// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Mubi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mubi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2023

Pornografik Şiddetin Dünyadaki Gerçekliği: Mukavemet (2022)

 












“Bizim pornografik şiddet dediğimiz sahneler eleştirdiğimiz dünyanın gerçekleri maalesef. Ve bu gerçekleri hayatta var olduğu hâliyle anlatmak istediğinizde bu denli sahneler ortaya çıkıyor.”

 (Soner Caner)

“Mukavemet”  Arapça “kwm” kökünden gelen “mukawama”(t)”karşı durma,direnme”sözcüğünden alıntıdır.(Nişanyan Sözlük)

Günümüzde de daha çok kullanıldığı yer ise polis ile girilen tartışmalarda “Polise Mukavemet etti” olarak da çok söylenmiştir.Hiç şüphesiz ki Mukavemet sözcüğünün gideceği yer bir o kadar öfke ve şiddet ile ilintilidir. Bir yerde direnme ve karşıtlık koymak vursa da bunun da sonunun şiddete dönüşeceği kaçınılmazdır.

Buradan yola çıkarsak… şiddet unsurlarının öne çıktığı ve çıkacağı,pek çok zorluktan geçen “rahatsız edici” film rafına koyabileceğimiz,bir o kadar psikolojik gerilim örneklerinden biri olsa da pek de tam o noktaya yaklaştıramayacağımız  “Mukavemet” sonda söyleyeceğimi başta söylemek gerekirse; yaklaşık 14 günde tamamlanıp 7 defa baştan sona çekilen  film. Tek plan çekimin zorluğu da buraya devreye giriyor.

Başlangıç itibariyle telefon trafiğiyle başlayan daha sonra da tek mekanlı odamıza dönüyoruz. Baş karakterimiz Rahmi’nin evine girmesiyle birlikte film, gerilimin içine yerleştireceğini bize ucundan hissettiriyor.Aynı evi paylaşan Rahmi ile Ecem’in Rahmi tarafından Rahmi’nin hal ve hareketleriyle Ecem’e güvenmediğini anlıyoruz,bu tam  belli olmasa da “Nasılsın” sorusuna “iyiyim” cevabındaki soğukluk ve bir o kadar içine kemiren bir düşünce hissiyatı filmin başından itibaren seyirciye hissettiriliyor.

Bunun yanında kendi yiyecek yemeği kendi hazırlayan Rahmi’nin sıkıntısı burada açık veriyor,ve bu esnada da Ecem’in telefonunun çalması ve aniden sessize alınması  bizi sıkıntılı yolculuğa çekeceğini gösteriyor. Rahmi;sessiz,sakin,bir o kadar tedirgin psikoloji içerisinde olurken, Ecem’i bu bölümlerde günlük tepkilerle ölçüyoruz. Yine de bunların hepsinin ileriki süreçte kıskançlık ile başlayan bir şiddete dönüşeceğini seyirciye hissettiriyor film.

Ağır ağır ilerleyen sessizliğin yükseldiği bölümlerde ve aralarında soğukluk olduğunda Rahmi’nin Ecem’in telefonunu alarak kıskançlık krizine girmesi sonrasında filmin dili de,boyutu da değişiyor. Burada Rahmi’nin tipik bir erkek olarak hesap sorma evresine giriliyor.Oda ışığı atmosfere de burada ayrı katkı sağlıyor, Ecem’in “sen siktir git diyemecek kadar zavallısın,işte sen bu kadar acizsin” cümlesiyle başlayıp ve daha sonrasında  eski sevgilinin kapıya dayanmasıyla film bizi buralarda öfke ve şiddetin içine davet edeceğinin sinyalini veriyor.

Rahmi’nin de öfkeden deliye dönen haline burada tanıklık ediyoruz. Rahmi’nin kıskançlık kriziyle deliye dönmesinden Kazım’a söz hakkı tanımadan saldırmasından sonra Ecem’e karşı tek argümanı ise “ya içeri girseydi ne olacaktı. Ben,bizi korumak için yaptım” cümlesinden  ibaret oluyor. Şaşkınlık,yaşanan durumdan olan panik ataklar,sinir krizleri,”nasıl yaptım ben bunu” bakışları ve burada şiddete davet ediyor film bizi.

Rahmi’nin Kazım’ı küvete taşıyıp öldüğünden emin olmamışçasına Rahmi bu defa o kana bulaşmış ellerinden aldığı güç ile Kazım’ı öldürüyor. Bu sahneler kimileri için kan dondurucu,kimileri için rahatsız edici olabilir,ki sinemada bunu izleyenlerin de filmin ilk yarısında çıktığı pek çok yerde söylenmiştir. Rahmi’nin bakışlarında eğer bir defa kanın içine girmişseniz,gerisinde de bunu istersiniz bakışlarını görüyoruz. 

Bu sahneler tek mekan olduğu için adımlar,Rahmi’nin küvete sürükleyişi hepsi el kamerası ile gösteriliyor bize. “Aciz misin” diye Rahmi’ye haykıran Ecem’in Rahmi’den ölesiye korkan Ecem’i görüyoruz bu sahnelerde. Sakin ve sessiz bir insanın bir yandan “herkes insan öldürebilir” söylemini söylüyor film bir yandan. Rahmi’ye baktığımızda yakışıklı bir o kadar sakin,etrafa zararı olmadığı görülse de bunların hepsinin tam tersi olabileceğini bize bu bölümlerde gösteriyor.

Bıçakla kol altından Kazım’ı kesmeye başladığı sahneler ise rahatsız edicilik boyutu olarak da oyuncu olarak Selahattin Paşalı’nın da zorluk derecesi performansına tanıklık etmemizi sağlıyor. Rahmi karakterini canlandıran Selahattin Paşalı çok üst seviye bir performans sergiliyor,kendisine partner görevi üstlenen Ecem karakterine can veren  Ece Çeşmioğlu’da bütün bu dehşet anlarına tanıklık etmesiyle geçirdiği sinir krizi ve korku duygularını etkili şekilde ortaya koyuyor. Ama ağlama anlarının abartıldığı ve yapmacık durduğunu söylemem gerekiyor,ki pek çok seyirci bu anların kendilerine geçmediğini söylemiş. 

Bütün bunlar olurken küvete dekor olarak mavi fayansların açısından ise daha gerçekçi bir seçim olmuş.

Filmin ilk yarısında daha çok ekmek bıçağıyla Rahmi’nin Kazım’ı parçalara ayırışı, kan dolu sahneler ve daha sonra Rahmi’nin tükenmişliği ve yorgunluğu ekleniyor bütün bunlara. Böylesine bir zamanda kesilen bir kolun mavi çöp poşetine koyulması bir o kadar hem alakasız hem de komik bir detay oluyor. Filmde bahsedilen “Rukiye” karakterini filmin başlarında yatak odasında tartışmalarından, bir de Ecem’in Rukiye’yi arayarak” Rahmi, Kazım'ı öldürdü,beni de öldürecek” feryadında bulunarak duyuyoruz. 1 saatlik zaman diliminde Rukiye’nin isminin geçtiği yerler buraları oluyor. Ecem’in de çok konuşmadığına, sadece korkudan dolayı iç çekişlerine,ağlayışlarına tanıklık ediyoruz.

Bir yerden sonra bu ağlayışlar ve verdiği tepkiler pek de yerinde olmuyor.Filmin konusu iyi olmasına rağmen işlenebilirliği zayıf noktada oluyor.Rahmi karakteri üzerinde çalışılmış olsa ve ,belki de tek mekan olmasaydı daha da üstüne düşünebilirdi. Ama sadece banyoya sıkışılmış ve Rahmi’nin kan banyosu içinde cinayeti işlendiği an’a hapsoluyoruz.  

Filmin çoğunluğunda Rahmi’yi sadece kol kesmekten ve vahşetin içinde olmaktan  ibaret görüyoruz,Ecem’i de ağlamaklı ve korkulu hallerden başka şekilde göremiyoruz. Rahmi’nin kendi kendine konuşmaları ve bazen sesinin az gelmesi de bir teknik aksaklık olarak söylenebilir,çünkü Rahmi karakterini oynayan Selahattin Paşalı’da MUBI’ye verdiği röportajda çok defa sahnelerin tekrarlandığını,artık depresyona girdiklerini bazen sesinin gittiğinin ve ekipten ziyade kendisi” artık olmayacak” durumuna geldiğini belirtiyor.

Filmin finaline doğru ilerlediğimizde polisin olay mahaline gitmesiyle yönetmen biraz olsun seyirciyi kasap ortamından alıp soruşturma sürecine ışınlıyor. Bu bölümlerde de filmin başından itibaren Ecem’in arkadaşı olarak tanıtılan Rukiye’nin polise ifadesi ile başlayan Kazım’ın evli oluşu ve polise gittikleri esnada “mesajların yetersizliği” gibi detayları öğreniyoruz.  

Gazete sayfalarında,haberlerde gördüğümüz korkunç içerikli haberleri de aslında Rukiye’nin ağzından duymuş oluyoruz. Tam anlatmasa da polisin “yeterli delil olmamasını”söyleyip çok da önemsememesiyle başlayan cinayetler zinciri ülkede görülen anlamak için mümkün. Ama bu bölümleri film oldukça kısa tutması bu açıdan filmi zayıf bırakıyor. Karşı komşusunun cinayetten haberdar olması gibi detaylar da buna eklenebilir. Bir o kadar komik polis tasvirlerini de görmüş oluyoruz.

Dehşet dolu parçalanmış bir ceset karşısında hiç sanki cesede bulaşmamış gibi davranan polis ve hiç olay mahallinde sakince hiçbir şey olmamış çıkan sevgilisiyle telefon konuşması yapan polis... Bütün bunlar bu kan banyosunu gösteren vahşet havuzunda ortamı yumuşatmak için yapılan hareketlerden olması da çok olası. 

Oyunculuklara gelirsek… “Rahmi” karakterine can veren Selahattin Paşalı;filmin başından sonuna kadar korkunç bir ruh halini,vahşetin nasıl olabileceğini, çocuksu yüz hattıyla öfkeden deliye dönmenin en üst evrelerini bakışlarıyla fazlasıyla gösteriyor. Ecem karakterine can veren Ece Çeşmioğlu, korkunun meridyenlerinde iç çekişlerle korkudan bir şey yapamamanın şaşkınlığını gösteriyor bizlere. 

Oyunculuk konusunda "Aşk 101" olmak üzere kendisini daha çok dizilerde gösteren Selahattin Paşalı’nın dizilerin aksine böyle filmlerde yer alması bu sinemaya çok değer katar. Filmde mekan,dekor konusunda iyi seçimler yapılmış,bunun haricinde teknik anlamda “Rahmi” karakterinin nefes alışları,konuşmalarından daha etkili. Film bu konuda ses ve birçok açıdan zayıf kalıyor.

Sonuç olarak; "bu coğrafyada doğan erkekler doğuştan bir hastalığa yakalanıyorlar ve ben bunun filmini yapmak istiyorum"diyen bir yönetmenin elinden çıkan bir film “Mukavamet” 

Birçok açıdan eksikleri, kusurları olmasına rağmen,bunun bilinciyle ortaya çıkan tek plan çekmenin zorluğuna rağmen 14 günde bitirilip 7 kez baştan sona çekilmiş olup seyirciyi rahatsız etmek üzerine kurulu. Bunu yaparken de bu rahatsız ediciliği seyirciye yedirip,seyircinin de filmin ilk yarısında çıkabileceğini hesaba katmamış olabilirler,ama gerçeklik fikriyle filme gidenler bunun ne demek olduğunu anlayacaklardır,ki oyunculara göre de filmin teması seyirciyi rahatsız etmek teması üzerine kurulu.

Konusu itibariyle daha saf,daha gerçekçi, film anlatısı itibariyle daha vurgulu olması gerekirken daha çok tek mekan içinde bir mezbahanın içinde olmuş gibi hissettiriyor. Bununla beraber de karakter gelişimi konusunda sınıfta kalıyor.Bu coğrafyadaki erkeklik durumuyla alakalı Selahattin Paşalı son noktayı şöyle işaret ediyor

“Mukavemet”te bu coğrafyaya doğan erkeklerin toplumsal sebepler yüzünden yakalandıkları “erkeklik hastalığı” ön planda. Şiddet de bunun sonucu.”

İnsanın ruhunun derinliklerinde şeytani bir taraf hep olduğunu da haykırıyor "Mukavemet" belki bunu çok başarılı şekilde işleyemiyor,ama "Rahmi" karakterine odaklanınca sessiz ve tuhaf bir insanın nereye evrildiğini görmek kaçınılmaz oluyor.

Cem Kurtuluş,2023

11 Mart 2022

"Paranın Zehri" Azor (2021)


 










Şüphesiz ki Güney Amerika bölgesi; özünde isyankarlık ve başkaldırı olan bir öze sahip ve bununda sonunda dönemsel olarak yaşadıkları darbeler, başarısız yönetimler ve arkalarındaki devlet adamlarının yaptığı işkenceler var, bu da beraberinde  isyankarlığı  halkın özüne yerleştirdi. 1976-1983 arasındaki siyasi iktidarın içinde bulunduğu pek çok cinayet,pek çok işkenceyle birlikte ortalıktan kaybolan 13.000 insan kaybolmuştu. Buradan yola çıkarsak;  Andreas Fontana’nın Azor filmi,  İsviçre’nin ortaklarından Yvan de Wiel ve eşi Ines’in Arjantin yolculuğunu anlatıyor. Film, başlangıçta o cunta dönemindeki sokaktaki üniformalı askerleri göstererek başlıyor  daha sonra ağır ağır hikayeye adım atıyor. Bankanın önceki temsilcisi Keys ve ailesiyle dair ilk bölümde Keys’in evinden izlenimler aktarılıyor.

Filmin dili hikaye hikaye anlatılarak bölümlere ayrılıyor. İkinci bölümden itibaren eşi eski banka ortaklarından olan  Rene Keys ile olan nostaljisine doğru tanıklık etmemize sağlıyor. Filmin ağır ağır ilerleyişi filme ayrı bir gerilim ortamı hazırlıyor. Banka ortaklarından Keys’in “gümrük yetkilileri köpekler gibi korkunun kokusunu alır. Ama mutlu insanlardan şüphelenmezler”  sözü de filmin meselesiyle ilgili çıkarım yapıyor. 

Filmin meselesi bir tuzağın içine çekilenler ve çekilmeyenler arasındaki dilimde var oluyor hissiyatını taşıyor. Keys’in dünyasında yarattıkları ile Yvan’ın Keys’in ailesi ve bir takım insanları çözme çabalarıyla ilerliyor bir yandan.Odada konuşulan kadının dışlandığı ama buna rağmen kadının bundan memnuniyet duyduğu  bölüm ise fazlasıyla bankacılık sektöründe ne türlü tuzaklara hazır olmanıza sizi çekiyor. Keys’in bu varlık içerisinde yüzmesinden iyiliği övülürken,aslında bu bolluk denizinin de kendisini zehirlediğini film itiraf eder. Bir röportajında da Andreas Fontana film hakkında “ paranın zehrini anlatmak istedim “ der.

Yvan De Wiel’in gözünden Rene Keys’in dünyasının tasviri yapılıyor;arka planda dönenler de bir nevi çabası oluyor. Rene Keys’in “ Herkesin tutumlu olduğu bir ortamda açgözlü olan kişi kazanır.” cümlesi de filmin mesajına dair önem taşıyor. Filmin atmosferince Fontana gerilim/gizem arası adımını atıyor. Kişiler arası bağlantılarda insanların hem açgözlü hem de alttan tuzak vari hareketlerine tanıklık ediyoruz. Diğer yandan bir hırs dünyası yaratıyor yönetmen. Filmin başında bir mektupta geçen “ Lazaro “ ismi, filmin beşince bölümünde kendine yer buluyor. 

Rene Keys için bu da kilit cümlesi oluyor bir nevi.  Başından sonuna kadar “ Azor “ cümlesi gizemini koruyor, filmin ilerleyen bölümlerinde “ Azor“ kelimesinin sesini çıkarma,ağzından çıkanlara dikkat et “ anlamı taşıdığını öğreniyoruz,bu bir nevi ağzını sıkı tut kelimesinin evrilmiş hali oluyor. Filmde diğer yönden yazar Borges kısmına "Cenevre’yi borges neden seviyor biliyor musun” sorusuyla çünkü orası değişmeyen bir şehir. Ne zaman oraya gitse her şeyi yerinde buluyor sözüyle atış yapıyor,hafiften Borges’e selam yolluyor.

Filmin senarist kadrosunda Andreas Fontana ve Mariano Llinas isimleri bulunuyor,film izlendiğinde yazan ve yöneten olarak Fontana çıkıyor karşımıza. Azor’un hikayesini de bir izden bulduğunu söylüyor yönetmen. Büyükbabasının bir seyahat günlüğünden oluşuyor,bu da 1980’de Büyükbabasının Arjantin’e doğru yaptığı turistik geziyle alakalı olduğunu söylüyor. Ama filmde geçen diyalogların Büyükbabasıyla ilgisi olmadığını da söylüyor.

 Oyunculuklara gelecek olursak...  Yvan karakterine can veren  Fabrizio Rongione ve Ines karakterine can veren Stephanie Cleau filmi taşıyan iki isim oluyor. Bunların yanında filmin içinde profesyonel olduğu kadar profesyonel olmayan oyunculara da yer veriyor yönetmen. Özellikle olgun ve bir o kadar yaşlı karakterleri oyuncular kusursuz performans sergiliyorlar. Mekanlar ise karakterler gibi araştırılarak özenle seçiliyor.

Sonuç olarak; 1980’lerin Arjantinin kirli savaş dedikleri bir ortamda; hırslarıyla birlikte açgözlülükleri gerilim/gizem atmosferiyle anlatan Fontana’nın ilk filmi olan “Azor“ kapalı kapılar ardında dönen dolaplara,bazı seçkinlerin ülkeyi bir avlanma yeri olarak geldiğini resmediyor. Son ana kadar merak duygusu içinde,gerilimin ortasında bırakarak yapıyor bunu.

 

Son olarak Azor’u neden yaptığının sözünü Andreas Fontana’ya bırakalım

“Çok parası olan insanlar için para bir tür zehre dönüşüyor. Onu kaybetmek istemiyorlar. Bu zehri sinemada nasıl gösterebilirim bununla ilgilendim.”  

 

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

“ Azor “ (sesini çıkarma,ağzından çıkanlara dikkat et “ anlamı taşır.

 “ bugünlerde insanları ortalardan kaldırdıkları yetmedi. Şimdi de atları  ortadan kaldırıyorlar.”

“ ticari bankalarda bizimle aynı sularda yüzmeye başladığından beri gerçek bir açgözlülük savaşı patlak verdi. “ ,

“ Borges, Cenevre’yi bu kadar neden çok seviyor biliyor musunuz

Neden

Çünkü orası değişmeyen bir şehir. Ne zaman oraya gitse her şeyi yerinde buluyor “

 

“ burada insanlar her an bir şey olabileceği korkusuyla yaşarlar “

“ Ticari bankalar onun bankasının kölelerinden başka bir şey değildir “

“ Herkesin tutumlu olduğu bir ortamda açgözlü olan kişi kazanır.” (Rene Keys)

“ Herkesin korkmaya hakkı vardır. En iyi olanlarımızın bile “


Not; Bu yazı 05.01.2022 tarihinde kaleme alınmıştır.


Cem Kurtuluş,2022

13 Şubat 2022

Titane (2021)

 












“Hayata karşı çok varoluşçu bir tarzım var. Bence hayat sadece derileri döküp kendine yaklaşmaya çalışmaktan ibaret. Yaralardan veya başka şeylerden olabilir.”  diyor bir röportajında Julia Ducournau. Keskin ve ağır bir cümle. Hikayeye dönecek olursak; “Titane“ başlangıçta baba ile kızının bir trafik kazası olayının gerçekleşmesiyle perdeyi açıyor, bu kazadan sonra kafasına titanyumdan  yaşamak zorunda kalan Alexia’nın gençlik dönemine ışınlar bizi film. İlk başta kan sahneleriyle açılır ve bu görüntü ilk başta filmi izleyenlere hazmetmesi zor bir sahne olarak gözükebilir;ama bazen gerçek tam da böyledir.

Alexia’nın çocukken geçirdiği kazadan sonra çocukluğuyla alakalı ilk başta kaza’nın haricinde başka bir şey göremeyiz. Arabalar üstünde erotik dans gösterisi diğer adıyla striptiz gösterisi sunan Alexia’nın dansçılığına tanıklık ediyoruz başta, bu seksi hüviyetin altında ise neler yattığını film bize ilerledikçe gösterecektir. En azından filmin başlangıcından itibaren Alexia; arabaları izlemek isteyen gelen erkeklere erotik şov sunarak bir bakıma onları tahrik ettiğini gösteriyor; ama burada Alexia ile araba arasında bir ilişki olduğu da açık gözüküyor.

Erotik dans şovlarından sonra dansçıların duş aldıkları esnadaki çıplak görüntülere tanıklık ediyoruz,film aslında buradan niyetini belli etmiş oluyor;ama yine de en başta ana temayı anlamak için erken olduğunu söylüyor.Kendisini taciz etmeye çalışan bir erkeğin imza almak için yaklaştığı ilk başta reddetse de daha sonrasında bu tacize karşılık cevabı  olumlu olsa da Alexia’nın saç tokasıyla yaptığı vahşilikte yatıyor.Daha sonra araba ile seks yaptığı sahneye tanıklık ederiz. Bu sahnede anlamsız bir şekilde Alexia’nın araba ile seks yaparken hamile olduğu gerçeği bize yansıtılır.

Bir genç kızla seviştikleri  cüretkar sahne ile zevkten acıya döndükleri sekansta Alexia’nın acı vermekten zevk aldığını da gözlemliyoruz. Alexia’da görünen acıdan zevk almak mı bedeninden hariç bir durum mu bu? Arabanın içinde orgazm olması,bir kadınla sevişirken acı vari bir yol izlemesi ve sonrasında hamile olduğunu fark edecek olması... Araba ile seks yaptığı sahne ve lezbiyen ilişki sahnesindeki “hamile“ olma durumuna anlam verilemiyor,ama bu araba ile seks yaptığı sahnesinde bize yansıtılıyor.

 Bir sorular tufanı doğuyor filmin ilk yarısında. Kendisini taciz eden erkek de bundan nasibini alıyor, duygusal olarak bağ kurduğu genç kız da bu canavarlıktan nasibi alıyor. Alexia’nın içindeki canavarın ne kadar gaddar olduğunu bu süreç bize göstermiş oluyor. Cinsiyetlerin öneminin olmadığı vurgulanıyor; kendisinin de herhangi bir yere ait olmadığı açıkça gösterilmiş oluyor. Bir gerilim hattı çiziliyor adeta. Hiçbir şekilde duygu göstermeyen Alexia’nın bize yansıttığı ise hem şiddet ve hem vahşet duygusu, en azından filmin ilk yarısında gördüğümüz durum bundan ibaret. Seri cinayetlerin ritmik müzik eşliğinde zevk alırcasına işlenmesiyle başlayan süreç polisin Alexia’yı aramasına doğru uzanıyor.

Acının doruklarına doğru bir hat çiziyor “ Titane“ filmin ilk yarısında. Trafik kazasıyla başlayan süreçten, erotik danslara; oradan araba ile orgazm durumlarına; lezbiyen bir ilişkide hunharca katledilme durumlarına kadar vahşetin dilini konuşturan portreler çiziliyor; ve bununla birlikte başkarakter Alexia’nın polis tarafından aranması sonucu burnunu kendi kendine kurması acıdan mı zevk alıyor,yoksa arandığı için mi böyle yola başvuruyor sorusunu sorduruyor.

Filmin ikinci yarısında polis tarafından aranan Alexia’nın itfaiye şefi  Vincent’ın oğlu Adrien’ın yerini alıyor Alexia. Bir tür kimlik değişimi oluyor; alışma süreciyle başlıyor. Vincent’ın şeflik yaptığı yerde işçilerine oğlunu “ o sadece kardeşiniz değil, aynı zamanda İsa “ cümlesiyle tanıtıyor. Vincent; kaybettiği oğlunun yerine bir kadını baş merkeze koysa da , kadın üzerinden çocuğuna öyle şefkatla bakıyor. Aradığı bir tür şefkat ve sevgi, ve yalnızlığın derinliklerinde yüzdüğü gerçek. Bir kadını, erkek gibi yetiştirmek istiyor;ama kadınlığından habersiz olarak yapmaya çalışıyor. Alexia’nın filmin ilk yarısında silah aleti olarak kullandığı tokaya karşılık “erkek gibi dövüş“ cümlesi Vincent’ın, Alexia’ya dair durumu özetliyor. Tam olarak bir erkek vari maçoluğu göstermese de Vincent, kaybettiği oğlundan bir şeyler arıyor gibi Alexia'da, en azından durumunu böyle hissettiriyor. 

Bu süreçte ilk başından beri konuştuğuna çokça tanıklık etmediğimiz Alexia/Adrien filmin ikinci yarısında da soğukkanlılığı,donukluğu, az konuşkan yapısıyla ölü bir karakteri izliyoruz. Yönetmen de “ ölü bir karakter kurguladığını” söylüyor röportajında.Oğlu olduğuna inandırmaya çalışıyor Vincent, kendisini izlediğimiz sürede mutsuzlukla ve ölümle yanyana olduğuna tanıklık ediyoruz. Hiç konuşmamış Adrien’e söylediği “Kim benim oğlum olmadığını söyleyebilir ki “ cümlesi ise kendini inandırma çabası. Filmin ilk yarısı ile ikinci yarısını hikaye yönünden ayırmak gerekir,ki öldürme arzusuyla başlayan cinayetler serisi ikinci yarısında “ sevgi “ kavramından yola çıkarak melankoli bir hava yaratmasını biliyor.

Adrien’in, annesi olarak karşısına çıktığı kişi aslında Adrien’in erkek değil,kadın olduğunu görüyor. “ Birine ihtiyacı var,sana ya da bir başkasına “ cümlesi Vincent’a dair durumu özetliyor.“ kim olduğun umrumda değil,sen benim oğlumsun.” cümlesiyle de kadınsı bedeninin görüldüğünde aslında bütün temel olayın sevgi olduğunu belirtiyor burada film. Julia Ducournau bu açıdan filme başka merkezden bakıyor.Baba-oğul arasındaki temayı hikayeye öyle yediriyor ki film,bunun için ayrı bir film çekilebilir hissiyatı yaratıyor. Filmin ilk ve ikinci yarısından ayrı iki film şaşırtmaz;ama ikinci yarısında dram yüklenip Vincent’in hikayesinde dramın doruklarına doğru tırmanıyoruz.

Oyunculuklara gelirsek... Alexia/Adrien karakterlerine can veren  Agathe Rousselle   ilk uzun metrajlı filminde oynuyor. Bu filmde oynamadan önce oynadığı kısa filmler var; bu filmde dövüş,boks dersleri almış. Yönetmen, Agathe ile çalışmasını “Agathe'yi seçtiğimde, mükemmel bir görünüme sahip olduğunu düşündüm. Ama oyunculuk yapamıyordu, gerçekten...“  sözleriyle anlatıyor. Prova yapmak içinse kendisiyle 1 sene çalışmış yönetmen. Söz tabiriyle Agathe Rousselle soğukkanlılığı,donukluğu,sessiz hüviyeti, ve bunun yanında filmin ilk yarısındaki dans kabiliyeti ve birçok açıdan filmin dehası ve kalbi olduğunu kanıtlıyor.

Kendisine filmin ikinci yarısında eşlik eden Vincent karakterine can veren Vincent Lindon; yaşlı, soğukkanlı, yer yer komik ama yalnızlık üzerinden ölülük adına rol gereği fazlasıyla iyi iş çıkarıyor. Filmin geneline baktığımızda bu iki karakter üzerinden psikolojik gerilim örneği sunuyor film.

Filmin görüntü yönetmeni Ruben İmens’e de ayrı parantez açmak gerekir. Renk tonları,ışık ve birçok görüntü yönünden doyurucu bir iş çıkarıyor. Titane’de bazı detaylardan gözden kaçmıyor. Mesela  başkarakterin seri katillik yapma nedeni neydi? Yaşadığı travmadan ötürü bir durum muydu?  Motorlu taşıtlarla yaptığı seks neden ileri geliyordu? Çocukluğunda kaza sonrasında neler oluyor. Bunlar cevapsız kalıyor.

Herkesin yakaladığı noktalar var; insanın içindeki canavara yönelir bazıları, bazıları da yalnızlığındaki derinliklere. Kimlik,beden ve bazı çıkarımlarında haricinde “ Titane”  onca film arasında başarısız bir film dedirtmeyen bir film olmayı başarmış. Oscar,ödül, vs konularına takılmamanın haricinde, yönetmenin ilk çektiği film olan “ The Raw “ ve  90’ların bilinen filmlerinden “Crash”  ile  eleştirilerde kıyas noktasına gidilmiş. Bu kıyas özellikle 1996 yapımı “Crash” filmindeki anlatı dili itibariyle bunu doğruluyor. Gerek araba ile seks, trafik kazası gibi konulardan yola çıkarsak doğru olur,ama iki film arasındaki kalite yönünden kesinlikle ayrılması gereken bir nokta.

Filmin hissiyatıyla yönetmenin dediği gibidir belki her şey; “ derileri dökmek ve kendine yaklaşmaya çalışmak” bu ikisinin arasında gidip gelmek belki de yönetmenin izlediği bir yol.

Sonuç olarak; “Titane “ son zamanlarda abartı yönü yüksek olmasına rağmen yurt içi ve yurt dışı medyasında oldukça öne çıkan, konuşulan ve abartılan,bunun haricinde oyunculuklarıyla ve senaryo gereği dram yönü ağır basan “ sevgi “ kavramını öne çıkaran anlatımıyla derinlikten giden psikolojik sınırları zorlayan, rahatsız edici, sarsıcı bir yapım. Gasper Noe sinemasına aşinaysanız siz de sevebilirsiniz; ama en baştan önyargılıysanız daha baştan itibaren hiç de açmayabilirsiniz.

Altını Çizdiklerim;

“Her zaman da oğlum olacaksın. “

“ Hasta mısın

Hayır,yaşlıyım”

 “birine ihtiyacı var,sana ya da bir başkasına”

 “bana bir delik ver

Siyah olmuş, arap olmuş fark etmez.”


“ben sizin için kimim? Tanrıyım

Yani o sadece kardeşiniz değil, aynı zamanda İsa”

“ demek İsa beyaz ve geymiş”

 “ bir kızla ilk kez mi yapıyorsun

Aşağıya da inebilirsin?”

Cem Kurtuluş, 2022

27 Ocak 2022

İki Şafak Arasında (2021)


 









Sinemanın en ciddi işi, yarattığı karakterleri gerçekçi hale getirerek bunu etkili şekilde işleyerek seyirciye ulaştırmasıdır ki seyirci de kendini o karaktere yakın hissederek karakter arasında bağlantı kurarak bir köprü görevi üstlensin. Bu yüzdendir ki sinemada hem ciddi hem de zor iş olarak karakter yaratmak herkesin yapacağı işler arasında olmaz sanıyorum. Bu fikirden yola çıkarsak  “İki Şafak Arasında’’ her şey yolunda giderken bir anda tepetaklak olmanın nasıl bir şey olduğunun hikayesi üzerine doğru yola çıkıyor.

Bu hikayede baş karakter Kadir’i filmin başından itibaren  evleneceği kızın ailesiyle tanışmaya giden gencin heyecanı hissiyatıyla tanıyoruz. Her şeyden habersizken; fabrikada birtakım durumlara yardım eden Kadir’in iş ortaklarıyla görüşmesi sonucu; fabrikada bir iş kazası patlak vermesi sonucu gerilim hattına ışınlıyor bizi. Kaza’nın olmasından sonra fabrikada çalışan Halil’in işçinin kazası üzerinden söylediği kendi fabrikasını koruma içgüdüsüne tanıklık ediyoruz. 

Filmin ilk yarısından itibaren heyecanların nasıl da tepetaklak duruma geldiğine tanıklık ediyoruz. Şirket avukatının “olay tamamen Murat’ın kusuru ile gerçekleşmiş,’’ cümlesi şirket haklarını korumaya yönelik olduğunu gösteriyor ama bu bölümde Murat’ın nasıl kaza geçirdiğini göremiyoruz. Devamında “Siparişler bekliyor bunun bir bedeli olmayacak mı?’’ diyen avukatın işçinin hayatını hiçe sayarak patron sınıfını yücelttiğine tanıklık ediyoruz. Gerçek hayatta var olan kesitlerden oluşuyor, bunu çıplak şekilde izlettiriyor bize. Avukat Yasin’in ise patron sınıfına dair yan karakter olarak güçlü bir karakter yaratılıyor. Tüm olup biteni Kadir karakteri üzerinden okuyoruz ve tanıklık ediyoruz.

Kendi evliliğine yakın bir dönemeçte heyecanın ve isteklerin sarsıntıya dönüştüğünü de böylelikle görmüş oluyoruz. Özellikle filmin ilk yarısında Kadir’in evliliğe giden yol, sonrasında bir iş kazası sonucu tepetaklak olan hayatlar ve işçi ailesine ödenmekte olan bir miktar para ile bu işin unuturulmak istenmesi ve işçi ailesinin psikolojisi bu yarıda işleniyor. Evliliğe giden bu yolda Esma’nın ailesiyle tanışmaya giden Kadir’in hayatından herkesin habersiz olması da başlı başına bir mesaj oluyor. İşçinin yaşayacağını sanan ailesinin hiçbir durumdan haberdar olmaması Kadir’in de işçinin ölümünden bilmemesi üzerine vicdan kavramı sorgulanıyor. Filmin ikinci yarısında işçinin ölümünden sonra şirkette iki mal sahibinden biri olan Halil ve Kadir kardeşlerden Kadir, işçinin ölümünden sonra yurt dışına çıkmak zorundadır.

İşçi Murat’ın eşi Selma’nın bu bölümlerde gözünü para hırsı bürümemiş bir kadın hüviyetinde olduğuna tanıklık ederiz. Bir yandan Kadir’in Serpil’e Murat’ın öldüğünü söyleyememesi  de çok şey anlatır bu bölümde. Filmin finali de Serpil’in Murat’ı bekleyişi ve Kadir’in kendisine teklif ettiği parayı kabul etmemesiyle sona erer. Bu aynı zamanda Kadir yurt dışına kaçabildi mi, Serpil parayı kabul etti mi gibi sorular cevapsız kalmış oluyor. Pek çok acı yaşanmasına rağmen fabrika çalışmaya devam ediyor ve insan hayatına dair önemsizliğin vurgusu yapılıyor bu bölümlerde.

Oyunculuklara gelirsek… Kadir karakterine can veren Mücahit Koçak baş karakter görevini sonuna kadar yerine getirerek müthiş bir iş çıkarıyor, bizler de filmde Kadir karakteri üzerinde yoğunlaşmış oluyoruz. Kamera, Kadir’i takip ediyor, biz de akabinde gelişen olayların peşinde olarak olayları anlamaya çalışıyoruz. Bunun yanında Halil karakterine can veren Bedir Bedir, sahnelerin eski yüzlerinden  İbrahim karakterine can veren Ünal Silver olgunluğun nasıl yansıtıldığını gösteriyor, bununla birlikte işçi Murat’ın eşi Serpil’e can veren Nezaket Erden hem vicdana dair hem verdiği tepkilerle vücut diliyle bu işin altından kalkıyor. Bunun yanında yan karakter olarak filmin ilk yarısında gördüğümüz Avukat Yasin karakterine can veren  Erdem Şenocak; bir işvereni şirketin avukatın nasıl yandaş olabileceğine dair hikayenin akışına dair müthiş iş çıkartıyor, çok gözükmese de Mahmut karakterine can veren Mustafa Sönmez; asabi bir kardeşi argo/küfürbaz tabirle oynamasıyla oynadığı süre boyunca sırıtmıyor.

Selcan Nacar ile birlikte Cast direktörü Ezgi Baltas’a ayrı parantez açmak gerekir. Görüntü yönetmeni olarak Selman Nacar bu filmde Tudor Vladimir ile çalışıyor. Tudor’a teklif gittiğinde Tudor başka üç tane proje ile ilgilenirken senaryoyu okumasından sonra diğer üç filmi yarıda bırakarak Selcan Nacar’ın “İki Şafak Arasında’’ filminin eklibine katılıyor. Bunu da Selman Nacar’ın söylediklerinden bir not olarak ekleyelim.

 Sonuç olarak, “İki Şafak Arasında’’ Selman Nacar’ın ilk uzun metrajlı filmi olmasının yanında, sinemada çok zor bir iş olan plan sekans olayını uyguladığı ve “bu hikayeye ancak tanık edilebilir,’’ dediği bir film. Bunun yanında da çarkların nasıl döndüğüne dair; gerçekliğe dair, çıplak şekilde izlettiriyor. Seyircinin de arasına katılmasını da isteyerek kendine pay çıkarmasını da istiyor bir yandan. Yapmak istediğini de şöyle söylüyor.

İnsanları ağlatmak yerine,insanların midesini bulandırmak!“ cümlesi bir nokta atış oluyor.

Olgun bir sinema anlatımı, akıcı şekilde işleyiş ve karakterlerin üzerine düşmek...

Hepsini bir araya toplayınca meselelerimizi gerçek şekilde anlatalım, anlatırken de çıplak şekilde anlatmak gerekir sözünü “Selman Nacar’’  fazlasıyla gösteriyor.

 Cem Kurtuluş,2022

20 Ocak 2022

“ Belki de gezegenin yok olması eğlenceli olmamalı “ Don't Look Up (2021)


 










Dünya adına bir kıyamet senaryosundan bahsedecek; bunun baş sebebi insanın kendi varoluşundan, yokluğa giden doğru giden yoldur. Her şeyi yok eden insanın taa kendisi. İnsanlık için kıyamet pek de kötü bir şey değil,bu yoldan gideceksek  “Don’t Look Up  “ bir doktora öğrencisinin bir kuyruklu yıldız keşfetmesiyle başlıyor,öncesinde de görsel olarak hafızamıza yerleşiyor. Dünyanın yok olacağı ile alakalı haberi vermelerine rağmen aslında film mesajı ilk başta bunun yok olacağını bilmeden “ doğum günü partisi “ kısmı ile vermiş oluyor,belki de tüm insanlık her şeyden habersiz şekilde bunu yapmakta. Hikayenin ilk yarısında ABD başkanına durumu izah etmeleri yönünde kendileri diğer anlamda umursanmıyorlar, aynı diğer insanların bazı tehlikeleri gözardı etmesi gibi. Dünyanın yok olacağını söyleyenlere karşı diğer Amerikan başkanlarındaki durumu film politik yönüyle “ seçimden önce duyulursa kongreyi kaybederiz “ sözüyle ele veriyor. Burda filmin dünyaya dair net mesajlarını daha baştan vereceğini söylüyor “ Don’t Look Up “  

 Daha sonra Amerika’da popülerleşen bir programa konuk olduklarına tanıklık ediyoruz.  Medya için bu komiklik adı altında görünse de dünya adına durumun öyle olmadığı açık,çünkü oraya çıkmadan önce aslında kendilerinin gerçeği açıklamasına karşın bu gerçeğe karşı komiklik adı altında şaklabanlık yapanların olacağı bir gerçek. Televizyonu sunan kişinin bütün gezegene mal olacak şeye karşı verdiği cevap ise komiklik adı altında sunulsa da trajikomik nitelik taşıyor. Amerika’da genellikle reality şov adı altındaki haberler acı da eğlenceli şekilde sunulur,bu bölümde de buna tanıklık ediyoruz. Gerçekleri insanları ulaştırmaktaki iki isim FBI tarafından kafalarına çuval geçirilecek ABD başkanının yanına götürülüyorlar; ilk başlarda ciddiye alınmamalarından sonra ciddiye alınıyorlar.

 Film,bu bölümde ABD devletinin klasik pohpohlaması durumunu klasik ABD filmlerindeki gibi gösteriyor.“ İsa sizi kutsasın,muzaffer olacağız “ cümlesi burda kritik cümle oluyor. Hem ABD filmlerinde hem ABD toplumunda klasik olarak gösterilen; sunucunun çekici güzelliğiyle başlayan daha sonrasında tabiri caizse “ kadının erkeği tahrik edici “ unsuru Dr. Mindy ve baş sunucu Brie arasında gerçekleşiyor.” Hepimiz öleceksek trilyonların  ne kıymeti var “ cümlesi filmin mesaj noktasını belirliyor. Medyanın üç maymunu oynayıp gerçekleri halkın öğrenmemesine dair cevaplar bir müddet sonra reality şov,diğer türlü haber programı adı altında öfkeyle söyleniyor.

 Filmde herkese tanıdık gelecek olan “Trump” politikası başkan Orlean üzerinden gerçekleşiyor.Yakınında duran oğlu ise kaba,halk düşmanı, küstah dolu kibiriyle karşımıza çıkıyor.  Filmin dili bir nevi krizleri yönetemeyen, medyayı susturan politikacalara sesleniş babında ilerliyor. Bilim uzmanlarını dinlemeyen insanlığa sesleniyor;dünyanın yok olması hikayesi değil asıl dert bilim insanlarını dinlemeyen yöneticiler olduğunu vurguluyor “ Don’t Look Up“ . Kuyrukluyıldız konusu sadece belirli bir örnek olarak önümüzde duruyor. Dünya yok olmadan önce herkes bir nevi son isteğini yerine getiriyor. Filmin finaline yakın bölümünde de dünyanın yok olacağına karşı cevabı Albay Benedict’in yaklaşan cisime karşı ateş etmesi çok net şekilde söylenebilir.

 Böyle filmlerde her şeyden önemlisi senaryonun tutarlılığıdır. Adam Mckay ve David Sirota ortaklığında senaryo çıkıyor. Yönetmen ve senaryoya katkı sağlayanlardan Adam Mckay  “Bu film, iklim krizi ve bunu dördüncü veya beşinci haber olarak yerleştirme eğiliminde olan bir toplumda yaşadığımız gerçeğiyle ilgili filizlenen korkumdan geldi. “ diyerek filmden gelen ilhamı söylüyor.  Bu kadar tehlikeye rağmen umursamaz davranan insanlığa da mesajı böyle yerleştiriyor aslında. Sirota ile Adam’ın senaryo konusunda aynı noktada olması bir nevi medyanın umursamazlığı ve film çıktıktan sonra da medyanın küçümseyici ifadeleri de devam etmiş.

 Oyuncu kadrosuna gelirsek tam bir yıldızlar geçidi. Leonardo Dicaprio,Merly Streep,Cate Blanchett ilk üç isim oluyor. İsim olarak Leonardo Dicaprio belki de rol gereği zayıf bir performans sergiliyor,bunun yanında Kate karakterine can veren  Jennifer Lawrence iyi performansa imza atıyor.

 Sonuç olarak; “ Don’t Look Up “ krizlerini yönetemeyen, tehlikenin farkında olmayan ve görevlerini yerine getiremeyen iktidar odaklarına dair hafif bir tokat atıyor. Kimi bundan nasibini alır,kimisi almaz. En çok da Trump vari yönetim sağlayanlara fazlasıyla mesajı var. Kimi politikacılar için dünyanın yok olması eğlenceli olur mu bilinmez;ama filmin dediği gibi  “ belki de gezegenin yok olması eğlenceli olmamalı “ cümlesinin adı altındaki anlama belki de kulak vermek gerekir.

 Hikaye bu olsa da aslında mesele;yaklaşan tehlikeye karşı insanlığın temkinli ve önlemler almasıyla alakalı! Dünyada tehlikelere karşı bir uyarı niteliği taşısa da film, bazı bölümlerde komiklik yapmayı da ihmal etmiyor. Elde sıkı ve ciddi bir öykü var; ama bunun anlatılış biçimi bir o kadar komedi adı altında gerçekleşiyor; bir nevi haber sunucusunun dediği gibi “ biz ciddi haberleri de komiklik adı altında veririz “ sözünde yatar. Tüm Amerikan yapımlarında bunu gözlemleriz az ya da çok. İnsan,ancak korkuyu yaklaştığında belki anlar.

 Özetle yıllar sonra belki  kült yapımlar arasında kendine yer bulmaz “ Don’t Look Up “  en azından meselesi olan film olma özelliğini taşıyacağını söylemek gerekir.

 Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

 

“ belki de gezegenin yok olması eğlenceli olmamalı “

 

“ insanın her zaman bir seçeneği vardır. Bazen doğru olanı seçmek gerekir.

 

“ tek yaptığın şey zevke koşup acıdan kaçmak...”

 

“ bilim insanları asla yüzde yüz demek istemez “


Cem Kurtuluş,2022

01 Ocak 2022

" En Büyük Çatlak İçimizde " Çatlak (2020)

 









Bazı filmlerin girişiyle itibaren başlangıç yaptığı yerlerde “bu hikaye girişi etkili bir anlatım olur“ diye kendi kendinize söylenirsiniz,ya da bunu kendim mi yaparım tam emin değilim.Bazı filmler bunu açıkça ele verir. Hikayenin karakterlerine doğru inişlerse bu çizgide fazlasıyla önem taşır.  Fikret Reyhan’ın “ Çatlak “ filmi yönetmenin tam da dediği g ibi “ en büyük çatlak içimizde “ cümlesinin farklı bir etkisi var,oysa çatlağın pek çok anlamı var dilimizde. “ Çatlamış olan” dan gelip, pek çok anlama gelmesi en olası ihtimaldir. Fikret Reyhan hakkında kısa bilgi vermek gerekirse; kendisi buralara  fizik mühendisliğinden gelip daha sonrasında öğretmenliğe geçiş evresi ve en sonunda hayatı sinemayla kesişiyor.Meraksı durumundan ötürü buralara kadar gelip öğreniyor Fikret Reyhan. Diğer anlamda öğrenmek deyiminden fazlası var.

 Fazla uzatmamak gerekirse; Fikret Reyhan’ın yarattığı “Çatlak“ bir nevi toplumsallıktan kaçamadığımız bir Çatlak.Öncesinde “ Çatlak “  2019 da trafik kazasında hayatını kaybeden gazeteci ve aynı zamanda sinema yazarı Cüneyt Cebenoyan’a ithaf edilmiş ve kendisinin anısına olduğu üzerine filmin başında not düşülüyor.

Hikayeye dönecek olursak;  İngiltere’de işçi olarak çalıştıktan sonra yakın arkadaşı Ayhan’ı yanına olan Fatih’in hikayesine odaklanıyor Çatlak. Baştan itibaren baba figürüyle karşımıza çıkan,daha olgunluğun sinyallerini veren “Muhittin“ karakteri filmin içinde mesajını da kapalı üstü bazı cümleleler veriyor. “ Bizimkiler dururken Suriyelilere kaptırmayalım burayı “ günümüzün sorunlarına bir mesaj ve bununla beraber “ hizmeti burnunun dibine kadar getirmişsin hala zam gelmiyor   sözü de bir o kadar daha filmin başından itibaren zihnimize yerleşiyor.Daha sonra Fatih ve Cengiz’in de Fatih’in evine başlayan hikaye bir oda hikayesi olarak tek mekanda gerçekleşiyor. “Ölmüyoruz buna da şükür de “ diyen Baba’nın bu söylediği sözün altındaki insanın kıt kanaat geçindiğine dair söylemek istediğini söylüyor film en baştan. Daha sonra film bizi; devamlı Baba’nın konuştuğu karşı tarafın dinlediği;daha sonra ana hikayenin “ borç “ üzerinden ilerlediğini gösteriyor. 

 Borcun talep edilmesi üzerine aile arasındaki çatışmaları da hikayenin derin işleyen diyaloglarıyla yerine getiriyor “ Çatlak” . Çatlak bir nevi aslında bu borç üzerine çatırdamak sözünü anımsatıyor diğer yandan. Filmin dilinin gerçekciliğini, senaryodaki diyaloglar tek mekanda öyle işleniyor ki bir nevi oda sinemasının gereğini yerine getiriyor Fikret Reyhan. Yazının bu bölümünde bunu söylemek erken olsa da ; az olay,bol diyalog istenileni filmin ilk yarısında karşılıyor.

 “ Borç,yiğidin kamçısıdır sözü de bir yandan akıllara gelirken Fatih’in aldığı borç herkesin derdi oluyor. Annesinin dediği “ borç,hepimizin borcu değil mi “ cümlesi de bu noktada bir nevi “ aile “ kavramına değindiriyor. Filmin ilk yarısında erkek karakterlerin gözüktüğü sahnelerden sonra,film bir süre sonra seyrini kadın karakterlere çeviriyor. İğneleyici cümleler sırada oluyor. Filmin ikinci yarısında ailenin yemekte buluşmasıyla başlayan süreçte herkesin kendine göre bir derdi var; ara cümlelerde kendi akrabasını işten çıkarıp ucuz maliyetli işçiyi çalıştıranı da ara cümlelerde konuşturuyor “ Çatlak “  Paranın ve borcun bir nevi aile arasındaki ayrılıklara nasıl yol açacağını, çatışmaların nasıl büyüdüğünü, herkesin birbirini iğneleyerek üste çıkma çabalarını da görüyoruz filmin ikinci yarısında. Filmin dili buna fazlasıyla müsait oluyor.

 Aile meclisinin gencinden,yaşlısından,erkeğinden,kadınına herkesin kendine göre söyleyecek bir sözü oluyor. Çatışmalar sonunda borçlardan geriye kalan “ yalanlar “ kalıyor. Cafer karakterinin “ sizin aranızda ne işim var lan benim”  söylemi de bir o kadar hakikat oluyor bir nevi. Filmin ilk yarısında borcu olan Fatih’in konusu anlatılırken,ikinci yarısında kalan duygu ailenin bu borç üzerinde yaşadığı sarsıntı oluyor.

 Senaryoya değinecek olursak; Fikret Reyhan hem yönetiyor,hem yazıyor. Yazdığı hikayede akış öyle işleniyor ki aile arasındaki çatlaklıkları,çatışmaları,sarsıntıyı ince ince işliyor. “ Borç” kavramının daha fazlasını söylüyor. Tam da Fikret Reyhan röportajda “ En Büyük Çatlak içimizde “ sözünü, bir nevi bu filmiyle uygulamaya geçiriyor. Oyunculuklara gelirsek; yönetmen bütün oyuncuları kullanıyor.Genci,yaşlısı,çocuk karakteri ve yan karakterleri. Muhittin karakterine can veren ve baba figürüyle daha çok diyaloglarda gözüken Hakan Salınmış müthiş bir performansa imza atıyor,bunun yanında çok rol almasa da Cafer karakterine can veren  Giray Altınok;anlık tepkileri,öfkeleri,devamlı kendisine laf söylenmesine karşı verdiği refleksler film adına ayrı etkili.Filmin diğer önemli noktalarından biri “ Sarı Sıcak “ filminde de kendisiyle çalışan Fikret Reyhan’ın bu filmde de görüntü yönetmeni olarak Marton Miklauzic ile çalışması bir o kadar klaslığı gösteriyor.

 Sonuç olarak; “ Çatlak “ Fikret Reyhan’ın içimizdeki çatlaklara,çatışma yoluyla gitmesini sallayan hikayenin nasıl anlatılması gerektiğine dair  tek mekana başarılı bir şekilde yansıyan ve izlediğinizde ikinci defa izlenmeyi hak eden yapımlar arasını yerini alıyor. Şu da var ki; başarılı senaryo kadar bir hikayeyi nasıl anlattığın daha da önemli olduğunu Fikret Reyhan fazlasıyla gösteriyor.

 Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim;

 “ takım bu haldeyken FENER’e iddaa oynuyorsun helal sana. “

 "tek dertleri işte eşşek gibi çalışıp para biriktirmek “ 

 

 “ bizimkiler dururken Suriyelilere kaptırmayalım burayı”

“ hizmeti burnunun dibine kadar getirmişsin hala zam gelmiş diyor “

 “ cengiz sen ne iş yapıyorsun

Öğretmenim ben

En kıyak meslek seninki hee. Sırtını devlet babaya dayamışsın mis “

“ dünya yansın maaş her ay cepte “


Cem Kurtuluş,2021


15 Ağustos 2021

“ Scenes From Allen’s Last Three Days On Earth As A Spirit (1997)


 










Kuşkusuz ki bir çağın,diğer anlamda “ Beat Generation “ denen çağın en aykırı yazar,şair kişiliklerinden biri Allen Ginsberg idi. Savaş karşıtı şiirleriyle, katıldığı bir çok eylemle kendi yerini belli etmişti. “ Herkesi severek emmek isteyen bir sik emiciydi o “ (Beat Kuşağı Antolojisi, sf  113) ifadesi kullanılır Allen Ginsberg için. Yaşadığı süre boyunca LSD’nin etkisiyle yazdıkları,yaptıkları, dönemine damga vurmasıyla ünlüydü kendisi. Yol arkadaşları onun gibi kafayı bozmuş bir o kadar aykırı kişiliklerdi. 

Daha da uzatmamak adına; “ Scenes From Allen’s Last Three Days On Earth As A Spirit “  Beat’in yaramaz çocuğu,aykırı şairi Allen Ginsberg’in New York’taki dairesindeki ölümü ve cenazesinin video kaydını alan, bu işe koyulan Jonas Mekas’ın yönetmenliğinde belgesel bari bir yolculuğa çıkıyor,ama buna tam da bir belgesel içerikli demek doğru bir tanım olmayacaktır.  Bu videodaki kayıtlar daha çok Ginsberg’in ölüm uykusuna yattığı zamanlardan yola çıkıp,öldüğü sürece kadar uzanıyor. Bu süreçte arkadaşları Ginsberg’in evinde ve uzun yıllardır birlikte olduğu sevgilisi Peter Orlovsky gözünden az da olsa Allen Ginsberg’e dair anlatılar dinliyoruz. Film demek doğru olmayacak olsa da bile bu video kaydının ilk yarısında donuk halde ölüme yatan bir Allen Ginsberg portresine tanıklık ediyoruz. Belgesel başladığında Ginsberg’in huzurlu bir ölüm olduğunu vurgular elimizdeki video kaydı. İlk yarısında çok budist uyanış töreni ve o geleneğin verdiği bir tören vari konuşmalar geçse de sessizlik,evin içine yayılmıştır. 

Pek fazla konuşma yok izlenim yaratsa da belgesel, uzun yıllar boyunca ilişkide olduğu şair arkadaşı/ sevgilisi Peter Orlovsky bu bölümde bir takım sorular soruyor. Allen Ginsberg, ölümü gerçekleşirken ve uykudayken Peter Orlovsky için bunun ne kadar hüzün dolu olduğunu Ginsberg’e bakışlarında seziyoruz. Bir insanın ölümünü,yarı ömrünü geçirmiş biri için ne kadar buruk olduğunu izliyoruz bu süreçte. Bu süreçte geriye kalan Peter’in yalnızlığıyla başbaşa kaldığıdır.

Bu uğurlanıştan sonra Nisan 1997’de Allen’ın rahatsızlığı döneminde yaşanılanlara tanıklık ediyoruz. Son üç ay ömrünün kaldığına dair doktorlar açıklamalarını yapar, bir takım konuşmalarda Peter Orlovsky tarafından bazı bilgiler seyirciye aktarılır. Bu süreçte Allen’ın ruh halinden tutun, kendisini arayanlar arasında Bob Dylan’ın olduğu aktarılır bize. Ölüm uykusundayken o esnada Ginsberg’in bir takım şiirler yazdığını “ Ölüm döşeğinde ölümü düşünürken yazılan “ şiirler adı altında yazılmıştır.

 Sonuç olarak; Jonas Mekas’ın gözünden amatörce ama bir o kadar ölümüne tanıklık edenlerce hazırlanan “ Scenes From Allen’s Last Three Days On Earth As A Spirit “ adındaki  bu video Ginsberg’e dair en temel kaynak olmasa bile; ölüm döşeğinde olan Ginsberg’i seyirciyle buluşturuyor. Budist uyanış töreni, son karşılaşmalar,son konuşmaları ve Ginsberg’le olan ruhani yolculuk ve Peter Orlovsky’nin hüznü kalıyor geriye.

 Notlar:“Beat şairi Allen Ginsberg’in (Howl) 1960’lar ile 1970’ler arasında birçok empresyonist kısa belgeselde yer almasının ardından Jonas Mekas burada Ginsberg’le ruhani dünyaya yolculuğa hazırlandığı Budist uyanış töreni öncesinde gerçekleştirdiği son karşılaşmasını ve son konuşmasını ele alıyor.”

"Allen Ginsberg’in New York’taki dairesindeki ölümü ve cenazesinin video kaydıdır."

 Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim;

 " 2 Nisan 1997. Az önce Allen Aradı. Sesi oldukça zayıftı. Doktorlar kendisine üç aylık ömrünün kaldığını söylemiş. Karaciğer kanseri ve bir sürü kötü şey daha , ama ruh hali iyiydi. Ölümü kabullendiğini ve endişe ta da panik yapmadığını , sorun yapmadığını söyledi. Yeterince ilgi görüyor musun bir ihtiyacin var mı diye sordum. Hayır dedi, bir hemsiresi ve kontrolü çok kolay olan özel bir yatağı varmış. Hiçbir ihtiyacı yokmuş. Çok fazla şiir yazdığını  ve bu şiirlerin yanlış hatırlamıyorsam şu isimde bir kitapta toplanacağını söyledi; " Ölüm döşeğinde Ölümü Düşünürken Yazılan Şiirler " 

 " Aslında üç aylık ömrünün kaldığını ve bunca bitmemiş işinin olması hakkında konuşup bolca güldük, buradan oraya göçerken bunların pek önemli olmayacağı konusunda anlaştık. " 

 "insan, yeniden doğmasa bile devam eder.ben buna inanıyorum. yeniden doğuş gerekli değil. 

 ruhun yaşadığına mı inanıyorsun ?

yani... Kim ne derse ona inanıyorum. Yaptığım ilk şey inanmak. Neden inanmayayım? İnsanlar saatin kaç olduğunu söylüyor, ben de inanıyorum. Neden inanmayayım?zararı yok, bence gerekli değil." 

Cem Kurtuluş,2021

 


19 Temmuz 2021

" Herkes Bağışlanabilir mi " Yalda/ En Uzun Gece (2019)




Asıl adıyla “ Yalda “ Türkçe deyişiyle " Yelda" İran halkı tarafından yılın en uzun gecesi olarak  çeşitli meyvelerle kutlanılan bir şenlik." Kökü Süryanicede " doğum " anlamına gelir. Diğer anlamda da yeniden doğuş olarak bazı kaynaklarda yazılmakta. Massoud Bakshi' nin yönettiği film olan " Yelda" hikayesini buradan alan 22 yaşında bir genç kızın kaza sonucu kocasının ölümüne neden olmasından sonra idama mahkum edilme sürecini konu alır. 22 yaşında genç kız olan Meryem, hikayenin kahramanıdır, filmin ilk anlarından itibaren kendisinin kaygı ve korku bakışlarına tanıklık ediyoruz.

 İran' da gerçekte yılda bir kez yapılan gece olan " reality show" bir canlı program olan bu şov Meryem' in hikayesini sunar bizlere. Meryem' in bu yarıda kocasını öldürdüğünü, kocasının Meryem' e hamile kalmaması için şart koştuğundan bahseder.Bunların hepsi bir belgesel anlatısı olarak sunulur,bu hikayede baş aktör olan  Meryem için tek kurtuluş şansı kocası Nasser' in kızı Mona’dır. En azından filmin yarattığı algı o yönde olur filmin başından itibaren.

 “Yelda Gecesi”  olarak sunulan " Affetmenin Gücü " adlı programin amacı gerçekleri ortaya çıkarmak ve bu gerçekler üzerinden en yakın tanıkları ve mahkumu canlı yayına çıkararak onların fikirlerini dinleyip sorgu misali bir yol bulabilmek.Filmin bu yarısında Mona ile Meryem ' ın karşılıklı diyaloglarına tanıklık ederiz. Biri soğukkanlılığını korurken, biri de korku dolu yüz ifadesiyle belirir karşımızda. Para hırsları, yaşlı bir adamın genç bir kızı şımartması ile başlayan sürece tanıklık ederiz ama bu süreçte kimin yalan kimin gerçek söylediği muamma kalır bu bölümde.

 Genç bir kızın yüz ifadesinde nasıl acının doruklarinda olduğunu bu süreç gösterir bize. Aslında eğlence olarak sunulması gereken programda bir nevi ağır bir dramayı izleriz. Filmin ilk yarısında Meryem'in çocuğunu ölü doğduğu söylenirken ikincisi yarısında annesi tarafından değiştirildiği hikayesine tanıklık ederiz. Acındirma duygusu başka, kötülükler başka yerde kendine yer bulur. Acı,kötülük,yalan,gözyaşının ardından bir de filmin yarattığı bu canlı şovda atılan sms’lerle programı ayakta tutma çabaları da eklenir.

 İnsan acısının üstünden bir şov olarak da görülebilir ya da toplumdaki durumla alakalı bir tespitte olabilir. “ Bağışlanmak “ kavramı üzerinde durulur; bu hikayede “babası öldürülen bir kadın siz olsaydınız affeder miydiniz “ sorusu da bir yandan sorulur,bir yanda da hep soru işaretleri izlerken tetikte durur. 

 Filmin finaline kadar bağışlanmamak merkezde dururken film ters köşe yapıp karşı taraf karakterinde bağışlanmayı final kısmında merkeze oturtsa da bu bağışlanmanın merkezinde başka şeyler var “ diye hissiyatı da kendi merkezine yerleştirir. Bir yerde herkes bağışlanamaz, sadece belki bir süre kaybolur. Oyunculuklara gelecek olursak; Meryem karakterine can veren, adeta bir kahraman edasıyla filmi sırtlayan isim olan “ Sadaf Asgari “ kaygı,korku,endişe verici bir karakterin nasıl oynanması gerektiğiyle iyi başa çıkıyor, aynı zamanda kendisi  “ Disappearance” (Kaybolma)

 filminde de rolünün gereğini yerine getirmişti. Bunun yanında “ Mona Ziya “ karakterine can veren Behnaz Jafari soğukkanlığıyla adeta ders veriyor. Filmin setinde belki de yan karakter olarak en başarılı isim reality show programında bütün yetkiyi kendine alan  “ Ayat “ karakterine can veren  Babak Karimi oluyor. Tam bir reality show’un gerekliliğini programı sunandan,yanındaki çalışanlara kadar titizlikle yerine getiriyorlar. Bu programla ilgili yönetmen, buna yakın bir dizi izlediğini bundan etkilendiğini  bu programlarının amacının affetmek teması üzerine  olduğunu ama bunun temelinde suç unsurları olmadığını da bir röportajında dile getiriyor.

 Filmin ortaya çıkış sebebi de yönetmenin izlediği bir programın temelinde suç,cinayet unsurlardan yola çıkışıyla alakalı. Yönetmenin filmde bir röportajında şöyle diyor ; “ Yalda”, İranlı kadınların durumunu, güçlerini ve hakları için nasıl savaştıklarını yansıtıyor. Farklı geçmişlerden olsalar da, onları birleştiren şey, bu durumda bir kadının hayatını kurtarmak için verdikleri mücadeledir.” Senaryo bazında da filmin merkezinde erkekler olması gerekirken yönetmen senaryoda bunu değiştirdiğini söylüyor. Merkeze de kadınların yerleştirdiğini söylüyor.

 Sonuç olarak;  “Affedilmenin Gücü “ parolasını Yelda Gecesinde düzenlenen bir reality show’a döken,amacı aslında eğlence olması gereken yüksek dram içeren  “ Yalda “  zorunlu evlilikler,kıstas kanunları, kadının söz sahibi olmadığı toplumlarda susturulmasına dair söz söylemekle kalmayıp bağlışlanmak ve bağışlanmamak üzere kavramlara el atmasını iyi biliyor.

 

Not; Yönetmenin “ Yalda “ filmiyle ilgili röportajı şöyle okuyabilirsiniz 

 

https://asianmoviepulse.com/2020/09/interview-with-massoud-bakshi/

 

Cem Kurtuluş,2021 Temmuz