// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Yeşilçam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yeşilçam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2020

Savulun Battal Gazi Geliyor (1973)






















1970’li yıllar her ne kadar “ Seks Furyası “  denen sinema dönemini hatırlatsa da , bunun yanında “ Tarihsel Filmler “ adını verdiğimiz avantür film denen  bir dönem gerçeğini de hatırlatır. Bu tarihsel filmler sırasıyla değil, o filmlerdeki kahramanları düşündüğümüzde Tarkan, Kara Murat, Battal Gazi, gibi kahramanlar tam da bu dönemlerde karşımıza çıkmıştır.  Bu dönemi göz önünde bulundurursak ayrı parantez açabileceğimiz o dönemlerin kahramanı, aynı zamanda vurdulu/ kırdılı filmlerin baba yiğidi Cüneyt Arkın ismini es geçemeyiz.  70’li yılların Tarihsel filmlerinde (Malkoçoğlu, Kara Murat, Battal Gazi ) yer alan Cüneyt Arkın bu filmlerde oynamak için kendi yeteneklerini ön plana çıkarmış, bu filmlerde iyi iş çıkarmak ve hafızalarda iyi bir yer edinebilmek için Akrobasi ve Özel karate dersleri almıştır.

Cüneyt Arkın’ın yanında bir o kadar konuşabileceğimiz diğer bir  isim de yönetmen Natuk Baytan’dır. Natuk Baytan hakkında kısa bir özet geçmek gerekirse; Natuk Baytan; Kemal Sunal filmlerinde güldürü türüne katkıda bulunan nadir isimlerdendir. Bu filmlerde yarattığı karakterlerde hep kendi başarısı olmuştur.  Baytan, en az bu güldürüler de başarılı olduğu kadar, Cüneyt Arkın’la çektiği filmlerde de bir o kadar başarılı olmuştur. Kötü adamlar, vurmalar/kırmalar, diyaloglara olan katkısı Natuk Baytan sinemasının karakteristik özelliği olarak söylenebilir.
Battal Gazi Serisinde önemli bir yer edinen  “ Savulun Battal Gazi Geliyor “  Bizanslıların , Türkleri Anadolu’dan atması için zorbalık yöntemine başvurarak İslamiyete açtığı savaşı  ve  bu zorbalık karşısında Battal Gazi ve Oğlu Seyyit Battal’ın kahramanlık mücadelesini konu ediniyor. 

Film, başlardan itibaren Battal Gazi’nin oğlu Seyyit Battal’ın hünerlerini sergilemesi, bu hünerlerin sonucunda ileride iyi işler başaracağını göstererek başlıyor. Köyüne yapılan baskında baba Battal Gazi; ve halk Bizans’ın saldırısına uğruyor. Bu saldırılar sonucunda acımasızca tecavüz edilenler ve Kara Şövalye’nin  “ kızının ırzına geçtiğimiz gibi bütün Müslüman kızlarının ırzına geçeceğiz “ sözü filmin konusunu daha belirgin kılıyor.  Bu açıdan film İslamiyet karşıtı bir izlenim bırakıyor.

Baba Battal Gazi’nin kızının ırzına geçilmesine tanıklık etmesi ve daha sonrasında  Bizanslıların eline geçmesi sonrasında Seyyit Battal,  babasının ve kız kardeşinin intikamını  almak için  yollara düşüyor.  Oğul Battal Gazi’yi bu yolda özel olarak görevlendirilmiş kutsal şövalye adını verdikleri  özel seçilmiş adamlar karşılıyor. Battal Gazi, kız kardeşine yapılanları düşündükçe erkeklerin cinsel organı diye tabir ettiğimiz bölgeden kara şövalyenin adamlarından intikam alıyor. Battal, kara şövalyenin adamlarından intikam alırken şu replik hafızalarda yer ediniyor;

“ Kimsin sen?
Azrail’in habercisi Battal, canını almaya geldim “

Filmin ikinci yarısından itibaren Seyyit Battal kılık değiştirip  babasını kurtarmak için  kara şövalyenin 7 özel adamına verdiği 7 anahtarı  toplamak için Kara Şövalye’nin adamlarının  olduğu yere sızıyor.   Filmin  asıl olmazsa olmaz sahneleri burada açığa çıkıyor. Cüneyt Arkın’ın kılıç şovları, ustalıkları, akrobasi hareketleri /her biri karşımıza çıkıyor. Kutsal şövalyelere verilen Oğul Battal’ın bu adamları alt etmesi zor oluyor, bunun sonucu da kendisi için ağır oluyor. Filmin hafızalara kazınan iki sahnesinden biri; Seyyit Battal’ın gözlerini kör etmek için kullanılan akrepler; bunlar daha sonra filmin restarasyonlu hali izlenildiğinde  filmin bu sahnelerinden hamam böceği kullanıldığı ortaya çıkmıştır. Filmin diğer sahnesi de kör olan bir adamın kör haline rağmen eline verdikleri 4 okla yılanları vurduğunu resmediyor hepimize.

Oyunculuklara geçecek olursak; Natuk Baytan sinemasında kötü karakter olarak karşımıza çıkan çoğu simaya rastlıyoruz, bu simalarda bu işin altından kalkabilecek tanıdık simalar oluyor. “ Kazım Kartal, İbrahim Kurt, Süheyh Eğriboz “ bunlardan birkaçı oluyor. Natuk Baytan ismi her ne kadar senaryoda ön plana çıkıyor ve yönetmen olarak karşımıza çıksa da bunun yanında  “ Duygu Sağıroğlu “ ismi de senaryoya katkıda bulunanlardan. Senaryoya kabataslak göz attığımızda İslamiyete karşı savaş açmış kara şövalye gözümüzde canlanıyor, bu seride genellikle bu tema göze çarpıyor , bunun haricinde Cüneyt Arkın’ın kahramanlıkları, baba ve oğulu aynı anda canlandıran Cüneyt Arkın’ın baba olarak fiziksel görünümü film adına başarılı hareket sayılması gerekir.

Sonuç olarak; Battal Gazi Serisinin en önemli parçalarından biri olan “ Savulun Battal Gazi Geliyor “ Cüneyt Arkın ve Natuk Baytan’ın öncülüğünde serinin en önemli filmlerinden biri oluyor. Kötü karakterlerin filme oturaklı şekilde işlenmesi, akrobasi hareketlerinin diğer Cüneyt arkın filmlerine göre fazlalık göstermesi gibi şeyler bu filmin en önemli parçasını oluşturuyor.


Cem Kurtuluş

27 Mart 2020

" İki Plak Çal da Kalbimiz Pansuman Olsun " : Serseri (1967)




















Sinemada “ sahicilik “ diye bir kavram vardır. Bu sahicilik,  oyuncunun  oynamasından ziyade oyunu yaşayan oyuncuyla birlikte  hayatın bütün evresine yayılır. Öyle kelime oyunları kurulur ki içiniz cız eder, bir 70’liği içersiniz böyle yapıtlar karşısında.  Bunlar az zamana yayılan, aynı zamanda tabiri caizse söz icabı içinizden geçen yapıtlardır. Sadri Alışık’ı kim nasıl bilir bilmem, ama tabiri caizse Yeşilçam kuşağının, siyah beyaz filmlerin en has delikanlısı benim için kendisidir.  Kendine has özelliği vardır Sadri Alışık’ın, insan olan nasibini alır onun sinemasından. Gözünde yaşla birlikte ,izlerken  acının, hüznün merkezine yerleştirirsiniz. Lafı çok uzatmamak gerekirse; bir dönemin içini cız ettiren 1967 plaka “ Serseri “  filmi  senaryolarıyla tanınmış, ve senaryolarına acı, hüzün ,dramı ekleyen ama bu acıyı basitliğe değil vurucu şekilde, harbici ve sahici şekilde işleyen Safa Önal’ın büyük emeğinin olduğunun altını  baştan  çizmek gerekir.


 “ Serseri” 60’lar siyah beyaz filmlerin döneminde ortaya çıkan; konu itibariyle hayata tutunmaya çalışan, balık oltalarıyla kendi dünyasında otlanan, kimse tarafından sevilmeyen etrafa zararı olmayan bir adamın hikayesine uzanıyor. Bu hikaye sahici/ harbici şekilde ilerliyor. Meyhane sofraları, konsamatrisler, çalgılar ve sazlar, kafası kırılanlar, arkadan iş çevirenler, balığıyla kendi hayatına tutunanlarla çevrili. Bu hikayede her türlü karaktere rastlıyoruz. Asıl kahramansa  Balıkçı Kazım. Rüştü’nün meyhanesinde kırılıyor kafalar. Kafalar kırılırken filmin hikayesinde edebiyat parçalanıyor. Safa Önal öyle yerleştiriyor ki filmin merkezine bunu; meyhanenin köşesindeki adam bize " hey rüştü be! iki plak çal da kalbimiz pansuman olsun "  diye sesleniyor. Konuştuğu dil bu oluyor Serseri’nin.

Serseri sözlerle hitap ediyor izleyene “ Serseri” isminin hakkını da böyle veriyor. Hayat /memat meseleleri üzerine kafasını yormayı ihmal etmiyor, sonrasında Balıkçı Kazım’ın ağzından dökülen sözlere odaklanıyoruz; " mademki günün birinde hepimiz çekip gideceğiz. o halde bunca matem, bunca kahır niçin? sizinkisi matem değil zaten, korku. Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz, denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz,bir çok şeyin tadına bakacağız sonra da ister istemez"  gidiyorum elveda"  şarkısını söyleyeceğiz. Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun..."


Balıkçı Kazım, semt ağzıyla konuşuyor bizimle. Bu semt ağzı hayatın felsefesini yapan bir adamdan ötürü ayakta kalmaya çalışan aslında sevgiye muhtaç,kalbi insanlar tarafından ezilmiş bir adamın sertliğini gösteriyor bize. Bu adamda kendimizi görmek kaçınılmaz oluyor. Bu adam ya meyhaneye gidiyor,ya balığa çıkıyor.  O da bize aralarda şöyle sesleniyor; " bu akşam bendeki kısmet de neşesiz hikaye. "  hikayesi neşesiz bir adamdan düşen notlar olarak geliyor bize. Balıkçı Kazım’ı randevu evi gibi evlere gittiğine filmde bir kez tanıklık ediyoruz, bu bölümde Nalan’la konuştuğu diyaloga tanıklık ediyoruz. Bu bölümde Kazım “  Yaşın 1000’i geçmiş ama üstündeki genç işi” diyerek Nalan’ı bozuntuya veriyor. Nalan burada bozuluyor, ama seyirciye Nalan “ bizim gibilerinde kalbi/ruhu var “ mesajını vermeyi ihmal etmez,aynı zamanda filmde Nalan’ı bu bölüm hariç göremiyoruz.

Bunun gibi çok kelime var. Film izlemiyor sanki hayatın sert yumruğunu yiyoruz filmde. Kaldırım kenarlarına çarpanlar, meyhane köşesinde bir şeyleri arayanlar ve çok şeyi görüyoruz bu hikayede.  Balıkçı Kazım da zaten balığı tutarken " benimkisi balık tutmak değil zaten. yalnız kalmamak davasına buralardayım. " diyor.  Kumar oynuyor, içki içiyor, balığını tutuyor, sonra kulübesine dönüyor hayat felsefesini kendi yapıyor. Bütün hayatı böyle geçip duruyor, asıl hikayesini daha sonraları dinliyoruz Kazım’ın. Balıkçı Kazım’ın bir gece dönüşü sırasında bir genç kıza rastlamasıyla filmin seyrini başka yere çeviriyor. Bu karşılaşmada Kazım kör bir kıza “ İnsan değil misiniz yiyin birbirinizi “ diyor, ama sonrasından içi cız ediyor.  Ama Balıkçı Kazım, yine aynı Kazım.  Ağzı bazen bozuk, anlayacağınız hayat onu o hale getirmiş şekilde oluyor.  Evine dönecek yorgun şekilde. Bu iki karakterimiz filmde kırılmanın tabiri caizse babasını oluşturuyor.

Filmin ikinci bölümünü kapsayan bu bölüm; Balıkçı Kazım ile Kör bir kızın hayat hikayesine doğru yola çıkıyor. Kazım, meyhaneye gidiyor kızı birileri alabilir mi diye kimse yük almak istemiyor, sonra Kazım kalbinin iyiliğini bize gösteriyor. Kalbi ezilse de yamulmamış olduğunu vurguluyor film.  Meyhaneye girerken de “ Bizim kalbimiz var kaldırım taşı değil” diyor  Kazım.

 Bu bölümden itibaren arabesk, melodram her türlü acıya odaklı kalıyoruz. Yönetmen, kör bir kızı filme odaklasa da bu acınacak durumda olan bir şey olmuyor. Kör ama dünyayı başı ucunda hisseden birini yaratıyor yönetmen ve senarist. Bunu yaparken de başvurduğu metotta içinizi cız ettirecek şekilde oluyor.  Herkes hikayesini anlatmaya başlıyor. Bir yandan Kazım, bir yandan Zeynep. Kazım anlatırken darmaduman oluyoruz, Zeynep  kör olma halini anlatırken içimiz cız ediyor. İki hayat da delik deşik, böyle bir hayatın rollerini de ikisi paylaşıyor. “ Yaşamak” dediğimiz şeyin altında kim daha fazla yaşamıyor diye sayıklıyoruz. Zeynep mi? Yoksa Balıkçı Kazım mı? İkisi de o sahici hayatların esiri olarak yer alıyor filmde. Oynar gibi değil de yaşar gibi işliyor film bunu. Sadri Alışık öyle süslü kelimeler telaşında olmayan bir semt delikanlısını öyle anlatıyor ki kelimelerle sözler de belli yerde tükeniyor.

Balıkçı Kazım’ın hikayesini bilmeyen Zeynep’e Kazım şu sözlerle sesleniyor; .  “ Babam ben bacak kadar çocukken adam vurdu 20 sene yedi. sokaklarda kaldım. caddeler, yangın yerleri, köprü altları büyüttü beni”  Kazım’ın da hikayesi bu şekilde ilerliyor. Bu iki delik deşik hayatların daha sonrası büyük sevdasına tanıklık ediyoruz. Bu sevda tehlikeli, hasarlı bir o kadar delik deşik. Filmin dili yazdırıyor izleyene bu kelimeleri.  Daha sonraları içki meselesine değiniyor film, bunu da vurucu sözlerle anlatıyor. İçkinin tek avuntusu olduğunu gördüğümüz Kazım  " kötülük içkide değildir ki Zeynep, insanlardadır.  suçu hep içkinin üstüne yüklerler." Kazım, alıyor eline  utunu türküsünü söylüyor,rakı masasında gönüller şelale oluyor.

Mesele Kazım’ın özetlediği gibi hayat defterine yazılıyor, daha sonraları da Kazım ile Zeynep içtikleri rakıdaki dünya öyle derin işletiyorlar ki bize Zeynep’in Rakıyı ilk içmesi kendisinde çarpıntıya sebep oluyor. Aslında bu rakının değil, sevdanın çarpıntısı.  İşte “ Serseri” bu vurguyu iyi yapıyor. Hem aslında kalbi yamulmuş bir adamı iyileştirmeyi gösteriyor, hem de Kör olan bir kızı dünyayı göremeyenlerden daha iyi gördüğünü anlatıyor bize.  Film daha sonraları bize o has delikanlı Kazım’ın ( Sadri Alışık ) Kör kız olan Zeynep’e ( Sema Özcan) bir sevgi için neler göze alınır sorusunu içtenlikle ve derin halde cevaplıyor. Kazım, güvendiği birisine emanet etmek isterken Zeynep’i aslında yollar bir yolda yine kesişiyor. Koku, ses, ve çok şey bir bütün oluyor sonunda. Bu durumda dram iyice yerleştiriliyor filme, öyle yerleşiyor ki içiniz cızdan ötesi oluyor.

Bir filmde senaryo ne kadar vurgu yaparsa, filmde o kadar vurucu olur. Vesikali Yarim’den bildiğimiz, delik deşik sevdaları anlatan senarist Safa Önal bu filmde de derin iz bırakıyor. Sevdası için her şeyi yapabileceğini gösteren serseri ve yalnız bir adamı öyle işliyor ki bunun karşısında sözlerimiz sınırlı oluyor. Sonuç olarak; “ Serseri”  60’lar döneminin siyah beyaz ekolünden gelme sahici bir o kadar sarsıcı bir film, konuştuğu dil sahici bir sevdanın dili.  Oyuncular sadece oynamanın dalaveresinde değil, bunu yaşamak için oynayan isimler. Gerek meyhane köşesinde içkisini içen karakterler filme can vermenin yanında, aynı zamanda sokağın dilini iyi yansıtan isimler.  Filmde her ne kadar diyaloglarla öne çıkan isim Safa Önal olsa da, yönetmen olarak Osman Nuri Ergün ismini de atlamamak gerekir. 60’lı yılların ortaları ve sonları arasında derin iz bırakmış filmlerden biridir “ Serseri “   İçi cız edenlerin, meyhane köşelerinde sevdasını yaşatanların masalıdır! ve ruhu gerçekten de Serseridir.   


Filmin Adı: Serseri
Yayınlandığı Yıl: 1967
Yönetmen:  Osman Nuri Ergün
Yazan/Senarist: Safa Önal
Oyuncular:  Sadri Alışık, (Balıkçı Kazım)
 Sema Özcan ( Zeynep ) Süleyman Turan ( Kazım'ın Arkadaşı ) Faik Coşkun ( Meyhaneci Rüştü )
 Senih Orkan ( Fehmi ) Feridun Çölgeçen ( Nasid Baba )


İzlerken Altını Çizdiklerim:

" hey rüştü be! iki plak çal da kalbimiz pansuman olsun "   

  
" mademki günün birinde hepimiz çekip gideceğiz. o halde bunca matem, bunca kahır niçin? sizinkisi matem değil zaten, korku. Hayat demek ölümü beklemek demektir. Az çok hepimiz, denizi, yıldızları, ağaçları işte falanları filanları göreceğiz,bir çok şeyin tadına bakacağız sonra da ister istemez"  gidiyorum elveda"  şarkısını söyleyeceğiz.Öyleyse gidenin de kalanın da gönlü hoş olsun..."

" ne okursan bu dünyada o gelir senle öbür dünyada "

" yaşın 1000'i geçmiş ama elbisen genç işi..."

"  iki laf ettik diye harcama bizi anam. yalan mı söyledik, iftira mı attık, dövdük mü, sövdük mü. ne dalgadır anlayamadım ben."

" bu akşam bendeki kısmet de neşesiz hikaye. "

" ortak olalım öyleyse
huyumu bilirsin. hep tek başına, daima yalnız..."

" -sigaran var mı
-istemediğin kadar
   
" insan bir sebep için çalışmalı, değil mi abi?  evde bir bekleyenin olmalı. birinin yüzünü güldürmeli. eli kolu dolu dönmeli akşamları. ne bileyim yani. yalnız olunca boşveriyorsun."

" insan kendi kendisinle bile geçinemiyor, bir başkası oldu mu al başına belayı. çalış,çabala. günün birinde bir nankör laf etsin sonra çek vur kendini."

" kendi kendimizin kralıyız. "

“ öldürmez insanı,bişey yapsa bize yapardı “

" gene yutulduk,gene meteliğe atacak kurşunumuz kalmadı. "
" yoksa ben kötü adam mıyım? dininize imanınıza söyleyin be! Ben... yapma, etme Kazım. yaşlanıyorsun. gücün kalmıyor bak bozuk çalıyorsun. eskiyi unut sokul insanlara, sevdir kendini.  bi gayret et be . yapamam,yapamam. alay ettiremem kendimle. ardımdan teneke çaldıramam. geçmiş ola artık "


" benimkisi balık tutmak değil zaten. yalnız kalmamak davasına buralardayım. "

" insan değil misiniz yiyin birbirinizi " hayata tutunmaya çalışan,içinde hüzün taşıyan balıkçı kazım'ın kör bir kıza seslenişi )

" Dünyada insan birileriyle birlikte olmalı,birilerini sevmeli. Onu da sevmeliler.

" yardım et de ben de senin gibi görmeye çalışayım..."

" sen insanları tanımıyorsun be.  az bile yapıyorum ben onlara. Ben, anamı hiç tanımadım.  Babam ben bacak kadar çocukken adam vurdu 20 sene yedi. sokaklarda kaldım. caddeler, yangın yerleri, köprü altları büyüttü beni. Babam mapustan çıktıktan sonra aramadı bile. babamken şu kadarcık bile hayrını görmedim, sonra bir mapusluk arkadaşından öldüğünü duydum. Yattığı yeri bile bilmiyorum.  "

" Sonra ben girdim içeri.  Bir defa kavga yüzünden ,bir defa da kumardan yattım bi arayanım olmadı.  bi cigara için bir saat yalvardığımı bilirim. Hastalandım,  ateşten tüttüm şu yatakta kapım mı çalındı. Parasız,yolsuz kaldığım günler meyhaneci Rüştü bir kadeh içki mi verdi? insanlar sertleştikçe ben de kötüledim. Ben zalim oldukça insanlar kaçtı. "

" bu kitaplarda ne yazılı acaba
aşk ve meşk üzerine çikolata parlak kağıtlar"

“ nasıl olsa  bir erkek girmicek mi hayat hikayesine?”

" kötülük içkide değildir ki Zeynep, insanlardadır.  suçu hep içkinin üstüne yüklerler."

" nefes nefeseymişim. öyleydim tabii.  niçin ama?  gitti diye niçin ödüm koptu? bu kız temelli kalacak değil ya.  bir gün elbet gidecek.giderse felaketim olur."

" kendine gel kazım, yaşından başından utan. hayatın gitmiş senin bayatın kalmış. o daha genç, güzel, üstelik  yüreği de akgüvercini yüreği. sen ne verebilirsin ona? ne kazanır, nasıl yaşatırsın? kendi menfaatini nasıl ziyan edersin Zeynep'e? bu yaştan sonra kalbi vaziyetler çıkarsa başıma . azma,azma! hem o seviyor mu, aklının ucundan geçiriyor mu? anlarsa rezil oluruz. "

" gitme daha kötü şeyler olmasın?
gitmekten bahsediyorsun Zeynep,daha kötüsü mü kaldı? "

" geceleri bize güneş doğmaz..." 



Cem Kurtuluş, 2016


30 Haziran 2015

Aksiyon, Macera, Cüneyt Arkın: Deli Fişek (1984)


















Yeşilçam’da bazı yönetmenler isimleriyle öne çıkarlar, bazıları ise tanınmasına rağmen geri planda kalmıştır. Bu yönetmenlerden biri Çetin İnanç.  1961’de Atıf  Yılmaz’ın yanına  yardımcı yönetmen olarak giren İnanç, daha sonra Lütfü Akad’la çeşitli filmler yaptıktan sonra  kendi tarzını yaratmak için 1967’de ilk filmini çeker. 1970’lerde de seks furyasının popüler olmasıyla birlikte 1970’leri de boş geçmez Çetin İnanç. 80’lere geldiğimizde Çetin İnanç vurdulu, kırdılı, aksiyon vari dövüş filmleri çeker, bu filmlerin olmazsa olmazsa jön adamlarından biri olan Cüneyt Arkın’ını da yanına alır. Çetin İnanç’ın bu dönemki önemli filmlerinden biri olan “ Deli Fişek,”     Acımasız bir katilin öldürmek için peşinde olduğu bir  kızı kurtarmak için kaçış ve macerayı konu alıyor.

Film başrollerini Dönemin kötü adamlarından Erol Taş, babacan ve kahraman adamlarından Cüneyt Arkın ve güzelliğiyle büyüleyen  Bahar Öztan ve bu dönemin eski adamlarından Baki Tamer paylaşıyor. Cüneyt Arkın’ı Abdurrahman Palay,  Erol Taş’ı Timuçin  Caymaz, Bahar Öztan’ı Jeyan  Mahfi Tözüm, Baki Tamer’i  Sadrettin Kılıç seslendiriyor. 
 
Filmin başlarından itibaren gizemli bir katil olan adamı siyah eldiveniyle, siyah şapkasıyla, gözlüğüyle tanıyoruz. İşini bilen  titiz çalışan bu katil daha sonra  rakibi olacak Murat’la tanışıyor. Seyircinin Murat’la tanışması Western filmleri izlerken oluyor. Gizemli katilin  Murat’la tanışmasından sonra macera dolu bir yolculuk başlıyor. Murat’ Bu yolculukta bol bol bol aksiyon var. Katilden kaçmak için hayatta tutunmalar, yapılan tuzaklar, bu kaçamaklarda otobüs ve tren sahneleri ise en görülmesi gereken sahneler olarak beynimize çakılıyor. Bahar karakterini oynayan “ Bahar  Öztan” masumane görüntüsüyle gönlümüzde ayrı taht kuruyor.

Cüneyt Arkın’ın filmlerinde saçmalık diz boyudur, bu filmde de geri kalmıyoruz, ama izletmesini başarıyor. Senaryo düz aksiyon bir filmin senaryosu olsa da oyunculuklar senaryodan daha iyi iş başarıyor. Yer yer Cüneyt Arkın’ın hızına yetişemiyoruz, kamera bi orada bi burada bizimle oyun oynuyor. Çetin İnanç’ın “ haftada dört film çekiyordum “ sözünü düşününce bunları garipsemek saçma olur. Bu filmde en önemli özellik; kamera çekim tekniği, senaryo’nun boşluklarını oyunculukların dolduruyor olması.  Filmin final sahnesi filmin başlarında Cüneyt Arkın’ı gördüğümüz sahneyle benzerlik gösteriyor, çünkü Cüneyt Arkın final sahnesinde Western’e selam çakıyor.,

Sonuç olarak; “ Deli Fişek “ Çetin İnanç’ın  haftada dört film çektiği dönemde  sürükleyici bir o kadar seyirciye aksiyon vaat eden bir yapım . 80’lerde bu ekolde bol bol çekilen filmleri düşününce, oyunculuk açısından da başarılı bir film olduğunun altını çizmek gerekir.

Yönetmen: Çetin İnanç
Senaryo:  Çetin İnanç
Oyuncular: Cüneyt Arkın, Erol Taş, Bahar Öztan, Baki Tamer,

Cem Kurtuluş,2015




11 Haziran 2015

Bende Öğrendim Artık Bu Düzende Yaşamanın Sırrını: Asiye Nasıl Kurtulur ( 1973 & 1986)



















Her dönemin kendine has bir özelliği vardır.  Bu dönemler siyasi, ekonomik ve benzeri şekilde kategorize edilebilir. Bu açıdan düşünecek olursak Yeşilçam dönemine  ayrı parantez açmaz gerekir. Yeşilçam'da bu dönemler kendi içinde dönemlere ayrıldı.  Seks Furyası, Fantastik filmler, Kovboy filmleri vs…

 Mevzu bahis konumuz dönemine damga vuran, kimlik bunalımı gibi sorunlarına yön veren iki versiyonuyla görücüye çıkan “ Asiye Nasıl Kurtulur “ filmi.  “ Asiye Nasıl Kurtulur “ Vasıf Öngören tarafından 1969 yılında yazıldı, bu oyun daha sonrasında  1970 yılında Vasıf Öngören rejisi ile Ankara Birliği Sahnesinde görücüye çıktı. Filmin iki versiyonu sonrasında beyazperdeye taşındı. Bu iki versiyondan birincisi 1973 yılında Türkan Şoray’ın başını çektiği,  Nejat Saydam Filmi. 

Diğer versiyona geçmeden bu versiyon hakkında birkaç söz söylemek gerekir. 

 1973 yapımı Türkan Şoray’ın başrol oynadığı yapımda  tiyatro havasında değil, film havasında geçiyor her şey. Türkan Şoray o dönemlerin masumane kızları rolünde burada. Annesinin fahişe olduğunu öğrenmesiyle büyük bir yıkım yaşıyor. Filmde her sahne ince ayrıntısına kadar inceleniyor. İlk filmde klasik anlatı kullanılırken, ikincisinde çağdaş anlatıya yer veriliyor. 1973 yapımı “ Asiye Nasıl Kurtulur “ versiyonunda Asiye’nin nereye giderse gitsin yakasının kötülükten kurtulmadığını, her çalıştığı yerde erkekler tarafından tacize uğradığını, bu namussuz hayatta  namuslu yaşama çabasını izliyoruz.  

 Filmin en hüzünlü sahnelerinden biri; kimsesi kalmayan Asiye’nin bir delikanlıyla nişanlandığı sahnede, nişanlısının ailesinin Asiye’nin annesinin fahişe olduğunu öğrenmesiyle Asiye saf bir kız olmasına rağmen Annesinin bedelini kendi ödüyor. Suçu olmamasına rağmen annesinin fahişe olmasından dolayı suçlu yine kendisi oluyor. Bu saatten sonra ne kalacak bir yeri oluyor, ne de gidecek kimsesi. En son çare olarak Asiye, kurtuluşu eski öğretmenin evine giderken arıyor. Asiye bu defa bu evde paylaşmayı, sevmeyi, iyi insanların bu dünyada halen olduğunu düşünüyor, ama aralarında güzel bir yuva hasretini gördüğü delikanlının bir süre sonra evli olduğunu öğrenci yine yıkıma uğruyor ve sonra birbirini seven iki genç hapse mahkum oluyor.  Film boyunca hep darbe yiyor, namuslu yaşıyor. Kendisine dokundurtmuyor, kendisine tehlikeli olacağını düşündüklerinden kaçıyor.


 Yönetmen bu filminde namuslu bir kadının namusuna nasıl düşkün olduğunu gösteriyor seyirciye. Hapiste bir süre kalan Asiye’nin hayatı içerde kendisini kollayan “ dışarıya çıkınca bana gel “ diyen kadın tarafından yeniden bozguna uğruyor. Bu da Yeşilçam sinemasının karakteristik özelliklerinden biri olarak yansıtılıyor bize.  Asiye hep kaçmak zorunda bırakılıyor. Kadınları pazarlayan bu kadının tuzağına düşen Asiye’nin bu tuzaktan kurtulması uzun zaman alıyor.  Hastanedeki hayat kadınları gibi olmadığını, muayene esnasında döktüğü gözyaşlarıyla ne kadar masum olduğunu görüyoruz Asiye’nin, sonra yine Fuhuşla mücadeleden gelmiş bir kadınla tanışıyor, inanıyor ama yine darbe yiyor.  Çünkü bütün umutları yok oluyor.  Ne kadar kaçsa da Asiye yine kurtulamıyor beladan, bela peşini bırakmıyor.   Filmin finaline doğru sevdiği delikanlı Asiye’yi günlerdir arayıp sonunda bulsa da Asiye, kendini namussuzluğa bulaştıran Kara Mustafa’ya faturayı kesiyor, sonunda elinde bıçağıyla polise teslim oluyor.   

Oyunculuk adına Türkan Şoray’ın  ne kadar drama yaşattığını çıplak gözlerle izliyoruz film boyunca. Masumane rolünü öyle etkileyici oynuyor ki kelimeler kıfayetsiz kalıyor kendisi karşısında.  Orçun Sonat’ta filmde Türkan Şoray’a başarılı bir şekilde eşlik ediyor hiç sırıtmıyor bu rolde, hatta bunun üstesinden fazlasıyla geldiğini söylemek gerekir.

 











Asiye Nasıl Kurtulur’un 1986’da çekilen versiyonunda  hayata kötü başlayan bir kadının nasıl ayakta kaldığı anlatılıyor. Kabataslak konuya girmek gerekirse; filmin başlarından itibaren karşımıza çıkan Nazlı’nın hikayesi filmin ilerleyen zamanlarında Asiye’nin hayatına dönüşüyor, çünkü Asiye’nin nasıl kurtulacağı bu oyun sonucu belli olacaktır. Filmin bu versiyonu Bir tiyatro sahnesinde oynanan oyun olarak gösteriliyor  bize.  Bütün oyuncular yerlerini alıyor. 

 

Kötü kadınlar, kötü erkekler, pezevenkler, bu bataklıktan Asiye’leri kurtarmak için görevlendirilenler burada var. Var olan sistemden kurtulmanın bir yolu olmadığını söylüyor film, hatta bu sistemden kurtulmanın tek yolunun  bu sistemle devam etmek olduğunu söylüyor. 80'lerin seks furyası olduğu zamanlar olduğunu düşünürsek Asiye Nasıl Kurtulur'un 1986 versiyonu 80'ler atmosferini yansıtıyor. Fuhuş batağında olan Asiye'yi müzikal açıdan  şu sözlerle anlatıyor film

 

“ Biz aşk satarız, sermayedir etimiz.

Biz aşk satarız, emeğimiz terimiz.

Artık aşk paradır,

Gönlümüzde yaradır,

Alnımızda karadır,

BİZİM GİBİLER İÇİN.

Biz et satarız.’’

 Anlatıcı olarak Ali Poyrazoğlu Ve Nuran Aktar anlatıyor bu filmi bize. Çünkü Asiye’nin hayatı böyle şeklini alıyor. Filmin 1973 versiyonunda Türkan Şoray üzerinden anlatılan film bu versiyonunda tek bir kişi ağzından anlatılmıyor, yardımcı oyunculara da yer veriyor. Müjde Ar, Ali Poyrazoğlu, Hümeyra Akbay’ın  başrol oynayan filmde en az onlar kadar yan rolde oynayan oyuncular muhteşem bir performans sergiliyor.  Diyaloglar, müzikler, film içindeki danslar filmin puanını daha da yükseklere çıkartmayı başarıyor.  Filmde eksiklikler de yerini koruyor. 

 İlk filmde Asiye’nin ne tür zorluklarla karşılaştığına dair daha çok yer veriliyor, ama ikinci filmde Asiye’nin hayatı bir oyun üzerinden anlatıldığı için fazla düşünülmüş olabilir. Filmin ilk versiyonunda Asiye namusunu koruyup namusuna leke sürmeye çalışan Kara Mustafa’yı öldürüp hapse girerken, ikinci filminde Asiye bu hayattan nasıl kurtulacak diye soru yöneltiliyor, bu soru yöneltilirken Asiye bu hayattan kurtulmak isterken zengin bir adamın paralarına çöküyor. İki Asiye arasındaki fark burada belli oluyor.

 İki filmde de “ Kara Mustafa” karakterini oynayanlar arasında ben tercihimi  Yaman Okay tarafından kullandım. Hikmet Taşdemir’den daha iyi oyunculuk sergilediğini, diyaloglarla ve  mimikleriyle tam kabadayı rolüne yakıştığını söylemek yanlış olmaz. İki film arasında farklılıklar bulmamız kaçınılmaz oluyor. Oyuncu farkı, müzik farkı, diyalog farkı vs sıralayabiliriz.  Düzene dair bir çok şey sıralıyor, filmin ilk versiyonu değil de Atıf Yılmaz imzalı ikinci versiyonu politikliğini daha çok konuşturuyor. Yazımı bitirmeden film adına düzenle ilgili birkaç sözünün olduğunu şu sözlerle haykırıyor film.  

 “ Bende kurtuldum işte. Bende öğrendim artık bu düzende yaşamanın sırrını, karınların nasıl doyduğunu, sırtların nasıl pekleştirildiğini, yarın korkusu olmadan kimlerin  yaşayabildiğini nasıl yaşayabildiğini biliyorum artık. Bu düzende yaşamanın sırrı. Davrananı yok edin, direneni gebertin. Ezin, vurun,öldürün devam etsin bu hayat. Bende kurtuldum işte. Bende öğrendim artık nereden geldiğini değirmenin suyunun, nerelere para yatırmak gerektiğini, ve bir seferde kolay yoldan bilmem şu kadar paranın nasıl kimlerin cebine girdiğini biliyorum artık. Bu düzende yaşamanın sırrı.” 

Cem Kurtuluş, 2015

28 Mayıs 2014

Yeraltından Yeryüzüne Seslenenler: Maden (1978)


















Toplumların kendi dertlerini anlatacak, yaşadıkları acıyı sinemalaştıracak hikaye anlatıcılarına ihtiyacı vardır. Bazıları bunu yapmaktan çekinir, bazılarıysa halkı uyandırmak için bunu yapar. Toplumun sinemacılarının asıl görevi de halkı uyandırmaktır. Belki çektikleri filmler çok satmaz ama istenilen mesaj bir yerlere gider. Sinemada da amaç bir yerlere mesaj vermektir. Bu tür filmler kısıtlı imkanlarla çekilir. Filmin meselesi görüntü kalitesinin düşüklüğü değil, mevzuyu ne şekilde anlattığıdır. 

Yavuz Özkan ismi herkese tanıdık gelecektir. Türk Sinemasında iyi işlere imza atmış ,iz bırakmış bir  yönetmen. 1978 yılında Maden Filmini çekti Yavuz Özkan. Bundan önce Yavuz Özkan Maden işçisi olarak çalışmıştır, ama aynı zamanda Yavuz Özkan “ Maden İşçisiyim demek Madencilere hakaret olur benim için” diyen biri.   Yavuz Özkan’ın “ Maden “ filmini çekmesinden seneler geçmesine rağmen o zamandan bu zamana hiç önlem alınmadı,  maden faciaları günümüze kadar devam etti.  O dönemin filmde oynamış oyuncularından Tarık Akan,  Maden filminin neden çekildiği sorusunu şöyle cevap veriyor;

“ 1978 yılında çektik bu filmi. Bu filmin tek amacı vardı. O da şuydu: Ey emekçiler sendikalı olun, sarı sendikaya girmeyin, sarı sendikalı olmayın. Sizin iş güvencenizi, iş garantinizi bir tek sendika gerçekleştirir. Bu sendika gerçekleşmezse ya da sarı sendika veyahut taşeron işçi olursanız başınıza işte bunlar gelir” 

“ Maden”  filminin asıl çekiliş amacı buydu. Türk sinemasında bir başkaldırı niteliği taşıyordu “ Maden” filmi. Madencilerin nasıl ezildiğine, patronların cebini doldurmak için neler yaptığına, işçilerin birleşmesi gerektiğine ışık tutuyordu. İşçilerin sendikaya girmesinden dem vuruyordu, sendikaya girdiklerinde örgütlü şekilde hareket ettiklerinde onlarla kimsenin başa çıkamayacağını  anlatıyordu. Filmin ana mesajıysa “ Ya birleşip bir oluruz, ya da yok oluruz” düşüncesiydi.

Madencilerin ne tür sıkıntılar çektiğine dönecek olursak; Madenciler her an ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalan kimselerdir. Patronlar madencilere değer vermez, çalıştırayım da üretim durmasın ne çıkarsa çıksın derler. “ Maden” filminin kahramanı da İlyas Karakteri. İlyas, madenci olarak çalışan işçilerin sözü dinlediği bir karakter. Aynı zamanda bir devrimci profiliyle karşımıza çıkıyor.  Diğer işçiler gibi hayatını buradan kazanıyor.  Filmin diğer göze batan karakteri Nurettin. Evli, çocuğu ve kurulu bir düzeni var. Diğer işçiler gibi Lojmanda kalmıyor.

 Dünya, İlyas kadar umrunda olan biri değil ama İlyas’ı kendine abi belliyor. İlyas ne derse onu yapıyor. İşçiler, İlyas’ın imza toplaması olayıyla ayağa kalkıyor. Ayağa kalkmaları patronları rahatsız ediyor. Patronun tek gayesi daha fazla üretim yapmak, daha fazla işçi öldürmek.  İşçiler ölürken bu patronun umrunda olmaz, patron kazanacağı paradan başka bir şey düşünmez. İlyas’ın işçileri örgütlemesiyle imza toplanmaya başlıyor, sonrasında İlyas ve işçileri patron anlaşmaya çağırıyor. Konuşma yapılırken İlyas’ın patrona karşı başkaldırısı her şeyi anlatıyor. asıl orospu çocuğu işçiyi sizin gibi satanlardır”

Bu konuşmadan sonra patronlar harekete geçiyor, İlyas’ı öldürmek için elinden geleni yapmaya başlıyor. Bu arada  Hale Soygazi karşımıza Halkacı kadın karakteriyle çıkıyor, aynı zamanda oynadığı rolün hakkını veriyor Hale Soygazi.  O saatten itibaren Nurettin ve halkacı kadın arasında bakışmalar başlıyor.  Nurettin evli olmasına rağmen kadına göz koyuyor ve “ sen orospu değil misin” sahnesiyle başlayan Hale Soygazi’nin  “ Orospuyum orospu “ sahnesi filmin unutulmaması gereken sahnelerinden. Bu aynı zamanda Masumiyet filminde Derya Alabora’nın “ orospuyum orospu “ sahnesini hatırlatıyor.  Ama ikisi konu itibariyle ayırmak gerekir.

 Nurettin’in kadınla yaşamak istediklerini İlyas’a anlatmasından sonra Nurettin, İlyas’ın gözünde uçkuruna düşkün biri olarak karşımıza çıksa da Nurettin için bu dönüm noktası oluyor. Çocuklarıyla ve karısıyla ilgilenmeyen Nurettin bir anda “ baba” olduğunu hatırlıyor.  Sadece ailesi değil, bu noktadan sonra Nurettin’in sert çıkışlarına şahitlik ediyoruz. İlyas’ın kurşunlamasından sonra kendini siper eden bir Nurettin karakteri karşımızda oluyor, her şeye öfkeleniyor, “ bu kadar uğraştık olmadı” işte’ye getiriyor olayları. Ama sonrasında abi gibi gördüğü İlyas’la sarılarak tatlıya bağlıyorlar olayı.

 İlyas’ın kurşunlanması  hiçbir şeyi değiştirmiyor, patronlar İlyas’ın  üstüne daha çok gidiyorlar.  En sonunda daha çok üretim isteyen patronlar İlyas’ı öldürmek için harekete geçiyor..  Patronun işçisiyle konuştuğu sırada “ Nasıl olsa Allah Korur” söylemi SOMA faciasında kader söylemini bize hatırlatıyor.   İşçilerin ölmemesi için önlem isteyen, direnen ve patronlara kafa tutan İlyas filmin sonuna doğru göçük altında can veriyor.   İlyas’ın işçiler tarafından Madenden çıkarılması sahnesi Türk Sinemasının en başarılı sahnelerinden. Bu sahnenin belki de başarısı 1 ay boyunca maden filminde oynayan oyuncuların film bittikten sonra etkilerinden kurtulamamış olmasıdır.  


1970’li yılların sonlarına doğru çıkan “ Maden” filminden bu yana, maden facialarını anlatan ciddi filmler yapılmadı. Ya sinemacılar sinemacı olduğunu unuttu, ya da  gişe rekorları kırmak için “ Aşk” konulu filmler çektiler. Toplumun aydınlanması için bu filmler geride kaldı. Maden işçisinin derdini anlatan bir film söyle deseler; çoğu kişi “ Maden” filmini gösterir.  Elde kalan belki de tek yapım. Bu kadar faciaya, önlenemeyen kazaları anlatan filmlerin fazla yapılması gerekirken  aşk ve türevi filmleri yapan yönetimler bu anlayışlarıyla sınıfta kalmayı başarıyorlar.

“ Maden” filminin ne zor şartlarda çekildiğini, nasıl bir süreçten geçildiğini Tarık Akan şu sözlerle anlatıyor;

Siz Maden filminde oynarken madenciliği bir ay boyunca yaşadınız, neler hissettiniz?

“ İnanılmaz zor bir şey. Biz bir kez bir ay Tunçbilek’te madenin altındaydık işçilerle birlikte. Dünyanın en zor emeklerinden biri, çok zor iş. Ama bunun tek bir güvencesi var o da doğru bir sendikaya üye olmak. Film değildi sanki o zaman çektiğimiz. Madenci olmuştuk bir aylığına. Set aralarında bazı arkadaşlarımız ağlardı. Yerin dibinden aydınlığa çıkınca ciğerlerimiz bayram ederdi. Film bittikten sonra etkisinden hiç kurtulamadım ve aklımda günlerce, aylarca o yerin altı kaldı. Hep o kardeşlerimi düşündüm. Bazen herkes mesleğinden şikâyetçi olur, sitem eder ya aslında bizim işimiz onların yanında iş değildi. Sendika diyorum başka bir şey demiyorum, diyemiyorum.”

1970’li yılların sonlarına doğru çıkan “ Maden” filmi Yavuz Özkan’ın hem bu tür konularda duyarsız kalmayacağını gösteren bir film olmakla birlikte, Cüneyt Arkın ve Tarık Akan için bir basamaktır. O zamandan bu zamana  Maden filmlerinin eksikliğini yaşayan Türk Sinemasında “ Maden” filmi  maden kazalarına değinmesiyle Türk sinemasına ışık tutmuştur. Maden işçilerinin verdiği mücadeleyi, sendikalaşmaya ciddi dokunuşlar yapmıştır. 

Not: Tarık Akan ve Yılmaz Güney’in tanışması bu film sayesinde olmuş. Akan, Maden’i Ankara’ya Sansür Kurulu’na götürürken hapisteki Yılmaz Güney’e bırakmıştır. Daha sonra arkadaşlıkları başlamıştır. Sizlerin de bildiği üzere, Yılmaz Güney’in senaryolarını yazdığı ”Sürü” ve ”Yol” Tarık Akan’ın kariyerindeki doruk noktalarıdır(Herkes O’ndan Söz Ediyor, syf 243).

  Kaynak: Ötekisinema
  
İzlerken Altını Çizdiklerim

“ Sıra nasıl bize de gelecek. Bugün onlara, yarın sana bana.
 5 senede grizu göçükte su baskınında kaybettiğimiz adamın haddi hesabı yok
Gümbür gümbür gidiyorlar, arkalarından üç gün acınıyoruz, sonra eski tas eski hamam”

“ Neymiş efendim azıcık gaz için üretim durdurulmazmış. Bir andan çalışılır,bir andan gaz boşaltılırmış
İbrahim Bey anlattı çalışıp dururken başıma ağrı saplandı diyor, kusmaktan içim dışıma çıktı diyor. Bu ne demek? Demek ki
Çalıştığı yerde gaz vardı,gaz olan yerde çalıştırılır mı İşçi? Şimdi söyleyin bunun neresi alınyazısı. Bu bal gibi patronun yazısı be!”

“ Burada tedbir yok mu ? var
Ama neyin tedbiri üretimi arttırmanın tedbiri
Anlayacağınız herif kârından başka bir şey düşünmez”

“ asıl orospu çocuğu işçiyi sizin gibi satanlardır”


Beyaz olmalı, duvarlar beyaz, perdeler, örtüler, bizim evimiz bembeyaz olmalı. Karanlık olmamalı.

Cem Kurtuluş, 2014

30 Temmuz 2013

Beyaz Ölüm (1983)





















“Beyaz Ölüm”, Halit Refiğ’in 80’lerde çektiği yoz gençlik, kötülük yuvası diskolar, fahişeleri pazarlayan pezevenkler, tecavüz hastası fena adamların gösterildiği, aynı zamanda Tarık Akan, Ahu Tuğba gibi o dönemin şöhreti içinde yüzenlerin boy gösterdiği dram filmi. Kuşağın bu filmlerinde genellikle oyuncular aynıdır. Tarık Akan, Ahu Tuğba, Nuri Alço, Gülşen Bubikoğlu, tecavüzcü Coşkun tiplemesiyle Coşkun Göğen bu kuşağın filmlerinde boy göstermiştir.

 Beyaz Ölüm de konu ise uyuşturucu temalı bir hayata odaklanıyor. İçinde yozlaşan gençlik, diskolar ve uyuşturucu ticaretini sağlayan kişilere karşı polis teşkilatı. Filmde “içinde -beyaz var mi beyaz? –çok harmanım -sarı var sadece ve Damarlarım bomboş, kanım beyaza hasret”  diye muhabbetlerin devam ettiği, uyuşturucudan kıvranan   gençlerin kendi etini satarak uyuşturucu bulduğu, uyuşturucu baronlarının gençleri nasıl kullandığını ve gençlerin sonunda mezarı boyladığının resmidir Beyaz Ölüm.

Yeşilçam’ın kötü adam tayfasının yanında bir de temiz yüzlü, uyuşturucu baronlarının peşine düşen, gençleri bu zehirden kurtarmak isteyen Komiser karakteri vardır. Karakterler hep kötü tiplemedir. Pezevenk, uyuşturucu baronu, etini satan fahişe, genç ve uyuşturucu bağımlısı şov kızı ve birçok karakter…

Kabataslak mevzunun içine derin dalmak gerekiyorsa, uyuşturucu patronu Hacı Bey’in kuklası olan şov kızı ve uyuşturucu bağımlısı olan Meral kısa zamanda uyuşturucu mafyasını çökertmek isteyen Komiser Yılmaz ile harekete geçer. Yılmaz ile kısa zaman içinde ilişki kuran Meral bu tanışma sürecinde uyuşturucu Patronu Hacı Bey’in  muhbir görevini üstlenir. Uyuşturucudan deliren Corci polis tarafından konuşturulmak istenirken Meral’ın ispiyon etmesi sonucu öldürülür. Corci’nin öldürülmesi sonucu komiser, Meral hakkında tüm düşüncesini değiştirse de bu kısa sürer.

Meral komiser Yılmaz’a  “arabanda bomba var” diye ihbar etse de komiser Yılmaz arkadaşını kurtaramamıştır, bununla birlikte Komiser Yılmaz’ın Meral hakkında fikirleri değişir. Aynı zamanda Meral karakterinin Komiser Yılmaz’ı arayıp yağmur altında uyuşturucudan kıvrandığı sahneyle, Corci’nin hastane odasında kıvrandığı sahne film hakkında izleyiciye birçok detay veriyor.

Baskın sonucu Komiser’e yardım eden Meral’in  öldürülmesi, ölmeden önce içten gözlerine bakarak “seni sevdim“ demesi filmin buruk sahnelerinden. Filmin sonlarına doğru her bitiş gibi uyuşturucu baronunun yakalanmasıyla film son buluyor. 

İnternette okuduğum bir yorum döneme de kısa bir değinme yapıyor:

“Özalist politikalarla köşedönücülüğün, kendini kurtarmanın, işbitiriciliğin övülmeye, özgeciliğin (başkalarının hakları için uğraş vermenin) enayilik olarak görülmeye başlandığı bu dönemde, bunlar nasıl bir işlev gördü?“

 Her ne kadar 80’li yıllarda uyuşturucu ticareti başını almış gitse de üstte okuduğunuz yorum da bir polis övücülüğünün resmiydi. Sountrackleri ve rock balladlarıyla, temasıyla, oyunculuklarıyla döneme damgasını vuran gişe rekorları kıran Beyaz Ölüm o dönem eminim birçok kişinin ilgisini çekmiştir, halen ilgisini çekmeye ve izlenmeye devam ediyor.

O dönemki filmlerin teması yozlaşan gençliğe karşı bazı şeyleri kafalara sokmaktı. Beyaz Ölüm de uyuşturucu batağına saplanmış gençleri bu bataklıktan kurtarmak için yapılan bir film olmakla birlikte polis övücülüğünü öne çıkaran bir film olarak kayıtlara geçti. 



Cem Kurtuluş, 2013

28 Mart 2013

Üçkağıtçılar (1975) Piç Rıza, Deve Ömer, Horoz Ali !















70’li yıllar Yeşilçam dönemi bana daha çok   “ Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Sadri Alışık, Hulusi Kentmen, Gülşen Bubikoğlu”  gibi önemli oyuncuları hatırlatır. Cüneyt Arkın’da oynadığı önemli filmlerle  çocukluğumdan itibaren bende farklı bir yeri vardır.  1975 yılında gösterime giren “ Üç kağıtçılar”  filmi fantastik, aksiyon dolu bir film ve dönemin en klas filmlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.  Filmde üç karakteri sıklıkla görüyoruz. Piç Rıza, Horoz Ali, Deve Ömer... Filmin kafa oyuncuları bu üç karakter oluyor. 

 Yönetmen,  oyuncular “ zıplasın, hoplasın, dövüşsün, oradan oraya koştursun” diye seyircilere güzel bir resital sunuyor. Konu kısaca şöyle gelişiyor; Üçkağıtçılığa tövbe eden üç kafadar hapisten çıkınca “ Tazı Niyazi” tarafından  büyük bir miktar para kazanmak için ayartılıyor. Üç kafadara ayrı ayrı haber veriliyor,  film şeklini  böylelikle alıyor. Bu süreçte Tazı Niyazi denen elemanın şu repliği hafızalarımızda yerini alıyor; " Bunu benden başka kim biliyor
bir sen, bir ben, bir de allah..."  Tazı Niyazi film adına farklı karakterlerden, para kokusu nerede Niyazi de orada oluyor.

 Bu üç elemanı (Piç Rıza, Deve Ömer, Horoz Ali )  film boyunca   birbirleriyle rakip halinde olup , birbirlerine tuzak kurar pozisyonda görüyoruz sürekli. Paralar ikide bir el değiştiriyor. Bu üç kafadarın  peşinde Fil Abbas’ın   adamları  oluyor,ama çoğu yerde Fil Abbas'ın adamları yerine Piç Rıza, Horoz Ali, Deve Ömer'i görüyoruz.    Filmin başlarında “ Piç Rıza”   yolda iki hatun ayartarak bu adamlardan parayı alan ilk adamdır. Sonrasında Deve Ömer ve Horoz Ali arasında para şekil değiştiriyor, filmin seyri bambaşka yöne kayıyor. Filmde konu yok, sadece paraya sahip olmak isteyen üç kafadar, ve bir mafya lideri var. Filmde Deve Ömer ve Piç Rıza, Horoz Ali'nin peşindeyken otelde kavga ettikleri sırada bir karı kocanın odasına girmesi sonucu  boşta kalan kadınla sevişmeye başlayan sahne filmin en absürt ama bir o kadar en eğlenceli yerini oluşturuyor. Bu sahneler doğrultusunda ilerleyen filmde   Horoz Ali kurnazca bir yöntem kullanarak devamlı evlenmek için kandırdığı Cemile adlı kızın karnına paraları bir yastığa doldurarak Hamile numarası yaptırarak  kızı köye gönderir. Aynı zamanda bu sahnelerde ve bir önceki sahnelerde karşımıza çıkan   Karadenizli Cemile filme can veren karakter arasında yerini alır. 


Filmin en büyük özelliği de bu döngü içinde ilerlemesidir, zincirleme bir halka gibi herkes paranın peşinde. 
Aksiyon, komik sahneler, zıplayış, hoplayış, bir çok sahne köy içinde geçiyor. Gülşen Bubikoğlu rolünde oynayan karakter Cemile’nin havuzda bu hatunu dövme sahnesi de eğlenceli bir sahne olarak hafızalarda yerini alıyor. Ama Karadeniz şivesiyle Cemile karakterine can veren Gülşen Bubikoğlu filmde oynamasaydı da pek bir şey kaybetmezmiş film. 

 Filmin sonuna gelmişken ve  herkes paraların peşindeyken polis baskın yapar Fil Abbas ve adamlarını tutukluyor , son kalanlarsa bu üç kafadar oluyor. Havuza paraların dökülmesi sonucu paralara bu üç kafadar atlıyor, sonrasında polisleri karşılarında buluyorlar “ Kanunlara karşı gelmediklerini, paraları polisler için topladıklarını” polise ima ederek filmin bitişini gösteriyorlar bize . Bu aynı zamanda  bize filmin başlarında hapise atılan   üç kafadarın bir daha suç işlemeyeceklerini polise söz veren sahneyi hatırlatıyor. 

Filmde aksiyon durmuyor, devamlı filmdeki elemanlar koşuşturma içinde oluyorlar. Yönetmen de tam olarak bize bunu vaat ediyor. Filmde  üç karakter oyunculuğunu konuşturuyor, yönetmen ise bu filmde daha çok aksiyona yer veriyor.  Natuk Baytan bu konularda hakkı verilmesi gereken isimlerden. Devamlı bir aksiyonun peşinde, vurdulu kırdılı ekolü temsil eden akla gelen ilk isimlerden desek yanılmayız.  Filmin diğer bir eksiklik senaryo. Üç karakter haricinde diğer karakterlere pek yer verilmiyor, filmde  siyah takım elbise giyen  adamlar ancak " salak ile avanak " rolunde görülüyor. Diyalogtan ziyade aksiyona yer veriyor Yönetmen.  Oyunculuklara geçtiğimizde;  Piç Rıza karakterindeki Robert Widmark giydiği kostümlerle, yaptığı hareketlerle, kadınları ayartmasıyla  “ Piç” kavramını bir nevi belli ediyor, bunun haricinde Deve Ömer (Rıza Fazeli )  ; deve gibi kuvvetli olduğunu, Horoz Ali ( Cüneyt Arkın'de devamlı piçlik peşinde koştuğunu bize iyi yansıtıyor.

 Sonuç olarak;   Konusu olmamasına rağmen, absürtlükte sınır tanımayan, defalarca izlenmesi gereken 70'li yılların klasik filmlerinden " ÜçKağıtçılar "  çocukluğunuza dönmek istiyorsanız izlenecek vurdulu/ kırdılı sahneleriyle kendinden geçiren üstüne komedi harmanlanan bir yapım, ama senaryo olarak sınıfta kalan bir yapım.  Kesinlikle kusursuz bir yapım değil, ama her izlenildiğinde gülmeyi garanti eden yapımlardan! 



Natuk Baytan'a Saygıyla...  

Cem Kurtuluş,2013