// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Film İncelemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film İncelemeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2024

Hak Verilmez, Alınır: Young Woman and the Sea (2024)


 









"Manş Denizi" tarihte önemli bir yere sahip, aynı zamanda "pek çok adamın hayatını kaybettiği çok hırçın bir deniz"olarak nitelendirilir. Kaynaklara göre Manş Denizi " Büyük Britanya'yı Fransa'dan ayırıp Atlas Okyanusu ile Kuzey Denizi'ni birleştiren denizdir. Uzunluğu 563 Km ,en geniş yeri ise 240 Km uzaklığındadır.Ortalama derinlik ise 63 km civarındadır.

Feminizm tarihinin önemli şahsiyetlerinden biri olan Amerikalı Olimpiyat Yüzücüsü Gertrude Ederle'nin yaşam öyküsünü konu alan "Young Woman and the Sea" erkek egemenliği altında kadınlara "siz başaramazsınız" sözünde yatan cümleyi nasıl inatla,azimle,ve kararlılıkla kadınların güçlülükle  ters köşe yapacağını gösteriyor. 

Filmde Gertrude Ederle, takma isimlerinden biri olan "Trudy" olarak karşımıza çıkıyor. Bütün bunları söyledikten sonra Yüzme Spor tarihinde de derin iz bırakıcı olay ise Manş Denizini yüzerek geçmeyi başaran ilk kadın yüzücü olması. İlk kadın yüzücü olma sebebiyle de  hem Amerikan Halkının sevgisine layık biri olurken hem de, döneminde "Dalgaların Kraliçesi" lakabıyla anılıyor.

 Kadınların bir tarafa itildiği dönemleri düşünürsek Ederle/Trudy yaşadığı  ağır kızamık hastalığının üstesinden nasıl geldiğini de büyük azimle göstermiş oluyor. Sadece yüzmenin erkeklere ait olduğunu ve kadınlara reva görülmediği bir ortamda ve bunu  söyleyenlere de cevabını vermiş oluyor. 

Filmin başlangıcında ciddiyetle kamera yakınlaşır  ve baş kadın karakterimiz Trudy,  Peggy Lee'nin "Ain't We Got Fun" "Her sabah, her akşam eğlenmiyor muyuz/Fazla paramız yok ama canım eğlenmiyor muyuz " sözlerine sahip  şarkısını mırıldanır.Bu şarkıda film adına  şöyle bir hata yapılıyor, bunun da altını çizmek gerekir. Bu şarkı kaynaklara göre 1920'e kadar seslendirilmemiş olup, 1921'e kadar yayınlanmıyor. Filmde ise 1920'den önce söylendiği gösteriliyor. 

Konumuza dönecek olursak; kameranın yakınlaştığı esnada  bizi dramatik hikayenin içine çekeceğini anlarız, orada bir yüzden fazlası vardır. Üstelik bu karakterimizin yüz hattından fazlasıyla anlaşılır. Filmin başlarında bir vapurda yangın çıkmasıyla yükselen  kara dumanlarla Ederle'nin ağır kızamık hastalığı geçirdiği  esnada Ederle'nin annesine sorduğu "neden" sorusuyla birlikte aldığı "Yüzemedikleri" için cevabı filmin temasına doğru bizi yolculuğa çıkarıyor .

Filmin başlarında ağır kızamık vakası geçiren Ederle'nin güçlü biri olduğunun portresi çizilirken, bir o kadar annesinin de bir kadın olarak diri ve güçlü karakterde olduğunun filmin ilk bölümünden itibaren hissederiz.

Faciada çoğunluğunun kadın olması kızlarını yüzmeye yönlendirmesi filmin bu bölümünden itibaren filmin karakteristik durumunu gösterir bizlere. 

Erkek/Kadın ayrımcılığı konusunu ailenin babasında görmüş oluruz. Babasından "Bir kız için uygunsuz bir şey. insanlar ne der" cevabını işitiriz. Erkek egemenliğinde katı bir ailede babanın "küçük kızlar hiçbir şeyin etrafında yüzmez" cümlesiyle  bir kez daha ayrımcılığın ve kadınlara bakış açısını bir kez daha görürüz.  Annelerinin kızlarına nasıl destek olduğunu çıplak gözle izleriz.

 Kadınlar Yüzme Birliğine kayıt olan Meg ve Trudy için zorlu süreç böylelikle başlamış olur. Kasap olan bir babanın kızları olan Meg ve Trudy için 2 dolar babasına fazla gelirken, annesi ise fedakarlık yaparak kızlarına olan desteğini gösterir bize. Aynı zamanda Kadınlar Birliğinden sorumlusu "Epstein" ( Eppy)  konuşurken  erkeklerin kadınlar hakkında  olan düşüncelerini "Kadınlar; koşmak ,yüzmek yarışmak için çok zayıfmış" cümlesi  ile anlatır. Bu da filmde kadınlara bakış açısını gösterir. 

Trudy bu bakış açılarını elinin tersiyle cevirererek bir zamanlar sadece erkeklerin yüzdüğü yerde artık kadınlar yüzmeye hak kazanmıştır. Kadınların alay edildiği, bir kenara itildiği yerde azim, hırs, kararlılık ile Trudy bu alaycı ifadeleri tersine çevirmiştir. Daha sonrasında Olimpiyat Komitesinden birinin Trudy'nin kasap dükkanına girmesiyle birlikte Olimpiyat birliğindeki cevabı "Onların yeri Kasap Dükkanı" cevabı kadınlara bakış açısını anlatır. 

"Dünyaya Amerika'nın kadınları yarıştırmaktan korkmadığını göstereceğiz" cevabı ise kadınlara olan fikirlerin terse döndüğünü bize katıldığı olimpiyatta başarısızlıkla dönen Trudy, başarısızlıkla dönme sebebi antrenman yaptırmayan bir antrenöre sahip olmasıydı. Yine de her şeyin farkında olan Trudy'nin azmi,hırsı ve cesareti görülmeye değer olduğunu görüyoruz.  

Trudy'nin bitmek bilmeyen hırsı ve azmi onu bir kez daha denemeye itiyor, bu defa film bize bir antrenörün bir kadının başarısızlığını gölgelemek için zehirlendiğini gösteriyordu.(Ama bazı kaynaklara göre zehirlenme gibi bir durum olmadığından,dönemindeki antrenörüyle aralarının iyi olmadığı söylenmektedir)

Çoğu medya unsuru da kadın düşmanlığı konusunda tabiri caizse elinden geleni ardına koymuyordu. Bütün engelleri nasıl güçlü şekilde yıktığını iyi gösteriyordu Trudy. Filmin en can alıcı bölümlerinden biri ise denizanalarına karşı filmin ikinci yarısı bir kadının azim, cesaret, kararlılık ve hırsından eksilmeyen enerjiyle nasıl da denizleri sadece yüzerek değil, adeta denizle olan kavgasında çarpıştığına tanıklık ettiriyor izleyeni. 

Bir yandan da erkek karakterlerden biri olan Henry Ederle karakteri filmde çoğu zaman kızına kasap mesleğini öğütlerken, kızının dünyada rekorlar kıran biri olmasından sonra "Benim kızım, sana yüzmeyi ben öğrettim." ifadesiyle de bir yandan afalattıyordu seyirciyi. Çünkü bir zamanlar sadece kasap olmasından başka bir şey olmak istemediği kızını, başarısı gelince başarısına sahip çıkıyordu. Böylelikle insanoğlunun her açıdan içyüzünü gösteriyordu  bize.  

Filmde "Trudy Ederle" karakterine can veren "Daisy Ridley" müthiş bir performans ve gösterdiği azim, hırs, cesaret dolu kavramları çıplak gözlerle izlettiriyor. Aynı zamanda Ridley, Olimpik yüzücüye dönüşen koç Siobhan-Marie O'Connor'dan yüzme eğitimi aldığını dipnot olarak ekleyelim. 

Partner olarak kardeşi "Meg" karakterine can veren "Tilda Cobham Hervey," anne Gertrude Ederle karakterine can veren Jeanette Hain, Kadınlar Birliğinde yüzme dersi veren koç "Eppy" Epstein karakterine can veren Sian Clifford kadınlar dayanışması adı altında güçlü kadın figürler olarak yerini alıyor.Ama bu isimler arasında bakışı, güçlü kadın yapısı, dayanıklılığı, hem anne olmanın verdiği apansız mücadeleyi bir an olsun bırakmayan Jeanette Hain daha önde oluyor. 

Bunların yanında çoğu erkek karakter kaba ve döneminin gerektirdiği koşulları fazlasıyla yansıtmasını biliyor. Baba Henry Ederle karakterine can veren "Kim Bodnia" kaba Alman karakterini sıkı şekilde rolüne yediriyor, bunun yanında "James Sullivan" karakterine can veren "Glenn Fleshler"  Jabez Wolffe karakterine can veren  Christopher Eccleston kaba karakter konusunda rollerini sıkı işliyorlar. Erkek karakterler arasında aynı zamanda eski yüzücü Bill Burgess karakterine can veren Stephen Graham erkek karakterler arasında kısa süre almasına rağmen müthiş  performans çıkartıyor.

Teknik yönden kusursuza yakın görüntülerden bizi mahrum bırakmayan görüntü yönetmeni Oscar Faura sinematografisi ile büyülüyor bizi. Bunun yanında müzikleri ile Amelia Warner ise atmosferde kalmamızı sağlıyor. 

Filmin asıl detaylarına gelecek olursak... Gerçeklikten uyarlanan filmin kaynağı Glenn Stout'un aynı adlı eserinden geliyor. Jeff Nathanson ise senaryoya katkı vererek biyografik hikayeyi tarihsellikten de beslenerek etkili hale getiriyor.  Bunun içinde bazı bilgiler hatalı olsa da tarihsel olarak, atmosferin etkileyiciliğinden bir şey kaybetmiyor. Casting seçiminde Fiona Weir'i ayrı kutlamak gerekir, ki çoğu oyuncu rolleriyle büyüleyici bir performansa imza atıyorlar. 

Böylesine gerçekçi bir hikayeyi iyi işlemek sinemaya değer katan bir unsur, bunu sinema alanında gördüğümüz de oluyor, göremediğimiz de. O yüzden Gertrude Ederle'nin öyküsü  kısıtlamalara , engellere ve zorluklara karşı bütün tabuları nasıl yikacağını gösteriyor. 

Filmin ilk bölümünde "İnsanlar kahraman olmamızı istemiyorlar. Hiçbir şey olmamızı istemiyorlar" cümlesine karşılık; azim, cesaret, hırs , kararlılıkla bunların yenileceğini ve feminist hareket açısından da  önemli mesajlar veriyor. 

Sonuç olarak; Yönetmenliğini Joachim Ronning'in üstlendiği ,Glenn Stout'un aynı eserinden uyarlanan, senaryosunu Jeff Nathanson'un ele aldığı  "Young Woman and the Sea" müthiş işleyen öyküsü, gerçekçiliği, kadınların her alanda söz sahibi olacağını haykirmakla kalmayıp, " Bu iş cesaret işidir "diye haykırıp, Denizin sadece erkek işi olarak görenlere karşı cevabını fazlasıyla veriyor. 

Çünkü Hak verilmez, alınır! 

Cem Kurtuluş, 2024

 


19 Ağustos 2023

Pornografik Şiddetin Dünyadaki Gerçekliği: Mukavemet (2022)

 












“Bizim pornografik şiddet dediğimiz sahneler eleştirdiğimiz dünyanın gerçekleri maalesef. Ve bu gerçekleri hayatta var olduğu hâliyle anlatmak istediğinizde bu denli sahneler ortaya çıkıyor.”

 (Soner Caner)

“Mukavemet”  Arapça “kwm” kökünden gelen “mukawama”(t)”karşı durma,direnme”sözcüğünden alıntıdır.(Nişanyan Sözlük)

Günümüzde de daha çok kullanıldığı yer ise polis ile girilen tartışmalarda “Polise Mukavemet etti” olarak da çok söylenmiştir.Hiç şüphesiz ki Mukavemet sözcüğünün gideceği yer bir o kadar öfke ve şiddet ile ilintilidir. Bir yerde direnme ve karşıtlık koymak vursa da bunun da sonunun şiddete dönüşeceği kaçınılmazdır.

Buradan yola çıkarsak… şiddet unsurlarının öne çıktığı ve çıkacağı,pek çok zorluktan geçen “rahatsız edici” film rafına koyabileceğimiz,bir o kadar psikolojik gerilim örneklerinden biri olsa da pek de tam o noktaya yaklaştıramayacağımız  “Mukavemet” sonda söyleyeceğimi başta söylemek gerekirse; yaklaşık 14 günde tamamlanıp 7 defa baştan sona çekilen  film. Tek plan çekimin zorluğu da buraya devreye giriyor.

Başlangıç itibariyle telefon trafiğiyle başlayan daha sonra da tek mekanlı odamıza dönüyoruz. Baş karakterimiz Rahmi’nin evine girmesiyle birlikte film, gerilimin içine yerleştireceğini bize ucundan hissettiriyor.Aynı evi paylaşan Rahmi ile Ecem’in Rahmi tarafından Rahmi’nin hal ve hareketleriyle Ecem’e güvenmediğini anlıyoruz,bu tam  belli olmasa da “Nasılsın” sorusuna “iyiyim” cevabındaki soğukluk ve bir o kadar içine kemiren bir düşünce hissiyatı filmin başından itibaren seyirciye hissettiriliyor.

Bunun yanında kendi yiyecek yemeği kendi hazırlayan Rahmi’nin sıkıntısı burada açık veriyor,ve bu esnada da Ecem’in telefonunun çalması ve aniden sessize alınması  bizi sıkıntılı yolculuğa çekeceğini gösteriyor. Rahmi;sessiz,sakin,bir o kadar tedirgin psikoloji içerisinde olurken, Ecem’i bu bölümlerde günlük tepkilerle ölçüyoruz. Yine de bunların hepsinin ileriki süreçte kıskançlık ile başlayan bir şiddete dönüşeceğini seyirciye hissettiriyor film.

Ağır ağır ilerleyen sessizliğin yükseldiği bölümlerde ve aralarında soğukluk olduğunda Rahmi’nin Ecem’in telefonunu alarak kıskançlık krizine girmesi sonrasında filmin dili de,boyutu da değişiyor. Burada Rahmi’nin tipik bir erkek olarak hesap sorma evresine giriliyor.Oda ışığı atmosfere de burada ayrı katkı sağlıyor, Ecem’in “sen siktir git diyemecek kadar zavallısın,işte sen bu kadar acizsin” cümlesiyle başlayıp ve daha sonrasında  eski sevgilinin kapıya dayanmasıyla film bizi buralarda öfke ve şiddetin içine davet edeceğinin sinyalini veriyor.

Rahmi’nin de öfkeden deliye dönen haline burada tanıklık ediyoruz. Rahmi’nin kıskançlık kriziyle deliye dönmesinden Kazım’a söz hakkı tanımadan saldırmasından sonra Ecem’e karşı tek argümanı ise “ya içeri girseydi ne olacaktı. Ben,bizi korumak için yaptım” cümlesinden  ibaret oluyor. Şaşkınlık,yaşanan durumdan olan panik ataklar,sinir krizleri,”nasıl yaptım ben bunu” bakışları ve burada şiddete davet ediyor film bizi.

Rahmi’nin Kazım’ı küvete taşıyıp öldüğünden emin olmamışçasına Rahmi bu defa o kana bulaşmış ellerinden aldığı güç ile Kazım’ı öldürüyor. Bu sahneler kimileri için kan dondurucu,kimileri için rahatsız edici olabilir,ki sinemada bunu izleyenlerin de filmin ilk yarısında çıktığı pek çok yerde söylenmiştir. Rahmi’nin bakışlarında eğer bir defa kanın içine girmişseniz,gerisinde de bunu istersiniz bakışlarını görüyoruz. 

Bu sahneler tek mekan olduğu için adımlar,Rahmi’nin küvete sürükleyişi hepsi el kamerası ile gösteriliyor bize. “Aciz misin” diye Rahmi’ye haykıran Ecem’in Rahmi’den ölesiye korkan Ecem’i görüyoruz bu sahnelerde. Sakin ve sessiz bir insanın bir yandan “herkes insan öldürebilir” söylemini söylüyor film bir yandan. Rahmi’ye baktığımızda yakışıklı bir o kadar sakin,etrafa zararı olmadığı görülse de bunların hepsinin tam tersi olabileceğini bize bu bölümlerde gösteriyor.

Bıçakla kol altından Kazım’ı kesmeye başladığı sahneler ise rahatsız edicilik boyutu olarak da oyuncu olarak Selahattin Paşalı’nın da zorluk derecesi performansına tanıklık etmemizi sağlıyor. Rahmi karakterini canlandıran Selahattin Paşalı çok üst seviye bir performans sergiliyor,kendisine partner görevi üstlenen Ecem karakterine can veren  Ece Çeşmioğlu’da bütün bu dehşet anlarına tanıklık etmesiyle geçirdiği sinir krizi ve korku duygularını etkili şekilde ortaya koyuyor. Ama ağlama anlarının abartıldığı ve yapmacık durduğunu söylemem gerekiyor,ki pek çok seyirci bu anların kendilerine geçmediğini söylemiş. 

Bütün bunlar olurken küvete dekor olarak mavi fayansların açısından ise daha gerçekçi bir seçim olmuş.

Filmin ilk yarısında daha çok ekmek bıçağıyla Rahmi’nin Kazım’ı parçalara ayırışı, kan dolu sahneler ve daha sonra Rahmi’nin tükenmişliği ve yorgunluğu ekleniyor bütün bunlara. Böylesine bir zamanda kesilen bir kolun mavi çöp poşetine koyulması bir o kadar hem alakasız hem de komik bir detay oluyor. Filmde bahsedilen “Rukiye” karakterini filmin başlarında yatak odasında tartışmalarından, bir de Ecem’in Rukiye’yi arayarak” Rahmi, Kazım'ı öldürdü,beni de öldürecek” feryadında bulunarak duyuyoruz. 1 saatlik zaman diliminde Rukiye’nin isminin geçtiği yerler buraları oluyor. Ecem’in de çok konuşmadığına, sadece korkudan dolayı iç çekişlerine,ağlayışlarına tanıklık ediyoruz.

Bir yerden sonra bu ağlayışlar ve verdiği tepkiler pek de yerinde olmuyor.Filmin konusu iyi olmasına rağmen işlenebilirliği zayıf noktada oluyor.Rahmi karakteri üzerinde çalışılmış olsa ve ,belki de tek mekan olmasaydı daha da üstüne düşünebilirdi. Ama sadece banyoya sıkışılmış ve Rahmi’nin kan banyosu içinde cinayeti işlendiği an’a hapsoluyoruz.  

Filmin çoğunluğunda Rahmi’yi sadece kol kesmekten ve vahşetin içinde olmaktan  ibaret görüyoruz,Ecem’i de ağlamaklı ve korkulu hallerden başka şekilde göremiyoruz. Rahmi’nin kendi kendine konuşmaları ve bazen sesinin az gelmesi de bir teknik aksaklık olarak söylenebilir,çünkü Rahmi karakterini oynayan Selahattin Paşalı’da MUBI’ye verdiği röportajda çok defa sahnelerin tekrarlandığını,artık depresyona girdiklerini bazen sesinin gittiğinin ve ekipten ziyade kendisi” artık olmayacak” durumuna geldiğini belirtiyor.

Filmin finaline doğru ilerlediğimizde polisin olay mahaline gitmesiyle yönetmen biraz olsun seyirciyi kasap ortamından alıp soruşturma sürecine ışınlıyor. Bu bölümlerde de filmin başından itibaren Ecem’in arkadaşı olarak tanıtılan Rukiye’nin polise ifadesi ile başlayan Kazım’ın evli oluşu ve polise gittikleri esnada “mesajların yetersizliği” gibi detayları öğreniyoruz.  

Gazete sayfalarında,haberlerde gördüğümüz korkunç içerikli haberleri de aslında Rukiye’nin ağzından duymuş oluyoruz. Tam anlatmasa da polisin “yeterli delil olmamasını”söyleyip çok da önemsememesiyle başlayan cinayetler zinciri ülkede görülen anlamak için mümkün. Ama bu bölümleri film oldukça kısa tutması bu açıdan filmi zayıf bırakıyor. Karşı komşusunun cinayetten haberdar olması gibi detaylar da buna eklenebilir. Bir o kadar komik polis tasvirlerini de görmüş oluyoruz.

Dehşet dolu parçalanmış bir ceset karşısında hiç sanki cesede bulaşmamış gibi davranan polis ve hiç olay mahallinde sakince hiçbir şey olmamış çıkan sevgilisiyle telefon konuşması yapan polis... Bütün bunlar bu kan banyosunu gösteren vahşet havuzunda ortamı yumuşatmak için yapılan hareketlerden olması da çok olası. 

Oyunculuklara gelirsek… “Rahmi” karakterine can veren Selahattin Paşalı;filmin başından sonuna kadar korkunç bir ruh halini,vahşetin nasıl olabileceğini, çocuksu yüz hattıyla öfkeden deliye dönmenin en üst evrelerini bakışlarıyla fazlasıyla gösteriyor. Ecem karakterine can veren Ece Çeşmioğlu, korkunun meridyenlerinde iç çekişlerle korkudan bir şey yapamamanın şaşkınlığını gösteriyor bizlere. 

Oyunculuk konusunda "Aşk 101" olmak üzere kendisini daha çok dizilerde gösteren Selahattin Paşalı’nın dizilerin aksine böyle filmlerde yer alması bu sinemaya çok değer katar. Filmde mekan,dekor konusunda iyi seçimler yapılmış,bunun haricinde teknik anlamda “Rahmi” karakterinin nefes alışları,konuşmalarından daha etkili. Film bu konuda ses ve birçok açıdan zayıf kalıyor.

Sonuç olarak; "bu coğrafyada doğan erkekler doğuştan bir hastalığa yakalanıyorlar ve ben bunun filmini yapmak istiyorum"diyen bir yönetmenin elinden çıkan bir film “Mukavamet” 

Birçok açıdan eksikleri, kusurları olmasına rağmen,bunun bilinciyle ortaya çıkan tek plan çekmenin zorluğuna rağmen 14 günde bitirilip 7 kez baştan sona çekilmiş olup seyirciyi rahatsız etmek üzerine kurulu. Bunu yaparken de bu rahatsız ediciliği seyirciye yedirip,seyircinin de filmin ilk yarısında çıkabileceğini hesaba katmamış olabilirler,ama gerçeklik fikriyle filme gidenler bunun ne demek olduğunu anlayacaklardır,ki oyunculara göre de filmin teması seyirciyi rahatsız etmek teması üzerine kurulu.

Konusu itibariyle daha saf,daha gerçekçi, film anlatısı itibariyle daha vurgulu olması gerekirken daha çok tek mekan içinde bir mezbahanın içinde olmuş gibi hissettiriyor. Bununla beraber de karakter gelişimi konusunda sınıfta kalıyor.Bu coğrafyadaki erkeklik durumuyla alakalı Selahattin Paşalı son noktayı şöyle işaret ediyor

“Mukavemet”te bu coğrafyaya doğan erkeklerin toplumsal sebepler yüzünden yakalandıkları “erkeklik hastalığı” ön planda. Şiddet de bunun sonucu.”

İnsanın ruhunun derinliklerinde şeytani bir taraf hep olduğunu da haykırıyor "Mukavemet" belki bunu çok başarılı şekilde işleyemiyor,ama "Rahmi" karakterine odaklanınca sessiz ve tuhaf bir insanın nereye evrildiğini görmek kaçınılmaz oluyor.

Cem Kurtuluş,2023

02 Ağustos 2023

7.Koğuştaki Mucize (2019)










Filmleri film yapan en büyük unsur; gerçeklerden iz süren hikayeler taşıması bunu güçlü bir senaryoyla birleştirmeleridir. Senaryolar; iyi oyuncularla etkili bir film ortaya çıkarırlar. Burada mevzubahis ne senaryonun iyi olması,ne de oyuncuların. Gerçeklikten kasıt ise;gerçek gibi hissederek etkileyici şekilde kurgulanması ve asıl mesele seyircide iz bırakan ve dokunaklı şekilde filme yansımasıdır. “Başlangıçta ismi “Yedi Numaralı Hücredeki Mucize” olan film, sonradan 24 Haziran’da alınan bir kararla “7. Koğuştaki Mucize” olarak ismi konuyor.”   Sadece bu değil, film aynı zamanda  bir Güney Kore filminden sinemamıza uyarlanıyor. “7. Koğuştaki Mucize”  sıkı yönetim yıllarında Ege kasabasında olan bir hikayeyi konu alıyor.

Film; Amerika’nın Irak bölgesini işgal edilen dönemde İngiltere hükümetinin Amerika’ya destek vermesi sesleriyle açılıyor ve daha sonrasında idam cezasının kaldırıldığını televizyon ekranında göstermesiyle başlıyor. Seyirciye bu ayrıntıları gösterdikten sonra asıl hikaye olan Ege kasabasına ışınlıyor seyirciyi.

Bu hikayede baş kahramanımız “Memo”  zihinsel engeli olan, aynı zamanda aklını kaybetmiş biri olarak değil karşımızda; daha çok hayvanlarla içli-dışlı, içi iyilik,insanlığa dair umudunu kaybetmemiş, çoğu yerde gülümseyen, derdini anlatamayan ,şeffaf bir karakter ile karşımıza çıkıyor. Kızının okulda başarı belgesi almasıyla; filmin başlarından itibaren okul öğrencileri babasıyla alay ettiği sahne ile film başlardan itibaren seyircide burukluk yaşatacağını gösteriyor.  

 Babası ile aynı akıl yaşına kız olduğunu çok geçmeden öğreniyoruz. Hikayenin ileriki kısımlarında bir komutanın kızına aldığı çantayı Memo’nun çok istemesine rağmen kızına almak istemesiyle başlayan süreç ile hikayenin dram yönü kendini belli etmiş oluyor. Filmin en buruk sahnesini  de kızının, babasının komutandan tokat yemesi sonrası babasına sarıldığı sahne seyirciye baştan itibaren hüznü yaşatmayı biliyor.

 Alay edilen Memo’nun, bulunduğu bölgede Komutan’ın kızının  kendisiyle alay edilmesi sonucu küçük kızın  ölümüyle sonuçlanan hikayede Memo hüküm yemek zorunda kalıyor. Bu hikayede  ve bölümde Memo karakteri seyirciye iyilik kapılarını sessiz şekilde açıyor. Yapmadığı suçtan hüküm giyen,derdini anlatamayan, herkesin gözünde “katil “ sıfatıyla yargılanan bir karakteri izliyoruz karşımızda. Aynı zamanda  yapmadığı bir suçtan askerlerce zorbalık yapılarak itirafı alınan zorla suçunu kabul ettiren sıkı yönetim yasasını anlatıyor bize film. Askerlerce dövülen,zorla itiraf edilen MEMO’ya karşı kızı Ova’nın askeri aracın önünde durması da güçlü bir baba-kız sevgisinin dramını yaşatıyor seyirciye.

 Filmin ilk yirmi dakikasında “ bu çocuk dediğin anarşistler memleketi yakıyordu az daha “ edilen cümle de sıkı yönetim yıllarına dair bir mesaj oluyor. Film, hikayesini daha sonra Memo’nun suçu olmadığı halde,ezilmek zorunda kaldığı hapishane günlerine çeviriyor. Bu hayatta Memo; masumiyetini de iyiliğe olan dünyasını da birilerini öğreteceğini film bize daha izlemeden söylüyor aslında.

Memo; dört duvarlı hapishaneye girdiğinde askerlerin sıkı yönetim yasalarınca uygulanan sert müdahalesine daha içeri girmeden uğruyor,daha sonrasında sorgu-sual söylenmeden herkes kendisine düşman kesiliyor. Ne sözü dinleniyor,ne cevabı bekleniyor. Hayatta bazı masumların cevapların beklenmediği gibi, Memo karakterinde de biz bunu görüyoruz.  Hikaye “ Memo” karakteri üzerinden ilerlese de hüküm giymiş suçluların yaşantılarına film ayrı parantez açıyor, özellikle hapishanede mahkumlardan birinin “ bırak dede efendiyi, allah baba bile burayı ıslah edemez “ sözüyle noktayı koyuyor.

Bu konular bir yana; filmde sıkı yönetimin her şeyi olan askere ayrı parantez açılıyor; hapishane müdürü her ne kadar yetkili olan tek kişi olsa da sözün dinlendiği tek merci sıkıyönetimce oraları idare edenler, dönemsel yönden de bunun altı çiziliyor. Hapishane ortamı bazen suçsuzlara bile daha kendisini tanımadan en ağır cezayı verir. Memo’nun düştüğü hapishanede bir Türkiye Mozaiği çiziliyor. Karadenizlisi,Egelisi, ve türlü türlü karakterlere yer var. Memo’nun suçunu öğrenen Askorozlu ile başlayan koğuştan herkesin Memo’ya sorgusuz/sualsiz saldırmaları da bir acımasızlık örneği oluyor.

Askerin koğuşları bastığı esnada mahkumlara da “Yarbay” rütbesini de yüzbaşı “Allah” olarak tanıtarak da her şeyden çok biz varız mesajı veriyor. Bu da eski 1980 dönemlerinde zorbalık yapan askerleri hatırlatıyor.

Suç işlemeyen zihinsel engeli olan,derdini anlatamayan iyilik dolu dünyasıyla Memo ve dört duvar arkasında babasına seslenen Ova adında küçük kızın destansı sevgilerine tanıklık ediyoruz. Film genelinde de “ Ova “ karakteri en az “ Memo “ karakteri kadar etkili oluyor. Sıkıyönetim bunda da etkili oluyor, hapishane müdürünün askerlere “ yazıklar olsun” serzenişi de döneme mesaj yolluyor. Filmde küçük kız “Ova” üzerinden ölen insanlara “melek oldu “ denmesi ayrı ince nokta, her ne kadar “ cennet-cehennem “ kavramı üzerinden ilerlese de bu, çoğu yerde bunun vurgusuna tanıklık ediyoruz.  

Filmde sadece tanıklık ettiğimiz bu olmuyor; içeri düştüğünde askerler tarafından “ katil” diye içeri atılan Memo’yu aşağılayan, deli sıfatıyla hor görenlerin Memo’nun masumiyetine dair bir perde aralaması ile film izleyene iyilik/kötülük kavramları arasında sorgulama içerisine girip “ her şeyden bu kadar emin olmayın” mesajı veriyor.

Sıkı yönetim dönemine dair hapishane duvarlarında yazılı “ Edeple gelen,saygıyla gider “ yazısı bir ders niteliğinde mi bilinmez; ama  en azından hapishanelerde ilk gelene böyle davranılmayacağı aşikardır düşüncesini akla getiriyor.Çünkü Memo gibi edeple gelen bazen saygı ile gitmiyor. Orada da suçu olmadan soru sorulmadan zorbalığa maruz kalan Memo’nun izinden gidiyoruz.

Filmin ikinci yarısında Memo’nun dünyasının ardındakiler ve Memo’nun iyiliğine inanan insanlar arasında seyreliyor. İyilik ve kötülük kavramları buralarda ayrılıyor. İşlememiş suçu çekmesin diye kendini feda edenler tarafından da film içimizi cız ettiriyor. Hapishanede bir aile havası yaratılması rakı sahnesi ile birlikte ve muhabbetin artmasıyla açığa çıkıyor. Bir kızı öldürmek üzere suçlanan Memo’nun aslında altın bir kalbe sahip olduğunu da Askorozlu ve arkadaşlarının davranışlarının değişmesinden anlamış oluyoruz.  Askorozlu’nun öldürülecekken hayatını kurtararak ve insan öldürmenin “günah” diye haykırıyor Memo.  

 Ova’nın babasına getiriliş sahnesi ile başlayan süreç hapishane mahkumlarınca bir sevgi ortamını gösteriyor yönetmen bize. Suçsuzluk,adaletsizlik,acımasızlık ve bir o kadar askeri zorbalıkların dayatıldığını suçsuz biri olmasına rağmen şahiti ortadan kaldırmak Yarbay Aydın’ın delilleri yok etmesiyle anlamış oluyoruz. Yarbay Aydın bize filmin başından itibaren üstten bakış açısıyla statü fark etmeksizin aşağılayan insan kesmini hatırlatıyor. Kendisinin karakteri bir yana, Üst rütbeli bir babanın kızının başka kızlara bakışı da aynı netlikte oluyor. . Filmdeki kötü karakter hüviyetine bürünenlerin iyiye dönüştüğünü “Memo” karakteri üzerinden anlamış bulunuyoruz.

 Senaryosu Kubilay Tat’a ait olan filmde; filmin merkezinde  neden asker yerleştiriliyor ya da askerler üzerinden bir mesaj mı verilmek istenmiş? Bu da filmin ayrı bir detayı oluyor. Devamlı askerin zorbalık unsurunu göstermesi senaryoyu itici göstermiş de olabiliyor. Askerler geçmişte bu tür vakalarda bulunmuş,bunun üstü kapatılmış dönemler olmuştur. Yine de farklı fikirlerle sadece askeri düzenekler yerine daha etkili formül üzerinden bir senaryo yaratılabilirdi.  Filmde daha çok engeli olan Memo tuzağa düşürülmüş konumda olurken, askerler de zorbalık yapan bir statüde oluyor.  

Suçu olmayan zihinsel engelli birinin suçu olmadığı halde askerler tarafından silahın namlusunun kendisine çevrilmesi de bir o kadar ağır bir sahne olarak yerini alıyor. Film;Muğla ve Beykoz’da çekimleri yapılıyor. Sinematografik açıdan doğayla iç içe,günbatımı ve renk olarak seçimi ve genel başarısı Torben Forsberg imzasıyla yerini alıyor. Bununla birlikte filmde 80'ler dönemine ait unsurlar da yerini alıyor. Mehmet Ada Öztekin'in 23 Nisan töreni ile başlayan pürpak giyinen ilkoğul öğrencileri, kaymakam,asker,komutan ve protokol ile devam eden mutlu bayram sabahlarını gösteriyor bize. 

 Bunun yanında kurgu koltuğunda oturan Ruşen Dağhan ismi ise dikkatlerden kaçmaması gereken bir isim. Parçaları birleştirmek konusunda ve müziğin atmosfere uyumu konusunda nitelikli bir iş çıkarıyor,ki  müziklere imzasına atan Hasan Özsüt oluyor. Filmde diğer bir detay ise filmin bir bölümünde “Gündoğdu MARŞI” na yer verilmesi,ki olayların ardını örtmesi için “karşıt görüş” referansından yola çıkıyorlar. Gündoğdu Marşı ile ortada sağ/sol kavgası yokken buna yer verilmesi absürd olmuş.

 Oyunculuklara geçecek olursak…  “Memo “ karakterine hayat veren  “ Aras Bulut Iynemli “  rolü sadece oynamakla kalmayıp çocuk ruhlu olmanın da hakkını verdiğini söylemek  gerek ki kendisi de bu rolün kolay olmadığını,ayrıca bu rol hakkında notlar aldığını da belirtmiş. Türkiye’de de böylesine hem çocuk ruhlu oynamayı hem delilikle örtüşen bir role bürünüp bunu böylesine inandırıcılıkla oynamak tabiri caizse her baba yiğidin harcı değil cümlesini akla getiriyor. 

Aras Bulut ne kadar film genelinde etkileyicilik namına iz bırakan isim olsa da, bir o kadar küçük kızı oynayan “ Ova“ karakterine hayat veren Nisa Sofiya Aksongur de bir o kadar etkili izlenim bırakmayı başarmış, bunun yanında   Vatanım Sensin dizisinden tanıdığımız ve tiyatrocu geçmişiyle bilinen  Celile Toyon başarılı bir şekilde oynuyor. Filmde bütün karakterlerin önemli bir özelliği tiyatrocu bir geçmişe sahip olmaları. Gerek İlker Aksum (Askorozlu)  gerek Mesut Akusta (Yusuf ), Gerek Sarp Akkaya (Müdür Nail )   gerek Yıldırım Şahinler de  bu isimlerden bazıları.

Bir filmin hikayesinin tek oyunculuğa sınırlandırılması çok kez defa tartışma konusu olabilir; ama bir filmde başrol kadar yan karakterler filmin hikayesini belirler. Bu hikayede “Hafız” karakteri verdiği cevaplarla ve duruşuyla başka yerde dururken, Yusuf karakterine can veren hiç konuşmasa bile sadece bakışıyla,sessizliğiyle bazı şeylerin anlaşılacağını bize Mesut Akusta öyle anlatıyor ki susmak tek çare kalıyor.

 Sonuç olarak;Güney Kore yapımı ”Miracle in Cell No. 7” adlı filmden uyarlanan senaristliğini Kubilay Tat,yönetmenliğini Mehmet Ada Öztekin'in yaptığı  “7.Koğuştaki Mucize “pek çok eleştirmenin “ salya sümük  ağlatmayı başardığı”  sözünü kanıtlamasının yanında   nitelikli oyuncu kadrosuyla,  buram buram burukluk ve hüzün adı altında Türk sinemasının son zamanlarda çıkardığı dokunaklı,hüzünlü, yer yer gülümseten ve insanın kalbine dokunan  kaliteli işlerden. Gişeye oynamasının yanında sadece gişeye oynayarak değil de insanın içini cız ettirmesiyle, hüzün ve burukluğu harmanlayarak bu topraklarda yaşanılanları etkili bir şekilde işlemesini  iyi bilirliğiyle zirveye oynadığını ispat ediyor.

 İzlerken Altını Çizdiklerim:

 

“ Bırak dede efendiyi, Allah baba bile burayı ıslah edemez “

 “Anamdaki Müslümanlığa hiçbir kitapta rastlamadım”

“ne var lan bunun içinde

Konyaklı hafız abi

Siktir lan münafık “

 

“ bu çocuk dediğin anarşistler memleketi yakıyordu az daha “

 “odaklanınca ne oluyor dört duvar kalkıyor mu?”

 “ ben ne içerde,ne dışarda yaşayamam

Güneş bana haramdır”


 “ilk taşı günahsız olanınız atsın”

 “kendi kızına kıydıysan başka çocukları kurtaracaksın”

 Cem Kurtuluş, Ocak 2020

13 Mart 2023

Şatafatlı Hayatların Ardındaki Hollywood: Babylon (2023)

 












Film endüstrisinde türlü türlü entrikalar dönmüştür, bu entrikaların ardından dönen hikayelerin haddi hesabı yoktur. Bu entrikalarla birlikte dönem öncesi ve dönem sonrasını eleştiren pek çok film pazarlanmıştır. Hollywood pazarı hakkında ise söylenebilenler bundan çok fazlasıdır. Gösterişli hikayelerin, sadece yıldızlardan ibaret değil daha fazlasının gösterildiği bir dünya “Hollywood” belki de filminiz sıkı bir içeriği sahip olmasa bile sadece Holywood’un içinde olduğunuz için bir  yere sahip olabilirsiniz.Sinemanın sessiz döneminden hikayeye başlayan “Babylon“ filmin başlangıcından itibaren hikayeye 1926 yılında başlıyor.

Filmin daha ilk sahnesinde bir Fil’in merkeze yerleştirilmesiyle gösterişli bir parti hazırlığına doğru bir sürece tanıklık ediyoruz.  Parti başladığında herkesin kendini bir başkası sandığı bir dünya ile karşılaşıyoruz. Bu gösterişli renkli dünyada dans eden çıplak insanlar, uyuşturucunun yüksek dozla alınması, caz müzik… Bunlar her biri aslında gerçek Hollywood da yaşananlar ve parlak yaşantılar. Bu hikayede yıldız olma hayaliyle bu partiye kalan  Manny ve Nellie karakterlerine tanıklık ediyoruz. Mannie karakterine filmin başından itibaren odaklanıyoruz, bir nevi yükü çeken isim kendisi olsa da daha sonraları partide uyuşturucunun dibine vurup seks gösterileri de bundan nasibini alıyor.

Tek bir karaktere değil, bütünlüğe odaklanıyor “ Babylon,” bu sayede de o şatafatlı dünyanın içindeki dalavereyi anlamamıza yardımcı oluyor. İzlerken kopukluklar, geçişler olsa bir şekilde o geçişlerdeki kopukluğu da bir yandan kapatmak için çaba sarf ediyor.Manny Torres ve Nellie LaRoy  karakterleri ilk başta merkezde görünen birer yıldız adayı olsa da bunlara bir koçluk görevi görecek,ya da filme yayılacak perdede Jack Conrad ismi ortaya çıkıyor. Bir nevi parlak yaşantıların resmini Jack Conrad ismi üzerinden çizse de Babylon, tek karaktere odaklanmıyor.

Şatafatlı,gösterişli,görkemli, uyuşturucu ve seksin bir arada yürüdüğü bu partinin ardından filmin ikinci bölümüyle birlikte film setlerinde yaşanan hikayelere tanıklık ediyoruz. Bütün olumsuz unsurlar burada gözüküyor;figüranlar,yeni keşfedilmesi gereken genç yıldızlar, film için kullanılan malzemelerin pahalılığı ve bir çok şey… Sette kendini feda eden,çırpınan hayatları Manny ve Nellie üzerinden gösteriyor bize Damien Chazelle. Kendini kanıtladığı, iyi bir oyuncu olma yönünde giden Nellie’nin bir galada listeye yazılmaması üzerine içeri alınmamasından sonra  birine bahşiş verip kendisinden imza istemesi ise Hollywood’un karakteristik özelliğini gösteriyor. Bir nevi “biri senden imza istemiyorsa ünlü değilsin/oyuncu değilsin “ mottosuyla ilerliyor.

Film  setlerinde tekrarlanan çekimlerde yapılan aksaklıklar, “onay” vermeyen üst yetkililiklerle birlikte hem yönetmen,hem sesçi, hem oyuncunun verdiği tepkilerle karşılaşıyoruz bu bölümde. Nellie’nin katıldığı gösterişli galada sahte görünümü altında yatan gerçeklerin sonunda gerçek yüzünü gösterişli insanlara bir “ kusmuk” adı altında gerçekleşiyor.

Bu bir nevi Hollywood’un cambazlığındaki diğer bir nokta oluyor. Belki de Chazelle’nin göstermek istediği nokta da burası oluyor. Hollywood klişeleri adı altında daimi şık hayatların içinde yer alan şık görünümlü insanların alttan gelen yıldız adaylarını hor görme durumunun özetini gözlemliyoruz burada.  John Conrad’ın son büyük günlerini yaşadığı filmin ikinci yarısında Conrad’ın yerden yere vurulduğu bir eleştiriye tanıklık ediyoruz, derginin yazarı Elinor ile geçen diyaloglarda  güçlü bir alt metin yatıyor. Özellikle herkesin ve her şeyin geçip gideceği sinema sektöründe geriye kalan yapılanlar olacağının altını çiziyor  Elinor St. John. Bu karakter aynı zamanda İngiliz romancı  Elinor Glyn’e dayanıyor. Nellie Laroy- Mannie arasındaki ilişkinin boyutunda Nellie’nin şöhret basamaklarını tırmanırken kendisini çoğu zaman tanımaması, kumar bataklığına girdiğinde kendisine aşkını ilan eden adama tekrar dönmesiyle Chazelle burada “insana iyilik yapan kötülük bulur “ cümlesini düşündürüyor.

 Nellie Laroy’un kaybolan hayatın ardı arkasında kokainin etkisi mi savrulmazlığın mı etkisi tartışılsa da  Clara Bow’un hayatından ilham alıyor Nellie LaRoy karakteri.  Jack Conrad karakteri de  John Gilbert’ten izler taşıyor. 1930’lardaki dönemde John Conrad’ı izleyen seyircinin bir sahnesine gülen seyirci filmin final kısmında dönem olarak seyircilerin o sahneye nostalji adı altında gülerken tepki vermediğini gözlemliyoruz.

Bütün bunları izlerken aslında filmin ilk yarısıyla, filmin ikinci yarısındaki filmin sanki iki ayrı film gibi yansıtılması kaçınılmaz oluyor. Ama bunların hepsini bir araya toplamak, böyle bir Hollywood sahnesini bu kadar tempolu aktarabilmekse en zor olanı.Chazelle’yi eleştirirken bunu merkeze alarak eleştiriyi yapmak daha sağlıklı olacaktır.

Oyunculuklara gelecek olursak…  Başta Jack Conrad karakterine can veren “ Brad Pitt “ ismi pek çok kişi için ilk merak edilen kişi oldu,ama bunların yanında asıl iki karaktere can veren başta Manny karakterine can veren  Diego Calva, Nellie LaRoy karakterine can veren  Margot Robbie inanılmaz bir performans gösteriyor. Özellikle böyle tempolu,sürekli değişkenliğin hızlı yürüdüğü renkli gösteride Margot Robbie’nin daha önde olduğunu söylemek yanlış olmaz. 

Yan karakterler konusunda ufak bir rolü olmasına rağmen Hollywood işleyini anlatımıyla kendisine ufak rol biçilen magazin yazarı  Elinor St. John karakterine can veren  Jean Smart olgun kişiliği, ağırbaşlılığı ile bu karaktere fazlasıyla yakışıyor. Bunların haricinde bütün oyuncuları tek bir yerde yorumlamak yerine; Chazelle’nin o partideki kalabalığı bir arada toplayabilmesi, ve bu atmosferi caz müzikle birleştirmesi başlı başına alkışlanması gereken bir hareket. Filmde az görünen diğer karakterlerden biri olan “Fay Zhu” karakterine can veren  Li Jun Li de bakışıyla,görüntüsüyle bekleneni verenler arasında oluyor.Mafyatik karakter James Mckay karakterine can veren Tobey Maguire de bir o kadar kısa oynamasına rağmen kötü karakterinin hakkını veren isimler arasında.

Filmin sinematografik yönüne gidersek; bolca renkli, parlak, geçişlerin ve temponun sürekli sürdüğü,bunu yapmanın zor olduğunu Lin Sandgren ile birlikte kolaylaştırılıyor. Lin Sandgren aynı zamanda Damien Chazelle’nin “ La La Land “ filminde de sinematografi yönden emanet edilen isimdi. Bu filmde de Chazelle aynı isimle çalışıyor.Filmin kurgu yönünde Tom Cross bulunuyor, zira filmin kesme aşamaları hakkında çok defa fikir alışverişi döndüğünü bazı röportajlarında dile getiriyor yönetmen. Bir filmin kesme aşamaları bile başlı başına en önemli yerini oluşturuyor. Filmin caz müziğiyle şaha kalkmasındaki bu görkem  Justin Hurwitz’in ellerinden çıkıyor.  Chazelle’nin ekibinde o kadar çok isim var ki böylesine make-up ekibine ayrı parantez açmak gerekir.

Sonuç olarak; sessiz sinemadan sesli sinemaya geçişteki zorlukları inişli-çıkışlı caz müzik adı altında dramatik unsurları da bünyeye ekleyerek ilerleyen karakterlerden çok, sonuca odaklanan bir film oluyor “Babylon” belki tek sıkıntısı 3 saate yakın süresi oluyor. Hollywood gibi uzun bir pazarı düşününce bunu çekmeye çalışmak da başlı başına risk olduğunu da gösteriyor Chazelle. 80 milyon gibi bir bütçeden çıkan “ Babylon” bunu yaparken her sentini kullanıyor. Belki filmi kısaltılıp daha kestirme yol izlenebilirdi dedirtiyor, ama “kötü bir film” denilmeyi asla hak etmiyor!

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim:

 “içimde bir boşluk hissederken her şey yolundaymış gibi yapmayacağım”

“sen yıldızdın.  Karanlıkta olan bizler  sadece izleyip hayatta kaldık.”

“Deprem bu şehri haritadan silebilir ve hiçbir şeyi değiştirmez.  Kalıcı olan fikirdir “

“depona benzin koyan adam neden sinemaya gider? Neden? Çünkü orada daha az yalnız hisseder”

“bizse hala dönem filmi yapıyoruz”

Cem Kurtuluş,2023

28 Ağustos 2022

Rüzgarda Salınan Nilüfer (2016)


 










“İnsanın kendiyle kurduğu ilişkiyi anlamak gibi düşüncem var. Ama her zaman kendi hayatım içerisinde sınıf farklılıklarını dert ediyorum. Bu düzen içinde hep bir sınıf farkının olacağına inanıyorum”

(Seren Yüce)

Seren Yüce’nin ikinci filmi ”Rüzgarda Salınan Nilüfer” burjuva yaşantısı süren çekirdek ailenin hikayesine odaklanıyor. Bu hikayede; evliliklerin içinde olan mutsuzluklar ve mutluluklar, bazı debelenmeler, arayışlar kendine yer buluyor. Başlangıç itibariyle Korhan Ve Handan çiftinin evliliklerine konuk oluyoruz;bu evlilikte kadın bir takım arayışlarda, erkekse maço tavırlarda ama içine kapanık dünyasını hafiften sezdiriyor.Bu hayatlara dahil olan “Şermin“ karakteri filmde seyreliyor.

Handan’ın Şermin’e kitap yazmasını sormasıyla kendisi de bu boş meşgaleli hayatında bir bilgisayar alıp kitap yazma işine koyuluyor. Bu süreçte eşi Korhan, bu lüzumsuz eşya alma durumunun tepkisini dile getirir. Bir nevi erkek karakterin kadınlar üzerindeki bu harcamalara bir tepkiyi Korhan’ın karakterinde görmek mümkün. Handan’ın hayatıyla ilgili kendi hayatlarında bir hayatsızlık olduğunun hissiyatını alıyoruz bu ilişkide. Aralarında bir evlilikten ziyade;birbirine soğuk ve mesafeli insan izlenimi alıyoruz.

Korhan,Handan ve kızları üzerinden tespit yapacak olursak ;teknoloji dünyasındaki iletişimsizliğin dışa vurumuna tanıklık ediyoruz bu hikayede. Kendini bulmak için çırpınan ama başka hikayeler yaratmak isteyenlerin hikayesi de denebilir buna.

 Bu hikayede “Şermin” karakteri bir köprü görevi görüyor;Handan’ın bu dünyada görevi başkaları üstünden bu dünyada kendine farkındalık yaratabilmek. “Handan” karakteri tabiri caizse daldan dala atlayan ve zıplayan bir konumda beliriyor. Şermin’i de bu konuda kurban niyetiyle yaklaştığını hissettiriyor. Fikrini her defasında Şermin’e açtığında ve bir kıskançlık krizini bakışlarında görmek mümkün.

Handan’ın fikirden fikire atlayıp bulandırmasıyla birlikte devam eden süreçte “ yapan nasıl yapıyor” cümlesi de ağızlara sakız misali yapışıyor.Bir yandan istediklerini mi gerçekleştirmek istiyor Handan, yoksa başkalarının fikirleri mi Handan’a daha cazip geliyor, film için kritik soru biraz olsun bu oluyor.

Bir yandan erkek-kadın tartışması/çatışmasına da değinmesini iyi biliyor. Bir yanda parasızla güç sahibi olan erkek karakterler,bir yanda çalışmadığı için “ senin zamanın var “ cümlesine karşı, karşı çıkan kadınların alınganlığı. Bu bir tür alınganlık olmasa da iyi bir şirkette patron konumunda Korhan’ın üzerinden bir iktidarcılığı görmek hiç de zor değil.

Filmin genel temasında; ellerinde telefon,tablet,ve bilgisayarla kendi kabuğuna çekilen aile bireylerinin bu iletişimsizlik çağına katkılarını gözlemliyoruz. Filmdeki mekan “ev” olsa da ev, orada sadece içine girilen bir sığınak, bundan fazlası da hissedilemiyor. Korhan’ın başka kadınlarla flörtleşiyor olmasından gece yarısında gelen bir mesaj kadının anlamayacağının sanılması ile ilgili de mesajını veriyor film. Buradan da filmin başından itibaren evliliklerinde kendilerine soğuk ve mesafeli olan çiftimizin cinsel birlikteliğinde düzenli olmadığının kanıtı oluyor bu kısım.

Kıskançlık,haset,kibir,sevgi,nefret... Birçok duyguyu filmin ikinci bölümü ele veriyor. Kadının kadının kıskançlığı Handan ve Şermin arasında net şekilde veriliyor. “Peygamber mi zannediyor bir kitap yazdı diye “ içerlenen Handan’ın cümlesi de bunu anlatan en net cümle oluyor. Oysa Şermin; sessiz,sakin,kitabıyla başarılı olan bir karakter konumunda oluyor;daha çok bütün hikaye Handan üzerinden anlatılıyor bu hikayede.Filmin başından iki dost gibi görülen ailenin aslında aralarında hiçbir dostluk olmadığını da filmin ikinci yarısındaki sahnelerde apaçık hissettiriyor film.

Oyunculuklara gelirsek... Handan karakterine can veren Songül Öden filmin baş kahramanlarından biri oluyor;gerek hal ve hareketleriyle,gerek muhteşem performansla,bunun yanında eşi olarak karşımıza çıkan ve Korhan karakterine can veren Tolga Tekin; mevki sahibi, burjuvazi bir yapının içinde olan patron görünümlü kişiyi aktarıyor bize. Yan karakter olarak filmde yer alan Şermin karakterine can veren Tülay Günal ;sakin uslubüyle, doğal görüntüsüyle can katıyor.

Sonuç olarak; Seren Yüce’nin ikinci filmi olan ”Rüzgarda Salınan Nilüfer” hikayeyi sade anlatım yoluyla anlatmasıyla, aile bireyleri arasındaki iletişimsizlik başta olmak üzere meselesi bir film olma özelliğini fazlasıyla taşıyor. Nilüfer çiçeği de durgun sularda ve sulak alanlarda yetiştiği için asla salınamayacaktır, aynı Handan’ın kendi hikayesini Şermin üzerinden yazması gibi Handan da Şermin gibi olamayacaktır.

Belki de insan başkasına öykünerek değil, gerçekten kendi sahici hikayesini yazarak bu işe dahil olabilir!

Şermin’in dediği gibidir belki her şey: “ biz kendini tanımayan aptallarız” 

Cem Kurtuluş,2022

Sıcak ve Doğal Bir Hikaye : Sarı Sıcak (2017)


 










“Sınıfsal hikayeler hep ‘tutan’ hikayeler değil. Ama sinema içinde bir ‘yeri’ olan hikayeler. Son dönem dünya sinemasına baktığınız zaman bu tür hikayelerden uzaklaşma da görüyorsunuz. Ama ne olursa olsun, hiçbir zaman geriye itilmeyecek, her zaman varlıklarını hissettirecek olan hikayeler. Özetle, insanoğlu oldukça, bu tür ‘sınıfsal’ hikayeler de olacaktır.”

 (Fikret Reyhan)

 Hikaye yaratmak başlı başına zor bir işe girişmek olsa da gerçek hikayelerden ilerleyip bunu sahici bir dille seyirciye ulaştırmak en mühim olanıdır. Hikaye/Öykü konusunda ise Edebiyatta örneği  Orhan Kemal, Yaşar Kemal ve edebiyatta nice isim de görmek  mümkündür. İsmi Yaşar Kemal kitabıyla aynı benzerlik gösteren ama hikayesini  Çukurova bölgesinin fakirliğinden ve o bölgenin bunaltıcı sıcağından alan “ Sarı Sıcak”  hayata tutunmaya çalışan bir gencin hikayesini merkeze yerleştiriyor. Bu hikayenin ilk başlangıcında İbrahim’i bir kaplumbağayı sanki kendi bölgesine girip kendi bölgesine girerken kaplumbağayı uzaklaştırırken görüyoruz, buradan sonra kafamızı İbrahim’in zor yaşamına sabitliyoruz.

 Zor yaşamının altındaki durumu patronuna karşı isyanında gözlemliyoruz. Daha sonraları İbrahim’in  küçük döküntü harabeye benzer odasında ezilen bir yaşamın anlatısının içine çekiliyoruz. Baş karakter İbrahim’in bakışlarından, ifadesinden hoşnutsuzluğunu görmek mümkün. Hayatını kolaylaştırmak istercesine biz yüz ifadesine tanıklık ediyoruz, bir yandan da daha başlangıçtan itibaren iyimser bir karakter izlenimi alıyoruz.

Kamera devamlı İbrahim’in peşinde oluyor, biz de İbrahim’in peşinden savrulup giderken içindeki hoşnutsuzluğa dair bir takım sıkıntılar alıyoruz. Kamera, İbrahim’e yakın çekim pozisyonu hazırlıyor, bazı sahnelerde ön tarafı FLU gösterip arka tarafta İbrahim’i merkeze yerleştiriyor.

Film daha sonra baba-oğul arasındaki geçen diyalogdaki annenin konuya nasıl müdahil olduğunu gösteriyor. Ailesiyle oturduğu yemek sofrasında İbrahim’in boynu bükük, sanki suçluymuş gibi yüzündeki görmek İbrahim’e dair pek çok ipucunu ele veriyor.  Baba –Oğul ilişkisinde İbrahim yaptığı işlerden hoşnutsuz ve içi öfkeyle dolu birini hatırlatıyor bize. Babası ise yıllarda yaşadıklarını yaparak doğduğu yerde bunu ölene kadar yapacağının sinyalini gösteriyor bize.

 Filmin ilk yarısında İbrahim’e dayalı bir hikaye geçse de, bunun yanında Babası Nejdet Ağa’nın da bu hikayede zorluklara rağmen direnişi, kabullenişi, bulundukları tarlada var gücüyle çalışan işçilerin yorgunluğu ve İbrahim’in bazı malları satmak için Sebze Haline götürmesiyle başlayan süreç bu hikayenin bir parçası oluyor.

 Bıkkınlık, mutsuzluk, hoşnutsuzluk üçgeninde yaşayan İbrahim, filmin ikinci yarısında TIR şoförlüğüne doğru isteği hikaye başka yere evriliyor. Ama bunu istese de baba mesleği olan sebzecilikten kurtulamamak  adeta bir illet haline dönüşüyor. Bir tür uzaklaşma, babası gibi olmama, bulunduğu yerdeki mutsuzluktan bir nevi mutsuzluktan uzaklaşma isteği gibi durumları hatırlatıyor bize İbrahim. Film boyunca da yan karakterlerden ziyade İbrahim’in iç dünyasındaki huzursuzluklarla hesaplaşıyoruz bir nevi. Başlangıçta İbrahim nasıl başlıyorsa, hikayesini de o noktada bitiriyor. Bu, kendisi için mutsuzluk, bıkkınlık derecesine olsa da insanın peşini bırakacak gibi olmuyor.

 Filmin hikayesi de tam olarak İbrahim’in üzerine kurulu oluyor, bu noktada yönetmen Fikret Reyhan,

 “Neden bu hikayeyi tek karakter üzerinden anlattınız “ sorusuna  “Arka planda çok fazla şey oluyor, sermaye el değiştiriyor, aile teknolojiye ayak uyduramıyor ve kötü duruma düşüyor. Bu arka planı göze sokmak yerine bunları küçük bir öykü üzerinden göstermeyi istedim. Hepimizin ufak ufak umutları ve hedefleri var, İbrahim’in de tek istediği bir tır şoförü olmak. Buna kaçmak, kurtulmak ya da kendini var etme güdüsü mü denilebilir ama bir şekilde oradaki dünyayı kabullenmemiş bir İbrahim’den bahsediyoruz. “ cümlesiyle cevap veriyor.

 Filmin genel atmosferi karanlık bir atmosferde geçiyor, İbrahim’in üzerinden anlatılan hikayede de o atmosferin içinde karanlık bir yalnızlık, bıkkınlık, ve mutsuzluğun portresi yayılıyor. Filmin görüntü yönetmeni Macar asıllı Marton Miklauzic hem Fikret Reyhan’ın ilk uzun metrajlı filmini yönetiyor, hem de filmin çekildiği şehir olan Mersin’e ilk defa geliyor.

 Oyunculuklara gelirsek.. İbrahim karakterine can veren  Aytaç Uşun; karakter oyunculuğu üzerine  ruhlu bir o kadar yalnızlığın derin yönünü göstermekle kalmayıp bütün duygu durumlarına yön veriyor. Kamera kendisinde sabit olmuş olup bakışlarıyla verdiği tepkilerle de  fazlasıyla iş çıkarıyor. İbrahim karakterine karar verilen Aytaç Usun ise 28 oyuncu denendikten sonra karar veriliyor. Bunun yanında Necip Ağa karakteriyle “Baba” rolünü canlandıran  Mehmet Özgür; Tepenin Ardı, Abluka gibi filmlerde oynamış,o filmlerdeki olgun karakterini yansıtan biri olmuş, bu filmde de aynı olgunlukta, aynı soğukkanlılıkla oynuyor.

 Fikret Reyhan’ın en çekindiği konulardan biri de Cast seçimi oluyor. Elindeki oyuncu kadrosu  iki-üç  profesyonel oyuncu dışında yerel halktan oluşuyor, yerel halktan oluşsa da başarılı bir uyum yakalanıyor. Bunun haricinde filmde müzik kullanılmaması da yönetmenin tercihi oluyor, yönetmenin bu konuda “ müziğin hikayenin önüne geçmesini istemedim” yorumu da bir noktaya kadar doğru bakış açısı.

 Kadın karakterlerin filmde konuşmaması adına ise aslında toplumsal gerçeklikten yola çıkıyor Fikret Reyhan. Kendisi de filmi oluştururken kadınların konuşmaması konusunda kendi ayrı fikir de olsa da “Annemin ve Amcamın da eşinin gerçekliği buydu maalesef” diyerek noktayı koyuyor.  Burdan yola çıkarsak; filmin hikayesinin yaratılması yönetmen Fikret Reyhan’ın yaşadığı yaşamdan, yaşantılardan oluşuyor. Bununla ilgili de “Çocukluğumla yüzleşiyorum” açıklamasını yapıyor.

 Yönetmenlerin ilk uzun metrajlı filmlerine gelecek olursak; her yönetmenin ilk filminde bazı eksiklikler, bazı yanlış noktaların olması kaçınılmazdır. Gerek anlatım dili, gerek karakterin yaratılması, gerek yan karakterle başlayıp da final sahnesine kadar uzanan bölümler…

Fikret Reyhan’ın ‘Sarı Sıcak’ filmi içinde eksiklerinizi hissetseniz de samimi, sıcak,saf bir o kadar kendi yaşantısından yola çıkan kendiyle ve toplumdaki ataerkil gerçeklikle yüzleşmenin bir portresi olarak çıkıyor karşımıza.

 Belki cümlesi biraz hafif kalır ama galiba her şey Fikret Reyhan’ın “ insanoğlu oldukça, bu tür’ sınıfsal hikayelerde olacaktır “ cümlesinde saklı. Bir bakıma sıcak, gerçekçi, saf bir yaşantıyı bir karakter üzerinden nasıl anlatılırın dersini veriyor ‘Sarı Sıcak’…

Not: Bu yazı 24.08.2022 tarihinde Dergio.com adresinde yayımlanmıştır

Cem Kurtuluş,2022

22 Mayıs 2022

The Hangover (2009)


 










Herkesin en azından hayatında bir defa “Hangover” olması gerekir. Oraları nasıl bir şey olduğunu idrak edebilmesi için, en azından bir defalığına bu gerekebilir.  “Hangover” terimi burada “akşamdan kalma” anlamına gelecek olsa da; o geceye dair hiçbir şeyi hatırlayamamak, kendini başka yerlerde bulma ve kendini kaybetme gibi anlamlara da gelebilir. Tam olarak “ Hangover olma” deyiminin anlamı da biraz olsun burada yatar. Todd Philips’in “The Hangover “ filmi Türkçe’ye “Felekten Bir Gece“ olarak çevrilse de bunun “Akşamdan Kalma”  veya Akşamdan Kalmışlık “İçki Sersemliği “ gibi anlamları da  var.Yine de en uygunu “Akşamdan Kalma“ olarak uygulanması yerinde olur. 

The Hangover’e gelecek olursak...  Vegas’ta yaşanan Vegas’ta kalır “ mottosuyla yola çıkan filmi; Bekarlığa Veda adında evlenmeden önce kendilerini unutturacak derecede planlar üzerine rotasını belirliyor. Vegas’a gitmeden önce filmin başlangıcındaki “ Kumarhanede saatin kaç olduğunu unutursun. Ne pencere vardır, ne de saat. Büyük ihtimalle şansı yaver gidiyordur. Şansı yaver giden bir adam da masadan kalkmaz “ sözüyle özetliyor durumu film.

Dört kafadarın Vegas yolculuğunda bir gecede Hangover olma durumundan geriye kalan; harabe bir oda, ortada bırakılan bebek, kırılan ön diş oluyor. Evlenmek üzere olan bir damadın bekarlığa veda adı altındaki eğlencesinden geriye kalansa damadın ortada olmayışı oluyor. Hikaye bu çizgide ilerliyor; ve polis arabasıyla arayışa çıkıyorlar.

 Filmin ilk yarısında damat Doug ile yolculukta filmin devamında Doug’u göremiyoruz. Bir türlü aksiyona davet ediyor film bu bölümlerde bizi. Hangover halindeyken hatırlamamanın verdiği haller ve sonrasında polis arabası çalarak başlarını belaya sokmaları sonucunda küçük çocuklar tarafından polis tarafından elektroşok aletiyle ceza verilmesi de filmin komiklik adına gösteriliyor.

Film, tamamiyle bir komedi filmi sunmasa da filmin finaliyle Hangover’ın insanın başına nasıl bela açtığını fotoğraflarıyla belgeliyor. Filmin senaryosu  Jon Lucas ve Scott Moore’un elinden çıkmış olup;senaryonun çıkış amacı baş yapımcı  Chris Bender’in bir arkadaşının  Las Vegas’ta bekarlığa veda partisinden sonra  nasıl kaybolduğunu duyduktan sonra senaryo yazılıyor. Senaryonun çıkış amacı kaynaklara göre  bu şekilde oluyor.

Oyunculuklara gelirsek... Alan karakterine can veren Zach Galifianakis, Stu karakterine can veren  Ed Helms diğer oyunculara kadar daha klas performanslarıyla öne çıkan isimler oluyor. Bir kahkaha tufanı yaratmasalar da aksiyon yönü yüksek şekilde karşımızda duruyor.

Sonuç olarak;  Türkçe’ye Felek’ten Bir Gece olarak çevrilen ama asıl öz hali "Akşamdan Kalma/Akşamdan Kalmışlık" terimiyle  Todd Philips’in elinden çıkan “The Hangover “ çıktığı dönem itibariyle komedi adı altında abartılan, göz önünde olan bir film olsa da bahsedildiği gibi bir kahkaha tufanı yaratmıyor.  Hangover olma durumu ve akşamdan kalmışlık deyimini eğlenceli yönüyle anlatmasını bilmesi bile filme artı bir puan kazandırıyor. "Kesinlikle izlenmeli " yorumundan ziyade en azından şans verilmeyi hak eden yapımlardan ve serinin ilk filmi olarak bunu hak ediyor!

Not: Filmin ilk yazımında senarist kadrosunda bulunan Jon Lucas ve Scott Moore, bu filmi daha sonra bir film şirketi olan Warner Bros’a 2 milyon dolar karşılığında satıyor

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim;

"Kumarhanede saatin kaç olduğunu unutursun. Ne pencere vardır, ne de saat. Büyük ihtimalle şansı yaver gidiyordur. Şansı yaver giden bir adam da masadan kalkmaz"

“Kazanacağını bilip de oynuyorsan buna kumar denmez”

 

Cem Kurtuluş,2022