// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

90'lar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
90'lar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2015

Kara Kentin Çocukları (1999)












90’lar,  leş ortamlar, karanlık Beyoğlu sokakları, underground ruh, amatörlük.. 

90’lar deyince birçoğumuzun aklına yeraltı kuşağına seslenen karanlık ortamlarda çekilen, ağız dolusu küfürlerin edildiği, samimiyetin ön planda olduğu filmler  gelir. Çoğu filmden kendimize dair bir şeyler buluruz, kolay kolay sansür uygulandığı görülmemiştir bu tür filmlerde, hepsi nerdeyse dar bütçelerle çekilmiştir.  Mevzu bahis konumuz  “ Kara Kentin Çocukları “ adlı yeraltı kuşağına seslenen film.

 Film  Kara Kentin Piçleri ismiyle çekilmiş sonrasında bazı sıkıntılar göz önünde bulundurulup Kara Kentin Çocukları olarak değiştirilmiş.  90’larda Beyoğlu sokaklarında hippi olarak takılan, içip, hiçbir halta yaramayan, ahlak kurallarını hiçe sayan  bir arkadaş grubunu  ele alan “ Kara Kentin Çocukları “ 90’lar atmosferini filmin başından itibaren seyirciye yaşatıyor. Çoğu zaman oyunculuklar sınıfta kalsa da,  90’ların Beyoğlu/Cihangir taraflarında takılan Mine Ve Kürşat’ın aykırı arkadaş grubuna filmin başından itibaren tanıklık ediyoruz.

Mine Ve Kürşat’ın birbirlerini sevmesi sonucu makaradan da olsa evleniyor, arkadaş grubu da bu iki çifti yalnız  bırakmıyor. Aralarında birçok mevzu dönüyor, alkoller ve cigaralar içiliyor, kafalarına göre takılıyor bu arkadaş grubu. Kimseyi siklemiyorlar sözü dönemin o underground, leş kokan ortamlarını bize anımsatıyor. 

Mevzular birden el değiştiriyor, evli olan çiftin evine askerler tarafından baskın yapılıyor Kürşat askere alınıyor, kız da hayatını tek başına sürdürmek zorunda kalıyor. Bu zorlu zamanlarda birçok şey geliyor başına. Beyoğlu sokaklarına tecavüze uğrayan kadınların başına ne geliyorsa Mine’nin başına da o geliyor. Sarkıntılık eden erkekler çoğalıyor. Filmin kahramanlarından biri sapık rolüyle karşımıza çıkan Peker Açıkalın. Psikopat rolünün anasını ağlatıyor, seyircide iz bırakıyor, Mine rolünü oynayan Nilüfer Açıkalın da başarılı performans sergiliyor.


90’ların o underground ortamlarında erotik bazlı yayın yapan kuşağı selamlıyor aynı zamanda film. Yeraltı özgür Tv radyosuna kayıyor bir müddet sonra her şey. Televizyon; manyakların, gaylerin, sapıkların, ve orospuların televizyonu “ olarak sesleniyor dinleyicisine. Mine de bu televizyonun hastası oluyor. Sapık özgür karakteri Mine’yi kendi evinde izliyor, yavaş yavaş Mine’yi bu televizyon ortamına sokmaya çalışıyor, bunu ileriki zamanlarında başarıyor.  Filmde çok uzun süre olmasa da Ogün Şanlısoy’u görüyoruz. Fazla gözükmese de ona da ufak bir rol biçilmiş, sırıtmıyor oynadığı rol boyunca.

 Filmde komşu karakterleri olmasa da olurmuş dedirtiyor, ama o sahnelerde cigara ve alkol içip komşunun kızına sarkma sahneleri film adına başarılı şekilde yansıtılmış. Orhan Oğuz bu filmi  parası olmadan çekimlere başlıyor, 90’lar ortamının en önemli karakteristik özelliklerinden biri bu. Parası olmadığı halde amatör şekilde çekilen filmlerin sayısı az değil.  Dönem içinde film için oyuncuların para talep etmediğini söylüyor Orhan Oğuz.  Beyoğlu’nun arka sokaklarını, o ortamları dönen işleri izledim diyor aynı zamanda Orhan Oğuz, filmi de böyle yaratmış. Filmin ilerleyişleri, kurgu bozuklukları, oyunculukları  izleyenlerin pek umrumda mı bilmiyorum ama filmi bunlardan ayrı tutarsanız izlemeniz daha da kolaylaşır. 

 Sonuç olarak “ Kara Kentin Piçleri “ olarak çekilmesi planlanan ama bu isimden sıkıntıya düşecek bir film olan  “ Kara Kentin Çocukları “  sert, karanlık Beyoğlu sokaklarını selamlayan, ahlak kurallarını hiçe sayan, dönemin underground ruhuna sahip çıkmış bir yapım. 

Filmin Adı: Kara Kentin Piçleri ( Kara Kentin Çocukları)
Film Süresi: 110 Dakika 
Yönetmen: Orhan Oğuz
Senaryo : Orhan Oğuz
Yapımcı: Orhan Oğuz
Görüntü Yönetmeni: Orhan Oğuz
Oyuncular: Peker Açıkalın, Nilüfer Açıkalın, Toprak Sergen, Mehmet Esen, Uğur Çavuşoğlu, Alp Yurdakul, Ogün Şanlısoy 


Cem Kurtuluş, 2015

26 Ağustos 2013

Rashit - Telaşa mahal yok (1999)




















Underground piyasaya sert  giriş yaptılar.  "Hayatımızda az da olsa renk varsa bunun nedeni punk rock'tır.”   sözü  müziklerindeki tutkuyu anlatıyor.  Punk’ı kendi hayatlarına kattılar, bu çizgide ilerlediler, çoğu grubun içinde sıyrıldılar. Yazdıkları sözlerle sert bir yumruk attılar düzene, politikacılara, kapak güzellerine ,parasızlığa ve sistemin dalaverelerine sövdüler.  Müziksel zenginliğiyle çok her şeyi barındırdılar müziklerinde.  “ RASHIT”  ilk yasal   albümlerini çıkarıp kendi kitlelerini oluşturdular. “ Telaşa Mahal Yok “   punk adına atılmış en sert yumruklardan biri. Sistemin eline ayar verdiklerini sert sözlerle bizlere gösteriyor Rashit.

 “ Altıdan Dokuza “  sabahtan akşama kadar patronların emrinde çalışan paranın köpeği olan insanlığın şarkısı.   Eğlencenin dibine vuran “hava soğuk yağmurlu ört kıçını orospu” nakaratlarıyla eğlendiren aynı zamanda lise yıllarına selam çakan klasik Rashit şarkısı  "Hava soğuk" Aptal pozlar, kapak sayfalarını erotik pozlarla süsleyen hatunlar ve futbolcuların  mankenlerle olan ilişkisini daima dergide kapak sayfalarına taşıyanlara Rashit “ Kapak güzelleri” şarkısıyla ayarı veriyor, sonrasında “ oy oy oy” ska etkisi görülüyor.

Meçhul cinayetler, suçsuzca öldürülenler ve katilleri bulamayan Devlet. “ Katilin adı yok”  eski ve yeni düzeni anlatarak devlet makamlarına sövmüş kadar bizi iyi hissettiriyor. Katilleri barındıran devlete bir takım sövmeler olarak şarkıyı tanımlayabiliriz. “ Ne Yaparsan Yap” sisteme bütün küfürleri barındıran, fikrini söylemeyen devletin tekelinde her şeye onay veren bireyi konu alıyor.“çok konuşan erkenden ölür ,
 konuşmayan sömürülür /konuşmayan yaşarken ölmüştür “ sözüyle de özetliyor durumu.

“ Niye Böyle” Cumartesi punklarına selam veren aynı zamanda baba parası yiyip, saçlarına boyatıp ortalıkta gezip  “ punk’ım” denilen bir kitleye Rashit ayarı veriyor.  “ Paran yoksa öl” eski ve yeni düzen arasındaki farkın olmadığını, düzene saydıran, sert sözlerle  yaşadığımız düzene ayar veriyor. Boş yere ölen askerler ve birçok şeyi Rashit şarkıda özetliyor. “Şehitler hep fakirdir
çünkü zenginden olmaz asker”
sözüyle de durumu özetliyor.

 “ Rutin hayat “ her şeyin değiştiğini sandığımız anda her şeyin tekrar sahnelemesini gösteren  , her gün aynı şeyleri yapan “ yat, kalk ,çalış, uyu” tarzı çalışan insanın hayatını özetliyor. “ Çok mu zor” ırk ayrımına ne gerek var sorusunun cevabı olduğu şarkı.  Klarnetçinin eşlik etmesi bize cümbüş havası yaratıyor. Sert sözlerle noktayı koyuyor Rashit. “insanların suçu yoktur savaşlarda , tek suçlu varsa o da garip politika” 

“ Şark cephesi” çözümsüzlükler, ezilmeler, dövülmeler, darp edilmelerin devam ettiği günümüz düzenini  sert sözlerle anlatıyor. “ polis yine dövüyor ,işçi eziliyor .burjuvazi en üstte , şark cephesinde yeni bir şey yok”


Özetlemek gerekirse 93’ten itibaren demolarıyla kendi kitlesini yaratan Rashit bu yasal albümle devletin en üst makamlarına ayarı veriyor ve kendilerinin de  bir söyleşide söylediği sözleri hatırlatmak gerekir. Kendilerinin dediği sözlere dediği gibi;"Sözleri yazarken, kimseye bir şey öğretebileceğimizi düşünmüyoruz. Yol göstermeye de çalışmıyoruz. Hayatın içinde ne varsa onu alıyoruz. Gerçeklerden bahsediyoruz"

Cem Kurtuluş, 2013 Ağustos



19 Mart 2013

In the Name of the Father /Babam İçin (1993)

















Hükümetler..  Dünyadaki bütün hükümetler hemen hemen masum insanları katletmekle yükümlüdürler.  Bulamadıkları suçluları masumların üzerine yıkıp bir yol ararlar. Denetlerler, ama denetledikleri şeylerden habersizlerdir. Basit numaralarla “ bak şunu tıktık “ içeri söylemleriyle halkın gözüne girmeyi kendilerine görev edinmişlerdir.  Bu düşüncelerle yola çıkan " In The Name Of The Father" sisteme karşı bir tokat niteliğinde,  demokrasi çirkinlikleri adı altında yapılan, politik düzmecelerle ırkçılığın sembolünü gösteren bir resmidir. Sistemin işleyişine dair birçok ipucu veren Baba-oğul ilişkisini iyi inceleyen ve Babanın bir “ İsa” rolünde oynadığı politik film olarak da değerlendirilebilir.


Hikayeye geçecek olursak;  70’li yıllarda İngiliz hükümeti yeni bir yasa çıkarır ve bu yasanın çıkmasından 2 gün sonra suçlu-suçsuz herkesi sorgular.  1974 yılında da patlayan bomba ile film kapılarını seyirciye açar. Evlerden hurda çalmakta olduğu sırada askerler tarafından filmdeki kahramanlarımızdan   Gerry’nin “ nişancı “ olarak sanılır. Kaçamaklar sonunda kurulan barikatlarla birlikte asker ile bölge halkı arasında bir kargaşaya tanıklık ediyoruz. Evlerden hırsızlık yaparak geçimini sağlayan Gerry’nin çalışmak istememesiyle başlayan hayatıyla birlikte Gerry bir gemiyle ailesinden uzak yerlere doğru açılmak zorunda kalır. Bu yolculukta Gerry, dönemin getirdiği “ savaşma,seviş “ felsefesiyle birlikte hippi arkadaşlarının yanında yolculuğuna tanıklık ediyoruz.

O yıllarda İngiltere’de bombalı  eylemler olur, bombalar üstüne bomba yağar. Hiç beklenmedik bir gelişme sonrası Gerry ve ailesi terör eylemlerine yataklık etmekle suçlanarak kodese atılıyor. İlk önce Gerry alınır, çapraz sorgularla Gerry kendisinin yapmadığını inandıramaz bu bölümde. İyilik abidesi gibi görünen polisler,yardımcıları,şefleri bu çapraz sorguda yapmadığı bir suç yüzünden bir insanın üzerine ağır tahribat yapmasını bu bölümler acımasızca seyirciye yansıtılır. Her biri suçsuz olmasına rağmen devlet tehdit yoluyla suçlu olduklarını itiraf ettiriyorlar kendilerine, bu da devlet/hükümet  için eski bir yöntemdir. Kafalarına silah tutmalar, babanı öldürürüm  gibi tehdit vari cümleler her biri için tehlikeli bir yol olmuştur.

Gerry’nin tek suçu yanlış zamanda ,yanlış yerde olması. Suçu hırsızlık olsa da o suçtan dolayı içeri atılmaz. Bu suçsuzluklar karşısında polis “ terör yasasından” yararlanarak kurban olarak Gerry’i seçmiştir. Bu da aynı zamanda  Gerry için zor günlerin olacağının ifadesidir. Ailesi başta olmak üzere arkadaşları  30 yıla kadar cezayla çarptırırlar. İlk mahkemesinde de arkadaşıyla birlikte gördüğü işkenceler reddediliyor, sadece kendileri biliyor yaşadıklarını. Gerry hapiste  isyana kalkışıyor, uyuşturucu çekiyor, kavga ediyor. Artık yoldan çıkmış bir vaziyette umudunu kaybetmiş derece. Babasına düşkün olduğunu da hem babasıyla kaldığı koğuşta anlıyoruz,hem de babasını kaybettiği süreçte anlıyoruz. 

Kısa bir tabirle suçsuz olan bir insanın devlet tarafından nasıl bok çukuruna gittiğini daha iyi anlıyoruz. Bu süreçte suçsuz insanın haklarını savunan avukat da bu yolda bir savaşçı izlenimi bırakıyor bizlere. Filmin ilk yarısında çıktığı ilk mahkemede yapmadığı suçlardan tutuklanan Gerry ve ailesi,filmin ikinci bölümünde yıllardır saklanan delillerin gün yüzüne çıktığını, bir hukuk sisteminin nasıl işleneceğine dair örneğini sunuyor.Özgürlüğü acımasızca elinden alınan  Gerry’nin bu düzmece hükümet sayesinde kodeste kaldığı zaman dilimine dair  Gerry özgürlüğünü alırken Hükümet ve yetkililerine şöyle sesleniyor. 

“Ben suçsuz bir adamım! Ben yapmadığım bir şey için 15 yıl hapis yattım! Babam, yapmadığı bir şey için bir İngiliz hapishanesinde gözlerimin önünde öldü! Ve bu hükümet hala onun suçlu olduğunu söylüyor! Onlara bir çift sözüm var babamın suçsuzluğu kanıtlanıncaya kadar, bu davadaki herkesin suçsuzluğu kanıtlanıncaya kadar, suçlu olanlar adalet önüne çıkarılıp cezalandırılıncaya kadar, babam adına ve gerçek uğruna mücadelemi sürdüreceğim! “ –Gerry Conlon

Oyunculuklara gelirsek; Gerry Conlon karakterine can veren  Daniel –Day-Lewis kusursuz bir oyunculuk ortaya koyuyor, bunun yanında babası Giuseppe Colon’a  hayat veren  Pete Postletthewaite ile baba –oğul klas bir ikili oluşturuyor. Yan karakterlerden bombacı Joe McAndrew’e hayat veren  Don Barker en güçlü yan karakter oyuncularından biri oluyor.

Sonuç olarak; konusunu gerçek bir hikayeden alan, iki saati geçmiş uzun süresiyle oyunculuklarıyla göz dolduran,gerçekleri gözümüze sokan Jim Sheridan’ın yönetmenliğini yaptığı “ In The Name Of The Father” (Babam İçin )  hükümetlerin ne tür oyunlarla insanları kuklaya çevirdiğinin portresini gözler önüne seriyor. Bu portreyi çizerken filmin bitişine doğru bu gerçek olaylarlardan yargılanan polislerin de hiçbir ceza almadığının altını çiziyor! 


Cem Kurtuluş,2013

17 Mart 2013

Yeşil Yol (1999)





















Yeşil yol.. Kimilerinin saplandığı kara delikten çıkamayacağı ağzı kokuşmuş gardiyanların kötü davrandığı düşündüğü bir yer.. Tam bir hayat dersi veren, fare ve bir mahkumun nasıl dost olacağını, gardiyanların idam sehpasında olan bir mahkuma nasıl davranılması gerektiğinin bir portresi.. İstediğiniz kadar tanımlama getirebilirsiniz. 1999- 2000 yıllarında usta kalem Stephen King’in romanından sinemaya uyarlanarak döneme damga vurmasıyla ünlü olan " Yeşil Yol " başlarda huzur evi görüntüsüyle hikayeye giriyor. Hikayedeki adam Paul Edgecomb. Paul Edgecomb’un hikayesi gardiyanlık yaptığı döneme uzanıyor. Bu hikaye bahsedildiği üzere Edgecomb’un huzur evinde hatırladıklarından. Edgecomb’un bu anlatısından sonra film, başlardan itibaren hikayeye odaklanarak hapishaneye çevirir kafasını. Bu hikayede Edgecomb’un gardiyanlık yıllarıyla tanışıyoruz.

 Edgecomb'un hapishanedeki görevi, hücrelerinden alınan idam mahkumlarını, elektrikli sandalyenin bulunduğu ölüm odasına kadar olan bir millik yeşil yoldan götürmektir.Filmin ilk bölümünde devasa cüssesiyle başka gardiyanlar tarafından “ idamlık “ diye bağırılan John Coffey ile böylece tanışmış oluyoruz.

Coffey, ürkütücü görünümünün yanında ince, kırılgan, hassas, insanlara yardım etmeyi seven, doğa üstü güçlere sahip olan, karanlıktan korkan, kalbi iyilikle dolu, hapishanedeki gardiyan ve birçok kişiye yardım ederek oradakilerin takdirini kazanmış biri olarak karşımıza çıkıyor. İki küçük kızı öldürmek suçundan idama mahkum olmuştur. Hapishanede iki deli belirir. Biri fareyle dost olan Dell’in parmaklarını kıran , Dell’ın idama mahkum olduğu anda Dell’e işkenceye maruz bırakan kötü gardiyan Percy ,diğeri de durmadan şarkı söyleyen eşcinsel vari sözleriyle kameranın karşısına çıkan deli mahkum.

 Yeşil Yol’da amaç, mahkumlarla konuşmak onlara işkence etmeden onları anlamak.  Paul Edgecomb ve ekibi buna inanarak orada hayatını sürdürüyor. Filmin ilk bölümünde diğer gardiyanlara göre acımasızlığın izini yeniyetme gardiyan olan Percy’nin davranışlarında görüyoruz. Üst kıdemli biri olmasına rağmen o cezaevinde kalmasının tek nedeni bir idam yönetmek istemesi. Bunun için Edgecomb’un “ bir adamı ölürken  seyretmek yetmez,etinin kokusunu da duymalısın “ sözünde anlamak mümkün. Filmin ilk bölümünde en klas sahnelerinden biri, bir mahkumun sevimli bir fareyi eğitiyor olması ve seyircinin buna karşı tebessüm etmesi. Coffey’ın doğa üstü yeteneklerini Edgecomb’un idrar sorununa çözüm sağlamıştır. 


Filmin bu yarısında “ Bill Wharton “ karakteri filmin rengini değiştirecektir. Bu karakter diğer mahkumlardan ayıran özelliği deliliğin üst seviyelerine yaklaşmasıyla birlikte aynı zamanda bulunduğu ortamda iyi davranan gardiyanlara da kötülüğün zirvesini yaşatır. Kötülüğü bir yana gardiyan Percy'nin  kötülüğü Dell’in elektrik sandalyede oturduğu idama çıkarılışındaki acı duyduğu sahnede daha iyi anlarız. Filmin en dramatik,en dokunaklı sahnesini de bu sahne oluşturur. Coffey’in katil olamayacağı, gardiyan Paul’un gözünde kesindir. Hem Paul’u iyileştirmiş hem ölü fareyi,daha sonrasında ise tümörlü bir hastanın iyileşmesine bu süreçte tanıklık ediyoruz. Bu süreçte kötülükleri birbiriyle çarpıştıran Coffey’ın güçleridir. İdam günü Coffey için yaklaşırken filmin başlarında gösterilen Paul Edgecomb’u hüzünlendiren televizyonda gösterilen dans, hiç sinema filmi görmemiş Coffey için gösterilir bu defa. 


Hapishane duvarları her zaman kötü insan porteleriyle sunulur insanlara ama “ Yeşil Yol”  da daha çok Paul ve Coffey üzerinden sunuluyor bizlere. Edgecomb, yıllar boyunca sayısız idam mahkumu nakletmesine rağmen hiçbir idam kendisini Coffey kadar etkilemez.  Coffey’ın idam sırasında “ karanlığa koyma beni,karanlıktan korkuyorum “ sözü bu noktada acıtıcı olur. Bu noktadan sonra kamera tekrardan geçmişe dönerek Paul Edgecomb’un hikayeyi anlatmasındadır. Paul Edgecomb için bu idam, son idamı olmuştur. Ne kendisi için,ne de yanındaki gardiyanlar için hiçbir şey kolay olmamıştır.

 Oyunculuklara gelirsek; John Coffey’e hayat veren,iri cüssesiyle destan yazan  “ Michael Clarke Duncan “ filmi oynamakla kalmıyor, yaşıyor ve dokunaklı şekilde insanı içini cız ettirici bir performansa imza atıyor,bunun yanında “ Paul Edgecomb” a hayat veren Tom Hanks da gardiyan amirlerinin başını oynamak da başarılı bir iş ortaya koyuyor. Bununla birlikte çok uzun süre rol almasa da Paul Edgecomb’un yaşlı halini oynayan  Dabbs Greer eski günlerini anlatırken hem fiziki görüntüsü hem de ses tonuyla etkilemeyi başarıyor. Yan rollerde gerçek bir deliliğe ulaşan,psikopat role de yakışan “ Bill Wharton “ karakterine can veren Sam Rockwell yan karakter konusunda belki de en başarılı isim oluyor. Kendisinle birlikte Dell karakterini oynayan  Michael Jeter ismi de unutulmaması gereken isimlerden Başrolüyle, yan karakteriyle her isim etkileyici bir portre çiziyor. Ve  “ Bay Jingles “ olarak gördüğümüz sevimli fare de çok aşırı gözükmese de sevimliğiyle göze giriyor.

 

Sonuç olarak; Stephen King’in elinden çıkarak yazılan ve bir dönem Trt1 , Cine5 gibi kanallarda defalarca tekrarı sinemaseverlere sunulan “ Yeşil Yol “  Esaretin Bedeli filminin de yönetmenliğini yapmış Frank Darabont  bu filmiyle destanlar yazdı ve  pek çok kişinin takdirini kazandı. Bunu belirtmeye gerek var mı bilmiyorum; ama üç saatlik anlatımı, sürükleyiciliğinin böylesine klas anlatıldığı filmler yer buldukça kendine, sinema dediğimiz şey de hep devam edecektir. 

 Filmde Altını Çizdiklerim


 “ Yeşil yol’da olan Yeşil yol’da kalır, her zaman böyledir “

 “-Senin için yapabileceğimiz bir şeyler olmalı. İstediğin bir şey olmalı. -Hiç sinema filmi görmedim.”

 “Yoruldum, patron.. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından yoruldum. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri.. En çokta insanların birbirine kötü davranmasından yoruldum. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan yoruldum. Çok fazla var, sanki her an için kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?”

 " Sence, bir insan, yaptıklarından gerçekten pişmanlık duyarsa en mutlu olduğu zamana geri dönüp sonsuza dek orada yaşar mı? Orası cennet olabilir mi? -Ben de buna inanıyorum.”

 “Geceleri yatakta hep onu düşünüyorum ve bekliyorum. Sevmiş olduğum ama ölen insanları düşünüyorum. Güzelim Jan’ı ve onu nasıl yıllar önce kaybettiğimi düşünüyorum. Ayrıca her birimizin Yeşil Yol’da kendi hızımızla ilerleyişimizi düşünüyorum. Fakat bir düşünce var ki geceleri beni uyutmuyor: Bir farenin bu kadar uzun yaşamasını sağladıysa benim daha ne kadar zamanım var? Her birimizin bir ölüm borcu var. İstisnalar yok. Fakat Tanrım.. bazen Yeşil Yol çok uzun görünüyor.”

O kadar çok mahkumu elektrik sandalyeye götürürken rahat tavırlar sergileyen Paul aynısını John Coffey karşısında gösteremez.

 

“ cezan infaz edilmeden önce  söyleyecek bir şeyin var mı

Kızarmış tavuk ve patates istiyorum,bir de şapkana sıçmak. Mae West’in  yüzüme oturmasını istiyorum,çünkü abazanın tekiyim…”

 

“ bir adamı ölürken  seyretmek yetmez,etinin kokusunu da duymalısın”

 

“ çok yorgunum patron,it gibi…”

 

“ her birimizin ölüm borcu var,istisnalar yok…” 


Cem Kurtuluş,2013



06 Şubat 2013

Masumiyet (1997)













Masumiyet.. Kazanılan mı kaybedilen mi ? Onlarınki bir kayıp mı bir kazanç mı? Doğru dürüst yaşamaları mı? Dalaverelerle değişik yollardan iş yürütmek mi? Ya da birbirlerine duydukları aşkı temiz yaşadıkları mı Masumiyet? Bir kadının bekareti mi? Suçsuz bir adamın idama götürülürken oradaki hali mi? "Masumiyet" filmi bize türlü türlü sorular sorduruyor.

Zeki Demirkubuz yine kafa karıştırıyor. Demirkubuz, maddi kayıplardan uzak filmleriyle tanınır. 80 darbesinden dolayı 3 yıl hapis yatmış biri kendisi. Bir de o dönemin kuşağına inceden değinmek gerekir. 1990’lı yılların Türk sinemasının en önemli özelliklerinden biri maddi kaygılardan uzak olmasıdır. Kısıtlı bütçelerle müthiş işler çıkarılan dönemdir 90’lı yıllar. Masumiyet " 90'lı yılların En İyi Türk Filmleri" arasındaki yerini alır.

Filmin hikâyesi Yusuf karakterinin gözünden anlatılıyor bize. Bunu ilk sahneden itibaren gözümüze sokuyor Zeki Demirkubuz.  Yusuf, en yakın arkadaşını vurmuş, 10 yıl hapse mahkum edilen, sessiz, sakin, gardiyanlar ve müdür tarafından sevilen bir karakter.Hapisten çıktıktan sonra sokaklarda aylak aylak geziyor, otelde yaşamaya başlıyor. İçerden çıktığında ne kalacak bir yeri vardır, ne de çalışacak bir işi. Film bize Yusuf karakteriyle anlatılsa da filmin kahramanlarından Bekir Ve Uğur'un hayatı otobüste kesişiyor. Otelde kaldığı ilk gün Yusuf,  Çilem’e rastlıyor. Çilem’e rastladığı gün Çilem’i ateşler içinde görünce hastaneye götürüyor. Bu sahnede Yusuf'un merhametli ve masum biri olduğuna tanıklık ediyoruz.

 “Kader“ filminde görülmeyen Uğur’un çocuğu bu filmde gösterilerek izleyiciye ipucu veriyor. Yardım ettiklerini duyan Uğur ve Bekir ile tanışması böyle oluyor. “Kader” de bize gösterilen Bekir’in gençlik dönemi, Masumiyet’teki ise olgunluk dönemi oluyor.   Bekir, pavyonlarda Uğur’a yardım eden, onu gözleyen, peşinden ayrılmayan, kıskanan, kafayı tırlatmış, içip içip gezen, Uğur’dan başka gözü kimseyi görmeyen serserinin teki.   Sonrasında kafasına sıkarak intihar ediyor.  1 saat'e yakın gördüğümüz Haluk Bilginer buraya kadar oynadığı rolün hakkını veriyor. Uğur Ve Bekir'in mevzuları eski.  Olaylar  zincirleme şeklinde gerçekleşiyor.  Hepsi birbirine aşık. Saplantılı aşkların esiri olmuşlar adeta.

Kafasına sıkacak kadar deli biri Bekir. Uğur, geçimini şarkıcılık yaparak kazanıyor, orospuluk yapıyor, ağzı bozuk, erkeklerin masalarına gidiyor. Geceleri eve geç geliyor, Bekir de içip içip sızıyor. Olan küçük kıza oluyor. Mevzular böyle gelişiyor. " Kader " de Uğur karakterini Bekir'in dükkanına girerken gözlemliyoruz ama " Masumiyet " de aynı sahneler gözükmüyor, sadece Bekir'in anlattıklarından ibaret hepsi.

 “Orospuyum ben Orospu” sahnesi görülmeye değer. O sahnelerde Derya Alabora ve Haluk Bilginer oyunculukların dibine vuruyor. Sahne devam ederken Bekir’in “Bana da vereceksin “ sahnesi en sahici sahneler arasında yerini alıyor ve görülmeye değer olduğunu gösteriyor.  Mevzular sadece bu kadar değil. Yusuf ve Uğur’un ortadan kayboldukları akşam içip içip otele gelen Bekir ‘in her yere sataşması, Uğur’un odasına çıkması öncesinde “Abinin amına koyayım” repliği de aynı klaslıkta.

Gel zaman git zaman Yusuf, Uğur’la her yere gidiyor. Bekir’in yarım kalan işini devam ettiriyor. Rakının açıldığı, ikisinin dertleştiği tirad Türk Sinema Tarihinin en iyi sahneleri arasında yerini alıyor.  Haluk Bilginer inceden giriyor, ayarı verdikçe veriyor. Uğur’la geçmişlerini anlatıyor, o saplantılı aşkı " Kader"  filminde daha çok görüyorsunuz. “Masumiyet” te mevzu Yusuf üzerinden geçiyor. Bekir’in Yusuf‘a Uğur’u anlattığı bölüm uzun olsa da kısa yoldan o durum şöyle aktarılıyor bize.

 “Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik hasta bir adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bir şeyler. Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi Yeşilçam’da. Cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkine aşık etmiş kendini. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa? Hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı. Sonunda o da geldi gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan…Nikahlandık. İki taksi bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bir gün bu orospu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar…Pırlanta anlayacağın. "


 Bekir öldükten sonra Yusuf , Uğur’la şehir şehir geziyor. O da Bekir gibi saplantılı bir aşka girmiştir. Uğur’a aşık olduğunu söylemiş, karşılığını alamamıştır. Uğur, 20 sene Bekir’in her türlü yolu denediği türlü türlü şeylerden bahsetmiştir, her boku anlatmıştır. Uğur’un orospuluk yaptığı, şarkı söylediği yere polis baskın yapıyor, Hem Uğur hem Yusuf içeri alınıyor. İfade veriyorlar. Uğur bir süredir ortalıkta olmadığı için Yusuf’u yeniden polisler alıyor. İşkence sebebiyle parmakları kanamıştır. Ama aşık olduğu kadını satmıyor. Bir nevi Masumiyetininin bedelini ödüyor  Yusuf.

Filmin diğer klas sahnelerinden biri Yusuf 'un Uğur'a aşkını itiraf edişinden sonra yaşadığı hayal kırıklığı. Bu hayal kırıklığı esnasında Uğur ve Yusuf'un diyalogları en az tirad Haluk Bilginer'in tiradı kadar etkileyici. Bu sahnede Derya Alabora bütün oyunculardan daha önde olduğunu ispatlıyor. Filmde Çilem karakteri üzerinden birçok şey anlatılıyor Demirkubuz ama Çilem sessiz ve hiçbir şeyi duymayan bir karakter olarak karşımızda. Zeki Demirkubuz burada Çilem'in duymamasını ama filmdeki ana duyguyu seyircinin duymasını istiyor. Filmin sonlarına doğru çaresizlik seyircinin zihnine yerleşir ve filmin final sahnesinde Samuel Beckett dizeleriyle karşılaşıyoruz. 

“ Hep denedin, hep yenildin.
 Olsun, gene dene gene yenil, daha iyi yenil “

Bir yanda masumiyetini koruyanlar, bir yanda inandığı sevgi uğruna masumiyetini çiğneyen bedel ödeyenler. Demirkubuz klasiği" Masumiyet" takıntılı bir aşkın hikayesini Masumiyeti çiğnenenler tarafından anlatıyor, bunu anlatırken samimi ve sahici bir  dille aktarıyor. Kişisel bir yorum olabilir; ama Demirkubuz'un filmografisinde  " Masumiyet " en başarılı yapım desek sırıtmaz sanıyorum. 

İzlerken Altını Çizdiklerim:

 “Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik hasta bir adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bir şeyler. Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi Yeşilçam’da. Cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkine aşık etmiş kendini. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa? Hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı. Sonunda o da geldi gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan…Nikahlandık. İki taksi bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bir gün bu orospu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar…Pırlanta anlayacağın. Şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. Kanıma girdi o gün. Tabii taktım ben bunu kafaya. Ertesi gün bir soruşturma… dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. Ama asıl Zagor’a kesikmiş. Zagor‘da kaftiden içerde o sıra. Bir gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. Yazıldım peşine. Tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik Sağmalcılar’a; benim içimde bi sıkıntı. İşi anladım tabii: Zagor’u ziyarete gidiyor. Bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. Uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. O ara Zagor içerden çıktı. Sonra bir duyduk; kaçmış bunlar. Altı ay mı bir sene mi; kayıp. Hep rüyalarıma girerdi or.spu. O gün dükkana gelişini hiç unutamadım. Benimkine bile dokunamaz oldum. Sonra bir daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş Zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. Karakolda beş gün beş gece işkence buna. Arkadaşlarının öcünü alıyorlar. Kaltağa da öyle…

Önce “öldü” dediler Zagor’a, sonra komalık. Ankara’da oluyor bunlar. Bizimki bir gün çıkageldi mahalleye. Zagor içerde, en iyisinden müebbet. Bir sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyor. Önce tanıyamadım. Anlayınca içim cız etti. Cız etti de ne? Tornaya değmiş gibi oldu. Çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bir surat. Ama bu sefer başka güzel orospu. Oranın şarkıları gibi. Kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. Dedi “para lazım”, çok para. Zagor’a avukat tutacakmış. “İlerde öderim” dedi. Esnafız ya bizde, “nasıl?” diye sormuş bulunduk. “Orospuluk yaparım” dedi, “istersen metresin olurum”. İçime bir şey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak…işte o gün bugünden beri bu orospuyla tam yirmi yıl geçti. Uzatmayalım, Zagor’a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! Ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyor. Orospu da peşinden. 

Sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden. Önce dükkan gitti, ardından taksiler. Karı terk etti, peder kapıları kapadı. Yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. İş bilmem, zanaat yok. Bu durmuyor hiç. İlk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. Gözünü yumup yatıyor milletin altına. “Gel dönelim” diye çok yalvardım. “Evlenelim”, pederi kandırırım, Zagor’a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyor itin. N’aptı buna anlamadım. Kaç defa dönüp gittim İstanbul’a. Yeminler ettim. doktorlar, hocalar kâr etmedi. Her seferinde yine peşinde buldum kendimi. Bir keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile. Beni abisiyim diye yutturduk herife. Nedense rahatladım, “oh” dedim, kurtuluyorum. Bu da akıllanmış görünüyor. Yüzü gözü düzelmiş, “çocuk” diyor başka bir şey demiyor. Sinop’ta oluyor bunlar. Ben de döndüm İstanbul’a. Doğumuna yakın, Zagor bir isyana karışıyor gene. Hemen paketleyip Diyarbakır Cezaevine postalıyorlar. Çok geçmeden bizimki depreşiyor gene; o haliyle kalk git sen Diyarbakır’a, üç gün ortadan kaybol…Herif kafayı yiyor tabii. Dönünce bir dayak buna: eşek sudan gelinceye kadar. Kızın sakatlığı bu yüzden. Sonra çocuğu doğuruyor. Uzun zaman anlaşılmamış. ortaya çıkınca bir gece esrarı çekip takıyor herife bıçağı. Çocuğu da alıp vın Diyarbakır a, Zagor’un peşine. Allah’tan herif delikanlı çıkıyor da şikayet etmiyor. Ben o ara İstanbul’da taksiden yolumu buluyorum. 

Epey bir zaman böyle geçti. Yine her gece rüyalarımda bu. Zagor’un Diyarbakır Cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. Bir gece bir büyükle eve geldim. Hepsini içtim. Zurnayım tabi. Bir ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım, başımda bir çocuk, “kalk abi, Diyarbakır’a geldik” diyor. Baktım, sahiden Diyarbakır‘dayım. Bi soruşturma. Kale mahallesi vardır oranın, bir gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. Hiçbir şey demedik. O gece oturup düşündüm. “oğlum Bekir” dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugün usul usul yürüyorum işte.”

" Ceza derler oğlum buna ceza.. Hakim kime kalem kırar düşündün mü hiç? Kimi falakaya yıkarlar? Kimi orospu yapıp, kimi aç öldürürler? Kim gözünü kırpmadan beynine sıkar kurşunu? Koyun gibi kesilmeyi bekleyen şerefsizler mi? Beş paralık düzenleri için hayatlarını peşkeş çeken pezevenkler mi? Söyle lan kim? 20 yıl oldu. Gidilecek yer kalmadı. Söylenecek söz de. İstersen gittiği yere kadar gider. İstemezsen yarın çek git. Bir şey de söyleme."

 Film hakkında Tespitlerim

 - Haluk Bilginer ve Derya Alabora’nın mükemmel oyunculukları,
 - Pisliklerin ortasında dolanan Yusuf’un masumiyetinden bir şey kaybetmemesi ve Güven Kıraç’ın bu rolü başarıyla oynaması takdir edilesi,
Yan karakter olarak Otelci'yi oynayan Doğan Turan oyunculuk olarak sırıtmamış, babacan rolünün hakkını vermiş.
- Filmde Masumiyet’e dair bir şey varsa “Çilem” karakteridir bu. Sessiz, sakin küçük kız. Sadece televizyon karşısında vaktini geçiren bir kız.
- Filmde tamamlayacağımız o kadar yer var ki puzzle gibi adeta. Doldurdukça bir açık çıkıyor. Demirkubuz yine yapacağını yapıyor izleyiciye.
- Mekân: Ucuz ve harap bir otel; Demirkubuz kamerayı konuşturuyor, açılar ve çerçevelerle bunu sinema izleyicisine gösteriyor. 
“Masumiyet” filminde Haluk Bilginer “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü almıştır.

 Cem Kurtuluş, 2013

04 Ağustos 2012

Her Şey Çok Güzel Olacak (1998)




















Hayatta her şey iyiye giderken, birden ters köşe olmanız her zaman kaçınılmazdır.  Bu kaçınılmazlık öyle yapışır ki  yakanıza peşinizi bırakmaz, ve  kendinizi duvara çarpmış gibi hissedersiniz.   İyi taraftan bakarsınız olaylara, kötüler gözünüze çarpmaz ve sonunda sert şekilde hayatın tekmesini yemiş olursunuz. O tekmeyi yediğinizde bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye içinizden geçirirsiniz. Ve her şeyin güzel gittiği bir anda dürüstlüğün bedelinin ihanet olduğunu gösteren film ile karşı karşıyasınız “ Her şey çok güzel olacak “

“ Her şey Çok Güzel olacak”  Cem Yılmaz’ın oynadığı ilk film olma özelliğini taşıyor. İlk defa Cem Yılmaz ile Mazhar Alanson bu filmde boy gösteriyor.  Mazhar Alanson ve Cem Yılmaz ‘ın uyumu, filmin içindeki müzikler, samimiyet, küfürler, ihanet,kısaca film içinde bir çok mesajı barındırıyor. Ufaktan yönetmen Ömer Vargı'dan bahsetmek gerekirse; Ömer Vargı 1970'li yıllarda 1000'den fazla reklam filmi yönetti, Yılmaz Güney'le tanışarak iş isteyerek asistan olmuş, sonra yoluna yönetmen olarak devam ederek " İnşaat,Kabadayı,Her şey Çok Güzel Olacak, Anadolu Kartalları "  filmlerinin yönetmenliğini yapmıştır. 

Mevzuya dönecek olursak; Altan, karıştığı kavga sırasında yıllardır görmediği kardeşi Nuri'yle karşılaşır.  Altan’ı filmin başından itibaren  piç birini oynadığını gözlemliyoruz. Abisi ecza deposunda  çalışarak hayatını geçiriyor. Altan’sa bar açma hayaliyle hem karısını ,hem de abisini kandırıyor. 

 Abisinin çalıştığı ecza deposunu uzun süredir açmayı plandığı bar için para kaynağı olarak görüyor Altan. Tekrardan abisiyle barışan Altan’ı bu yolculukta tehlikeli işler bekliyor.  Her şeyin güzel olacağını düşünerek bir yolculuğa çıkıyor Abisi ile Altan. İlk başta her şey iyi gözükse de sonrasında her şey boka sarıyor. Hayatın genel metodu burada karşımıza çıkıyor.   Mafyavari işlere karışan Altan’ı bir süre sonra tehlikeli olaylar bekliyor, tatilin tadını çıkarsa da  sonrasında yaşadıkları korku ikisine de yetiyor. Hayat gülmece olduğu kadar tehlikeli maceralarda yüzülen bir şey olduğunu " Her şey çok güzel olacak " da fazlasıyla görüyoruz.   Hayatın içinde her şeyin ters dönmesi olağandır. Altan ve abisini bu süreç sonrasında kötü olaylarla karşılaşıyor. 

Filmin aykırı karakteri olarak karşımıza çıkan Altan Ve Nuri'nin babası oluyor, babalarını hatırlamayan evlatlarına söylediği sözler laf sokma niteliğinde olduğu kadar doğru yere giden sözler.  Selim Naşit filmde fazla gözükmese de gözüttüğü sahneler bile filmdeki ağırlığını hissetmeye yetiyor. Fiziki görünümü izleyiciye dram enjekte ediyor. Daha sonraları Altan Ve Abisinin  eve döndüklerinde babasının ölüm haberini öğrenmeleri, karısının onu aldatması ve o tablo karşısında deliye dönmesi,  elinde kalan çiçekler ve bunun sonucunda ihanet... Bu sahneler önümüzden geçerken Altan'ın " Benim babam nasıl ölür ya... " sözü insanın içinde dram duygusu oluşturuyor. 

Hayat mutlu sonla bitmeyebilir, bir mastürbasyon süreci de olabilir. Arkadan düzmece oyunları izleyebilir ve bunun sonunda hayatın tekmesini yiyebilirsiniz.  İlk defa karısına çiçek alan Altan karakterinin acıklı hikayesine final sahnesinde şahit oluruz, ağır dumur oluruz bu sahne karşısında.  “ Böyle bir şeyle karşılaşsaydınız her şey sizin için çok güzel olur muydu “  dedirtiyor yönetmen bu sahnede. Güldürdüğü kadar, final sahnesiyle ağlatmayı başarıyor. 

Hayat filmdeki gibi acımasız olabilir, her zaman acı bir yönü vardır hayatın. Kimisi yoksulluğuyla alır bu acıyı , kimisi terkedilmeleriyle. Ama acıyı her zaman tadar insan ve her şey çok güzel de olabilir., olmayabilir de, ve Nuri’nin de dediği gibi "bilemiyorum Altan".

Sonuç olarak   yıkıcı bir film olan “ Her Şey Çok Güzel Olacak “ oyunculuklarıyla, konusuyla, müzikleriyle  hayatın düpedüz  düzmece olduğunu bizlere anlatıyor . “ Bilemiyorum Altan “ diye sayıklıyorsunuz filmin sonuna doğru. Cem Yılmaz’ın ilk sinema deneyimini yaşadığı bu filmde;  Senaryo, ışık, ses, kurgu vs. umrunuzda olmuyor, eksiklik yaşamıyorsunuz.  Düpedüz hayatın içinde olan şeyleri Ömer Vargı etkili şekilde anlatıyor.  “ Bilemiyorum Altan “ diye sayıklarken MFÖ ile “ Benim Hala Umudum “ var şarkısıyla bir nebze umut aşılıyoruz kendimize. Derdi Işık,ses olmayanlar için biçilmiş kaftan bir film " Her şey Çok güzel olacak "  ve her şeyin iyi olacağını düşünüp final sahnesinde yaşanılan buruk tek bir sözle anlatılıyor, o da şu sözlerde yatıyor;  " sen diyeceksin ki ayla öyle bir şey yapmaz. yaptı yapmadı. neyse ne 
hayat işte. " 

İzlerken Altını Çizdiklerim:


“ Altan’cım işimiz bitti sen gidebilirsin
Nereye ya
Nereden geldiysen oraya”

“ Benim babam nasıl ölür ya…”

" sen diyeceksin ki ayla öyle bir şey yapmaz. yaptı yapmadı. neyse ne 
hayat işte. "     

“ Ama en azından hayattayız, bu da bir şey be abi… “ 

Cem Kurtuluş, 2012

10 Mart 2012

Beyoğlu sokaklarına adanmış bir ağıt : Gece Melek ve Bizim Çocuklar



















İtilmişler, düşmüşler, Sokak köşelerinde yalnız kalıp umudu başka yerde arayanlar, Hayatın tecavüzüne uğrayanlar..  Kanat Güner’in " Eroin Güncesi " kitabı ne ise bir dönem, Gece Melek Ve Bizim çocuklar  filmi 90’lı yıllar içinde o’dur. Beyoğlu sokaklarına adanmış bir ağıt , sokak fahişeleri, erotizm, aşk , karanlık geceler, pis sokaklar, yitik ruhlar ve bir çok tanım getirebiliriz.

Kaybedenlerin ve dışlananların hikayesi, yok olmuşluk, nefret ,hüzün, çıkarsızlık..  Seksen ve Doksanlı yılların kanını emmiş pavyonculuk akımını ele alan birçok film çekildi 90’larda, o karanlık atmosferde değeri  bilinmemiş filmlerinden biri  “ Gece Melek ve Bizim Çocuklar “   Gecenin karanlığında, çığlık seslerinin duyulduğu, polislerin arabaya zorla tıkıştırdığı travestileri temizleme hareketiyle açılıyor “ Gece Melek Ve Bizim Çocuklar “ Bu temizleme hareketinden kaldırım yosması, seçtiği müşterilerle  yatan, Beyoğlu'nun salaş pavyonlarında iş kovalayan Serap polisin eline düşmekten son anda kurtuluyor. 

Ekip otosunda bütün işkence travestilere, hiçbirini ayırmıyor. Meral ablasını arayan Arif karakteriyle bu temizleme hareketinden sonra tanışıyoruz, Serap iyi niyetiyle üşümesin diye.  Arif'i eve alıyor, sonrasında Arif yokluktan Serap'ın parasını çöküyor, Serap iyi niyetinin bedelini ödüyor bu süreçte.  Dostu olmayan Serap'ın hayatı Hakan'ı tanıdıktan sonra değişiyor, her şey kendisinin gittiği salaş pavyonda başlıyor. Hakan'ın Serap'a olan saplantılı aşkına tanıklık ediyoruz bu süreçte. Kendisini kazıklayan Arif'i bulan Serap bir süre sonra Arif'i affediyor, Arif kılık değiştirerek Fulya ismini alıyor, o da sokaklara ait olduğunu Fulya'lığa geçişte belgeliyor. 

Arif, Hakan, Serap üçgenine daha sonra sabıkalı Melek karakteri ekleniyor,o da Hakan gibi saplantılı aşkın esiri. Öldürecek kadar seviyor kabadayı Osman'ı. Arif'in hırsız karakteriyle gözlemiştik ilk, sonra Melek'in imdadına yetişen kurtarıcı olarak karşımıza çıkıyor. Melek'le tanışmaları böyle oluyor. Melek'in başından sonra değişik mevzular geliyor. Travestileri temizleme hareketini üstlenen polisler Melek'e tecavüz eden erkekleri yakalayamıyor. Bu sekans aynı zamanda Beyoğlu sokaklarının o pis ortamını gösteriyor seyirciye.

 Her şey birbirine bağlantılı şekilde sürüyor filmde. Karanlık atmosferde Beyoğlu sokaklarında dönen dalavereler ve bir çok mevzu günümüzde devam ettiğini gösteriyor. Filmde her şey birbirine bağlanıyor sonunda. Melek Ölüyor, " İmkanım olursa böyle doğum günü yapacam " diyen Serap öyle bir doğum günü yapıyor, Serap İle Hakan göz göze geliyorlar. 

Sonuç olarak: " Gece Melek Ve Bizim Çocuklar " Beyoğlu sokaklarının bütün acımasızlıklarını gösteriyor  seyirciye. Öyle muhallebi çocuklarına göre bir film değil. Acımasızlık, gerçeklik, yeraltına seslenen bir film. Filmde travestilere (eşcinsellere) yapılan ayrımcılık realist bir bakışla irdeleniyor, bunun yanında filmin ismine ait müzik Gökhan Kırdar'a ait, sözler filmin senaristi Yıldırım Türker'e ait. Film bir dönem sansüre uğramış, film hakkında müdahalelerde bulunulmuştur. Melek rolünü oynayan Deniz Türkali LGBT mevzularını şöyle anlatıyor


"Az film yapılmasının nedeni, demin konuştuğumuz şey, sesini çıkarmadığın zaman bir sorun yok. Gizliden gizliye ne yapıyorsan yapıyorsun, herkes görmezden geliyor. Hatırlarsın, ‘Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ da bir cümle vardı, Deniz Akantürk’ ün oynadığı rol, “Bizim orada bir adam vardı, apaçık adam geydi. Ama katiyen öyle söylenmezdi. Bir kız sevmiş, vermemişler, hayata küsmüş, hiç evlenmemiş derlerdi” diyor. Türkiye’de bunlar doluydu. Ama ne zamanki geyler bir varlık olarak seslerini çıkartmaya başladılar, o zaman onları görmeye başlıyorsun, o zaman da filmler yapılmaya başlanıyor."

Son söz olarak: " Gece Melek Ve Bizim Çocuklar " anasını babasını ağlatanların, sokak köşesinde 4 erkek tarafından tecavüze uğrayan Meleklerin, eşcinsele aşık olanların, travestilerin, hayat kadınlarının, yeraltında olanların, Beyoğluna ağıt yakanlarındır!

Cem Kurtuluş, 2012

04 Ocak 2012

Ama Arkadaşlar iyidir: Tabutta Rövaşata (1996)






















Hayata yenik düşmüşlük her daim sinemanın vazgeçilmez unsurudur,bunu anlatmak her sinemacının derdi olmasa da bazılarının derdidir. Bu düşünceyle yola çıkarsak; Hayata tekme atamayanların, bir köşede kalanların, hayatın tekmesini yiyenlerin filmidir "Tabutta Rövaşata’’  Bu hayatları  bize  “Mahsun” karakteri üzerinden anlatııyor Derviş Zaim . Filmin başlarında  yapmadığı bir suçtan ötürü dayak yiyen Mahsun'u gördüğümüzde içimiz daha baştan cız ettirmesini biliyor Derviş Zaim. Balıkla yaşamını sürdüren, eroin kullanan bir kadın ve acımasızlığın pençesinde olan hayatlara ışınlanıyoruz. Filmin dramatize yönü Mahsun karakterinden anlatılıyor izleyene, biz de bu kısımlarda “ Ah Mahsun Ah ”diyerek filmin başlarından itibaren  kendimizi Mahsun karakterinden   alamıyoruz.

Hayatın acımasızlığını, vicdansızlığını Mahsun karakterinin yaşayışlarında görüyoruz. Filmin başlarında bize gösterilen araba çalması hem Mahsun için bir keyif, hem de ısınacak bir yer bulma durumu.  Arkadaşlarına yardım etmek istiyor, daha sonrasında arkadaşının donarak ölümüne tanıklık ediyor. Sakat bir köpeğe yardım edecek kadar vicdanlı birine tanıklık ediyoruz filmin ilk sürecinde. Arkadaşlarını gömdükleri esnada imamın tuhaf bakışları arasında şaraplar içiliyor, arkadaşlarını uğurluyorlar. Bu süreçte filmin dramatik yönünü görürüz. Mahsun, arkadaşı  " Sarı"  gibi ölmek istemiyor.  Eski vukuatlarını yapmaya devam ediyor.  İtfaiye, ambülans, İett  otobüsü  çalıyor. 

Derviş Zaim,  Mahsun karakterini öyle yaratmış ki her şeyi Mahsun'da görmemiz kaçınılmaz oluyor. Mahsun’u artık ne karakollar kabul ediyor, ne de başka yerler. Falaka yemekten amirler kendisinden bıkmış, bıkmamış insan kalmamıştır. Karakol komiseri bu durumu " ben dayak atmaktan sıkıldım,o yemekten sıkılmadı " sözüyle anlatıyor. Filmde de ilk başlarında Mahsun'un karakterinin ne olduğunu anladığımız gibi polislerin Reis'e söylediği " bakarsın teknene eroin koyulur " minvalinde söz de polislere dair bir mesaj niteliği taşıyor.

 Mahsun'un dünyasında hırsızlık; arabayı teslim edene kadar süreçten ibaret, onun evsiz dünyasında istediği de aslında ısınabilmek. Filmin bu sahiciliğini sarsıcı şekilde işliyor. Filmin ilk yarısında Mahsun'un dışlanışlarına tanıklık ederiz. Borcu olan,ama vicdanlı bir adamı anlatır Mahsun bize.

Yoksulluğun temasını üstündeki elbiselerle belli eder,pek çok kişi tarafından hor görülür. Ne kahvede onu anlayan biri vardır,ne de dışarıda herkesin izlediği yere girmek istediği yerde de bir dışlanma görüntüsünü izleriz. Mahsun'un hayatı sonralarında şeklini değiştirir. Bir işe yerleştirilir,düzenli bir işi vardır. Tuvalet temizler,tuvalet bekçiliği yapar. Bu bize bir nevi insanın yoksunluğuna dair bir mesaj verir bazen. Filmin istediği Mahsun'un vicdanlı ama daima yaşamla ilintisinde bulmamız doğal. Diğer yönden ağır atmosferde eroin çeken kadının bakışlarında ağır bir hüzün akar. Dumanlar gözümüze bir hüznün temsilcisini anlatır gibi durur. Futboldan da dem vurur film. Türkiye'nin 1996 yılında elemelere katıldığını gösterir. Herkes sevinirken Mahzun bu olanlara şaşırır, kendi derdinin bu olmadığını gösterir film bize.  

Arkadaşlarıyla bir akşam üstü ölen arkadaşı sarı için şarap alıp arkadaşının mezarına gidiyorlar. Hepsi birlikte içiyor, birlikte ısınıyor, birlikte dertlerini paylaşıyorlar, arkadaşlarının mezarına şarap döküyorlar.  “ Ama arkadaşlar iyidir” sözünün geçerliliği mezar başında şarap içmeleriyle kanıtlanıyor. Bu şarap aslında bu arkadaşlığın ortak noktası, bir hayatın paylaşımı...  Bize de hüznün,dramın sahici yüzünü gösterir diğer açıdan. Arkadaşının ardından bir ağıt misali bu sahne izlerken insanın içini cız ettirir

Mahsun bütün hayatın acımasızlığına, yoksulluğuna, yediği sert darbelere ve  bu koşuşturmalara rağmen aşk’a olan inancını kaybetmiyor. Ama aşık olduğu kadın eroin almak için vücudunu erkeklere pazarlıyor,bunun karşlığında eroin satın alıyor. Mahsun bu bölümlerde bize vicdan-iyilik kavramlarını birer hatırlatıyor; kendi iyi niyetini suistimal edenlere dair mesaj yolluyor. Araya sıkıştırılan müziklerle birlikte Mahsun karakterini izledikçe sorulacak sorular artıyor.

 Filmin ilk yarısında belgeselde tavuskuşu'nun osmanlı döneminde kötülüklere dair iyiliği simgelediğinden dem vurulur, Mahzun'un gözünden ise orada hapsedilen bir hayvanı  "seni diğerlerinden ayırdığım için özür dilerim " sözüyle anlatılır bir nevi. 

Mahsun'un saf dünyasına araba çalarken yerde gördüğü köpeğe yardım ederken de görüyoruz, evini verdiği kadının vücudunu pazarlayıp eroin almasına kadar ilerliyor süreç.  Mahsun aslında masum olmanın bedelini ödüyor kadına karşı. Vicdanlı,dürüst, inanmanın bedelini Mahsun'da görüyoruz. İyilik,saflık, bir aşk için nereye kadar gidilebilir den ziyade Mahsun'da görünen yaşamaya inanmaktan ibaret gelir bazen. Tavuskuşu’nu kesip pişirirken yakalanan Mahsun'un bu sahnesi açlığın pençesinde olan yoksulluğun sembollü olarak bize aktarılır. İnsan, eninde ve sonunda gerçekten aç kalırsa yapabileceklerinin sınırının olmadığını gösterir bu sahne aynı zamanda. 

Filmde oyunculuk mevzusuna dönecek olursak…  Ahmet Uğurlu’ya ayrı parantez açmak gerekiyor. Ahmet Uğurlu, şu ana kadar çok filmde oynadı ama  belki de Tabutta Rövaşata'da olduğu gibi hiçbirisi bu kadar iz bırakmadı. Ahmet Uğurlu’nun bu filmde oynayacağı sene aynı zamanda bir dizide oynaması o dönem için sıkıntı yaratmıştır,sonra dizi yayından kaldırılınca bu film kadrosunda olur Ahmet Uğurlu.  Reis karakteriyle karşımıza çıkan Tuncel Kurtiz de oyunculuk adına  iyi iş çıkarıyor,  filmde babacan rolünü iyi taşıyor. Tuncel Kurtiz İyi iş çıkarsa da filmin kahramanı Mahsun karakterini oynayan Ahmet Uğurlu oluyor.  Ayşen Aydemir, eroin bağımlısı kadını oynarken en az Mahsun rolüne yakın bir potansiyelde oynuyor bu rolü. Fiziksel görüntüsüyle, gerek filmde çok görünmemesiyle film adına  olması gereken etkiyi veriyor. 

Ayrıca Ayşen Aydemir ödül alacağı zamanlarda kanserden erken zamanda aramızdan ayrılıyor. Derviş Zaim; Ayşen Aydemir ile alakalı,kıymetinin bilinememesiyle ilgili “ Öfkeliyim. Çünkü Ayşen bir tek Tabutta Rövaşata'da oynadı. Çok mu yeteneksizdi bu kız? Hayır. Aksine, en yeteneklisi, en iyisiydi. Ama filmlerde rol almak için gereken o bayağı ilişkilere giremedi. Ortalama olanın prim yaptığı bir yerde oyunculuk yapmaya çalıştığı için tanıyamadınız onu. Zaten o, ortalamanın dünyasında varolamazdı.”  sözleriyle anlatıyor durumu. Sadece bu iki isim değil, yılların emektar oyuncusu “Reis” karakterine can veren Tuncel Kurtiz de filmde Mahsun’u babacan tavrıyla kendine kabul eden,yer yurt veren konumda oluyor. Kısa bir rolü olmasına rağmen akıllarda kalan babacan tavrı oluyor.

Hayata dair ne ararsanız  Tabutta Rövaşata'nın içinde de   o var var.  Alkol, eroin, mastürbasyon, sokaklarda donup ölen kimsesizler, polislerin acımasızlığı, insanların hiçe sayılarak suçlanması ve bir çok şey.  “Tabutta Rövaşata” aynı zamanda zengin-yoksul çatışmasına, göç hikayelerine, acımasızlığa, yoksulluğa  değinmesiyle Türk sinemasında ayrı bir yer ediniyor. Yönetmen, Mahsun karakteriyle bir durumun izahını  “ Bir tekne batar sevdiğinin yüzüne dokununca. Her gün bir düş batar Mahsun’un denizinde, her gün yeni bir düşe inanır Mahsun inatla. Yaşama inandığı için…” sözüyle açıklar.  İmkanla ve imkansızlıkla ilgili derin manalar içerir, bunun hakkında insanın derin düşünmesini sağlar. 

Filmin prodüksiyon aşamalarına gelirsek…  yoksulluğun,sefaletin,bütçesizlikten bütçe yaratmanın amatör ruhla temsilini anlatıyordu bize. Filmin kurgucusu Mustafa Preşeva’nın anlatımına göre sete girdiğinde kendisini etkileyen ilk isim de Ahmet Uğurlu oluyor.  Böyle bir dönemde kurgucu olarak,pek çok imkansızlığa rağmen bu ekibin içinde yer alıyor Mustafa Preşeva. Negatif filmlerle cebelleşmesini, dönemin imkansızlığına rağmen bunun yaşanış süreçlerini,zorluklarından yıllar sonra bir videoda bahsediyor. Belki de pek çok kimsenin film ilk izlediğinde kendisinden habersiz olduğu,belki de üstünde az durduğu bir isim olmuştur Mustafa Preşeva. “Bulutlu hava, tek kostüm” diyerek de marifetin daha fazla olacağını aktarıyor Preşeva. Bunların çoğunu da o imkansızlık dahilinde yapıyor.

 Kameraman ekibinde görüntü yönetmeni koltuğunda “Mustafa Kuşçu” oturuyor. Mustafa Preşeva bu durumu  “ abi bu nasıl risktir “ diye anlatıyor. Sinema bazen risktir,ve bu riske değer ya da değmez olacağını filmin hep beraber sonunda görür insan. İmkansızlıklardan ötürü filmin müziklerinde Baba Zula ve Yansımalar var. Bu da bazı rivayetlere göre ücretsiz şekilde filmde yerini alıyor. Filmde Süha Arın’dan alınan belgesel kamerası ödünç olarak alınıyor, film 24 gün gibi kısa zamanda çekiliyor.  Filmde bahsedilen tavuskuşu da belli süreçlerden geçer, bulunmaya çalışılır.O dönemlerin kendine has imkansızlığında iş yapılır eğer tutarsa para verilirdi. Bir nevi amatör ruhun temsilciliğiydi bu. 

Filmde “Mahsun” karakterinin çaldığı otomobil bizzat Ahmet Uğurlu’nun kendi otomobilidir,diğeri ise görüntü yönetmeni Mustafa Kuşçu’nun otomobilidir. (-bu bilgilere https://www.derviszaim.com/tabutta-rovasata-ile-ilgili-dervis-zaim-ve-turgut-yasalar-soylesisi/ adresinden ulaşılabilir)

 Söz tabiriyle incenin içinde boncuk bulmak kelimesinin karşılığıdır Kurgucu, tabii sadece Kurgucu değil ve buna yardım eden ekip de kurgucunun yükünü azaltır. Bu filmde varını yoğunu ortaya döken bir Mustafa Preşeva gerçeği var, çünkü bütçesizlik zamanlarında imkansızlıklarla boğuşmak kolay bir iş değil. Kendisi de bu filmde yaşanan onca zorluğa rağmen Altın Portakal’dan bu filmde en iyi kurgucu ödülünü alıyor.

Sonuç olarak; Derviş Zaim'in seçtiği oyuncu kadrosu, mekanı ve içine serpiştirdiği müziklerle birlikte, İstanbul mekanlarını başarıyla kullanan, Derviş Zaim’in annesinden aldığı tazminat parayla çekmek zorunda kaldığı ve birçok zorluğa göğüs germek zorunda kaldığı,amatör ruhla   Türk sinemasına damga vuran ve  hayatın tekmesini yiyenlerin filmidir " Tabutta Rövaşata"   

 Hayatın tekmesini yemeden önce rövaşatayı atan siz olun, rövaşatayı yiyen siz olursanız kendi karakterinizin Mahsun karakterine benzemesi kaçınılmaz olur!

 Cem Kurtuluş, 2012



 İzlerken Altını Çizdiklerim:


" Köpekler dünyayı bizden farklı görürler. Hem altıncı hisleri var, hem siyah beyaz görüyorlar."

"Ben düşündüm de, Sarı’nın mezarına gitsek, birlikte. Yani hep beraber.Şarap da aldım. iyi olur diye düşündüm."

"Yalnız seni alabildim.. Seni diğerlerinden ayırdığım için özür dilerim, ama izin vermiyorlar artık hiçbir şeye izin vermiyorlar."
 
" Şimdi siyah beyaz görmekle,sarhoşları anlamanın ne ilgisi var? " 

" Mahsun, hayatın tüm olumsuzluklarına rağmen hayata küsmüyor, hayatına devam ediyor, dostlarıyla içiyor, içkisini paylaşıyor, onları seviyor , onlara kazık atmıyor.Tek ihtiyacı geceleri  başını sokacak bir yer. Bulamadığında araba  çalıyor , ısınmak için çaldığı arabaların içinde yatıyor."

Mahsun vicdanlı  bir adam, bu vicdanlı davranışı sonunda hayatın tekmesini yiyor. Bir köpeğe çarptı mı bile ona yardım edecek kadar vicdanlı  bir karakter izliyoruz film boyunca. 

" yani rol yapsan sarhoşmuş gibi. hayvan rol yaptığını anlar mı?
anında çakar
nasıl yani?
yürü lan nerden anlıcak?
nefesin kokuyorsa, bir de yalpalıyorsan
köpek seni kafadan sarhoş zanneder..." 

" sen artık temelli burda mısın?
burdayım
çay ocağına da bakıyor musun?
burasıyla ilgileniyorum
yatacak yer verdiler mi sana?
evet
yatacak yer verdilerse iyi
gıpta ediyorum benim halim senden kötü"

" arkadaşlar her zaman evde olmuyor " 

" beni kandırdın orospu " 

" ben gelmesem polis beni arıyor 
reis bugün dokunmazlar diyor. sarının öldüğünü söylemek için karakoldaydım." 

" yani rol yapsan sarhoşmuş gibi. hayvan rol yaptığını anlar mı 
anında çakar
nasıl yani 
yürü lan nerden anlıcak 
nefesin kokuyorsa, bir de yalpalıyorsan  köpek seni kafadan sarhoş zanneder..." 

" ben dayak atmaktan sıkıldım, o yemekten sıkılmadı. ben hapse tıkmaktan sıkıldım, o hapse yatmaktan sıkılmadı. gardiyanlar sıkıldı, savcılar sıkıldı, hakimler sıkıldı, memleket sıkıldı , bu hayta sıkılmadı. memurlar sıkıldı, amirler sıkıldı, bekçiler sıkıldı, psikologlar .. psikologlar bile sıkıldı. İşte deli raporu.. doktorlar sıkıldı, hastaneler sıkıldı, bir o sıkılmadı..." 

" insanlar televizyonu açtıklarında polis uyuyor mu programını izliyorlar. Seyretmemeliler" 

" Nüfusuma kayıtlı bir oğlum var, ikincisini istemiyorum..." 

" bir iki aya kış biter, üşümezsin idare et..." 



Kahveci: Tayfan değil, dostun değil, akraban değil ne diye arka çıkıyosun bu adama, anlamayamadığım nokta bu.

Reis: Kaç şeker?

Kahveci: Şekersiz içiyorum.

Reis: Babam taksiciydi. Bir gece saat 3 ya da 4'te bir sokaktan geçmek zorunda kalmış. Yirmi sene önce. Dar bir sokakmış. Karanlık, ancak bir tek aracın geçebileceği dar bir sokak. Sokağın ortasında bi masa varmış. Masanın başında da bi adam. Ne yapıyormuş biliyor musun? Çorba içiyormuş. işkembe ya da kelle paça. Sarımsaklar, sirkeler, biberler...

Kahveci: Meğer baban bir sirke düşmüş de haberi yok.

Reis: Tam bir masa. Her neyse, babam taksiden inmiş. Adama ne yapıyorsun? demiş. Adam hiç cevap vermemiş. Çekmiş tabancayı bang.

Kahveci: Bang

Reis: O yüzden ne zaman dar bir yola girsem, o yolda bir masa, masada da çorba içen birini görsem geri vitesine alıyorum.


Cem Kurtuluş, 2012