// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Passolig'siz Deplasmanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Passolig'siz Deplasmanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2016

Passolig'siz Deplasmanlar; Away Uşak




















Sıkıcı ve klasik bir Pazar günü. Full mesailerden bunalmış, yeterince rutine dönüşmüş hayatın son çıkışlarındasın, ve yapılabilecek ne var diye kendine soruyorsun, soruyoruz. Akla gelen tek şey; “ Deplase olmak  “ neresinin olduğunun önemi yok  “ deplasman olsun da ne olursa olsun” diyoruz çoğumuz. Listeler hazırlanıyor, planlar yapılıyor, müdüre yalanlar söyleniyor. Müdür bunu yemiyor ama bir şekilde izni kopartıyorsun, kopartmasan bile kafaya koymuşsun gideceksin başka yol yok.  Gecenin geç saatlerinde yolu beklemenin hazırlığına geçiyoruz. Dumanlı ve sis bulutlarının kapladığı bir gecede bizi buğulu camlar bekliyor.

27’lik otobüste 35 kişi sığmaya çalışıyoruz, bir şekil kimse bunu şikayet etmiyor. Herkesin amacı bir, böyle deplasmanlarda Passolig de olmayınca deplasman daha çekilir oluyor.  Yüksek sesli bestelerle yolumuza ilerliyoruz, alkol dur durak bilmiyor, kafalar kıyak bir şekilde ilerliyoruz yolumuza. Her duman çekişimizde besteler daha da yükseliyor. Şoförümüz kıyak çıkıyor,  çoğu şeyi sıkıntı yapmıyor. Bu deplasman işlerini bilen bir kafaya sahip olunca tayfa da şoförle iyi anlaşıyor. Bir klasik olan Köfteci Yusuf’a uğruyoruz, kıyak kafalarla köfteler yeniliyor yolumuza devam ediyoruz. Uşak’a indiğimizde ciddi bir tribün potansiyelini görüyoruz.

İçeri girmeden önce Uşak geneline parklarda memurlar içki konusunda katı olduklarını şehire geldiğimiz andan itibaren hissettiriyorlar bize, sonrasında da bunun çabası şikayet oluyor. Bu faslı geçersek Uşak’a gelenler için tek yorum herhalde “ Uşak’a geldim kendimi sorguluyorum “ cümlesi oluyor. Derken tribüne giriyoruz, akustik olarak muazzam bir salona sahip Uşak’ın salonu. Modern yapıya uzak, taraftarla bütünleşmek için bütün her şey bir arada. Tribüne girdiğimiz andan itibaren yer bulamıyoruz, bir kesim diğer bölgeye geçiyor. Bu bölgede polis oradaki taraftarı çıkarmak isterken arkadaşını vermemek uğruna mücadele edenler oluyor. Sonrasında olanlar oluyor. Fenerbahçe tribünü bu maçta tribünlere sığmadığını gösteriyor. Ataşehir’deki modern ve taraftar kültürüne uzak  salona biat etmeyenler yerini alıyor bu salonda aslında.

 Sonuç olarak; Passsolig’in olmadığı deplasmanlar her daim doyurucu oluyor hepimiz için.  Dönüş yolunda bayılanlar da olsa, bu baygınlıklar sonucunda sabahında işe gidecek olanlar içinse sabahında tek söz geçerli oluyor; “ Hayat, deplasman dönüşü başlar “

Tam da böyle bir noktada sonlandırıyoruz bu deplasmanı, çünkü ertesi günün yorgunluğunun tarifi hepimiz için leş ötesi oluyor, hayatın ağırlığında ezilsek de “ yine olsa yine gideriz “ düşüncesinde oluyoruz hepimiz. Ve son olarak ;  seni yolundan edenler olmuşsa, yarı yolda bırakanlar olmuşsa, yolsuz kalmışsan ve gidecek yol kalmamışsa gidilecek tek yol deplasmandır!

Passolig’siz deplasmanlara selam, yola devam.

Selametle.


Cem Kurtuluş, Ekim 2016

28 Mayıs 2016

Passolig Yok, Parti Var ! : Türkiye Kupası Finali ( Away Antalya )














Yine bir deplasman arefesindeyiz. Kimimizin patronlarına yalan söylediği, kimimizin az buçuk parasıyla deplasman yollarını zorladığı dönemdeyiz. Hepsini bir araya topladık mı ortaya çıkan tek cümle “ Fedakarlık “ oluyor.  Böyle deplasmanın bizim için iki önemi oluyor; biri passolig yok, diğeri yarı yarıya olması. Passolig’in olmaması daha da önemli kılıyor, bir yandan da deplasman yasakları aklımıza geliyor. 2000 kusur adamı gönderemeyenler bu deplasmana aynı yola giden insanlara yasak koymuyor, buna da böyle bir dönemde şaşırmıyoruz.

Mevzuyu kısa kesecek olursak;  geceden hazırlanan nevalelerimizle birlikte bir an önce yola çıkmanın hazırlıklarındayız. Bütün şartlar hazır oluyor hepimiz için. Daha önceleri bu deplasmana gidenlerin kimisi biraz deniz’in keyfini çıkaralım düşüncesinde oluyor, bunda da haksız sayılmazlar ama tamamen tatil moduna girmiş olanlar için söylenecek pek  bir şey yok. Antalya’da havanın sıcak olmasıyla beraber, ellerimizde biralarla tezahüratları  yükseltiyoruz. Genel olarak ciddi bir karşılaşma olmuyor Galatasaray’lılarla, ufak tefek birkaç şey haricinde hatrı sayılır bir karşılaşma olmuyor.  Daha sonraları toplanma yerine geçiyoruz, orada da elimizden biralar düşmüyor.

Ortama bakıldığında tribün bazında  ilk başta iyi bir tribün izlenimi alamıyoruz , daha sonraları kortej halinde stada doğru yürüyoruz. Karşı taraftan Galatasaraylıları görünce tribün kendi adına refleks gösteriyor, o da fazla uzamadan stada giriyoruz. Yeni modern statlara Antalya ekleniyor en son. İçeriye girdiğiniz andan bunu hissediyorsunuz. Her kat ayrı olarak kategorileştirilmiş, bunlar yapılsa da tribün yardımlaşmasının mevzusunun birliğini hep beraber giriyoruz. Üst kattan alt kata atlayanlar, bu atlamanın sonucunda o insanlara yardım telaşında olanlar , polis olsa da halen bu mücadelenin içinde olanlar, kimseye adam vermemeler ‘le gidiyor bu mücadele. Daha sonralarında tribün tam şeklimizi alıyoruz.

 İki tribünde maç öncesi küfürlerle bu ortamı özlediğini gösteriyor.  Daha küfürlerle birlikte agresiflik devam ediyor, ama bu deplasmanda her deplasman olduğu gibi maraton tribünü Galatasaray ‘ın alması onları daha avantajlı yapıyor.  Fenerbahçe tribünü hakkında söylenecek çok şey var,  ama bu şeylerin başında birbiriyle ego yarışında olup set dediğimiz bölgede bir yığın olanlar oluyor. Herkes kendini göstermenin peşinde oluyor, özellikle Sefa Kalya ‘nın ( Sefa Abi’nin ) ölümünden sonra Fenerbahçe Tribününde neler değişti sorusuna Antalya’daki set gösterilebilir. 

Bu yaşananları bir kenara bırakacak olursak; tribünün ilk yarısında iki tribün tarafından meşaleler patlıyor, iki tribünde ne kadar özlediğini gösteriyor bu ortamları. Passolig’in olduğu maçlarda göremediğimiz meşale dumanını bu maçta fazlasıyla içimize çekiyoruz.  Burada aklımıza eski bir slogan’ı Türkçe’ye çevirmek gerekirse “ Passolig Yok, Parti var “ sloganını düşünüyoruz. Agresifliğimizi, tribününün özlediği meşale dumanını, bağırmayı özleyenleri bu maçta rahatlıkla görüyoruz.

Kısaca toparlamak gerekirse;  meşale dumanını fazlasıyla içine çektiğimiz, agresifliğin dibine vurulduğu, yarı yarıya tribünlerin tribünün hakkını verdiği bir deplasman olarak kaldı bizler için Antalya deplasmanı. Passolig’in olmadığı tribünlerin görsel şova dönüştüğünü de bu sebeple tekrardan hatırlatmak gerekir, belki passolig’i çıkaranlar bu şovları izler de biraz bu ruhlu tribünlere imrenirler.

Passolig’in olmadığı, yarı yarıya tribünlerin agresif olarak yaşandığı, meşale dumanını içine çekeceğimiz, kağıt biletin devam ettiği deplasmanlarda görüşmek üzere…

Selametle.

Cem Kurtuluş, 2016  Mayıs

01 Aralık 2015

Bir Deplasman Uğruna Sen de Benim Gibi Yanma Arkadaş: Away Çanakkale/ Voleybol Deplasmanı
















“ Cumartesi günü başka ne yapıcaksın ki ?Lanet koltuğuna oturup pop idolleriyle mi tatmin olucaksın ?Seksten yoksun evliliğinde mücadele verirken sonra da karının bakışlarından kaçmaya mı çalışıcaksın?Sonra da paranı kebaplara mı yatırıcaksın , meyve preslerine ve sarılara ?Hadi canım boşversene .Ben ne yapacağımı biliyorum .Tottenham Deplasmanı”Bayılırım..” The Football Factory

“ The Football Factory “ filminden bir alıntıyla başlamak gerekir deplasman hikayesinin anlatışına. Bir Pazar sabahı.. 1 Hafta boyunca çalışmanın verdiği bunaltıyla birlikte yapılacak en iyi şey nedir diye kendimize soruyoruz. Planlar önceden hazırlanıyor! Ve akla gelen tek fikir deplase olmak. Belki biraz hayatın içinden sıyrılırız diyoruz. Nevaleler hazırlanıyor geceden, sabahında da bekleyişler sürüyor. Hepsinin arasından sıyrılmak isteyen, otobüse binildiğinde de dışardaki sıkıcı hayatı unutanlarımız var içimizde. “ Voleybol maçı için Çanakkale’ye mi gidiyorsunuz? Manyak mısınız lan siz “ diyenlere inat deplasman otobüsüne bindin mi nereye gittiğinin pek önemi olmuyor.

 Bu parolayla  yola çıkıyoruz . Alkoller alınıyor, makaralar yapıyor, dumanlı deplasman otobüsünde yolculuğumuza başlıyoruz.  “ Esrar çekiyorlar sessiz usulca “ diye eski bir beste canlanıyor bu deplasman otobüsünde . Otobüs tıkabasa dolu, susmak yok, makaralar devam ediyor. Yer yer çiş molaları, tekel bayi aramalar, petrol istasyonlarında yapılan işler ve bir çok şey. Vapura atlıyoruz, makaralarla birlikte Çanakkale’ye az kalıyor. Muhtemelen salona varan en son biz oluyoruz.

Şehrin birçok yanından Fenerbahçeliler geliyor, şehir istilaya uğramış durumda. İçerde de tribün adına büyük işler başarılacağını erkenden anlıyoruz. Hemen içeri dalıyoruz, tribünde yerimizi alıyoruz. Tribünde bir an olsun susmuyor, gırtlaklar patlıyor olabildiğince, tribünün hakkı veriliyor. Takımın galibiyeti her ne kadar önemli olsa da bizler için deplasmana geldiğimizde tribünde aldığımız galibiyet oluyor. Dönüş yolunda “ nerede yemek yiyeceğiz lan “ diye diye yemek bulacak yer bulamıyoruz, en yakın benzin istasyonundan su alarak bir nebze rahatlatıyoruz kendimizi, sonralarında otobüste “ Keşan “ diyen sesten sonrasını kimse hatırlamıyor. Bu esnada bir yere çöküyoruz, anlaşma mevzularını geride bırakarak çoğumuz çorba ve makarna’ya  tav oluyoruz.

Bir avuç adam İstanbul’dan geliyor sadece deplasmanı deplasman gibi yaşayabilmek için, bol dumanlı bir deplasman otobüsünü içine çekebilmek için. Deplasmanı ilk defa tadanlarsa “ Dumanlı deplasman otobüsüyle “ tanışmış oluyor.  İşte meselemiz bir deplasman otobüsünde çekilen bir dumanla etrafa yayılıyor, bir dumanla deplasman yolculuğunun sonuna geliyoruz. Her birimiz sabah yorgun şekilde iş yolunu gözleyecek olsa da Napolilerin dediği gibi “ Yarın yine borçlarım olacak ama bu gece kral benim” sözü her birimiz için bir deplasmanı anlatıyor.

Sonuç olarak; E- biletin olmadığı, tribünün tribün gibi yaşandığı, dumanı içine çekebileceğiniz deplasmanlar var oldukça, bizlerde var olacağız oralarda,buralarda…


Cem Kurtuluş, Kasım 2015



12 Ekim 2015

Hayat, Deplasman Dönüşü Başlar: ( Deplase Samsun) Fenerbahçe- Galatasaray Bayanlar Basketbol Cumhurbaşkanlığı Kupası Finali







































E- bilet, deplasman yasakları, cart curt/ bir ton yasak varken her şeyden uzaklaştırılmıştık. Yeterince her şeyden uzak kalarak her şeyden soyutlanmış duruma gelmiştik, ama arada tribünün bütün unsurlarının geldiği maçlarda oluyordu. Bunlardan birini İzmir’deki  Beşiktaş voleybol maçında yaşamıştık, ikincisi de  Samsun’da oynanan  Fenerbahçe- Galatasaray Cumhurbaşkanlığı Kupası maçıyla oldu.

 Bu maç için önceden hazırlıklarımızı yapmıştık. Maddi yönden terso durumda kalsak da borç, harç herkes bi yerlerden parasını bi şekilde buldu, bütün imkanlar seferber edildi, iş için yalanlar söylendi.  Mevzu Galatasaray maçıysa, ve yarı yarıya tribünlerde bu maç hiç bahane edilmeden kaçırılmamalıydı.  Bizde bu düşünceyle  gittik bu maça. İstanbul’dan yaklaşık 5 araçla yola çıktık, daha fazla olabilirdi  ama bu da yeterli bir sayıydı.   Samsun'a indiğimizde yakın bir kahveye girdik.   Kahveye girer girmez " gençler öğrenci misiniz " muhabbeti daha sonra bizim " Biz Fenerbahçeliyiz" diyince kısa sürede sona erdi. Biz de uzatmadan bir süre sonra salona doğru yol aldık.  Samsun’a indiğimizden itibaren haberler etrafa yayılmaya başlamıştı. Yolda mahsur kalan Galatasaray’lılara  Fenerbahçelilerin saldırması sonucu 3 Galatasaray’lı yara aldı. Böyle maçlarda klasik olaylardan biridir bunlar. Sen yara vermezsen, birileri gelir sana yara verir. Bu işlerin genelde kuralları böyle işler.  Bunlar anlık olaylardır, çabukluğa bakar. 

Burada asıl konu içeride olabileceklerdi, içeriye girmeden önce polislerin saçma sapan nedenlerden ötürü bazı pankartları almaması saçmalık ötesiydi. Bunlardan biri E-bilete karşı tepki pankartıydı.  Bu muhabbetleri geride bırakırsak; ilk iki periyot Galatasaray tribününün üstünlüğüyle geçti, diğer periyotlarda daha da iki tribünün de şişeler atılması sonucu kaos ortamı oluştu. E-bilet’in gelmesinden sonra hemen hemen her maçtan geri tribüncüleri bu maçta böyle ortamları özlediğini gösterdi. Bir tribün ortamında ne yapılması gerekirse bu maçta da o yapıldı. 

Fenerbahçe tribününden Galatasaray tribününe yollanan meşale, Galatasaray tribününden Fenerbahçe tribününe yollanan sis, sonrasında iki tarafın birbirine attığı torpiller maçın kaosunu arttırdı. Çoğu kez başka şehirlerde maçın iptal edilmesinden ötürü; “ tekrar iptal olacak mı “ diye kendimize sorarken Emniyetin tribünleri dışarı çıkartmaması hepimizi şaşırttı. Olaylar bir süre devam etti.  Olması gerekenler oldu sadece. Fenerbahçe tribünü kısmında çok fazla ailenin olması tribünün performansını etkiledi. Lafı fazla uzatmadan; bu deplasman E-bilet’in yok sayıldığı, tribüncülerin istediklerini yapabildiği, Kaos’un içinde var olabildiği bir deplasmandı. Deplasman dönüşündeki yorgunluklar, deplasmandan döner dönmez işe gitmek de “ Hayat deplasman dönüşü başlar “ sözünü hatırlattı hepimize. Sabah kimileri tatlı uykusunda uyurken km'lerce yol tepen, bunun cefasını çekenler deplasman dönüşü iş'lerine doğru yola koyuldu. 

E-biletin olmadığı, tribünün tribün gibi hakkının verildiği, yarı yarıyaların daha agresif yaşandığı maçlarda görüşmek üzere...

Selametle 



Cem Kurtuluş, Ekim 2015



23 Kasım 2014

Saltanatın Yıkılır, Zulmün Biter ! : Dardanel - Fenerbahçe (U14/U15)




















E-bilet, deplasman yasakları, yasalar, Aziz Yıldırım’ın yıldırıcı politikalarıyla deplasmansızlık hasreti çekiyorduk, bu hasreti en son Manisa’da delmiştik ama Manisa’dan sonra deplasmana gidememiştik. Manisa sonrasında Aziz Yıldırım’ın salon maçlarına bilet çıkarmamasından dolayı  çoğu şey önümüzdeki en büyük engeldi. Planlar öncesinden yapıldı, deplasman fikstürü duvara asıldı.

Bu defa istikametimiz Çanakkale’ye doğruydu. Kimimiz Burhan Felekte, kimimiz Ankara’da, kimimiz de Çanakkale’deydi.  Aramızda deplasman yolculuklarını unutulmazı, sizden geç gidip stada erken varan kardeşimiz vardı. Bir süre önce polisin gaz atması sonucu yaralanan kardeşimiz bizimle birlikte geldi bu deplasmana.  Yazıya devam edecek olursak; Geceleri yola çıkmanın keyifli olduğunu düşünenlerdenim her zaman. Karanlık yollar ardında söylenen besteler ve makaralarla yola devam ediyorduk. Bu defa şoförümüz  değişmişti, gelen şoför ‘ ağzı vardı,dili yoktu’ derler diye tanım vardır ya tam da bu tanıma uyuyordu.

 Deplasmanların vazgeçilmezi ‘ Köfteci Yusuf’ bizi bekliyordu, uğramadan olmazdı.  Uğradık, köftemizi yiyoruz, deplasmana bestelerle, türkülerle yolumuza devam ediyoruz. Çanakkale  yakın bir yerlerde sabah çorbamızı içtikten sonra yeniden yolumuza  devam ediyoruz.  Sabah çorbası her zaman iyi gelir bünyeye, çorbamızı içip yolumuza bakıyoruz. İndiğimizde sahile inip biraz etrafı geziyoruz, bundan sonra  fazla süremiz olmuyor. İstanbul’a göre o kadar soğuk hava yok Çanakkale’de. Bir süre sonra tribünde yerimizi alıyoruz.

Pankartlar asıldı, takımın sahaya çıkması beklendi. Tribünün akustiği tam istediğimiz gibiydi. Kapasite olarak 80-100 kişi sığıyordu tribüne. Tribüne girer girmez takımı tribüne çağırıyoruz. Yaşları ufak ama yürekli insanlara sesleniyoruz.  İkinci maç başladığında biraz yorulmuştuk ama pes etmemiştik, kaldığımız yerden devam ediyoruz tribüne.  Sonrasında meşalelerle, sislerle Fenerbahçe tribünü adına ortaya iyi bir iş çıkartmak istiyoruz. .  Meşaleler patlarken Fenerbahçe taraftarının maça gitmemesi için elinden geleni yapan Diktatör Aziz Yıldırım önderliğindeki Yönetime “ Saltanatın Yıkılır, zulmün biter “ pankartıyla mesaj yolladı Fenerbahçe taraftarı. Sislerle, meşalelerle endüstriyel futbola, yasalara meydan okundu. Endüstriyel futbolun bütün kuralları yıkıldı bu deplasmanda! 

Özetlemek gerekirse; Voleybola Aziz Yıldırım bilet çıkarmıyordu, futbol maçlarına hem bilet çıkarmıyor hem de e bilet / passolig  vardı, bütün engeller önümüzü kapatsa da bize tek çıkar yol bırakmışlardı, o da amatör branş/altyapı maçlarına gitmek. Bu deplasman da böyle olmuştu nihayetinde. Dönüş yolunda ne kadar yorgun olsak da karanlığın erken çökmesiyle makaralar yapılıyor, türküler ve besteler söyleniyor, istediklerimizi yapmanın gururuyla evimize dönüyorduk.

Cem Kurtuluş,2014

06 Şubat 2014

Deplase Ankara: (Andre Santi Respect/ 06.02.2014)
















Bu yazıya nereden başlayacağımı tam bilemiyorum.  Nereden başlayacağımı bilememek Andre Santi’nin aramıza katılmasıyla başladı, İki gün öncesinde  bir arkadaş vasıtasıyla tanımıştım kendisini. Kendisi Brezilyalı. Lafı fazla uzatmadan kendisini Ankara deplasmanında İstanbul tayfası olarak konuk ettik.  İstanbul’dan hafta içi olması sebebiyle  Ankara’da oynayacağımız  Trabzon maçına 1 servis kaldırdık. Sabahın erken saatlerinde deplasman otobüslerinin kalktığı yer olan  Salı pazarından nevaleleri alarak yolumuza koyulduk. Makarasıyla, alkolüyle, tezahüratıyla...

Her zaman olduğu gibi çiş molaları olmazsa olmazımız olarak yol boyunca devam etti, bunun dışında  Andre Santi abimizin “ ananın amı Galatasaray, lavuk cin gibi”  Türkçe konuşması bizi bizden alarak deplasman yolculuğunun daha eğlenceli gitmesine neden oldu. Alkolün dibine vurduk, Andre reisle konuşmalara devam ettik. Göt kadar serviste 23 kişi iyi sığdık, ama hiçbirimiz bundan şikayetçi değildik, bu daha da deplasmanın keyifli geçmesini sağladı.

Bolu’da yemek molası verildi, Andre abimiz bazı Fenerbahçelilerin yapamadığını yaparak, Galatasaray Store’a girip içerde “ ananın amı Galatasaray” diyerek bizi kendimizden geçirdi.  Sonrasında “ Fenerbahçe sen çok yaşa” sesleriyle Bolu’dan yola devam ettik. Bizimkiler  hem Andre abiye ufaktan Türkçe öğretiyordu, hem de tezahüratlarla yola devam ediyorduk.

 Ankara’ya gelmişken bütün Fenerbahçelilerin kortej halinde yürüyeceği Beşevleri es geçemezdik, Andre’yi oraya götürdük, ortamı soludu, birasını  içti.  Çoğu tezahürata eşlik etti. Maça yarım saat kala salondaki yerimizi aldık. Salona doğru yürürken “ Ali İsmail Korkmaz” tezahüratlarıyla yürüdük, salona girdikten sonra pankart kontrolü derken güvenliğin “ 1907” adlı pankartı yarım saat incelemesi saçmaydı, herhalde pankart amirlerine tehlikeli gelmiş olabilir.

 Salona girdikten sonra  üstlerimizi çıkarıp tezahüratlara başladık. Andre reiste bizden geri kalmıyordu. Tribün olarak ezici bir üstünlüğümüz oldu, maç sonu makaramıza  salondan geç çıkarak yanıt verdik. “ Ali İsmail Korkmaz, Fenerbahçe Yıkılmaz “ diye haykırarak Ali İsmail  Korkmaz’ı Fenerbahçe taraftarı olarak  yeniden kendisini  unutmadığımızı  gösterdik. “ Şişt şişt Polis, şişt şişt Memur “ da salondan çıkmadan önce yaptığımız son makaraydı. Salonun önünden geçerken kısa bir süre “ Ali İsmail Korkmaz” tezahüratına devam ettik.  Seslerimiz kısık, karnımız aç şekilde servise binip İstanbul’a dönüş yolundaydık.

 Bolu’da yemek molası verdiğimiz esnada götümüz donsa da içtiğimiz çorbayla ısınmaya çalıştık. Andre abimiz yemek ayırt etmiyordu, bizden biri herhalde brezilya’ya gitse andre gibi rahat olmazdı, yemek konusunda seçici olurdu. Etrafı sis bulutlarının kapladığı yer sanırım bolu yolundaydı. Kafamı cama yasladığımda cam buz tutmuştu sanki. Bunu fazla dert etmedik, yemeği yer yemez servise zıplayarak yolumuza devam ettik. İstanbul’a yaklaştığımız esnada yakınımızda bir araç yanıyordu, iki kamyon tarzı araç da devrilmişti. Andre abimiz istanbul’da bir arkadaşımızın yanında kaldığı günlerde hem kaldığı eve hırsız girdi, hem de deplasman yolunda kazaya şahit oldu. Özet olarak deplasman yolunda hem bizi eğlendiren, hem de makaralarımıza ortak   olan  Andre Santi’yi biz  çok  sevdik, umarım bir kez daha  buralara gelir bir deplasman otobüsünde  buluşup, daha fazla içer ve daha fazla tezahürat söyleriz onunla…


 We Love You Andre Santi! 

Cem Kurtuluş, 2014 Şubat