// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Ultras etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ultras etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Nisan 2012

The Football Factory (2004)


Futbol adına en büyük gerçeklik bir bakıma Bill Shankly’nin  “ Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir. ondan çok daha önemlidir.”   sözünde saklıdır. Bu herkes için geçerli olmasa da futbolu ihtiyaç duyduğu bir suya benzetenler de vardı. Basit ve ucuz işlerde çalışıp hafta sonunda adrenalinin içine dalmak, belki de bütün hafta o ucuz işte mahvolmuş hayatını hafta sonu unutmak isteyen milyonlar vardı ve  bu sadece bir oyun değildi, taraftarların takımına tutkuyla bağlandığı bir spordan daha da öte bir şeydi. Ve yapılacak bir şey olmadığında kavgaya, şiddete başvururdun. Bu şiddet seni bazen kendine getirirdi. Bir yumruk seni kendine getirebilen tek şeydi. Ve bu, dönüşü olmayan bir yoldu.

 Temasını gerçek yaşamın içinden alan  kendini tek yumrukla bayıltmanın insana zevk verici yönünün belirleyicisi olan “ The Football Factory “  bir Nick Love yapımı olmakla birlikte başlangıç itibariyle 30’una merdiven dayamış, hayat anlamında heyecanı kalmayan kanlı bir ortamın içinde bulan yüzüne tekme yiyen Tommy Johnson’u merkeze koyarak başlatıyor hikayesini. Bu hikayeye Tommy Johnson’un sesiyle birlikte  alt metin yerleştiriliyor, Tommy’nin sesinden “ Seksten yoksunum,sulandırılmış sarı bira, yüksek dozda uyuşturucu. Zaman zaman birilerini dövüp canını okurum”  cümlesiyle aktarıyor bize olan biteni.

 Bu tamamen olan biten olmasa da en azından filmin başlangıcı için seyirciye ne alması gerektiğine dair samimi bir mesaj veriyor. Filmin başından itibaren holiganizmin merkezinde olan Chelsea-Milwall takımlarının temasından yola çıkan filmde mekan basarak şiddetin dozunu arttıran Billy ve Tommy’nin tayfasıyla birlikte başlayan süreçte bir kadının “ülkenin adını kötüye çıkarıyorsunuz “sözünde afallayıp bir yumruk yemesinden sonra  her şey Tommy Johnson’un ağzından dökülmeye başlar

 “Cumartesi başka ne yapacaksın ki? Lanet koltuğuna oturup pop idolleriyle mi tatmin olacaksın”

 Filmin ilk yarısı itibariyle tırmanan fanatizmin doruklarında yaşamanın şiddete giden yolda Billy Bright’ın eşiyle çıktığı bir yemek sonrasında Milwall’ın çıkmasıyla birlikte içinde heyecan, mutluluk,bir o kadar verdiği öfke duygusuna tanıklık ediyoruz.  Bu düşmanlarını bekleyen bütün tayfa için aynı doğrultuda oluyor.  Hikayenin anlatımının klasik İngiliz usulü işlediğini söylemekle birlikte Trainspotting ve This is England filmlere yakınlığının da altını çizmekte yarar var. Filmin en kritik sahnesini de köprü altında kavga için buluşulan Milwall-Chelsea tayfasının kıyasıya kavgası oluşturuyor.  Filmin tamamı kıyasıya kavgalardan oluşmasa da sıkı arkadaşlıklarından doğan kavga amaçları film adına sıkı şekilde işleniyor.

 Oyunculuklara gelecek olursak… Bill Fright karakterine can veren  Frank Harper; kavgacı yapısının altındaki iri cüssesi, ağzı bozuk karakteriyle filmin kendine özgü en olgun karakterlerinden birini oynayarak ruhla oynadığını kanıtlıyor, Tommy Johnson karakterine can veren  Danny Dyer ise yediği dayaklar sonrası ve iç sesiyle de psikolojik ve diğer açıdan rollerin üstünden kalkmasını biliyor. Film adına sıklıkla görünen iki karakter Billy Fright ve Tommy Johnson oluyor. Yan karakterlerden Bill Farell karakterine can veren Dudley Sutton ise yaşlı karakteriyle, olgunluğuyla, eski İngilizlerin stilini yansıtıyor.  

Bunun yanında filmin Cast kadrosu tam olarak İngiliz yaşam stilini ve “ Casual “ giyimine dair klas iş çıkartıyor. Gerek müzikler, gerek kostümler bu açıdan film doyurucu oluyor.  Karakterlerin filmin temasıyla uyumu, örtüşmesi bu açıdan da artı puan kazandırıyor.

 Yönetmene gelecek olursak… The Firm filminden tanıdığımız Nick Love, daha önce başka filmlerde de ismini duymuştuk. Daha çok “Casual” kültürü ile ilgili olup bir eski Milwall taraftarı, 80’lerdeki giyim tarzları ve 80’lerle ilgili bir çok takıntısı olan birinden fazlası. Ama daha çok isminin ön plana çıktığı film  “ The Football Factory “   John King’in kitabından uyarlanan film “The Football Factory”  John King  ise  Futbol ile Şiddeti şöyle yorumluyor.

 “ İçindeki korku o kadar büyük ki neredeyse donuna yapacaksın. Ama sen yine de saldırmak istiyorsun. Bu tuhaf duygunun ortaya çıkardığı heyecan, zevk o anda istediğin bir şey. Bir yolunu bulup korkunu yeneceksin ve hayatında ilk defa yapacaklarını ömür boyu unutamayacaksın ebediyen üzerinde kalacak. Adrenalin diyorlar, doğrudur tek bildiğim ne uyuşturucu ,ne seks ,ne de para bu tadı veremez “

 Sonuç olarak; Futbol ve şiddet arasındaki bağlantıyı insanın kendi iç dünyasındaki bazen psikolojik bazen de farklı unsurlarla işleyen, holiganizmi merkeze alsa da bunu aslında çok fazla sahneyi uzatarak yapmayan, John King’in aynı adlı romanından uyarlanan  “ The Football Factory “ filmin finalinde dediği gibi bizi tek soruyla karşı karşıya bırakıyor

 

“Her şeye değer mi? "


 Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim;

 " Cumartesi günü başka ne yapacaksın ki ?

Lanet koltuğuna oturup pop idolleriyle mi tatmin olucaksın ?

Seksten yoksun evliliğinde mücadele verirken sonra da karının bakışlarından kaçmaya mı çalışacaksın?

Sonra da paranı kebaplara mı yatıracaksın , meyve preslerine ve sarılara ?

Hadi canım boş versene .Ben ne yapacağımı biliyorum .”Tottenham Deplasmanı  Bayılırım..”

 

 “ şiddete en yakın şey sekstir”

 

“eski düşmanlığın sonu her zaman cinayetle noktalanır”

 

 

Cem Kurtuluş,2012 

02 Şubat 2012

Biz kim miyiz? Sen iyi bilirsin bizi !!

Biz Kim miyiz
Biz parasıyla bilet alanlarız
Biz  sizin satın alamadıklarınız
Siz, bizle uğraşmayı sevenlersiniz
Biz, siz istediniz diye bağıranlar değiliz
Kendimiz istedik mi bağıranlarız
Protesto ettik mi kodese tıkılanız 
Arkamızda yönetici bırakmayanız biz 
Yöneticilerin bize muhtaç olduğu kişileriz biz de
Bir deplasman otobüsü koltuğunda 2 koltuğa 4 kişi oturanız
Siyasi partimiz , bizim takımımızdır


Koltuğumuz yok
Koltuk sevdalısı olmayanız biz
Biz arada kavga ederiz
Ama biz hep biriz
Biz hep bir arada bulunanlarız
Aynı renge gönül verenleriz
Renklerden koparılması istenen ama pes etmeyenleriz
Biz yöneticilerimiz tarafından aşağılananlar
Çapulcu olarak görülenleriz

Ama biz aramızda her şeyi paylaşanlarız
Bir birayı 10 kişi içenleriz
bir çorbaya 10 kişi bandıranız
Acı çekenleriz
Acı çektirenleriz
Ama sonu ne olursa olsun pes etmeyenleriz
Biz ,sizin istemedikleriniz
İşiniz görüldüğünde bizi siktir edenlersiniz siz
Biz mi kim miyiz?
Biz her şeyi elinde bulunduranlarız
Yasaklara karşı dik duranlarız
Biz paraya değil  sevgiye bakanlarız

Siz kim misiniz?
Taraftarını dövdüren, fişleyen, taraftarın deplasman hakkını elinden alan,  kravatlılarsınız 
Parası olmayanları dışlayanlarsınız
Dışarıda üşümesine, donmasına rağmen " bırakın donsun diyenlersiniz " 
Biz endüstriyel ‘e karşı olanlarız
Pankartlarla dertlerini anlatmaya çalışanlarız
Emeğin yanında olanlarız
" Formanın hakkını verenler yalnız kalmazlar ‘’ diyenleriz
Her şeyin bir oyundan değil daha ötesinde olduğuna inananlarız
Biz kimiz anladın mı?
Biz sadece biriz
bir arada olanlarız
Yıkmaya çalıştıkların ama yıkılmayanız..

Yazan:Cem Kurtuluş






26 Ocak 2012

TRİBÜN VE SİYASET:Farklı Görüşlerin Tek Bir Ruhta Birleşmesi !!!

Siyaset her zaman Tribün’ün içinde olmuştur. Tribün Kelimesi  Roma İmparatorluğu döneminden gelme tam açılımı ise şöyle ;

 “   Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluğunda  2-3 seçilmiş magistra ve idari ve / ya da askeri görevlilerce paylaşılan unvan. Kelime, Antik Roma’da  insanların askerlik ya da oy verme amacıyla bölünmüş oldukları kabile anlamındaki Tribe (tribus) sözcüğünden türetilmiştir.’’

   Eski Roma’da böyle denilse de günümüzde Futbol maçlarında,Basket maçlarında ve diğer maçlarda  çok  ayrı anlamı var.. 

Tribünün içinde aynı renge gönül vermiş insanlar çoğu zaman dışlanmıştır. Aynı 70’ler ve 80’ler döneminde olduğu gibi insanlar kendini belli kategorilere ayırmıştır. Kimi İslami düşüncelere yönelirken kimi ise aşırı sol gibi düşüncelere kapılmıştır.

 Sadece bu siyasi fikirlerden dolayı insanlar birbirine kırdırılmıştır.  Aynı renklere gönül verenler sanki farklı renklere gönül veriyor gibi gözükmüştür. Siyasette insanlar Kürt –Türk- beyaz –siyah diye ayrılırken Tribünde ‘de bu böyle ayrılmıştır. Oysa ki tek bir renk yeterli değil miydi? Bunların hepsi nedendi? 

 St.Pauli Tribünlerinin  “ Dazlakları siktir edin bizimle bağırın “ deyişi bile bunun için önemliydi. Birlikte olabilmek için bu yeterliydi.  Herkes bir siyasi simgenin peşinde olmak zorunda mıydı? Hazımsızlık söz konusu muydu? Çekememezlik?  

Tek bir grup altında toplanıp bağırmak zor muydu ya da farklı farklı düşüncelere ayrılıp diğerlerini dışlamak doğru muydu?  Herkesin ideoloji vardır elbette, ama bunu  takımından üstün tutmak ahmaklıktır ya da ideolojisi uğruna belli şeyleri hiçe saymak doğru değildir.


 Amerika karşıtı ve İsrail karşıtı insanlar olabilir dünyada olduğu gibi ,bulunduğun yerde de olabilir. Tribünlerde pankartlar hep bir mesaj vermiştir.   Bunun için pankart idealdir. Ama sadece İsrail ve Amerika’yı sevdiği veya sevmediği için dışlanmak.. İşte Tribünde de bu gibi durumlarla karşılaşıyoruz.

 Aynı otobüste gittiğin birine sadece görüşü ayrı diye dışlamanın doğru olmadığını söylemek gerekir. Sadece rengi ya da dini farklı diye otobüsten dışlanmak. Bu gibi durumlar mevcut.
Tribün grupları arasındaki siyasi düşünceler de çok  ayrı. Ama bu siyasetin Tribünde olmadığı anlamına gelmez elbette. Kimi zamanlar sadece Emniyetin söylediklerine hareket edenler varken kimileri ise bundan bağımsız hareket ediyor.

 Kimileri takımları için yapılan eylemler için yürümezken kimileri bu bağımsız düşüncede birleşiyor. Tribün gruplarının kendi dünya görüşünü belirtmesinde sakınca olmasa da ,kendisine karşı siyasi düşüncede saygı duymalıdır.

  Şöyle bir gerçek var ki siyaset gerçeğini Tribünlerden silemeyiz. Endüstriyel Futboldan önce Siyasette Futbola Hayır diyemeyiz belki ama saygı ortamını oluşturabiliriz.  Bunu gerekirse Pankartla gerekirse başka yollarla anlatmalıyız.

Yazan:Cem Kurtuluş


26 Ekim 2011

Paralı aciz yöneticiler ve onların uşakları

Yönetim uyuma taraftara sahip çık gibi bestelere nostalji denir. Evet buna nostalji denir eskiden bu besteleri çokça duyardık. Ama taraftar da köleleşmiş sisteme ayak uydurdu mu diyelim. evet görünen o. protesto yapmaktan aciz taraftarlar da var. çıtını çıkardığında hemen susturanlar da var.. Ne acı ki var işte.

 Eskiden futbolcular dayak yerdi ama bunlar haklı atılırdı. Eğer formanın hakkını veremiyorsan idmanlar basılırdı,tribünlerde eskiden sabahlamalar olurdu,biletler maç günü çıkardı,yöneticiler taraftara ve futbolculara yakın  davranırdı. Ama günümüzde o yöneticilerden kalmadı. 

Şimdi ki yöneticiler taraftara uzak. Endüstriyel futbol’a karşı olmalarını beklemek hata olur. Daha çok nasıl para kazanırım,endüstriyel futbol’a nasıl katkı sağlarım diye düşünmekteler. Ve şimdiki konumuza gelelim. Fenerbahçe taraftarı,İnönü stadında Beşiktaş maçını izlemekten mahrum bırakıldı bugün.

 Bu biletler satışa çıktıktan sonra oldu. Herkes isyanda. Bu bir taraftar sorunu. İnsanların tek tutkusu olan Futbol’dan uzaklaştırıyorlar insanları.  Futbol’u sadece ticari bir oyun olarak görenler oldukça futbolun ilerlemesi düşünülemez. Para’nın peşinde koşanlar oldukça,biz amatör ruhlular daha böyle çok düşünürüz. İnsanların önüne engel koyuyorlar,onları rahat bırakmıyorlar ,çünkü tribünlerde ‘’takımını destekleyen’’ insan görmek istemiyorlar.

 Bunların hepsi taraftarın sorunu. Birlik ve beraberlik içinde toplu tepki vermenin gerektiğini düşünmek doğru olacaktır. Ama bu tepki verilir mi onu bilmiyorum. Suskunluk sürdükçe bir yere gidemeyeceğimiz ortada. İsyan’ın tam zamanıdır. Bu isyanı hep birlikte vermek gerek. Eski zamanları özleyenler çokça var.

 Maç günü satılan biletler,yüklen abi diyenler ve bir çoğunu hatırlamak gerek. Nefes alamamakta bunların içinde. Endüstriyel futbol’u istemiyoruz,coşkulu tribünler istiyoruz. Ama bu zihniyette yöneticiler oldukça o günleri görmek zor. Şimdi tribünler o yöneticilere kaldı. Artık sevinirler.

Yazan:Cem Kurtuluş

22 Ağustos 2011

Futbol'un Tarihi!
















Futbolun tarihi senelerdir tartışılır.  Kim çıkarmıştır kim ilk oynamaya başlamıştır vs.. Herkes bunun hakkında bir şeyler söylemiştir. Ben bu konuyu araştırmadan önce ya Yugoslavlar ya da İngilizlerin futbolu ortaya çıkardığını düşünürdüm.  Ama İnsanoğlunun top ile oynamaya başlamasının tarihi çok eskiye dayanıyor. Edindiğim bilgiye göre şöyle bir şey var.

‘’ Mısır'da mezarlardaki duvar resimlerinde ayakla top oynayan insan figürlerine rastlanmıştır. Hatta bu zamandan kalma, 7.5 cm çapında deri veya ketenden yapılmış toplar 2500 yıl önceden günümüze kadar ulaşmıştır ve kimi müzelerde sergilenmektedir. Homeros da "Odiesa"da top oyunlarından bahseder. M.Ö 2500 yıllarında da Çin'de yere dikilmiş iki mızrak arasından bir topu tekmelemek suretiyle geçirmeye çalışarak talim yapıldığı bilinmektedir’’

Ama bugünkü şeklini 17.Yy da  İngiltere’de almıştır. Futbol topunun tam bir küre biçimin olmasının kabulü 1841 yılıdır. Sonra kurallar koyulur, ilk futbol maçı meşhur Cambridge’de öğrenciler arasında oynanır. Böylece futbol tanınmaya başlar. İngiltere’de ilk futbol kulübü Sheffield Club kurulur. Bu kulüp  kurulduktan sonra her şey daha hızlı ilerlemeye başlar.


 Modern futbol böylece doğmuştur. 1872 yılında İngiltere ve İskoçya ilk milli maç olarak kabul edilir. 1876 yılında Korner kuralı kabul edilir.  Böyle ,böyle yeni kurallar ortaya  çıkmıştır. Türkiye’de ise  1877 yılında Bornova  çayırlarında  maçlar yapılmıştır. İstanbul’da  futbol oynanmaya başlanması 1895 yılında Kadıköy ve Moda’da gerçekleşmiştir. Sonra Futbol kulüpleri kurulmuştur.

 Kadınlar da futbol konusunda oldukça yeteneklidir. 1895 yılında kuzey Londra’da oynamaya başlamışlardır. 1970’lerde bu değişmeye başlamıştır. Bir çok ülkede Futbol kadınlar için önemli bir spor haline gelmeye başlamıştır.

Futbolun tarihi hakkında kabataslak bir şeyler anlatmaya çalıştım. Futbolun tarihi için elbette daha geniş yazılması gerekiyor,ama bu bilgiler de bilmeyenleri bilgilendirir diye düşünüyorum. Yazının içeriğinde bazı yerlerden alıntılar da yaptım.  Yazımı bitirmeden önce  Bill Shankly’ nin o meşhur sözünü hatırlatmak istiyorum.



"Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir. Ondan çok daha önemlidir"

Albert camus’un Futbol hakkında yaptığı tespiti de atlamamak gerekir.



“ Ahlâka dair ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köseden gelmedi.”

Futbol'un tarihi elbette bu yazdıklarımıza sığmaz sadece bunlar temel bilgiler ve bildiklerimiz. Ama şu bilinmelidir ki Futbol çok şeydir.  Son dakikada gelen bir golün taraftara verdiği coşku, tribünlerin yarattığı ambians ve golden sonra tribüne koşan Futbolcu futbolun güzellikleri arasında yerini alır


Yazan:Cem Kurtuluş



15 Ağustos 2011

CANLAR VAR VERİLMEYE FENERBAHÇE'YE:14 AĞUSTOS 2011















14 ağustos geldi çatmıştı herkes bugünü bekliyordu bütün Fenerbahçeliler.  Herkes internet aracılığıyla örgütlenmişti. Çevik kuvvet tarafından buluşma noktaları kontrol altına alınmış Fenerbahçe formaları olanlar Taksim’e giremiyordu. Bunun daha öncesinden bahsetmek gerekirse bu organizasyonu 12numara.org adlı bir site düzenliyordu. Valilikten izin çıkmamış onlar organizasyonlarını iptal etmişti.




 Ama eylem’in internetten değil sadece sokakta yapılacağına bizler inanmıştık. Saat 13.00 gibi Kasımpaşa tekke parkında toplandık. Fenerbahçe tribünü oradaydı. 80’lerde Fenerbahçe tribünü için mücadele eden,savaşan Fenerbahçe’yi karşılıksız seven insanlar orada toplanmıştı. Küçük,büyük önemli değildi önemli olan Fenerbahçeli olmalarıydı onların. Ama orada yaklaşık 1 saat bekledik ve bu bekleyiş bizim için hiç iyi olmadı çünkü daha sonra çevik kuvvet etrafımızı sarmıştı.


 Taksim’e gitmemize izin vermiyordu. Benim bulunduğum arkadaş grubu taksim’e gitmeyi gözüne koymuştu. Tek çare Taksim’di. 3’er 5’er taksilere binmiş taksim’e doğru yola çıkmıştık ama hiçbir taksi durmuyordu. Bazılarımız ayrı ayrı gruplara ayrılmış Şişli Etfal’a gitmişti ama burada amaç polisleri şaşırtmaktı  Taksilerden inmiş  tek başımıza yürüyorduk dikkat çekmeden.


 Taksim’de Galatasaraylılar da vardı. İyi ki karşılaşmamıştık. Çünkü iyi şeyler olmazdı.  Her köşe başında Fenerbahçeli tanıdıklarımızı görüyorduk.  Tünel’in sonuna gidene kadar. 150-200 kişi vardı baktığımda ama daha sonra bu daha da artmaya başlamıştı.

 İstiklal caddesinde sıradan bir gün. Ve ansızın gök gürültüsü gibi bir ses. FENERBAHÇEEEE SEN ÇOK YAŞAAAA..!!!! işte aynen böyleydi.


 Çevik kuvvet’in bize izin vermeyeceğini coplayacağını biliyorduk bunu herkes biliyordu.  Ama biz vazgeçmeyecektik bu yoldan. Fenerbahçe sen çok yaşa sesimizi kimse kısamazdı .  Sonra " ararım,sorarım ararım seni her yerde sorarım ıssız gecelerde cimbom bom nerede diye girmemiz efsaneydi. Aynı 20 yıl önceden olduğu gibi. Kol kola Fenerbahçe diye haykırarak yürüyorduk.  Çevik kuvvet ve amirleri coplayarak insanları geçiyordu bana vurduklarında kendimi savunup bende onlara müdahalede bulundum. Ama onlar acımıyordu. Sonra sokaklara dağıldık bu kaçtığımızdan değildi elbette.


 Sayıca bizden fazlalardı.  Nefes nefese kaldık. Sonra ikinci defa toplandık. Vazgeçmek yoktu. Sonra yine " hiçbirşeye değişilmez senin sevgin bu dünyada" diye girdik yine polisler karşımızdaydı bizim. Ama vazgeçmek yok demiştik. Yine copla müdahale de bulundular. Bir dönerciye sığınmak zorunda kalmıştım ve 5 polis  zapt etmek istiyordu.  İçeri girdiler beni almışlardı alınma nedenim polise müdahale de bulunmamdı.   Polis tarafından alınmıştım emniyet’e götürülecektim. 1 saat kadar bekledik otobüste. Ve otobüste çevik kuvvetin diyalogları şuydu bana karşı


‘’Gebersin ibneler klimayı açmayın’’
‘’konuşmak isteyenin sesini kesmeleri’’
‘’en ağır küfürleri etmeleri’’
‘’kendini padişah gibi hisseden çevik kuvvetler’’

Bunun gibi daha da şeyler ve yazımı bitirmeden önce spor büro amirlerinin bana karşı söylediği bir şey vardı.

"Fenerbahçe senin karnını mı doyuruyor
Ulan ben hayata karnımı doyurmak için mi geldim"


Bir daha olsa yürür müsün dedi adam evet yürürüm dedim. Fenerbahçe sana ne veriyor? Paranın üstün güç olduğu şu dünyada bir şey vermesine gerek yok tarifi edilemez verdiği şeyin ama bunu herkes anlamaz tabii. Ve güldüğünüz de bile gülmek yasaktır orada..

Ne diyelim Senin için Fener senin için…



Yazan:Cem Kurtuluş

13 Ağustos 2011

Tribünlerde ''Reis''Kavramı Üzerine



Reisçilik Kavramı tribünlerde çok tartışılan bir kavram. Reis kime denir? Reis denilen kişi kimden emir alır ?neye hitap eder? bunlar sorgulanması gerekenler. Türkiye tribünlerinde ise durum  gayet açık.  Bu bir iki takımı kapsamıyor çoğu tribün de görülen bir şey olarak gözümüze çarpıyor. 

Eskiden Reis kavramı daha önemliydi. Reis,bir önder bir lider demekti o zamanlar sözü geçen kişi anlamına gelir yaşça küçük kardeşlerini maça sokar en son kendi girerdi. ‘’Reis’’ kavramıyla hiçbir zaman ilgim olmadı.
Benden yaşça büyük, Tribünler de kendi takımı için mücadele etmiş, başkalarından emir almayan,rantın peşinde koşmayan kişilere " Abi’’ diye hitap etmişimdir her zaman. Günümüzde reislik kavramına değinmeye çalışacağım kısa da olsa. . 

Derbi maçı olduğunda akşamdan adamlarını bilet sırasına yollar adamları orada sabahlar. Bu adamları maçta pek göremezsiniz. Biletlerin kişi başı 1 tane verildiğini düşünürsek ya da 2 diyelim o koyduğu adamlardan biri küçük çocukları toplar ve onlara bilet aldırırlar.  Biletleri erkenden alırlar sonra bakarsınız bilet kalmamıştır. Biletleri 3-4 katına kendi takımına gönül vermiş kişilere satarlar, kendi çarklarını döndürürler.

  Tribünde en önemli şey kimseye itaat etmemek çünkü herkes gelip geçer. Reis kısacası eskilerde bütün sorumluluğu üstüne alan olayların yükünü çeken kişidir. Ama Bu kavram’da tarihe karıştı. Çünkü işin içine Rant girdi para girdi cemaat girdi siyaset girdi bir şeyler girdi…

Cem Kurtuluş, 2011

12 Nisan 2011

A.C.A.B( All Cops Are Bastards)





















A.C.A.B  “ All cops are bastards’’   1940'larda Birleşik Krallık madencilerinin grevleri sırasında kullanıldı ilk kez. Kısaltma olarak kullanılan şifrenin anlamı sorulduğunda grevciler, Always Carry A Bible (Daima Kutsal Kitabı Taşı) olduğunu söylemişlerdir. Taraftarlar arasında Türkçe anlamı “ Bütün Polisler Piçtir “ anlamına geliyor, bazı yerlerde de “ All Colours are beatiful “ olarak çevriliyor. Böyle çevrilmesinin nedeni polisler tarafından anlaşılmaması. Türkiye’de polis önceden böyle dövme görse umursamazdı, ama polisler de artık anlamını öğrendiler, uyandılar. 

Bu dövmelerden dolayı Avrupa’da Ülkeye girişlerin engellendiği söylenmiştir.  A.C.A.B  pankartları taraftarların ortak görüşlerinden olup, tribünlerde yerini almıştır.   Bütün tribünlerin polise karşı izlediği tutum bu şekilde olmuştur. Holiganların, ultraların,  güney Amerika ve dünya tribünlerinden görülen bir açılımdır A.C.A.B

1977'de bir hapishane duvarında Newcastle'lı bir gazeteci tarafından " A.C.A.B " yazılı  duvar yazıları görülmüştür,  Aynı zamanda 1970 ve 1980'lerin  çoğu oi punk grubunun sözlerinde A.C.A.B açılımlı sözlerine rastlamak mümkün.  Antifa grupları A.C.A.B kelimesini siyasi slogan olarak kullanır, holiganlarsa kendilerine uyguladıkları şiddetten dolayı bunu söyler. Ama her iki grubun da ortak görüşü aynı noktada birleşir. 


Görüş olarak her yerde Polis aynıdır.  Önemli olan  tribünde ,salonlarda, sokakta, birlik olabilmektir. Eğer birlik olursanız korkmayacağınızı anlayacaklardır. Etkiye tepki bu tür mevzularda önemlidir.  Kabataslak " A.C.A.B " hakkında bilgi vermeye çalıştım, İnternet'de A.C.A.B hakkında fazla döküman bulamadım,ama kabataslak A..C. A.B hakkında olanlar bunlardan ibaret. 

Cem Kurtuluş, 2011



27 Mart 2011

Kill For You :Senin İçin Öldürürüm !!























Her şey benim için küçük yaşta başlamıştı. O zamanlar grup ismi bilmezdim. Babamın omzunda maçlara giderdim, çoğu zaman biletlerin pahalı olması nedeniyle babam maça götüremezdi, ama çocukluğumdan kalan anılar  aklımda kalmıştı. Meseleye gelirsek ben ve benim gibilerin çocukluğunda sempati duyduğu gruplardan biriydi Kill For You. Anlamı itibariyle, yaptığı icraatlerle çok şeyle.

Çoğu isimsiz kahramandı. Küçüklüğümden beri onları takip ettim, hep takip etmekle yetindim. Karşıdan izliyorduk. İlk önce numaralıdaydılar.  Her Galatasaray maçı öncesi galatasaraya olan nefretlerini görmeniz kendinizi onlardan biri görmenizi sağlıyordu. Onlardan biri derken; her Fenerbahçeli gibi.

 Numaralıdan sonra maratonda oldular.  O sarı montlular olarak aklımızda kalmıştı, sonrasında beyaz montlular. Yaptıkları pankartlarla önde oldular ama önde olmaları reklamcı bir tribün politikasında değillerdi.

Numaralıyı efsane yapan onlardı, Türkiye’nin bağıran tek numaralısıydı.  ama onun daha da öncesi vardı. Grubun resmi kuruluşu 1996 yılıydı. Onun daha öncesinde 80’lerde numaralıyı efsane yapan kadro aynı zamanda Kill for you’nun kurulma sebeplerindendi.

Onlar hiçbir zaman reklam yapmak için bu yola çıkmadılar (!)

Her şeyi derin ve sessiz hallettiler. Olmadığını düşündüğünüz anda onlar çıktılar. İsimsizdiler. Yapılan çoğu şey vardı bu icraatlerle birlikte.  Köprüde Galatasaray bayrağı kesen onlardı, fatih terim’e yendiğimiz maç sonrası ‘’iyi ki doğdun terim’’ diye sürpriz yapan onlardı. Yunanistan takımı panathinaikos ‘a karşı 1453 fatih sultan Mehmet pankartı açan yine  onlardı. 

1998 yılı Parma maçındaki efsane tribünde Kill for you yazılı tişörtlerle zihnimizde yer etmişti, sadece bunlarla sınırlı değildi. İlk kar maskesi onlar tarafından çıktı.  Taktığınız atkı ile onların giydiği ürünlerle ‘’KFY ‘’olunmadığını her Kill for you ruhunu bilen biliyordu. Onları özelliği Fenerbahçeye olan bağlılığı, isimsiz bir şekilde icraatlarını yapmasıydı. 

Kendinizi onlardan görebilirsiniz her Fenerbahçeli gibi. Onlar sessiz ve derinden yaptıkları icraatlarla bilindi. Gerisini söylemeye gerek yok.

KFY’nin küçüklüğünden beri sempatizanı oldum.  Seneler geçtikçe o KFY ruhuna sahip olan insanları tanıdım. Fenerbahçelilik ruhunun en büyük temsilcileriydi onlar. Kimileri sevdi onları kimileri sevmedi. Onlar birbirlerini uzun zamandan beri tanıyan insanlardı. Herşey underground olmakla başlamıştı zaten. Ama her şey şimdi çok başkalaştı, çünkü o underground ruh kayboldu…

27/03/2011

Yazan:Cem Kurtuluş


04 Mart 2011

St Pauli: 'sıradışı' futbol takımı






















Dünyanın en sıra dışı takımı St.Pauli. Her yönüyle dünya’da  herkesin sempatisini kazanmış bir takım. Her şeyden önce duruşları var. Ultras kültürünü benimsemiş bir takım. “ We love you”   besteleri akıllarda  kalmış bir beste.  İlk kurulduklarında 1500 1600 arası taraftara oynuyorlardı. Küçük bir semtin takımılar.  Endüstriyel futbol’a yenik düşmediler. Takımın başarısı hiçbir zaman önemli olmadı, taraftarlar  takım küme düşse de başarılı olsa da   maçlarına  gidip takımını destekledi.


 Che Guevara posterleri neredeyse her maçta görülür, St.Pauli sol görüşü benimsemekle birlikte futbolun dayanışma içinde olması gerektiğini savunur.     Bir ara açtıkları “ Dazlakları siktir edin hepimiz kardeşiz’’ diye bir pankart açmaları Futbolun ırklarla ilgili olmadığına dair ince bir ayar niteliğindedir. Türkiye’den St.pauli’nin destekçileri de yok değil. 















 1500 -1600 taraftara oynuyorlardı bir zaman yukarıda belirttiğim gibi. O da 80’lerin başına denk geliyor. Sonra stat büyüdü,taraftar sayısı da arttı.  Endüstriyel futbol statların içine girse de onlara uğramadı. Her yerde yapmak istediklerini yaptılar. Statlarında AC/DC şarkıları çalan bir kulüp St.Pauli. Bizim burada incelediğimiz St.Pauli taraftarının futbola bakış açısı. Statlarında  Karl marx posterleri de maçlarında eksik olmaz. Çoğu kişi bu nedenle sevmeyebilir,ama eminim onların umrunda değildir. Taraftarlar çok enerjik. 90 dakika susmuyorlar. 

Coşkulu tezahüratlarıyla  takımlarına inanılmaz destek veriyorlar. Bir deplasmanda yaklaşık 200 300 kişi olmasına rağmen çıkan sesi duyarsınız.  We love you bestesi en çok bilinenlerden olduğu için ilk öğrendiğim beste buydu, bir basket maçında Che Guevara bayrakları havada beste yüksek sesle söyleniyordu. öğrenmiştim.  Başkanlarının eş cinsel olduğunun altını çizmek gerek. Saklamamıştır bu durumu, başka kulüplerde olsa aşağılayıcı cümleler kurulabilir, ama St.Pauli’nin kültüründe ayrımcılığa yer yok. Her türlü ayrımcılığı acımasızca eleştirirler. St.Pauli’de Punk’ı da patronu da işçisi de zengini de fakiri de birleşir maçlara gidip tezahüratlara katılırlar. 90 dakika tezarühatlara katılırlar.


Özet olarak; Endüstriyel Futbola karşı bakışlarıyla,eleştirileriyle sıradışı bir takımdır St.Pauli. Korsanlara selam olsun! 

ST.PAULI IS ULTRAS

Yazan:Cem Kurtuluş