// body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...
// etiketinden önce aşağıdaki kodu ekleyebilirsiniz. // body elementide aşağıdaki şekilde düzenlenmelidir. ...

Etiketler

Tarih

Kategoriler

Sinemalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinemalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2012

İnsanın Kendisiyle Kavgası Üzerine: Yeraltı (2012)


















F.Dostoyevski, “Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.” diyor.  Dostoyevski’den sözlerle bize kesitler sunan Zeki Demirkubuz’un   “ Yeraltı”   sı da merkeze Dostoyevski’den referanslar sunan,aynı zamanda kabuğuna çekilen sert yalnızlığın derin kıyılarına doğru yolculuğa çıkıyor. Zeki Demirkubuz isminden de ilerleyecek olursak;Zeki Demirkubuz ismi herkese tanıdık gelecektir. Demirkubuz daha önce Kader, Kıskanmak, C Blok, Bekleme Odası, Masumiyet gibi filmlerle kendinden söz ettiren bir yönetmen olmuştu. Kendinden söz ettirmek her ne kadar bunun dışında kalacak olsa bile; kendine dair yeri ve duruşuyla o gerçekçiklikten iz sürmeyi iyi bilmiştir. Zeki Demirkubuz filmlerinden yola çıkarsak, diyeceğimiz ilk şey; görüntüden çok düşüncelere önem verdiği. Kavramlara kafa patlatır, samimiyetle dertleşir,sokak dili sahnelerde göze çarpar.Yeraltı da buna işaret eden bir film olma özelliğini taşıyor.  

 Dostoyevski; Zeki Demirkubuz için bir ilham kaynağı.  Dostoyevski sözleri ağırlıkta olacak olsa da elbette " Yeraltında Notlar " kitabıyla çok fazla kıyaslama içine girilmemeli,bu uyarıyı yazının başında yapmak da yarar var!  Dostoyevski sözleriyle kestirme bir yol çiziyor Demirkubuz bu filminde.  Filmin başından itibaren Dostoyevski sözleri beynimizde yer ediniyor. Filmin esin kaynağının Dostoyevski'nin  " Yeraltından Notlar"  kitabı olduğunu Demirkubuz her yerde dile getirmişti  ama bunu dile getirirken Demirkubuz aynı zamanda  " Senaryoyu yazarken romanı elimden attım,onsuz yazdım " diyor.  Bunu da bir şekilde dile getirelim. 

 Konuya geçecek olursak;Filmin ilk sekansı sırtını dönmüş bir adam etrafıyla yalnızlığını derin yaşarcasına etrafı gözetliyor. Gece, insan kalabalığı,taksiler o ara önünden geçiyor. Son da olanı başta söylemek gerekirse; Zeki Demirkubuz’un Yeraltısında  Engin Günaydın,  Muharrem karakteriyle karşımızda. Yeraltından Notlar kitabının hikayesine uygun şekilde Zeki Demirkubuz bir o kadar yeraltını yaşayan Muharrem karakterini Ankaralı bir memur yerleştirerek yapıyor bunu ve aynı zamanda Aylak; hayvan belgeselleri izleyen, kendisiyle yüzleşen,döneceği tek yer kendi yeraltı olan adam karşımızda oluyor. “ Yeraltı” diye betimlediği şeyse kendi evi, kendi dünyasındaki kendi hali. 

 Muharrem karakteri her insanın kendinden bulabileceği özelliklere sahip olsa da herkesin anlayacağı türden bir yalnızlık değil onunki. İçe saplanan,derinlere doğru koyulaşan,kendi gezegeninde kendiyle savaşan türünden.  Filmin içinde de bir takım insanın kendiyle konuşması Engin Günaydın’ın sesiyle açığa çıkması bir o kadar etkili, ve   ve   “ akıllı bir adam kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz “  diyor filmin ilk yarısında bir söz. Filmin ilk yarısında yalakalığa ve arkadaş ortamlarında sözünü sakınmadan söyleyen Muharrem karakterini izleriz,ki bu ileriye fırtınalar yaratacağının da habercisidir. Başkalarının hikayelerini çalıp onları kitaplaştıran bir yazara karşı “ hırsız “ diyebilecek potansiyelde olduğunu gösterir Muharrem bize bu bölümde.

 Muharrem karakteriyle kendinizden çok şey bulmak mümkün ki insanın kendisiyle kavga ettiğini kendisinde görüyoruz.   " Her şey ile aramda gizli bir kavga başladı" sözleriyle Muharrem'in hayatına inceden nüfus ederiz. İçindeki istek, azim bazen gizli bir nefrete dönüşüyor, bazen de sonsuz arzu ile ilerliyordu bir yandan. Muharrem’in iç dünyasındaki tek söz ise “ çamura batmanın bile bir anlamı olmalıydı “ sözünde saklı oluyordu.

 Filmin ilk yarım saatinde güçlü bir şekilde anlatıyordu. Ağır şekilde,sessiz merdivenleri çıkar misali gösteriyordu.  Ortak beş arkadaşın aynı masada oturduğu esnada Muharrem yine karakterini göstererek bir takım yalaka takımına itinalı şekilde cümleleriyle nokta atış yapar,bunun diğer bir adı bu bölümün tiradıdır,ki özeti ise “ arkadaşlık,alaycılığa gelmez “ cümlesidir. Her şeyi onaylayan, yalakalıkta çığır açmış çağ insanına seslenir Muharrem.

 Filmin başından itibaren Muharrem’e bir nevi temizliğini üstlenen “ Türkan “ karakteri de üstünde durulması karakter arasında yer alır, diğeri de kısa olarak da gözüken “ fahişe “ karakteridir. Türkan, bir nevi; Muharrem’in kendine ait yeraltı dünyasında, dağınık sofraların ve alkol krizleri ile devam eden çatışmaların sabahında Muharrem’in gözcülüğünü yaptığını söyler bize. Bazen birbirleriyle dertleşir, bazen fikir danışır bazen de bir çatışmanın ortasında görürüz onları. Baktığı hasta bir adama küfürler savuran Türkan’ı,filmin sonlarına doğru kendisiyle evlenmek isterken duyarız,bu yıkık döküklerin arasında geriye Muharrem karakterinin sofrayı dağıtışı ve o öfke hali. kalır.

 Fahişe ile Muharrrem arasındaki en büyük bağ birbirlerine duydukları şefkat gibi izlettirilir bize. Muharrem’in o ağır sözlerinin altında kadının bakışları da dokunaklı olur. Sevişme sahnesini görmediğimiz bu bölümde iki sessiz yıkık insana yer verir Demirkubuz,bunu verirken kadın karakterin göğüs hattını gösterir, bu her ne kadar eleştirilse de doğallık adına da kısa da önemli oluyor. Açık açık kadının metalaştırılması değil iki yıkık insanın kendi iç dünyalarında sevişildikten sonra sadeliği olarak okunabilir.Kadın karakterin sessizliği ve donukluğu yüz hattıyla son kısımda etkili bir portre çiziyor. Filmin sonlarına doğru Muharrem yeniden kendi yeraltısınla başbaşa kalırken,kendi iç sesiyle “ artık değişemeyeceğimi,bunu kendimde istemediğimi,başka bir adam olamayacağımı söylüyordu. “ sözüyle anlatıyordu olan biteni.

 Zeki Demirkubuz sinemasındaki bazı detaylara dönecek olursak;

Demirkubuz’un “ gerisarma “ özelliğiyle yaptığı yönteme şöyle bir soru soruluyor, Demirkubuz’un cevabı şöyle oluyor

 -Yemek sahnesinde daha önce hiç yapmadığın bir şey yapıyorsun, geri sarma. Neden böyle bir tercih?

 -O sahne, Muharrem gibi zayıf bir adamın dışta gösterdiği ile içte sakladığı arasındaki derin uçurumun farkını ortaya koymak içindi. Orada flashback ya da Haneke'nin yaptığı gibi gerisarma yapabilirdim. Ama bu yöntem, Muharrem'in insanî yönünü, gösterdikleri ile sakladıkları arasındaki farkı daha iyi ortaya koyuyordu.”

 Oyunculuklara gelirsek; Muharrem karakteriyle karşımıza çıkan Engin Günaydın bu rol için 6 ay çalıştığını söylerken bununla ilgili röportajda şunları söylüyor

 “Çok uzun süre kendimi mutsuzlaştırdım. Yaşamın hiçbir anlamının olmadığı bir psikoloji içindeydim. Çok kötü rüyalar görüyordum. Rolü kabul ettikten hemen sonra, yani çekimlere 6 ay kala bu ruh haline girdim. Sonrasında 6 ayı savrularak geçirdim. Hayattan zevk almıyordum. Bunalıma girmiştim. Başka türlü oynayamıyorum. O yüzden bu tür rollerden çekiniyorum.” 

 Muharrem karakterine partner olarak eşlik eden " Türkan" karakterine can veren Nihal Yalçın filmin atmosferine uyum sağlıyor ve etkili bir performans ortaya çıkarıyor.Görüntü yönetmeni  " Türksoy Gölebeyi "  filmde iyi iş çıkarıyor. Senaryodan bahsedecek olursak; Dostoyevski referanslı olsa da film tamamen Dostoyevskinin bütün unsurlarından ziyade Demirkubuz başka bir iş beceriyor. Peterburstaki memur hayatını Ankara’ya çeviriyor Demirkubuz filmde, yeraltı adamının o bitik haline dair o bunalımı etkili bir şekilde anlatmasını biliyor.

 Sonuç olarak;  Kendi içimize seslenen, insanın kendi çatışmasına dair kendi sıkışık dünyasında söz söylemenin ötesine geçen bir yapım " Yeraltı"   


Kendi içinde boğulanlara yüksek sesli bir mesaj olarak da söylenebilir, dıştan kapıyı kapatan sessizliğiyle boğulan insanlarla ilgili de. Herkes olabildiğince hissettiğini alıyor bu filmden. Zeki Demirkubuz filmleri arasında  belki en iyisi olmayabilir;ama o yeraltı durumunu anlatmak da hiç kolay olmayacaktır. Son olarak herkesin bir yeraltısı vardır. Kimi Muharrem gibi,  kimi başkaları gibi gömülür o yeraltına! 

 

“ Muharrem” karakteri için son sözü Zeki Demirkubuz’a bırakıyorum

 “Ben yaşadığım hiçbir dönemde ruhta bölünmenin bu kadar keskinleştiği bir dönemi hatırlamıyorum. Ve bu beni korkutuyor. İşte bir insan ve vatandaş olarak yıllar yılı, bu düşüncelerimin, hissedişlerimin, en iyi niyetlerimin duvarlara çarpa çarpa beni getirdiği nokta Bekir, Musa, Muharrem gibi karakterleri yazmak oluyor. Bir gün kıyamet koparsa, öyle depremle, tufanla kopmayacak. Bütün bu başkalaşmanın, yabancılaşmanın, siyasal, toplumsal olayların içerisinde küçük insanın hissettiği ve kanser gibi içine düştüğü yalnızlık hastalığından kopacak. İşte tüm bunların duygusu beni Muharrem'i yazmaya getirdi. Bütün bu tepişmeler, büyük laflar, olaylar, süslü hayatlar bu ülkede bir yeraltı duygusu uyandırdı bende. Bunun için de Muharrem bu ülkenin yeraltından çıktı. “

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim;

"Sayın generalim ve kadirşinas yalakaları; şunu iyi bilin ki, gösteriş budalası insanlardan, gösterişli laflardan, gösterişin kendisinden, hiç hoşlanmam, bu bir. Kibirden, kendini beğenmişlikten, bütün bu dağları ben yarattım havalarından, süslü kişiliklerden nefret ederim, bu iki. Yalakalardan, yalakalıktan, yalakaca edilmiş laflardan ve davranışlardan da nefret ederim bu üç. Dördüncüsü, gerçeği, içtenliği, samimiyeti çok severim. Ve Dostoyevski'nin dediği gibi: gerçeğin, her şeyin üstünde, zavallı egolarımızın bile üstünde tutulmasını isterim. Arkadaşlığın karşılıklı, açıksözlü ve yalansız olanı için canımı veririm. Evet buna bayılırım. Arkadaşlık, hassaslık ve incelik isteyen bir iştir. Öyle kabalığa, özensizliğe, alaycılığa gelmez. “

 “ akıllı bir adam kendine karşı acımasız değilse gururlu da olamaz “

 

“ paramızla yemeğe gelelim dedik, ananıza sövmüşüm gibi triplere girdiniz. “

 

“ arkadaşlar, orospular yüzünden birbirine gücenmemeli “

 

“ zaten ölüsün,hissetmezsen fark etmez ki “

 

“ canın biraz oyun istedi diye bana nasıl sapık muamelesi çekersin “

 

Cem Kurtuluş, 2012

01 Mart 2012

THE NOTEBOOK - (2004)


Hikayesi olan alt metinle sunulan filmleri her zaman sevmişimdir.  Sinema tarihi boyunca birçok aşk filmi çekildi, etkileyicilik konusunda en başlara değilde kayda değer işlerden biri olduğunu düşündüğüm bir film “ The Notebook”  Nicholas Sparks’ın romanından uyarlandığının altını çizmek gerekir. Filmimiz bir huzur evinde yaşlı bir adamın (Sam Shepard) bir kadına ( Gena Rowlands) Noah (Ryan Gosling) ve Allie’nin (Rachel McAdams) aşkını anlatan bir kitabı okumasıyla başlıyor.


Hikayeden devam edecek olursak;  40'lı yıllardan günümüze uzanan zengin kızı Allie ile işçi oğlu Noah'nın "yaz aşkı" olarak başlayan ve sonrasında dallanıp budaklanan aşk hikayelerini anlatıyor.  Bu aşk hikayesi sararmış bir not defterinden anlatılarak, izleyiciye alt metin olarak sunuluyor. Eski Yeşilçam filmlerinden kalan senaryoyu görüyoruz Not Defterinde.  İzlerken Allie'de eski o büyük aşkınızı, Noah'da da kendinizi görmeniz kaçınılmaz oluyor. Filmin başlarına dönersek Allie , Noah’a ne kadar da uzak ne kadar da alaycı davranıyor. İkisi de bilebilir miydi bu kadar yakınlaşacaklarını? Noah, o çılgınlığı yapmasaydı çıkma teklifini kabul eder miydi Allie?

Allie ile Noah arasında sosyal şartlar göze çarpıyor.  Noah 50 cent kadar para kazanan bir taşra çocuğu olarak karşımıza çıkıyor, kızsa eğitimli zengin bir aileye sahip.  Ayrılmadan önce birlikte eğleniyorlar, gülüyorlar, her türlü şeyi yapıyorlar. Aralarındaki tek engel; Allie’nin ailesi. Ailesi onay vermiyor bu ilişkiye. Allie’nin okumak için yurt dışına gidecek olmasıyla birlikte ikili için zor günler başlıyor. Ayrılmadan önce Noah, Allie’yi götürdüğü eski yere “ Burayı evim yapacağım “ diyordu.  Yolları bir süre ayrılıyor.  Allie New York’a taşınıyor.

 Noah Allie’ye 365 gün mektup yazıyor, Allie bu mektuplardan habersiz 7 yıl kadar bekliyor. Noah savaştan döndüğünde söz verdiği evi yapıyor.  İkisi de bu aşkın tekrardan yaşanacağını bilerek hareket ediyor, bir gazete ilanı üzerine Allie ve Noah’ın hayatları yeniden kesişiyor. Yarım kalan işlerini tamamlıyor ikili, aşklarını sevişerek görkemli bir hale getiriyor. Yarım kalan ilişkilerini devam ettiriyorlar, ama Allie bu ilişkide kararsızlık yaşıyor, sonrasında annesinin sakladığı mektuplar gün yüzüne çıkıyor. Noah’ın Allie’yi muhteşem bir yere götürmesi sonucu üstlerine yağmur yağıyor ve kayıktan indiklerinde gerçekleri birbirini söylüyorlar.

"İlişkimiz kolay olmayacak. Gerçekten zorlu olacak ve buna her gün katlanmak zorunda kalacağız. Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum!" Gerçekten zorlu olacak ve buna her gün katlanmak zorunda kalacağız. Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum!"Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum! "


Hikaye'yi Allie'ye okuyan Noah'nın yaşı yaklaşık 70 civarındadır (tahmini rakam ), Allie'nin de aynı şekilde o kadardır. Noah ve Allie birlikte dans ederler, eski anılar aklına gelir. Geçmişi hatırlamayan Allie geçmişi böylece hatırlamış olur, Dans ederken sonrasında birden bilinç altı karışır. O günü böyle atlattıktan sonra diğer günü Noah fenalaşır. Kalp krizinden çıkan Noah’ın tek isteği Allie’nin yanında uyumaktır, bunu da filmin sonlarında görerek mutlu tabloyla karşımıza çıkarıyor yönetmen. Sonsuza doğru mutlu bir şekilde uyanmamak üzere uykuya dalarlar.

Nicholas Sparks’ın romanından uyarlanan , sararmış bir not defterinden anlatılan ve yıllar önceden kopup gelen bir aşk hikayesi “ The Notebook”  alt metinleriyle döşenmiş etkileyici ve sarsıcı  bir aşk filmi. Klişe aşk filmlerinden olmaması bu filmi diğer aşk filmlerinden ayıran bir özellik. Gerçek hikayeye dayanması filmin etkileyiciliğini arttırıyor.  Ryan Gosling ve Rachel Mcadams ikilisi filmde iyi uyum yakalamışlar.  Filmde fazla gözükmese de hikayenin içinde Gena Rowlands ve James Garner filme hayat veren isimlerden.  Klişe aşk filmlerinden sıkılanlara önerimdir “ The Notebook” 

İzlerken Altını Çizdiklerim:

 “ Nasıl gidiyor Henry?
Ölmeye çalışıyorum bir türlü bırakmıyorlar.”

" Seni zaten bir kez kaybettim. İkincisine de dayanabilirim sanırım."

“ Aşkın en güzeli ruhu uyandırandır..”

"İlişkimiz kolay olmayacak. Gerçekten zorlu olacak ve buna her gün katlanmak zorunda kalacağız. Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum!" Gerçekten zorlu olacak ve buna her gün katlanmak zorunda kalacağız. Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum!"Ama ben bunu istiyorum. Çünkü seni istiyorum. Seni, bütünüyle, sonsuza dek istiyorum! "

Cem Kurtuluş, 2012

25 Ekim 2011

Taşra'dan Kesitler: Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)


Nuri Bilge Ceylan sineması hakkında ahkam kesmek gibi olmasın,  ama bu sinemaya hakim olduğumu söyleyemem.  Ancak izlediğim  filmler neticesinde tespit yapabilirim, bu da herkesin yapacağı tespitle aynı doğrultuda olur.  Nuri Bilge Ceylan filmleri sessiz şekilde ilerleyip, az diyaloga yer verip, karakterleri genellikle mutsuz portrelerden oluşur. Karanlığın arkasına saklanır bir şeyler arıyormuş hissine kapılmanız kaçınılmaz olur. Bunu kısa kesmek gerekirse;  “ Bir Zamanlar Anadolu’da “  gerçek bir olaya  dayanan, filmin senaristlerinden biri olan  Ercan Kesal’in 25 yaşında zorunlu hizmet için gittiği bir kasabada kendi yaşadıklarını senaryoya dökülmesiyle gerçek hayattan izler taşıyan bir konuyla karşımıza çıkıyor. 

Film, çilingir sofrasını gösteren bir sekansla açılıyor, hemen sonra kamera  Anadolu’da işlenen bir cinayetin izlerine sürmek için yola çıkan ekibe odaklanıyor. Bu ekibin içinde Komiser, Polis, Doktor, Şoför,   Savcı ve bu ekibi takip eden Jandarmalar var.   Sessiz bir kasaba, bir takım uğultular ve bu uğultuların izinde her defasında cinayeti çözmek için yollarda olanlar…  Her defasında cinayet yer/mekan  değiştiriyor, cinayetin peşinde olanlarsa bundan sıkılmak zorunda kalıyor.  Bizse cinayetin peşinde dolanıyoruz,  karakterlerin dediği gibi “ Bir Zamanlar Anadolu’da böyle bir şey yaşandı “ deyip karanlığın peşinde iz sürüyoruz.  

Filmin ilk bir saat içinde pek çok şeyle karşılaşıyoruz.  Özellikle bir saat içinde diyalogların çeşitli olması, edebiyat çizgisinde ilerlemesi  filmi izlenebilir kılıyor, oyuncular da bu süreçte oyunculuğunun hakkını vermiş oluyor.  Film her ne kadar cinayet üzerinden ilerlese de filmde iki cinayet hikayesini gözlemliyoruz. Biri hikayesel anlamda anlatılıyor, biriyse cinayetin peşinde olan ekip tarafından.  Özellikle Savcı ve Doktor arasında geçen diyaloglar filmin en sıkı /sahici  bölümlerinden birini oluşturuyor. 

 Filmin ikinci bölümünde cinayetin sır perdesi aydınlanıyor, film böylelikle durağan bir anlatıma geçiyor. Bu kısımda daha az diyaloga tanıklık ediyoruz.  İkinci bölümde alt tabaka/ üst tabaka olayına da Komiser Naci’nin gözünden bakıyoruz. Cesedi bulup çıkaran ekibin başında olup gece gündüz çalışan Naci’nin “ daima halay başı olacaksın “ sözü hiçbir şey yapmadan masa başında oturup yatan savcıları doğrular nitelikte oluyor. Bu bölümde özellikle Nuri Bilge Ceylan; karakterleri iyi işliyor. Konuşmadan harekete geçirmeyi etkili bir şekilde kullanıyor. Eşini kaybeden kadın ve çocuğu bu noktada etkili bir örnek oluyor. Özellikle kadının kocasını kaybettiği sahne de sadece gözyaşlarının dökülmesi görülmeye değer. Bu anlamda kameranın kadına odaklandığı  sahnelerdeki görsellik ve ışık kullanımı da film adına başarılı olduğunun altını çizmek gerekir. Filmin finaline doğru otopsi esnasında çıkan insan organı seslerini takip eden siyah ekran film adına eksilerden biri olabilir.  Filme diğer ufak bir detaysa cinayetin ne için işlendiğini bilememek oluyor. Belki bu detay seyircide olumsuz izlenim bırakmış olabilir, ki izlediğim süreç içinde cinayetin nasıl işlendiği hakkında ipucu bile seyirciye heyecanlandırabilirdi.  

Oyunculukları değerlendirdiğimizde;  Yılmaz Erdoğan taşrada görev yapan ciddi bir komiseri canlandırıyor, yer yer güldürdüğü oluyor diyalog bazında başarılı bir oyunculuk sergiliyor.  Taner Birsel savcı rolünün üstesinden kalkmış, arada da gizemli bir insan rolüne bürünmüş.  Doktoru oynayan Muhammed Uzuner, sessiz görünümüyle sadece bildiği konularda konuşması Savcı gibi gizemli biri haline getiriyor kendisini. Muhtar rolüyle karşımıza çıkan Ercan Kesal diğerleri kadar filmde uzun süre almasa da hakkını veren isimlerden. (ki senaryoya katkı veren isimlerden biri kendisi )  Arab’ı canlandıran Ahmet Mümtaz Taylan her ne kadar sadece şoför karakterinde oynasa da ciddiyetli rolün hakkını vermiş gözüküyor.  Cinayette sorumlu kişiyi oynayan “ Kenan “ karakterine can veren Fırat Tanış, öyle kuvvetli sessizliğe bürünüyor ki diğer oyuncuların belki de  yarısına eşitleniyor. Soğukkanlı katil profilini hiç konuşmayarak fazla etkileyici oynamış olduğunu söylemek gerekir.  Film adına diğer eleştirilecek noktalardan biri de filmin uzun süresi olabilir ,ki Nuri Bilge Ceylan sinemasına alışık olmayanlar için bu durum normal karşılanabilir.

Sonuç olarak; “ Bir Zamanlar Anadolu’da “ görseli kuvvetli, ışık kullanımıyla öne çıkan, hemen kavranacak bir film olmamasının yanında, taşra hayatına yakınlık duyanlara seslenen bir film  olmayı başarmış bir yapım. Çöpe atılacak bunca film varken sinemada, bu filmin çöpe atılması sinemaya haksızlık olur demenin altını çizelim. Tekrardan hatırlatmak gerekir ki ilk izleyişinizden sonra daha dikkatli karanlık bir odada yalnız başınıza izlediğinizde filmin esrarengiz olduğunu daha iyi anlayacaksınız!

Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim:



“ bir insan, başkasını cezalandırmak için kendini öldürebilir mi? Olabilir mi böyle bir şey?
-zaten intiharların çoğu başka birini cezalandırmak için yapılmıyor mu “

“ kadınlar bazen çok acımasız olabiliyor doktor “

“ Hz.Süleyman 750 yaşına kadar yaşamış. Altın mücevher
Ee dünya ona da kalmamış
Değil mi doktor? “


Cem Kurtuluş, 2011

01 Ağustos 2011

Bir Dostluk Hikayesi: Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2011)



















Emrah Serbes bir kitabında “Barış Bıçakçı’nın en iyi kitabı, Aramızdaki en kısa mesafe. Ama o bunun farkında değil.”  diyordu. Bu tespitini ilk okuduğumda doğru bulmuştum Emrah Serbes’in. Yazarlar kendi yazdıkları kitapları bazen görmezden gelebiliyordu, “ Aramızdaki en kısa mesafe” haricinde Barış Bıçakçı’nın  diğer iyi kitabı “Bizim Büyük Çaresizliğimiz”  Yakın zamanda erken yaşta kaybettiğimiz Seyfi Teoman’ın sinemalaştırdığı bir eser “ Bizim Büyük Çaresizliğimiz. Kitaptan  uyarlanan bu eser Seyfi Teoman’ın ikinci filmi, ve  (bu yazı yazıldıktan 1 sene sonra kendisinin ölüm haberi aldığımız için, maalesef kendisinin  son filmi oldu.)

Bizim Büyük Çaresizliğimiz’e Türk Sinemasının kayda değer işlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar çoğu filmde olduğu gibi kitaptan sinemaya uyarlanan eserlerde eksiklikler olsa da film bir açıdan bize görüntüyü,belli yere kadar hissi verir, hiçbir şey kitabın yerini derinlemesine anlatamaz,geriye sizin hissettikleriniz kalır.

 Bizim En Büyük Çaresizliğimiz” çaresizliği merkeze yerleştiren   bir cenaze evi  sahnesiyle başlıyor. Bu esnada her şeyden habersiziz, filmin kahramanları ortalıkta yok.  Annesi ve babasını yitiren Nihal’ın nerede kalacağı mevzu bahis oluyor. Bu esnada Nihal’in abisi  Fikret’in  “ napıcaz şimdi? Herkes evine, hayatına dönecek. Ben bile cümlesi” ise kritik bir hüzün cümlesi oluyor. Filmin ilk yarısında kendimizi   Nihal’in Ender Ve Çetin’in yanına bir akşamüstü sarhoşken geldiğinde anlıyoruz durumu.

 Nihal’in  arkadaşlarıyla içtiği bir akşam sonrası Ender ve Çetin’in evine bırakılıp “ bana sakın iyi davranmayın “ cümlesi ise Nihal’den kalan bir cümle oluyor. İki erkeğin hüzün dolu ve yalnız dünyasına böylelikle bu sayede Nihal eklenmiş oluyor. İçine kapanan, akşamüstü yemeklerine katılmayan Nihal’ın Ankara’nın karlı görüntüsünde Çetin ve Ender’in arasına katılmasıyla film böylelikle şeklini almış oluyor. Filmin başlangıcında sorduğumuz soru ise “ Ender ve Çetin arasında sıkı bağ bozulur mu” dan ibaret oluyor. Yıllardır hayal ettikleri evde yaşamayı istemeleri bir yana, bir kadının bir eve gelmesiyle düzen de yavaştan değişmiş oluyor.

Ender’in Nihal ile adeta bir mektup edasıyla konuştuğu sahnede Çetin ile arkadaşlığına vurguyu Ender “Çetin, İstanbul’a gittikten sonra  tanıştığım,yakınlaştığım erkek ya da kadın herkeste onu aradım” cümlesiyle yapıyor. Ender’den cümleler akıp giderken film aynı zamanda “Fareler ve İnsanlar “ kitabındaki müthiş dostluk hikayesindeki aptal görünümlü Lennie’den bahseder. Bir kadının bir eve girmesi bir düzen yaratıyor olsa da iki erkek içinse bir kafa bulanıklığına yol açtığını film kestirme yoldan hissettirmesini biliyor.

 Araya bir kadın girse de iki arkadaşın dostluğu zedelenmiyor. Rakı içilen bir gün batımında Nihal’e ikisinin de aşık olduğuna tanıklık etmiş oluyoruz. Ama ikisinin dostluğu öylesine kuvvetli ki geriye kalan tek cevap “ ne olacaktı ki zaten “ cümlesinden ibaret oluyor. Filmde daha çok Ender ve Nihal arasındaki diyaloglar daha güçlü oluyor. Konuşmalar;edebiyat vari tümceler Nihal ve Ender arasında,bazı yaşantılar ise Çetin arasında gerçekleşiyor.   

 Filmde her ne kadar Ender ve Çetin ikilisinin Nihal’e aşık olmalarındaki çaresizlik aktarılsa da, asıl çaresizlik aslında Nihal’in Ender ve Çetin gibi dosta sahip olamaması asıl çaresizlik. Film boyunca aşk mevzuları ağırlıkta olduğu hissiyatı aktarılmaya çalışsa da  Ender Ve Çetin’in sıkı dostluğunu görüyoruz. Nihal’in “ Ender,ben seni özledim “ cevabına karşın, “ biz de seni özledik “ cevabı ise filmde beklenen cevap oluyor. Evin içinde paylaşılan duyguların çıktığı adres de tam burası oluyor.

Oyunculuklara gelirsek… Ender karakteriyle karşımıza çıkan İlker AksumÇetin karakteriyle karşımıza çıkan Fatih Al iki sıkı arkadaş nasıl olur sorusuna cevabını oynadıklarıyla performansla yeterince vermiş durumdalar. İki erkek karakterin yanında filmde tek kadın olarak gözüken Nihal karakterine can veren  Güneş Sayın  rol olarak mimikleriyle,bakışlarıyla iyi bir performans çıkarsa da başka bir oyuncu tercihi yapılabilirmiş dedirtiyor. Bunların yanında yan karakter olarak kısa performansıyla Murat karakterine can veren Taner Birsel; o kısa sürede oyunculuğunun hakkını veren isimlerden oluyor.

 Filmdeki Ankara manzarasındaki samimiyet ise sıcak anlatımına yansıyor.  Seyfi Teoman’ın böylesine ince ve samimi aktarımında akılda kalan pek çok görüntü oluyor. Kahvaltı sahnesi,kokoreç ve bira, dans sahnesi; Ender, Nihal,Çetin üçlüsünün gözlerini kapatıp yürüme sahnesi hafızalarda yerini koruyor.

 Senaryosunu ortaklarından Barış Bıçakçı’nın aynı adlı kitabından uyarlanan, erken yaşta trafik kazasında kaybettiğimiz Seyfi Teoman’ın sıkı dostluk hikayesini anlattığı  “ Bizim Büyük Çaresizliğimiz” aşk çaresizliğinden çok, bir dostluk hikayesi. Bu dostluk tam anlamıyla Behzat Ç-Hayalet-Harun-Akbaba karakterlerinde güçlü bağ gibi yansıtılıyor. Ama Çetin ve Ender’in dostluğu eşsiz görülebilecek dostluklardan. Bir kadının bir dostluğa parçalamayacağını, alt edemeyeceğini gözünüze sokuyor Seyfi Teoman.   Bu dünyada böyle güçlü dostluklar var mı dedirten bir eseri sunuyor bize.  Seyfi Teoman’dan kalan kıymetli bir yapıt elinizdeki film Çok kez Ender ve Çetin’i kendinizde görebileceksiniz.

 Son olaraksa iyi bir film kriteri Seyfi Teoman’a göre " Benim için iyi film kriterleri; samimi olması, dürüst olması, herhangi bir hesap içermemesi. "  diyordu ve bu hikayede de bunu sade, yalın şekilde anlatarak geriye müthiş bir eser bırakıyor Seyfi Teoman.

Belki de her şey filmin başında da , sonunu gösterdiği gibidir. Bir gün herkes bizi bırakacak, ve biz de Çetin ve Ender gibi kendi hüznümüzle başbaşa kalacağız.

 

 İzlerken Altını Çizdiklerim;

 “napıcaz şimdi

Herkes evine,hayatına dönecek

Ben bile”

 “Çetin’le nasıl tanıştınız

Her iyi arkadaş gibi kavga ederek tanıştık”

“Çetin, İstanbul’a gittikten sonra  tanıştığım,yakınlaştığım erkek ya da kadın herkeste onu aradım”

 “okumak kimilerine yazmayı öğretti, banaysa yazmamayı”

 “önemli olan yatıp yatmadığım değil,sevip sevmediğim”

 “ Nihal hakkında ne düşünüyorsun?

Ben ona aşık oldum Çetin

Bende be Bende “

 “ Nihal: Seni özledim ender

Ender: Bizde seni özledik, aile gibi olduk. Alışmışız sana. “

 “ Bana yalnızca insan kendini anlayabilir gibi geliyor. O da zaman zaman”


Cem Kurtuluş, Ağustos 2011


19 Şubat 2011

" Elimden gelenin en iyisini yaptım " LEMMY- (2010)





Motörhead’in beyni ve her şeyi bir dönem Hawkind grubundan atılmış  olan Lemmy Kilmister’in hayatı film oldu. Lemmy için rock’n roll’un terminatör isimlerinden biri desek abartı kaçmaz.    Neredeyse 40 yıldır müzik yapan, Motörhead grubunun kurucusu Lemmy Kilmister rock tarihine damgasını vuranlardan. Geçenlerde albümlerini çıkarttılar. Rock’n roll’un müzikten öte bir şey olduğunu resmettiler hepimize.  Lemmy  65 yaşında olmasına rağmen halen dimdik ayakta.  Turnelere çıkıyor, performansının üstüne çıkıyor.   Hayatı konu olan “ Lemmy “  adlı belgesel bir çok konuya dair vurgu yapıyor. Hawkind ile başlayan süreçten uyuşturucu mevzularına kadar uzanan bir durum var. Filmin bir bölümünde  muhabbetlerin dibine vuruluyor.  Özellikle Paul ile yaptığı muhabbet  de kendimize geliyoruz.  “  Oğlum sen eroin içme amfetamin iç’’ kısmı dikkate değer.


Filmde Lemmy ‘nin kimleri etkilediğini,kimlerden etkilendiği anlatılıyor. Muhabbetler eğlenceli bir dil ile anlatılıyor.   Lemmy’i The Beatles etkilemiş ama Lemmy’nin en çok etkilendiği müzisyenlerden biri de Little Richard olduğunu öğreniyoruz.   Ayrıca filmde “ Nazi “ olayına da açıklık getiriyor Lemmy.  Asla nazi olamayacağını  ama alman tarihine hayran kaldığını belirtiyor bu bölümde.  Almanların Üniformalarını sevdiğini ,sonra arada İsrail örneği veriyor. Kısaca tarihe olan hayranlığıyla biliniyor.   


Metal müzik tarihinde önemli albümler çıkarmış grupların müzisyenleri Lemmy’i ne kadar  sevdiği filmde açıkça görülüyor. Metallica’dan James ve Lars, özellikle Lars küçüklüğünden beri Lemmy ve Motörhead hayranı, Sonra Guns Roses grubundan “ Slash”   Lemmy’den bahsediyor.  Antrax’tan Scott anlattığında tebessüm etmeniz kaçınılmaz. Bu da filmi keyifli hale getiriyor. Muhabbetlerin hepsini aktarmam zor, filmi izleyin ve görün demekten başka bir şey gelmez elimden.


 Lemmy’e planlarını soruyorlar ne zamana kadar süreceğini o da espirili bir yanıt olarak “ 2047 veya ,2048 de olabilir’’ diyorVerdiği yanıtların hepsi eğlenceli biri olduğunu anlatıyor Lemmy’nin.  1000 kadınla çıkmış ama 2000 kadınla çıktığı  yazılmış.  Hayranların Lemmy için verdiği cevaplar da görmeye değer.  Son Lemmy ‘nin metallica ile sahneye çıkışı var. James “ Lemmy Lemmy’’ diye seyirciyi gazlıyor seyirci Lemmy diye bağırıyor. 


Sonuç olarak; Lemmy’nin kendi isminden yola çıkan “ Lemmy “ espirileriyle, Lemmy ‘nin dünyasına dair bilinmedikleri anlatıyor. Bu belgesel vari filmi ulaştıranlara teşekkür ederken Lemmy’nin herkese seslendiği bir sözünü hatırlatmak gerekir; " Elimden gelenin en iyisini yaptım. Gerisi umurumda değil. Plak satışları bana vız gelir. "



CEM KURTULUŞ,2011

16 Aralık 2010

" Önemli Olan Sızlayan Vicdanla Yaşayabilmektir " AV MEVSİMİ - (2010)


















“ Yeni bir şeyin görüneceği aralıklar mutlaka vardır  “

 Dünyanın düzeninde avlar ve avcılar vardır. Ya avlarsın ya avlanırsın.  Düzeninin kanunu böyle işler. İyi tuzak kurarsanız iyi avlamamanız için hiçbir neden yoktur.  Tuzağa düşmemek önemli olduğu kadar, tuzağa düşürmek de önemlidir. Bir avcının en önemli meselesi de avlayacağını tuzağa düşürecek kabiliyette olmasıdır.

 Yavuz Turgul’un “ Av Mevsimi”  bize böyle sunuluyor. Öncelikle bazılarının pek aşina olduğu,bazılarının daha tanışmadığı Yavuz Turgul’un Türk Sinemasındaki yeri epey eskiye dayanıyor.Pek çok filmden söz edebiliriz kendisi hakkında; Eşkiya ve Kabadayı filmleriyle Türk sinemasının iyi filmlerinden ikisine imza atıyor Yavuz Turgul bu herkesin bildiği bir bakıma ve  Eşkiya filmiyle Türk sinemasının kırılma noktasını oluşturmaya başlamıştı. Daha da gerisine gidecek olursak;Sinema’ya askerliği dönüşü Ses dergisi ile başlayan Yavuz Turgul 1975-76 itibariyle bu sektörün içinde imkansızlıkların olduğu dönemde yetişerek aynı zaman Ertem Eğilmez’in yanında yetişmiş olup Kartal Tibet’ten tutun birçok o dönemin önemli ismiyle aynı denizde yüzüyor.

 Konuya tekrardan dönecek olursak; Yavuz Turgu,l Türk sinemasının üç önemli ismi Şener Şen, Çetin Tekindor, Cem Yılmaz’ı “Av Mevsimi”  ile aynı gemide buluşturuyor. Bununla birlikte Şener Şen’in Yavuz Turgul ile birlikteliklere eskiye dayanıyor. Kendisinin Av Mevsimi ile nasıl çalıştığı sorusuna Şener Şen “ Yavuz'un filmlerinde herkes bir potada erimek zorunda, başka türlüsüne izin vermez. Her kafadan bir ses çıkmaz. Oyunculuk tartışması da yapılmaz, malzemeni kendi istediği gibi kullanmana izin verir. 1.5 ay okuma provası yaptıktan sonra da çözülmedik bir şey kalmamıştır geride. Herkes artık ne yapacağını biliyordur. Sadece mekan değişebilir, mizansen değişebilir. “ cümlesiyle yanıt veriyor.

 Yavuz Turgul, filmine ilham verici  Yavuz Tanyeli’nin  Yeni bir şeylerin  görüleceği aralıklar hep vardır.” cümlesiyle başlıyor. Daha sonra bir doğa sekansıyla başlayıp orada kesik bir elin görülmesiyle başlayıp ve  daha sonrasında cinayet masası komiseri Ferman’ın cinayet masasındaki amirlere cinayet ile ilgili ders vermesiyle açılıyor. Burada ilk mesaj ise  “ bakış açınızı değiştirin “ mesajı oluyor.

 Ölüme alışmış, alışmak zorunda olan cinayet masası polisleri   Ferman (Şener Şen) namı-diğer Avcı, “Deli” İdris (Cem Yılmaz) filmin baş kahramanları olarak karşımıza çıkıyor. Bu ikiliye antropoloji okumuş, tez yazmak üzerine  cinayet ekibine gelmiş çömez Polis Hasan ekleniyor. Hasan bu işlerin gerisinde kalan biri, zamanla yanlarında takıla takıla rüyasında cesetler görse de bu iş ona göre değil.İlk deneyimi ise kesik bir kol ile tanışmasıyla başlayıp,cinayet ortamındaki farelerin gezindiği ortamdan anlaşılıyor. Daha filmin başından itibaren yan karakter olarak karşımıza çıkan “ Hasan “ daha baştan bize etkili bir iş çıkaracağının sinyalini veriyor. İdris’inde delilik sirayetini sevdiği kadına karşı başka bir erkeğin bakışına karşı o esnada attığı bakışlarda görmek mümkün.

 Hasan, yaşanılan cinayetten sonra elleri devamlı kokuyor, kız arkadaşının elini tutamıyor. Hasan’ın bize gösterdiği başka şeyler var film adına, karakter olarak da olgun bir karakter olarak yansıyor izleyene. Filmin ilk yarısında; kız arkadaşıyla ciddi giden ilişkisinde de pek çok detayı göz önüne seriyor Hasan; ilk kurşunu yediğinde korkusu,kaygısı da bu meslek için çabası oluyor.

 Filmin ilk yarısında  Avcı Ferman,Deli İdris, ve Çömez Hasan’ın etrafında şekilleniyor olaylar. Devamlı bir kovalamaca şeklinde oluyor. Bir cinayet perdesinin aralanması için sorgular ve sonrasında “ Asit “ karakteri ekleniyor, bu kısımda Asit karakteri sokak dilince, torbacılığı iyi yansıtan profilde oluyor.  Asit, uyuşturucu aleminde nam salmış biri. Asit hikayeye girdikten sonra Asit üzerinden ilerliyor hikaye.  Daha sonra zengin birisi tarafından satın alınmışcasına evlendirilmiş Pamuk’un hikayesindeki “ Battal “ karakterine dönüyoruz. Cinayet perdesinin aralığı da bu arayışlardan peşinde olacağını bir cinayet romanı gibi resmettiriyor

 Bir yandan da film “ Battal Çolakzade “ ismi üzerinden; günümüzün hukukunda kollanan önemli ve zengin simaların yaptıkları onca suçu örtbas ettiklerine mesaj yolluyor. Filmin ikinci yarısına girilirken Battal Çolakzade’nin genç, kendi çocuğu yaşındaki biriyle evlendiğiyle başlayan ilişkinin sonrasında eşinin öldürülüşüne dair araştırmalar bu bölümü araştırıyor. Av- Avcı kavramı üzerinden giden meselenin üzerinden kızını kaybeden ve daha sonrasında oğlunu kaybeden bir annenin  “ biz kurban değiliz de  neyiz? “ sözü film adına av- avcı meselesine açıklık getiriyor. Deli İdris ile Avcı Battal arasında olacağı bazı mevzuların aşikar olduğunu film bize götürüyor. Herkes birbirini götürme peşinde avcı misali yoluna devam ediyor.  Cinayet masasından Ferman ile bir bir savaş içine giriyor. Bu savaşın kazananı “ Hayat “ oluyor. Paramparça hayatlara tanıklık ediyoruz. Kızına doku örneğine uyan tek kişinin de evlenmiş olduğu da filmin bitmesine ramak kala ortaya çıkıyor.

 Paramparça hayatları bu şekilde sunuyor bize “ Av Mevsimi” . Burdan aşk meselelerini ise deliler üzerinden anlatıyor biraz. İdris ile Asiye, Asit ile Pamuk, Müzeyyen ile Ferman... Hepsi birbirini bir şekilde tamamlıyor gibi, her birinin öyküsünü kırık oluşturuyor Yavuz Turgul. Filmin ikinci yarısında bir romantik gecede İdris’in ertesi gün gülümseyişindeki o şeye rağmen bir umut vari kırıntısını ertesi gün hayalkırıklığı sonrasındaki dibe çöküşte bir bar sahnesinde çalan “ Benden Adam Olmaz “ şarkısındaki o hissiyatta ve delilikte daha iyi anlaşılır...

 Battal Çolakzade tuzağını iyi hazırlamış bir avcı, cinayet romanlarında olduğu gibi hikaye filmin sonuna kadar sürüyor. Bir o kadar gerilimi yüksek, dramı içine yedirilmiş ,müzikleri ve diyalogları ile ağır bir film olduğunu belli edercesine adeta.  Yavuz Turgul’un filmlerinde oyunculara müdahale eder misin sorusuna cevabı ise şöyle oluyor

 “Sık sık müdahale ede­rim. Ben zaten senaryo aşama­sında bütün oyuncularla masa başı çalışması yaparım. Yani oyuncular sete çıkmadan önce neyi nasıl oynamaları gerektiği­ni bilirler. Benim kurduğum bir dünya vardır. O dünyanın için­de kişiler vardır. Ben zaten ya­zarken o kişileri görüyorum. Oyunculara ne gördüğümü an­latmak kalıyor sonuçta.”

 Oyunculuklara gelirsek; senaryo konusunda titiz biri olan Şener Şen’in yıllardır dostu/arkadaşı olduğunu var saydığımız Yavuz Turgul’un seçimi bir noktada önemli,ki Şener Şen, yılların olgunluğunda öylesine ağırbaşlı vaziyette olmasının yanında, yanına partner olarak aldığı Deli İdris rolündeki Cem Yılmaz; komedi filmlerinin haricinde delilik seviyesini zorlarken; bunun yanında Polis Hasan karakteriyle diğer anlamda Çömez; filmin en klas yan karakterlerinden biri oluyor,ki  Okan Yalabık kesinlikle o iğrenti/tiksinti denen kavramın ne olababileceğine dair klas profil çiziyor. Bunun yanına “ Asit “ karakterini oynayan Rıza Kocaoğlu iyi iş çıkarıyor.  Öyle bir oyuncu kadrosu var dedirten bir kadro,ki Şener Şen’in yanına “ Battal Çolakzade “ karakterine can veren Çetin Tekindor; o olgunlukta bir avcının neler yapması gerektiğine,vicdansız bir bireyin üzerinden hareket etse de bir yandan kızı için neler yapabileceğine tanıklık ederiz.

 

Sonuç olarak; Av-Avcı ilişkisini ele alan “ Av Mevsimi”  paramparça hayatlara davet ediyor bizi. Bu hayatlara davet ederken her türlü şeyi gözlemliyoruz. Gerilim,Şüphe,Korku, Kaygı ve birçok kavram filmin içinde yerini almış oluyor. Yavuz Turgul, bunun polisiye olmadığını , hayatta olan entrikalardan ibaret olduğunu da söylüyor. Filmin hikayesi;ise nerede başladıysa orada bitse de aslında bu tüm hikayenin/öykünün birleşmesindeki o başarıdan kaynaklanıyor. Ne iyiliğe ne kötülüğe artık yer vardır bu mevsim de,çünkü avlayanlar da bir gün avlanacağını bilerek bu mevsimde çırpınacaklarını biliyorlar illa ki!

 

Cem Kurtuluş,2010


Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

 

“ Her elin bir hikayesi vardır “

“ ben ellerime bakıyorum

Sadece yenmiş tırnaklar görüyorum”

 

“ müzeyyen ile oturayım, elinden tutup televizyona boş boş bakayım

Tek istediğim bu.”  ( Ferman’ın müzeyyen’e olan aşkı )

 

“ asıl çocuk sensin be

Bana bir masum kadın göster orada bileğimi keseyim “

 

“ ticarette kimsenin nezaketi için para ödemezler “

 

“ dünya düzenin avlar ve avcılar vardır bu kadar

Sizler buna karar vereceksiniz “ ( Battal Çolakzade)

 

“ sigara içer misin

İçmez miyim abi? Allah razı olsun “ ( Asit Ömer)

 

“ biz kurban değiliz de neyiz “

 

“ önemli olan sızlayan vicdanla yaşayabilmektir “

 

“ kadınlar budur

Güzeldirler ama zehirleyerek öldürürler...”

 

 

“ tuzağı avına hissettirmeyeceksin “

 

“ o bir anlık zaaftı idris “ ( asiye)

19 Kasım 2010

Rina (2009)

Bazı Türk filmlerinde bazı sözler vardır aklınıza kazınır, bazen filmi sevmeseniz de söylediği söz aklınızdan gitmez. Mevzu sevmekten ziyade, hikayesiyle alakalı olduğu zaman daha net bilgi verir size. Bu konudan yola çıkarsak “ Rina“ öyle bir film olma özelliğini taşıyor.

 “Rina”  bir ada hikayesinden yola  insanların birbirine ne kadar bağlı olduğuna dair yolculuğa çıkarıyor. Film, bahçelerden meyve koparan çocukların masum gülümsemelerin sekansıyla açılıyor, filmin başlangıcından itibaren de “ Yalan Dünya “ şarkısına yer veriyor. Filmin ilk yarısında Ege kasabasında bir ada’da geçen üç farklı hikayeye konuk oluyoruz. Burada baş hikaye  Ömer’in iyi şaraplar yaparak günün birinde iyi bir yerlere gelmesi adına, karakter de Ömer Hayyam’ın kendisinden esinlenerek yaratılıyor.

Alkollerin devamlı gösterildiği, filmin ilk yarısında da üç hikayenin ortasında derbeder olanların da durumunu da Adem’in  “ meğer sadece biz beslemişiz bitmeyecek sandığımız büyük aşkımızı “ cümlesiyle anlatıyor.  Boşa kürek çekilen yıllara sitem ediliyor. Şaraba ve kadınlara dair,hayata dair sözleri  Memo’dan ağzından hissiyatlı şekilde dinliyoruz. Filmin ilk yarısındaki tirad vari bir konuşma yapıyor. Filmdeki en kırılgan,en oturaklı karakterlerden biri “ Adem “ oluyor,yalnızlık dolu dünyasına dair kardeşine attığı tokat sonrasında pişmanlığını “ o tokat sana değil, yalnızlığımaydı “ cümlesiyle anlatıyor.

Gitmeye dair dokunaklı güzelleme kısmı final bölümü olarak hafızamızda yerini koruyor. En ağır hüznü gitmelerin ,pişmanlıkların hüküm sürdüğü “ gitmek cesaret ister ufaklık “ sözünün kendini konuşturduğu sahnede gerçekleşiyor. “Gemideki halatı sıkı tutarsan belki sevdikleriniz gitmez “ mesajı veriyor.

Oyuncu kadrosuna gelirsek... klasik bir tabirle şampiyonlar ligi kadrosu var. Hayat Bilgisi dizisinden tanıdığımız “ Pashan Yılmazel “ ve Kerem Kupacı, filmin demirbaşlarından  Cezmi Baskın, Erdal Tosun, Ayten Uncuoğlu, Yaşar Güner ve ismini sayamayacağım diğer oyuncular oyunculuk anlamında sırıtmıyor; ama filmin diline dair bir eksiklik seziliyor. Bunun yanında yan karakter olarak Peder rolünü oynayan Cüneyt Türel de filmde ağırlığını başka hissettiriyor.  Bunun yanında filmde hiç konuşmadan Memo karakterine karşı eşlik eden küçük oyuncu da fazlasıyla bakışlarıyla bile neler yapabildiğini gösteriyor.

Sonuç olarak; yönetmenin birkaç yaptığı dizi denemesinden sonra ilk uzun metraj filmi olan “ Rina” duygu yüklü hikayesiyle anlatım dilinin zayıflığıyla gitmelere,pişmanlıklara dair burukluk yaşatan bir film oluyo.Yine de her şeye rağmen filmin dediği gibi“Gitmek cesaret ister ufaklık. Gideceğin yer neresi olursa olsun. Sevdiklerinle arana mesafe girince varış yerinin hiçbir anlamı kalmaz.“  yine de halatları sıkı sıkıya bağlayın, halat inceldi mi gidecek başka yolunuz da  kalmayabilir!

 Filmi İzlerken Altını Çizdiklerim

 “ Ben ona para harcıyorum o benim başımı döndürüyor ne farkı kaldı kadınlardan…”

 “ Kadınlarla erkeklerin bir arada olma ihtimali ancak romanlarda olur’’

 “ bu müzik varya bu müzik. ben bu müziği ikiyüzseksen defa dinledim ağa’cım. Çoğunda halaydaydım,  ama şimdi çok uzaktayım. Ben dinlemekten bıktım. onlar evlenmekten bıkmadı “

 “ bak şarabım da bitmedi. Kendisiyle uzun yıllar süren bir ilişkimiz var.  Ben ona para harcıyorum o benim başımı döndürüyor ne farkı kaldı kadınlardan…”

 “ o tokat sana değil yalnızlığımaydı aslında “ ( Adem,kardeşi Zehra’ya attığı tokadı söyler)

 “ uykuda yalnız bıraktı dün gece bizi. Kalakaldım yalnızlığımla başbaşa.  Sonra bir baktım gün doğmuş yine"

 “ umudunu kaybedersen eğer içindeki öfkeye sarılırsın. “

“ meğer sadece biz beslemişiz bitmeyecek sandığımız büyük aşkımızı. “

“ limana yanaşmayan gemiye boş yere halat sallamışız bunca sene “

“ yanlış yaptım demiyorum,ama yalnız kaldım “

“ dümeni sıkı tutmak lazım gemiyi batırmamak için.”

“ şarabımla beraberim. Çocukluğumdan beri hayaller kuruyorum şarabımdan ayrılmadan hem de. Ben şarabımdan ayrılmıyorum bunca gidene rağmen halen hayal kurdurmaya devam ediyor.

 “ Gitmek cesaret ister ufaklık...

Gideceğin yer neresi olursa olsun sevdiklerinle arana mesafe girince varış yerin hiç bir anlamı kalmaz.
Vedalaşmakta zor iştir ufaklık oturursun geminin kıçına bakarsın sevdiklerine gittikçe ufalırlar ufalırlar kaybolur gözden.
O zaman anlarsın iste vedalaşmak asıl kalana değil gidene koyar....
Yüz defa söyledim sana hüzünlü değilim Mizacım böyle..’’

 Cem Kurtuluş,2010