// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Hakan Günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hakan Günday etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2011

Azdan yana olmak: AZ- Hakan Günday
















" Az" müthiş bir kelime, aynı zamanda Hakan Günday'in yedinci romanı. Şiddetli mevzularla başlıyor roman,şiddetli mevzularla bitiyor.  A'dan Z'ye şiddet üzerine bir romanla karşı karşıyasınız. Derda karakteriyse  romanda güçlü karakter olduğu kadar öfke dolu bir karakter olarak karşımızda. Belki de az, çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de seni az tanıyorum demek, seni kendimden iyi biliyorum demektir. Belki de az, her şey demektir.” diyor Hakan Günday " AZ " için. Bu sözler kitap hakkında okuyucuya ipucu veriyor., 

Hakan Günday kitaba Nevzat Çelik'e selam ederek başlıyor ve  Kitabın arka sayfasında şu cümlelere yer veriliyor.

 “ 11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilen korucu kızı Derda ile hapisteki bir gaspçı’nın aynı yaştaki oğlu “mezarlık çocuğu’’ Derda’nın bir mezarlıkta kesişen hayatları .”

Mevzuya dönecek olursak kitabın kahramanı Derda karakteri. Güçlü bir karakter. Her türlü zorlukla,şiddetle karşı karşıya kalan bir karakter yaratıyor Hakan Günday. Derda için her şey küçük yaşta başlıyor.   Derda ,acıyı o zaman tadıyor.  Kaçmak için yol arıyor, ama yol bulamıyor.  Derda’ya  kötü davranıyorlar. İyi davranan insan sayısı az. Derda’nın korkması gereken ailesi. Babası İstanbul’a gidiyor bir daha dönmüyor. Annesini hamile bıraktıktan dört gün sonra gidiyor. Romanda Derda karakteriyle böyle tanışıyoruz.  Kitabın ilk bölümü Derda'nın 6 yaşından itibaren yaşamına konuk oluyor, sonrasında Derda'nın korku dolu dünyasıyla tanışıyoruz.

Kitabın ilerleyen kısımlarında " Doğu" bölgesinde  erken yaşta evlendirilen kız çocuklarının Derda'dan farkı olmadığını anlıyoruz. Derda'da onlar gibi masum,çaresiz ama yapacak bir şeyi olmayan bir karakter. İslami usullerle yetiştirilen bir aileye konuk oluyor,işkence çekiyor,dayak yiyor,kaçmak istiyor ama bunu yapamıyor.  Derda'nın işkence dolu hayatıyla kitabın başından itibaren tanışıyoruz. Hayatın acımasız yönlerini Derda bize yaşadıklarıyla gösteriyor. Hayatı yavaş yavaş öğrenen, başka yerlere giden hayatın acımasızlıklarıyla karşılaşan Derda'nın hayatına kitabın ilk bölümünden itibaren tanıklık ediyoruz. Derda, genç yaşta satılmasının ardından yurt dışında neler yaşadığını gözlemliyoruz. Başka insanlar, başka ülke ve Derda'nın değişimi.. Bu değişimle birlikte Hakan Günday bizi Derda'nın acısına ortak ediyor. Kitapta geçen bir söz bile Derda'ya acımamız için yeterli bir sebep gibi duruyor;  " Ve Derda'yı döve döve sikti. Londra'da sabah olana kadar... O gece Londra Tarihinin en uzun gecesi oldu, çünkü güneş bile doğmaya utandı. Bu yüzden, Londra'ya gelen en geç sabah o sabahtı."

Derda, yaşadığı hayattan memnun değil ve ileride nelerle karşılaşacağından da haberi yok. Hayatı yavaş yavaş öğreniyor. Gittiği başka şehirde   hayata ayak uydurması gerekiyor.  Her şeye inanıyor. Aynı günümüzdeki insanlar gibi.   Konuşanları sadece dinlemekle yetiniyor. Çoğu zamanda kafasını sallıyor. Bu evet demekti. Bir film çekilecekti ve bu bir Porno filmiydi. Stanley, Derda’ya bunun için yükleniyordu. "Aç bacaklarını alalım paraları" diyordu. Derda'nın ilerleyen hayatında acı sayısı katlanıyordu. Hakan Günday, karakterlerine Mitch ve Stanley ismini verdiği kısımda Müslümanlar'a şu diyaloglarla sesleniyor, ki yeni çağdaki müslümanlara böyle seslenirken haksız sayılmaz


-         “ Bence dünyanın en seksi kadınları onlar olmalı
-         Kimler dedi Stanley.
-         Müslüman kadınlar. Baksana, o kadar seksi olmalılar ki her yerlerini kapatıyorlar. Yani bir açsak kendimizi, tutamayacaksınız kendinizi diyorlar bize., anlıyor musun? Üzerimizdeki kumaşları çıkarırsak, kendinizi kaybedersiniz demek istiyorlar biz erkeklere! Evet, evet bunu hiç düşünmemiştim ama böyle olmalı! Yani insan, dünyanın en güzel kadını değilse niye saklasın kendini? Tecavüze uğramaktan korkuyor olmalılar! Şöyle düşün, sen hiç nüdist olan güzel bir kadın gördün mü? Yok! Belki de Müslüman kadınlar ,bir çeşit silah gibidir. Ölümcül bir silah gibi. O kadar ölümcüller ki , kılıflarından asla çıkarılmıyorlar. Nükleer bombalar gibi! Asla ateşlenmiyorlar ama oradalar! Yani ortaya bir çıksalar, dünyanın sonu olacak! Herkes onların kölesi olacak! Belki de tutsak alınmış Amazonlardır “ sf 77

Derda, hayat tarafından darbeyi yemiş bir karakterdi ve Günday, Derda'nın bu darbesine karşılık bir darbede " Bütün insanlar hayat tarafından dövülür, nadiren de ödüllendirirdi " sözüyle açıklık getiriyor. Derda, hayat tarafından darbeyi yemiş bir karakterdi ve Günday, Derda'nın bu darbesine karşılık bir darbede " Bütün insanlar hayat tarafından dövülür, nadiren de ödüllendirirdi " sözüyle açıklık getiriyor. 


Kitabın başlarından itibaren olmasa da bir süre sonra Hakan Günday sayesinde Londra'da dolaşıyoruz. Bu sayede de karakterlerimiz artıyor. Yurt dışındaki müslüman karşıtlığını İngiltere gibi bir ülke üzerinden anlatıyor Günday. Ama uslubünce anlatıyor bunu. Günday, Derda'nın yaşadığı yaşı şöyle tarif ediyordu;


“ On dört yaş.. Tek ayakları daima kırık olduğu için sallanmaktan kurtulamayan kürsülere sahip psikiyatri ana bilim dalının, adını ergenlik koyduğu bir insanlık dönemi. Sonra da o kürsülerin ardından, düzensiz aralıklı öfke krizleri, çiğ tepkiler, aşırı davranışlar olarak belirtileri sıralanan bir insanlık hali. Kendini ve çevresini tanımaya başlama, topluma uyumda zorluk çekme benzeri başlıklarla dolu kitapların  sözünü ettiği ergenlik. Ve o kitapları yazan bilimsel makale sahipleri. Ne Kara T.’yi tanıyorlardı ne de on dört yaşındayken ne halt ettiklerini hatırlıyorlardı. “

  Kitapta bir ton mevzu dönüyor. Derda'nın porno filmde oynaması, uyuşturucu muhabbetinde öne çıkan yabancı karakterler ve bir sürü karakter yerlerini alıyor.  Hakan Günday, romanlarında her ne kadar karakterlerini iyi konuşturan biri olsa da bu romanda Hakan Günday'ı okudukça kopuk kopuk bölümler olduğunun farkına varıyoruz. Derda'nın saf olduğuna  eroin’i teslim etmek için bir gün yola çıktığında yanlış kişiye iade etmesiyle anlamış oluyoruz. Kitapta Hakan Günday'ın kurguladığı Derda'nın babasını sikme isteği, Derda'nın " Baba ben senin kızınım" haykırışları ve sonrasında gelen " İstediğin kadar sik beni " sözleriyle Hakan Günday burada bizi acıyla tanıştırıyor. Babasının öz kızıyla ensest ilişki kurması ve Derda'nın kendini öldürmek istemesi birçok mevzu kitabın bu sayfalarında geçiyor.



Günler geçiyor günün birinde Derda eroin komasına giriyor.  Üç günde komadan çıkıyor. Ama kendine dair fazla bir şey hatırlamıyor. Bu kısımlarda Hakan Günday'ın romanlarında olan " bir şeyi hatırlamama hastalığı" karşımıza çıkıyor.  Hastahane’de kaldığı gün ona bir takım sorular yöneltiliyor ama bu soruların net bir cevabı yok. Ama sonra Derda bütün her şeyi anlatıyor. Stanley,Mitch,Bezir ve Her şeyi. En sonunda babasını soruyor Derda,  Geberdiğini öğrenince kahkaha atıyor. Çünkü karşısında kızıyla ensest ilişki kurmak isteyen bir baba var. Hakan Günday, ikisi arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Bir süre sonra hastalığından kurtulmaya çalışan Derda'nın " Anne " adında bir refakatçiyle neler yaşadığına, eroinle ilgili Anne'nin Derda'ya sorduğu sorular karşısında bu ikilinin yakınlıklarına tanıklık ediyoruz.  Tanıklık ettiklerimiz sadece Derda'nın Anne ile yaşadıkları değil, bundan sonra farklı karakterlere yer veriyor Hakan Günday. İşte o karakterlere İsa adında biri ekleniyor. İsa, daha sonraları Derda'nın yaşadığı güçlüklere tanıklık ediyor.



Mezarlık hikayeleri vardır bilirsiniz. Hayatın ta kendisidir! 
Orada küçük çocuklar bidonlarıyla beklerler, mezarlıkları sularlar bunun karşılığında belli bir para alırlar. Sonra bunun karşılığında dua ederler.  Hakan Günday'ın İsa'yla devam eden romanın kısımları etkiliyor bizi.  Çünkü Hakan Günday romanın bu kısımlarında hayatın tokadını yiyen Mezarlık hikayeleriyle bizi etkilemeyi başarıyor.

Derda'nın ilerleyen kısımlarda nasıl bir canavara dönüştüğünü Hakan Günday bize sanki bir filmi çıplak gözlerle nasıl izlersek öyle anlatıyor. Romanın ilk bölümünde kız olan Derda'nın ne tür acılar çektiğini acıyarak okumuşken, romanın ikinci bölümünde İstanbul'da bir mezarlıkta karşılaştığı andan itibaren başlıyor diğer Derda'nın hikayesi. Bu hikayedeki Derda'nın içindeki Katil'i okuyoruz, bu bölümü içinizden değil de bir odaya kapanıp seslice okursanız Derda'nın ne kadar korkunç bir karakter olduğunu hissetmek sizin için kaçınılmaz olacaktır.Hakan Günday'ın mezarlıkta ellerinde bidon bekleyen çocuklara dair söylecek çok sözü oluyor bu kitapta,o sözlerden biri şöyle;

" Ne halt olduğu hakkında gerçekte,hiçbir fikre sahip olamadığı ölüm karşısında, " dök bakalım şu suyu, şu otları da bir temizle " gibi cümlelerden başka tepki veremeyen insanoğlunun hayal dünyasıydı mezarlık. Ve o çocuklar da o hayal dünyasındaki Peter Pan'lar. Birbirlerine o kadar benziyorlardı ki kardeşler büyüklerin yerine geçince aradaki fark anlaşılamıyor, bu yüzden de hiç büyümüyormuş gibi duruyorlardı." 


Daha sonraki kısımlarda Derda'nın mezarlık işinden bir tanıdığı aracılığıyla yasal olmayan kitap işine girdiğini gözlemliyoruz. Kitap işine giriştikten sonra Derda'nın hayatında bir değişim yaşanıyor. Bu değişim Oğuz Atay'la birlikte oluyor. Kitabı zirveye tırmandıran Hakan Günday'ın Oğuz Atay sevgisi. Hakan Günday, Tutunamayanlar'a tutunuyor. Kitabın en can alıcı noktalarından benim için; Yatırca'lı Derda'nın mektubu. Oğuz Atay'ı bulmak için çabaladığı satırlarda aynı ciddiyetle okunmalı, belki kitabın bazı bölümleri havada kalabiliyor diğer Hakan Günday kitaplarına göre ama bir yerinde Hakan Günday can alıcı noktaya parmak basmayı iyi biliyor.


 Aşk,Nefret, mezarlıklarda bidonla bekleyen çocuklar,öfke ve alfabenin bütün harfleri Hakan günday'ın " Az " kitabında toplanıyor.  Adı küçük,ama içindekileriyle ders veren bir roman " AZ"   Günday bu romanda şiddetin dilini iyi aktarmasının yanında Oğuz Atay'ı da romanında selamlıyor ve kitapta Oğuz Atay'ın -yaşarken- değerinin bilinmemesini kafasına takan Derda'nın başından geçenleri okuyucuya sunuyor.  Okuyucuya sunarken bağlantılar arası kopukluk oluyor, bu da kitabın eksiklerinden olarak göze çarpıyor. 

" AZ" Diğer Hakan Günday kitaplarına göre okuyucunun gözünde vasat kitap gibi görünse de anlattığı farklı mevzularla ilgi çekmeyi başarıyor. Başarısız bir roman değil " AZ" ama başarılı bir roman da sayıldığını söyleyemem(-kişisel olarak)  Sözcüklerin ne denli büyük olduğu kitabı okuyarak daha  anlaşılacaktır. O yüzden  " AZ " adı küçük ama içindekileriyle ders veren bir roman olarak hatırlanacaktır. 



Okurken altını çizdiklerim

“ Alfabeyle yazılmış on binlerce kelime ve yüz binlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son.  Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi..." v  Kişinin benliğini kırmanın birinci şartı sopalarla dövmek değil, sahip olduğu adı reddetmekti. Sonra da yeni bir ad koymak. Sahip, ad koyandı. “

“İnsan doğar. On-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir, bilgi değil.  Çünkü hayat aşırı bir süreçtir, çünkü dünya aşırı bir yerdir ve ikisinin de hak ettiği ,suratlarının ortasına inen aşırı şiddetli yumruklardır. Bu yüzden ,ergen isyanı bir insanı öldürmek için onu altmış kez bıçaklamaktır. Çünkü gözlerini dünyaya ancak on dört yaşlarında açabilen biri, her insanın, ağzı tüten en az altmış ejderha tarafından kuşatılmış olduğunu anlayandır. Sonuç olarak insanlığın ergenlik hali, bütün aptallığına rağmen, hayatı boyunca, özgür bir yaratığa en çok benzediği dönemdir. “

“ Ne zaman ki hayat ve dünya uysallaşır, o zaman ergenlerden sakin olmaları beklenebilir. Çünkü eğer bu dünyada bir yerlerde, başka çocuklar açlıktan geberip gidiyorsa bunu da bilmeye gerek yoktu. O dünyanın zaten açlıktan nefesi kokardı. Ve çocukların burunları bu kokuları alır, ergen öfkesi olarak da geri verirdi. Ta ki burunları yetişkin uysallığıyla tıkanana kadar. “

“ İnsan ,sadece çağırabileceklerinin adını öğrenirdi.  Kimse, bir iz bırakmadan kaybolmaya cesaret edemiyordu. Dünyadan gelip geçtiklerine birilerinin tanıklık etmesi şarttı. Varlıklarını süslemek için. Öyle ya da böyle, herkesin bir ölümsüzlük planı vardı. Ama Yasin fazla ölü görmüştü. Hayatı boyunca bir savaş alanında yaşamış gibi. Dünya üzerinde hayatta kalan son insan kadar ölü görmüştü. Belki de bu yüzden yok olup gitmekten korkmuyordu. Var olmaktan yeterince korktuğu için.”

“ Belki de hayat, yanlış anlayınca güzeldi. Sadece yanlış anlayınca. Ama Her şeyi… “

“ Nereden bilebilirdi Tayyar? Yıllar önce ,en fazla yarım saat gördüğü bir çocuğun binlerce gün sonra yine bir yarım saat içinde kendini öldüreceğini. Nereden bilebilirdi Derda? Tayyar’ı öldürerek, kendininki hariç, herkesin intikamını aldığını. Nereden bilebilirdi İsrafil? Derda ile Tayyar’ı asla yan yana getirmemesi gerektiğini. Nereden bilebilirdi çöpçü Hanif? Derda sayesinde hayatta kaldığını. Nereden bilebilirdi insanoğlu? varlığının sonuçlarını. Hepsinin de yanıtı aynıydı: hiçbir yerden. “

“ Belki de bu sayede hayat devam ediyordu. Kimse, neye neden olduğunu önceden bilemediği için. Çünkü her davranışının zaman içindeki bütün sonuçlarına önceden tanıklık eden kişinin ilk tepkisi büyük ihtimalle, durmak olurdu. Durmak ve durdurmak. Dehşet içinde. Hareket etme korkusundan kalbi durana kadar. Çünkü her hareketin nihai sonucu acıydı ve belki de ,insanoğlu bunu bilse ,hiç doğmazdı. Belki de daha kötüsü, bütün bunları bilse de doğmaya devam ederdi. Ne de olsa ,insandı ve doğası gereği arsızdı. Doğmak için her şeyi yapardı. Gerekirse karnından çıktığı annesinin leşini doğumhanede bırakır, hatta dünyaya ikizine yapışık bile gelir, ama yine de doğardı…”

“ Derda sevgilisinin peşinde çıkmış olduğu yolculukta her şeyi göğüslemeye hazırdı. Dövüşmeye, yaralanmaya hatta ölmeye bile hazırdı. Ama bir avukat beklemiyordu. Hele böylesi bir teklifle karşılaşmayı hiç beklemiyordu. Ne diyeceğini bilemedi, çünkü konuşmayı da hiçbir zaman becerememişti. Sadece bir yolculuğa çıktığını biliyordu..”

“Neredesin, diye soruyordun. İşte buradayım.  Benim adım Derda. On altı yaşımda, üç cinayet işleyip iki kişiyi sakat bıraktım. Bazılarını kendim, bazılarını da Oğuz Atay için yaptım. Ya da belki bir deli olduğum için sonra fark etmediğini anladım. Sonuçta, kırk yaşındayım ve yirmi dört yıldır bir hücrede yaşıyorum.”


-         “ Bence dünyanın en seksi kadınları onlar olmalı
-         Kimler dedi Stanley.
-         Müslüman kadınlar. Baksana, o kadar seksi olmalılar ki her yerlerini kapatıyorlar. Yani bir açsak kendimizi, tutamayacaksınız kendinizi diyorlar bize., anlıyor musun? Üzerimizdeki kumaşları çıkarırsak, kendinizi kaybedersiniz demek istiyorlar biz erkeklere! Evet, evet bunu hiç düşünmemiştim ama böyle olmalı! Yani insan, dünyanın en güzel kadını değilse niye saklasın kendini? Tecavüze uğramaktan korkuyor olmalılar! Şöyle düşün, sen hiç nüdist olan güzel bir kadın gördün mü? Yok! Belki de Müslüman kadınlar ,bir çeşit silah gibidir. Ölümcül bir silah gibi. O kadar ölümcüller ki , kılıflarından asla çıkarılmıyorlar. Nükleer bombalar gibi! Asla ateşlenmiyorlar ama oradalar! Yani ortaya bir çıksalar, dünyanın sonu olacak! Herkes onların kölesi olacak! Belki de tutsak alınmış Amazonlardır “ sf 77


“ Güçlerini nicelik ve işlevsellikten alan bütün oluşumlar gibi, Hikmetçilik de intiharı sonsuza kadar lanetlenmenin en kestirme yolu olarak benimsenmişti. Ne de olsa, Hikmetçiliğin varlığı Hikmetçilerin hayatta kalmasına bağlıydı. Ve dava uğruna değil de kendi adına ölmüş olanlar hiçbir işe yaramıyordu. Dolayısıyla Hikmetçiler, intihar ederek ölen, üstelik son nefesini yüzü açık veren Rahime’nin cenazesini ellerinin tersiyle itmişlerdi.” – sf 89


“ Bütün insanlar hayat tarafından dövülür, nadiren de ödüllendirilirdi. “

“ İnlemelerin duvarlarda böcek gibi süründüğü yatak odasındaki deri ve metal aksesuarlar ise sadece bir ayrıntıydı havaya girmek için. Gerçek hayatta onların yerini kartvizitler, evrak çantaları, kravatlar, içinde eşantiyon parfüm şişeleri olan kadın çantaları, numarasız da olsa yakıştığı için takılan şeffaf camlı gözlükler, renkli lensler, saç boyaları, indirimli epilasyon broşürleri, herkesten gizlenerek zayıflamak için satın alınıp yatak odasına konan spor aletleri, yaramaz çocukların çekildikçe çekilmeye alışan kulakları, radyasyon oranının yüksekliği, otuz yıl vadeyle alınan iki odalı bodrum katları, bütün taksitli alışverişler, kanunlar, polis copları, yedikçe kanser yapan gıdalar, içilmese de kanser yapan sigaralar ve siyasi ya da dini liderlerin nurlu yüzlerindeki porselen dişler alıyordu. Bir de gerçek hayattaki şiddetin önünde ya da arkasında lütfen,rica,özür gibi kelimeler oluyordu. Dolayısıyla insanın, hayatla olan çoğu acıya, azı zevke dayalı ilişkisini kabullenip oyunu kurallarına göre oynamaması kesinlikle bir hastalık değildi. Bazı psikologların, sado-mazo gecelere sahip müşterilerine dedi,kleri gibi. Bu sadece neyin ne olduğunu anlamaktı. Çocukken yaşanan taciz ya da tecavüzlerin travmadik sonuçlarından ibaret değildi bütün bunlar.” – sf 96


“ Travmatik olan hayattı. Hepsi. Bütün hayat. Her şey. Özellikle de , travmatik gibi durmayan ne varsa. Doğmak gibi. Dolayısıyla, doğum sonrası depresyon, yeni annelerin yakalandığı psikolojik bir hastalığın değil, hayatın tanımıydı. Hayatta kalma isteğinin. Hayata rağmen. “ – sf 97



“Beni tanımıyorsun. Yaşadığımdan bile haberin yok. Ama ben seni gördüm. Nasıl dövüştüğünü gördüm. Nasıl yalvardığını da gördüm. Ben sana beş yıldır bakıyorum. Beş yıldır, her gün.. Buradan çıkmama kırk gün kaldı. Nerede olduğunu bilmiyorum. Hayatta olup olmadığını da bilmiyorum. Ama kırk gün sonra, bu mektup ve ben bir yolculuğa çıkacağız. Bu mektup ve ben, kendimizi sana teslim etmek için dünyayı dolaşacağız. Bu yolculuk, sensiz başlayıp bizimle bitecek. Gerekirse, bu yolculuk sensiz başlayıp bizimle bitecek. Gerekirse, bu yolculuk ölüme dek sürecek.”

“Adını çok düşündüm. Bildiklerimden hiçbirini yakıştıramadım. Seni bulduğum gün, senden duyacağım. Bu yüzden tahmin etmeyi bıraktım. Şimdilik sana, sevgilim diyorum. Umarım kızmazsın. Sana yemin ediyorum. Her neredeysen gelip seni bulacağım. Eğer öldüysen peşinden koşacağım. Ölümden sonra hayat yoksa da, sana kavuşmak için onu yaratacağım . Çünkü sana Aşığım .   –Derda”

“Arayacağı kimse yoktu. Bu yüzden ilk birkaç hafta telefona dokunmadı bile. Sonra bir gün, eline alıp sağını solunu karıştırmaya başladı. Kesinlikle tanımadığı bir teknolojiydi ve ne yaptığının farkında değildi. Bu yüzden telefonun ekranında, aniden başlayan filmin sesini duyunca irkildi. Nasıl susturacağını bulana kadar çok uğraştı. Neredeyse parçalayıp tuvalet deliğine atacaktı. Yanlışlıkla da olsa , dokunması gereken noktayı buldu ve sesini kıstı. Ancak o zaman, ekrandaki görüntüye daha dikkatle bakabildi. Bir filmdi izlediği . Sıradan bir film. Gülümsedi. Kapalı geçirdiği yirmi iki yıldan sonra, elinde dışarıya ait bir dünya vardı . O kadar heyecanlandı ki kahkaha atmaya başladı. Sonra da eliyle ağzını kapatıp kendini susturdu. “

“  Follia adındaki sonsuz melodinin eşliğinde birbirlerine son kez bakıp uyudular. Ölümüne. Seksen yaşındaydı . İkisi de. Birlikte olabilmek için kırk yıl,  birlikte ölmek için de bir kırk yıl daha yaşamışlardı. “

“  Derda bir  felçli gibi yatıyordu. Beton zeminde görünmez bir çarmıha gerilmiş gibi kollarını iki yana uzatmıştı. Her nefes alıp verişinde göğsünün üzerindeki Tutunamayanlar yükselip alçalıyordu. Yedi yüz küsur sayfalık kitabı bitirmiş tavana bakıyordu. Hayatı boyunca okuduğu ilk romandı. Anladığıysa bir toz kadar. Zihninde tek bir toz tanesi, hızla inip kalkan göğsündeyse Tutunamayanlar’ın geriye kalanı vardı. Bu yüzden nefes almakta zorlanıyordu. Cümleleri anlayamamış olsa da , bir araya geldiklerinde hissettiklerinden. Derda, Oğuz Atay’ı anlayamamış, ancak daha da ileriye gidip hissetmişti. Belki de oraya giden yol, anlamamaktan geçiyordu. Romandaki adlar, olaylar,karşılaşmalar,söylenenler, her şey başının etrafında dönüyor, evin dört duvarını renkten renge sokuyorlardı. Derda, tavanı bir gökkuşağı gibi izliyor, yağmurun altındaki bir sarhoş gibi yatıyordu.. “

“ Hayatı boyunca beklemiş gibi aldı sigarayı. Ateşi bulmuş gibi yaktı. Yüz yıldır içiyormuş gibi çekti ciğerine dumanı. Oysa onun da ilk seferiydi. Kim bilir o gün , daha kaç çocuk başlamıştı sigaraya, Dünyanın dört bir yanında.. “

“ Dünyanın en şanssız çocuklarından biriydi. Çünkü ailesi,kentin en büyük mezarlığının yanından, ikinci en büyük mezarlığının yanına taşınmıştı. İsa yine mezar temizleyecekti. Temizledikçe de , bir önceki mezarlıkta yaşananları hatırlayacaktı. Oysa unutmak istiyordu. Unutmanın en kolay yolunu da anlatmak sanıyordu. “

“ Eğer ,insanların ölülerini yakıp sadece gökyüzüne bakarak andıkları bir ülkede yaşıyor olsalardı beş kuruş kazanamazlardı. Ama doğdukları kentte, hayatta kalanlar, ölülerini anmak için, en son görüldükleri yer olan mezarlarına geliyor ve başlarında durup birkaç kez burun çektikten sonra zamanında az para vermedikleri mermerleri yıkatıyorlardı. Çocuklar da bu noktada devreye giriyordu. Ellerindeki plastik fırçalar ve su bidonlarla. Ölüsünü hatırlamaya gelmiş olanın duygusal açıdan gevşemesini fırsat bilip karşısına dikiliyor ve merhamet ağacından para toplamak için küçük ellerini uzatıyorlardı. Hayatın yan sanayisi denebilecek bir ticaretti bu aslında. Hayattan sonrasına ilişkindi. Yaşayanın ölü olan iletişimine bir katkıydı. “

Cem Kurtuluş,2011

05 Nisan 2011

Deha Ve Delilik Arasında Seyreden Bir Hayat: Azil - Hakan Günday





















Kitabın Adı: Azil
Kitabın Yazarı: Hakan Günday
Kapak Tasarımı: Yavuz Korkut
Kapak arkasındaki fotoğraf: Selen Özer
Basım: 1.Basım 2007 
Yayınevi: Doğan Kitap



Deha ve delilik arasında  seyreden bir hayat..

" Azil, Türkçe'de azletmek, görevden almak, Arapça'da ise hamileliği engellemek adına kadının haricine boşalmak manasına geliyor. Kitapta geçen “Asil yaşayan adil ölmez’’  sözü de  her şeyi açıklıyor. Kitap " Asil'in Mektubu "  başlığı  ile açılıyor, okuyucuya kitabın başında şöyle sesleniyor Hakan Günday. 

" Bu cümle, yazmayı öğrendiğimin kanıtıdır. Bu cümleyse okumaya devam ettiğinin kanıtı. Birlikte, iki kanıtı olan bir suç işleyeceğiz. Bir hayata son vereceğiz. Ancak korkma. Doğum yeri belli olmayan ölümün serpilişi o kadar yavaş olacak ki ölenin kim olduğunu anlamayacaksın. İşlediğin bir suçtan ötürü, belki de ilk kez pişmanlık duymayacaksın. Belki de o gün geldiğinde bir hayata vermenin suç olmadığına inanacaksın."  

Hakan Günday kitabın başından itibaren okuyucuyu varlık-yokluk arasında yolculuğa çıkarıyor, umutsuzluk koridorlarını açıyor okuyucuya, ve aslında " benimle savaşma kaybeden yine sen olursun " diyor. Okuyucuyla konuşuyor bir nevi, bazen de okuyucuya ders veriyor. Bu ders felsefi bir öğreti aslnda, çünkü söylediği her sözcükte biraz felsefi anlam çıkarıyorsunuz kendinize. Bu bildiğiniz üzere Asil'in mektubu. Ve burada seslenilen her ne kadar Asil olsa da her birimizin içinde birer Asil olmadığını kim söyleyebilir? Tam buralara temas ediyor Hakan Günday. Sorgulayıcı cümlelerinin ardından Hakan Günday hikayeye başlıyor. Hikayeye başlamadan önce kitaptan Asil hakkında bir alıntıya yer vermek gerekir. 


“ Asil, kendini daima iyileştirmeye çalışan, ancak çok hasta olan bir çocuktu. İnsanlardan korktuğu için de kimse ona yardım edemedi. Ne ailesi ne de doktorlar. Nörolojik ilaçlar ve başına yapıştırılmış elektrotlarla geçirilen yirmi dört saatlik gözlem testleri. Sayısız doktor tarafından telaffuz edilen epilepsi kelimesi ve sonrasında gelen “ Ne yazık ki araştırılmaya devam edilen bir konu. Epilepsi çeşitleri, tıp için hala aydınlatılmamış bir oda” cümleleri. “


Asil, insanları  çok takan bir yapıya sahip değil.  Çok düşünüyor ve sorguluyor. Olması gerekeni yapıyor. Ailesiyle küçükke sorun yaşadığı için küçükken kafasında silahın patladığını hisseden bir karakter Asil, bir o kadar da beyni yanmış biri. Silahın kafasında patladığını hissettiği günden beri Asil bu durumda. İçerek kendini biliyor, yazmanın tek çıkış yolu olduğunu düşünüyor ve bunun yanında tevasinin sadece ölümden ibaret olduğunu düşünüyor. Yalnız olmadığını düşünüyor, bir de ikizi olduğunu düşünüyor. Her şey bir patlamayla başlamış ve bu doğrulanmıştı. Bu patlama bir sorunun habercisiydi. " Patlama" cümlesiyle başlayan paragraftan itibaren Hakan Günday, insanoğluyla ilgili yerinde tespitler yapıyor. Hepsi gerçekçi, yaşamın içinde olan şeyler. Sevgiye, aile kavramına, içimizdeki benlikleri anlatıyor bize. Bunu anlattıktan sonra insanoğlunu felsefi şekilde sorguluyor, bu süreçte aforizmalar akıp gidiyor. Kitabın ilk 50 sayfası bir felsefe kitabı havasında ilerliyor, sonrasında başka bir havaya bürünüyor. 


Hakan Günday, ilk 50 sayfada felsefi sorgulamalar yaptıktan sonra Asil'in hikayesini " Asil'in Silahı " ile başlatıyor. Günday, Asil'in ailesiyle yolculuğuna çıkartıyor okuyucuyu. Bu yolculukta bir çok acıya tanıklık ediyoruz. Ortada bir suçlu var, bu da Asil'in ailesinden başkası değil. Bedelleri ödetilmesi gereken kişiler de onlar. Bazı sözler de Hakan Günday öyle oynuyor ki ilk başta köşeye sıkışıyoruz ve sonrasında kurtuluyoruz. Bir süre sonra da acımanın geçerli olmadığı kitap sayfaları arasında geziniyoruz. " Asil'in Yıllığı" bölümünde Günday evden çıkıp ayrılan yeteneğini konuşturan Asil karakterine yöneliyor. Burada anlatılan Asil'in başka insanlardan farklı olduğu. Asil, bir öngörücü ve yaptığı ciddi bir iş. Aynı zamanda epilepsi hastası. Nöbetler geçiriyor, deli raporu alıyor aynı zamanda ciddi bir işi var. Deha ve Delilik arasında bir hayat sunuyor Hakan Günday bize. Asil'in zihninin doruklarını yaşatmayı amaçlıyor Hakan Günday. 

" Asil'in Stan Smith'leri " ile devam eden  roman  Asil'in gerçek hayatıyla tanıştırıyor bizi. Aykırı bir karakter olduğunu öğreniyoruz, sadece bu bölümde değil " Asil'in Silahı " bölümünde de buna rastlamıştık. Asil bu bölümde  Aklından ve bedeninden başa hiç bir şeye sahip olmadığını düşünüyor. Dünyayı ve hayatı reddetmeyi öğreniyor. Hakan Günday romanın başından itibaren müthiş bir karakter ortaya çıkarıyor. Karakteri izledikçe karakterin dünyasına girmeniz kaçınılmaz oluyor. Asil,  Miras bırakan değil miras yaratan olmak istiyor. Öğrenemiyor, anlayamıyor, gelişemiyor ve büyümüyor, kurtuluşa inanmıyor.  Annesine ve babasına acımasız davranıyor. Anne ve babası Asil’in farklı olduğunu düşünüyor.  Çoğu kişi onun öyle olduğunu düşünüyor. Bazı şeyleri hafızasında tutamıyor Asil  ,Tanrı’ya inanmıyor. Tanrıyla ilgili düşüncesini şöyle açıklıyor Asil;  

“Kimse kurtulmayacak çünkü tanrının tanrısı yoktur. Biz ona inanıyoruz ama o bize inanmıyor.’’


Hakan Günday, insanoğluna kitap boyunca umutsuzluk aşılıyor. Yazıda da bahsettiğim gibi varlık/yokluk arası bir yolculuk söz konusu . Hakan Günday, kitapta kahramanı üzerinden " İnsanın amacı ve varlık nedeni, yaratarak yok olmaktır " diyor. Hiçlik üzerine de tespitler yapılıyor karakter hakkında, o karakter şöyle anlatıyor bizi bize. 

“ İnsanın ait olduğu yer hiçliktir. Hayatın ve dünyanın ulaşamadığı yer olan hiçlik, insanın son evidir. Hiçlik içindeki insan, yani Ben, varlıktır.”

" Asil'in Yokavarı " bölümünde Hakan Günday sayesinde " Yokovar " diye bir kavramdan haberdar oluyoruz, bu daha doğrusu bir olgu. Hakan Günday bu olguyu şöyle özetliyor;  “ Yaratarak yok olmak, düşüncenin kendi ısısıyla erimesidir. yaratarak yok olmak, ışığın, yoğunluğunun artması sonucunda patlayarak evrene yayılmasıdır. bu süreç, "yokavar" adını taşır."  Bunu çözdüğünüzde kitabı anlama konusunda mesafe katediyorsunuz. 

Asil, Nihilizmin temsilcisiydi karakter olarak. Vatansız,toplumsuz,ailesiz ve kişiliksiz. Asil ilk romanını yazdı. Bir süre sonra diğer romanını yazdı, bu romanının adını,AZAT koydu. Birinci kitabından sonra ikinci kitabıyla ilgili yayınevinin aradığı müjdesini annesi verdi Asil'e. O andan itibaren Asil annesine sarılıp ağladı.  Hakan Günday, bu bölümde hem Asil'in kitap yazma sürecinden bahsediyor, bu süreçle birlikte Din felsefesi altında sözler sarf ediyor. Her biri Tanrı karşıtı. Tanrı Ve İnsan benzetmesine dair çok kelime var oluyor. Bunu yazarken kurguyu ustaca oturtuyor. 


Kitabın en etkileyici kısımlarından biri Asil'in müşterilerine Kural danışmanlığı yaptığını sandığı zamanlara geri dönme sayfaları. Diyaloglar olsun, Hakan Günday'ın kelimeleri ve kurgusu bir solukta okutmayı başarıyor, ama geçen sayfalarda Hakan Günday yer yer okuyucuyu zorluyor. Bu sayfalarda Asil'in kural danışmanlığıyla değil medyum haliyle tanışıyoruz, tanıştıransa kendisini müşteri olarak tanıtan bir kadın. Hakan Günday'ın kelimelerini okudukça Dehalık Ve Delilik arasında gitmemiz kaçınılmaz oluyor, kelimeleri öyle yerleştiriyor ki  sadece kitabın bu bölümünü okusanız bile zihninizi zorlamaya yetiyor. Zihninizi öyle zorluyor ki okuduğunuz sayfayı bir daha okumak zorunda kalıyorsunuz. Asil kendini kısaca şöyle özetliyor;


-Kendinizden söz eder misiniz? Asil yaşayan kimdir - Asil yaşayan bir delidir. Anımsamadığı için geçmişi önemsemediği için geleceği yoktur 

İnsanlıkla ilgili acımasız gerçekleri Hakan Günday yüzümüze şöyle vuruyor;

“   Savaşlar, ihanetler ve yalanlar insana aitti. Ve pişmanlık ya da komşunun hayatını eleştirmek, iyi olmaya yetmiyordu. Hiçbir şey iyi olmak için yeterli değildi. Çünkü dünya ve insan eti, iyilikten yoksundu.”

Hakan Günday bununla kalmayı Tanrı, Devlet, İnsanlık,Aile  arasındaki sözlerini esirgemiyor, şöyle diyor;

“İnsanlığın sonu, din ve devletin yaratıldığı gün gelmiştir”

“ Kaygan derili bir insan olarak hiçbir şey tarafından tutulamam. Tutulmam için üzerime, derimin kayganlığını yok eden kavramlar sürmeliyim. Bunların ilki de ailedir. Aileye bulanmış her insan, bir gün Devlet ve Tanrı’yla yaşamak zorunda kalır “ 

Kitaptaki karakterlerimizden Gonca'nın Asil'e inanmaması bir süre sonra Gonca'ya pahalıya patlıyor, çünkü gerçekten de Asil  Gonca'ya dair her şeyi biliyor, Gonca'ya raporlar hazırlıyor.  Bu raporu sadece Asil bilebiliyor, çünkü böyle bir zekaya sadece Asil sahip. Bu bir ölüm raporu, sadece ölüm raporundan ibaret değil. İçinde fahişelik de var, sefalette var, yalnızlık da... 


" Azil " in en etkili ve can alıcı yeri kitabın bitmesine ramak kala Yahya karakterinin içindeki Asil'le tanışma kısmı. (Bu bölüme Asil'in Kural Danışmanlığı yaptığı bölümle birlikte Medyumluğa geçiş sürecini de ekleyebilirim)  Bu bölümdeki diyaloglar, kelimeler her biri can alıcı, her okuduğumuzda beynimizdeki Asil sayısı artıyor. Bu bölümü okuduğunuzda transa geçmeniz kolay olduğu kadar zor oluyor. Çünkü kelimeler akıcı bir şekilde ilerliyor, ve aynı kelimelere dönmek zorunda kalıyorsunuz. Daha önceki bölümlerde sıkılabileceğiniz yerler varken, bu bölümlerdeki karakterin ağzından dökülen kelimeler size bir filmin ilk sahnesini ve son sahnesini açıp/kapatır gibi oyun oynuyor. Bu oyun dehalık ve delililik arasındaki bir süreç. 


Hakan Günday kitap boyunca bir sorgulama içinde. " Azil" de  Deha ve Delilik arasında seyreden bir hayat sunuyor. Zihinlerle ilgili sorgulayışlar, yokoluş sembollerine dair işaretler, umutsuzluk ve bir çok mesaj yer alıyor kitabın içinde. Kitap içinde de okuyucu devamlı sorgulama peşinde oluyor. Romanın dili sorgulamaya yakın olduğu için felsefi sözler romanın içine sıkıştırılmış durumda. Bu sözler yer yer okuyucuyu sıksa da bu Hakan Günday kitaplarında karşılaştığımız bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Asil  kitap bitmeden işlediği suçu şöyle anlatıyor


" Zihnimden asla atamayacağım bir suç işledim ve onunla birlikte öleceğim. Bir suçla gömüleceğim. Bu yüzden, bilgi, yetenek ve düşüncelerimi harcayarak yaratmak ve yarattıkça yok olmak artık olanaksız. Ben, bir ayağı iskelede, diğeri demir alan bir teknenin güvertesinde olan, parçalanmaya yüz tutmuş bir aptalım. Her zaman olduğum gibi. Benimle tanışanların kendilerine bile itiraf edemedikleri, ama hissettikleri gibi bir aptalım. "
Daha sonrasında Asil ölüme yakın olduğunu, bu ölüme yakın olduğunu şu sözlerle devam ettiriyor ve Asil'i biz bu sözlerle hatırlayacağız. 


"Eve dönüp annem ile babamı öldüreceğim. Sonra da kendimi. Bu acı, korkunç. Bu acı felaket. Bu acı,benim sonum. Bu acı, benim her şeyim! Senin yanına gelmeyeceğimi biliyorum, sevgilim. Ama sensiz burada kalamam. Ölünce nereye gideceğim umurumda değil. Ya da nerede kalacağım! Tek isteğim, ölmek. Ama önce annemi ve babamı öldürmek. Çünkü onlar dayanamazlar. Kim dayanabilir ki, çocuklarının ölüm acısına? Kimse! Hiç Kimse! Onlara bu acıyı çektiremem! Ben, bu acıyı kimseye çektiremem! Seninle buluşmak için değil sevgilim, sensiz yaşayamadığım için kendimi öldüreceğim..." 

"Azil" nedir-ne değildir diye merak edenlere kitabın son sayfası cevap veriyor


" Azil, Türkçe'de görevden almak, Arapçada, hamileliği engellemek uğruna , kadının haricine boşalmak anlamına gelir. Asil, görevden alınmış ve insanlığı döllememesi için , dışına terk edilmiştir. Çünkü, kendisine sunulmuş olan bilgi, yetenek ve düşüncelerin ağırlığından zihni kapanan ve delirmiş olan milyonlarca haberciden biridir. Delirenlere, affedilmez ve terk edilir. Bu da suçu olmayan bir insana verilebilecek en büyük cezadır. Deliren habercilerin sonu, intihar değilse, linçtir. Benzersiz zihinlerini yönetmeyi öğrenip, hayatta kalanlarsa peygamber olarak bilinir. Milyonlarca olasılıktan, sadece biri gerçektir. Milyonlarca doğumdan, sadece biri Asil'dir. Milyonlarca Asil'den , sadece biri Yahya'dır. Milyonlarca görevliden sadece biri, görevi yerine getirir. Milyonlarca dölden sadece biri kutsaldır. " 


“ İnsanlık tarihi, kutsal olanları anlatır. İnsanlık tarihi, doğurtanları anlatır. Tarih, insanlık rahmine düşmüş peygamberleri anlatır. Çünkü hepsinin laneti aynıdır: Düşünmek. Çünkü hepsinin alınyazısı aynıdır. Düşünüyorum, öyleyse, varlığımı yok edebilirim. “ 


 " Azil " Hakan Günday'ın en zor kitaplarından biri, öyle zor ki bu kitabı bir günde bitirebilmek zor bir ihtimal. Çünkü her okuduğunuzda kendi içinizde Yeni Asil'ler yaratmanız  ve her bölümde geriye dönebilmeniz mümkün. Emrah Serbes'in Hikayem Paramparça kitabını anımsayacak olursak " Galip'in Hikayesi" kısmını bütün olarak ele almamız gerekir, çünkü kitabın genelinde çoğu bölümden sadece bir hikaye sizi allak bullak edebilir. İşte o bahsettiğimiz O hikaye de Yahya'nın Asil olduğu, Asil'in ise Yahya olduğu hikayeyle eş değer Galip'in Hikayesi. Kısacası bu romanda kendi kendinize yeni Asil'ler yaratmanız sizin elinizde. Sakın ola ki kitabın 50 sayfasını okuyup felsefi tanımlamalardan sıkılıp kitabı çöpe atmayın! Yahya karakteriyle tanıştığınızda neden böyle dediğimi daha iyi anlayacaksınız!  


Okurken Altını Çizdiklerim

“ Bu cümle, yazmayı öğrendiğimin kanıtıdır. Bu cümleyse, okumaya devam ettiğinin kanıtı. Birlikte, iki kanıtı olan bir suç işleyeceğiz. Bir hayata son vereceğiz. Ancak korkma. Doğum yeri belli olmayan ölümün serpilişi o kadar yavaş olacak ki ölenin kim olduğunu anlamayacaksın. İşlediğin bir suçtan ötürü, belki de ilk kez pişmanlık duymayacaksın. Belki de o gün geldiğinde, bir hayata son vermenin suç olmadığına inanacaksın” – sf 13

“ Tek başına işlenen suç bir göktaşıdır. Sırtında sadece sahibine yer vardır. Ancak suç, var olan en güçlü tutkaldır. Suçun işlenmesinde payı olanların her biri, birbirine yapışır.. Her ne kadar birbirlerinden kaçmaya çalışsalar da suç çekimi onların ayrılmasını engeller. Sanıldığı gibi suçun işlendiği yere değil, birbirlerine dönerler. Çünkü suç güvenli ve güvenilir değildir. Güvensizlik, yirmi dört saatlik gözetimler gerektirir. Suç ortakları birbirini gözetler. Bu yüzden, sen ve ben bir suçla yapışacağız. Tutkalımız ne dostluk ne de aşk; güvensizlikten delirmemek için yalnız kalana kadar ortaklarının birbirlerini öldürmeye çalıştıkları suç” –sf 13


“ Beni sadece fotoğraflardan tanıyorsun. Sadece nasıl göründüğümü ve objektife nasıl baktığımı biliyorsun. Ama  neler düşündüğümü ve neler hissettiğimi bilmene olanak yok. Beni anımsaman olanaksız. Resimli romanlara benzediğine emin olduğum rüyaların bile benim anımsamana yetmez. Çünkü kimsenin anımsamadığı ve dönmediği bir yerdeyim. Bu yüzden kendini yorma. Nasıl olsa bu satırları okudukça kimin yazdığını unutacaksın. Sen mi, ben mi? Ne fark eder? Hiçbir şeyin fark etmediğini öğreneceksin. Sadece daktilo harfleri. Hepsi o kadar. Ne el yazısı ne imza ne de bir kimlik. Suç işlemek için hiçbirine gerek yok. Yok olacak bir varlığın varlığı yeterli. Gerisi ağaç, apartman, sokak.” -sf 14

“Çünkü kim olursan ol bana dönüşeceksin. Bittiğin an başlayacağım. Sana, yaratarak yok olmanın anlamını ezberleteceğim. Kendinle ve hayatınla vedalaş. Okuduklarını reddetmeye çalışsan bile belleğin sana ihanet edecektir. Gözlerinden girip zihninden çıkan her bilgi, sahip olduklarından birini yok edecek. Benimle savaşma. Çünkü kazanırsan kaybedersin. “ -sf 14 

“ Mahkum olduğum şartların kolay olduğunu sanma. Sürekli kaçıyor, gizleniyor ve yalan söylüyorum. Bunlar, hayatta kalmamı sağlıyor. Her ne kadar hayatta kalmanın bedeli ölüm olsa da şimdilik bu kadarını ödeyebiliyorum… “ -sf 15

“ Sana nasıl ulaştığımı ve kim olduğumu bir gün öğreneceksin. O gün gelene kadar bunları düşünmemeye çalış. Sahip olduğun bütün fotoğrafları bulmak için eşyalarını altüst etme. Sadece oku. Oku ve zamana bırak. Sayesinde var olduğumuz zamanın seni taşımasına izin ver. Unutma ki zaman gidecek yeri olmayanların evidir. “ –sf 15

 “ Sevgi, tırmananları birbirine bağlayan bir halattı. Biri düşerse diğerlerinin hayatta kalması  için halatın kesilmesi gerekiyordu. Ancak sevgi, kesilemeyecek kadar kalın bir halattı ve sonunda herkes düşerdi. Aptallar sevdikleriyle düşer, kötüler sevdiklerini aşağı çeker. “- sf 19

“ Yaşadığı son günü okuyarak geçirecek ve anlayıp anlamadığını kimse umursamayacaktı. Yalnızken , aptallık da, kötülük de yok oluyordu. Yalnızken korku yoktu . Bu yüzden ölmeliydi. Yalnız kalabileceği bir yere gitmek için. Bu dünyada olmayan bir yere varmak için intihar etmeliydi. “ – 19


“ İçinde doğduğun evi tanımak zorundasın. Patlamanın  geçmişi yok ettiğini bilmelisin. Patlama öncesindeki hiçbir davranış ve düşüncenin sonucu yoktur. Kuralların doğum tarihi, zamanın başlangıcıdır. Zamanın başlangıcıysa patlama anıdır. “- sf 21 

“ Her şey bir patlamayla başladı. Ancak patlayan neydi? Neden patladı ve bir patlama olması gerekli miydi? Binlerce ve Binlerce soru. Azınlıklar , ne etnik ne dinsel ne de renklere ilişkin olanlardır. Yeryüzü ve dışındaki tek azınlık yanıtlardır. Her şeyi ve herkesi sorular yönetir. Evren nüfusunun çoğunluğu sorulardan oluşur. Soru ve yanıtların nadir evliliklerinden doğan melezler de bildiklerimizdir. Melezlerin ışığı neyi aydınlatıyorsa onu görürüz. Gerisi karanlıktır. Hiçbir gözün alışamayacağı kadar karanlık. El yordamının bile kör kaldığı karanlık. Kabul etmen gereken ilk gerçek de, doğumunda gözlerinin kapalı olduğudur. Hayata karanlıktan geldiğini bilmelisin. Ana vatanın karanlıktır. Karanlığın kuralları yoktur. Karanlığın tarihi yoktur. Gözlenebilen tek hareket, karanlığın dışına düşendir. Sadece karanlığın dışı kurallara sahiptir.” – SF 21

“ Kurallar, buluşmaların gecikmesini yasaklar. Kurallar, karanlığın dışındaki hareketin kimlik bilgileridir. Kurallar, onların varlığını bilmeyenlere kadar, diğerleri için pusuladır. Önce varlıklarını kabul etmen sonrasında da onları tanıman gerekir. Bedenli ya da bedensiz, her şeyin ve herkesin boyun eğdiği kurallar yaratıcılığın sınırlardır. “- sf 21

“ İçinde doğduğun evi tanımak zorundasın. Patlamanın, geçmişi yok ettiğini bilmelisin. Patlama öncesindeki hiçbir davranış ve düşüncenin sonucu yoktur. Kuralların doğum tarihi, zamanın başlangıcıdır. Zamanın başlangıcıysa patlama anıdır. Hala içinde yaşıyor olsan bile, doğduğun evi asla tanıyamadığını biliyorum. Üzerindeki çelik ve cam tabutların, kentin kalbinden uzaklaştıkça ahşap ve taş kundaklara dönüştüğü uzun caddenin sonunda, bütün sokak sularının döküldüğü denizin kıyısında sessiz bir ev. Sessiz ve kalın duvarlı bir ev. Sessiz, kalın duvarlı ve vestiyerine oksijen asılan bir ev. Nefes almadan önce düşünülen bir ev. Cennet broşürlerinin tuvalet kağıdı olarak kullanıldığı bir cehennem. Her şeyin ve herkesin mükemmel olduğu bir ev. Kusursuz odalar, kusursuz halılar, kusursuz kusurlar. Hiçbir şeyi seçmedikleri için boş vicdanlı sakinlerinin mutlak mutlular olduğu bir ev. “ –sf 21

“ Tek kuralın ev olduğu bir ev. Doğduğun ev. Doğumevin. Ancak doğmayabilirdin. “ –sf 21

“ Baban seni istemedi. Baban, ikinin üç olmasını istemedi. Baban seni öldürmek istedi. Nedeni basitti. Her doğumun bir bölünme, her bölünmenin de güç kaybı olduğunu düşünüyordu. Güç kaybı mutlak durağanlığı bozacak ve denge sonsuza dek yok olacaktı. “- sf 21

“ Böylece , Tanrı’nın şeytana içini dökmesinden insan doğdu. Böylece, ışığın karanlığı delmesinden ve döllemesinden sen doğdun. Böylece sen loş oldun. Bazen aydınlandığını Bazen de karardığını sandın. Ancak hangisinin sen olduğuna asla karar veremedin. Ne kötüsün, ne de iyi. Her şeyi düşünebilir, her şeyi hayal edebilir, ancak sadece seçtiklerini gerçekleştirebilirsin. Düşünce şeytandan, davranış Tanrı’dandır. Hangi düşüncenin davranışa dönüşeceğine karar verense insandır. “ – sf 22

“ Anlıyordu. Anlayabiliyordu. Okuduğu cümleleri anımsıyor , neden ve sonuçları eleştirebiliyordu. Çünkü yalnızdı. Yalnızken normaldi. Baskının olmadığı yer ve zamanda kendisiydi. Baskı, insan anlamına geliyordu. Dolayısıyla kimse onu gerçekten tanımıyordu. Kimse şu an okuduğunu anlayabildiğine tanıklık etmiyordu.” –sf 25

“ Tanıdığı herkes kahramandı. Hayat kahramanları. Belki başkalarının değil, ama kendi hayatlarını kurtaran kahramanlar. Bir dünya dolusu Süpermen.Telefon kulübelerinde pelerinlere bürünüp caddelere dağılan kahramanlar. Şimdi onlardan biri gibi hissediyordu kendini. Tek fark, telefon kulübesinden çıkamamasıydı. O sadece orada kahramandı. Tek korkusu telefonun çalması olabilirdi, ama olasılığın düşüklüğü sakinleştirici düzeydeydi. Yalnızca telefon kulübesinde kahraman olabilen, siyah takım elbiseli ve yalnız bir Süpermen. Kulübeden çıkıp sıradan bir aptala dönüşmek istemiyordu. Suçladı. Herkesi. Kendini. Yalnız kalmadığı için. Yalnız bırakılmadığı için. Yanında daima insanlar olduğu için. Ve onların yanında daima aptal ve kötü olduğu için. Baskıya dayanamadığı için. Baskıdan nefret ettiği için. Bedeninde ve ruhunda bu kadar delik olduğu için. Ve o delikler başkalarının düşüncelerinin geçebileceği genişlikte olduğu için” – sf 25

“ Babamın doğmamı istememesinin nedenini biliyorum. Annemin kimseyi ve hiçbir şeyi sevmemesinin nedenini de biliyorum. Onları anlıyorum. Onları tanıyorum. Ama ne yapabilirim? Ne yapabildim? Ben bir aptalım. Bir aptal ne yapabilir? Sadece ağlar. Sadece kırar ve döker. Kimse beni sevmek zorunda değil. Kimse benim akıllı ve iyi olduğumu düşünmek zorunda değil. Ben hastasyım. Tedavim yok. Tedavim Ölüm. Beni benden başka kimse kurtaramayacak “ –sf 26

“ Doğdun. İki yıl sekiz ay geçti. Düşünmedin, Konuşmadın. İki yıl sekiz ay sonra bir patlamayla uyandın. Kafatasının içi  o kadar sıcaktı ki aklın alev aldı. Mükemmel bir alev. Muhteşem bir yangın. Düşündün. Ama konuşmadın. İlk düşüncen geldi. Sonra ikincisi. Sonra da devamı.” – sf 27

“ Herhangi bir düşünce, karşıtıyla karşılaştırsa özgün halinden eser kalmaz. Karşıtından mutlaka etkilenir ve değişir. Bu da yok olduğu anlamına gelir. Aynı zihindeki karşıt düşünce baskısına çelişki denir. Zihin, çelişki karşısında birbirini parçalayan düşüncelerini ölümlerini terk etmek zorundadır ve üççü düşünceyi üretmelidir. Zihin, yok olanların bıraktığı yeri üçüncülerle doldurmalıdır. Aksi takdirde karşıt düşüncelerin aynı anda yok olmasıyla boşalacak olan zihinde davranışa dönüşecek hiçbir şey kalmaacaktır.” Sf- 28

“ Bugüne kadar her şeyin söylendiğini ve her şeyin yapıldığını düşünen, ancak üretmekten vazgeçmeyen bir yaratıcıyı düşün. Bir şairi,bir yazarı ya da herhangi bir sanatçıyı. Davranışa dönüşmesine ramak kalmış iki karşıt düşünce: Üretmek ve üretmemek. Ve ikisi için de yeterli geçerlilik nedeni bulabilen bir zihin. Sence böyle bir oyun nasıl biter. Eğer birinci kural tanınmıyor ona uygun hareket edilmiyorsa sanatçı durur. Zihnindeki çarpışmanın ışığı o kadar güçlü olur ki kamaşmış gözleri perdelenir.” Sf- 29

“ Her şey söylenmiş olabilir, ama ben daha söylemedim. Ve eğer ben söylemediysem her şey söylenmemiştir. Çünkü kimse benim gibi söyleyemez. Çünkü ben tekim. Çünkü daha önce söylenmiş olanları benim gibi söyleyebilecek kimse yok. Özgürlükten herkes söz etti. Ama ben değil. Komşum da etmedi. Onun komşusu da . Ancak herkesin özgürlükten söz ettiği gün, özgürlük söylenmiş ve kapanmış bir konu olur. Dolayısıyla yaşayan bütün akılların süzgecinden geçene kadar bakir kalacak olan özgürlük düşüncesine ilişkin yaratımlar sürecektir” –sf 29

“ Çelişki seni öldürür. Çelişki işkencedir. Çelişki buz tutmuş bir göldür. Çelişki buz tutmuş gölün çatladığı andır. Çelişki, göldeki çatlağa saplanıp donmaya başlamandır. Çelişki, yardım istemek için açtığın ağzına dolan sudur. “- sf 29

“ Sahip olduğun her bilgi ve düşüncenin birer ışık huzmesi olduğunu anladın. Her birinin bölge boyu farklıydı ve sen onları ayırt edebildin. Zihninin haritasını çıkarmayı öğrendin. Hangi düşünceye neden sahip olduğunu çözdün. Ve hangi düşüncenin neye neden olduğunu görebildin. Sınırlı zihnindeki düşünce ve bilgilerin ışık yollarını gözlerin kamaşmadan izleyebildin. Kimse kendini senin kadar tanıyamadı. Kimse neyi neden düşündüğünü senin kadar iyi bilemedi. Bundan zevk aldın. Başka çaren yoktu. Başka çare aramadın. Ani yükselişin durmuyordu. Zihninin genişlemesi arttıkça hızlanıyordu. Ve sen kuralları anlıyordun” – sf 30

“ Birbirinden çok farklı gibi görünen düşüncelerin birleştiğine tanıklık ettin. Çekim gücünün sınırlarını tanıdın. Yok olmak ve yaratmak gibi düşüncelerin nasıl birbirlerine yaklaştıklarını gördün. İnsanın yarattıkça yok olduğunu anladın. Yaratıcılığın bedelinin yarattıkların kadar eksilmek olduğunu kabul ettin. Ve amacın bu oldu. Yaratarak yok olmak. Son düşüncen de yok olana kadar yaratmak” – sf 31

“ Bir insanı öldürmek, ondan nefret ettiğini düşünmenin yanında daima kusurludur. Hiçbir davranış, düşüncenin gerçek tercümesi değildir “ – sf 31

“ Ve duyguları keşfettin. Ne kadar kıskanç ve güçlü olabileceklerini anladın. Zihninde beliren duygu merkezlerinin çevresinde çekim alanları olduğunu fark edince düşüncelerine etkisini ölçtün. Herhangi bir düşünce, herhangi bir duygunun çekim alanına girdiğinde bükülüp yön değiştiriyordu. Ve sen, düşüncenin gerçek kaynağını belirlemekte yanılıyordun. “ – sf 33

“ Her zihin bir patlamayla doğar, şişer ve genişlemeye devam eder. Ancak sadece bazıları mükemmel dengeye ulaşır. Diğerleri yüksek yoğunlukları yüzünden çöker. Bu, onların sonu değildir. Bu onların kapandığı andır. Her şeye ve herkese kendilerini kapattıkları an. Böyle bir seçim yapılabilir mi? Öğreneceksin. Ancak şimdilik diğer kuralları anımsamalısın. “ – sf 40

“ Sadece korkaklar yalan söyler” – sf 57

“ Neye inanmak istersen, ona inan. Ama annem ölmeni istiyor. Ben bir geri zekalıyım , baba. Bunu unutma. Kendi babamı öldürür ,ama cezalandırmam. Kendi babamı öldürür, ama hatırlamam. Benden daha uygun bir katil var mı?Üstelik anlattıklarına göre cinayet konusunda tecrübeliyim “ – sf 68

“ Hiçbir şey geçmeyecek baba. Kimse kurtulmayacak. Çünkü Tanrı’nın Tanrısı yok. Biz ona inanıyoruz, ama o hiçbir şeye inanmıyor. Belki de tek gerçek tanrısız, Tanrı’nın kendisi. Tanrısızlık Tanrı’ya mahsus. Bu yüzden kurallarda asalet ve adalet arama! Çünkü Tanrı, ne asil ne de adil olmak zorunda. Benim gibi “ –sf 70

“ Çünkü her ne kadar hiç kimse göründüğü gibi olmasa da , herkes göründüğü gibi olmaya çalışıyordu. Rahat gibi görünüyorsan rahat olmaya çalışıyorsundur. Görüntün, hayalindir. Nadiren gerçekleşir, ama en azından çabanın hangi yöne aktığı bellidir. “ – sf 77

“ Bilmediklerimiz, bilemeyeceğimiz kadar çok… Tanrı’nın hala tanrıtanımaz bir anarşist olduğunu düşünüyorum. Ve insanın da çamurdan üretilmiş bir maymun olduğunu. İkisi bir araya gelince mutlu bir son beklemek zor. “ – sf 85
“ Artık intihar etmek aklıma gelmiyor. Her yarım saatte bir ölmeyi düşünmüyorum. Yaşlanmak böyle bir şey olmalı. Uğruna ailemi yok ettiğim ve bir zamanlar aşık olduğum kadınınsa adını bile hatırlamıyorum. Çamurdan bir maymun olmak, böyle bir şey olmalı” –sf 86

“ İçkiyi terk ettim. Herhangi bir bağımlılığım kalmadı. Ne para ,ne alkol. Oysa kapitalizmin Türkçesi madde bağımlılığıdır. Ve her madde parayla satılır. Ama ben bıraktım. Kapitalizmi de alkolizmi de . “ – sf 86


" Ancak uyarıcılara, hayat ve dünya deniyordu. Uyarıcılar, her şey ve herkesti. Böylece Asil, her şey ve herkesten nefret etti. Otuz üç kilogram olan bir beden için fazla ağır bir duygu. Ama Asil ne hissediyorsa oydu. Otuz üç kilogramlık bir hayat ve dünya nefreti. Canı yanan bir çocuğun midesinin her şeyden ve herkesten bulanması " -sf 88
  

“ Asil, hayatı ve dünyayı reddetmeyi öğrenmişti. Zihninin iki yönlü hareketi yüzünden insanlık mirasını reddetmeye kararlıydı. Miras bırakan değil, miras yaratan olmak istiyordu. Sadece dünya ve hayat bilgilerinden ayrıştırılmış bir Ben, yaratılmış ilk insanın Ben’iyle eşit olabilirdi. Ancak Asil’in hayali daha da uzağa gidiyordu. Doğumundan itibaren hiçbir uyarıcıyla karşılaşmamış olmayı, sahip olduğu sinir sisteminin, işlenmemiş bir maden gibi kalmasını istiyordu. Hiçbir biçimde hissedemediği huzurun, erişmesi çok güç bir halde gizli olduğuna inanıyor ve yanılıyordu. Çünkü böylesi bir halin gerçekleşmesine olanak yoktu. Annesinin hamileliğinin sekizinci haftasında zevk ve acıyı tanınmaya başlayan, dünya ve hayatla ilişkiye giren bir varlığın, çıplak Ben’e ulaşması bir rüyaydı. Sadece rüyada gerçek olabilecek bir hayal. İnsan, öncelikle içinden çıktığı insanla, sonrasında da hayat ve dünyayla zorunlu bir ilişkiye girdiği için, Ben, varlığı ancak sezilebilecek, ama asla kanıtlanamayacak bir düşünceydi. Belki bir insanı oksijenden ve besinlerden uzak tutmak olanaksızdı, ancak doğumundan itibaren sadece besin ve oksijenin bulunduğu bir bulutun üzerinde yaşasa, sonucun ne olacağı da belli değildi. Asil’in cahil arayışı bu yöndeydi. Bilgisizliği mutlak, ancak sezgileri olağanüstüydü. Kendini, her şey ve herkesten yalıtan insanın keşfedeceği bir Ben olduğuna inanıyordu. Böylesi bir inanca sahip olan dünya üzerindeki tek insandı. “ –sf 89


“ İnsanın ait olduğu yer hiçliktir. Hayatın ve dünyanın ulaşamadığı yer olan hiçlik, insanın son evidir. Hiçlik içindeki insan, yani Ben, varlıktır.”


“ Varılabilecek Son nokta bir noktaya dönüşmektir. Nokta mükemmeldir. İnsanın varlıktan ibaret kalması gibi. Kusursuz bir hal. İnsanın varlık nedeni, hiçliğin merkezinde var olarak mükemmel bir durağanlığa erişmek ve sonsuza kadar o halde kalmaktır. Buna, yaratarak yok olmak denir. “-sf 96



“ Asil, kendini daima iyileştirmeye çalışan, ancak çok hasta olan bir çocuktu. İnsanlardan korktuğu için de kimse ona yardım edemedi. Ne ailesi ne de doktorlar. Nörolojik ilaçlar ve başına yapıştırılmış elektrotlarla geçirilen yirmi dört saatlik gözlem testleri. Sayısız doktor tarafından telaffuz edilen epilepsi kelimesi ve sonrasında gelen “ Ne yazık ki araştırılmaya devam edilen bir konu. Epilepsi çeşitleri, tıp için hala aydınlatılmamış bir oda” cümleleri. “
“ Önemli olan, Tanrı’nın bir enstrüman yaratmış olmasıdır. İnsan denen bir enstrüman. Ancak yarattığı müzik enstrümanını çalamayan bir usta gibi, Tanrı da insandan doğru sesi çıkaramamıştır. Bu yüzden Tanrı hariç bütün güçler insanı çalmış ve özellikle de şeytan en güzel melodilerini onunla bestelemiştir. Ne bakire anneler ne de Sami ırktan gelen peygamberler mucizedir. Mucize, Tanrı’nın elini koparıp dünyaya fırlatması ve sonra da ondan geri dönmesini beklemesidir. Ancak elin, önce bir el olduğunu anlaması sonra da Tanrı’ya ait olduğunu fark etmesi gerekir. Mucize, elin ait olduğu bedene dönüşüdür. “ – sf 99

“Sonunda Tanrı sıkıntıdan patlamıştır. Buna da Big bang denir.” –sf 99

“  “ Her insanın boşluğa doğma hakkı olmalıydı. Vatansız, toplumsuz, ailesiz ve kişiliksiz olmak her insanın hakkıydı" 

Hiçbir insan, genetik ve kültürel mirasın baskısı altında yaşamaya mahkum edilemezdi. Hiçbir insan Tanrı’nın iyi olduğuna inanmak zorunda değildi. Kullanılması gereken yöntemler, kışkırtmak ve çelişkiye düşürmekti. Otoritenin tırnaklarını çıkarıp çirkin yüzünü göstermesi için kışkırtmak gerekiyordu “ Ne Tanrı, ne devlet ne de ben “ sloganını siyah bayraklara yazmanın zamanı gelmişti ve Asil bunu yapıyordu. Tanrısız Tanrı’nın çamurdan bir maymunu vardı ve bunu herkesin bilmesi gerekiyordu. Daha fazlasını umut etmemek için !” –sf 100

“ Hayat, elle tutulabiliyor, gözle görülebiliyor,kulakla duyulabiliyor, burunla koklanabiliyor, dile tat verebiliyordu. Ancak bütün bunlar, sadece saniyenin yarısı kadar sürüyordu. Oysa insan , ortalama altmış beş yıl yaşıyordu.” – sf 110

“ Her insanın hayatı ve sahip olması gereken tanrısal bilgiler farklıdır. İnsanlık, bir hayvan sürüsü olmadığına göre , tek bir dinin milyarlar tarafından paylaşılması ve kutsal kitapların toptan gelmesi düşünülemez. Çünkü Pigmeler ile Çinliler arasındaki ortak nokta, ağızlarındaki diş sayısı kadardır. Bu yüzden her insan , kendini bekleyen bilgilere hayatı boyunca mutlaka bir kez ulaşır. İlk kitap ve ilk peygamberden, yeryüzündeki zihin sayısı kadar vardır. Bilgileri tanıyıp uygulamak, insan iradesine bağlıdır. Tanrısal bilgilerin insana ulaşımı, her yolla gerçekleşebilir. Çoğu, en akla gelmeyecek yollardır. Böyle olması normaldi, çünkü Tanrı, insan aklına gelmeyen her şeydir. Kişisel ve tanrısal olan bilgileri, bilinçli ya da bilinçsizce öğrenenler yeni insanlara dönüşürler, ancak diğerlerini son, biraz farklıdır. “ – sf 114



“ Ama Asil’in ne zaman neye değer vereceğini tahmin etmek olanaksızdı. Diğer insanlar gibi ilkeleri yoktu. Diğer insanlar gibi kişiliği yoktu. Diğer insanlar gibi tahmin edilebilir hayata sahip değildi. Hangi siyasi partiye oy vereceğinden, hangi yatırım yöntemine yöneleceğine kadar, her şeyini tahmin etmenin olanağı yoktu. Ne sabıkalı, ne meslek sahibi ne de insan. “ – sf 134

“ İnsanın, hiçliğin merkezinde, varlıktan ibaret kalmasıyla arasındaki en büyük engellerden biri, iyilik bilgisiydi. Bu bilgi ,insana atılmış en büyük kazıklardan biriydi. Umut ve umutsuzluk arasında gidip gelirken açlıktan ölmesine neden olacak kadar belalı bir bilgi.” – sf 148


-         Tanrı’nın Maymunu adlı kitabınızda Tanrı’nın tanrısızlığından söz ediyorsunuz. Bu fikri açabilir misiniz?
-         Allahsızlık, Allah’a mahsustur. İnsanın kaybetmekten korktuğu bir tanrısı, ancak Tanrı’nın tükenmeyen insanları vardır. Dolayısıyla sorgulanması gereken Tanrı’ya atfedilen niteliklerdir. Tanrı’nın varlığı yerine iyiliği ya da kötülüğü hakkında kuşkuya düşmek gerekir. Unutmamak gerekir ki Allah’ın dediğinin olduğu bir dünyada yaşıyor ve her saniye ölen bebeklere tanıklık ediyoruz. Üzerinde düşünülmesi gereken iki soru var: Birincisi: Günümüz dünyası kimin eseridir? İnsanın mı , Tanrının mı? İkincisi: İnsanlığın mutsuzluğu, kutsal bir gereklilik midir? Yanıtlarını düşünmeye cesaret etmek, insanın kendine doğru atacağı ilk adım olacaktır. - sf 150


“ Kaygan derili bir insan olarak hiçbir şey tarafından tutulamam. Tutulmam için üzerime, derimin kayganlığını yok eden kavramlar sürmeliyim. Bunların ilki de ailedir. Aileye bulanmış her insan, bir gün Devlet ve Tanrı’yla yaşamak zorunda kalır “ – sf 151





 “Aynı zihinde karşıt olan düşünceler birbirini yok eder ve ışığa dönüşürler

 “Zihin boşluğuna neden olabilecek karşıt düşünce çarpışmaları ,ancak üçüncü düşüncenin keşfiyle olasıdır. Ve Daima üçüncü düşünce vardır”


“Her şey ve herkes ışık yayar. Sonuç, nedenlerin  aydınlattığı noktada, nedense sonuçların aydınlattığı noktadadır. “

 “Her düşünce bir diğerini doygunlukları ve aralarından uzaklık ölçüsünde çeker,- Düşünceler mükemmel, ancak davranışlar kusurludur.”

  “ Düşünceler ışık hızında hareket eder”

  “ Zaman, var olan bütün etkenler ölçüsünde değişkendir”

  “Davranışa dönüşen düşünceler daima geçmişe aittir.”

  “Düşünceler,duyguların çekim alanlarına gidince bükülürler.”

 “Olasılıklar dünya kadardı. Ama dünya,en iyi olasılıktı. Milyarlarca olasılığın en iyisi.”

“Oluşum zamanıyla üzerindeki gazların birbiriyle etkileşim biçimi ve süresiyle ,en iyi olasılık.”

 “Ancak hayat asla basit değildi.Çünkü bazı durumlarda insan davranışını yönlendiren etkenlerin sayısı evrendeki yıldızlar kadar olabiliyordu.”

  “Yokavar  boyunca insan, sahip olduğu bütün bilgi, düşünce ve yeteneği yaratmak için harcamalıdır.”

“Tanrısal bilgilere göre hayat, insanın neyi bilmiyorsa onu öğrenmeye geldiği bir süreçti.”

“  Zihinsel ağırlığı ne olursa olsun her düşen beyin aynı hızda hızlanır.

“ Her insanın yokavarı ,bilgi ,yetenek ve düşüncelerinin düzeyine göre biçim değiştirir. Her insanın yokavarı’nın süresi farklıdır. Tek bir cümlede tamamlanabilecek olanlar da vardır, elli hayat boyunca yaratılanların yetmediği de.”

 “   İyilik, ilk öğretilendi. Ancak gerçek değildi. Yaratılması olanaksız eserler gibi, iyilik te bilinen boyutlar dahilinde var olmayacak kadar hayaliydi. Ancak bir yerlerde iyiliğin olduğuna inanan ve defalarca hayal kırıklığına uğramaktan mahvolmuş olan insanların yersiz çabaları, kendilerini tanımalarını engelliyordu.”

“   Savaşlar, ihanetler ve yalanlar insana aitti. Ve pişmanlık ya da komşunun hayatını eleştirmek, iyi olmaya yetmiyordu. Hiçbir şey iyi olmak için yeterli değildi. Çünkü dünya ve insan eti, iyilikten yoksundu.”

 “İnsanlık, çizginin diğer tarafındaydı. Ancak iyilik ve kötülüğü ayıran sınıra kadar yakındı ki, iyiliğin ne olduğunu biliyor, ancak hayata geçiremiyordu.”

 “Vicdan kelimesi ve duygusu ,sınıra yakın olmaktan kaynaklanan bir sahtelikti. İnsan, iyiliğe yakın olan bir kötüydü. Bu gerçeğin insan tarafından öğrenilmesinin zamanı gelmişti.”

“ İnsanlık, doğumundan itibaren dinlediği iyiliğin masal olduğuna tanıklık etmeli ve göz kapaklarına oturmuş cehaleti savurup uyanmalıydı.”

“İnsanlığın sonu, din ve devletin yaratıldığı gün gelmiştir”


“ Yer çekimi düşünce değildir. Ama Uçmak bir düşüncedir Uğruna ölenlerin gerçekleştirdikleri bir düşünce.”

“ İtme gücü ,çekim gücünden şiddetlidir.”

“ İnsanlık, sosyalleştiğinden beri ,iyilikten hayali bir mıknatıs yaratıp, tarafından çekilmeyi beklemiş, ancak çekim gücü, insanlığı bir araya getirmeye yetmemişti. Çünkü gerçek değildi. Çünkü insan hayatı, iyilik topraklarında geçmiyordu. Gerçek olan kötülüktü”

  “ İnsanlığın iyiliğe yönelmesinin tek yolu, kötülükten kaçması olacaktı.”

“ Ve Delilerin canı, diğer insanlarınkinden farklı yanardı.”

“İnsanlık teorisinde ,zararsızlık için ilk şart, bir meslek sahibi olmaktı.”

“Zararsızlığın ikinci şartı, para sahibi olmaktı.”


Cem Kurtuluş, 2011