// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Woody Allen Filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Woody Allen Filmleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

02 Eylül 2013

Match Point (2005)














"Bir tenis maçında topun çizgiye yaklaştığı anlar vardır. Biraz da şansın yardımıyla top içeri düşebilir ve kazanırsın. Ya da ileri gider ve kaybedersin. Gerçek bu kadar basit midir?”

Hayatta şans faktörü ne kadar önemlidir bilirsiniz. Top fileye takılırsa hayatınız çıkmaz sokağa girebilir, ama top şimdilik fileyi geçmişse biraz daha şansınız yaver gidebilir. Bu gibi şeyler hayatın değişmez kuralları arasındadır. Woody  Allen sinemasının filmlerinden biri olan “Match Point”  filminde dediği gibi  “İyi olmaktansa, şanslı olmayı tercih ederim” diyen adam, hayatı anlamış adamdır.” Sözünün haklılığı üzerinden yola çıkıyor.

 Allen’ın hem yönettiği hem oynadığı film olan “Annie Hall” filmiyle Allen sinemasına giriş yaptım. Doğru bir tercih mi bilmiyorum  ama Allen’ın en başarılı filmlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. “Match Point” filminde de Allen sinemasının karakteristik özelliği yeniden beliriyor.  Annie Hall filmiyle kıyaslanması mümkün değil.

 Aldatmak, seks, kadın-erkek ilişkileri, kader ve şans arasındaki bağlantılar filmin konusunu oluşturuyor. Filmin açılışını “ Match Point “ şans kavramıyla yapıyor. “Hikaye, genç tenis eğitmeni Chris Wilton’ın (Jonathan Rhys Meyers) Londra’ya taşınması ve bunun ardından İngiliz sosyetesinin önde gelen ailelerinden Hewettler’in oğlu Tom’a (Matthew Goode) özel dersler vermesiyle başlıyor.”   Filmin ilk yarısında tenis eğitmeni;çekingen bir genç olan Chris Wilton zaman geçtikçe başka kişilerin de hikayeye dahil olmasıyla yeni geldiği şehire alışma durumunu kısa sürede atlatıyor. Chris Wilton; babasının dinle ilgili durumunu “ her iki bacağını da kaybettikten sonra İsa’yı bulmuş “ sözüyle anlatıyor.

 Filmin baş kahramanı olan Chris ile güzelliğiyle büyüleyen seksi bir kadın görüntüsü çizen Nora’nın ilk süreçten birbirinden etkiler bırakmasını sonra birbirlerini yakından tanımak istediklerini film bu süreçte gösteriyor.

 Chris Wilton üzerinden konuşacak olursak; ilk başta tenis eğitmeni olarak devam ettiği dünya ile daha sonrasında sorumluluk yüklenen bir dünyaya adım atan Chris Wilton’un iki dünyasını birbirinden ayırmak gerekir.  Bununla birlikte bu dünyada seksi bir kadın olan Nora ile tutkulu ve yasaklı bir ilişki yaşadığına tanıklık ediyoruz kahramanımızın. Böyle bir durumda film bize “kendinize sadık bir kadını mı tercih edersiniz yoksa seksiliğiyle tahrik edici durumu yüksek olan bir kadını mı tercih edersiniz” sorusunu inceden soruyor.

 Tutku,seks,şehvet, aşk, yasak-ilişki kavramları üzerinden ilerleyen filmde tutku ve seks çemberinde hamile kalamama sorununa “ gerçek tutkuyla hamile kalınıyor, saçma bir doğurganlık projesiyle değil “ sözüyle yanıt veriyor “ Match Point “

 Yasak ilişki, aldatmak, şans, kader bağlantılarıyla ilerleyen filmde filmin sonuna doğru karakterleri kamerada gösterirken   “Büyük entrikaların gerçekleşmesi için bazen masumlar da katledilebilir”  mesajıyla film son buluyor. Özellikle bu bölümler insanın içini cız ettirecek etkiye sahip.  Yeşilçam senaryolarına benzerliğini kurabileceğiniz, ama çoğu yabancı romantik filmde sonların ölüm değil de ayrılık olduğunu düşünürsek bu filmi diğer romantik filmlerden farklı bir noktaya taşıyor. Bununla birlikte Dostoyevski’nin kitabı “Suç ve Ceza”dan alıntıların filme yansıtılması, film müziklerinin operayla  süslenmesi ve sekanslarıyla  film takdiri hak ediyor. Filmde diğer bir nokta Nora ile kaçamak ilişki yaşayan Chris Wilton’un yağmur altında sevişme sahnesi en klas sahneler arasında yerini alıyor.

 Tema olarak şans faktörünün metafor olarak  tenise benzetilmesi Allen sinemasını izleyenler için şaşırtıcı bir detay olmasa da filmde görülen güzelliklerden sadece birkaçı. 

 Oyunculuklara gelirsek...Nora karakterini oynayan Scarlett Johansonn vücut diliyle karşımıza çıkıyor bu filmde, seksi vücudunu ve kadınlığını kullanması dikkatlerden kaçmıyor, Chris Wilton karakterini oynayan Jonathan Rhys Meyers, Nora karakterini oynayan Scarlett Johansson’dan daha yüksek bir puanı hak ediyor. Aynı zaman Woody Allen, Scarlet Johnson ile Jonathan Rhys Meyers’ın oynaması hakkında  “Çok seksi birini istedim, böylece seyirci Jonathan'ın neden onun için heyecan verici bir tutku hissettiğini anlayabildi. Ateşli bir çift olmak zorundaydılar.”  açıklamasını yapıyor.

 Sonuç olarak; 2000’li yıllarda Woody Allen sinemasının Dostoyevski referanslarıyla, soundtrack’iyle, sekanslarıyla, senaryosuyla ve kadın-erkek ilişkilerini irdelemesiyle başarılı  bir film “Match Point”, ama iki saate yakın süresinde gelişen anlatımın çok da başarılı olduğunu söylemek zor. Ama siz yine de  topu fileden geçirmeye bakın, aksi takdirde hiç şansınız kalmayabilir.

 

 

Altını Çizdiklerim;

 “Büyük entrikaların gerçekleşmesi için bazen masumlarda katledilebilir”

“ peki gelecekte kendinle ilgili ne düşünüyorsun
Gerçekten bilmiyorum”

“ seni yendiğim kadar yenilmiştim de “
“ tutku,tutkudur ama her ikimizin de diğer insanlarla ilişkisi var “

“Sofoklis der ki: “Hiç doğmamış olmak,belki de şükredilmesi gereken bir şeydir”

“Bir tenis maçında topun çizgiye yaklaştığı anlar vardır. Biraz da şansın yardımıyla top içeri düşebilir ve kazanırsın? Ya da ileri gider ve kaybedersin?  Gerçek bu kadar basit midir?”

Tom: “Ümitsizlik direncin kayboluşuna giden yoldur.”

Chris: Bence direncin kayboluşuna giden yol, inançtır.

“ insanlar ,hayatın büyük bir bölümünün şansa bağlı olduğunu görmekten korkarlar “

“ suçluluk hissini hasıraltı  etmeyi başarıp hayatına devam edebilirsin “

“ gerçek tutkuyla hamile kalınıyor saçma bir doğurganlık projesiyle değil “

Cem Kurtuluş,2013 

Bu bir Film Eleştirisi Değildir :Annie Hall (1977)














Konu Woody Allen olduğunda her türlü manyaklığı o filmin içine sokabilirsiniz. Manyaklık, serserilik,  sokağın dili, kameranın içine kendi hayatından kesitler sunması, cinsel arzular, acı, sefalet, yalnızlık, hangover olma durumları her türlü şey Allen filmleri için söylenebilir. Allen sineması daha çok cinsel arzuları, kadın-erkek ilişkilerini, hayatın anlamsızlığını kendine tema olarak belirlemiştir. Allen’ın “Annie Hall” filminden alınan replik her şeyi özetliyor:

“Eski bir espri vardır, bilirsiniz. İki yaşlı kadın dağ başında bir lokantada yemek yemektedirler. Biri, ”lanet olsun!” der, “Yemekler ne kadar da berbat!”.  “Evet” der diğeri, “Üstelik ne kadar da az!” yani, bu benim yaşam hakkındaki düşüncemin kısa bir özetidir: Hayat yalnızlık, sefillik, acılar ve mutsuzluklarla doludur ama keşke bu kadar kısa olmasaydı “.  -Woody Allen

Allen bu filminde kameranın önüne geçiyor, sıklıkla kendisini görüyoruz. Allen ile kadın erkek ilişkilerine doğru yolculuğa çıkıyoruz.

Film, Brooklyn doğumlu Yahudi komedyen Alvy Singer karakteri üzerinden anlatılıyor. Alvy’nin çocukluğuna inişler, sekse bağlılığı, kadın-erkek ilişkilerine doğru yoğunlaşması ve filmdeki Alvy karakterinin karamsarlığı filmin temasını belirliyor.

Alvy Singer gibi kafayı yemiş kendini yalnızlığın içine gömmüş biriyle, tenis oynamayı seven mutluluktan zevk almaya bakan Annie Hall karakterleri üzerinden sorunlu ilişki Allen gözünden anlatılıyor. Filmde sıklıkla üzerinde durulan konu seks, erkek-kadın ilişkileri, varoluş ve yokoluş arasındaki bağlantı, ölüm ve aşk..

Allen’ın hayatından kareler taşıyor “Annie Hall”.  Kadın-erkek ilişkilerini her iki taraftan anlatması filmi başarılı kılıyor. Filmde o kadar atlanmaması gereken sahne var ki bazen “filmi yeniden açayım da hatırlayım şu sahneleri” demekten kendinizi alamıyorsunuz.

Alvy’nin Annie ile yaşadığı istakoz sahnesi, sonrasında Alvy’nin Annie’ye evlenme teklifi ettiği sahne gibi sahneleri kaçırmadan izlerseniz günümüz ilişkilerine dair mesaj gönderiyor. Allen’ın kameraya dönüp seyirciyle konuşması da takdir edilesi bir durum.

70’li yıllardaki çoğu filmi sollayıp geride bıraktıktan sonra Oscar’ı kazanmasının yanında film, içindeki cümlelerle ve aforizmalarla günümüz modern ilişkilerine inceden ayar veriyor. Film, Allen filmografisinde çoğu kişinin takdirini kazanmasının yanında, Allen ve Diane Keaton’un oyunculuğu  konusunda şapka çıkartıyor.

Yazılan bu yazının eleştiri yazısı olduğunu söyleyemem (sinema teknikleri, Allen’ın kullandığı tarz vb. konularda yeterliliğim yok);  ama filmin  Allen’ın çıkardığı filmler arasında önemli bir yere sahip olduğunu söyleyebilirim.

Allen’ı tanımak için “Annie Hall” filmi otobiyografik film olmasının yanında Woody Allen dünyasına giriş için, Allen'ı tanımak için  biçilmiş kaftan. Allen sinemasına ilgiliyseniz bu filme kayıtsız kalamazsınız. 

Altını Çizdiklerim:

 “Entelektüeller senin parlak biri olduğunu savunur ama gerçekte ne olduğun hakkında hiçbir fikirleri yoktur”

 “Bir duman almak bir partide 5 yıl geçirmek gibidir..”

 “Çocukken bile hep yanlış kadınları seçtim. Herkes pamuk prensese aşık olurdu bense kötü kalpli kraliçeye.”

 “İlişki köpek balığı gibidir. Ya ileri gider ya da ölür. Sanırım bizim elimizde kalan öyle bir köpek balığı”.

 “Galiba ben insan ilişkileri hakkında ayni şeyi hissediyorum. çok akıl dışı, mantıksız hatta saçma olduklarını bilseniz de sürdürmeye çalışıyorsunuz”.

 “Ben pesimist bir adamım. aslında bakarsan dünya benim için ikiye ayrılır. Berbatlar ve sefiller”.

 “Orgazmda hayatın bütün boşluklarını doldurabilen ağırlıklar var”.

Cem Kurtuluş, 2013