşıp cinayetler işleyen Haluk Kırcı 12 Eylül’den sonra nasıl bu kadar kolay yakalanıvermişti?”

Bu bölümde Ağca’nın yurt dışındaki bağlantılarından tutun, Mit’te görev alan Mehmet Eymür’ün Bulgar Mafyası tarafından öldürüleceğine dair pek çok şey yazıyor.  Bunun haricinde Türkiye’de de İtalya’dan gelme olan Gladio’nun ne iş yaptığını, infazları hangi yollarla yaptığına kitabın bu bölümünde tanıklık ediyoruz. Can Dündar Ve Celal Kazdağlı’nın ortak hazırladığı “ Ergenekon” kitabından bildiğimiz “ Gladio” meselesine kitapta daha ayrıntılı şekilde değiniliyor.  Bunun yanında Papa I. Jean Paul’un nasıl öldüğüne dair bilgiler veriliyor bu bölümde, İtalya’da bu olayların ne kadar derin olduğunu bir kez daha anlıyoruz.”

“Abdullah Çatlı ve Oral Çelik, Papa Suikastından kendilerini sıyırabildiler. Ama onların bu işin içinde olduğunu bilen ve yıllar sonra konuşan çok önemli bir tanık vardı. Cıa’nin çok taraflı ajanı. Gladio şeflerinden Francesco Pazienza “

Kitap, CIA  meselesine  ayrıntılı şekilde değinip sonrasında Gladio şefi Francesco hakkında bilgiler veriyor.  Özellikle CIA’nin Papa Suikastinde nasıl başrol oynadığı açıkça belirtiliyor. Kurnazlık, yalanlar, oynanan oyunlar bir bir ortaya çıkıyor, ve sonrasında CIA, KGB, Mit  ve mafyalar işin içine giriyor. Çatlı, Oral Çelik, Ağca üçgeninde şekilleniyor kitabın bu bölümü. Çatlı’nın sahte pasaportunun Zürich’te kimler tarafından verildiği şu bilgilerle aktarılıyor okuyucuya.

“ Bu pasaport kendisine Türkiye Cumhuriyeti Zürich Başkonsolosluğu’nca 10.12.1981 tarihinde verilmiştir. Tahrifat görmüş kimlik kartının tetkikinde ve ayrıca uluslar arası kriminal polis örgütünün düzenlediği 1359/80 sayılı sayılı suç fişinde cinayet suçuyla arandığı belirtilmektedir. “

Çatlı bir çok olayda başrol oynuyordu. Çetenin ele başıydı, ülkücü teşkilatın Avrupa sorumlularının bazılarıyla ters düşüyordu. Çatlı’nın Costa Rica’da eğitildiğini Ağca’dan öğreniyoruz. Görevinin , Ortadoğu ve Türkiye’de komünist terör örgütlerine karşı savaşmak olduğunu söylüyor Ağca. Çatlı bu olayların sonralarında pek çok insanın ölümüne sebep olan “ ASALA” örgütü için devreye girdi, bu olaylar MİT’in yardımlarıyla gerçekleşti. Bu olayın gerçekleşmesinde Çatlı’nın başında bulunduğu ekibin tek şartı vardı, o da suçsuzluğuna inandıkları arkadaşlarının Salıverilmesiydi. Mehmet Eymür, Çatlı konusunda şu ifadeye yer veriyor; “ Çatlıyı bir süre kullandık, uyuşturucu ticareti yaptığını fark edince kullanmaktan vazgeçtik “

 “Çatlı eylemci olarak olayların içinde bulunmasa da yönlendiren ve eylemleri hazırlayan önemli isimlerden biriydi, ama kitapta sözü edilen ASALA’nın parçalanma ve dağılma sürecine girişi iddia edildiği gibi Çatlı ve arkadaşlarının eylemlerinin bir eseri değil. “  Çatlı ve arkadaşları ASALA’nın tamamen parçalanmasında başrolde olmamış olabilir ama MİT ile birlikte hareket ettiği gerçeği unutulmamalı. Çatlı’nın yurt dışındaki uyuşturucu trafiğindeki rolü ve sonrasında Çatlı’nın Fransız polisi tarafından tutuklanışıyla başlayan süreç kitapta Çatlı’nın hapishaneden kaçma girişimi vs…   ayrıntılı şeklinde anlatılıyor. 

Çatlı’nın solculardan yardım aldığını da kitap sayesinde öğrenmiş oluyoruz.  Aynı zamanda Oral Çelik’e PKK’lı kimliği verilmesini de bu detaylara eklemeliyiz. Kitapta Çatlı ile olan çoğu bilgiyi kendi ağzından eşi Meral Çatlı anlatıyor bize. Kitabın üçüncü bölümü (1990-1996) dönemini kapsıyor. Bu dönemde bir çok olay  oldu. Bunlardan bazıları; Gladio ismi öne çıktı, fail-i meçhul cinayetler arttı, kontrgerilla hareketini kuranların nasıl dolaplar çevirdiği ve polis kılığına girip işlenen cinayetlerin hepsi bu dönem içinde oldu. Bu dönem üzerinden gidecek olursak; yine Çatlı ismi üzerine duracağız. 

Çatlı yurt dışında o kadar olaydan  sonra Türkiye’ye  ilk resmi adımını 25 Nisan 1990’da atıyor. Bu bölümde Çatlı’nın hükümet içindeki insanlarla nasıl yakınlık kurduğunu, ANAP kulisinde ANAP’lı eski ülkücü arkadaşlarıyla nasıl görüştüğünü, bu ülkücü arkadaşlarının Çatlı’ya bir takım sözler verdiğini ama Çatlı’nın istediğinin gerçekleşmediğini, sonrasında Çatlı Ve Haluk Kırcı’nın bir şirket kurduğunu,  sahte Pasaport olaylarında  bürokrat tanıdıklarıyla nasıl yakın ilişkiler kurduğunu  okuyacaksınız. Can Dündar Ve Celal Kazdağlı’nın hazırlamış olduğu “ Ergenekon” kitabında kabataslak şekliyle anlatılan olaylar “ REİS “ kitabında birçok soruya  o dönemin önemli isimleri hakkında bilgiler vererek cevap veriyor. Dönem içinde yine başrolde fail-i meçhul cinayetler vardı. PKK’ye yardım ediyor iddiasıyla birçok kişi polis yelekleri üzerinde olan kişilerce öldürüldü ama kitap şöyle anlatıyor o durumu.

“ Haraç istendikten sonra öldürülenler sadece Kürtler değildi. Türkiye’de yaşayan azınlıklardan da haraç alınmaya başlamıştı. Haraç miktarı kişi başına 500 bin dolardı. “

Çatlı’da dosya kapanmıyordu. Dönemin en önemli isimlerinden biri o dönem yükselişe geçen Mehmet Ağar’dı. Mehmet Ağar, Çatlı’ya yardım ederek sahte uzmanlık belgesi verdi. Mehmet Ağar’ın 1980’den berin bu işlere nasıl giriştiğini Uyuşturucu Kaçakçısı Liceli Hüseyin Baybaşin şöyle anlatıyor;

“ Mehmet Ağar’la 12 Eylül 1980’den sonra Selamiçeşme’deki Melih Baler’e ait Kolin Kulüpte sık sık bir araya geldik. Ben polis arabaları ile geziyordum. Devamlı olarak polislerin adına kayıtlı silahları kullanıyordum. Bunları bana bizzat Mehmet Ağar veriyordu. Çok mermi vermiştir bana. Hüseyin Baybaşin adımı yazarak bana polis kimlikleri düzenliyordu. Bizim isteğimiz üzerine birçok kişiye de verdi. 1980’den sonra hep onun verdiği kimliklerle dolaştım. Bizzat kendisi bana eliyle pasaport verdi. Devlet görevlisi yazardı pasaportta. Bir defasında pasaportta eşi yazıyordu. Ben de kızmıştım, neden benim tanımadığım kadınları bana eş yapıyorsun diye ) Mehmet Ağar, Baybaşi’nin anlattıklarını hepsini yalanladı)

Kitapta bir çok konu dahil ismi geçenlerden biri Yaşar Öz’dü. Mehmet Ağar bu konuda da Yaşar Öz’e yardım etmişti, Yaşar Öz daha sonraları yakalandı. Kitapta mevzu bahis konusu olan başka konulardan biri Azerbaycan Darbesiyle ilgili önümüze sunulanlar. Bunun içinde dönemin önemli bürokratları,, CIA ve diğer unsurlar anlatılıyor. Bunların haricinde 90’lı yıllarda devam eden polis yelekleri giymiş kişilerce işlenen cinayetler kanıtlarıyla açığa çıkıyor.  Emniyet bütün bu işlerde başrolde. Mit raporları okunuyor ve  Emniyetin, uyuşturucu kaçakçılarına yeşil pasaport vererek yardım ettiğini gözlemliyoruz. Bu olayların haricinde başka olaylarda oluyordu. 12 Mart 1995’te Alevilerin hakim olduğu Gazi mahallesinde kahvehane taranmıştı, bu olaydan sonra şiddet daha da tırmanmıştı. Hanefi Avcı, bu olayı yapanın “ Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım olduğunu açıkladı.

“ Emniyet Müdürü Avcı, provokasyonun yapılma nedeninin Tarık Ümit olayıyla ilgilenen JİTEM’e ders vermek olduğunu açıklıyordu.”

Kitapta bir söz her şeyi açıkça ortaya koyuyordu. “ Aslında işin özü şuydu: Devletin güvenlik güçleri, JİTEM, MİT, Emniyet, birbirine düşman olmuştu. Kendi çıkarları için onlarca kişiyi ölüme götürecek provokasyonlar yapmaktan da geri vurmuyorlardı. “

Herkes bir çıkar peşindeydi. Kaçakçılık almış başını gitmişti. Çatlı’nın yurt dışında da petrol işine burnunu sokmuştu, Türkiye’de de bu işin peşini bırakmıyordu. Ülkücü camia illegal yollardan parayı götürüyordu, emniyetse bu kişilere çanak tutuyordu. Şirketler birden bire büyüyordu, bu şirketlere gözdağı veren tek isim değişmiyordu, o da ÇATLI. Kürtlerin elinde olan uyuşturucu piyasası birden ÇATLI’nın başında olduğu çetenin eline geçmişti. Ortada büyük paralar dönüyordu, ÇATLI’nın da bu işlere girişme nedenlerinden biriydi bu. Çatlı’nın başında olduğu terörle mücadele amacıyla Tansu Çiller’in isteğiyle özel tim oluşturulması kitapta kanıtlarıyla  iyi işlenmiş. Bu Özel Tim’de yer alan isimler polis yelekleri giyerek bazı kişileri kaçırıyor, bu kişilerden yüksek para alıyorlar, vermedikleri takdirde kendilerini öldürüyordu. Bu Çeteden devlet haberdar olsa da ses çıkarmıyordu.  Bu çetenin amacı piyasayı toptan ele geçirmekti, Türkiye’deki piyasanın bir çoğuna hakim oldular ama sonraları işler karıştı. Kitap bu kısımları isimleriyle bilgiler vererek anlatıyor, kim kiminle neler yaptı, telefon görüşmeleri ve bununla birlikte Emniyet ile yapılan işbirlikleri…

Bu aleme nam salan ÇATLI’nın girmediği, çıkmadığı delik kalmamıştı. Ölümün geleceğini hissediyordu Çatlı.  Bir dönem o’nu kullanan devlet, yine o’nun canını almaya geliyordu. Çatlı öldüğünde öldüğü Mercedes’in içinden cephane çıktı, bu cephanelerin haricinde bir çok önemi sır saklandı ya da aydınlatılmak istenmedi.

Bir röportajda Abdullah Çatlı’nın eşine Çatlı’nın ölümüyle başlayan süreçle sorulan soruya Meral Çatlı şöyle cevap veriyor; ( Kitapta da Meral Çatlı’nın ağzından pek çok gerçeği öğreniyoruz)

“ Meral Çatlı:  Beklediğimiz bir şeydi de kimse açıklama yapmadı. Abdullah Çatlı devlet için kendini hibe etmiştir. Özel bir hayatı kalmamıştır, yaşatılmamıştır. Birileri gidip Abdullah Çatlı’nın kulağına fısıldıyor 18–19 yaşında. “Sen bunları yapacaksın yavrum” deniyor. Büyük bir görev veriliyor. Bugün, Çatlı öldürüldü mü? sorusuna geliyoruz”

Meral Çatlı buna benzer pek çok röportajda Çatlı’yı öldürülenlerin kim olduğunun anahtarının Sedat Bucak'ta olduğunu söylüyor. Çatlı’nın ölümünden sonra bazı bilgiler açığa çıkıyordu, bu sırlardan biri 25 Ağustos 1996 tarihinde Aydınlık’a konuşan bir General’in sözlerinde şöyle yer alıyordu.“ El altından İsrail’den silah alımı başladı. Bunu kim ayarlıyor: Özel Örgüt ve Özer Çiller “

Çatlı öldüğünde kendi camiası olmak üzere birçok kişide iz bıraktı. Kitabın sonlarına doğru  Meral Çatlı'nın final cümlesi biraz olsun bir şeyleri anlatıyor Özetliyor;  “ Eşim yaşamının önemli bir bölümünde sürekli arandı, değişik isimlerle dolaştı. Nevşehir’e hep kendi adıyla dönmek isterdi. Öyle de oldu “  

Sonuç olarak;   “ REİS “ Gladio’nun Türk Tetikçisi,  Susurluk kazasında ölen Abdullah Çatlı’nın yaşam öyküsünü sunuyor okuyucuya. Bunu sıradan bir yaşam öyküsü olarak sunmuyor, bunu sunarken okuyucuyu bilgilendiriyor. Bu öyküyü sunarken Abdullah Çatlı’nın yakın arkadaşları, eşi, kızı ile irtibata geçiyor. Abdullah Çatlı’nın ülkücü teşkilata nasıl girdiğini, bu camiada nasıl yükseldiğini, 70’li yıllarda  sahte mahkeme kararları alarak nasıl cezaevlerinden insan kaçırıldığı, Avrupa’daki bağlantılarını, yine devlet eliyle  uyuşturucu dünyasında nasıl söz sahibi olduğunu anlatıyor. Çatlı, neler yaptı, nerede saklandı, nereye girdi –nereye çıktı hepsi Soner Yalçın Ve Doğan Yurdakul’un usta araştırmacılığıyla okuyucuya sunuluyor. Okuyucuya sunulurken yalnız bir kısmı da atlamamak gerekir. Dönemsel bilgiler verilirken bu kitapta  Objektiflikten uzak cümleler de gözünüze takılıyor. Bunlar gözünüze takılacak olsa da kitap pek çok önemli belgeyi, bilgiyi okura ulaştırmayı biliyor. Dönem içerisindeki bürokrat olsun, yeraltı dünyası ve  Susurluk olayına karışanlarla ilgili önemli bilgiler vermesi, okuyucuyu sıkmaması açısından referans alınacak bir kitap olarak " REİS " köşemizde bulunması gereken kitaplar arasında yerini allıyor! 



Cem Kurtuluş, 2015

20 Aralık 2014

Devlet İçinde Devlet: Ergenekon - Can Dündar & Celal Kazdağlı


















 “ Aradan geçen 20 yılda bebekleri doğdu, çocukları büyüdü, büyükleri yaşlandı, yaşlıları öldü… “ 

1990’ların ilk yarısında bir cinayet zinciri vardı. Tansu Çiller’in başını çektiği bu cinayet zincirinde bir çok faili meçhul cinayete imza atıldı, ama her zamanki gibi ölenlerin kimler tarafından öldürüldüğü açıklanmadı, faili meçhul olarak kayıtlara geçti. Kürt siyasetçi, hukukçu, iş adamları bu cinayet zincirinin içindeydi.  1993’te Tansu Çiller o dönem PKK’ye yardım edenlerle ilgili açıklamayı şöyle anlatıyordu;

"Elimizde PKK'ya yardım eden Kürt işadamlarının listesi var. Listede 60 kadar isim bulunuyor. Devlet PKK'yla olduğu gibi, PKK'ya mali destek sağlayanlarla da her biçimde mücadele edecektir."

Çiller bu listeyi savunmayı  şu açıklamasıyla anlatıyor.

 “ Evet, böyle bir liste geldi önüme. Tahmin ediyorum ki İçişleri Bakanlığı’ndan geldi. MGK’da da bu tarz birtakım işadamlarının finansman için tehdit edildiği ve zorla para toplandığı ifade edildi. Bu çerçevede, o gün, hatta o anda önüme gelen bir listeydi. ‘Kimse buna boyun eğmesin, biz bunları koruruz. Kim bunu yapıyorsa bunları da önleriz... Bu işadamları tehdit ediliyorsa korkmasınlar...’ Verdiğim mesaj buydu.”

Tansu Çiller döneminden tutun diğer dönemlere kadar uzanan, 1996/1997 arasında televizyonda söz olarak söylenenlerden oluşan “ Ergenekon “ kitabı Devlet içinde devlet olduğunu, cinayet zincirlerini, ülkücülerin devletle iş birliği yaptığını ve kullanıldığını ve sonra bir köşeye atıldığını, Özal Dönemindeki olayları, Mehmet Ağar’ın önlenemez yükselişini, Uğur Mumcu’nun çete dosyasını, Özal Suikastını, İpekçi Cinayetini ele alıyor. Kitap 8 bölümden oluşuyor. Her bölümü kanıtlarla ve delillerle dolu. Kitabın Önsözünde bahsedilen kısma dikkat edelim!

“ Bu kitap Kasım 1996 ile  Şubat 1997 arasında televizyonda ‘ söz’ olarak söylediklerimizden oluşuyor. Ne yazık ki, beyazcamdan söylenen pek çok söz gibi o sözler de geceyarılarının rehavetinde uçuşup savruldular. O sesler, o yüzler, o görüntüler, o belgeler, hepsi ama hepsi duyarsızlığın umursamazlığın, hafızasızlaştırmanın betondan duvarına çarpıp boşlukta dağıtıldılar. “

Kitap “Artakalanlar “ bölümünden 9 ekim 1978 günü öldürülen Bahçelievler Katliamıyla başlıyor. Bahçelievler Katliamı sanıklarından Haluk Kırcı o olayı şöyle anlatıyor;

“ Kapı açılır açılmaz içeri girdik. Hepsini yere yatırdık. Ne yapacağımız konusunda talimat almak için  Abdullah’a birini gönderdik. Abdullah, eter ve pamuk vermiş, ‘ Hepsini tek tek bayıltıp öldürelim’ demiş. Dışarı çıkıp, arabada bekleyen Abdullah’la konuştum. ‘ Evde öldürmek zor olacak. İkişer ikişer götürüp öldürelim’ dedim. ‘Olur’ dedi. İki kişiyi Büyük Reis’in arabasına bindirip Eskişehir yoluna götürdük. Müsait bir yer bulup ikisini de yere yatırıp kafalarına ateş ettik. Geri döndük. Böyle zor olacağını anlayınca Abdullah, ‘ Tek tek boğalım bunları’ dedi. Bir tanesini zorla boğdum. Diğer dördünü bu şekilde öldürmek de zor olacaktı. Arkadaşları gönderdim. Sonra da sedirin üzerinde bulunan dört kişiye yakın mesafeden ateş eder mermilerin hepsini boşalttım. Silahı da götürüp Abdullah’a verdim. “

“ Ergenekon “ kitabının en önemli konularından biri Gladio Faaliyetleriyle ilgili bilgiler içermesi ve bu faaliyetlerin geçmişini bilmeyenler için bir kaynak oluşturması. Gladio ile ilgili kitapta şu sözlere yer veriliyor;

“ İtalyanca Gladio, Kılıç demekti. İtalyanlar bu sözcüğün gerçek anlamıyla ancak 1988 yılında tanıştılar. O yıl küçük bir İtalyan köyü yakınlarında şüpheli bir aracın aranırken patlamasıyla üç kişi öldü ve gizli örgüt tesadüfen ortaya çıktı. Soğuk savaş yıllarında Amerikalılar, komünizmin yayılmasını önlemek için CIA desteğiyle çeşitli Avrupa ülkelerinde paramiliter örgütler kurmuşlardı. Amaç, komünistlerin gerilla savaşına karşı, kontrgerilla faaliyeti yürütecek birimler oluşturmaktı. Komünizmin en güçlü olduğu İtalya’da başlayan bu faaliyet, kısa zamanda tüm NATO ülkelerine yayılmıştı.”

1970’lerde bir çok yerde operasyonlar yapıldı, dönemin ülkücüleri komünizm tehlikesiyle sokağa sürüldü, cinayet işledi, devlet tarafından kullanıldı ve sonra köşeye atıldı. Dönemin ülkücülerden Avukat Can Özbay bu işlerle fikrini şöyle anlatıyor

“ Ülkücüler zaten gönüllü, devleti tehlikeye düştüğü an zaten mücadele vermeye gönüllü. Bunların kullanılmasına gerek yok ki. Onlara devlet adına, devletin menfaati için devletin yararı için bir takım görevler verilmiş olabilir. Bunu ülkücülerden başka yapacak grup yok. Yani bunu PKK yapmaz, komünistler , sosyalistler yapmaz. Ülkücülerden başka Türk devletinin maruz kaldığı tehlikeler karşısında bir takım önemli görevleri devletine sadakatle yapacak başka bir grup olmadığı için, ülkücüler tabii olarak görevlendirilmiş olabilir. “

Ülkücü gençliğin en tehlikeli adamlarından biri Abdullah Çatlı’ydı, diğeri Muhsin Yazıcıoğluydu. Muhsin Yazıcıoğlu Maraş katliamında emir veren kitlenin başındaydı. Abdullah Çatlı ise okumak için geldiği Ankara’da yeteneği ve gözü karalığı ile kısa sürede ülkücü hareket içinde yerini alarak Ankara Ülkü Ocakları başkanı oldu, sonrasında eylemler çoğaldı.  25 Ağustos 1978 ‘de bir arama sırasında Sakarya’da yakalandığında Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Çatlı’nın bırakılmaması halinde  polislere şu cevabı veriyor

“ Arkadaşımızı bırakmazsanız Ankara’da 150 bomba patlatırız.”

Ülkücü hareket ile polisin iş birliği kitapta gözümüze sokuluyor.  Muhsin Yazıcıoğlunun o sözü söylemesinden sonra 7 Tipli’nin katledilmesi olayı olmuştu, sonrasında bu sırayı Balgat Katliamı, İpekçi Cinayeti takip etti.

Bahçelievler katliamı sanıklarının ve MHP ile ülkücü kuruşlar davasının avukatı Can Özbay MHP’nin durumunu şöyle özetliyor;

“ 12 EYLÜL’den önce pek çok ajan vardı partinin içinde. İşte bu ajanlar parti ile ilgili sınırları deşifre ettiler. Belgeleri deşifre ettiler. Pek çok ülkücünün mağduriyetine sebep oldular. Başbakanlık görevlileri, MİT görevlileri, çeşitli görevliler MHP’de cirit atıyordu o dönemde. Müşaviri, genel başkan müşaviri, genel başkan yardımcısı, genel sekteret, genel sekreter yardımcısı pozunda, statüsünde partinin üst kademelerine dolmuşlar. Hepsi kendine göre bir faaliyet yapıyordu, ama ülkücülük yoktu “

70’li yıllarda ülkücüler pek çok olaya karışmıştı, o olaya karışanlardan Kartal Demirağ olanları şöyle anlatıyor

“ 80 öncesinde Ülkü Ocak’larına kayıtlıydık. Onların eğitim kamplarına katıldım. Türkiye’nin belli yerinde kamplar vardı, ama onlar gizliydi. Emekli ordu mensupları eğitiyordu gençleri “

Kitabın “ Ardakalanlar “ kısmında ülkücülerin Devlet baba tarafından  nasıl kullanıldığını, nasıl köşeye atıldığını şu sözlerle daha iyi anlıyoruz.

“ 12 Eylül darbesi, ülkücü hareket için tam anlamıyla bir hayal kırıklığı ve yıkımdı. Yıllardır sokaklarda, okullarda, meydanlarda devlet adına savaşıp kan dökmelerine rağmen sonunda takdir yerine tekdirle karşılaşmışlar, iktidar koltuğu beklerken kendilerini birden cezaevinde bulmuşlardı. Öpmeye çalıştıkları elden tokat yemenin acısıyla şaşkına döndüler, kırılıp küstüler. Fikirleri iktidarda, kendileri zindandaydı.”

“ Geçmişe baktığımız zaman kullanılmanın ötesinde şeyler var. Kullanılmış ve eski bir mendil gibi bir köşeye atılmıştır, hakaret edilmiştir, gururla oynanmıştır, şahsiyetiyle oynanmıştır ülkücülerin. Yani kullanılmanın da ötesinde böyle hadisede olmuştur. Çünkü 1979 ile 1980 arasında ölenlere baktığımız zaman 5000 ölen insanla karşılaşırsınız. Bunu engellemeye devletin gücü yetiyordu da niye bir yıl bekledi? Şartlar olgunlaşacaktı. Şartların olgunlaşması için herkes elinden geleni yaptı. “

Kitabın ilk bölümünde ASALA terör örgütünde Türkiye başta dahil diğer ülkelerde suikastler düzenlendiğine de dikkat çekiliyor. Abdullah Çatlı’nın başında olduğu ekip Hiram Abbas önderliğinde Asala’ya karşı operasyonlar düzenledi. Bir nevi devletle işbirliği yapan Abdullah Çatlı ASALA olayıyla beraber çoğu kişi tarafından Kahraman edildi ama bu yaptığı bazı katliamları yapmadığı anlamına gelmedi. Bu tür olaylara devletle birlikte karışan ülkücülerle ilgili bir tespit her şeyi biraz olsun gözler önüne seriyor

“ 12 Eylülden artakalanlar hapisten çıkınca işsiz kalmış, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Liderleri içerideydi. Örgütleri dağılmıştı. Yalnızdılar. Bugüne dek kavga etmek dışında bir işleri olmamıştı. Oysa şimdi iş bulmaları, karınlarını doyurmaları ve hapisteki arkadaşlarına para göndermeleri gerekiyordu. “

Mafya her zaman devlet’le ilişki oldu. Devlet kirli işlerin devamını mafyayla halletti, 90’lı yıllar birçok yeraltı adamı böylece türemiş oldu. Kitabın ilerleyen bölümlerinin Çatlı’nın yeraltı dünyasına nasıl adım attığı, Kürt işadamlarının nasıl öldürüldüğü ile alakalı bilgiler yer alıyor. Susurluk kazası böyle bir dönemde ortaya çıktı ama sonrasında aydınlatamadı. Devlet Abdullah Çatlı’yı kullanmıştı, Abdullah Çatlı’nın kullanıldığına şu örnekte net görebiliyoruz

“ Siz Görevimiz Tehlike filmini seyrettiniz mi? O filmde ne diyorlar biliyor musunuz? Diyorlar ki, bu kaset kendini beş dakika içinde imha edecek ve eğer yakalanırsanız ve ölürseniz devlet sizi tanımayacak. Abdullah Çatlı’yı tanımamaları gayet doğal “

Kitabın ikinci bölümü “ Çillerin Özel Bürosu “ başlığıyla açılıyor. Çiller Türkiye’sinde başlıca neler  oldu hatırlayalım

-Sivas 2 Temmuz
-Başbağlar katliamı ( 6 Temmuz)
-Şırnak Katliamı
12 mart 1995 Gazi Katliamı

Çiller döneminde bir dipnot düşmek gerekir, o da şöyle anlatılıyor. “ Başbakan Çiller için "O tak diye emrediyor, ben şak diye yapıyorum" diyen dönemin Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş'e göre , "uçaklardaki kayışların gevşemesi nedeniyle bombalar yanlışlıkla" 38 köylünün "üzerine düşmüşü!

Çiller döneminde bir çok katliam yapılmıştı. PKK operasyonu denilmesine rağmen ölen kişiler arasında PKK’ya yardım ediyor söylemiyle zengin iş adamları öldürülüyordu, bu isimler öldürüldüğünde kim tarafından öldürüldüğü belli olmuyordu. Faili meçhul cinayetler böyle kayıtlara geçti. Özel büro’da bazı kayıtlar açığa çıkmıştı, devlet içinde kirli işlerin olduğunu Aydınlık dergisi şöyle açığa çıkarmıştı

“ Emniyet Genel Müdürlüğünce PKK ve Dev-Sol faaliyetler için kullanılıyor görüntüsü ile özel bir suç ekibi teşkil edilmiştir. Tehdit, gasp, haraç, uyuşturucu kaçakçılığı, cinayet gibi suçların içinde olan bu grup doğrudan Emniyet Genel Müdürü Mehmet AĞAR’a bağlı olup, Genel Müdür müşaviri Korkut Eken tarafından sevk ve idare edilmektedir “

Kitabın ikinci bölümü Mit’in içindeki yapılanmayı, Mit içindeki gruplaşmayı, yapılan gizli işleri anlatıyor.  Çiller Mit’i ikiye bölmüştü, bunu yaparken gizli kapaklı işler dönüyordu. Mehmet Ağar, Çiller’le çalışmaya başlamış, Mit içindeki gruplaşmadan iki grup ayrı ayrı bilgi saklıyordu birbirinden. Çiller döneminde kurulan Özel Tim PKK ile amacıyla kurulan bir yapı söylenmesine rağmen bu birimin içinde MHP eğilimli elemanlar yer alıyordu. Özel Büronun nasıl oluşturduğunu kitap şöyle anlatıyor;

“  Bu büronun asıl fikir babası  ve kurucusu çok tanıdık bir isim; Turgut Özal’dı. O’nun gerekçesi ise , ağabeyi Demirel’in başına gelenlerdi. Demirel’in ‘ Angola’da darbe olsa haber verirler, bizde bir şey olunca haberimiz olmaz ‘ sözleri Özal’ın bir Özel Büro kurma kararında etken oldu “

Devletin üst düzeyini  nasıl yeraltı dünyası ile mafya  ile iç içe olduğunu anlatıyor kitabın ilerleyenler bölümleri. Suçlananlar arasında Mehmet Ağar, Hüsamettin Cindoruk, Necdet Üruğ, Ünal Erkan gibi önemli  isimler yer alıyor.  Polisin nasıl saf değiştirdiğine de Ergün Gökdeniz’in  şu satırlarında tanıklık ediyoruz

“ Polisin içinde atamalarda siyasilere  yanaşma var. Bakıyorsunuz ANAP geliyor, ANAP’lı oluyor. DYP geliyor, DYP’li oluyor. Şu anda RP’li. Bakarsınız namaz da kılar. Bu polisin kimlik arayışının sonucudur. Özellikle alt kademede olan polisin ve bazı müdürlerin bazı siyasileri kullanması da gerçektir. Her siyasinin bir polisi var ve her polisin de bir siyasi adamı var “

Kitabın üçüncü bölümü “ Mehmet Ağar’ın Önlenemeyen Yükselişi” başlığıyla devam ediyor. Bu bölüm “ 1992 Nevruzu Türk Hükümeti açısından tam bir yenilgiydi “ cümleleriyle açılıyor, ve Mehmet Ağar’ın PKK ile PKK taktikleriyle  mücadele edilmesi gerektiğini söylüyor.  Mehmet Ağar’ın biyografisine de az da olsa yer veriyor.  Çiller, PKK’ye haraç veren iş adamlarını biliyoruz dedikten sonra Liceli İş adamı Behçet Cantürk polis kıyafeti giymiş kişilerce  kaçırıldı ve şakağına sıkılan tek kurşunla öldürüldü. Bu cinayet serisi aynı yöntemle yeniden devam etti. Ama hiçbir zaman kimlerin yaptıkları bulunamadı, faili meçhul cinayetler serisine eklendi. Bazı ihalelerde ülkücü kimlikli kişiler yerini almıştı,bu isimlerden biri Abdullah Çatlıydı. Abdullah Çatlı ile ilgili bilgi şöyle doğrulanıyor.

“ İhaleye tek şirket olarak girdik. Şaibe olur diye ihale iptal edildi. Üç şirket daha girdi. Çatlı ve adamları diğer şirketlere el çektirdiler. İhale Baysa’ya kaldı “

Kitabın dördüncü bölümü “ Ergenekon: Darbeyi çete mi hazırladı “ 1980’li yıllarda Korkut Eken’in Abdullah Çatlı’yı devletin kullanıldığını itiraf ettiği sözleriyle başlıyor.  Bu sözlerden sonra 1 mayıs 1977’de 34 kişinin ölümüne sebep olmuş güne kadar uzanıyor. O 1 mayıs katliamından sonra Ecevit o saldırıyı şöyle anlatıyordu

“ Bu ateşin nereden açıldığı belli olduğu halde, ateşi açanlar belli olduğu halde sorumluları bir türlü yakalanmadı. Biz bir araştırma kurulu kurmuştuk, fakat onun da önüne aşılmaz engeller çıkıyordu. Ben 1 mayıs olaylarında çok kaygılandım. Ve daha önce ÖZEL Harp Dairesi’nin sivil uzantıları üzerine aldığım bilgiler ışığında duyduğum kaygılarımı zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e sözlü olarak ilettim. ‘ Elimde kanıt yok ama bana öyle geliyor ki bu Özel Harp Dairesi’nin sivil uzantıları , onun içinde yer alan ömür boyu görevli bir takım siviller bunu yapmış olabilir’ diye o konuda bilgilerimi kendisine aktardım.”

Ecevit bu açıklamayı yaptıktan sonra suikast’e uğradı, ama saldırı başarısızlıkla sonuçlandı. Ecevit’in olayını başında ülkücü hareketin bulunduğu Kahramanmaraş katliamı takip etti. Darbe ortamının nasıl oluştuğunu Erol Mütercimler şu sözlerle anlatıyor;

“ Ülke 71’den sonra 12 Eylül’e kadar planlı programlı şekilde terörün,anarşinin içine sokuldu. Sonunda gelinen noktada, artık sokağa çıkamayan, can güvenliği olmayan, beş dakika sonrasından emin olmayan Türk halkı darbeyi, asker yalvaryakar ister hale getirdi. Bu cinayetlerde kim kullanıldı? Abdullah Çatlı gibi, Oral Çelik gibi , Mehmet Ali Ağca gibi, Haluk Kırcı gibi daha bir yığın isim sayabiliriz. Bunun içinde polisler de var. Bunun içinde rütbeli insanlarda var ne yazık ki. “

Erol Mütercimlere göre bütün bunları yapan çetenin adı Ergenekon’du. İlk Ergenekon ismi Erol Mütercimler’in attığı iddia ile ortaya çıkmıştı. Erol Mütercimler’e ilk Ergenekon isminden söz eden dönemin tümgeneral’i Memduh Ünlütürk idi. Ergenekon’un nasıl kurulduğu şu sözlerle anlatılıyor;

“ Memduh Ünlütürk Paşa kendisinin de Ergenekon’un içinde olduğunu söyledi ve dedi ki, ‘ Ergenekon Genelkurmay’ın da , hükümetlerin de, bürokrasinin de herkesin üstünde bir örgüttür.Yasayla falan kurulmuş bir örgüt değildir. Bu, 27 mayıs darbesinden sonra CIA , Pentagon tarafından kurdurtulmuş. Bunun içinde bulunan insanlar da buraya hizmet eden insanlardır. Ama bunlar vatana ihanet olsun diye hizmet etmezler. Biz vatanı kurtarıyoruz, vatana hizmet ediyoruz, vatana yararımız dokunuyor düşüncesiyle bu örgütün içinde yer almışlardır. Özellikle Amerika’da kontrgerilla eğitimi görmüş olan, bu kurslardan geçmiş olan generallerin bir bölümü yeri geldiğinde bu kontrgerilla içinde yer alır. Sonuçta ben daha başka insanlardan Ergenekon’u araştırdığımda şunu gördüm: Bunun içinde subaylar var, emniyetçiler var, profesörler var, gazeteciler var, işadamları var, sıradan insanlar var. Bugün çeteler dediğimiz bu küçük birimler var ya ,işte bu birimler Ergenekon’un içindeki birer bölüm,birer parça. Adını saydığımız kişiler de Ergenekon adı verilen bu üst örgüt tarafından kullanılan tetikçiler.”

Kitabın bu bölümü MHP tabanlı ülkücülerin hangi eylemlerde bulunduğunu gözler önüne seriyor. O eylemlerden bazıları şunlar

16 Mart 1978 : İstanbul Üniversitesi Katliamı
24 Mart 1978 :Doğan Öz Cinayeti (Kontrgerilla-MHP ilişkisini araştıran ilk avukattı )
11 Temmuz 1978 : ( Bedrettin Cömert Katliamı )
10 Ağustos 1978 :Balgat Katliamı ( Kahvehanelerin tarandığı dönemler)

Devlet tarafından Abdullah Çatlı ve yanındakilerin nasıl kullanıldığını Mustafa Pehlivanoğlu şu sözlerle anlatıyor

“ Genel Merkez’de Abdullah Çatlı’nın emrindeydik. Hepimiz O’nun emrinde öldürme ve yaralama eylemlerini gerçekleştirdik. Benim karıştığım Balgat olayı  Çatlı’nın emriyle gerçekleştirildi. Olayda kullanılan 12’li Baretta tabancayı Abdullah’tan aldım. Silahları İsa Armağan Niğde’den getirerek Abdullah’a veriyor, Abdullah’da örgüte dağıtıyordu. Balgat olayından sonra yakalanmamızın ardından İsa Armağan’ın bir arkadaşı 3.5 milyon lira parayı Abdullah Çatlı’ya götürerek bizim serbest bırakılmamızı sağlamasını istemiş. Ancak Çatlı İstanbul’a yerleşip o parayla kuyumcu dükkanı açmış “

Bu sözlerden sonra Mustafa Pehlivanoğlu idam ediliyor, Balgat Katliamına karışan diğer isimler öldürülüyor, ÇATLI’ya hiçbir işlem yapılmıyor, dosyalar böyle kapanıyor.

9 EKİM 1978 : 7 TİP’linin Öldürülmesi olayı  yine Abdullah Çatlı’nın emrini verdiği bir olay. Bu defa olayı yapan Haluk Kırcı adında ülkücüydü. O da üç polisin yardımıyla  Emniyet binasından kaçırılarak salıverildi.
1 Şubat 1979: Abdi İpekçi Cinayeti

Kitabın beşinci bölümü “ Mumcu’nun Çete dosyası “ başlığıyla açılıyor.  Cesur araştırmacı gazeteci Uğur Mumcu’nun neden öldürüldüğüne pek çok ipucu aydınlanıyor, ne kadar cesur gazeteci olduğu gözler önüne seriliyor. Uğur Mumcu yaşasaydı Pek çok olay aydınlanacaktı.  Katlederek aydınlanmasını  engellediler. Bu bölümde Uğur Mumcu’nun bir sözünün önemle altının çizilmesi gerekir,o sözler şu satırda anlatılıyor

“ Terör ister sağ, ister sol görüntülü olsun, isterse de etnik kimliklere bürünsün, sonuç hiç değişmez. İşin kuralı şu; Bu terör örgütleri eninde sonunda emperyalizme, ve faşizme hizmet ederler, şovenizme ve cuntaların değirmenlerine su taşırlar” 

Uğur Mumcu “ Yakında yayınlanacak yayınımda Kürt Milliyetçileri ile istihbarat ajanları arasındaki ilişkilere ışık tutacak ilginç belgeler açıklayacağım” yazısından 16 gün sonra öldürüldü. Gerçeklerin görünmesini istemiyordu kimse, eğer gerçekler ortaya çıksaydı onların da foyaları ortaya çıkacaktı. Gerçeklerin peşinden giden bir gazeteciydi Uğur Mumcu.

Kitabın beşinci bölümünü “ Özel Suikastı”  takip ediyor. Özal, Kürt sorununa adım atan isimlerden biriydi. 1988 Anap Kongresinde Özal’a Suikast düzenlendi, bu suikast’ın arkasında sadece bir kişi değil, bir örgütün olduğu düşüncesindeydi Özal.  Suikastı düzenleyen Kartal Demirağ adında 80 öncesi dönemde kamplardan eğitilen bir ülkücüydü. Kartal Demirağ kamplarda eğitildiği dönemi şöyle anlatıyordu.

“ 80 Öncesi dönemde Ülkü ocaklarına kayıtlıydık. Onların eğitim kamplarına katıldım. Orada her türlü eğitim vardı. Türkiye’nin belirli yerlerinde kamplar vardı ama onlar gizliydi. Emekli ordu mensupları eğitiyorlardı gençleri “

Kartal Demirağ’a bu açıklamasından sonra  Kartal Demirağ’a yöneltilen diğer sorular şöyleydi;

    -   Emekli Ordu mensupları eğitiyordu?
             - Tabii canım, emekli olmuş, adam eğitim görmüş. Kendisi komando zaten. Bizim gençleri eğitiyor
-       - Zihinsel eğitim de gördünüz mü
-       - Tabii orada milliyetçilik eğitimi var. Türk Milliyetçisi, İslam, Vatan, millet davası diye müthiş bir eğitim var. Bilinç eğitimi de var.
        - Zihinsel eğitimi kimler veriyor?
        - İşte o ihtisası gören kişiler var. Adam milliyetçiliğin kitabını yazmış. O kadar iyi biliyor ki her şeyi.Dış Türklerden Tut, Türk’ün kafatasına kadar her şeyi incelemiş.

Dönemin diğer gerçeklerinden biri de Özal Suikasti’nin meclise getirilmemesiydi. Dosya diğer dosyalar gibi kapatıldı.  Kartal Demirağ 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı, 4 yıl kadar yattıktan sonra şartlı tahliye edildi. Özal’ın vurulmasından 16 ay sonra Özal Cumhurbaşkanı oldu, bir süre sonra öldü, ama geride çok şüphe bıraktı. Kimi kalp krizinden öldü derken, kimi de başkalarının Özal’ı zehirlediğini söylüyordu. Özal’a otopsi yapılmasına ailesi izin vermediği için  bu ölümün zehirlenmeden mi yoksa başka bir sebepten dolayı mı olduğu yanıtsız kaldı.  

Kitabın altıncı bölümü “ Özal Öldü mü, Öldürüldü mü? “ dosyasıyla devam ediyor. Bu bölümde Özal’ın Kürt sorunuyla ilgili düşünceleri, gazeteci Cengiz Çandar’ın Özal’a söyledikleri, Körfez krizi, PKK ve TSK arasındaki olaylar gibi konulara değiniliyor. Bu konuların haricinde 1992 yılı  kanların döküldüğü yıl olarak   hafızalara yerleşiyor. Kanlı Nevruz kutlamasında bilanço ağır, ölen kişi sayısı 57’di. 1992 kışında askeri operasyon başlatılıyor. 1993 Mart’ında hiç beklenmeyen bir gelişme yaşandı. PKK lideri Abdullah Öcalan ‘ın ateşkes ilan etmeye hazırlandığı haberi patladı. 

Özal, PKK’yı dağdan indirmek için bir af düşünüyordu. Bir süre sonra Özal’ın ölüm haberi geldi, işler daha da kötüye sardı.  PKK’ya affın konuşulduğu dönemde PKK 33 er silahsız askere kurşunlayarak katletti. “ Murat Karayılan kitabında, 1993 yılında öldürülen 33 asker olayına kendisince açıklama getiriyor. Karayılan, 33 askerin ölüm talimatının o dönem PKK Bölge Komutanı olan Şemdin Sakık tarafından verildiğini belirtiyor “  33 Asker arasında kurtulanlardan Osman Partal o olayı şöyle anlatıyor;

“ Olayın faili PKK. Peki beni tek başına PKK'nın kucağına atanlar kim? Bizim korumamız falan yoktu. İki otobüste hepimiz askerdik. Hepimiz sivildik. Otobüse yol parasını bile biz verdik. Malatya çıkışında arkadaşlarla biz böyle yola çıkmayız diyerek itiraz ettik. O esnada bir land roverdeki rütbeliler devam edin ileride askerler size eşlik edecek dedi. Ama daha sonra bizi korumaya gelen olmadı  “

 Olay tanıklarından diğer asker Erkan Omay  konuyu şöyle anlatıyor;

"BİRLİĞİMİZE doğru giderken yok lastik patladı, yok yemek molası diye 3-4  yerde mola verildi. 18.30'a kadar bekletildi otobüs. Ben ikinci otobüsteydim. Bingöl'e 10 kilometre kala önümüzdeki otobüsün durdurulduğunu gördüm. İkinci şoföre 'PKK yol kesmiş' dedim. Çünkü az ileride de çatışma vardı. İkinci şoför de 'Onlar PKK değil' dedi. Hatta Bingöl Tur'dan otobüsü de durdurmuşlardı. Bir astsubaya herkesin gözü önünde işkence ediyorlardı.Öyle kötü işkence ediyorlardı ki, astsubay 'Beni öldürün!' diye yalvarıyordu. Bunları hatırlamak bile istemiyorum, öyle çok acı veriyor ki. Bizde çakı bile yok. Sonra bizi taradıktan sonra askerleri yardıma çağırmaya ben gittim. Kurşun ayağımı sıyırmıştı. Askerlerin üzerine koşarken askerler tarafından da tarandım. Beni PKK'lı sanmışlar. Yardım istedim, hayatta olanlar olduğunu anlattım. Bize yine Bingöl Komando Taburu yardım etti, zannedildiği gibi Özel Harekât falan kesinlikle yoktu. Bizi kaçıran o PKK'lı gruba yönelik operasyonda, 66'sının cesedini getirdiler."

Kitabın yedinci bölümü “ İpekçi Cinayeti “ dosyasıyla kapanıyor. İpekçi Suikastiyle gözler 5 isim üzerine çevrilmişti, bu 5 kişinin ilk ortak özelliği ülkücü oluşlarıydı. Mehmet Ali Ağca, Abdullah Çatlı, Yalçın Özbey, Oral Çelik hesabına 500 bin dolar yatırılmıştı. Teröre karşıtlığıyla bilinen Abdi İpekçi seçilmişti bunun için. Abdullah Çatlı Nevşehirliydi, İpekçi cinayetinde geçen 5 ülkücüden 4’ünün sahte passaportu Nevşehir Emniyet müdürlüğü damgasını taşıyordu. Dönemin araştırmacı gazetecilerinden Uğur Mumcu Ağca dosyasında Nevşehir’in önemini şöyle anlatıyor;

  1. Ağca’ya pasaport veren yer Nevşehir Emniyeti
  2. İpekçi cinayetinin planlayıcılarından Mehmet Şener’e pasaport  veren yer de aynı: Nevşehir Emniyeti
  3. Ağca’nın arkadaşı Ömer Ay’ın sahte pasaportu da Nevşehir Emniyet’nden sağlanmış
  4. Ömer Bağcı’ya pasaport veren yer? Orası da Nevşehir Emniyeti
  5. Ya Abdullah Çatlı’ya ? Nevşehir emniyeti
  6. Ağca’nın pasaport numarası: 136 635
  7. Ömer Ay’ın ki: 136 636
  8. Peki kim bunların Nevşehir Emniyet’indeki bağlantıları
  9. Kim, Kim , Kim?


Uğur Mumcu bunları anlatırken herkesin gözü bir isme çevrilmişti, o dönemin Komiserlerinden, Özel harekat Başkan vekili İbrahim Şahin’di.  İbrahim Şahin’in diğer bir özelliği Genelkurmay’ın Özel Harekat dairesinde çalışmış, Almanya’da komando ve Amerika’da anti-terör kursları gören ilk Türk Komiseri olması. İbrahim Şahin, Abdullah Çatlı ile bazı yalanlar atsa da bu sonraları ortaya çıktı.  Uğur Mumcu’nun Nevşehir Emniyetine dair yazdığı şeyler bir gün Nevşehir Emniyet Müdürlüğünde yangın çıkmasıyla kül olup gitti. Belgeleri, delilleri ortadan kaldırmak için devlet içinde devlet kuranlar bu olayla daha da açığa çıkmıştı.  İpekçi Cinayeti döneminde neler olmuştu tekrardan hatırlayalım

¾      Mehmet Ali Ağca, İpekçi Suikastından idamla yargılanırken 1979 yılında ülkenin en iyi korunan askeri cezaevinden kaçırıldı. Bu kaçırmada devlet görevlilerinden yardım gördüğü ortaya çıktı.
¾      Abdullah Çatlı, Bedrettin Cömert suikastıyla ilgili olarak aranırken 1978 Ağustos’unda Sakarya’da yakalandı, 48 saat sonra serbest bırakıldı
¾      Uğur Mumcu’nun “ İpekçi Cinayetinin kilit ismi “ dediği Çatlı 1982 Şubat’ında bu kez MHP davasından aranırken Zürih’te Mehmet Şener’le birlikte sahte pasaportla yakalandı ve yine 48 saat sonra salıverildi.
¾      Mehmet Şener, 1982 Şubat’ında Çatlıyla birlikte Zürih’te yakalandı. Uğur Mumcu “ Şener iade edilirse İpekçi cinayeti aydınlatılır, yitirilen her saniye önemli “ diye yazdı; ama saniyeler, aylar geçti, Şener yargılandı ve “ delil yetersizliğinden “ serbest bırakıldı
¾      Oral Çelik de 1982’de İsviçre’de yakalandı. 10 gün sonra serbest bırakıldı. Türkiye’ye döndükten sonra Malatya’da süren bir cinayet davasında “ dosyada bir evrakın kaybolması üzerine “ tahliyesine karar verildi.

Kitabın içinde yer alan “ Devlet cinayetimiz işlemez “ diyenler cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdular sözü bile dönem içinde çoğu şeyi anlatıyor. Abdi İpekçi’nin kızı Nükhet İpekçi cinayetlerini bitmesini, katillerin yargılanmasını isterken şu söze dikkat çekiyor;

“ Bir yana bakıyorsunuz bir salona toplanmışlar. ‘ Çatlılar ölmez’ diye bağırıyorlar. Bir başka yanda ‘ Mumcular , İpekçiler Ölmez’ diye bağırıyorlar. Hep birlikte bir salonda “ Kimseyi öldürmeyin “ artık diye bağırabilecek miyiz acaba? “

“ Ergenekon “ kitabı 40 dakika haber programında anlatılan araştırmalarla yola çıkıyor. 12 Eylül  öncesi Provokasyon’lardan , Tansu Çiller’in özel bürosuna, Susurluk içindeki olaylara, devletin ülkücüleri nasıl kullandığına,  Susurluk kazası olaylarının nasıl meydana geldiğine, devlet-mafya-çete üçgenine tanıklık etmemizi sağlıyor. Okuduğunuz kitap Ergenekon'un  14.baskısı, ve bu kitapta 2012 tarihli Ergenekon davası duruşma tutanakları yer almıyor. Kitap akıcı bir anlatım diline sahip, dönemin olaylarını bilmeyenler için bir klavuz niteliğinde.  Kitabın arka kapağındaki bitiş sözüne dikkat etmek için şu alıntıyı göz ardı etmemek gerekir;  “Ergenekon’la tanışın! Susurluk suskunluğa dönüşmesin! “  

Kitabın Adı: Ergenekon
Yayına hazırlayan: Can Dündar & Celal Kazdağlı
Kapak Uygulama: Duysal Yaşar
Dizgi: Yalçın Ateş
Baskı: 14. Baskı (Şubat 2008)
Yayınevi: İmge Kitapevi Yayınları
Sayfa: 188




 CEM KURTULUŞ,2014