// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Kitap Özetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap Özetleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2014

Henry Miller - Aşk Mektupları




















Kitabın Orijinal Adı: Letters From Henry Miller to Hoki Tokuda Miller
Birinci Baskı: Haziran 2000
Yayın Yönetmeni: Metin Celal
Redaksiyon: Zeynep Akkuş
Kapak düzeni: Nurcan Zamur
Montaj: Neşet Mut
Çevirmen: Nihal Özçelik

Henry Miller herkesin bileceği üzere ya da bazılarının bilmeyeceği üzere Amerika’da en çok tanınan yazarlar sıralamasında başı çekiyor.  Çoğu kitabı yasaklanan, Bukowski ve Fante’nin etkilendiği, Beat kuşağına farklılık getiren yazar.  " Yengeç Dönencesi, Oğlak Dönencesi, Seksus, Neksus, Clichy’de Sakin Günler"  kitaplarıyla tanınır Miller. 

" Yengeç Dönencesi " 1961 yılında ABD’de yayımlanması müstehcenlik davasına neden oldu. 
Bir dönemi meteliksiz olarak yaşayarak hayatını sürdürdü. Hayatında bir çok kadınla ilişkiler yaşadı.  Henry Miller’in Parantez yayınlarından 2000 yılında Türkçe’ye çevrilen “ Aşk Mektupları”   kitabına sahaf sahaf dolaşırken rastlayıp 5 liraya aldım.  Neksus, Seksus gibi kitaplarını okuyamadığım bir yazar olan Miller’ın bu kitabından başlamak benim adına iyi olmadığını biliyorum.  “Eldeki her kitap” değerlendirmelidir” düşüncesine uyarak kitabı okumaya başladım.


Aşk Mektupları, Joyce Howard’ın girişiyle  Henry Miller hakkında Hokiyle nasıl tanıştığı hakkında, Miller’ın annesinden hiç sevgi belirtisi görmediğinden dem vuruluyor. Henry Miller, annesinden hiç sevgi görmediğini şu sözlerle anlatıyor.

“ Ondan hiçbir zaman sıcaklık görmedim. Beni hiç öpmedi, bana hiç sarılmadı. Ona sarıldığımı hiç hatırlamıyorum. Bir gün bir arkadaşımı evinde ziyaret edene dek de annelerin bunu yaptığını bilmiyordum. 12 yaşındaydık. Okuldan sonra arkadaşımın evine gittik ve annesinin onu nasıl karşıladığını gördüm: “ Jackie, Jackie!” Ah canım nasılsın?” Ona sarılıyor ve öpüyordu. Bu dili,hatta o ses tonunu bile hiç duymamıştım. Benim için yeniydi. O aptal alman mahallesinde yaşadığım için böyle olması doğaldı. Onlar katı, disiplin yanlısı gerçekten kaba insanlardı.”

Henry Miller’ın  Hoki Tokuda’ya aşkını itiraf ettiği “ Aşk Mektupları” 3 bölümden oluşuyor.  Henry Miller’ın Hoki Tokuda’ya nasıl aşık olacağını ele alırsak Miller üzerinden kısa bir özet geçebiliriz. 1966’da Henry Miller 75 yaşındaydı.  Miller, 1966’nın şubat ayında Miller yakın arkadaşı DR.Lee Siegel’in evine masa tenisi oynamaya gittiğinde Hoki Tokuda ile karşılaştı. Hoki yirmi yedi yaşında çok güzel bir kadındı ve ülkesinden yeni gelmişti. Ayrıca usta bir caz şarkıcısı ve piyanistiydi. Kısa süre sonra Henry onun sahneye çıktı “ Imperial Gardans” a gitmeye başladı, ona aşık oldu.

Henry Miller, kitabın birinci bölümünde Hoki Tokuda’ya nasıl aşık  olduğunu anlatıyor okuyucuya, sonra mektuplarını sıralamaya devam ediyor. Mutluluk sarhoşu olduğunu, aşkın insanı  nasıl çarptığını  miller’in kendi sözleriyle anlıyoruz.   Miller, Hoki’nin uzağında olmaktan dert yanıyor.  Beat kuşağına damga vurmuş bir yazar için aşk mektuplarını  yeni okuyanlar için miller’in kitaptaki duygusal sözleri çoğu kişiyi şaşırtabilecek derecede.

Kitabın ikinci bölümü Miller’ın Hoki’yle olan   evlilik sürecini ele alıyor.  Hoki ve Henry, Beverly Hills’te Dr.Lee Siegel’in evinde 10 eylül 1967’de evlendiler.  Hoki 1968’de japonya’ya üç yoluluk yaptı. Oynadığı film, televizyon gösterileri, albüm kayıtları ve radyo çalışmaları yaptı.  Hokiyle başlayan aşkla birlikte, kitabın evlilik bölümünde miller sevgi kelebeğine dönüşsse de hoki’den ne aradığı sevgiyi ne de saygıyı görmüştür. Hoki tam anlamıyla miller’e bir cehennem yaşatmıştır, miller’ı maymuna çevirmiş, elinde oynatmıştır, Miller zaman içinde kendisinden iğrenme noktasına gelmiştir.

Miller, Hoki’ye “ Asyanın Işığı” diye seslenen biri. Her ne kadar böyle davranan biri olsa da bir süre sonra Miller’ın Hoki’ye yazdığı  mektuplara cevap gelmemeye başlamıştı.  Aşka dair aralarında tutku ve heyecan giderek azalıyordu.   Miller zamanını Hoki’yi merak ederek geçiriyordu.  Miller, Hoki’ye olan aşkını şöyle tanımlıyordu.

“ Hiç kimse Henry-San’ı, Hoki-San’dan daha çok incitmedi. Ancak Henry –San, Hoki San’ı seviyor, onu anlamaya, affetmeye, olduğu gibi kabullenmeye çalışıyor. Bir meleği sevmek kolaydır, ancak birinin Hoki-San’ına bağlı kalması daha büyük bir sevgi ister. Hoki San- Henry-San’a Tanrı’nın meleklerinden daha çok mutluluk keyif, kıvanç verecek. Henry-San, Hoki –San’a bu kadar inanıyor” – sf 128

Kitabın üçüncü bölümü Miller’ın  Hoki’den ayrılık sürecini ele alıyor. Miller’in artık Hoki’nin davranışlarından bıktığını, kendini umursamayan asya güzelinin artık bir karar vermesi gerektiğini söylüyor.

“ 1969’da Henry, Hoki’ye 34 mektup yazdı. O yılın Kasımında Hoki, Japonya’ya olan bir başka ziyaretinden döndü ve 1970’in Mayıs’ında ayrıldılar. 1970’den 1975’e kadar düzensiz bir mektuplaşma var, doğum günü vb. “

Miller, Hoki’nin aşkından dolayı perişan olurken, bu perişanlığı şöyle anlatıyor; “ Kadınlarla olan iyi kötü bütün deneyimlerim içinde en kötüsü, seninle olanı” 

Hoki’yi sevmenin bir hastalık gibi kurtulamadığı bir şey olduğunu söylüyor Miller.  Sevgi ve ilgi görmediği sürece bu ilişkinin daha fazla sürmeyeceğini de mektuplarında açıkça dile getiriyor. Miller, Hoki karşısında zavallı  ve yalvaran bir adam profilinde.  Yalvarıyor, yakarıyor, Hoki’nin uzağında olup sadece kendisinin sesini duymak Miller’ı mahvediyor.  Hoki Tokuda’nın miller’ı umursamaması zaman içinde Miller’ın hoki’den iğrenmesine neden oluyor.

Özetlemek gerekirse “ Aşk Mektupları” Miller’ın  70’li yaşların sonunda asya güzeli, caz şarkıcısı Hoki Tokuda’ya aşkını itiraf ettiği Miller’ın abartılmayacak kitaplarından.  Miller'ın en başarılı kitaplarından biri değil " Aşk Mektupları" Miller'ın vasat kitapları arasında yerini alıyor desek de absürt olmaz. Miller, saplantılı mektuplarıyla Hoki’nin kendisini nasıl delirttiğini “ Aşk Mektupları” kitabıyla bize gösteriyor. Kitabın sonlarına doğru Hoki Tokuda’nın eski dönemlerine ait gençlik fotoğrafları ve Henry Miller’ın evinde olduğu fotoğraflar yer alıyor. 

Kitap,  Hoki ve Henry’nin beraber olduğu fotoğraflarla taçlanıyor.    Aynı zamanda “ Hoki Tokuda gibi bir kadınla birlikte olsaydınız evliliğiniz ne kadar sürerdi” sorusunu Miller okuyuculara yöneltiyor.



OKURKEN ALTINI ÇİZDİKLERİM

“ Tanrı mucizelerle ilgilenmez. Hepsi bir yana, yaşam başlı başına süregelen bir mucize. Mucizelerden medet umuyorsan artık çılgınca aşık olmuşsun demektir.” – sf 8

“  Çok güzel Sevgili Hoki, Ne güzel bir gündü. Hala mutluluktan sarhoşum. Garip, çünkü evine döndüğümüzde seni bir daha görmeyeceğimi söylemek üzereydim. Lokantada farklı bir kadınmış gibi davrandın. Ve eğer öyle biri olsaydın seninle birlikte yaşamam olanaksız olurdu. Ama sen öyle birisi değilsin, beni aydınlattın. Sana inanıyorum. Belki biraz kararsızsın, kafan karışık, gerçeklerle yüzleşmekten korkuyorsun. Seninle çok az zaman geçirdik, çok az ( bir iki) içten konuşma yaptık ve birbirimizle ilgilenebilmek için o kadar az fırsat bulduk. Doğru ya da yanlış, senin benimle oyun oynadığın izlenimini edindim ve bu beni kırdı, gururumu incitti. Oyunlara ne gerek var? Sen bir kadınsın, lise çağında değilsin. Senden bana karşı dürüst ve içten olmanı bekliyorum” –sf 19


“ Sen benim için gerçekten sevdiğim tek kişisin. Seni bütün yüreğimle seviyorum. Birçok kadın tanıyorum, birçok kadınla görüşüyorum ama bunun hiçbir anlamı yok. Onlarla umutsuzluktan görüşüyorum çünkü seni göremiyorum, seninle birlikte olamıyorum, seni istediğim gibi sevemiyorum. (Biliyorum senin için de aynı.Bara oturup sana aç gözlerle bakan bütün o erkekleri görünce kıskanıyorum) Aynı zamanda diğer cinsi çekme yeteneğimize karşın aramızda birimizi mutlu edebiliriz. Dahası, birbirimize daha zengin ve daha dolu bir yaşam sağlayabileceğimizi hissediyorum.Ancak bunu gerçekleştirmek için birbirimizi daha çok görmeliyiz, düşüncelerimizi hislerimizi paylaşmalıyız ve gerçekten birbirimize uygun muyuz yoksa bu bir rüya ya da yanılgı mı karar vermeliyiz.” Sf- 19

“ Sen özgür bir kadınsın ve umarım öyle kalırsın. Mah Jongga, atlara, güzel yiyeceklere, sana acı, endişe,huzursuzluk vermeyen kendini teslim etmeni gerektirmeyen küçük şeylere olan sevgini koru. Şarkı söyleyen kız ol ve öyle kal.” – sf 27

“ Yakında seni yine görüyor olabilirim ama farklı bir gözle. Yaşam olanaksızı araştırmak için çok kısa. Sonunda şunu anladım; büyüleyici koyu renk gözlerinin derinliklerinde saklanan şey, gizem olduğunu sandığım şey yalnızca boşlukmuş.”

“ Zorlu astroloji haritası olan insanlar,-birlikte yaşamak her ne kadar zor olsa da – en ilginç olanlardır. Kendinle birlikte yaşayabiliyorsan bu önemli” – sf 33

“ Sunulan her kadehten bal yudumlamayı sürdür. Dünya senin istiridyendir, eğer öyle istiyorsan. Gece gibi güzellik içinde yürü ama yolunun gül yapraklarıyla kaplı olduğunu unutma. Sakin ve asla kıskançlıktan asla kıskançlıktan çatlama.” Sf- 34

“ Bazen çok küçük bir ayrıntı herşeyi hatırlamaya yardım eder. Kilise çanlarının çalışı örneğin, şafak söküşü ya da ilk doğum sancılarının başladığı zaman – karanlık çöktükten sonra mı, yoksa ne zaman? Bir Pazar günü doğmuşsun, öyle görünüyor. Japonya’da bile Pazar günleri diğer günlerden farklı; ona hatırlatacak bir şeyler olmuş olabilir”

“ Unutma sol el hayalpresttir- bütün düşler do diyez minör anahtarla çalınmalıdır.”  Sf -35

“ Beni gerçekten seviyor musun, sevmiyor musun, bunu bilmek zorundayım, bilmeliyim. Aylardır tam anlamıyla azap çekiyorum. Daha fazla dayanamam. Sabrım taşmak üzere. Çalışamıyorum, uyuyamıyorum, aklım sürekli sende. Bu artık bir hastalık değil bir delilik. Bağımlıyım ve mecnunum.” – sf 36

“ Seninle ilgili olarak şunu kesinlikle biliyorum: gerçek duygularını göstermen çok zor. Neden yalnızca Tanrı bilmeli? Belki seni çok kötü etkileyen bir olay yaşadın. Belki sadece kendini korumaya çalışıyorsun. Ama neden bir arkadaş, sonsuza dek bir arkadaş dediğin bana acı veriyorsun? “

“ Bir batılı olarak, aşkı ve evliliği ayrı şey olarak düşündüm hep. Bir kadını evlenmeden sevmenin ayıp olduğunu hiç düşünmemiştim. Hatta evlendiğim için bana bu evlilik kararını aldıran aşk duygusunu yitirdiğimi bile düşünüyorum” sf- 36

“ Dünyanın dört bir yanından seni sevdiğimi bilenler bana yazıyor ve Hoki’ye sevgilerini gönderiyor. “ Kendini böylesine yitirdiğine göre o çok harika bir kız olmalı” diyorlar. Sen harika bir kızsın ama bazen zor bazen de kalpsiz gibi davranıyorsun. Hangisi gerçek Hoki? Benim inandığım mı, yoksa senin oynadığın mı? Şimdi ben hücresinde öfkeyle dört dönen çılgınca düşüncelerini duvara karalayan, çaresizce Güneş’i ve Ay’ı seyreden, günleri ve saatleri sayan bir mahkum gibiyim, burada yalnız başıma yaşıyorum. Aslında o betimlediğim mahkumdan bile daha kötü durumdayım çünkü kendi hapishanemi kendim yarattım, çünkü kendime bin türlü işkence edebiliyorum, çünkü çok büyük bir düş gücüm var, çok duyarlıyım çünkü aklım kurtulmakta değil, Hoki’de “ –sf 28

“ Beni bu kederden bir tek Tanrı kurtarabilir. Kurtaracağını biliyorum ancak kendi güzel yöntemiyle, kendi uygun zamanında. Onun kurtarışını bekleyecek kadar gücüm var mı?” sf- 38

“ Parasız yaşadım, evsiz yaşadım, yiyeceksiz yaşadım hatta inançsız yaşadığım dönemlerim de oldu, ancak hiç bu kadar uzun sevgisiz yaşayamadım. Senin sevgin olmaksızın yaşamak zorundaysam bu yok oluşum demektir, çünkü senin yerini alabilecek kimse yok. Sana erkeksi gururun kalan son parçasıyla birlikte yüreğimi sundum. İstiyorsan ,ayaklarının altında ez onu ama yalvarırım işini çabuk bitir” –sf 38

“ Ueno-San’ın mektubunun başında yazdığı gibi: ‘ Bu aşk seni daha çılgın ve daha genç biri yapabilir. Her şeyi unut ve kendini aşkın ateşine at, o ateş seni eritene dek. Yakıcı, hareketli, korkunç aşkları severim. İnsanın aklını başından alan aşk! Harakiri aşk., Kamikaze aşk. Güllerle süslü bir çarmıha gerilme gibi bir aşk, ancak senindir ve bir başkasının olamaz.” Sf- 51

“ Senin yatağında son kez yattığımda ne garip, harika, karışık duygular hissettim. Seni öldüresiye sokmayı, seninle konuşmayı, derinin altına girip gerçek bir temas, insani bir yakınlaşma kurmayı nasıl istedim! “ Çok güçsüz hissediyorum” dediğinde senden ayrılmaya hazırdım. İçim öyle bir şefkat hissiyle, seni rahatlatmak, korumak, güçlendirmek için öyle büyük bir istekle doldu ki, senin sevişmeyi düşünmek bile kutsal bir şeye karşı suç gibi geldi. İhtiyaç duyduğun şey bunun çok daha ötesinde, bundan daha yüceyken, sana olan tutkumu açıklamaya nasıl cüret edebilirdim? Senin için bir erkeğin normalde bir kadın için hissettiklerinden çok fazlasını hissettim.” – sf 52

“ Tanrıların ve yarı tanrıların değil, iyi ve kötü, bilgili ve bilgisiz, kibar ve hırçın insanların dünyasında yaşıyoruz” – sf 56

“ Bir ilişki başlar diğeri biter ancak aşk sonsuza dek sürer” –sf 58

“ Bok değerlendirdiğinde yoksullar götsüz doğarlar” – sf 63

“ Seni biraz olsun özleyip özlemediğimi soruyorsun. Hem evet, hem hayır. Dürüst olmak gerekirse evet. Hayır, çünkü seni buradayken de çok az gördüğümden pek fark etmiyor. Uykusuzluk krizleri sen ayrıldığından bu yana ayak parmağının kaşıntısıyla yeniden başladı. Sanırım ayak parmağım senin burada olamayışına tepki gösteriyor. Tokyo’da ya da burada oluşunun çok fark etmediğine kendimi inandırmaya çalışssam da ayak parmağım tersini söylüyor. Bazen, her ikisinden de bir fayda görmediğim iki kadınla evliymişim gibi hissediyorum. Biri çamaşır yıkıyor, diğeri de kaslarımı yumuşatıyor. Bunların dışında da kafasız tavuklar gibi dolaşıyorlar” –sf 73

“ Bu ülkede bir devrim olanağı olsaydı – ki ben çok kuşkuluyum_ şimdi birinin eşiğindeydik. Siyahlar alt edilemeyecek ama sonsuza dek de beklemeyecekler. Yalnız beyazlar değil yoksul beyazlar da onlar kadar kötü durumda. Güneye gidersen görürsün. Yarın Washington D.C’de yoksulların oturma eylemi başlıyor. Televizyonda izleyebilirsin umarım. Gözünü açar. Bu bizim 15000.000 aç insanımız olduğunun kanıtı. Günde bir öğün bile düzgün yemek yiyemiyorlar. Silahlar için çok paramız vardı ama artık işe yaramıyorlar. Biz ahlak bakımından olduğu gibi beden olarak da bittik. Barış görüşmelerinde kozlar Viet Kong’da. Onlar sonuna kadar gidebilir,biz değil.” – sf 107

“  ‘Beyaz çiftler birbirlerindeki gizemi aradıklarında kendilerini kandırıyorlar’ tek gizem kendimizi yaratışımızdandır. Ciddi düşünmeyi bir yana bırakırsak bir çim bıçağı da dahil olmak üzere ‘ her şey gizemdir “

“ Senin fotoğraflarına bakıyorum ve seninle uzak mesafeden eter dalgaları üzerinden konuşuyorum. Kulaklarını tıkama lütfen! “ – sf 126

 “ Duygularımdan utanmıyorum. En iyi anlarımızda, birbirimize karşı ciddi ve dürüst olduğumuzda, gerçekten birbirimize ait olduğumuzu, birlikte yaşayacağımız bir yaşamımız olduğunu, birbirimizi tinsel olarak daha zengin ve mutlu yapabileceğimizi hissediyorum. Bu doğru değilse ayrılmalıyız. Bir yalanı yaşamak istemiyorum_ bu çok çocuksu ve aptalca. Döndüğünde lütfen benim karım,arkadaşım ol düşüm gerçek olsun. Sana ihtiyacım var. “ – sf 128

“ Hiç kimse Henry-San’ı, Hoki-San’dan daha çok incitmedi. Ancak Henry –San, Hoki San’ı seviyor, onu anlamaya, affetmeye, olduğu gibi kabullenmeye çalışıyor. Bir meleği sevmek kolaydır, ancak birinin Hoki-San’ına bağlı kalması daha büyük bir sevgi ister. Hoki San- Henry-San’a Tanrı’nın meleklerinden daha çok mutluluk keyif, kıvanç verecek. Henry-San, Hoki –San’a bu kadar inanıyor” – sf 128

“ Sevgili Hoki-San.. Sonunda bir sonuca vardım: bizim karı-koca olarak yaşamamızın bir anlamı yok artık.Biz hiçbir zaman gerçek anlamda karı koca olmadık. Bana hiç sevgi ya da ilgi göstermedin.Sanki bir canavarmışım gibi, sana yaklaştığımda kaçtın. Yalnızca kendinle ve kendi güvenliğinle ilgili gibisin.İki yabancı gibiyiz. İki kısa yıllık evliliğimiz süresince hep bir gün değişeceğini umdum ancak görünüşe göre değişemiyorsun ya da değişmeyeceksin. Seni suçlamayacağım. Olduğun gibisin ve buna engel olamıyorsun ancak ben böyle anlamsız bir yaşam sürdüremem. Benim için sevgi yaşamdaki en önemli şeydir. Anlaşılan senin için değil. Bu yüzden ayrılmamız gerektiğini düşünüyorum. Döndüğünde boşanma hazırlıklarını yapacağım; belki böyle daha mutlu oluruz” – sf 135

“ Hawaii’ye gitmenden önceki geceyi düşünüyorum. Bütün gece dışarıdaydın ve sarhoştun. Nerede olduğunun merakında, seni arayarak bütün geceyi ayakta geçirdim. Seninle kahvaltı zamanı karşılaştık; otobüs garından yeni geliyormuş gibiydin. Babanı otobüse götürdüğünü söyledin de bütün gece dışarıda oluşuna ilişkin hiçbir şey demedin. Belki de bilmediğimi sanıyorsun. Mazaret bulmaya ne gerek var_ Henry San mışıl mışıl uyuyordur nasıl olsa. Geceleyin dışarıda olduğunda Henry-San mışıl mışıl uyumadı, asla deliksiz bir uyku çekmedi- sen kaç gece yalnız bıraktın? “ – sf 136

“ Neye benzediğini görmeye başlıyor musun? Kadın, sana söyleyebileceklerimin binde birini bile okumadın daha. Senin söylediğin ya da yaptığın ve benim unuttuğum hiçbir şey yok. Tutmadığın sözlerin hiçbirini unutmadım. Sen tamamen haklısın biliyorum. Gözyaşların bile içtensizliği anlatıyor. Sen beni hiç aptal yerine koyamadın, ben sabırlıydım hepsi bu. Ümidimi kesmedim ama hepsi boşa gitti. Sen hiç değişmeyeceksin. “ –sf 137

“ Sende bir orospununki kadar bile dürüstlük yok. Sen baştan aşağı bir aldatıcısın ve bunu sen de dahil olmak üzere herkes biliyor” – sf 137

“ Kadınlarla olan iyi kötü bütün deneyimlerim içinde en kötüsü seninle olanı” – sf 137

“ Sana vereceğim mektupları yok ediyorum. Seninle Paris ya da başka bir yere gitmek de artık söz konusu değil. Neden kendimi üzeyim? Bana, benim yapamayacağım neyi yapabilirsin? Şimdiye dek karım olduğunu gösterecek ne yaptın? Yineliyorum- senden iğreniyorum. İnceldiği yerden kopsun. Seninle yaşamak için hiç ilgim kalmadı. Sokaktan herhangi bir orospuyu alsam seninkinden daha iyi muamele görürdüm. “ – sf 139

“ Sana çok kızgınım. Beni öyle yüzüstü bırakıp gitmemeliydin. Seni bağışlayamam. Herkesi öptüğünü söylüyorsun. Tek istediğim seni öpmek ancak sen bana hiç sevgi,ilgi göstermiyorsun. Kıskanç bile değilsin. Ben ne yapayım? Bu aptallıklardan yoruldum artık. Çocuk oyunu gibi. Ya bir kadın gibi davran ya da ben seni sevip senin davranışlarına mazaretler bulayım. İkisi de olmazsa çok uzaklara git.” – sf 139

“ Cep kitaplarımızı bir ciltçiye götürüp onları zevkimize göre ciltlettirmiyoruz. Yıllar önce okudukları kitapların yeniden tadını çıkarmak için onları arayanlarla da karşılaşmıyorum. Binalar, arabalar, giysiler,eşler, sevgililer… Burada hiçbir şey uzun süreli değil. Biz sonsuzluğu düşünen Eski Mısırlıların tam tersiyiz. Bizde hiçbir şey değerli değil, hiçbir şey huşu ya da saygı uyandırmaz.” – sf 142

“ İnsanlara olmaları gereken kişilermiş gibi davranın böylece olabilecekleri kişiler olmalarına yardım edersiniz. (Goethe) “ – sf 149

“ Plaklarını (Sony) dinlerken eriyorum. Yalnızca sesini duymak içimi parçalıyor. Beni tavlayan sesin ve gözlerindi. Hala işe yarıyorlar. Bana verdiğin bütün üzüntüyü unutuyorum. Ne budalaca! Ne duygusal! “ Bir romantchu” Her şey bir büyü gibi. Ancak kendimi iyileştirmeliyim. Böyle gidemez. Bu beni öldürüyor. “ – sf 151

“ Ben senin  deden değilim. Platonik bir aşk istemiyorum, çiçek çocuklarıyla da hiç işim olmaz. Tek başıma arkadaşlık istemiyorum. Bizim gerçekten ne arkadaşlığımız vardı ki? Bana düşmanından kötü davrandın. Ben seni dünyanın ve arkadaşlarının önünde küçük düşürdün. Beni! Senin sığınağını , sevilmediğini bildiği halde seninle evlenen beni. Gerçekten üstün bir kişi olsaydım senden hiçbir şey beklemezdim. Ama o kadar üstün değilim. İnsanım. Senden bir şeyler beklerim. Bunu bana veremiyorsan ayrılmamız gerekiyor. Bir yalanı yaşamak niye? Parasal nedenlerle evlenmedğini söylüyorsun. Belki öyledir ama öyleyse neden benimle evlendin? Stafanino’da senin evleneceğimi söylediğimde bana iyi bir eş olacağını söyleyişini hatırlıyorum. Pek iyi  oldun mu? Dürüstçe evet diyebilir misin? Düşün. Kendine , bana karşı dürüst ve açık olup olmadğını sor. Seni sevmeme engel olamıyorum. Bir hastalık gibi. Ancak biraz sevgi ve ilgi görmediğim sürece buna böyle devam edemem. Sonsuza dek böyle yaşamaktansa kendimi öldürürüm.” – sf 151-152

Cem Kurtuluş, 2014

02 Ocak 2014

" Romanlarımda bir mezarlık yaratacak kadar adam öldürdüm" : Beyoğlu'nun En Güzel Abisi- Ahmet Ümit



 " Romanlarımda bir mezarlık yaratacak kadar çok adam öldürdüm" – Ahmet Ümit


Tarlabaşı..

 Beyoğlu’nda pisliğin döndüğü adres. Tinercisi, fahişesi, torbacısı, eş cinseli, sokakta kadın satan pezevengi, anarşisti, ayyaşları ve her tür insanı barındıran bir adres. Her türlü pisliğe bu sokaklarda rastlayabilirsiniz. Duvar dibine işediğiniz bir gün kabadayı tiplemeleri karşınızda görebilirsiniz , ya da damınız yok diye bir bardan köşe dibine atılıp, çıkmadığınız takdirde hunharca dövülebilirsiniz. Her türlü mevzuya, vukuata bu sokaklarda denk gelmeniz kaçınılmazdır. Cinayetlerde sokakların vazgeçilmezidir. O sokakların birinde aşırı doz eroinle çöp konteynerlerında ceset görebilirsiniz. Mevzu Tarlabaşı sokakları olunca her şey aklınıza gelebilir.

 Ahmet Ümit ismi herkese tanıdık gelecektir. Kimimizin yayınevlerinde sıkça isminden söz ettirdiği, kimisinin de hayranı olduğu bir yazar Ahmet Ümit. Kendisiyle tanışıklığım “ Beyoğlunun En Güzel Abisi” kitabıyla oldu. İmza günlerini sevmemek bir yana imza gününde okurlarıyla olan samimiyeti herkes gibi beni de sevindirdi. Ek olarak bilmeyenler için Ahmet Ümit korsan kitapları imzalamıyor, korsan kitaplara karşı karşıtlığı mı var bilmiyorum. Bu konuda söylenecek tek söz yayınevlerinin kitapları fahiş fiyatlardan satması olur.

 Ahmet Ümit hakkında herkes az çok bilgi sahibidir. Kendisine ön yargım olmasının sebebi popüler kültüre daha yakın olması, kitaplarının çok fazla okura hitap ediyor olmasıydı. Bu önyargımı kırarak “ Beyoğlunun En Güzel Abisi” kitabını edindim. Meseleye dönecek olursak Ahmet Ümit ’in son kitabı “ Beyoğlunun En Güzel Abisi” Beyoğlu’nun yıkık dökük sokaklarına doğru okuru yolculuğa çıkarıyor.

 Diğer bir konu ise romanın baş kahramanı Başkomiser Nevzat. Ahmet Ümit Başkomiser Nevzat karakterini nasıl yarattığını şöyle anlatır ;

“ 1998 yılında Yeniyüzyıl gazetesi Avrupa'da ve Amerika'daki gibi biz de polisiye öykü yayınlayalım dendi ben de tam sayfa bir hikaye yazayım dedim ama burada bir baş karakter olsun dedim, Sherlock Holmes gibi Hercule Poirot gibi, Başkomser Nevzat böyle çıktı. Başkomiser Nevzat'ı oluşturan bir gerçek karakter, iki sinema karakteri var. Gerçek karakter 12 Eylül öncesi Adana'da Emniyet müdürü olan Cevat Yurdakul'dur. Cevat Yurdakul öldürülmüştü o zaman. Namuslu ve dürüst bir insandı. Bir o esinledi beni diğerleri de iki sinema karakteri Yavuz Turgul'un Muhsin Bey filmindeki Muhsin Bey karakteri diğeri ise mutlaka izlemeniz önerdiğim Atıf Yılmaz'ın filmi ""Ah Güzel İstanbul"dur. Sadri Alışık'ın oynadığı Haşmet İbriktaroğlu. İki tane kaybetmiş İstanbullu ve bir gerçek polisten yola çıkarak Başkomiser Nevzat Karakterini yarattım.”

 Ahmet Ümit’in bahsettiği dönemin gerçekleri diyelim, aynı zamanda söylediği isimlere Gaffar Okan’ı eklersek yanlış olmaz.. Romanda Mevzuya geçecek olursak “mevzu nedir” diye soranlara kısa spoiler vermek gerekirse ; Tarlabaşında ıssız bir sokakta bir kişi öldürülür, Başkomiser Nevzat, Ali, Zeynep bu cinayeti aydınlatmak peşindedir. Romanın başından itibaren Başkomiser Nevzat karakterinin ne kadar iyimser bir karakter olduğunu gözlemliyoruz.



 Ahmet Ümit'se bir röportajında “İsviçre’de bir polisiye yazarı kusursuz cinayet işleyebileceğini kanıtlamak için 3 kişiyi öldürmüş. Ne diyorsunuz?” sorusuna “ Romanlarımda bir mezarlık yaratacak kadar çok adam öldürdüm “ diye yanıtlıyor. “ Polisin kabusu yılbaşı geceleridir “ diye mevzuya giriyor roman. Karanlık sokaklar, katilin izini arayışlar ve pis Beyoğlu sokakları…

Soruşturma boyunca Başkomiser Nevzat ve arkadaşları Tarlabaşı’nın altını üstüne getiriyorlar. Karşılarında işe yarayacak deliller elde ediyorlar, bu işin peşini bırakmıyorlar. Kitap daha önce benim gibi Ahmet Ümit’i okuyamamış olanlar için heyecan verici oluyor. Bir semtin nasıl lanetli hale geldiğini kitap gözümüze sokuyor. Semt kabadayıları, haraç kesenler , yoksul insanlar, tinerciler, polis zoruyla içeri tıkılanlar, köşe başında bekleyen fahişeler, uyuşturucu satıcıları, kumarbazlar Tarlabaşı'nın olmazsa olmazları arasında olanları..

 Ahmet Ümit bu romanda bu tür mevzulara değinirken aynı zamanda kendi romanı hakkında şöyle diyor; “Bir semtin kaybedenlerinden yola çıkarak, bir şehri, bir ülkeyi, kocaman insanlığı anlatmayı deniyorum” Kaybeden insanlık, sokaklara sığınanlar, ezilenler…

 Aynı zamanda Ahmet Ümit yazarların kaybeden ve ezilen insanların yanında olmasını, ancak böyle birinin yazar olabileceğini savunuyor. Ahmet Ümit bunları söylerken Beyoğlu’nun En Güzel abisi kitabının çıkışıyla ilgili sözlerini Selim İleri’yi selamlayarak şöyle devam ettiriyor. “ Aslında bambaşka bir roman yazacaktım; İttihat ve Terakki üzerinden bu topraklarda, devletle bireyin ilişkisini sorgulayan bir kurmaca. Okumalarımı da tamamlamak üzereydim üstelik, kurgusunu bile bitirmiştim ama Selim İleri aklımı çeldi, rota “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi”ne çevrildi.” 

Kitabın çıkışı bu şekilde. Romana dönecek olursa semt insanları ağzından akıcı diyaloglar yaşanıyor. Pirana, Keto, Musti aralardan çıkıyor, sokak ağzı diyaloglarla romana katılıyorlar. Filmlerde bazı sahnelerde görülen insanlar gibi romanda da bu karakterler öyle aralardan çıkarak romanı hem güzelleştiriyor hem de heyecan katıyor… Başkomiser Nevzat onurlu bir polis karakteriyle karşımızda. Herkese karşı iyimserliği, babacanlığıyla Beyoğlunda uçan kaçanı yakalayan bir Polis. Beyoğlu’nda haraç kesen kabadayıların “ burası bizden sorulur” dediği gibi Beyoğlu’da Nevzat komiserden soruluyor.

 Romanda Beyoğlu’nun En Güzel Abisine eşlik eden Ali ve Zeynep karakterleri daha güçlü olabilirdi. Ali ile Zeynep’in iş arkadaşlıkları bir yana “ ne zaman evlenecekler “ sorusu romanda göze çarpan diğer unsur. Ali, komiserin sözünden çıkmayan bir karakter olarak karşımızda, Zeynep karakteriyse gerilerden geliyor. Kısa Karakter analizini geçtikten sonra roman zaman zaman sıkabiliyor, zaman zaman sanki olayın içinde sızmışsınız gibi hava veriyor. Ahmet Ümit’i benim gibi okumayanlar için romanı okuduğunda şaşırabiliyor, Ahmet Ümit’in cinayet mevzularını anlatma yöntemini bilenler için sıkıcı olabiliyor.

 Roman boyunca katilin kim olduğunu bilmemek, sizi şaşırtacak birinin çıkacağını düşünmeden edemiyorsunuz. Bu düşüncelerle ilerliyor Roman. Ahmet Ümit, Gezi parkı mücadelelerinde polislerce katledilen “ Ali İsmail ,Ahmet Atakan, Ethem Sarısülük” başta olmak üzere katledilen insanlara selam ediyor bu kitabıyla.Gezi diyaloglarına yer vermesi bazı okuyuculara göre popülist gözükse de yaşanılanları romanlaştırıp diyalog kurmak romanın havasını değiştiriyor. Sadece bununla sınırlı kalmıyor roman. Kentsel dönüşüm sebebiyle bir kentin nasıl yağmalandığını, devletin insanları ırkına, dinine göre insanları nasıl acımasızca katlettiğini hatırlatıyor bize. 6-7 Eylül eylülde azınlıklara yapılan saldırının unutulmamasına şu sözlerle dikkat çekiyor.


 “İnsan yaşadığı yere benzer “ demişti bir şair. Hukukumuz da yaşadığımız yerler gibiydi, eskimiş işlevini yitirmiş, çürümeye terk edilmiş yıkılmak üzere. Böyle bir toplumda adalet gerçekleşebilir miydi? “ “ İnsanları öldürdüler, tecavüz ettiler, mezarlardan ölüleri çıkardılar. Bize de saldırdılar tabii. Sanki karşılarında düşman varmış gibi.. Kapılarımızı kırdılar, evlerimize zorla girdiler, odalarımızı darmaduman ettiler. Bütün eşyalarımızı sokaklara saçtılar, çamaşırlarımız kaldırımları süsledi günlerce. Öyle acımasız, öyle alçakça…"


 Cümleler yüzümüze bir tokat olarak geri dönüyor. İnsanlıktan çıkmış insanlığa sesleniyor Ahmet Ümit. Aynı zamanda Ahmet Ümit’in kitabında kendine yer vermesi roman için olumlu bir hareket mi buna siz karar verin. Karakterlerin ağzından kendini anlatıyor Ahmet Ümit. Ahmet Ümit kitaplarına alışık olmadığım için katilin kim olduğunu kitabın sonlarına doğru kendi kalemize gol yiyerek anlamış oluyoruz… Abartılacak bir kitap değil “Beyoğlu’nun En Güzel Abisi”. Koca bir kentin nasıl yağmalandığını, tarihin nasıl yok edildiğini ve aynı zamanda insanların nasıl acımasızca katledildiğini “ Beyoğlu’nun En Güzel Abisi” bize resmediyor. Bunu anlatırken sokakta yaşayan karakterleri etkili şekilde konuşturmasını iyi biliyor.

 Kitaba son noktayı  Ahmet Ümit kitabın başında bu kitabın kime adandığı sorusuna da  “ Bu toprakları terk etmek zorunda bırakılan insanların aziz hatırasına” diye söylemeyi unutmuyor.

OKURKEN ALTINI ÇİZDİKLERİM

 “ Polisin kabusu yılbaşı geceleridir. Herkesin gülüp eğlendiği, mutlulukla dans ettiği o gece bizim için korkunç saatler demektir; öğleden sonra başlayıp yeni yılın ilk günü ışıyıncaya kadar süren, bir türlü bitmek bilmeyen kanlı karanlık bir kabus… Hiç şaşmaz, mutlaka bir vukuat çıkar. Mutlaka birileri ateş eder, birileri bıçağını çeker, birileri birilerinin öldürür. Bugüne kadar hep böyle olmuş, bundan sonra da böyle olacaktır. İşte bu yüzden izinler kaldırılır, bütün teşkilat diken üzerindedir. İnsanlar lüks restoranlarda, gece kulüplerinde, ama çoğunlukla da evlerinde aileleriyle, sevdikleriyle baş başa eğlenirken biz polisler sıkıcı karakollarımızda güya küçük kutlamalarla yeni yılın gelişini karşılarız, hepimizin canı sıkkındır, dahası telsizden her an gelebilecek anons sebebiyle hepimiz tetikteyizdir. “ –sf 4

 “ Yılbaşı dediğin ne ya şefik! Bildiğimiz gecelerden biri işte. Aklı evveline biri çıkmış yıl bugün başlıyor demiş, vatandaş da ona uymuş” – sf 22

 “ – Merhaba Abi Bizim Naciye’yi hatırlıyorsun değil mi Başkomiserim? Yapay bir gayretle canlandım Hatırlıyorum tabii, nasılsın Naciye Hanım Bıkkın,gezgin ellerini açtı kadın. Hepsi bu; ne bir söz, ne bir heyecan, ne bir aşinalık belirtisi, zaten mahmur gözleri anında eski haline dönmüştü yeniden. Naciye’nin umursamazlığından rahatsız oldu Süleyman, abartılı bir nezakatle boş iskemleleri gösterdi.Oturmaz mısınız Başkomiserim? Rahatsız etmeyelim sizi Yok Başkomiserim biz de kalkıyorduk.“ Karısına dik dik baktı” “Naciye oturduğu yerde uyuyor zaten. “Hiç alınmadı kocasının sitemkar sözlerine Naciye.Çoktan unutmuştu alınmayı, ne söylerse söylesinler, ne yaparlarsa yapsınlar, umurunda bile değildi. Öylesine kanıksamıştı ki yaşadığı dünyayı, her şeyi itirazsız kabul etmişti. Belki de itiraz etmenin artık hiçbir işe yaramayacağını bildiği için böyle sessiz, böyle aldırmaz, böyle umursamaz olmuştu.” – sf 28

 “ Eski kabadayılardan değil mi Süleyman?
 Tam onlardan, belki onların son temsilcisi. Elinde ne var ne yok, sağa sola dağıtır dururdu.
Fakir babasına çıkmıştı adı. Biraz da o sebepten iflah olmadı ya.
 “ bana döndü yeniden” siz daha iyi bilirsiniz bu alemi Başkomiserim. O eski usul kabadayılar kayboldu. Yeniyetmeler de eski racona riayet etmez oldu. Vefayı,saygıyı unuttular” – sf 36

 “ Evet, kolay kazanmanın bir yolu vardı; esrar, hap, hatta eroin satmak. Parasızlıktan iflahı kesilen Habib hiç düşünmeden balıklama dalmıştı bu pis mesleğe. Bir süre mahalledeki aracıların mallarını satmıştı. Uyanıktı, sivil polisi gözünden anlıyordu, Ayağına çevikti, karanlıkta bir görünüp bir kayboluyordu. Akşamları Dolapdere’nin orada farları söndürülmüş otomobillerdeki müptelalara mal yetiştiremez olmuştu. Sonunda kendisinin de ailesinin de karnı doymaya başlamıştı, ama yetmedi.”- sf 42

 “ Duymamıştı beni. Yerdeki adama bakmayı sürdürüyordu öylece. Halbuki daha önce de sayısız çatışmaya girmiş adam vurmuştu. Ama kolay değildi bir insanın canını almak. Karşınızdaki kim olursa olsun, ne kadar haklı olursanız olun birini öldürmek dünyanın bütün yükünü sırtlamak demekti. “ – sf 46

 “ Beni unutmuş olmasına hiç alınmadım, Aşk dünyanın en büyük mazeretiydi.” – sf 48

 “ Bütün o delikanlılık, ağır abilik, namus raconlarına rağmen, yer üstü dünyasında olduğu gibi yeraltı dünyasında da her zaman en kutsal değer paradır. Evet, aşktan da , cesaretten de, şereften de daha önemlidir. Çünkü para demek kadın demektir, konforlu bir hayat demektir, daha önemlisi ayakta kalmak demektir, para demek ihtiyaç duyduğunda yetkilileri satın almak, hakiki anlamda güç demektir, parayı kaybeden her şeyi kaybeder. Lokantada karşılaştığımız bir zamanların Saltanat Süleyman’ı gibi…” – sf 51

 “ Sokakta geçen uykusuz gecelerin en berbat tarafı uyumak için bomboş bir eve dönmektir. “ – sf 54

 “ Hayır, kendime zulmetmenin alemi yoktu. Benim hayatım buydu, kaçarak yaşayamazdım. Kararlı adımlarla tırmandım merdivenleri. Elimi,yüzümü yıkadım, gardırobun karşısına geçtim, aynada kendimi gördüm. Yorulmuş, bitkin bir adam. Üzerimdeki giysileri çıkarmak bile zor geliyordu. Ama çıkaracaktım, bugüne kadar ne yaptıysam aynı rutini sürdürecektim. Pijamaları giyecek o soğuk yatağa girecek, uyumaya çalışacaktım. Bizi ayakta tutan o küçük alışkanlıkları tek tek yerine getirecektim.” – sf 55

 “ Giyindim, en iyisi hayata karışmaktı… Hayata karışmak mı? Kanlı katillerin peşinde koşturmak desene şuna. Evet, hakikat buydu; birilerinin hayatına son veren eylemler, benim için hayatın ta kendisiydi. Hiç de yaman bir çelişki değildi, mesleğim buydu; cinayetler… Katilin işi bittiğinde benimki başlıyordu. Cinayetlerle, yani insanlığın o karanlık yüzüyle uğraşırken daha iyi hissediyordum kendimi. En kötü tarafı alışamamaktı. “ – sf 61 “

Cinayetlerin eğitici bir tarafı olsa da ölüm her zaman trajikti. Daha da korkuncu bulaşıcıydı, kendinizi asla ondan koruyamıyordunuz.” – sf 62

 “ Gözlerim kızımın fotoğrafına kaydı; hiç ölmemiş, az sonra yatak odasının kapısını açarak “ Günaydın” diyecekmiş gibi gülümsüyordu babasına. Evet bizim eve kadar sızmıştı ölüm. Karımı, kızımı almıştı elimden. Sanki bana bulaşan herkes bedel öder demek istiyordu Azrail. “ Bu kadar yakınım Dolaşmayacaktın Nevzat!” işin kötüsü artık kaçmak da mümkün değildi ondan Evgenia, “ Bırakalım bu şehri, Gökçeada’ya gidelim” diye dil döküyordu. “ Sessiz, huzur dolu yepyeni bir hayata başlayalım. “ Neden kabul etmediğimi de anlatamıyordum. Onun için denizin nemiyle yüklü ılık rüzgarların altında, dalgaların sesiyle yaşlanmak anlamına gelen o sakin hayat benim için cehennemdi. Gerçek hayatta denetim altında tutabildiğim kabuslar, o sakin hayatın tembel günlerinde, uzun gecelerinde sadece aklımı değil bilinçaltımı da ele geçirecekti. Bundan adım gibi emindim; çünkü yaşamıştım. Her sabah olmasa da sıklıkla kabuslarla uyanacaktım. Sadece kendi hayatımı değil, Evgenia’nınkini de cehenneme çevirecektim. Kabuslarla başa çıkabilmenin tek yolu onlarla uyanıkken karşılaşmaktı” – sf 62

 “ Kimsenin beni tanımasını istemiyordum. Hem bu yazarları bilirdim, olayları da insanları da abartırlardı. Olduğundan daha fazla kan olduğundan daha fazla entrika olduğundan daha iyi kahramanlar, olduğundan daha kötü insanlar… Gerçek hayatta olmayacak işler, olmayacak insanlar. Üstelik ben bile kendimi tam olarak anlayamazken bir başkası beni nasıl anlatabilirdi ki?” – sf 63

 “ Sadece filan yok beyefendi, ne ben sizin yarattığınız bir karakterim ne de bu cinayetler romanınız için gereken bir kurgu. Burada gerçek insanlar var, gerçek ölüler, gerçek acılar. Lütfen, sadece romanlarınızdaki cinayetlerle ilgilenin. Gerçek hayattakilerle başa çıkamazsınız.” – sf 65

 “ Cumba hakikaten de en güzel yeriydi Feraye Meyhanesi’nin; bütün İstiklal Caddesi ayağınızın altında. Dükkanların cam vitrinlerinden yansıyan ışıkların içinden geçerdi insanlar; şehrin,ülkenin, dünyanın dört bir yanından gelerek… Her gece ama her gece hiç eksilmeden, belki de daha da çoğalarak yürürlerdi, yeryüzünün belki de en kalabalık bu caddesinden. Her ırktan, her renkten, her kültürden kadın erkek el ele, kol kola, çoğunlukla sarhoş, nadiren ayık, genellikle şık, bazen derbeder, hatta çıplak, bazen çarşaflar içinde takımlarının marşını söyleyerek, ama daha sık hükümeti protesto ederek, bazen umutlu, bazen yıkılmış, bazen öpüşerek hatta bazen dövüşerek, yani insanoğlunun bütün halleriyle geçerlerdi gözlerinizin önünden. Her gece otursanız buraya her gece caddeden geçenleri seyretsetseniz yine de bıkmazdınız gördüklerinizinden. O sebepten seçmiştim orayı, Evgenia insanlardan oluşan bu rengarenk nehri görsün diye.” – sf 68

 “ Evgenia konuştukça onun neşesi bana da geçiyor, kendimi daha iyi hissediyordum. Büyülü bir şey vardı bu kadında. Dünyanın yaşamaya değer bir yer olduğunu hissettiren bir şey. İster onun yeşil gözlerine bakarken olsun, ister yüzünü bile görmeden böyle telefonda konuşurken ne zaman onun sesini duysam, içim mutlulukla dolar, karamsar düşünceler çıkıp giderdi gönlümden.” – sf 72

  “ - Bak Alicim az önce bir kumarhaneden çıktık. Evet, ikimiz de biliyoruz orada bal gibi kumar oynatıldığını. Bizimkiler göz yummasa Barbut İhsan, Tarlabaşı’nda dikiş tutturabilir mi? Bizimkiler kararlı olsa, Dolapdere’de uyuşturucu çeteleri barınabilir mi? - Bakışları asfalta değer değmez eriyen kar taneciklerinde sessizce dinliyordu. - Yok, Ali, yanlış düşünüyorsun. Seslerini duyurmak için bu karda kışta, çoluk çocuk demeden sokağa düşen bu zavallılar bizim düşmanımız değil. Haklısın, burası bir bataklık tamam, suç en çok böyle yerlerde büyüyor.Ama bunlar bizim insanlarımız. Onları sevmesek bile anlamak zorundayız. - Söylemem gereken kelimeyi bulamadım, gözlerim henüz boşaltılmamış evlerin solgun pencerelerinde gezindi bir süre. - Yani şunu demek istiyorum, nasıl ki çiftçi buğday yetiştirmek için toprağı bilmek zorundaysa, biz de suçla mücadele etmek için bu yoksul insanları çok iyi tanımak zorundayız. Amma daha baştan onları suçlu sayarsan yanlış yapmış olursun. Üstelik biz de onlar gibiyiz. Evet, öyle şaşkın şaşkın bakma suratıma. Arasından geçtiğimiz şu kalabalıkta hali vakti yerinde kaç kişi var zannediyorsun? Peki bizim polislerin arasında kaç zengin insan var? Aslında babamın milyonları var, ama merakımdan katillerin peşinden koşuyorum diyen kaç arkadaşımız var? Yahu aldığımız maaş ne kadar? Hadi bizden geçtim en üst kademedeki emniyet müdürü ne kadar para alıyor? Şehit olan arkadaşlarımızın ailelerine ödenen tazminatın tutarı ne? Yok evladım, yanlış yerden bakıyorsun. Bu insanlar suçlu filan değil, suçlu arıyorsan bakışlarını derinlere çevirmelisin.” – sf 97

 “ Azrail’e koz vermek istemiyorsan sevdiklerinin sayısını az tutacaksın bu dünyada.” – sf 105

 “ Ben Başkomiser Nevzat… Neden daha iyi yerde çalmıyorsunuz diyorum. İri gözleri hülyalandı Biz alaylıyız be Başkomiser, mektep filan okumadık, te çocukluktan beri elimizde bu alet… Öttüre Öttüre öğrendik bu mereti.Kim napsın ki bizi?” –sf 128

 “ Büyük bir yangın çıkacak. Hepsini yakacak, hepimizi. Tek bir kişi bile kalmayacak. Bir tek bu insansız binalar kalacak. Onlar da yanmazsa.” – sf 135

 “ Nasıl da mantıklı konuşuyordu. Zamanından önce büyüyordu bu çocuklar, tıpkı zamanından önce ölecekleri gibi. Kirli suratınnın ortasında beyaz bir benek gibi duran bandajı gösterdim. Burnun nasıl oldu? Pişkin pişkin sırıttı. İyi iyi. Asıl şu sargılar çıkınca göreceğiz. Kötü olursa estetik ameliyat yaptırırız. Kıvanç Tatlıtuğ gibi olurum valla. Biliyorsunuz değil mi? Yerli Brad Pitt. Onun gibi olacam işte. Manitalar hep peşimde. Belki de diziciler keşfeder kurturuluz bu hayattan” – sf 136

 “ Sahi siz nerede kalıyorsunuz?
 Ürkekçe birbirlerine baktılar. Ne oluyordu, yoksa sahiden de içeri mi tıkacaktım onları? Korkmayın, kaldığınız yeri elinizden alacak değilim, meraktan soruyorum. Kuşkuları dağılmamıştı ama başlarına bir iş açarım diye çekindiklerinden olsa gerek açıklamak zorunda kaldılar. Tarlabaşı Bulvarı yönünü gösterdi Keto Yıkılacak binalar var ya… İşte onlardan birinde uyuyoruz. Merdiveni çökmüş, herkes çıkamıyor. Biz pencerelerden tırmanıp giriyoruz içeri. Eşyalar filan da var. Beş yıldızlı otel değilse de bildiğin apartman dairesi. Biraz soğuk, götümüz donuyor tabii ama battaniye, yorgan idare ediyoruz işte… Daha yıkıma çok var. Senin anlayacağın Başkomiserim bu kışı böyle geçiririz artık.” – sf 137

 “ Senin yapacağın iş ne ? Dizi oyunculuğu mu - Arkadaşını savunmak Pirana’ya düştü - Dalga geçme Başkomiserim! Niye yapmasın? Yapanlar sanki çok mu iyi. Onlar sanki içmiyor mu? Alayı esrarkeş parası olan kokain çekiyor. Siz de biliyorsunuz onları, ama ünlü diye kimse bulaşmıyor onlara. Bulaşmayın, ama bize de karışmayın. Evet, tiner de çekeceğiz, şarap da içeceğiz, kesmezse hap da alacağız. Bende yalan yok. İster beğen, ister beğenme.” – sf 138

   “ Gözü nasıl kör oldu Pirana’nın?
 Sizinkiler yaptı Başkomiserim. Polisler…
Elindeki pamuğu burnuna dayayan Pirana, Usulca başını sallayarak sessizce onayladı arkadaşını.
Ne… Ne zaman? Diye kekeledim. Ne zaman oldu bu?
Geçen Haziran. Şu parkta..
 Neden bahsediyordu bu çocuk
 Taksim’deki parkta, Gezi parkında geçen yaz..
 Sonunda jeton düştü Geri parkı direnişinden mi?
 Senin ne işin vardı orada Sanki gözü çıkan kendisi değilmiş gibi kurnazca sırıttı .
Yemek vardı, giyecek veriyorlardı, kot pantolon, tişört falan…
 Evladım bunlar için gidilir mi oraya? Cehennem gibiydi park
 Sizinkiler gelene kadar öyle değildi.” Ketoydu konuşan. Evet polis pislik yaptı Başkomiserim. Sesini yükselmişti. İster kız, ister bağır fark etmez. Sizinkiler çok kötülük yaptı insanlara. Hepsi okumuş abilerdi onların, hepsi iyi insanlardı. Ağaçlar için gelmişlerdi oraya. Tiyatro oynuyorlardı, konser veriyorlardı, resim yapıyorlardı. Bize de yaptırdılar. Film bile çektiler. Hatta ben de oynadım.. Ağaçlar için..” – sf 140

 “ Yanlış anlama Başkomiserim, biz eylem için orada bulunmuyorduk. Bizim mekanımız orasıydı. Metronun çıkışındaki büyük çınarın altında geceliyorduk, hani şu köşedeki en büyük ağaç. Uyuduğumuz yer yani. Büyük bir uyku tulumumuz vardı. Pirana, musti, ben kıvrılıp yatıyorduk içinde. İşte bir sabah… Sabah dediysem güneş filan doğmadan haa. Düşmana baskın verir gibi senin polisler saldırdı. Otuz çadır ya var ya yok. Döverek çıkardılar o abileri, ablaları. Ama harbi çocuklarmış yılmadılar.” – sf 140

 “ Gezi parkı’nda neler yaşandığını hatırlıyordum, korkunçtu. Hükümet acımasızca sürmüştü bizim çocukları göstericilerin üstüne. Hepimizin için utanç vericiydi. Bir kez daha anlamıştık ki bir ülkede otoriter bir yönetim varsa ilk kaybeden polis teşkilatı olurdu.”-sf 140

   “ Gittik Nizam’ın oraya. En az elli kişi varız. Bir kısmımız binanın içinde, bir kısmımız kapının önünde. Travestisi, feministi, devrimcisi, bizim gibi tinercisi…Adamlar acayip şaşırdılar. Yalanım yok, anında esas duruşa geçti kim varsa içeride. Ama bizde tık yok. Zaten tembihlemişti Nazlı abla, “ benden başka kimse konuşmayacak “ diye. Öyle de oldu. “ Bu bina benim “ dedi Nizam’ın karşısına geçerek. “ Parasında pulunda değilim, ama bana lazım. Kültür merkezi yapacağız buraya. Tarlabaşı’ndaki insanlara yardım için. Bütün kiracıları tahliye etmek zorundayız, sizin de çıkmanız lazım. Çıkmazsanız mahkemeye veririm. Zorbalığa başvurmaya devam ederseniz avukatlarım var, sonuna kadar sizinle uğraşırım. “ Nizam’ın kömür suratı kirece kesti. Ama baktı, karşısındaki kadın dişli, arkası da sağlam. “ tamam ablacım .” diye yalandan sırıttı. “ Biz de bu semtin çocuğuyuz, madem Tarlabaşı’nın yararına bir iş yapıyorsunuz, öyleyse çıkarız. “Lakin kontratımız on ay sonra bitiyor, bize o zamana müsaade edin, binayı teslim edelim” dedi. Böylece iş tatlıya bağlanmış oldu” – sf 143

 “ Devlet vatandaşa karşı olan görevini gerektiği gibi yerine getirse ne Beyoğlu’nun en güzel abisi olur ne de en şahane babası… Devlet işini yapmadığı için görevini yapan memurlar kahraman muamelesi görüyor.” – sf 155

 “ Evet, bu memlekette kadınların eti de canı da sudan ucuz. Bu memlekette kadınlar, erkeklere kurban diye sunulmuş, hem zevklensinler hem işlerini görsünler hem de öldürsünler diye…” – sf 175

 “ O anda anladım ilk gördüğüm andan itibaren bu kadında beni çekin şeyin ne olduğunu. Keder, ona bakarken gördüğüm buydu; uçsuz bucaksız, kanıksanmış bir keder. Sadece alnındaki çizgiler, menekşe rengi gözlerinin kıyıcığına üşüşmüş kırışıklıklar, ağarmaya yüz tutmuş kumral saçları değil, tombullaşmış yanakları, dik tutmaya çalıştığı erken çökmüş omuzları ve boğuklaşmış sesi de aynı duyguyu uyandırıyordu bende, saf bir keder.” – sf 176

 “ Kumruyu verdiler adama, tabii kimse fikrini sormamıştı kızcağıza. Belki de sevdiği bir çocuk vardı, ama kimin umurunda ki? Sonunda Kumru, kuma gitmiş, annesinden daha yaşlı bir kadının üzerine. Çok değil, üç ay. Üç ay sonra kefenle çıkmış, gelinlikle girdiği evden. İntihar demişler “ dayanamadı ilaç içti, kendini zehirledi” doğru mu kim bilir? Bu ülkede canlı cansız her şey satılır Nevzat Bey. Paran varsa her şeyi satın alabilirsin, elbette en başta da insanları. Doktorları, hakimleri, savcıları, polisleri, yanlış anlamayın herkesi. Bu ülkenin sorunu ahlaksızlık, şeref yoksunluğu, onur kaybı…” – sf 176

 “ Maaşı yetmeyen polis başka mesleğe gitsin. Kendi çıkarı için suça göz yuman memurun hiçbir nedeni olamaz. Haklısınız, biraz da biz görevimizi yapamadığımız için bunlar oluyor, ama sadece polisler değil bütün yapı bozuk. En başta da şehrin göbeğinde bir getto oluşturmasına izin verenler…” – sf 178

 “ Bu ülkenin geçmişi yağmalar, sürgünler, ölümlerle dolu. Tıpkı öteki ülkelerin tarihi gibi…” – SF 178

 “ Yeraltı aleminin kendi kuralları vardır. Bunların başında da acımasızlık gelir. Korku salmayan adama saygı duymazlar. Onlar için acımasızlık en büyük erdemdir…” – sf 179

 “ Burası gerçek bir okul Nevzat Bey diye anlatıyordu düşündüklerimden bir haber olan Nazlı. “ Yokluğun, Rezilliğin, sefilliğin içinden yükselen bir okul. Burada hakiki insanı değil, insanın hakikatini görüyorsunuz. Sadece başkalarının hakikatini değil, kendinizinkini de. Evet, ben burada, hiçbir yerde olmadığım kadar mutluyum. “ – sf 184

 “ Devletin bu kadar güçlü olduğu bir memlekette bireyin kendini başka türlü savunma şansı yok. İnanın başımıza ne geliyorsa insanların örgütsüz olmasından geliyor. “ – sf 186

 “ Yeni din dedikleri Paraydı, tapınma derken ticareti, tapınak olarak da alışveriş merkezlerini kastediyorlardı. İstiklal’deki Demirören alışveriş merkezinden Gezi Parkı’na yapmayı düşündükleri ama tepkiler sonucu yapamadıkları şu iğrenç binadan söz ediyorlardı. Elbette yerden göğe kadar haklılardı. Biliyor musunuz Avrupa’da en çok alışveriş merkezi inşa edilen şehir burası. Peki çocuklarımızın nefes alabileceği kaç parkımız kaldı? Kaç yeni müze açıldı? Kaç yeni kültür merkezi? Bu sadece bir bina yapımı değil Nevzat Bey, bir yaşam biçimi dayatması. Nasıl ki Osmanlılar bu kenti aldıklarında külliyeler kurduysa, uluslar ötesi şirketler de kendi amaçlarına ulaşmak için bu tür merkezler açıyorlar. Bilirsiniz külliyeler; camileri, medreseleri, kütüphaneleri, hastaneleri, konuk evleri, aşevleriyle bir tür kültürel hizmet kurumlarıydı, oysa markaların , alışveriş merkezlerinin tek derdiyse para ve daha çok kar. İstanbul’un tarihiymiş, kültürüymüş, güzelliğiymiş kimsenin umrunda değil. Durmadan turistik oteller yapıyorlar, çirkin köprüler, iğrenç gökdelenler. Tek dertleri daha çok rant, daha çok vurgun, daha çok avanta. Salı grubundaki çocuklar buna karşı çıkıyorlardı işte…” – sf 186

 “ Az önce gelen arkadaş vardı ya. Ayşen. Fahişelik yapmamak için elinden gelen her çabayı gösteriyor. Sokaklarda midye dolma satmaktan tutun da atölyelerde kumaş biçmeye kadar denemediği iş kalmadı. Ama insanlar onu rahat bırakmıyor. Kendileri gibi değil ya, onu ahlaksız zannediyorlar. Halbuki onlardan çok daha namuslu bir insan. Üstelik hepsinden daha cesur. Sadece cinsel tercihi farklı. Farklı bir hayat yaşamak istiyor zavallım. İzin vermiyorlar. Seks işçiliğinden başka bir hayat hakkı tanımıyorlar. Sonra da travestiler fahişelik yapıyor diye linç etmeye kalkıyorlar. “ – sf 188

 “ Ne yazık ki sizin memurlarınız da hiç iyi davranmıyor onlara. Pislik gibi yaklaşıyorlar, her an suç işleyecek potansiyel suçlu gibi. İşte biz, bu insanlara kucak açıyoruzi yeni bir hayata başlayabilsinler diye. Tek onlara değil elbette, ihtiyacı olan herkese ,ama çocuklar ve kadınlar önceliğimiz. Yaşlandığı için sokağa atılan seks işçileri, uyuşturucu kullanan çocuklar, evsizler… Ama Fidan’ın babası Yakup gibi sorumsuzlara yardım etmeyi düşünmüyoruz mesela.. Onlara da kumara izin veren devlet baksın bir zahmet. Evet, böyle de bir ayrımcılığımız var. Bizim için önemli olan kadınlar ve çocuklar… Ama özellikle de kadınlar. Tarlabaşındaki kadınların durumu korkunç…” – sf 188

 “ Bazen racon devletin mahkemesinden bile önemlidir bizim için…” – sf 198

 “ Bir sorgunun kaderini belirleyen ne söylediklerimizden çok, nasıl rol yaptığımızdır.” – sf 202

 “ Paranoyasını yenemeyen polisten hayır gelmez! “ – sf 224

 “ Yazarların insanları çok iyi gözlemlediğini söylerdi babam, karşılarına çıkan kişileri kolayca anlayabildiklerini, hatta çözümleyebildiklerini.. Ama büyük yazarlardan bahsediyordu babam. Bunun gibi sıradan polisiye romanlar yazan birinden değil…” – sf 229

 “ Evet bazen insandan çok hikayesi etkiler sizi, bazen de bizzat o insanın kendisi. Kişiyi yaşadıklarından nasıl ayırabiliriz diye düşünülebilir, ama ayrıdır. Yaşam bizim dışımızdadır, biz olmasak da akar kendi başına. Bazıları kader diyor bunun adına. Kader; kim bulmuşsa bu açıklamayı iyi bir iş yapmış Hakikat olup olmamasının bir anlamı yok, kader bizi rahatladır, felaketlere göğüs germemizi sağlar, çıldırmaktan alıkoyar. Öyle ya ilahi bir güç tarafından yazılmış kutsal bir senaryoya kim karşı çıkabilir ki? Hem karşı çıksa ne olacak? Kaderin değiştirebildiğimiz kısmı çok azdır, çoğunlukla o azgın nehrin ortasında ayakta kalmaya çalışırız. Zor iştir,ama çetin şartlar altında yaşadıkları halde dimdik durmayı başarmış insanlar da vardır.” “ Cinayet işleyenler kurbanlarıyla birlikte kendi huzurlarını da öldürürler…” – sf 324

 “ Kıskançlık nasıl da aklını bağlıyordu insanın. Nasıl da kör ediyordu gözlerimizi.” – sf 341

 “ Aslında karanlık işlerin adamı değildi İhsan, ne aklı ne yüreği böylesi belalı meselelerle uğraşmaya yatkındı. Aptal bakışlı buldog köpeklerinin sevimli aile fotoğraflarını mekanına asan sevgili dolu bir adam. Nizam’la kıyaslamak bile haksızlık olurdu. Sevdiğinden değil, utandığından mıdır , yapacak başka mesleği olmadığından mıdır babadan miras kalan bu berbat işi sürdürüyordu. Belki de itiraf edebilse kendiyle yüzleşse daha kolay olacaktı her şey. Fakat boşuna umut ediyordum. Pek çoğumuz gibi İhsan da kendi istediğini değil, başkalarının hayatını yaşamayı sürdürecekti” – sf 343

 “İnsan yaşadığı yere benzer “ demişti bir şair. Hukukumuz da yaşadığımız yerler gibiydi, eskimiş işlevini yitirmiş, çürümeye terk edilmiş yıkılmak üzere. Böyle bir toplumda adalet gerçekleşebilir miydi? “ “ İnsanları öldürdüler, tecavüz ettiler, mezarlardan ölüleri çıkardılar. Bize de saldırdılar tabii. Sanki karşılarında düşman varmış gibi.. Kapılarımızı kırdılar, evlerimize zorla girdiler, odalarımızı darmaduman ettiler. Bütün eşyalarımızı sokaklara saçtılar, çamaşırlarımız kaldırımları süsledi günlerce. Öyle acımasız, öyle alçakça…” – sf 350

 “ Bu topraklardaki acımasızlıklarla ilgili çok hikaye duymuştum, hepsi birbirinden ürkütücüydü. Dilleri,dinleri,ırkları ayrı diye insanlar birbirlerini boğazlamışlardı. Ama bu nefreti yaşamış olanlardan dinlemek tüylerini diken diken ediyordu insanın.” – sf 352

 “ Nasıl yapabilmişler bunu diye isyan ettim “ Mahalledeki komşusuna, sokağındaki ahbabına kıyar mı insan? Mahalledekiler yapmadı ki Nevzat. Onlara haksızlık etmeyelim. Başka mahalleden gelenler yaptı. Bizi, bir komşumuz kurtardı mesela… Yadigar Hanım. Küçük oğlu Behçet veremdi. Babamın hastasıydı o da. Olanları duyar duymaz çalmış bizim muayenehanenin kapısını. “ Ne duruyorsunuz Mösyö Leonidas “ demiş. “ Madamı, kızı al, bizim eve gel” Bir hafta evinde ağırladı Yadigar Hanım bizi. Acımıza, kederimize ortak oldu, bizi teselli etti. Tek o mu? Öteki Rumları da Türk, Müslüman Komşuları korudu. Ama aynı Türk Komşularımızın bir kısmı, özellikle yoksul ve bilinçsiz olanlar öteki mahalledeki Rumların evini talan etmek için kazmaya küreğe sarılmakta tereddüt etmediler. Yok Nevzat, suçlu insanlar değil, suçlu onları kışkırtan, bizim üzerimize saldırtan devletti. Komşularımıza kalsa , kılımıza zarar gelmesine izin vermezlerdi. Belki kötüleri vardı içlerinde ama çoğunluk iyiydi. Laf olsun diye söylemiyorum. Sahiden kardeşçe yaşardık.” – sf 353

 “ Kaybetmeye alıştıkça daha çok özgürleşiyor insan…” – sf 356

 “ Biz öldürüleniniz dedi kaderini kabullenmiş birinin karışık sesiyle. Biz yağmalananız, talan edileniz, sürüleniz. Biz sadece anılarda kalanlarız, biz topyekün kaybedenleriz. Hep birlikte ait olduğumuz yere gidiyoruz.” – sf 364

 “ Bir romancının yalanları her zaman dikkate değerdir” – sf 368


Cem Kurtuluş, 2014