// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

90'lı yıllar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
90'lı yıllar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Şubat 2013

Masumiyet (1997)













Masumiyet.. Kazanılan mı kaybedilen mi ? Onlarınki bir kayıp mı bir kazanç mı? Doğru dürüst yaşamaları mı? Dalaverelerle değişik yollardan iş yürütmek mi? Ya da birbirlerine duydukları aşkı temiz yaşadıkları mı Masumiyet? Bir kadının bekareti mi? Suçsuz bir adamın idama götürülürken oradaki hali mi? "Masumiyet" filmi bize türlü türlü sorular sorduruyor.

Zeki Demirkubuz yine kafa karıştırıyor. Demirkubuz, maddi kayıplardan uzak filmleriyle tanınır. 80 darbesinden dolayı 3 yıl hapis yatmış biri kendisi. Bir de o dönemin kuşağına inceden değinmek gerekir. 1990’lı yılların Türk sinemasının en önemli özelliklerinden biri maddi kaygılardan uzak olmasıdır. Kısıtlı bütçelerle müthiş işler çıkarılan dönemdir 90’lı yıllar. Masumiyet " 90'lı yılların En İyi Türk Filmleri" arasındaki yerini alır.

Filmin hikâyesi Yusuf karakterinin gözünden anlatılıyor bize. Bunu ilk sahneden itibaren gözümüze sokuyor Zeki Demirkubuz.  Yusuf, en yakın arkadaşını vurmuş, 10 yıl hapse mahkum edilen, sessiz, sakin, gardiyanlar ve müdür tarafından sevilen bir karakter.Hapisten çıktıktan sonra sokaklarda aylak aylak geziyor, otelde yaşamaya başlıyor. İçerden çıktığında ne kalacak bir yeri vardır, ne de çalışacak bir işi. Film bize Yusuf karakteriyle anlatılsa da filmin kahramanlarından Bekir Ve Uğur'un hayatı otobüste kesişiyor. Otelde kaldığı ilk gün Yusuf,  Çilem’e rastlıyor. Çilem’e rastladığı gün Çilem’i ateşler içinde görünce hastaneye götürüyor. Bu sahnede Yusuf'un merhametli ve masum biri olduğuna tanıklık ediyoruz.

 “Kader“ filminde görülmeyen Uğur’un çocuğu bu filmde gösterilerek izleyiciye ipucu veriyor. Yardım ettiklerini duyan Uğur ve Bekir ile tanışması böyle oluyor. “Kader” de bize gösterilen Bekir’in gençlik dönemi, Masumiyet’teki ise olgunluk dönemi oluyor.   Bekir, pavyonlarda Uğur’a yardım eden, onu gözleyen, peşinden ayrılmayan, kıskanan, kafayı tırlatmış, içip içip gezen, Uğur’dan başka gözü kimseyi görmeyen serserinin teki.   Sonrasında kafasına sıkarak intihar ediyor.  1 saat'e yakın gördüğümüz Haluk Bilginer buraya kadar oynadığı rolün hakkını veriyor. Uğur Ve Bekir'in mevzuları eski.  Olaylar  zincirleme şeklinde gerçekleşiyor.  Hepsi birbirine aşık. Saplantılı aşkların esiri olmuşlar adeta.

Kafasına sıkacak kadar deli biri Bekir. Uğur, geçimini şarkıcılık yaparak kazanıyor, orospuluk yapıyor, ağzı bozuk, erkeklerin masalarına gidiyor. Geceleri eve geç geliyor, Bekir de içip içip sızıyor. Olan küçük kıza oluyor. Mevzular böyle gelişiyor. " Kader " de Uğur karakterini Bekir'in dükkanına girerken gözlemliyoruz ama " Masumiyet " de aynı sahneler gözükmüyor, sadece Bekir'in anlattıklarından ibaret hepsi.

 “Orospuyum ben Orospu” sahnesi görülmeye değer. O sahnelerde Derya Alabora ve Haluk Bilginer oyunculukların dibine vuruyor. Sahne devam ederken Bekir’in “Bana da vereceksin “ sahnesi en sahici sahneler arasında yerini alıyor ve görülmeye değer olduğunu gösteriyor.  Mevzular sadece bu kadar değil. Yusuf ve Uğur’un ortadan kayboldukları akşam içip içip otele gelen Bekir ‘in her yere sataşması, Uğur’un odasına çıkması öncesinde “Abinin amına koyayım” repliği de aynı klaslıkta.

Gel zaman git zaman Yusuf, Uğur’la her yere gidiyor. Bekir’in yarım kalan işini devam ettiriyor. Rakının açıldığı, ikisinin dertleştiği tirad Türk Sinema Tarihinin en iyi sahneleri arasında yerini alıyor.  Haluk Bilginer inceden giriyor, ayarı verdikçe veriyor. Uğur’la geçmişlerini anlatıyor, o saplantılı aşkı " Kader"  filminde daha çok görüyorsunuz. “Masumiyet” te mevzu Yusuf üzerinden geçiyor. Bekir’in Yusuf‘a Uğur’u anlattığı bölüm uzun olsa da kısa yoldan o durum şöyle aktarılıyor bize.

 “Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik hasta bir adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bir şeyler. Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi Yeşilçam’da. Cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkine aşık etmiş kendini. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa? Hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı. Sonunda o da geldi gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan…Nikahlandık. İki taksi bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bir gün bu orospu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar…Pırlanta anlayacağın. "


 Bekir öldükten sonra Yusuf , Uğur’la şehir şehir geziyor. O da Bekir gibi saplantılı bir aşka girmiştir. Uğur’a aşık olduğunu söylemiş, karşılığını alamamıştır. Uğur, 20 sene Bekir’in her türlü yolu denediği türlü türlü şeylerden bahsetmiştir, her boku anlatmıştır. Uğur’un orospuluk yaptığı, şarkı söylediği yere polis baskın yapıyor, Hem Uğur hem Yusuf içeri alınıyor. İfade veriyorlar. Uğur bir süredir ortalıkta olmadığı için Yusuf’u yeniden polisler alıyor. İşkence sebebiyle parmakları kanamıştır. Ama aşık olduğu kadını satmıyor. Bir nevi Masumiyetininin bedelini ödüyor  Yusuf.

Filmin diğer klas sahnelerinden biri Yusuf 'un Uğur'a aşkını itiraf edişinden sonra yaşadığı hayal kırıklığı. Bu hayal kırıklığı esnasında Uğur ve Yusuf'un diyalogları en az tirad Haluk Bilginer'in tiradı kadar etkileyici. Bu sahnede Derya Alabora bütün oyunculardan daha önde olduğunu ispatlıyor. Filmde Çilem karakteri üzerinden birçok şey anlatılıyor Demirkubuz ama Çilem sessiz ve hiçbir şeyi duymayan bir karakter olarak karşımızda. Zeki Demirkubuz burada Çilem'in duymamasını ama filmdeki ana duyguyu seyircinin duymasını istiyor. Filmin sonlarına doğru çaresizlik seyircinin zihnine yerleşir ve filmin final sahnesinde Samuel Beckett dizeleriyle karşılaşıyoruz. 

“ Hep denedin, hep yenildin.
 Olsun, gene dene gene yenil, daha iyi yenil “

Bir yanda masumiyetini koruyanlar, bir yanda inandığı sevgi uğruna masumiyetini çiğneyen bedel ödeyenler. Demirkubuz klasiği" Masumiyet" takıntılı bir aşkın hikayesini Masumiyeti çiğnenenler tarafından anlatıyor, bunu anlatırken samimi ve sahici bir  dille aktarıyor. Kişisel bir yorum olabilir; ama Demirkubuz'un filmografisinde  " Masumiyet " en başarılı yapım desek sırıtmaz sanıyorum. 

İzlerken Altını Çizdiklerim:

 “Bu kaltakla aynı mahallede büyüdük. Mevlanakapı’da. Babası zabıtaydı. Alkolik hasta bir adamdı rahmetli, erkenden de gitti zaten. Bu anasıyla yoksul, perişan. Bizim tuzumuz kuruydu, hacı babam yapmış bir şeyler. Bir de Zagor vardı. Bizim eski evin kiracısının oğlu. Babası filmciydi Yeşilçam’da. Cepçilik, arpacılık, her yol vardı itte. Ama sevimli, yakışıklı oğlandı. Bizimkine aşık etmiş kendini. Ben efendi oğlanım, okul mokul takılıyorum o zamanlar. Öylece büyüdük gittik işte. Ne bok varsa? Hep askerliği beklerdim. Dört sene kaldı, üç sene kaldı. Sonunda o da geldi gittik. Bizde de herkes bunu bekliyormuş; gelir gelmez yapıştılar yakama. Ev düzüldü, kız bulundu, çeyiz falan filan…Nikahlandık. İki taksi bir dükkan verdi peder. Dükkanda koltuk moltuk satardım. Bir gün bu orospu çıkageldi. Hiç unutmam, görür görmez cız etti içim. Böyle basma bir etek dizine kadar, çorap yok, üstünde açık bi bluz, saçlar maçlar…Pırlanta anlayacağın. Şunun bunun fiyatını sordu, dalga geçti benimle. Kanıma girdi o gün. Tabii taktım ben bunu kafaya. Ertesi gün bir soruşturma… dediklerine göre yemeyen kalmamış mahallede. Ama asıl Zagor’a kesikmiş. Zagor‘da kaftiden içerde o sıra. Bir gün, süslenmiş püslenmiş; zırt geçti dükkanın önünden. Yazıldım peşine. Tuhafiyeciye gitti, pastaneden çıktı; minibüs otobüs, geldik Sağmalcılar’a; benim içimde bi sıkıntı. İşi anladım tabii: Zagor’u ziyarete gidiyor. Bi tuhaf oldum, piçi de kıskandım. Uzatmayalım çaresiz evlendik ötekiyle. O ara Zagor içerden çıktı. Sonra bir duyduk; kaçmış bunlar. Altı ay mı bir sene mi; kayıp. Hep rüyalarıma girerdi or.spu. O gün dükkana gelişini hiç unutamadım. Benimkine bile dokunamaz oldum. Sonra bir daha duyduk ki iki kişiyi deşmiş Zagor: biri polis, ikisinin de gırtlağını kesmiş. Karakolda beş gün beş gece işkence buna. Arkadaşlarının öcünü alıyorlar. Kaltağa da öyle…

Önce “öldü” dediler Zagor’a, sonra komalık. Ankara’da oluyor bunlar. Bizimki bir gün çıkageldi mahalleye. Zagor içerde, en iyisinden müebbet. Bir sabah dükkana geldim, baktım bu oturuyor. Önce tanıyamadım. Anlayınca içim cız etti. Cız etti de ne? Tornaya değmiş gibi oldu. Çökmüş, zayıflamış, bembeyaz bir surat. Ama bu sefer başka güzel orospu. Oranın şarkıları gibi. Kalktı böyle, dimdik konuşmaya başladı. Dedi “para lazım”, çok para. Zagor’a avukat tutacakmış. “İlerde öderim” dedi. Esnafız ya bizde, “nasıl?” diye sormuş bulunduk. “Orospuluk yaparım” dedi, “istersen metresin olurum”. İçime bir şey oturdu ağlamaya başladım, ama ne ağlamak…işte o gün bugünden beri bu orospuyla tam yirmi yıl geçti. Uzatmayalım, Zagor’a müebbet verdiler. ama rahat durmaz ki piç! Ha birini şişledi, ha firara teşebbüs; o şehir senin bu şehir benim, cezaevlerini gezip duruyor. Orospu da peşinden. 

Sonunda dayanamadım: ben de onun peşinden. Önce dükkan gitti, ardından taksiler. Karı terk etti, peder kapıları kapadı. Yunus gibi aşk uğruna düştük yollara. İş bilmem, zanaat yok. Bu durmuyor hiç. İlk yıllar ufak kahpeliklere başladı, sonra alıştı. Gözünü yumup yatıyor milletin altına. “Gel dönelim” diye çok yalvardım. “Evlenelim”, pederi kandırırım, Zagor’a bakarız: yok. kancık köpek gibi izini sürüyor itin. N’aptı buna anlamadım. Kaç defa dönüp gittim İstanbul’a. Yeminler ettim. doktorlar, hocalar kâr etmedi. Her seferinde yine peşinde buldum kendimi. Bir keresinde döndüm, biriyle evlenmiş bu, hamile. Beni abisiyim diye yutturduk herife. Nedense rahatladım, “oh” dedim, kurtuluyorum. Bu da akıllanmış görünüyor. Yüzü gözü düzelmiş, “çocuk” diyor başka bir şey demiyor. Sinop’ta oluyor bunlar. Ben de döndüm İstanbul’a. Doğumuna yakın, Zagor bir isyana karışıyor gene. Hemen paketleyip Diyarbakır Cezaevine postalıyorlar. Çok geçmeden bizimki depreşiyor gene; o haliyle kalk git sen Diyarbakır’a, üç gün ortadan kaybol…Herif kafayı yiyor tabii. Dönünce bir dayak buna: eşek sudan gelinceye kadar. Kızın sakatlığı bu yüzden. Sonra çocuğu doğuruyor. Uzun zaman anlaşılmamış. ortaya çıkınca bir gece esrarı çekip takıyor herife bıçağı. Çocuğu da alıp vın Diyarbakır a, Zagor’un peşine. Allah’tan herif delikanlı çıkıyor da şikayet etmiyor. Ben o ara İstanbul’da taksiden yolumu buluyorum. 

Epey bir zaman böyle geçti. Yine her gece rüyalarımda bu. Zagor’un Diyarbakır Cezaevinde olduğunu duymuştum o sıra. Bir gece bir büyükle eve geldim. Hepsini içtim. Zurnayım tabi. Bir ara gözümü açıp baktım: karlı dağlar geçiyor. Bir daha açtım, başımda bir çocuk, “kalk abi, Diyarbakır’a geldik” diyor. Baktım, sahiden Diyarbakır‘dayım. Bi soruşturma. Kale mahallesi vardır oranın, bir gecekonduda buldum, malımı bilmez miyim? görünce hiç şaşırmadı. Hiçbir şey demedik. O gece oturup düşündüm. “oğlum Bekir” dedim kendi kendime, yolu yok çekeceksin. isyan etmenin faydası yok, kaderin böyle, yol belli, eğ başını, usul usul yürü şimdi. O gün bugün usul usul yürüyorum işte.”

" Ceza derler oğlum buna ceza.. Hakim kime kalem kırar düşündün mü hiç? Kimi falakaya yıkarlar? Kimi orospu yapıp, kimi aç öldürürler? Kim gözünü kırpmadan beynine sıkar kurşunu? Koyun gibi kesilmeyi bekleyen şerefsizler mi? Beş paralık düzenleri için hayatlarını peşkeş çeken pezevenkler mi? Söyle lan kim? 20 yıl oldu. Gidilecek yer kalmadı. Söylenecek söz de. İstersen gittiği yere kadar gider. İstemezsen yarın çek git. Bir şey de söyleme."

 Film hakkında Tespitlerim

 - Haluk Bilginer ve Derya Alabora’nın mükemmel oyunculukları,
 - Pisliklerin ortasında dolanan Yusuf’un masumiyetinden bir şey kaybetmemesi ve Güven Kıraç’ın bu rolü başarıyla oynaması takdir edilesi,
Yan karakter olarak Otelci'yi oynayan Doğan Turan oyunculuk olarak sırıtmamış, babacan rolünün hakkını vermiş.
- Filmde Masumiyet’e dair bir şey varsa “Çilem” karakteridir bu. Sessiz, sakin küçük kız. Sadece televizyon karşısında vaktini geçiren bir kız.
- Filmde tamamlayacağımız o kadar yer var ki puzzle gibi adeta. Doldurdukça bir açık çıkıyor. Demirkubuz yine yapacağını yapıyor izleyiciye.
- Mekân: Ucuz ve harap bir otel; Demirkubuz kamerayı konuşturuyor, açılar ve çerçevelerle bunu sinema izleyicisine gösteriyor. 
“Masumiyet” filminde Haluk Bilginer “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü almıştır.

 Cem Kurtuluş, 2013

04 Ağustos 2012

Her Şey Çok Güzel Olacak (1998)




















Hayatta her şey iyiye giderken, birden ters köşe olmanız her zaman kaçınılmazdır.  Bu kaçınılmazlık öyle yapışır ki  yakanıza peşinizi bırakmaz, ve  kendinizi duvara çarpmış gibi hissedersiniz.   İyi taraftan bakarsınız olaylara, kötüler gözünüze çarpmaz ve sonunda sert şekilde hayatın tekmesini yemiş olursunuz. O tekmeyi yediğinizde bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye içinizden geçirirsiniz. Ve her şeyin güzel gittiği bir anda dürüstlüğün bedelinin ihanet olduğunu gösteren film ile karşı karşıyasınız “ Her şey çok güzel olacak “

“ Her şey Çok Güzel olacak”  Cem Yılmaz’ın oynadığı ilk film olma özelliğini taşıyor. İlk defa Cem Yılmaz ile Mazhar Alanson bu filmde boy gösteriyor.  Mazhar Alanson ve Cem Yılmaz ‘ın uyumu, filmin içindeki müzikler, samimiyet, küfürler, ihanet,kısaca film içinde bir çok mesajı barındırıyor. Ufaktan yönetmen Ömer Vargı'dan bahsetmek gerekirse; Ömer Vargı 1970'li yıllarda 1000'den fazla reklam filmi yönetti, Yılmaz Güney'le tanışarak iş isteyerek asistan olmuş, sonra yoluna yönetmen olarak devam ederek " İnşaat,Kabadayı,Her şey Çok Güzel Olacak, Anadolu Kartalları "  filmlerinin yönetmenliğini yapmıştır. 

Mevzuya dönecek olursak; Altan, karıştığı kavga sırasında yıllardır görmediği kardeşi Nuri'yle karşılaşır.  Altan’ı filmin başından itibaren  piç birini oynadığını gözlemliyoruz. Abisi ecza deposunda  çalışarak hayatını geçiriyor. Altan’sa bar açma hayaliyle hem karısını ,hem de abisini kandırıyor. 

 Abisinin çalıştığı ecza deposunu uzun süredir açmayı plandığı bar için para kaynağı olarak görüyor Altan. Tekrardan abisiyle barışan Altan’ı bu yolculukta tehlikeli işler bekliyor.  Her şeyin güzel olacağını düşünerek bir yolculuğa çıkıyor Abisi ile Altan. İlk başta her şey iyi gözükse de sonrasında her şey boka sarıyor. Hayatın genel metodu burada karşımıza çıkıyor.   Mafyavari işlere karışan Altan’ı bir süre sonra tehlikeli olaylar bekliyor, tatilin tadını çıkarsa da  sonrasında yaşadıkları korku ikisine de yetiyor. Hayat gülmece olduğu kadar tehlikeli maceralarda yüzülen bir şey olduğunu " Her şey çok güzel olacak " da fazlasıyla görüyoruz.   Hayatın içinde her şeyin ters dönmesi olağandır. Altan ve abisini bu süreç sonrasında kötü olaylarla karşılaşıyor. 

Filmin aykırı karakteri olarak karşımıza çıkan Altan Ve Nuri'nin babası oluyor, babalarını hatırlamayan evlatlarına söylediği sözler laf sokma niteliğinde olduğu kadar doğru yere giden sözler.  Selim Naşit filmde fazla gözükmese de gözüttüğü sahneler bile filmdeki ağırlığını hissetmeye yetiyor. Fiziki görünümü izleyiciye dram enjekte ediyor. Daha sonraları Altan Ve Abisinin  eve döndüklerinde babasının ölüm haberini öğrenmeleri, karısının onu aldatması ve o tablo karşısında deliye dönmesi,  elinde kalan çiçekler ve bunun sonucunda ihanet... Bu sahneler önümüzden geçerken Altan'ın " Benim babam nasıl ölür ya... " sözü insanın içinde dram duygusu oluşturuyor. 

Hayat mutlu sonla bitmeyebilir, bir mastürbasyon süreci de olabilir. Arkadan düzmece oyunları izleyebilir ve bunun sonunda hayatın tekmesini yiyebilirsiniz.  İlk defa karısına çiçek alan Altan karakterinin acıklı hikayesine final sahnesinde şahit oluruz, ağır dumur oluruz bu sahne karşısında.  “ Böyle bir şeyle karşılaşsaydınız her şey sizin için çok güzel olur muydu “  dedirtiyor yönetmen bu sahnede. Güldürdüğü kadar, final sahnesiyle ağlatmayı başarıyor. 

Hayat filmdeki gibi acımasız olabilir, her zaman acı bir yönü vardır hayatın. Kimisi yoksulluğuyla alır bu acıyı , kimisi terkedilmeleriyle. Ama acıyı her zaman tadar insan ve her şey çok güzel de olabilir., olmayabilir de, ve Nuri’nin de dediği gibi "bilemiyorum Altan".

Sonuç olarak   yıkıcı bir film olan “ Her Şey Çok Güzel Olacak “ oyunculuklarıyla, konusuyla, müzikleriyle  hayatın düpedüz  düzmece olduğunu bizlere anlatıyor . “ Bilemiyorum Altan “ diye sayıklıyorsunuz filmin sonuna doğru. Cem Yılmaz’ın ilk sinema deneyimini yaşadığı bu filmde;  Senaryo, ışık, ses, kurgu vs. umrunuzda olmuyor, eksiklik yaşamıyorsunuz.  Düpedüz hayatın içinde olan şeyleri Ömer Vargı etkili şekilde anlatıyor.  “ Bilemiyorum Altan “ diye sayıklarken MFÖ ile “ Benim Hala Umudum “ var şarkısıyla bir nebze umut aşılıyoruz kendimize. Derdi Işık,ses olmayanlar için biçilmiş kaftan bir film " Her şey Çok güzel olacak "  ve her şeyin iyi olacağını düşünüp final sahnesinde yaşanılan buruk tek bir sözle anlatılıyor, o da şu sözlerde yatıyor;  " sen diyeceksin ki ayla öyle bir şey yapmaz. yaptı yapmadı. neyse ne 
hayat işte. " 

İzlerken Altını Çizdiklerim:


“ Altan’cım işimiz bitti sen gidebilirsin
Nereye ya
Nereden geldiysen oraya”

“ Benim babam nasıl ölür ya…”

" sen diyeceksin ki ayla öyle bir şey yapmaz. yaptı yapmadı. neyse ne 
hayat işte. "     

“ Ama en azından hayattayız, bu da bir şey be abi… “ 

Cem Kurtuluş, 2012

10 Mart 2012

Beyoğlu sokaklarına adanmış bir ağıt : Gece Melek ve Bizim Çocuklar



















İtilmişler, düşmüşler, Sokak köşelerinde yalnız kalıp umudu başka yerde arayanlar, Hayatın tecavüzüne uğrayanlar..  Kanat Güner’in " Eroin Güncesi " kitabı ne ise bir dönem, Gece Melek Ve Bizim çocuklar  filmi 90’lı yıllar içinde o’dur. Beyoğlu sokaklarına adanmış bir ağıt , sokak fahişeleri, erotizm, aşk , karanlık geceler, pis sokaklar, yitik ruhlar ve bir çok tanım getirebiliriz.

Kaybedenlerin ve dışlananların hikayesi, yok olmuşluk, nefret ,hüzün, çıkarsızlık..  Seksen ve Doksanlı yılların kanını emmiş pavyonculuk akımını ele alan birçok film çekildi 90’larda, o karanlık atmosferde değeri  bilinmemiş filmlerinden biri  “ Gece Melek ve Bizim Çocuklar “   Gecenin karanlığında, çığlık seslerinin duyulduğu, polislerin arabaya zorla tıkıştırdığı travestileri temizleme hareketiyle açılıyor “ Gece Melek Ve Bizim Çocuklar “ Bu temizleme hareketinden kaldırım yosması, seçtiği müşterilerle  yatan, Beyoğlu'nun salaş pavyonlarında iş kovalayan Serap polisin eline düşmekten son anda kurtuluyor. 

Ekip otosunda bütün işkence travestilere, hiçbirini ayırmıyor. Meral ablasını arayan Arif karakteriyle bu temizleme hareketinden sonra tanışıyoruz, Serap iyi niyetiyle üşümesin diye.  Arif'i eve alıyor, sonrasında Arif yokluktan Serap'ın parasını çöküyor, Serap iyi niyetinin bedelini ödüyor bu süreçte.  Dostu olmayan Serap'ın hayatı Hakan'ı tanıdıktan sonra değişiyor, her şey kendisinin gittiği salaş pavyonda başlıyor. Hakan'ın Serap'a olan saplantılı aşkına tanıklık ediyoruz bu süreçte. Kendisini kazıklayan Arif'i bulan Serap bir süre sonra Arif'i affediyor, Arif kılık değiştirerek Fulya ismini alıyor, o da sokaklara ait olduğunu Fulya'lığa geçişte belgeliyor. 

Arif, Hakan, Serap üçgenine daha sonra sabıkalı Melek karakteri ekleniyor,o da Hakan gibi saplantılı aşkın esiri. Öldürecek kadar seviyor kabadayı Osman'ı. Arif'in hırsız karakteriyle gözlemiştik ilk, sonra Melek'in imdadına yetişen kurtarıcı olarak karşımıza çıkıyor. Melek'le tanışmaları böyle oluyor. Melek'in başından sonra değişik mevzular geliyor. Travestileri temizleme hareketini üstlenen polisler Melek'e tecavüz eden erkekleri yakalayamıyor. Bu sekans aynı zamanda Beyoğlu sokaklarının o pis ortamını gösteriyor seyirciye.

 Her şey birbirine bağlantılı şekilde sürüyor filmde. Karanlık atmosferde Beyoğlu sokaklarında dönen dalavereler ve bir çok mevzu günümüzde devam ettiğini gösteriyor. Filmde her şey birbirine bağlanıyor sonunda. Melek Ölüyor, " İmkanım olursa böyle doğum günü yapacam " diyen Serap öyle bir doğum günü yapıyor, Serap İle Hakan göz göze geliyorlar. 

Sonuç olarak: " Gece Melek Ve Bizim Çocuklar " Beyoğlu sokaklarının bütün acımasızlıklarını gösteriyor  seyirciye. Öyle muhallebi çocuklarına göre bir film değil. Acımasızlık, gerçeklik, yeraltına seslenen bir film. Filmde travestilere (eşcinsellere) yapılan ayrımcılık realist bir bakışla irdeleniyor, bunun yanında filmin ismine ait müzik Gökhan Kırdar'a ait, sözler filmin senaristi Yıldırım Türker'e ait. Film bir dönem sansüre uğramış, film hakkında müdahalelerde bulunulmuştur. Melek rolünü oynayan Deniz Türkali LGBT mevzularını şöyle anlatıyor


"Az film yapılmasının nedeni, demin konuştuğumuz şey, sesini çıkarmadığın zaman bir sorun yok. Gizliden gizliye ne yapıyorsan yapıyorsun, herkes görmezden geliyor. Hatırlarsın, ‘Gece, Melek ve Bizim Çocuklar’ da bir cümle vardı, Deniz Akantürk’ ün oynadığı rol, “Bizim orada bir adam vardı, apaçık adam geydi. Ama katiyen öyle söylenmezdi. Bir kız sevmiş, vermemişler, hayata küsmüş, hiç evlenmemiş derlerdi” diyor. Türkiye’de bunlar doluydu. Ama ne zamanki geyler bir varlık olarak seslerini çıkartmaya başladılar, o zaman onları görmeye başlıyorsun, o zaman da filmler yapılmaya başlanıyor."

Son söz olarak: " Gece Melek Ve Bizim Çocuklar " anasını babasını ağlatanların, sokak köşesinde 4 erkek tarafından tecavüze uğrayan Meleklerin, eşcinsele aşık olanların, travestilerin, hayat kadınlarının, yeraltında olanların, Beyoğluna ağıt yakanlarındır!

Cem Kurtuluş, 2012

28 Temmuz 2011

Laleli'de Dönen Pislikler: Laleli'de Bir Azize (1999):



















Sokaklarda dönen üç kağıtçılar, dalavereler, kaldırım kenarında müşterisini bekleyen fahişeler, arka cebinde çakısını taşıyıp haraç kesenler ve pisliklere batmış Laleli sokakları..  


"Laleli'de Bir Azize" 
yeraltı olaylarını konu alan, Gemide filminin devamı niteliğinde 90'ların sonuna doğru piyasaya düşen o dönemki pislikleri usta oyunculuklarla anlatan bir film olma özelliğini taşıyor.   Gemide filminde anlatılanın aksine bu filmde anlatılanlar karada geçiyor. Filmin başlarında Gemide filminden bir sahne ile başlıyor film ve sonra bu sahne filmin ilerleyen zamanlarında daha net görüyoruz.  Filmin konusu; üç kafadar patronlarından habersiz bir iş yapıp köşeyi dönmek için planlar yapıyor ama işler yolunda gitmiyor.  Bakire bir hayat kadınını anlaşma yaptıkları iş adamına götürürken  karşılarına dört adam çıkıyor, hem kızı hem parayı kaptırıyorlar.   Hatunu götürecekleri adam Kürt mafyası tiplemesinde belalı biri çıkması sonucu adamların başları belaya giriyor.  “ Gemide “ filmine göre daha çok gemide geçerken olaylar, burada daha çok gece alemlerindeki o karanlık gecelerdeki ambians başka oluyor.

 Gemide filmiyle benzerlik taşımasının yanında;  küfürler, karanlık atmosfer, teknik aksaklıklar haricinde  pornografik görüntüler, samimiyet, her şey filmin içinde yerini alıyor.  Düşük bütçeli film olmasına rağmen Türk Sinemasının klas film olma özelliğini de taşıyor " Laleli'de Bir Azize "   klas film olma özelliğini taşısa da Gemide filminin devamı yakalayamıyor kurgu olarak. Film adına bir şeyler eksik kalıyor, bu işi yönetmen olarak Kudret Sabancı'nın ele alması sonucu ortada eksiklik adına bir sürü şey yer var.

Film,  yurt dışından gelen kadınların fuhuş patronları ve bunların aracıları (pezevenkler) tarafından nasıl pazarlandığını, iş adamlarına nasıl peşkeş çekildiğinin resmini seyirciye sunuyor.  Aynı zamanda kadının  da  ne gibi acı durumlara düştüğünü  resmediyor. Cengiz Küçükayvaz, " Laleli'de Bir Azize' de oyunculuğunu konuşturuyor, bu filmden sonra yer aldığı filmlerde kendini komedi filmlerine vererek gidişatının iyi olmadığını  söylemekte de yarar var . Bunun yanında Güven Kıraç ile birlikte  Makor karakterine can veren İştar Gökseven’de oyunculuğun hakkını fazlasıyla veriliyor.

Filmdeki oyuncuların  dönemine göre para almadığı söylense de  , bu ne kadar doğru bilmiyorum ama böyle bir şey olma olasılığı dönemine göre yüksek . Kısıtlı bir bütçeyle çekildiği filmin her halinden  belli. Filmdeki sahneler genellikle karanlık yerlerde geçiyor. Seyirci bu yönden dertli ama  bu filmi daha da anlamlı bir hale getirmiş .Geçmişteki İstanbul  sokaklarına, sokaklarda dönen pisliklere ve kadın ticaretine  dem vuruluyor. Filmin kadın ticaretine ışık tutması ve sağlam eleştiriler olması, karanlık atmosferin Uğur Yücel'in notalarıyla iyileştirilmesi  filmi tamamlayan diğer bir unsur. 

" Gemide " filminde konuyu iyi işleyen bir Serdar Akar varken, bu filmde bu Kudret Sabancı'nın eline geçiyor. Aynı zamanda Serdar Akar senaryoya katkıda bulunuyor.  Gemide filmiyle aynı hikaye üzerinden gidilse de Gemide'yi ilk başta izlemeniz mevzuları anlamanız için yararlı olacaktır.

 " Laleli'de Bir Azize" de o kadar ayrıntıya girilmiyor, mevzular kestirme yoldan gidiyor.  Bu da seyircinin gözünde kurgu bozuk mu sorularına neden oluyor."Laleli'de bir Azize" 80'lerde Tecavüzcü Coşkun , (Coşkun Göğen), Nuri Alço gibi kötü karakterleri de bizlere hatırlatıyor, ama film de ışık kullanımının düşük olup karanlık bir atmosferde ilerlemesi filmi daha gerçekçi yaptığını da vurgulamak gerekir.Filmde birkaç defa aynı sahnelerin gösterilmesi de yer yer sıkıyor izleyeni.  Argo dili, diyaloglar (oyunculuklar iyi olsa da yeterli olmuyor) Gemide'ye göre karşılaştırınca bu da  zayıf kalıyor.  Anlatım yönünden,kurgu yönünden,diyaloglar yönünden film oyunculuklar klas olsa da film adına bu hepsi için yeterli olmuyor.

Sonuç olarak; Pezevenk, Mafya,Kıyak kafalar, Kadın Ticaretleri, döneminde Laleli'de yapılan dalavereler hakkında  mesajları barındıran " Lalelide Bir Azize "   İstanbul ve Laleli sokaklarında  dönen pislikleri anlamanız için kıyak bir film, ama Gemide ile karşılaştırıldığında sönük bir film olarak kalıyor. 

Filmde Altını Çizdiklerim

"orospunun yemini yarrağı görünceye kadardır."

"ulan şu dünyada tek otuzbir çeken pezevenk sensindir herhalde."

"uçmak için en yüksek dağa çıkacaksın. tırmanmak zordur. emek ister, cesaret ister, göt ister"

"Başkasının siktiği karıyı sikmem”

 “ burdan aldığınız her karı artık emanetinizdir “

“ başkasının yattığı karıyla yatılır mı

Ben yatar mıyım,sikmişim azize’yi. Ben şahsen başkasının yattığı karıyla yatmam. O zaman nikahlı karını sikersin de…

"Ciğeri beş para etmez herifin girdiği deliğe girersen  sen de aynı duruma düşmez misin.”

 “ bu sokaklar elinden kız kaptıran piyasa görmedi daha “

 “ am mı sikmeye geldik,kafa mı?”

“ otuzbir çeken tek pezevenk sensindir bu alemde “

Cem Kurtuluş,2011

 

28 Mart 2011

GRUP VİTAMİN

















90’lara damgasını vurmuş grupların başında gelir Grup Vitamin. İsmail şarkısıyla akıllara kazınmıştıır Şarkılarında her şeye eleştiri vardı. 90’ları anlatıyordu şarkıları. Her şeyi buluyordunuz şarkılarında.   Hem gülüyordunuz hem düşündürüyordu.  

Her ne kadar  onların çıkışı benim bebeklik dönemime denk gelse de seneler ilerledikçe onları keşfetmiştim.  Bir yerlerden duyuyorduk şarkılarını.  Popüler kültüre karşıydılar. Gökhan semiz grubun her şeyiydi. 

Herkesin gözünde de öyledir. O öldükten sonra her şey beter oldu. Büyük hüzün hakimdi. Sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İsmail,dozer abuzer,rambo şarkıları  akıllara kazınmıştır.  Grubun ilk dönemleri  bombadır . Bizleri güldürmeye başarmışlardır. 

Ama Gökhan semiz’in ölmesi hiç iyi olmamıştı. Gökhan semiz ölmüştü ama iyi günler Türkiye albümünü grup çıkarmıştı.  Gökhan semiz öldükten sonra hiçbir şeyin tadı tuzu yoktu. Grubun ruhuydu,elbette diğer elemanlarında katkısıda vardı ama Gökhan semiz başkaydı. Ve dozer abuzer şarkısının sözlerini yazalım tam olsun.

lan abuzeeeeeeer... abuzeeeeeer

magandalık ırsi mi, gaciler benden tırsiy mi?
ben sevdim eller aldı, ellerim bomboş kaldı.

benim adım abuzer
arkadaşlar der dozer
kızın abisi çok üzer
"ellerim bomboş"

suç mu arabesk dinlemek?
ayıptır kıro demek
okuma yazma bilmemek... bir lisan, bir insan, iki lisan.. sakla samanı (...) yorganına göre şeeet.

lan abuzeeeeeer.. abuzeer
lan abuzeeeeeer.. abuzeer

beni hor görüyorlar! kötü davranıyorlar!
acep ne istiyorlar? (istedim de vermedin)
zonta fransızca mi? nedir bunun anlami? en sonda bizim dursun
(eline gözüne dizine de dursun)

kimse beni duymadı! bacılar bana bakmadı!
çok sevdim yine olmadı (olmadı olmadı gitti)
okumayı örgendim, çok kolaymış efendim. isterseniz biraz okuyim:
oku bakiim (aayı) oku bakiim (aayı)
oku bakiim (aayı) oku bakiim (aayı)
oku bakiim (aayı) oku bakiim (aayı)

lan abuzeeer.. abuzeer
lan abuzeeer.. abuzeer

telaffuz et (aayı) oku bakiim (aayı)
ismin neydi (aayı) oku bakiim (aayı)
burcun neydi (ayı burci!) nerelisin (aayı).
oku bakiim (aayı)

GRUP VİTAMİN, 90’ların unutulmaz gruplarından biridir. Onlar hakkında ne söylesek az olur. Söylenecek tek şey herhalde ‘’Çılgın çocuk iso peşindeyim’’ Olurdu.

28/03/2011

Yazan:Cem Kurtuluş

29 Ocak 2011

Hazy Hill - Murky Bedlam (1990)




















Hazy hill şu topraklarda  en saygı duyulması gereken gruplardan biri.  1988 yılında kuruldular ve hemen işe koyuldular. Tabi imkansızlıklarda vardı. Hemen 1 sene sonra 1989 yılında Murky Bedlam demosunu yayınladılar.  Speed/thrash metal’in  en önemli örneklerinden biri bu demoydu. Old school ruhunu yaşatan , hızlı gitarlar,agresif vokaller, öfke ,nefret,acımasızlık hepsi bu demoda vardı.  Bir dönemde Hazy hill norveç’li grup Mayhem ile aynı sahneyi  paylaştı.  

 " No Traces Left’’ gibi güçlü şarkıyla açılıyoruz.   Hızlı gitarlar ,durmak bilmeyen davul atakları, agresif vokaller o dönemde böyle bir şarkı.  Kötülük ve merhametsizlikle dolu bir şarkı. Ve daha da anlamla getirebilmek için mesaj şu  " Parlak tanrılar, mezarlarda dans etti!’’ Demoda en uzun şarkı olmasına rağmen tempo hep yüksek, gitarlar hep çalışıyor takır takır. Şarkının ortalarına doğru enfes bir solo geliyor sonra şarkı yine eski temposuna dönüyor. 

" Murky Bedlam’’  Dönemin en baba parçalarından biri speed/thrash örneklerinden biri.  Ayrıca demoya ismine veren parça. Keskin gitarlar, eski moda speed/thrash gruplarının girişleriyle aynı.  Vokal şarkıya girdiğinde kayış kopuyor. Ama gitarlar ve davullar durmadan çalışıyor.  Şarkı bitmeden gelen sololar can alıyor.  

" I’m a Killer’’ ile katliama devam ediyor Hazy Hill  Mesaj gayet açık şarkının isminden anlaşıldığı gibi. Katliam yapmak ana mesaj ama şarkı’’ nefret,ölüm,şiddet’’ üçgeninde birleşiyor. Gitarlar akıyor ,davullar saldırıyor, etrafa saldırma hissi uyandırıyor .   Şarkının bitimine doğru gelen sololarda klas.

Saldırı tüm hızıyla  devam ediyor .Sıradaki şarkı " Burning shades’’ yüksek tempoyla devam ediyor.  " Herşeyi yak etrafındakileri, ilk önce buna etrafında dolaşan gölgelerden başla "  mesajı veren bir şarkı.  Davullar iyi çalışıyor, iyi iş çıkarmış sonra enfes sololar şarkıda yerini alıyor.

" Murky Bedlam" ,90'larda tonla iş arasında sıyrılmış  zehir gibi kayıt. O eski ruhlu oldschool speed/ thrash metal yapıtı desek abartmayız. 1990'lı yılların başındaki en baba speed/thrash işini dinlemeden ölmeyin! 


Cem Kurtuluş, 2011

09 Aralık 2010

Objektif - Hayal ve Yaşam























Korku, kaos, hınç, ölenler, öldürülenler, yoksulluklar, ezilenler, Hayal ve yaşamın dışında kalanlar, özel çocuklar…

 " Hayal ve Yaşam " 90’lardaki pop patlamasından sıyrılan sert sözlerle  rock camiasına damga vuran bir albüm.  Ayrıca Objektif her zaman çizgisini koruyan her daim rock çizgisinde ilerleyen bir grup oldu. Siyasi olarak   90’larda Diken ve Objektif sağ/sol görüş olarak iki noktaya ayrılmış, aralarında kavga çıkmıştı.   93 yılında piyasada yerini alan  Hayal Ve Yaşam albümü çoğu gencin rock müzikle tanışmasını sağladı.  Objektif'in popüler olmak için bir kitle yaratmak gibi gayesi olmadığı için bu albümün değeri bilinmedi, televizyon ekranlarında çakma rock starlar gibi poz vermediler. Sadece düşündüklerini yazdılar.

İnternetin yükselişte olmadığı dönemde albüm kaset formatında çıktı. Albümün farklı bir havası olduğunu söylemekle birlikte İbrahim Cantay’in güçlü vokali, Vecdi Yücalan’ın gitar soloları ve sert sözleri rock camiasında büyük etki bıraktı  Hayal ve yaşam iç içe yaşamadan düş göremezsin’’ derken Objektif  bize gerçekleri anlatıyordu.  Düş peşinde koşan insanlar,  kuşkulu bekleyişler, Aydınlığa çıkmak için çabalayanlar…

Albüme dönecek olursak; Rock sound’unun nasıl olması gerektiğini gitar girişleriyle bize hissettiren etrafa enerji saçan aynı zamanda sözleriyle mesaj gönderen " Özel çocuk’’ şarkısıyla albüme dalalım.   “ İşçi’nin maaşı 2 milyonken özel çocuğun masrafı  1500 dolar’’  sözleriyle şarkı  inceden mesaj  gönderiyor.  Baba parası yiyip, üniversite okuyup  lüks arabalarla orada burada boş yaşam sürenlere selam ediyor şarkı.

“ Mutlu Ölüm’’  ‘ Yanımda sevdiğim ve sıcaklığı ve de gitarımızla ölsek biz’’  nakaratlarıyla  içinde melankoliğe kayan sözleriyle 90’lı yıllardaki rock dönemine inceden mesaj gönderiyor.

Yalnızlıklar dünyasında sürgün edilmiş bir yaşam sözleriyle aklımıza kazınan ‘’Otuzluk Dulun Soğuk Yatağı’’ şarkısı 30’lı yaşlardaki her insan için dinlenmeye değer.”  Dul soğuk insanlar soğuk
Isıtacak bir ışıkta yok” nakaratlarıyla melankoliğin dibine dalıyoruz.

1993 senesi rock müziğin yükselişte olduğu underground piyasanın yüksek olduğu sene olduğu kadar 93 senesi karanlık bir dönemdir, bu karanlık dönemdeki en üzücü olay Uğur Mumcu’nun öldürülmesi olmuştur. Ona ithafen sayılabilecek “ Hınç Kaos Terör” şarkısı  nakaratlarıyla adeta ders veriyor.

“Öldürmeye karşı çık sen ölmeden
Yok olmadan sevgiyi aşıla “



Albümü özetlemek gerekirse; Hayal ve Yaşam’dan ve her şeyden dem vuran bir albümle karşı karşıyasınız. “ Ölsek biz gitarımızla”  diyen Vecdi Yücalan’a ve şimdi aramızda olmayan İbrahim Cantay’a selam olsun…

Cem Kurtuluş, 2010