// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Erkan Can etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erkan Can etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2014

Çağan Irmak'ın İlk Kısa Metrajlı Filmi : Bana Old And Wise'ı Çal (1998)











Bazı gecelerin sabahı yoktur, böyle gecelerde radyo  tek sığınağınız olur. Biraz cızırtı, biraz sessizlik anı ve birkaç şey. Radyolarda çalan şarkılar bitmez, gece biter ve sabah olur. Radyo dinleyen çağa Çağan Irmak ilk kısa metraj filmi “ Bana Old And Wise’ı Çal “ filmiyle sesleniyor. Yönetmenin kariyerine başlangıcı bu film aynı zamanda, sonrasında yönetmen kendini başarılı filmlerinden söz ettiriyor. Elinizdeki film kurgu yönünden başarılı, müzikleriyle 90’lar  dönemine selam eden ve aynı zamanda bir mekan içinde anlatılan olaylara tanıklık etmemizi sağlıyor.

Filmin kahramanı öğlene kadar uyuyup, sabaha kadar radyo programı yapan Oğuz karakteri. Dinleyicilerin radyoda isteklerine cevap verip, istediklerini çalıyor.  Filmin ilk çeyreğinde radyo programının " Yalnızlar saati " olmasıyla ilgisiyle ilgili,olgun bir o kadar kendi içinde yalnız bir karakter olan Oğuz'un dinleyicisine cevabı  " Programın saatinin yalnızlar saati oluşu  şeyden kaynaklanıyor.  hani bilirsin, insan düşünceleriyle yalnız başına kalır ya  işte bu saatlerde biz de yayına geçtiğimiz için  o yüzden böyle bir isim koyduk"  cümlesinden ibaret oluyor. Annesinin kendisini anlattığı bölümde " artık gülmüyorsun sadece başını eğiyorsun " cümlesi bir o kadar hüzün kokuyor ve bunun devamında " dışarda bir dünya var insanlar yaşıyor " cümlesi bir o kadar depresifliğin bağrından gelip hüznün merkezi oluyor.  Oğuz'un hayatının özeti " hem çalışıp,hem okumaya daldım" sözünde yatıyor. 

 Alan Parsons’dan “ Old And Wise “ çalınmadan önce ve çaldıktan sonra olarak kısa filmi iki bölüme ayırmak mümkün.  Old And Wise isteği bulunan kişi ile  kadın arasında süregelen  gerçek ve rüya aleminde dolaşan hikayeye yalnızlık, depresif, melankolik bir şekilde işliyor. Oğuz'un " birlikteliğimiz  her geceki gibi sabah 5 sularına değin sürecek " cümlesi bir nevi,hüzünden fazlasını hissettirir.

Erkan Can , Derya Alabora başrollerde etkili bir oyunculuk dersi verse de Tomris İncer anne  rolüyle filmde unutulmazlar arasına girmeyi başarıyor. Özellikle çocuğuna  “ Uyanmalısın dışarda bir dünya var, insanlar yaşıyor, onları görmelisin oğlum! Uyanmalısın! “ seslenişi filmin en etkileyici sahneler arasında yerini alıyor. Bu sahnenin haricinde filmin finali de bir o kadar etkileyici şekilde hafızalarda yerini korumayı başarıyor.

Sonuç olarak; bazı gecelerin sabahı olmadığını, bazı sabahların da acımasız olduğunu depresif şekilde dile getiren bir film “ Bana Old And Wise’ı Çal “ çok başarılı bir şey beklenmesi lüks kaçar, İçinizi cız ettiren, gece izlendiğinde bünyeye etkisi olan filmlerden. 30 dakikada içinizi cız ettiriyor, depresif havaya sokmayı başarıyor. 

Altını Çizdiklerim: 

“  Sen büyüdün sokak aynı kaldı. Köşedeki sevdiğimiz büyük ağaç aynı kaldı.İlkokulda yaptığında o resmi çerçeveletip duvara asmıştım, aynı kaldı. Değişen sadece bu ev!  Artık çok sessiz, sana bakıyorum artık gülmüyorsun! Sana burada dostlarının olduğunu söylemiş miydim? Evet burda bile..  Onlarla konuşuyorum,seni anlatıyorum. Bişeyler yap, bunu hak etmiyorsun.Bu ev artık çok sessiz, bak burdayım! Uyanmalısın dışarda bir dünya var, insanlar yaşıyor, onları görmelisin oğlum! Uyanmalısın! “  

" artık gülmüyorsun,sadece başını eğiyorsun" 


“ Uzun zamandır her şeyi, hayatı tek başıma sırtlamaya alıştım zaten. Annemi kaybettikten sonra babam başka bir kadınla gittiğinden beri yani. Hem çalışıp, hem okumaya daldım. Olmadı. Ben de okulu bıraktım. Tek şikayetim gündüzleri uyuyup geceleri çalışıyor olmam. Oysa bütün insanlar gündüzleri yaşıyor. Geceleri öyle sessiz oluyor ki. O kimsesizliği bilir misiniz siz? Hiç yaşamıyormuş gibi, dışardaki bütün yaşam benden habersiz geçip gidiyor, ben de ondan habersiz… “ 

" dışardaki yaşam benden habersiz geçip gidiyor..." 

CEM KURTULUŞ, 2014

24 Aralık 2014

Hayat Fena Halde Futbola Benzer : Dar Alanda Kısa Paslaşmalar











Hayat fena halde futbola benzer.  Her şeyin yolunda gitmediği durumlar vardır. Top her zaman istediğimiz yerden gelmez.  Ofsaytta kaldığımız ve dışarıya çıkamadığımız, düzken terse yatırıldığımız zamanlar vardır. Bir edebiyat eseri niteliğinde " Dar Alanda Kısa Paslaşmalar"  içi ise yalnızlığın son çırpınışlarını hatırlatıyor. "İyi bir takımın yoksa kaybedersin"  sözleriyle açılıyor film. Daha sonrasında flashback yapıp Torba Suat'ın Nurten'e yazdığı mektuptan sevgi sözleri duyuyoruz. Bu kısa bir gösterim oluyor sadece; film daha sonra asıl hikayesine odaklanıyor. Bir kaybediliş destanıyla karşımıza çıkıyor " Dar Alanda Kısa Paslaşmalar"  

" Üç Korner bir penaltı, abanan kaleye geçer"  sözlerinden aşina olduğumuz zamanlara gönderme yapıyor.  Tema futbol olsa da futbol orada  sadece bir metafor. Topun nereden geleceği belli olmadığına dair sözünü söylemek istediğini dile getiriyor. Filmin başlarından itibaren aklımıza kazınan iyi bir takımın olması gerektiği. " Hacı" akıl hocası,iyi bir arkadaş ve hoca. Hacı'nın futbol takımına yaptığı ilk açıklama da " iyi bir takımın yoksa kaybedersin " sözleri oluyor.  Beceriksiz futbol yöneticilerinin filmin başından itibaren takımın forması yokken transfer yapmasını çıplak gözlerle izliyoruz. Ama son noktayı film amatör ruhun çizgisinde " forma, uğrunda savaşılmazsa hiçbir şeydir " sözleriyle anlamını çiziyor. Futbol ile forma üzerinden aslında film hayatın rotasını çiziyor bizlere.  Forma aşkını daha sonra daha fanatik hale getirerek Kaleci Torba Suat'ın ağzından dökülen " bu formalar gururumuz,icabında ölürüz onun için. " sözüyle film başından itibaren takım olmanın nasıl bir şey olduğunu sözlere bu şekilde döküyor. 

Filmin ilk yarısında Hacı'nın ağzından dökülen kelimelerin ne kadar güçlü bir yalnızlık anlatısı olduğuna tanıklık ediyoruz. Kaleci Torba Suat'ın da bu hikayede yeri var. Hacı ve Suat filmin güçlü iki yalnız karakteri. " Aynur " hayat kadınlığı yapıyor, Hacı kendisinin peşinden sürükleniyor. Yüz vermeyen birine karşı mücadelesini sürdürüyor,sevdasını yaşatmasını biliyor. Kaleci Torba Suat ise aşık olduğu kadına attığı mektuplar karşısında kendi yıkık dünyasında yalnız kalıyor. Suat'ın kendi kendine güvey oluşunu " Bu kız acaba okuma yazma mı bilmiyor " sözüyle anlıyoruz. Yolladığı mektuplar karşısında saf sevgisi yıkık dökük bir dünyaya dönüşüyor. 

Hacı -ve Torba Suat arasında kardeşlik bağından öte durumuna tanıklık ediyoruz bu süreçte. Hayatın tekmesini futbol terimleriyle anlattığını filmin başından beri anlıyoruz Hacı'nın. " Bak koçum belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer. Heh! Bizim olanlar ve olmayanlar hepsi iz bırakır " sözüyle nokta atış yapıyor ve dramın edebiyat yönünü çiziyor izleyene. Sahici, iç sızlatan ve çaresiz şekilde bir bekleyiş seansı gibi geliyor. Kaleci Torba Suat'ın aşık olduğu kızın evlenişine tanıklık ettiğini görürüz, yıllardır yolladığı mektupların adrese ulaşmadığını da bu bölümde öğreniriz.  Artık her şey geride kalmamıştır ama Torba Suat'ın dediği " kapalı dükkana kira ödedik işte " sözünde olduğu gibidir.  Filmin ikinci yarısında Hacı'nın mide kanserinde ölümüne tanıklık ediyoruz. Bu bölümü Hacı'dan önce ve sonra diye ayırmak mümkün. Amatör ruhun ne kadar derinlerde olduğunu hissetiriyor. Kulübün bir süre sonra satılacak olması üzerine sonra paraya dökülen futbol sektörüne de sözü oluyor filmin. Sadece bu değil; filmin merkezine yerleştirilen taraftarın amatörlüğü de ayrı iş görmekte, ve her maç sonrası otobüsü taşlanan takımın görüntüsü filmin atmosferini başka anlatıyor hepimize. 


Bunları izlerken filmde eski futbolcu Tanju Çolak'ı kamera gözüyle görürüz sadece bu değil; Misafir oyuncular da dvan DilmenCüneyt Tanman, Rıza Çalımbay, Metin Tekin,Ali Gültiken, Ayhan Akbin, Vedat Başaran, Sadık Deda , Beyhan Çalışkan, Turgay Kardeş gibi isimleri görürüz.  Bunlar genel itibariyle futbolculuk geçmişi olan isimlerdir, bunların yanında sanatçı geçmişiyle de Rafet El Roman'ı " Serkan" karakterini canlandırırken görürüz. Oyuncu kadrosundan büyülenmemek elde değildir. Özellikle bu iskelet kadronun iki baş kahramanı “Hacı” karakterine can veren Savaş Dinçel, " Torba Suat " karakterine veren Erkan Can'dır. Bunların yanında Aynur karakterine can veren " Müjde Ar " tanıdık isimler arasındadır. 

Sonuç olarak; Serdar Akar ve Önder Çakar’ın futbol ve hayatı birbirine bağlayan metaforlarıyla yazdığı “ Dar Alanda Kısa Paslaşmalar “  iyi bir takımın yoksa kaybedersin mesajı veren, amatör ruhu temsilciliğinde sözü olan,  hayata dair söyleyeceklerini söyleyen bir film. Hayatın tekmesi acı olur;ama filmin de dediği gibi “ Hayat fena halde futbola benzer…”

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

“ konuşmamı istemiyorsan konuşmam, içmek istemiyorsan da içme “

“ hep başkalarını beklersiniz belki bir gün gelir “

“ forma uğrunda savaşılmazsa hiçbir şeydir…”

“ bu formalar bizim gururumuz,icabında ölürüz onlar için…”

“ bu kız okuma yazma mı bilmiyor yoksa “

“ siz haftada bir misafir gelmeyince  ya da yengeden izin alınca teşrif ediyorsunuz maça. Biz, ya biz hee ömrümüzü tüketiyoruz burda be “

“ Olmuyorsa olmadığındandır. ne bekliyorsunuz?
Brezilya mı “

“ Bazı kadınlar gümüş gibidir olmazsan kararırlar…”

“ değişmez mıstık.  Fark etmez.  Dünya artık böyle benim için.  O artık yok.  Belki de hiç olmadı.
Unuttum gitti.  O da ayrı konu. Sen de unut bütün olanları. Kapalı dükkana kira ödedik işte. “

“ seni kaybetmek istemiyorum
Kaybetmezsin
Benimle evlenir misin
Hayır “

“ işte şimdi yenildik. yenildik sonsuza kadar. Atıldık lan, ihraç edildik. Yenildik lan, adalet mi bu?
Başka adam mı kalmadı hee?

“ biz ermeniyiz kardeşim
Ne? Ermeni mi?
Hacı Abi’de mi?
Evet, kardeşim dedim ya
Olur mu ya, herifi biz yıkadık. Sünnetliydi
O doğuştan öyle”

 “  Niye böyle oldu be abi? Ben çok sevmiştim be abi, o kadar mektup gönderdim. insan bir cevap yazar. Benim günahım ne be abi? 

“  Bak koçum belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer. Heh! Bizim olanlar ve olmayanlar hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi senin ki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır ama inan yeni izlerde olacak. Yaşlıları düşün sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek sunu hiç bir zaman unutma. Çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer " Ressam olur bazıları başkalarının kalbini kazıya ,kazıya ya da resim olurlar senin gibi kazına kazına "


“ Bizim takım.. Hep yeşil kalan çamlar ve hep sararan çınarlar. Hayat da torba..  Yeşil kalmak da var sararmak da . Dağın rengi bunlar” 




Cem Kurtuluş,2011

01 Şubat 2013

Saplantılı Bir Aşk Hikayesi: Kader (2006)




Saplantılar bela getirir. Saplantılı şeylerin peşinden gittiğinizde öylece oturduğunuz yerde yapayalnız başına kalıp bir şeyler ararsınız. Kafayı yersiniz, bir fare deliğine kapanmış gibi hissedersiniz kendinizi. Saplantıların bir süre sonra kaybolacak olması sadece ihtimaller geçididir, ama saplantılara takılı kalmak bir hastalık çeşididir. Bazı aşk güzellemelerinin sinemada bıraktığı etki derin olur. Masumiyet bunlardan biriydi. Masumiyetin devamındaki  “ Kader”  de aynı şekilde. Ama mevzular farklı yöne kayıyor.  Arada oynamalar var, senaryo tam değişmese de bir flashback olayı var filmde. “Kader”, Masumiyet filminden saplantılı aşkların esiri olan Uğur ve Bekir karakterlerinin gençliğine götürüyor bizi. Buna götürmeden önce Zeki Demirkubuz filme başlamadan önce  “ değerli ustam Zeki Ökten’e…   diye notuyla açılış yapıyor.  Demirkubuz, “ Kader “ filminin hikayesinin nasıl ortaya çıktığıyla ilgili şu yanıtı veriyor

“Daha da eski, 12 Eylül’den önce… Ben bir triko atölyesinde ütücülük yapıyordum o zamanlar. O dönemde atölyeye gelen bir adamın metresi olan ve orada tanıdığım bir kadının hikayesiydi bu. Yani 12 Eylül öncesindeki işçilik zamanlarımdan kalma bir hikaye. Tabii bu değil sadece. Filmde, babamın halı mağazasında çalışırken yaşadığım bir sürü şeyin ve onunla birlikte başka bir sürü hikayenin de birleşmesiyle oluşan bir hikaye var. – Z.D


Kader’e dönecek olursak;  Film, başlangıcı Uğur’un gençlik zamanlarıyla başlatıyor. Uğur’un Bekir’in dükkana uğramasıyla başlıyor film, burdan da Uğur’a dair ipucu biraz yakalıyoruz. Uğur, güzelliğini göstererek Bekir’i etkisi altına almaya çalışıyor.  Dükkânın içinde hatunun kıvırmaları, bluzunu açmaları vb. film içinde geçenler.  Bekir de mahalle arkadaşlarından Uğur’un kim olduğuna dair dedikodularla hikaye kendini başlatıyor. Daha sonraları karakterler hakkında bilgi alıyoruz. Uğur,Cevat,Bekir karakterleri üzerinden film başlardan itibaren bizi kendine çekiyor.  Hikaye daha sonrasında Zagor’un Cevat’ı öldürmesiyle Zagor karakteri ile az da olsa bilgi veriyor.  Buraya kadar Zagor’a pek rastlamıyoruz,daha sonra Zagor’un iki polisi öldürmesiyle Zagor’un yaşantısına tanıklık ediyoruz. Uğur’un Zagor’un peşinde koşturması, Bekir’in Uğur’un peşinde koşturmasıyla zincirleme de kaybolup gideceğimizi film ilk bölümüyle bizlere gösteriyor.  Filmin ilk bölümüyle başlayan ve takip eden hastalık aşka filmin ikinci bölümüyle devam eden Bekir’in Uğur’u kovalamacası şehir fark etmeksizin  devam ediyor.


Bekir, Uğur’un  peşinden koşuyor, Uğur da Zagor’un. İnanmanın değeri ağır oluyor, bedeller ağır şekilde ödetiliyor kendilerine. İkisi de masum. Uğur orospuluk yaparak geçimini sağlıyor, kazandığı paraları Zagor’a aktarıyor. Bekir de kazandıklarını evli ve çocuğu olmasına rağmen Uğur’a harcıyor. Çocuğunu ve karısını tek başına bırakıyor evde,  Uğur’u aramaya çıkıyor, yanında kalıyor bir süre.Evli olmasına rağmen karısına ihanet ediyor gibi gözükse de uğruna koştuğu tek şey, kendi inandığı sevgisi.

“Kader mi onları kavuşturmuyor yoksa kendi iradesinden yoksun oluşu mu “ sorusunu film bize sorduruyor. Filmin ilk yarım saatinde " Kudret " karakteri büyük ders veriyor. Gerek aşağılanmasıyla, gerek başka şeylerle ezilmenin ağırlığını kaldırıyor, film süresince kısa kalmasına rağmen oyunculuğuyla etkili bir izlenim bırakıyor. 

Her türlü bela Bekir’in başına geliyor. Dükkânının iflası, Uğur’un peşinden koşması, bacağından vurulması, evli olmasına rağmen çocuğunun hastalanması ve gecenin bir saati ilaç bulmaya çalışması vs... Kaderine inandığı şey “ Uğur”, o yüzden de kaderin arkasına takılarak koşmayı sürdürüyor Bekir. Saplantısından kurtulamıyor, sokaklarda dolanıyor, parkta uyanıyor. Başı belaya girse, tehditler olsa da, bacağından vurulsa da vazgeçmiyor olması kaderin çizdiği yol yüzünden. uğruna ölecek olması, bütün imkânsızlıklara rağmen Uğur’a inanıyor olması kendi kaderini çizmesi sebebindendi, ya da çizilen kadere ayak uydurmasındandı.

Demirkubuz bizi bu filmde ters köşeye mi yatırıyor diye soruyoruz. Aynı tema, senaryo farklı yollardan gidiyor.  Diğer karakterler hakkında fazla bilgi yok. Zagor fazla görünmüyor. Filmde gözüktüğü sahneler; polis cinayetleri, Cevat’ı öldürüş sahnesi, Uğur’la bir köprü altında buluşma sahnelerinden ibaret. " Masumiyet "  filminin devamı niteliğinde olması yönünde otel sahnesinde “ Masumiyet” filminden sesler yükseliyor, bu nedenle Masumiyet’e de inceden selam çakıyor " Kader " . Bu sahneler dahil filmde kısa da olsa Erkan Can yer alıyor.

Filmde  en sıkı sahne;  kafaların kırıldığı anda Bekir’in aşık olduğu Uğur’un anlatıldığı hikaye sahneleri.  Oda karanlık, ortam şen, önce sokak ağzı diyaloglarla Bekir’in aşık olduğu Uğur’u bir eleman anlatıyor, sonra da içkiler içiliyor. Ama kafaların kırıldığı anda her bir şey var (Bir nevi “Gemide” filminin kafasındaki cigara muhabbeti)  ve o odadaki diyalogda şu sözlere yer veriliyor:

“Bekir abimin esas manitası; ama süper kızdır Uğur abla, siz bakmayın evli barklı olduğuna abimin esas hikâyesi Uğur abladır. Kerem ile Aslı’nın hikâyesinden daha büyüktür. Allah’ıma eşsizdir, benzeri yoktur. Bekir abim kurşunlar yemiştir bu yolda, kaç defa ölümlerden dönmüştür, bilekler kesilmiş aylarca hastanelerde yıllarca akıl hastanelerinde kalmıştır. Uğur ablanın peşinden gezmediği şehir, yürümediği yol, görmediği diyar kalmamıştır “

Film bitmeden önce kader çağrışımına Bekir şu sözlerle yer veriyor:

“Otobüsten indim, yürümeye başladım, dedim Allah’ım neredeyim ben? Burası neresi? Sonra güç bela burayı buldum. Kapının önünde durup düşündüm. Dedim Bekir, bu kapı ahiret kapısı. Burası sırat köprüsü, bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. İyi düşün dedim. Düşündüm, düşündüm ama olmadı, dönemedim. Sonra, bak oğlum dedim kendi kendime yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli, eğ başını usul usul yürü şimdi."

Oyunculuklara gelecek olursak; Demirkubuz; oyuncular konusunda keşfetmeyi bilen yönetmen,yüz ifadesinin önemli olduğuna inanıyor. Seçtiği oyuncu kadrosunda  Ufuk Bayraktar’ı kahvede keşfediyor, sonra da bu filmden oynatma kararı oluyor; keza Uğur’a hayat veren Vildan Atasever de kendisiyle ilgili kafaya sahip oyunculardan biri. Bekir karakterini canlandıran Ufuk Bayraktar fazlasıyla rolü benimsiyor, yüz ifadesi de bu karaktere uyuyor; Uğur karakteri konusunda Vildan Atasever yerine başka bir oyuncu tercihi yapılabilirdi. Bunun haricinde başrol oyuncuları hariç yan karakter konusunda Kudret karakterine can veren Hikmet Demir çok fazla sahnede gözükmemesine rağmen sadece gözüktüğü sahneler de etkileyici bir performans ortaya koyuyor. Cevat karakterine can veren Engin Akyürek de rolünün ağırlığını taşıyor.

Sonuç olarak;  Masumiyet’i izlemeden Kader’i izlememeniz önerilir. Ve denildiği gibi “Kader insanın kendini bir sona inandırmasıdır”  sonunda ne olacağını bilmeden olsa bile. Demirkubuz filmleri her zaman gerçekleri çıplak gözlerle izletir. İzleyen alacağı mesajı alır, içi burkulur, yüreği sızlar. Bir acıtasyon değil, gerçeklik üzerine kurulmuş bir roman gibidir.  “Kader” filmini izlerken de yüzünüze bir tokat yersiniz. Tokat yemeye hazırlanıp, arkanıza yaslanın.Saplantılı aşka tanıklık edeceksiniz.   Son olarak eğer bir karşılaştırma yapacak olsaydım   hem senaryo,hem oyuncu bazında  Kader’i değil, ilk başta Masumiyet’i seçerdim.


Filmde Altını Çizdiklerim:

“Otobüsten indim, yürümeye başladım, dedim Allah’ım neredeyim ben? Burası neresi? Sonra güç bela burayı buldum. Kapının önünde durup düşündüm. Dedim Bekir, bu kapı ahiret kapısı. Burası sırat köprüsü, bu sefer de geçersen bir daha geri dönemezsin. İyi düşün dedim. Düşündüm, düşündüm ama olmadı, dönemedim. Sonra, bak oğlum dedim kendi kendime yolu yok çekeceksin. İsyan etmenin faydası yok, kaderin böyle. Yol belli, eğ başını usul usul yürü şimdi."

“Bekir abimin esas manitası; ama süper kızdır Uğur abla, siz bakmayın evli barklı olduğuna abimin esas hikâyesi Uğur abladır. Kerem ile Aslı’nın hikâyesinden daha büyüktür. Allah’ıma eşsizdir, benzeri yoktur. Bekir abim kurşunlar yemiştir bu yolda, kaç defa ölümlerden dönmüştür, bilekler kesilmiş aylarca hastanelerde yıllarca akıl hastanelerinde kalmıştır. Uğur ablanın peşinden gezmediği şehir, yürümediği yol, görmediği diyar kalmamıştır “

“ -Kırtasiyeci kemal’i tanır mısın?
-Tanırım
-Cevat’ın en yakın arkadaşıydı. Geçenlerde bir ihtiyacı olursa çekinmesin haber göndersin demiş. Bende bunun hastane işleriyle ilgili ufak bir şey rica ettim. Görüşmemiz lazım falan filan diye beni bir yere çağırdı. Sonra zorla sikti. İşi bitince sözünü bile tutmadı. Ben de sikildiğimle kaldım. Anlıyor musun? Böyle işte…”


"Herkesin inandığı bir şey var bu amına koduğumun hayatında, benimki de sensin"

“ Kamilin de amına koycam,senin de amına koycam “

“ nerdesin lan orospu “


“ o zamanlar dükkâna takılıyorum, bu şükran marketin yeri bizim. halı, koltuk falan satıyoruz. lan bir gün uyuyakalmışım dükkânda. gözümü bir açtım, bu orospu* karşımda. bakınıyor, öyle duruyor. ayağında çorap yok, şöyle basma bir etek dize kadar. üzerinde ince bir blüz, saçlar filan, 10 numara anlayacağın. onun bunun fiyatını sordu, makara yapıp dalga geçmeye kalktı benle. bir şey demedim. evli misin, çıktığın var mı dümeni çekti, gene ses etmedim. efendi çocuğuz tabii o zamanlar. ama efendilik de bir yere kadar dimi? güzellikle dedim buna hadi kızım al voltanı. yok. öyle mi öyle. çektim bunu yazıhaneye, dayadım malı. nasıl bağırtırıyorum ama biliyo musun, ver allahım ver, ver allahım ver. yer misin, yemez misin! o bağırdıkça ben kara murat. o bağırdıkça ben kara murat."



Yönetmen: Zeki Demirkubuz
Oyuncular: Ufuk Bayraktar, Vildan Atasever, Engin Akyürek, Müge Ulusoy, Ozan Bilen
Tür: Drama
Yapım Yılı: 2006 (103 dk)
 Aldığı Ödüller: 2006 Uluslararası Puchon Fantastik Film Festivali Jüri Ödülü




Cem Kurtuluş, 2013

23 Ocak 2013

"İnsanlık Onuru İşkenceyi Yenecek" : F TİPİ FİLM (2012):













Saklanan ve yüzleşemediğimiz gerçekler, katliamlar, faili meçhul cinayetler, işkenceler, zulümler, insanlık dışı davranışlar, insanlığın dışında kalanlar, yakılan insanlar, hücrelerde sıkışıp kalanlar, diri diri yakılanlar, hafızasını hapishane duvarlarında kaybedenler, katliama tanıklık edenler, merhametin dışında kalanlar, insanlıktan nasibini almayanlar, elleri çürüyenler, hiçleştirilenler ve birçok şey "F Tipi" filminde toplanmış.

Film belki herkesin ilgisini çekmedi, salonlar tamamiyle doldurulamamış da olabilir, gişe rekorları kıramadı ama istenilen mesajı verdi. Yine engellemelerle karşı karşıya gelindi, filmin bazı salonlarında gösterime girmemesi için baskı yapıldı, afişleri sansür edildi. Bir takım zorluklarda geçti hep olduğu gibi. O yılların özetini geçmek zor olacaktır ama kestirmeden gidersek mevzu 19 aralık 2000 tarihinde Türkiye’nin kanlı bir katliama tanıklık etmesiyle alâkalı.

Ölüm oruçlarını bitirmek için amaç hapishane tutsaklarını F tipine yollamaktı. İnsanlık onurunu böyle yeneceklerini düşündüler, hapishanelerde "İnsanlık onuru işkenceyi yenecek" sloganları yükseldi filmde görüldüğü gibi. 7 yıl sürdü ölüm oruçları, sonuçları ağır oldu. İşkenceler, zulümler 12 sene sonra beyaz perdeye aktarıldı.

9 yönetmen ile ortaklaşa yürütülen bu proje istenilen mesajı istenenlere verdi. 10’ar dakikalık kısa filmlerden oluşan bu proje bir uzun metraj filmi oldu. Müziklerini Grup Yorum üstlendi.














Film, “Korktuğum cezaevinde olmak değil, cezaevinde olup da bilinmemek” mesajıyla aynı zamanda izleyiciye burukluk yaşatıyor.

Her hikâye, her hücre, ayrı mesaj veriyor. İletişimden yoksunlar, Top’la haberleşiyorlar. Birbirlerini göremiyorlar, ne yapacaklarına Topla karar veriyorlar. Filmin ilk başlarında karşımıza 19 Mart müdahalesinden sonra hafızasını yitiren ve aynı yabancılığa uyanan bir kadın çıkıyor. Her gün kendisine mektup geliyor ve ne yapacağı yazıyor o mektupta. Günlerini buna göre yaşıyor.

İkinci filmimizde Ezel Akay çıkıyor. Gardiyan Ramazan filminin hakkını veriyor ve o esnada “Bu kente yalnızlık çöktüğü zaman” çalması filmin buruk sahnelerinden. Gardiyanın “Müdürüm” olmayan birine “Müdürüm diye” seslenmesi, kendi yalnızlığını kendi içinde yaşaması ve o sahnedeki burukluklar filmin ne kadar sahici olduğunu bizlere gösteriyor.

El yapımı boyalarla, duvarlardaki ayak izleri unutulmaz sahnelerden ve ayak izlerini duvara el yapımı boyalarla sürüp duvarların yeniden boyanması ve el yapımı boyalarla yeniden hiç bıkmadan ayak izlerini yeniden duvara sürmesi “Direniş” kelimesinin diğer bir anlamı. Gardiyanların ayak izlerini duvara bırakan adama kötü olduğu halde kendisine yardım etmemesi de filmde inceden mesaj veriyor.

"Deterjan Orhan" filmde bir böcekle dost olan, böceği dahi öldüremeyen bir karakter ve en sakin insanın bile o koğuşlarda delireceğini gösteriyor film bize.

En iç burkucu sahnelerden biri “Annenin oğlunu göremeden eve dönüş sahnesi”. Ne kadar acımasız bir ortamın içinde dönemin geçtiğini bizlere anlatıyor. Acımasızca, merhametten yoksun.

Fırat Tanış’ın filmde görülmesiyle apayrı mevzular gelişiyor. “Muharrem Karademir"i canlandıran Fırat tanış insan hakları komisyonuyla arasında geçen diyaloglar filmin en iyi sahnelerinden biri. Orada karşımıza kısa süre olsa da Erkan Can çıkıyor. Gördükleri işkencelere seslerini çıkaramayan İnsanlar komisyonu.

Fırat Tanış bu tür rollerde oynarsa başarılı olacağının sinyalini filmde oynadığı kısa süre içinde belli ediyor izleyicilere.














1 Mayıs geldiğinde tutuklunun kendi imkânlarıyla yaptığı müzik aleti ve onu tıngırdatması sonucu hemen gardiyanların sesini kesmeleri, F tipini yaşayan gardiyan Ramazan, el yapımı boyalarla ayak izleriyle bir şeyler yapmak isteyen tutuklu, deterjan Orhan’ın böcekle dostluğu, Annenin oğlu için hiçbir fedakâarlıktan kaçınmaması, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganları, Fırat Tanış’ın kısa süre içinde yer aldığı insanlık komisyonuyla konuşma halindeki diyalogları filmde hafızalarımıza kazındı.

“F Tipi” kusursuz bir eser değil. Geçmişte yaşananların gerçek bir dille sinemaya aktarılması, filmin müzikleri, toplumsal bir mesaj veriyor olması takdir edilesi. Fırat Tanış'ın oyunculuğunu ayrı noktaya taşımak lazım.

“Keşke sadece film olsaydı” yorumu bile o dönemi yaşayanlar için birçok şeyi anlatıyor.

Cem Kurtuluş, 2013






13 Eylül 2010

Bir Memleket Gibidir Gemi : Gemide - (1998)


“ bi' memleket gibidir gemi. her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. kaidelere uyulmalıdır; kanunlara, nizamlara... ben de bu memleketin başşeyi gibiyim; başbakanı gibiyim mesela. her şey benden sorulur. denize çıktın mıydı bu küçücük gemi bi' memleket oluverir... aslında bi' başbakandan daha çok görevim var; çünkü onun bakanları var, adamları var, falanı var filanı var. benim yok. bu gemide güvenlik de eğitim de sağlık da eğlence de benden sorulur. kamil de başbakanın en kıyak yardımcısı; siz de vatandaş, aynı zamanda memur gibisiniz. bu yüzden çok kıyak, çok disiplinli ve çakı gibi olmalıyız. sürekli kendimizi ve birbirimizi kollamalıyız...”

 Gemide "  herkesin alışık olduğu mevzulara memleketi tarif ederek  giriyor.  Kaptan’ın filmin başında bahsettiği Gemi onlar için Devlet gibi. Mevzuların hepsi geminin içinde gerçekleşiyor.   Düzeni ve kontrolü sağlamak da kaptan ve mürettebatın işi. Kaptan görevi veriyor , tayfa uyguluyor. Gırgır, şamata her bok dönüyor Geminin içinde. Gemide'nin film ağzı da ilerleyen süreçte böyle ilerliyor. Her şey tıkırında giderken bir kesim adamlar Kaptan'ın paralarına çöküyor.  Bu bölümden itibaren  boksör denen adamın Kaptan’ın parasını kaptırması sonucu geminin elemanları adamların peşine düşüyor, bu esnada adamların ensesine binip adamlara yara veriyorlar, boksör bir hayat kadınını tayfanın içine katıyor.  Ama filmde Kaptan'ın parasını çalan adamlar olarak gösterilen kişilerin paraları çaldıkları detaylar gösterilmiyor veya gösterilmek istenmiyor ve kısa kesiliyor...

Her şey bir kadının gemiye sızmasıyla ve o kadına tecavüz edilmesiyle bozuluyor. Filmde aynı zamanda zamanının Laleli'sinde diskoteklerde beliren kötü adamların kadın pazarlamalarını açığa vuruyor, kadınları bir " mal, eşya " olarak gösteriyor bu görüntüler, aynı zamanda  bu ortamda erkeklerin birahanelerde erotik görüntülerle bir kadına susadığını, aç gözlerle izlediklerini seyirciye aktarıyor. 

 Bu fasılı geride bırakırsak; Bir kadının düzeni nasıl bozabileceğini gösteriyor “ Gemide” her şeyin nasıl bozguna uğradığını,bir kadının arkadaş ortamını nasıl bozduğunu film boyunca çıplak gözlerle izliyoruz. Kadın, gemiye sızdıktan sonra Gemi, günahkar bir şehre dönüşüyor. Kaptan’ın dediği gibi  "Bu dünya iki şeyden yıkılacak. bi binadan, bi de zinadan." sözü her şeyi açıklıyor. Kaptan’ın her zaman yanında olan Kamil ile Kaptan ters düşüyor zaman geçtikçe. Gemide bulunan herkes birbiriyle ters düşüyor bir kadın için. Mevzu kadından da öte kadın'ı gemiye atan içinde piçlik taşıyan, uyuyan kadına tecavüz girişiminde bulunanlar da oluyor. 

Tayfa arasındaki güven ve birbirini kollama kadından önce ve kadından sonra diye filmde ayrılıyor. Bunun yanında " bu kadar esrar içilirse bir ortamda kadına tecavüz edenler de olur " sözü  gerçekliği ortaya çıkıyor. Aynı zamanda filmde tayfa arası cigara muhabbetleri başı çekiyor. Özellikle Kamil’in spor toto kazandığı  ama spor totoyu yatırmadığı kazandığı Samsunspor-Fenerbahçe maçını anlattığı sahne yeme de yanında yat cinsinden. Bunun yanında baş kaptan olarak gördüğümüz İdris Kaptan film boyunca vicdanıyla hesaplaştığını gösteriyor bize. Yapılanların muhasebesini yapıyor. Diğer adamlara göre kadını düzmenin peşinde değil, kadına sahip çıkmanın ve kadını öldürmemenin peşinde oluyor. Kendinle vicdan mahkemesini böyle kuruyor İdris Kaptan. 

 Erkan Can ve Haldun Boysan oyunculuğun dibine vururken Naci Taşdöğen ve Yıldıray Şahinler bu iki ismin yanında hiç sırıtmıyor. Filmde müzikler Uğur Yücel’e ait. Final sahnesindeki müziğin uyumunu da atlamamak gerekir. Her ne kadar rahatsız edici sahne ve diyaloglar ön planda olsa da  bu topraklarda böyle sahici işler zor çıkar, karanlık atmosferde bir gemiyle ve o tayfayla nasıl etkili bir iş ortaya çıkaracağını Serdar Akar bu filmiyle göz önüne seriyor.

 Serdar Akar’a dönem itibariyle ayrı parantez açmak gerekir. Akar senaryoyu yazdıktan sonra oyuncuları belirliyor, ona göre filmi şekillendiriyor. “ Gemide filmini çekerken maddi problemleriniz oldu mu” sorusuna Serdar Akar şöyle cevap veriyor;

 “ Olmaz mı! Aslında şöyle söylemem lazım: Maddi problem olmadı, çünkü madde yoktu! Hakikaten yoktu. Ama para yok diye de senaryoda en ufak bir değişiklik yapmadım. Düşünebiliyor musunuz, filmde bir gemi olması gerekiyor ve hiç para yok! Bir arkadaş vasıtasıyla bulduk gemiyi. Geminin sahibine önce sadece senaryo yazıyoruz dedik. Sonradan bizim bir filmimiz var, sizin geminizde çekmek istiyoruz dedik. Adam bize kaç gün lazım diye sordu. 7 gün dedik. Bu gemiyi 7 gün size kiralasam, sülaleniz gelse ödeyemez, indirim yapsam gene ödeyemez, dedi. Doğruydu. Ama çekim yapmak istediğimiz zaman bayramdı. Ve bayramda gemi limanda duracaktı, bir de tadilat işleri vardı. O zaman bayram süresince çekin, dedi. Sonra tadilat bitince sefere çıkıp, yolda da çektik. Çekimler 17 gün sürdü. Geminin içi de komple dekordur. Yine paramız yoktu ama arkadaşlarımız vardı. Bizim için platolarını açtılar. O filmde şöyle bir durum var: Herkes benim film yapmamı bekliyordu, o yüzden telefon edip, film çekiyorum, artık film var mı diye sorunca, büroya yüzlerce kutu film geldi. HAKİKATEN, GERÇEKTEN hep beraber yapılmış bir filmdir Gemide. Hiç tanımadığım reklâmcılardan film geldi. “

Sonuç olarak, 90'lı yıllarda Aksaray'da çekilen, ordaki ortamları, dalavereleri,   ve erkek kültürüne özgü öğeleri anlatan " Gemide" insanoğlunun ikiyüzlü olduğuna   vurgu yapıyor.  Serdar Akar filmlerinde gördüğümüz samimi ve gerçek diyaloglar, Erotizm, bir gemi ve kaptanın tayfası, küfürbaz sahneler, sokak kültürü, dumanlı kafalar, dönen cigara muhabbetleri, gerçek hayatı doğal şekilde yansıtmasının yanında kısaca özetlemek gerekirse ;  düzeni bir kadının nasıl bozacağını, gemide çalışan tayfanın bir kadın yüzünden nasıl ters düşeceğini ve   düşük bütçeyle nasıl büyük yapıtlar çıkacağını gösteren bu topraklarda çıkan en sahici işlerden biri " Gemide"  

Film bittiğinde aslında  herkes kendine sorması gereken soruyor belki de; " iyi mi yaptık ? " 

 Filmde Altını Çizdiklerim

 “ Seni karılar mı dövdü lan
 Ne diyorsun lan
 Karılara bakıp duruyorsun
 Siktir lan! “

 “ Orospunun kızlığını bozduysak evlenecek halimiz yok ya. Kim bilir kaça satacaktı zarını pislik”

 - ben yapmadım abi, anamı siksinler ki ben yapmadım. sus lan ibne! ulan sizin vicdanınızı sikiyim. nasıl bu boku hep beraber yediysek, yine hep beraber sike sike halledicez.”

 “ Bu polisler olayları nasıl çözüyor?
 Mesela bir cinayet oldu, napıyor he?
 Hani saçının telinden ,parmak izinden falan mı buluyor? 
Herkesin parmak izi mi var poliste? Yok. Ama buluyor. İstedi mi her olayı çözüyor dimi Dimi lan? Sen o zaman neden ıslak geldin boksör”

- ben bu kıza aşık oldum abi..
- ne?
- napim abi? evleneyim mi ben bu orospuyla?
-eğer bu kız bakireyse onu sen orospu yaptın ibne. bir de hiç utanmadan arkadaşına da peşkeş çektin amcık pezevenk.
- peşkeş çekmedim abi. sana söylemekle beni tehdit etti zorla sikti.
- iğrençsiniz ibneler. bir de kızı öldürmeye kalkıyorlar. siz hakikatten kancıksınız lan. katil ibneler.

 bu cigaraya acımam, sana değil, cigaraya acımam, sokarım götüne. önüne bak kaldırma kafayı.

- kaptan şunu yağlasana be.
- napıcam, yağlayıp götüme mi sokucam.

 "hatırlıyor musun?" "hatırlıyom amına koyim. hiç iyi şeyleri hatırlamaz bu kotkafa"

 "Düzen Bozuluyor Kamil, Dikkatli Olmak Lazım"

“ Hiçbir polis gavur bir orospuyu siktiler diye delikanlıları içeri atmaz “

"Şu küçücük gemide niye düzen bozuluyo be Kamil? Hee niye? Bi kız vardı, noldu?"

 “ Pezevengi öldür bir, cinayet. kızı al iki, adam kaçırma. kızı en az iki kişi sik üç, ırza tecavüz. her gece esrara takıl nerden baksan dört içicilik. heriflerin cebinden paralarını al beş gasp. bütün bu bokları yedikten sonra polislerin suratına bakıp "kusura bakmayın abi kaza oldu" diyemezsin. adamın götünden kan alırlar kamil kan. hadi kız orospu. ki bu ibneler bakireydi diyorlar. bakire kız nasıl orospu olur anladım gitti. off her şey karışık. neyse... karı orospu siktik, herif pezevenk öldürdük, paralarını aldık. demezler mi "ulan siz misiniz bu kentin zaptiyesi". sikerler oğlum hepimizi sikerler. amına kodumun boksörü neler açtı başımıza. “

" Bende buranın en güzel kızını sikmezsem bana da Muhammed Ali demesinler dedim abi " 

“ ibnelere bak önlerinde duruyor yemiyorlar “

“ abi kurtaralım bu kızı ibnelerin elinde eziyet çekmesin “

" kaptan'ın odasından karı alınıp sikilir mi? " 

" ulan sizin vicdanınızı sikeyim. nasıl bu boku yediysek yine hep beraber sike sike halledeceğiz. " 

Cem Kurtuluş, 2010