// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Film Eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film Eleştirisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ocak 2015

Dostluk Engel Tanımaz: Can Dostum - The Intouchables (2011)


















“ Benim asıl engelim tekerlekli sandalyeye sahip olmam değil, onsuz sahip olmam…”   The Intouchables

Bazı filmleri izlerken içinde gerçeklik ararız, bu gerçeklik karşısında  konuşmak anlamsız olur. Çünkü film gerçekliğin ötesinde seyirciye hem güldürüp, hem dramı yaşatıyorsa o film adına çok ders çıkarabiliriz. Fransız sinemasının gerçek hikayeye dayanan, hem dramı yaşatıp hem de güldürmeyi başaran yapımlarından biri “ The Intouchables “ hapishaneden çıkan bir siyahi ile zengin ve üst tabakada yaşayan felç hastası bir adamı konu alıyor.  

Can Dostum’un ilk sahnesi lüks bir arabanın içinde banliyö delikanlısı Driss’in hız yapması, sınırları zorlaması ve bu sınırları zorlamasıyla polislerin arkalarına takılmasıyla karşımıza çıkıyor, sonradan ikisi için bunun eğlence olduğunu anlıyoruz, sonrasında film başa sarıyor, hikayeyi baştan anlatmaya odaklanıyor. Filmin başından itibaren Aristokrat ve zengin bir adam olan Philippe’nin yamaç paraşütü yaparken geçirdiği felç sonucu hikayesine odaklanıyoruz.

Hikaye;  banliyö delikanlısı, hapishaneden çıkan Driss sosyal yardım almak için Philippe ile görüşmesiyle boyut değiştiriyor. Bu zaman diliminden sonra iki zıt adamın sıradışı dostluğuna tanıklık ediyoruz.  Bu dostlukta bir çok şey var, Driss rolünü oynayan Omar Sy espirileriyle, Amerikan vari hareketleriyle dikkat çekiyor, Philippe’nin hayatı Driss’i tanıdıktan sonra değişiyor. Her şeyleri zıt olan iki adamın tek ortak noktası arkadaşlık bağları, birbirine güvenmeleri ve sadık olmaları… Bu arkadaşlıkta evine dönmek zorunda olmasından dolayı Philippe'in yaşadığı hayal kırıklığı kameraya yansıyor.

 İki zıt adamın sıradışı dostluğunu anlatan “ Can Dostum” hem güldürüyor, hem de filmin içinde bulunduğu dramı yaşatmayı başarıyor. 2 saat boyunca film seyirciyi sıkmıyor, özellikle Omay Sy espirileriyle filmin kahramanı olduğunu kanıtlıyor. Bunun yanında Omay Sy bu filmdeki performansıyla en iyi oyuncu ödülü sahibini alıyor. Can Dostum’un Fransa’da çekilmiş en yüksek hasılata sahip olan  filmlerden biri olduğunun da  altını çizmek gerekir. Filmde eksiklik olarak göze çarpan Paris sokaklarında dolaşamıyor oluşumuz oluyor.  Eyfel kulesini görememek “ Gerçekten bu bir Fransız filmi mi “ dedirtiyor. Filmin finali bir arkadaşın bir arkadaşa yaptığı kıyak olarak bitiyor.

Sonuç olarak: filmin yönetmenleri Olivier Nakache ve Eric Toledano’nun bize sunduğu “ Can Dostum “ gerçekliğe dayanan bir hikayeyi hem güldürerek, hem de içine dram ekleyerek anlatıyor, bunun yanında  müzikler ve oyunculuklar filme damgasını vuruyor!

Vizyon Tarihi: 11 Mayıs 2012
Yapımı : 2011 – Fransa
Tür : Biyografi ,  Dram ,  Komedi
Süre: 112 Dak.
Yönetmen : Olivier Nakache,  Eric Toledano
Oyuncular : Omar Sy ,  François Cluzet ,  Anne Le Ny ,  Alba Gaïa Kraghede Bellugi ,  Audrey Fleurot
Senaryo : Eric Toledano ,  Olivier Nakache

Hasılat:  426.588.510

Cem Kurtuluş, 2015

16 Ocak 2015

Bir Tükenişin Öyküsü : Lilja 4- Ever












Rahatsız edicilik, gerçeklik Ve Dram.. Bu üçü ne zaman bir araya gelse  etkilenmemek mümkün değildir. Özellikle rahatsız edicilik konusunda Güney Kore sinemasının altını çizmek gerekir, bunun haricinde yönetmen olarak Haneke’de bu tür mevzuların adamlarından. Rahatsızlık duymak istiyorsanız “ Haneke Sineması “ mutlaka izlenmeli ve  incelenmelidir. Mevzu bahis konumuz Komünizm sonrası Sovyet Rusyasını  anlatan, gerçeklik üzerine rahatsız edici bir anlatımla karşımıza çıkan İskandinavya’nın genç yeteneği Lukas Moodysson’un elinden çıkan  “ Lilja 4-ever  “   filmi.

 Komünizm’in 1991 yılında yıkılmasıyla birlikte Rus halkı baskıcı bir rejimden kurtuldu, kendini kötü alışkanlıkların içinde buldu. “ Lilja 4-Ever “ Rus toplumunun komünizm  ahlaki ve toplumsal çöküşünü, her şeyin satın alınabileceğini rahatsız edici bir şekilde seyirciye sunuyor.  Film Ramstein’in müziğiyle ve Lilja karakterinin kaçışıyla açılıyor. Filmdeki kahramanımız Amerika hayali kuran, oranın hayaliyle tutuşan bu hayali gerçekleştirmek isteyen Lilya adında  genç bir  kız.  Filmin başından itibaren Lilja’yı böyle tanıyoruz.

 Lilya’nın Amerika’ya tam gidecekken Amerika’ya annesinin gidecek olması üzerine Lilya için her şey tersine dönüyor.  Yıkık dökük bir evle tek başına kalıyor Lilya, kendisi için zor bir dönem başlıyor. Sovyetler Birliğine bağlı olan devletlerin birisinde yaşayan Lilya’nın ne tür bir yerde yaşadığına tanıklık ediyoruz. Her yer yıkık dökük, komünizm sonrasından kalan izlere de film boyunca tanıklık ediyoruz. Komünizm’in çöktüğü, kapitalizm’in vahşi yüzünü gösteriyor “ Lilja 4-Ever “  Film hakkında gerçek hikayeye dayanan bilginin altını çizmek gerekir.

“ Film, 2000 yılında iş vaadiyle kandırılarak İsveç'e götürülen, orada önce borçlandırılıp sonra da pasaportuna el konularak seks kölesi haline getirilen ve sonunda intihara sürüklenen Litvanyalı Danguole Rasalaite'nin gerçek hayat hikâyesine dayandırılmıştır “ ( Vikipedia)

Acımasız toplumda tek başına yaşamaya çalışan Lilja’nın tek arkadaşı Volodya oluyor. Volodya kendisinden küçük, Lilja’ya destek olan aynı zamanda ona aşkla bağlanan saf bir çocuk karakteriyle karşımıza çıkıyor. Volodya ile Lilya çoğu şeyi birlikte yapıyorlar, Volodya evden atılıyor Lilya’nın evinde kalıyor. Volodya için Lilja bir sığınak, aynı zamanda Lilya içinse Volodya gerçek bir arkadaş. Çünkü kendisine tek iyi davranan Volodya. Filmin ilerleyen zamanlarında Lilya’nın hayatının kaydığına tanıklık ediyoruz. 

İsveçli arkadaşıyla kulüplere giden Lilya kendisini İsveçli olarak tanıtan bir adamın iyi niyetine kanıp hayatını berbat hale dönüştürerek kendini seks kölesi haline getiriyor. Filmin bu noktaları Komünizmin çöküşüyle birlikte her şeyin satın alabileceğini  Kapitalizm’in vahşi yüzünü gösteriyor seyirciye. Bu genç kurbanlardan biri de Lilya. Birkaç defa aç sefil bir hayattan kurtulmak için kendi etini satmanın bedelini ileri de iyi niyetinden dolayı bir adama inanmakla ödüyor. Sayısız adamla birlikte olup etini onlara satıyor her şeyden habersiz. Annesinden beklediği mektup gibi, burda da iyi niyetin kurbanı kendisi oluyor. 

İsveç’te seks kölesi olan, yaşamaktan uzaklaşan Lilya bize mafya zoruyla kaçırılan her ülkede olan fuhuşa zorlanan, etini pazarlamak zorunda kalan kadınları hatırlatıyor. Böyle kadınlar için tek çözüm bir “ İntihar “ oluyor. Lilya’da bunu bize acımasız şekilde gösteriyor. Filmin finali de Lilya’nın intiharıyla bitiyor. Filmin başlarından itibaren bizi Ramstein müziğiyle karşılayan “ Lilja 4-Ever “ filmin kapanışını da aynı şekilde yapıyor.
  Oksana Akinshina ve  Artyom Bogucharsky ikilisini film adına seyirciye bunalım yaşatıyorlar adeta, ama Oksana Akinshina kesinlikle büyük övgüyü hak ediyor. Rus başrol oyuncusu Oksana film çekildiğinde 15 yaşındaydı, filmin diğer oyuncuları Rus olduğunu belirtelim. Film aynı zamanda çeşitli festival ve yarışmalarda 12 ödül aldı.


Sonuç olarak; “ Lilja 4-Ever “  Komünizm’in çöktüğü, kapitalizm’in vahşice yüzünü gösterdiği, her şeyin satın alınabileceği zamanları umutsuzca, acımasızca, şiddetli bir şekilde gösteriyor seyirciye.

Yönetmen: Lukas Moodysson
Yapımcı: Lars Jönsson
Senarist: Lukas Moodysson
Oyuncular: Oksana Akinshina , Artyom Bogucharsky
Lyubov Agaopova
Müzik: Nathan Larson
Görüntü yönetmeni: Ulf Brantas
Kurgu: Michal Leszczylowski, Oleg Morgunov, Bernhard Winkler
Süre: 109 dakika
Ülke: İsveç & Danimarka Ortak yapımı
Dil: Rusça, İsveççe, İngilizce
Bütçe: $322,530
Diğer Adları : Daima Lilya (Türkiye)
Lilya 4-Ever (ABD/İngiltere)
Lilya Forever (İspanya


Cem Kurtuluş, 2015

03 Ocak 2015

Aslında Hiçbirşey Göründüğü Gibi Değildir: Mustafa Hakkında Herşey (2004)














Bazen cinnet geçirecek sebepler bulabilirsin. Hayattan nerden tekmeyi yiyeceğini  bilemez insan ve o tekmeyi yedi mi her şey kendisi için bir cinnet hali olur, ve beraberinde öfke ve nefret gelir.  “ Mustafa Hakkında Her şey “ Çağan Irmak’ın kendisinden izler taşıdığı, içinde öfke, nefret, aşk,intikam, aldatılma temalarını işleyen bir film. Çağan Irmak filmdeki Mustafa’dan izler taşıdığını bir röportajında şöyle belirtiyor

“  Mustafa'nın bende olan kısımları şunlardı; Bazı şeyleri çok kafaya takması, paranoyak olması, öfkeli olması. O dönemler hep öyle duygularla yaşıyordum çünkü 22-29 yaş arasında 29'a kadar ne yapacağımı kendimde bilmiyordum, hayatın neresinde olmam gerektiğini de bilmiyordum. Nasıl işler yapmalıyım, senaryolarımı nasıl yazmalıyım, bunları düşündüğüm için bu beni öfkeli kılıyordu, paranoyak kılıyordu, hayata dair çok büyük bir teenage öfkesiyle dolduruyordu ki teenage öfkesi en tehlikeli öfkedir.

Film;  Mor ve Ötesinin şarkılarının eşlik ettiği Mustafa Ve Ceren’in evlendiği ve mutlu olduğu zamanlarla başlıyor. Başta seyirciye mutlu aile tablosu imajı çizen film, daha sonra Ceren’in kaza yapması ve kaza yapmasındaki sır perdesinin aydınlanmasıyla devam ediyor. Her şeyin başladığı her ne kadar Ceren ve Mustafa’nın mutlu görüntüleri olsa da biraz daha geriye sarınca Mustafa karakterinin elinde silahıyla oynadığı sahnelerde aslında bize asıl mevzuyu anlatıyor.  Sonrasına gidecek olursak

 Mustafa’nın hikayesi karısının onu aldatmasıyla bambaşka bir boyut değiştiriyor. Aldatılmanın acısını  Ceren’in yatıp kalktığı Fikret isminde genç adamdan çıkarıyor. Filmin ilk yarısı  mutluluk çerçevesinde ilerliyor, filmin ikinci yarısında mevzu nefret, öfke,intikam temasına dönüşüyor.

 Filmde tipik burjuva insanını alt kesim insanına dair mesajlar da filmdeki yerini alıyor. Film sadece bunlarla sınırlı kalmıyor, Mustafa’nın çocukluğuna inmesi filmi daha etkileyici kılıyor.  Mustafa’nın aldatılma sonrası öfkesi ve nefreti yeni değil, çocukluğunda abisini yastıkla boğmasından da anlaşılabilir bir nefret.  Filmin başlarından itibaren Mustafa’nın  “ Ben insanlara inanmakla doğru adım attığımı düşünüyorum “ sözüyle Mustafa’nın hikayesi sonrasında karşıt bir duruma dönüştüğünü film başından itibaren gözlemliyoruz.  Filmdeki geri sarmalar, zoom-in-out’lar da filmde başarılı açılardan olduğunu söylemek mümkün. Filmin finaline doğru Mustafa’nın çocukluğuna uzanan gerçek hikayesiyle tanışıyoruz.

 Sonuç olarak “ Mustafa Hakkında Herşey “   müzikleriyle, Nejat İşler, Şerif SezerFikret Kuşkan'ın muhteşem oyunculuklarıyla taçlanan,  Çağan Irmak’ın akıcı anlatımıyla  benim nazarımda zirveye oynuyor.  Özellikle Fikret Kuşkan'ın psikopat rolüne ve oynadığı sahnelerde nefretsel kişiliğe bürünmesi seyirciyi büyülüyor, ama  Bu film herkesin sevebileceği bir film olmadı.  Çağan Irmak’ın dediği gibi “  Mustafa Hakkında Herşey seyirciyle empati kurmayı reddeden bir filmdi “  ve öyle de kaldığını söylemek yanlış olmaz.

Filmde Altını Çizdiklerim:

 “ Bok bu bok herkesinki kokar
Benimki kokmaz “
"Geçmiş, bazen hatırlamak istediğin gibidir.


Bir şey sormak isteseydim ne sormak isterdim diye düşününce şu geliyor aklıma . Hoş bir nedene neden ihtiyaç duyuyoruz sorusu da var diğer sahada.+ Senin için ilk cümleyi başlatıyorum:
”O gün karına tecavüz ettim.” Buyur, başla

-Öyle olmasını çok isterdin, değil mi?
Yani, her şey tıkırındaydı. Evliliğin kusursuzdu.
Sevgi dolu yuvan vardı. Çocuğun en iyi okullara gidiyordu.
Faturalar ödeniyordu. Oh mis! Tek derdiniz, banyonun fayansları
yeşil mi olsun, mavi mi? Aynı dandik dizilerdeki gibi.

+ Kes lan, anlat!

- Sen bir sebep arıyorsun, değil mi?
İlle de bir sebep. Kafanın içinde dönüyor. Neden? Sana bir şey diyeyim mi, beyim? Nedeni yok. Kadın da aldatır, erkek de. Öyledir işte bu işler. Bu kadar da basittir aslında. Birbirini beğenirsin,
sonra da gider sevişirsin. Karın senden intikam mintikam almadı. Eğer neden ararsan, binlerce yıllık insanlık tarihine bir bakıver. Nedeni yok.

“  Geçmişi kendim var ettim ben oğlum. Bazen olan şeyleri değiştirirsin hatıranda, olmamış gibi davranırsın. Olmazlandım yok saydım bazı şeyleri. Aklımı kaçırmamak için aklımı çıkarıp attım. Tek çare buydu, düşünmedim. Başka yolu yok, insan dersin geçer gider, başka yolu yok.. Karın seni severdi rahmetli, varsın öyle kalsın düşünme ötesini. Unutma geçmiş sen nasıl hatırlamak istersen öyledir bazen. Sen Ceren’ in mezarının yerini bilmiyorsun. İstersen yalnız gidersin. Bekçi tarif eder isim söylersen. Sen nasıl istersen. Sen bilirsin. Sen bilirsin deyince kavga olmaz mı? " 

" sakın bir yere kaybolma orospunun evladı "

" Taksiciyiz abi biz. can taşıyoruz " 

" hikayen bitince seni öldürcem"

" -sana neden yalan söyleyeyim?
biraz daha yaşamak için " 

" hepiniz beni idare ediyorsunuz " 


Film Adı: Mustafa Hakkında Herşey
Oyuncular: Fikret Kuşkan, Nejat İşler, Başak Köklükaya, Şerif Sezer ,
Zeynep Eronat, Yaman Tarcan , Kutay Köktürk, Arda Seçgün,
Emre Başak, Borgahan Gümüşsoy, Hakan Ka, Tuncay Kaynak
Kurgu: Şafak Bal
Teknik Koordinatör: Şener Onar
Ses Kayıt gramafon ışık: Orion-Hakkı Yazıcı
Sanat Yönetmenleri: Aynur Topalak-Murat Güney
Müzik: Mor Ve Ötesi
Görüntü Yönetmeni: Selahattin Sancaklı
Yapımcı Jr: Timur Savcı
Senaryo: Çağan Irmak
Yapımcı: Abdullah Oğuz
Yönetmen: Çağan Irmak
 Film süresi: 115 Dakika 


Cem Kurtuluş, Ocak 2015

01 Ocak 2015

“ Hüznün sayısız tonu, birçok yüzü vardır " : Yol (1981) - Yılmaz Güney














“ Ben, bazı yakın arkadaşlarım aracılığıyla hüznü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da .”   Yılmaz Güney / Yol

Yılmaz Güney ismi mevzu konusu oldu mu   çoğunluk Yılmaz Güney’e saygı duyar, çünkü yaptıkları işler saygı duyulası işlerdi. Bir dönem ezilenlerin sesi olmuştu Yılmaz Güney, çoğu filminde de  bunu  göstermişti. Yılmaz Güney siyasi sembol haline gelmişti bir dönem, bazı insanların kendisini sevmemesi de bundan kaynaklıydı.  Yılmaz Güney’in senaryosunu ve diyaloglarını yazdığı “ YOL “ filmi bir dönemin tartışılan filmlerinden biriydi. Film ilk yazılmaya başlandığında filmin ismi “ YOL”  değil, Bayram’dı.

 Film ilk başta Erden Kıral tarafından çekilmeye başlanmış sonrasında Şerif Gören’e teklif edilmiştir. Şerif Gören bu filmde 12 karakteri beşe indirerek filmi yeni bir ekiple çekmeye başlamıştır. Filmin çekilen ham görüntüleri yurtdışına kaçırılarak Yılmaz Güney'in başında bulunduğu bir ekip tarafından kurgulanmıştır. Yılmaz Güney ayrıca filmin senaryosunu cezaevinde yazarak ismini o dönem dünya sinema tarihini yazdırmıştı, ama film yasaklı olduğu için Türkiye’deki seyirciler bu filmi bir türlü izleyemedi.  

Söylenenlere göre filmin restore edildiğinde  filmde mahkumlardan birinin doğu bölgesine gittiğinde Kürdistan levhası yazılı filmde daha sonra kaldırılmış.  Filmde dikkat edilmesi gereken diğer detay şu; cezaevi mahkumlarına seslenen cezaevi müdürlüğünde kullanılan sesin biri Aziz Rutkay’a ait, diğeri de söylentiye göre Yılmaz Güney’e ait .Filmin çekimleri Bingöl, Diyarbakır, Konya, Bursa ve İstanbul'da yapıldı.

Filmin tartışma konusu olan günlerinde birkaç olay daha olmuştu. 1989 yılında Samsun’da  bir evde video kasetle Yol filmini izleyen beş üniversite öğrencisi gözaltına alındı. Yol filminin en önemli meselesi gerçeklere el atıyor olması ve Kürt sorunuyla ilgili günümüze ışık tutuyor olmasıydı, bu ışığı söndürmüşlerdi. Çünkü film 1999 yılına kadar Türkiye’de yasaktı, daha sonra restore edilerek vizyona girdi. Bu bilgileri aktardıktan sonra  filme geçelim.   “ YOL” sıkı yönetimin, 12 eylül zamanındaki askeri rejimin etkili olduğu zamanlarda İmralı Adası Yarıaçık Cezaevi’nde verilen izinle köylerine ,evlerine gitmek isteyen beş mahkumun yolda yaşadığı zorlukları, dramları konu alıyor.

Filmi cezaevinin içi ve dışı olarak ayırmak mümkün.  Film cezaevi mahkumlarının sevdiklerinden mektup gelmesi sahnesiyle  başlıyor. Hapishane mahkumlarının otorite yönetimin yaşadığı dramla tanışıyoruz, hapishanede otoriter sahibi gardiyanların mahkumları nasıl köle gibi çalıştırdığını filmin başından itibaren gözlemliyoruz.   Cezaevlerinde  sesler üzerinden duyulan  “ Şanlı Ordumuz, kurallara uymayan kapalı cezaevine gönderilecek “ anonsu  Kenan Evren’in başında olduğu 1980 darbesini hatırlatıyor. Özellikle  “ Disipline uymayanları cezalandıracağım “ sözü otoriter hapishane ortamını gözler önüne seriyor. 

Mahkumlar evlerine gönderilirken, eve giden Seyit Ali’nin ( Tarık Akan)  sokağa çıkma yasağıyla karşılaştığı “ Askeriye varken bekçiyi kim takar “ sözü sıkı yönetimin nasıl olduğunu gözler önüne seriyor.  Askerlerin mahkumlara kimlik sorgusu yapıldığı sırada Yusuf’un yaşadığı dramla tanışıyoruz, Yusuf izin kağıdı olmasına rağmen izin kağıdını kaybediyor ve askerler Yusuf’u gözaltına alınıyor.

Filmde Yusuf karakteri ,filmin başlarında “ mektup bekleyen “ dışarıyı gözlemleyen biri olarak karşımıza çıkıyor. Filmin en vurucu imgesel anlatımlarından biri Muhabbet Kuşuydu. Bu kuş kader mahkumlarının  iç tutsaklığını ele alıyor. Diğer imgesel anlatıma sahip olan ağrıyan diş. Dişin yarattığı acıyı  kızgın şişle tedavi ederler, söylentilere göre dişin imgesel anlatımı “ otoritenin birey üzerinde yarattığı tahribat ve acının soyut anlatımı “ olarak geçer.

Filmin ilerleyen zamanlarında film bir çok konuya el atmayı başarıyor. Köylerdeki töre meseleleri, namus kavramı, toplumdaki erkek egemenliği ve bir çok şeyi filmin ilerleyen zamanlarında görüyoruz.  Filmin en can alıcı ve en çok acıtan sahnesi AT’ın öldürülme sahnesiydi. Bu konuda iki düşünce ortaya çıkıyor; birincisi seni yarı yolda bırakan birini öldürme düşüncesi, ikincisi donarak işkence çekmektense işkence çekmeden ölsün düşüncesi. 

 Seyit Ali’nin karısının kendisini aldattığını öğrenip karısını abisine götürmek istediği sahnede karısını aslında ölüme terk etmektedir, bu da Seyit Ali’nin karısını cezalandırma metodu olarak sayılır. Yönetmen o sahnede  erkeklik kültürünü “ At,Avrat,Silah “ olarak betimliyor. Tren yolculuğunda  Mahkumlardan Mehmet Salih ve  Emine’nin trenin tuvalet bölümünde sevişirken  tren insanları tarafından yakalanma sahnesi “ Sana göre rezillik, bize göre mecburiyet “  sözüyle mesaj içeriği taşıyor.  Film bitmeye yaklaşık 10 dakika kala Doğu Anadolu’da öldürülen insanlara sesleniyor, ve gerçekleri görmenizi istiyor.  Oyunculuklarda Tarık AkanHalil Ergün mükemmel bir oyunculuk dersi veriyor, filmde fazla gözükmeyen ama işin hakkını veren isimlerden Yusuf karakterini oynayan Tuncay Akça’yı da unutmamak gerekir.

Gerçekleri görmenizi isterken çok değil 2011 yılında  Uludere katliamını da bize hatırlatıyor.  Sonuç olarak; 12 Eylül darbesinin yarattığı toplumsal sorunlara ve Kürt sorununa değinen “ YOL “ filmi Doğu bölgesinde yaşananları, sıkı yönetim döneminde insanların nelerle karşılaştığını, gerçekleri görmemizi sağlıyor.   Başkaldırının önemli isimlerinden önce  Yılmaz Güney’e, sonra Şerif Gören'e   bu filmi bize kazandırdıkları için ve gerçekleri görmemizi sağladığı için  şapka çıkarmamız gerekiyor!


Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

“ Hüznün sayısız tonu, birçok yüzü vardır; çiçekler, kuşlar, rüzgarlar gibi “

“ Ben, bazı yakın arkadaşlarım aracılığıyla hüznü, sevgi ve kederi anlatmaya çalıştım; her ne kadar bazıları tarafından anlaşılmaz ve inanılmaz bulunsa da .”   Yılmaz Güney / Yol

“ Resme bak ya görende eli kanlı katil beller
Senin suçun neydi
Cinayet  (gülüşmeler)“

“ Askeriye varken bekçiyi kim takar “

“ Korkudan kendi ölüsüne bile sahip çıkamıyor insan hele kürt isen. “


Filmin İsmi: Yol
Kazandığı ödüller: Cannes Film Fesivali /Altın Palmiye kazandı
Oyuncular: Tarık Akan, Şerif Sezer, Halil Ergün, Necmettin Çobanoğlu
Tuncay Akça, Meral Orhonsay, Semra Uçar, Hikmet Çelik, Sevda Aktolga
Hale Akınlı, Turgut Savaş, Hikmet Taşdemir, Engin Çelik, Osman Bardakçı, Enver Güney
Yönetmen: Şerif Gören, Yılmaz Güney
Senarist: Yılmaz Güney
Yapımcı: Yılmaz Güney
Müzik: Zülfü Livaneli
Görüntü Yönetmeni: Erdoğan Engin
Stüdyo: Güney Film, Cactus Film, Maran Filmi
Yapım yılı: 1981
Süre: 114 Dakika
Filmin çekildiği yerler: Bingöl, Diyarbakır, Konya, Bursa ve İstanbul



Cem Kurtuluş, 2014

24 Aralık 2014

Hayat Fena Halde Futbola Benzer : Dar Alanda Kısa Paslaşmalar











Hayat fena halde futbola benzer.  Her şeyin yolunda gitmediği durumlar vardır. Top her zaman istediğimiz yerden gelmez.  Ofsaytta kaldığımız ve dışarıya çıkamadığımız, düzken terse yatırıldığımız zamanlar vardır. Bir edebiyat eseri niteliğinde " Dar Alanda Kısa Paslaşmalar"  içi ise yalnızlığın son çırpınışlarını hatırlatıyor. "İyi bir takımın yoksa kaybedersin"  sözleriyle açılıyor film. Daha sonrasında flashback yapıp Torba Suat'ın Nurten'e yazdığı mektuptan sevgi sözleri duyuyoruz. Bu kısa bir gösterim oluyor sadece; film daha sonra asıl hikayesine odaklanıyor. Bir kaybediliş destanıyla karşımıza çıkıyor " Dar Alanda Kısa Paslaşmalar"  

" Üç Korner bir penaltı, abanan kaleye geçer"  sözlerinden aşina olduğumuz zamanlara gönderme yapıyor.  Tema futbol olsa da futbol orada  sadece bir metafor. Topun nereden geleceği belli olmadığına dair sözünü söylemek istediğini dile getiriyor. Filmin başlarından itibaren aklımıza kazınan iyi bir takımın olması gerektiği. " Hacı" akıl hocası,iyi bir arkadaş ve hoca. Hacı'nın futbol takımına yaptığı ilk açıklama da " iyi bir takımın yoksa kaybedersin " sözleri oluyor.  Beceriksiz futbol yöneticilerinin filmin başından itibaren takımın forması yokken transfer yapmasını çıplak gözlerle izliyoruz. Ama son noktayı film amatör ruhun çizgisinde " forma, uğrunda savaşılmazsa hiçbir şeydir " sözleriyle anlamını çiziyor. Futbol ile forma üzerinden aslında film hayatın rotasını çiziyor bizlere.  Forma aşkını daha sonra daha fanatik hale getirerek Kaleci Torba Suat'ın ağzından dökülen " bu formalar gururumuz,icabında ölürüz onun için. " sözüyle film başından itibaren takım olmanın nasıl bir şey olduğunu sözlere bu şekilde döküyor. 

Filmin ilk yarısında Hacı'nın ağzından dökülen kelimelerin ne kadar güçlü bir yalnızlık anlatısı olduğuna tanıklık ediyoruz. Kaleci Torba Suat'ın da bu hikayede yeri var. Hacı ve Suat filmin güçlü iki yalnız karakteri. " Aynur " hayat kadınlığı yapıyor, Hacı kendisinin peşinden sürükleniyor. Yüz vermeyen birine karşı mücadelesini sürdürüyor,sevdasını yaşatmasını biliyor. Kaleci Torba Suat ise aşık olduğu kadına attığı mektuplar karşısında kendi yıkık dünyasında yalnız kalıyor. Suat'ın kendi kendine güvey oluşunu " Bu kız acaba okuma yazma mı bilmiyor " sözüyle anlıyoruz. Yolladığı mektuplar karşısında saf sevgisi yıkık dökük bir dünyaya dönüşüyor. 

Hacı -ve Torba Suat arasında kardeşlik bağından öte durumuna tanıklık ediyoruz bu süreçte. Hayatın tekmesini futbol terimleriyle anlattığını filmin başından beri anlıyoruz Hacı'nın. " Bak koçum belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer. Heh! Bizim olanlar ve olmayanlar hepsi iz bırakır " sözüyle nokta atış yapıyor ve dramın edebiyat yönünü çiziyor izleyene. Sahici, iç sızlatan ve çaresiz şekilde bir bekleyiş seansı gibi geliyor. Kaleci Torba Suat'ın aşık olduğu kızın evlenişine tanıklık ettiğini görürüz, yıllardır yolladığı mektupların adrese ulaşmadığını da bu bölümde öğreniriz.  Artık her şey geride kalmamıştır ama Torba Suat'ın dediği " kapalı dükkana kira ödedik işte " sözünde olduğu gibidir.  Filmin ikinci yarısında Hacı'nın mide kanserinde ölümüne tanıklık ediyoruz. Bu bölümü Hacı'dan önce ve sonra diye ayırmak mümkün. Amatör ruhun ne kadar derinlerde olduğunu hissetiriyor. Kulübün bir süre sonra satılacak olması üzerine sonra paraya dökülen futbol sektörüne de sözü oluyor filmin. Sadece bu değil; filmin merkezine yerleştirilen taraftarın amatörlüğü de ayrı iş görmekte, ve her maç sonrası otobüsü taşlanan takımın görüntüsü filmin atmosferini başka anlatıyor hepimize. 


Bunları izlerken filmde eski futbolcu Tanju Çolak'ı kamera gözüyle görürüz sadece bu değil; Misafir oyuncular da dvan DilmenCüneyt Tanman, Rıza Çalımbay, Metin Tekin,Ali Gültiken, Ayhan Akbin, Vedat Başaran, Sadık Deda , Beyhan Çalışkan, Turgay Kardeş gibi isimleri görürüz.  Bunlar genel itibariyle futbolculuk geçmişi olan isimlerdir, bunların yanında sanatçı geçmişiyle de Rafet El Roman'ı " Serkan" karakterini canlandırırken görürüz. Oyuncu kadrosundan büyülenmemek elde değildir. Özellikle bu iskelet kadronun iki baş kahramanı “Hacı” karakterine can veren Savaş Dinçel, " Torba Suat " karakterine veren Erkan Can'dır. Bunların yanında Aynur karakterine can veren " Müjde Ar " tanıdık isimler arasındadır. 

Sonuç olarak; Serdar Akar ve Önder Çakar’ın futbol ve hayatı birbirine bağlayan metaforlarıyla yazdığı “ Dar Alanda Kısa Paslaşmalar “  iyi bir takımın yoksa kaybedersin mesajı veren, amatör ruhu temsilciliğinde sözü olan,  hayata dair söyleyeceklerini söyleyen bir film. Hayatın tekmesi acı olur;ama filmin de dediği gibi “ Hayat fena halde futbola benzer…”

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

“ konuşmamı istemiyorsan konuşmam, içmek istemiyorsan da içme “

“ hep başkalarını beklersiniz belki bir gün gelir “

“ forma uğrunda savaşılmazsa hiçbir şeydir…”

“ bu formalar bizim gururumuz,icabında ölürüz onlar için…”

“ bu kız okuma yazma mı bilmiyor yoksa “

“ siz haftada bir misafir gelmeyince  ya da yengeden izin alınca teşrif ediyorsunuz maça. Biz, ya biz hee ömrümüzü tüketiyoruz burda be “

“ Olmuyorsa olmadığındandır. ne bekliyorsunuz?
Brezilya mı “

“ Bazı kadınlar gümüş gibidir olmazsan kararırlar…”

“ değişmez mıstık.  Fark etmez.  Dünya artık böyle benim için.  O artık yok.  Belki de hiç olmadı.
Unuttum gitti.  O da ayrı konu. Sen de unut bütün olanları. Kapalı dükkana kira ödedik işte. “

“ seni kaybetmek istemiyorum
Kaybetmezsin
Benimle evlenir misin
Hayır “

“ işte şimdi yenildik. yenildik sonsuza kadar. Atıldık lan, ihraç edildik. Yenildik lan, adalet mi bu?
Başka adam mı kalmadı hee?

“ biz ermeniyiz kardeşim
Ne? Ermeni mi?
Hacı Abi’de mi?
Evet, kardeşim dedim ya
Olur mu ya, herifi biz yıkadık. Sünnetliydi
O doğuştan öyle”

 “  Niye böyle oldu be abi? Ben çok sevmiştim be abi, o kadar mektup gönderdim. insan bir cevap yazar. Benim günahım ne be abi? 

“  Bak koçum belli olmuyor ama benim bir tek kulağımın arkası kaldı. Artık acı çekmekten ve acı çektirmekten zevk almamayı öğrendim. Sevgililer. Heh! Bizim olanlar ve olmayanlar hepsi iz bırakır. Bu izler şimdi senin ki gibi çok derinini çiziyor. Hepsi kalır ama inan yeni izlerde olacak. Yaşlıları düşün sanki her şeyi bilirlermiş gibidirler. Ama öyle değil. Ne kadar acı çekersen çek sunu hiç bir zaman unutma. Çizilecek bir yer hep vardır ve çizecek bir yer " Ressam olur bazıları başkalarının kalbini kazıya ,kazıya ya da resim olurlar senin gibi kazına kazına "


“ Bizim takım.. Hep yeşil kalan çamlar ve hep sararan çınarlar. Hayat da torba..  Yeşil kalmak da var sararmak da . Dağın rengi bunlar” 




Cem Kurtuluş,2011

09 Kasım 2014

Çocukluk /Boyhood (2014)



 Richard Linklater bundan yaklaşık 20 yıl kadar önce Before Sunrise ile başlayıp Before Midnight serisine kadar uzanan film serisini  çekmişti. 1995 yılında " Before Sunrise " kendisi için önemli başarılar elde attığı filmde,bunun devamını da diğer filmlerinde göstererek ödüller aldı.   Before serisinin temellerini atan Linklater çektiği Before Sunrise’tan 9 yıl sonra Before Midnigh ile seriyi sonlandırmasa da Seri’nin üçüncü filmiydi bu. Before serisini önemli yapan şey Linklater’in aynı oyuncularla çalışmasıydı. Richard Linklater’ın Before serisini bir yana bırakırsak film ekiminin önemli filmlerinden biri “ Boyhood “  12 yıl gibi uzun bir sürede çekilme süreci var.

Bir çocuğun büyürken geçirdiği fiziksel değişimi anlatan “ Boyhood”  bunu anlatırken çocukluğundan başlayıp yetişkinlik dönemine kadar gitmesiyle öne çıkıyor. Ana karakterimiz Mason’un filmde yıllar geçtikçe nasıl değiştiğine tanıklık ediyoruz. Annesinin, Mason’un babasıyla ayrı kalması, sonrasında annesinin başka biriyle evlenmesi ve en sonunda yalnız başına hayatını devam ettirmesi ve aldığı sorumluluklar filmde göze çarpıyor. Filmde “ Aile” kavramının ne kadar önemli olduğunu bir Anne tarafından gösteriliyor bizlere.

 Mason’u filmin ilerleyen zamanlarında kendi parasını kendi kazanan “ bulaşıkçı” rolünde görüyoruz, fotoğraf çekerek hayatını kazanmak isteyen Manson’un hayatının bu kısmı garipsenebilir. Kız arkadaşıyla göremediğimiz Manson’u ilerleyen sahnelerde kız arkadaşıyla yaşadıklarıyla görüyoruz, bu da Manson’u ciddi olmasa da bir anlamda yıpratıyor.

 Shenna ile Manson arasındaki diyalogda  hayatını “ Facebook” gibi sitelerde çürüten gençliğe Linklater ayar vermeyi unutmuyor. Filmden Mason karakteri hakkında kısa bir ayrıntı vermek gerekirse; Mason karakterini canlandıran Ellar Coltrane bu projeye 6 yaşındayken adım atmış. Karakterlerin hayatlarını gerçek olamayacak kadar sıradan bir şekilde aktarması film adına eksiklik olarak karşımıza çıkıyor.

 Linklater ,Amerikan toplumunun portresini rahatlıkla Boyhood’da çiziyor. Gençlerin zaman geçtikçe ne yapacağına karar verememesi ve kafa karışıklığıyla beraber bir çok konuya değiniyor. Amerika’da büyümenin portresini çizen Linklater’ın bu filminin Amerika’da yüksek puan alması şaşırtıcı değil.Amerika halkının gönlünü de böyle kazanıyor Linklater. Linklater, Bush dönemi için filmde kısa bir eleştiri getiriyor,ama bunu Obama dönemi için göremiyoruz. Bu da Amerikan toplumunu yüceltme olarak değerlendirebilir.

 12 yıl çekimleri süren, Film ekiminde bize başyapıt olarak gösterilen “ Boyhood”  yaklaşık 3 saate yakın süresiyle sıkıcı bir yapım olduğunu söylemekle beraber genel itibariyle bir “ başyapıt “ izlenimi vermiyor ama Amerikan toplumunu yüceltmesinin yanında yüksek eleştiriler alması da şaşırtmıyor.  


Cem Kurtuluş,2014

06 Kasım 2014

Hollywood'a Sert bir Tokat : Silenced (Do-ga-ni /2011)


















Yaşanmış gerçek olaylara dayanan filmler sinemasal anlamda her zaman iyi iş çıkardığını söylemesek de her zaman ilgi çekici bir yanı olmuştur. Gerçek hikayeye dayanan filmlerin ağır dram yaşatması her ne kadar oyunculuklarla ilgisi olsa da, bu meselenin içinde yönetmenin de katkısını da unutmamak gerekir.

Ülkeler adına  tecavüzler, işkenceler kaçınılmaz bir gerçektir. Yaşanmış gerçek olaylara dayanan filmlerde bu mevzular üzerinden ilerliyor.  2005’te İşitme Engelliler Okulunda yaşanmış gerçek olaylara dayanan Silenced (Do-ga-ni) filmi,  günümüzde yaşanan olayları, çocukların nasıl işkenceye maruz kaldığını, dünyada “adalet “ kelimesinin sadece klişe bir sözden ibaret olduğunu önümüze koyan  Dong Hyeuk Hwang‘ın yönetmenliği yaptığı  Jee-young Cong‘un romanından filme uyarlayan Güney Kore sinemasının en çarpıcı örneklerinden.

Silenced’da filmin başından itibaren  Mujin’de Ja Ae Akademisi(İşitme Engelliler Okulu)’nde çocuklara şiddet ve cinsel istismar uygulandığını keşfeden resim öğretmeni In Ho Kang’ın hayatına tanıklık ediyoruz. In Ho Kang her şeyden habersiz, ilk başta sadece işine odaklanmış biri olarak karşımıza çıkıyor. Okula alışma sürecinde öğrencilerin çekimserliğini günden güne anlıyor. Okulda tecavüze uğrayan çocukların yaşamına film başından itibaren görüyoruz.

 Acımasızlığın, merhametsizliğin, vicdansızlığın  ve bir nevi  küfürsel tabirle orospu çocukluğunun tarihini yazan adamlarla filmin başından itibaren tanışıyoruz. Hiçbiri bize yabancı gelmiyor,  gerçeklerle bu filmi izleyince bir daha tanışıyoruz.  In Ho Kang bütün mücadelesini işkence gören çocuklara adıyor, ama ilk başta bunu başaramıyor. Çünkü polis dahil bütün herkes cinsel istismar uygulayan işitme engelliler okulu müdürünün yanında oluyor.  In Ho Kang olayların takipçisi oluyor. İşkence gören, tecavüz gören çocukların yaşadıklarını kamera kaydını alıp kendine delil oluşturuyor.  Okul Müdürü tarafından tecavüze uğrayan 9 yaşındaki çocuklardan biri  yaşadıklarını filmde şu sözlerle anlatıyor;

“ O gün  okuldan sonra  odama gidip üstümü değiştirdim. Sonra oyun oynamak için dışarı çıktım. Beraber oyun oynadığım Yoo Ri tuvalete gitmemi gerektiğini söyledi. Geri dönmeyince Yoo Ri’yi aramak için okula dönmeye karar verdim.Sonra müdürü gördüm ve beni çağırdı. Beni müdür odasına götürdü. Televizyon açıktı. Ekranda bir adamla bir kadının çıplak görüntüleri vardı. Müdür içeri girdikten sonra külotumu çıkardı”

 Çocuk karakterlerin filme fazlasıyla can verdiğini söylemek gerekir. Onları izlerken içinizdeki her şey siyaha dönüşüyor, her yer karanlık oluyor. Çocukların yaşadığı acıyı anlatmaya kelimeler yetmiyor, yetemiyor içimiz burkuluyor. Karanlık bir geceye doğru izlemişseniz içinizdeki acı daha da katlanıyor. Filme devam edecek olursak; Polis ile işbirliği kuran müdür ve görevliler yakın zamanda polislerin ağına düşerek hapisi boylama aşamasına geliyor. In Ho Kong’un filmin başında okuldayken işkenceye maruz kalan öğrencilerinin işkenceye kaldığını öğrenmesini okulda bir görevlinin sözüyle daha net anlıyoruz.

“ Yeni geldiğiniz için bilmiyorsunuz sanırım. Buradaki çocuklar tuhaf sesler çıkarırlar.”

Müdür ve görevliler hapise tıkılırken, In Ho Kong’un kamera kaydını aldığı çocuklardan biri yaşadıklarını bizlere şu sözlerle anlatıyor;

 “ Ölmeden önce kardeşine neler olduğunu anlatır mısın?
Park Bo Hyun öğretmen işten çıkınca beraber evine gitmemizi istedi. Gitmek istemiyorduk.Ama hayır dersek bizi döverdi. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. İç çamaşırımı çıkardı, sonra popomun içine…
Karşı koyamadın mı ya da karşı kaçamadın mı
Karşı koysaydım bütün  gece dayak yerdim
Daha önce de böyle bir şey olmuş muydu “
Öğretmenin evinde ve yurdun banyosunda. Erkek kardeşim çok hastaydı. Bu olaydan sonra acıdan doğru düzgün yürüyemiyordu bile”

Adaletin ikiyüzlülüğünü, ayartılmış avukat ve hakimleri müdürlerin işkence yaptığı mahkemede gözlemliyoruz. Mahkemede işitmeli engelli  çocuklara tercüman tutulmuyor, haksızlıklar devam ediyor. Polislerin uyarısıyla tecavüz eden müdürlerin korunması için önceden hakim olan bir avukat ayarlanıyor.  Mahkeme salonunda avukatın sarf ettiği sözlerde Türkiye’de yaşanılan olaylara göz kırpılıyor, yaşanılan gerçeklerin hiçbiri bize yabancı gelmiyor.

“ O yaşta bir çocuğun yetişkin bir erkekle ilişkiye girmesi mümkün mü? Mümkün olsa bile kızın rızası olmadan böyle bir şeyin olması mümkün değil! “

İşkenceler, yalancı avukatlar, sahte raporlar, Adaletin İkiyüzlülüğü ve bir çok şey “ Silenced” filminin bize bizim toplumumuzda yabancı gelmeyen şeyler.  Mahkeme salonunda işkence gören çocukların her biri yaşadıklarını şu sözlerle anlatıyor

“ İlkokul üçüncü sınıftayken başladı. İdare amiri o şeyi her yaptığında bana para verirdi. Her defasında bisküvi almam için 1000 won. İdare amiri külotumu çıkardı. Çok acıdığı için hayır diyip onu ittim. Çok korktuğum için kaçmaya çalıştım. İdare amiri beni sıkıca tutup masanın üstüne koydu, ellerimi ayaklarımı masaya bantladı.”

Gerçekler tam ortaya çıkıyor, o ara tecavüz gören çocuklarla uzlaşma isteği görülüyor. Ve film aynı zamanda  bize “ Sizin çocuğunuz işkenceye uğrasa, aynı şekil tecavüz edilseydi siz uzlaşmaya gider miydiniz” sorusunu seyirciye soruyor. Mahkemede gerçekleri anlatmaya hazırlanan bir çocuğun babaannesinin tecavüzcülerle uzlaşması sahnesini izleyince içinizdeki burukluk katlanıyor, sessizliğe gömülüyorsunuz.  Aynı filmin başlarında tecavüz edildiğinde çırpınan kızın dramı gibi… 

Filmin sonlarına doğru iki kavramı daha iyi anlıyoruz. Adaletin gelmediği zamanlarda insanın adaletini kendi yaratarak intikam duygusuna dönüştürmesi, ikincisiyse filmin sonlarına doğru alt metinde geçen  "Mücadele etmemizin sebebi dünyayı değiştirmek için değil,dünyanın bizi degiştirmesine izin vermemek için."  sözü...

Oyunculuklarıyla, senaryosuyla, başarılı kameralı açılarıyla, dramatik müzikleriyle bütün etkileyiciliğini bizlere sunan “ Silenced” Güney Kore sinemasının acımasız ve bir o kadar çarpıcı filmlerinden biri.  Güney Kore sinemasının olmazsa olmazı olan çocuk karakterler her zaman ki gibi filme can veriyor. Sonuç olarak; Hollywood tarafından mutlu sonlara alıştırılmış bünyeler için sert bir tokat niteliğinde acıtan bir film  " Silenced" (Do-ga-ni)  

Yaşanan gerçekliği çıplak gözlerle önümüze sermesinin yanında, bu gerçekliğe izin verdiği için Güney Kore hükümetine şapka çıkarmak gerekir!



İzlerken Altını Çizdiklerim:

“ Bir engeli oldu mu kendini eksik hisseder insan”

“ Ölmeden önce kardeşine neler olduğunu anlatır mısın?
Park Bo Hyun öğretmen işten çıkınca beraber evine gitmemizi istedi. Gitmek istemiyorduk.Ama hayır dersek bizi döverdi. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. İç çamaşırımı çıkardı, sonra popomun içine…
Karşı koyamadın mı ya da karşı kaçamadın mı
Karşı koysaydım bütün  gece dayak yerdim
Daha önce de böyle bir şey olmuş muydu “
Öğretmenin evinde ve yurdun banyosunda. Erkek kardeşim çok hastaydı. Bu olaydan sonra acıdan doğru düzgün yürüyemiyordu bile”

“ O gün  okuldan sonra  odama gidip üstümü değiştirdim. Sonra oyun oynamak için dışarı çıktım. Beraber oyun oynadığım Yoo Ri tuvalete gitmemi gerektiğini söyledi. Geri dönmeyince Yoo Ri’yi aramak için okula dönmeye karar verdim.Sonra müdürü gördüm ve beni çağırdı. Beni müdür odasına götürdü. Televizyon açıktı. Ekranda bir adamla bir kadının çıplak görüntüleri vardı. Müdür içeri girdikten sonra külotumu çıkardı”

26 Eylül 2014

Güzel Ve Yalnız Olmanın Bedeli: Malena














“ Neler olacağını bilmediğim bir geleceğe doğru pedallarımı çeviriyordum ama onunla ilgili hayallerim, duygularım hepsini şimdi çok daha iyi hatırlıyorum. Düşünüyordum da unutmalı mıydım acaba? o zaman her  şeyin aklımdan çıkıp gideceğinden emindim ama şimdi yaşlı bir adam  olarak hayatımın büyük bölümünü  tükettim. Bana çok şey hatırlatan bir çok kadınla tanıştım ama bugün sadece O var. Asla unutamadığım kadın Malena! “


Monica Belluci’ye  aşinalığı olanlar için Monica’nın filmlerinde Monica’nın kusursuz fizik hattı ve yüz güzelliği kaçınılmaz unsurdur.  Yönetmenler genellikle Monica’nın bütün fiziksel unsurlarından yararlanarak bunu  filmin geneline yansıtır. Monica’nın oyunculuğundan çok kusursuz fiziği, seks içerikli sahneleri göz önünde olur. Böyle olunca bütün film Monica’nın oyunculuğu  üstüne değil, kusursuz fiziği üzerine kurulur. 

 “ Malena”   erkek çocuğunun gözünden saflık, samimiyet, sadakat ve  aşka dair bir çok perde aralayan faşizmin baskın olduğu dönemlere gönderme yapan yönetmenliğini Giuseppe Tornatore’nin yaptığı İtalyan filmi.   Film Mussolini’nin halka seslenmesiyle başlıyor.   Sonrasında  film,  Kahramanımız Renato üzerinden ilerliyor.    Bu unsurların yanında “ vurun kahpeye”  filmlerden alışık olduğumuz bir konu işleniyor. Hikayemiz 1940’lı yıllarda  İtalya’nın  savaşa girmesiyle başlıyor.   Malena’nın kocası Nino Scordia zorunluluktan dolayı orduya katılmasının ardından kocasının yokluğuna alışmaya başlayan Malena bölgedeki tüm erkeklerin ilgisini çekiyor.

 Giydiği kıyafetlerle, kusursuz fiziğiyle ve yaptıklarıyla ilgi çeken Malena kısa zamanda “ kadının kadına” nasıl düşman olabileceğini   sahnelerde izleyiciye   gösteriyor. Sessiz, sakin yapıda olmasına rağmen, hiçbir sahnesinde konuşmasına denk gelmediğimiz(Mahkeme sahnesi hariç), sadece erotik ve cüretkar  sahnelerle, kıyafet unsurlarıyla öne çıkan Monica Belluci’nin oyunculuğu kusursuz fiziğiyle öne çıkıyor.

Filmin başlarında  bisikletli çocukları peşine takan Malena’nın peşinde sadece Renato kalır. Ona duyduğu aşk, sadakat, saflığı Malena’ya karşı gösteremeyip başka erkeklerle yatıp-kalktığını görse de aşkından vazgeçemeyecek kadar yürekli bir erkek çocuğudur Renato. Malena’nın dinlediği plağı alıp her gece yatmadan o plağı dinleyip Malena’yı düşleyip, Malena’nın yatağına geldiğini hayal ediyor.

Aynı zamanda  ailesinden baskı görmesiyle birlikte toplumun dışında kalmayı kendi tercih etmiştir Renato. Babasından Malena’nın iç çamaşırını kafasına bağladığı için dayak yediği sahne Malena’ya olan sevgisini fazlasıyla anlatıyor. Yönetmen, küçük kahraman Renato üzerinden seyirciye sevginin matematiğini çiziyor. 

 Malena karakteriyle sık sık gördüğümüz Monica Belluci kusursuz fiziğiyle öne çıksa da filmde asıl kahraman Malena’nın aşkıyla tutuşan, sadık olan küçük kahramanımız Renato. Renato’nun Malena’ya kötü söz söyleyenleri cezalandırması, başka erkeklerle cinsel ilişkide bulunan Malena’ya göz yumması, sonunda askerden dönen Malena’nın kocasına yardım etmesi küçük kahramanımız Renato’nun Malena’ya duyduğu aşktan ibaret.

Malena’nın kendinden sıkılıp,  şehirde erkeklerin  Malena’nın gözünün içine bakarak taciz etmesi  ve savaşın ortasındayken bombaların yağması sonucu babasını kaybetmesi  melankoliye sokup  kendisinin saçlarını kesmesine neden olmuştur. En iç gıcıklayıcı sahneler ;Malena’nın her caddeden geçişinde erkeklerin göz tacizine uğraması. Malena’nın şehirde bu kadar ilgi görmesinin iki nedeni var; güzel ve yalnız olmak. Kocasını bekleyerek zamanını geçirse de erkeklerle cinsel ilişkide kalmaktan geri kalmaz Malena.

Malena’nın evli  erkeklere yakın olması zamanla   şehirdeki kocalarını kıskanan  kadınlar tarafından hunharca  tekme-tokat  dövülerek, suratının paçavraya dönmesine,  şehirden  kovulmasına sebep oluyor. Bunun tek sebebi çekici bir kadın olması.   Malena’nın suratı paçavraya dönerken Malena’nın güzelliğinden eser kalmamıştır.  

 Malena’nın şehri terk etmesinin ardından kocası savaş biter kadınına geri döner, Malena’yı aramaya başlar. Küçük kahramanımız Renato kendisine olan sadakatine sözünü yerine getirerek kocasının Malena’yı bulmasına yardım ederek film izleyiciye aktarılır.

 “ Malena” Savaş sahneleri üzerine kurulan bir film olsa  belki daha başarılı olabilirdi ama daha çok ergen bir çocuk üzerinden anlatılıp, Malena’nın güzelliği ve erkeklerin ilgisini çekmesi üzerinden durulan bir film olmuştur.  Filmin Asıl mevzusuysa  ikinci dünya savaşına el atması. Özetlemek gerekirse;  “ Malena “ bir başyapıt sayılmaz, ama erkek çocuğu üzerinden konu olarak  saflığı, sadakati işlemesinin yanında savaş mevzularına değinmesiyle, aynı zamanda filmde başarılı sahneleriyle kendinden söz ettiren bir film olmuştur.

 “ Naziler işbirlikçisi İtalya'nın üzerinden silindir gibi geçer. Faturayı nazilerin altına yatan Malena öder. italya kendisiyle hesaplaşmış olur.”


 Yazan: Cem Kurtuluş


09 Eylül 2014

Dokunmanın Büyüsü: The Sessions (2012)














“İzin ver sana kelimelerimle dokunayım,
Ellerim boş eldivenler kadar hareketsiz çünkü.”


 6 yaşında çocuk felci geçiren gazeteci ve şair  Mark O ‘brien’ın  gerçek hayatının bir kısmını ele alan , Mark O’brien’ın  "On Seeing a Sex Surrogate" adlı makalesinden uyarlanan “ The Sessions “   hayatını bir alete bağlı olarak geçiren  38 yaşına kadar  cinsel deneyim yaşamamış, bakir kalmış  fiziksel  engeli olan bir adamı konu alıyor. 

Filmin açılışında Mark’ın geçirdiği hastalık üzerinden yola çıkıyoruz.  Mark’ın hayatını trajik bir şekilde gösteren “ The Sessions”  seyirciye filmin başından itibaren  buruk duygular yaşatmayı başarıyor.  Mark üzerinden konunun içine dalacak olursak;  Mark’ın kadınlara kısa sürede alışması, sonra kadınların kendisinden kısa sürede uzaklaşması, bu süre içinde Mark’ın kendi içine kapanık dünyasıyla baş başa bırakması filmin konusunu belirleyici kılıyor. Mark’ın Cinsel ihtiyacını giderememesinin nedenlerinden biri Dine aşırı bağlı olması. Peder ile yaptıkları diyaloglarla  bunu görüyoruz.   Her ne kadar dine bağlılığı cinsel ihtiyacını engelleyici bir unsur olarak görülse de sonrasında bu engelleyici unsur ortadan kalkıyor.

 Peder’den bahsetmişken; Peder Mark’ın en iyi arkadaşı. Her derdini Mark Peder’e anlatıyor, hayatına dair ne varsa Peder biliyor. Peder’i film boyunca göremiyoruz, sadece arkadaş diyaloglardan ibaret olduğuna şahit oluyoruz.

Konuya dönecek olursak; Filmin başlarında   “Amanda” adında  kadına kendisini sevdiğini söyleyip evlenme teklifi eden Mark hep olduğu gibi kadın tarafından yalnız bırakılıyor. Bu aynı zamanda Mark için kalp kırıklığının ilk basamağı oluyor.  İlgi çekici bir konuya imza atan “ Aşk Seansları”  seyirciye aynı zamanda farklı bir bakış açısı sağlıyor. Mark, uzun uğraşları sonucu bir seks terapistiyle tanışıyor. Bu Mark’ın aynı zamanda hayatının değişimi oluyor.  Seks Terapisti Cherly’nin Mark’a karşı hassas davranması, bu davranışlar karşısında büyülenen Mark zamanla Cherly’a daha  yakın davranıyor.  Mark’ın Cherly’nin ilk seansları sonrasında erken boşalmaları, kendi bedenini yavaşta tanımaya başlamasıyla film seyirciye anlamlı mesajlar veriyor.  Cherly evli olmasına rağmen Mark ile Cherly arasında duygusal bağ oluşuyor.

Duygusal bağ esnasında kendi vücudunu tanıyor Mark, bu da erken boşalmasına sebep oluyor, Mark bu sorunu   Cherly’nin kendi vücudunu yaptığı egzersizlerle kısa süre içinde atlatıyor.  Mark’ın Chelry’a duyduğu aşk fahişeye duyulan aşk değil, fiziksel ve ruhsal bir aşk.  Herkese şiir yazmayan Mark bu duygusal ilişkide Chelry’e şiir yazıyor, Chelry’nin kocası şiiri yakalıyor, sonra şiiri çöp kutusunu karıştırıp bulup okuyor.  Kocasının şiiri okuması sonucu ortalık karışıyor.   Chelry’nin kendisine dokunmasıyla dünyanın en mutlu insanı oluyor Mark. “ The Sessions” aynı zamanda Dokunmanın ne denli  sihirli bir şey olduğunu gösteriyor bize.


 Cherly ile  daha 2 seansı olmasına rağmen kendilerini daha fazla incitmemeleri için son seanslarını gerçekleştiriyor. Bu seans sonunda ikisi de üzgün ayrılıyorlar. Film boyunca Cherly karakteri karşımıza sadece bir kocası ve bir oğlu olan bir karakter olarak çıkıyor. Hakkında fikir yok. Mark o brien üzerine olduğu için film, üstünde fazlasıyla durulan nokta da Mark O’brien.  Film aynı zamanda  bize bir kadının cinselliği fiziksel engelli bir adama  nasıl öğrettiğini gösteriyor. Mark O’ brien ‘ın  kendi makalesinde geçen bir sözün de altını çizmek gerekir.

"Ne zaman cinsel duygularım veya düşüncelerim olsa, kendimi suçlu ve kabahatli hissederdim. ailemde hiç kimse benim yanımda cinsellik hakkında konuşmazdı. benimsediğim düşünceye göre; cinselliği asla düşünmeyenler sadece "kibar" insanlar değildi, "hiç kimse" düşünmezdi. ailemin dışında kimseyi tanımazdım, o yüzden bu prensip beni derinden etkilemişti, insanların barbie ve ken’in erdemli aseksüelliğini taklit etmesi gerektiğine, oramızda bir “oramız” yokmuş gibi davranmamız gerektiğine inanıyordum.”

Bu makalede geçen sözler aynı zamanda cinsellik konuşmaktan çekinen, cinselliği içinde yaşayan, ayıp olarak bunları gören günümüz toplumuna inceden dokundurma yapıyor.

Mark O’brien’ın sürecini hassasiyetle inceleyen Cherly’nin bu süreci cihaza kaydetmesi ve bu süreci neden kaydettiği filmde gösterilmeyen bir detay. Bu detayda seyircide merak oluşturuyor. “ The Sessions “ filmini  pek çok yönden mesaj veriyor. Mark’ın dostu, arkadaşı, Rahip Brendan filmi kısa bir cümleyle özetliyor “ Aşk bir yolculuktur” . Filmin sonlarına yaklaşırken Mark O’brien’ın ölümü ve ölümü sonrasında okunan şiiriyle seyirciye veda ediliyor. Aynı zamanda dine inanmayan  Cherly’nin seksle ilgili düşünceleri yüzünden kiliseden Atılan Chelry’nin din değiştirdiğine tanıklık ediyoruz.  Filmin aynı zamanda  Din ile seks arasındaki ilişkiye el atması iyi olmuş.


 Din değiştirirken çıplaklıktan kaçınmaması , rahat tavırları bir çok şey “ Çıplaklık, gerçekliktir” sözünü bize hatırlatıyor.  

Engelli bir adamın seanslarla cinselliği öğrendiği filmde sadece seks değil, dokunmanın da sihirli bir şey olduğunu görüyoruz. Dinlerin evlenmeden önce  sekse bakış açısını ele alan film, seksle birlikte sevginin de  içinde yer aldığını   seyirciye gösteriyor.  John Hawkes ve  Helen Hunt’un başarılı performansları takdire şayan. Helen Hunt bu performansıyla en iyi yardımcı kadın oyuncu oscarlığına aday gösterilmesinin boşuna olmadığını bir kez daha kanıtlıyor.    Başarılı performansları bir yana film konusuyla birlikte izleyeni etkilemeyi başarıyor.

Sonuç olarak;  Cinselliğin basit olarak görüldüğü,  dokunmanın günah olarak öğretildiği, öğretici dersler verilmediği sadece zevk almaya yönelik bir şey olduğunu sanan insanlar dünyada var oldukça  , “ The Sessions”  ve benzeri filmler dünyada cinselliği basit sananlara bakış açısıyla ders vermeye devam edecektir.  

İzlerken Altını Çizdiklerim

" Mezuniyet
bugün kalabalığın alkışını duyuyorum
arkadaşlarımın tebriklerini kabul ediyorum
çalışarak,okuyarak,yazarak
cüppe giyip,kep atmaya hak kazananların arasında kendime  bir yer buldum
umarım bugün bu sahnede bir insan görürsünüz"

" Sevişmenin en hararetli yerinde ateistler bile en çok tanrım " diyor

-Dindar biri misin
-Evet, bunun için suçlayacak biri olmasaydı hayat çekilmez olurdu

 " Susan'la ölmeden beş yıl önce tanıştım. Hayatımın aşkıydı, önceliklerimiz aynıydı.
İlk sırada beysbol vardı. Ayrıca birbirimize duygu yüklü şiirler yazıyorduk. Bunu
ne ben ne de o bekliyordu. ama işler genelde böyle gelişir. Hayat, olaylara bakış açınıza göre
yarısı boş ya da dolu olan bir bardak gibidir derler. Kuşkusuz ki iki yarı asla eşit
olmaz.Benim durumumda eşit değil, orası kesin. Yıllarca katlanmak zorunda kaldığım
dayanılmaz şeye bakın bardağın büyük bölümünü dolduruyor. Kalan küçük kısmında bana ne kalıyor?
En azından beni sevmiş ve cenazeme gelecek olan üç güzel kadın"

Oscar Adaylıkları

- En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Helen Hunt

Yönetmen: Ben Lewin
Senaryo: Ben Lewin
Oyuncular: John Hawkes, Helen Hunt, William H. Macy, Annika Marks
Orijinal Müzik: Marco Beltrami
Süre: 95 dk.
Ülke: ABD

Cem Kurtuluş, Eylül 2014